Tafsir As-Saadi - Turkish — Yusuf 12:107 – İbrahim 14:52
İçindekiler
- Yusuf 12:107
- Yusuf 12:108
- Yusuf 12:109
- Yusuf 12:110
- Yusuf 12:111
- Ra'd 13:1
- Ra'd 13:2
- Ra'd 13:3
- Ra'd 13:4
- Ra'd 13:5
- Ra'd 13:6
- Ra'd 13:7
- Ra'd 13:8
- Ra'd 13:9
- Ra'd 13:10
- Ra'd 13:11
- Ra'd 13:12
- Ra'd 13:13
- Ra'd 13:14
- Ra'd 13:15
- Ra'd 13:16
- Ra'd 13:17
- Ra'd 13:18
- Ra'd 13:19
- Ra'd 13:20
- Ra'd 13:21
- Ra'd 13:22
- Ra'd 13:23
- Ra'd 13:24
- Ra'd 13:25
- Ra'd 13:26
- Ra'd 13:27
- Ra'd 13:28
- Ra'd 13:29
- Ra'd 13:30
- Ra'd 13:31
- Ra'd 13:32
- Ra'd 13:33
- Ra'd 13:34
- Ra'd 13:35
- Ra'd 13:36
- Ra'd 13:37
- Ra'd 13:38
- Ra'd 13:39
- Ra'd 13:40
- Ra'd 13:41
- Ra'd 13:42
- Ra'd 13:43
- İbrahim 14:1
- İbrahim 14:2
- İbrahim 14:3
- İbrahim 14:4
- İbrahim 14:5
- İbrahim 14:6
- İbrahim 14:7
- İbrahim 14:8
- İbrahim 14:9
- İbrahim 14:10
- İbrahim 14:11
- İbrahim 14:12
- İbrahim 14:13
- İbrahim 14:14
- İbrahim 14:15
- İbrahim 14:16
- İbrahim 14:17
- İbrahim 14:18
- İbrahim 14:19
- İbrahim 14:20
- İbrahim 14:21
- İbrahim 14:22
- İbrahim 14:23
- İbrahim 14:24
- İbrahim 14:25
- İbrahim 14:26
- İbrahim 14:27
- İbrahim 14:28
- İbrahim 14:29
- İbrahim 14:30
- İbrahim 14:31
- İbrahim 14:32
- İbrahim 14:33
- İbrahim 14:34
- İbrahim 14:35
- İbrahim 14:36
- İbrahim 14:37
- İbrahim 14:38
- İbrahim 14:39
- İbrahim 14:40
- İbrahim 14:41
- İbrahim 14:42
- İbrahim 14:43
- İbrahim 14:44
- İbrahim 14:45
- İbrahim 14:46
- İbrahim 14:47
- İbrahim 14:48
- İbrahim 14:49
- İbrahim 14:50
- İbrahim 14:51
- İbrahim 14:52
Yusuf 12:107
103- Sen ne kadar arzulasan da insanların çoğu iman etmezler. 104- Halbuki sen, bu (Kur'ân’a) karşılık onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun. O, ancak âlemlere bir öğüttür. 105- Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onlar, bunların yanından yüz çevirerek geçer giderler. 106- Onların çoğu Allah'a ancak şirk koşarak iman ederler. 107- Onlar, Allah’ın kuşatıcı bir azabının kendilerine gelip çatmasından veya onlar farkında olmadan kıyametin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini güvende mi gördüler?
103. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sen” insanların iman etmelerini için “ne kadar arzulasan da insanların çoğu iman etmezler.” Çünkü onların elde etmek istedikleri şeyler de maksatları da bozuktur. Onlara karşı gerçekten samimi olup iyiliklerini isteyenlerin bu konudaki gayretlerinin onlara faydası olmaz. İsterse bunlar, onları kendilerinin hayrına olan şeylere çağırsınlar, onlara öğretsinler, onlardan kötülükleri uzaklaştırmak istesinler, herhangi bir ücret ve karşılık beklemeksizin bütün bunları yapsınlar ve doğruluklarına delil olacak bunca âyet, belge ve delili ortaya koysunlar ve böylelikle iman etmelerine engel olan her şey ortadan kalkmış olsun; fark etmez, yine de durum değişmez. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmakdadır:
104. “Halbuki sen bu (Kur'ân’a) karşılık onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun. O, ancak alemlere bir öğüttür.” Ondan kendilerine faydalı olacak öğütler alırlar. Ki bu, faydalı şeyleri yapsınlar ve zararlarına olacak şeyleri de terk etsinler diyedir.
105-106. “Göklerde ve yerde” Yüce Allah’ın birliğine delil teşkil eden “nice âyetler vardır ki, onlar bunların yanından yüz çevirerek” hiç düşünmeden, tefekkür etmeden “geçer giderler.” Bununla birlikte kısmen imana sahip olsalar da “onların çoğu Allah'a ancak şirk koşarak iman ederler.” Bunlar Yüce Allah’ın Rab, yaratan, rızık veren, bütün işleri çekip çeviren olduğunu itiraf etseler dahi Allah’ın ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde O’na şirk koşarlar. İşte bu duruma gelenler için artık geriye ilâhi azabın gelip çatmasından ve onlar kendilerini emniyet içinde hissettikleri bir sırada azabın ansızın onları bulmasından başka bir seçenek kalmaz. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
107. “Onlar” bu işleri yapan ve Allah’ın âyetlerinden yüz çeviren bu kimseler “Allah’ın kuşatıcı bir azabının” onların hepsini kuşatacak ve onları kökten imha edecek bir azabın “kendilerine gelip çatmasından veya onlar farkında olmadan kıyametin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini güvende mi gördüler?” Halbuki onların yaptıkları, başlarına bunların gelmesini gerektirmektedir. O halde Allah’a tevbe etsinler ve cezalandırılmalarına sebep olacak şeyleri terk etsinler.
Yusuf 12:108
108- De ki:“İşte bu, benim yolumdur. Ben basiret üzere Allah’a davet ederim. Ben de bana uyanlar da. Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden de değilim.” 109- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz de şehir halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Hiç yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkıbete uğradığına bakmadılar mı? Âhiret yurdu takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?
108. Yüce Allah peygamberi Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmaktadır: İnsanlara “de ki: İşte bu, benim yolumdur.” Benim kendisine davet ettiğim yol işte budur. Bu, Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, hakkı bilip gereğince amel etmeyi, onu başkalarına tercih etmeyi, dini yalnızca Allah’a, O’na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın, halis kılmayı içeren bir yoldur. “Ben basiret üzere Allah’a davet ederim.” İnsanları, Rablerine ulaşmaya teşvik ediyorum. Onları bundan uzaklaştıracak şeylerden de sakındırıyorum. Bununla birlikte ben, dinimden yana bir basiret üzereyim. Yani bu konuda herhangi bir şüphe ve tereddüt olmaksızın kesin bir bilgiye sahibim. “Ben de” böyleyim “bana uyanlar da.” Ben basiret üzere davet ettiğim gibi onlar da basiret üzere Allah’ın yoluna davet ederler. “Allah’ı” O’nun celâline yakışmadığı yahut da kemaline aykırı düştüğü halde O’na nispet edilen her şeyden “tenzih ederim. Ben” hiçbir amelimde şirk koşan “müşriklerden değilim.” Aksine dini yalnızca O’na halis kılarak ibadet ederim. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
109. “Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz de şehir halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi.” Yani biz senden önce peygamber olarak melekleri göndermediğimiz gibi insan dışında değişik varlıkları da göndermedik. O halde senin kavmin ne diye senin peygamberliğini garip karşılıyor ve senin kendilerinden üstün bir tarafının olmadığı iddiasında bulunuyor? Hiç şüphesiz bu konuda senden önceki peygamberler senin için güzel bir örnektir. Bunlar “şehir halkından” idiler, çölde yaşayanlardan değildiler. Aksine onlar, akılları daha olgun, görüşleri daha sağlıklı şehir ahalisindendiler. Bu da onların durumları açık seçik bir şekilde ortaya çıksın ve halleri belirgin bir şekilde anlaşılsın diyedir. Bunlar, madem senin sözlerini doğrulamıyorlar o zaman “hiç yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkıbete uğradığına” yalanlamaları sebebi ile Allah’ın onları nasıl helak ettiğine “bakmadılar mı?” O halde siz de onların yaptıklarını yapmaktan sakının. Yoksa onlara isabet eden size de isabet edecektir. “Âhiret yurdu” yani cennet ve içindeki ebedî nimetler, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak sureti ile takvalı hareket eden “takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.” Çünkü dünya nimetleri insanın hevesini kursağında bırakır, eksiktir ve tükenir. Âhiret nimeti ise tam ve kâmildir. Ebediyyen son bulmaz. Aksine kesintisiz bir artış içerisindedir, süreklidir. O “ardı arkası kesilmeyen bir bağıştır.”(Hûd, 11/108)“Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Hayırlı ve üstün olanı, daha aşağı ve değersiz olana tercih etmenizi sağlayacak akıllarınız yok mu?
Yusuf 12:109
108- De ki:“İşte bu, benim yolumdur. Ben basiret üzere Allah’a davet ederim. Ben de bana uyanlar da. Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden de değilim.” 109- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz de şehir halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Hiç yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkıbete uğradığına bakmadılar mı? Âhiret yurdu takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?
108. Yüce Allah peygamberi Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmaktadır: İnsanlara “de ki: İşte bu, benim yolumdur.” Benim kendisine davet ettiğim yol işte budur. Bu, Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, hakkı bilip gereğince amel etmeyi, onu başkalarına tercih etmeyi, dini yalnızca Allah’a, O’na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın, halis kılmayı içeren bir yoldur. “Ben basiret üzere Allah’a davet ederim.” İnsanları, Rablerine ulaşmaya teşvik ediyorum. Onları bundan uzaklaştıracak şeylerden de sakındırıyorum. Bununla birlikte ben, dinimden yana bir basiret üzereyim. Yani bu konuda herhangi bir şüphe ve tereddüt olmaksızın kesin bir bilgiye sahibim. “Ben de” böyleyim “bana uyanlar da.” Ben basiret üzere davet ettiğim gibi onlar da basiret üzere Allah’ın yoluna davet ederler. “Allah’ı” O’nun celâline yakışmadığı yahut da kemaline aykırı düştüğü halde O’na nispet edilen her şeyden “tenzih ederim. Ben” hiçbir amelimde şirk koşan “müşriklerden değilim.” Aksine dini yalnızca O’na halis kılarak ibadet ederim. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
109. “Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz de şehir halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi.” Yani biz senden önce peygamber olarak melekleri göndermediğimiz gibi insan dışında değişik varlıkları da göndermedik. O halde senin kavmin ne diye senin peygamberliğini garip karşılıyor ve senin kendilerinden üstün bir tarafının olmadığı iddiasında bulunuyor? Hiç şüphesiz bu konuda senden önceki peygamberler senin için güzel bir örnektir. Bunlar “şehir halkından” idiler, çölde yaşayanlardan değildiler. Aksine onlar, akılları daha olgun, görüşleri daha sağlıklı şehir ahalisindendiler. Bu da onların durumları açık seçik bir şekilde ortaya çıksın ve halleri belirgin bir şekilde anlaşılsın diyedir. Bunlar, madem senin sözlerini doğrulamıyorlar o zaman “hiç yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkıbete uğradığına” yalanlamaları sebebi ile Allah’ın onları nasıl helak ettiğine “bakmadılar mı?” O halde siz de onların yaptıklarını yapmaktan sakının. Yoksa onlara isabet eden size de isabet edecektir. “Âhiret yurdu” yani cennet ve içindeki ebedî nimetler, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak sureti ile takvalı hareket eden “takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.” Çünkü dünya nimetleri insanın hevesini kursağında bırakır, eksiktir ve tükenir. Âhiret nimeti ise tam ve kâmildir. Ebediyyen son bulmaz. Aksine kesintisiz bir artış içerisindedir, süreklidir. O “ardı arkası kesilmeyen bir bağıştır.”(Hûd, 11/108)“Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Hayırlı ve üstün olanı, daha aşağı ve değersiz olana tercih etmenizi sağlayacak akıllarınız yok mu?
Yusuf 12:110
110- Nihâyet o peygamberler ümitlerini kesip de (kâfirler) onların yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiş ve dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilmişti. Kâfirler topluluğundan azabımız geri çevrilmez. 111- Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir. Aksine kendisinden önce olan (kitapları) doğrulayan, (insanlara gerekli) her şeyi açıklayan, iman eden bir topluluk için de hidâyet ve rahmet (olan bir kitaptır).
110. Yüce Allah, şerefli peygamberler gönderdiğini, günahkâr ve aşağılık kavimlerinin de onları yalanladıklarını bize haber vermektedir. Yüce Allah, hakka dönsünler diye onlara mühlet verir. Allah onlara verdiği mühletini o kadar sürdürür ki nihayet peygamberlere olan baskıları en ileri dereceye ulaşır. Peygamberler kesin inançlarının kemaline, Allah’ın vaadine ve tehditlerine olan nihai tasdiklerine rağmen kalplerinden bir tür ümitsizlik hali geçer ve ilim ve tasdikleri zayıflar gibi olur. İşte iş bu noktaya gelince “onlara yardımımız gelmiş ve dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilmişti.” Kurtuluşa erdirilenler ise peygamberler ve onlara tâbi olanlardır. “Kâfirler topluluğundan azabımız geri çevrilmez.” Yani bizim azabımız, Allah’a karşı günah işleyen ve küstahlık edenlerden geri çevrilmez. Azap geldiği zaman artık onların ne gücü ne de yardımcıları olur.
111. “Andolsun ki onların” yani peygamberlerin, kavimleri ile olan “kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır.” Hayır ehli de şer ehli de bunlardan ibret alırlar. Onların yaptıklarını yapanlar, onlar gibi ya lütfa nail olur veya alçaltılırlar. Yine onlardan Allah’ın kemal sıfatlarını ve büyük hikmetini ibretle kavrarlar. Yüce Allah’tan başkasına ibadet etmemek ve O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamak gerektiğini de anlarlar. “O (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir.” Yüce Allah’ın, muhtevası arasında sizlere anlatmış olduğu gayba dair haberlerin bulunduğu bu Kur’an-ı Kerim, uydurulmuş sözlerden değildir. “Aksine kendisinden önce olan (kitapları)” kendisinden önce indirilmiş kitapları “doğrulayan” onlara uygun ve doğruluklarına tanıklık eden, kulların gerek duyacakları dinin itikadî hükümlerini, fer’î hükümlerini ve pek çok delilleri “açıklayan, iman eden bir topluluk için de hidâyet ve rahmet (olan bir kitaptır).” Onlar hakka dair bilgiyi ve onun tercih edilmesi gerektiğini kabul ettiklerinden dolayı hidâyete ererler. Nail oldukları dünyevi ve uhrevi sevap dolayısı ile de ilahî rahmete mazhar olurlar.
Yusuf 12:111
110- Nihâyet o peygamberler ümitlerini kesip de (kâfirler) onların yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiş ve dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilmişti. Kâfirler topluluğundan azabımız geri çevrilmez. 111- Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir. Aksine kendisinden önce olan (kitapları) doğrulayan, (insanlara gerekli) her şeyi açıklayan, iman eden bir topluluk için de hidâyet ve rahmet (olan bir kitaptır).
110. Yüce Allah, şerefli peygamberler gönderdiğini, günahkâr ve aşağılık kavimlerinin de onları yalanladıklarını bize haber vermektedir. Yüce Allah, hakka dönsünler diye onlara mühlet verir. Allah onlara verdiği mühletini o kadar sürdürür ki nihayet peygamberlere olan baskıları en ileri dereceye ulaşır. Peygamberler kesin inançlarının kemaline, Allah’ın vaadine ve tehditlerine olan nihai tasdiklerine rağmen kalplerinden bir tür ümitsizlik hali geçer ve ilim ve tasdikleri zayıflar gibi olur. İşte iş bu noktaya gelince “onlara yardımımız gelmiş ve dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilmişti.” Kurtuluşa erdirilenler ise peygamberler ve onlara tâbi olanlardır. “Kâfirler topluluğundan azabımız geri çevrilmez.” Yani bizim azabımız, Allah’a karşı günah işleyen ve küstahlık edenlerden geri çevrilmez. Azap geldiği zaman artık onların ne gücü ne de yardımcıları olur.
111. “Andolsun ki onların” yani peygamberlerin, kavimleri ile olan “kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır.” Hayır ehli de şer ehli de bunlardan ibret alırlar. Onların yaptıklarını yapanlar, onlar gibi ya lütfa nail olur veya alçaltılırlar. Yine onlardan Allah’ın kemal sıfatlarını ve büyük hikmetini ibretle kavrarlar. Yüce Allah’tan başkasına ibadet etmemek ve O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamak gerektiğini de anlarlar. “O (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir.” Yüce Allah’ın, muhtevası arasında sizlere anlatmış olduğu gayba dair haberlerin bulunduğu bu Kur’an-ı Kerim, uydurulmuş sözlerden değildir. “Aksine kendisinden önce olan (kitapları)” kendisinden önce indirilmiş kitapları “doğrulayan” onlara uygun ve doğruluklarına tanıklık eden, kulların gerek duyacakları dinin itikadî hükümlerini, fer’î hükümlerini ve pek çok delilleri “açıklayan, iman eden bir topluluk için de hidâyet ve rahmet (olan bir kitaptır).” Onlar hakka dair bilgiyi ve onun tercih edilmesi gerektiğini kabul ettiklerinden dolayı hidâyete ererler. Nail oldukları dünyevi ve uhrevi sevap dolayısı ile de ilahî rahmete mazhar olurlar.
Ra'd 13:1
1- Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar, Kitabın âyetleridir. Rabbinden sana indirilen, haktır. Fakat insanların çoğu iman etmezler.
(Mekke’de mi Medine’de mi indiği hususunda görüş ayrılığı vardır, 43 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah bu buyrukların, kulların gerek duyacakları dinin aslî hükümlerini oluşturan inanç ile fer’i hükümlerine delâlet eden Kur’ân âyetleri olduğunu ve Allah Rasûlüne Rabbinden indirilenin, apaçık hakkın ta kendisi olduğunu haber vermektedir. Çünkü onun verdiği haberler doğru, emir ve yasaklar da adaletlidir. Kesin delil ve belgelerle desteklenmiştir. Bu Kitaba ve bu Kitabın ilmine yönelen kimse gerçek ilim ehlinden olur. Bunu bilmeleri ise Allah’ın farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlar. “Fakat insanların çoğu” bu Kur’an-ı Kerim’e ya cahilliklerinden, ondan yüz çevirip ona gereken ihtimamı göstermediklerinden, ya da inat ederek ve zulme saparak “iman etmezler.” Bundan dolayı insanların pek çoğu ondan yararlanmayı gerektiren sebepten (yani imandan) mahrum olduklarından dolayı ondan yararlanamamaktadırlar.
Ra'd 13:2
2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.
2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için “(sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile “(kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.
Ra'd 13:3
2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.
2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için “(sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile “(kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.
Ra'd 13:4
2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.
2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için “(sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile “(kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.
Ra'd 13:5
5- Eğer şaşıyorsan (şunu bil ki) asıl şaşılacak olan onların: “Şimdi biz, toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?!” demeleridir. İşte Rablerini inkar edip kafir olanlar bunlardır. Onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır. İşte bunlar, cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.
5. Yüce Allah’ın:“Eğer şaşıyorsan” buyruğunun şu anlamda olma ihtimali vardır: Eğer sen, Allah’ın azametine ve tevhidi hakkındaki delillerin çokluğuna şaşıyor isen hiç şüphesiz asıl şaşılacak olan, buna rağmen yalanlayanların inkâr etmeleri, öldükten sonra dirilişi yalanlamaları ve:“Şimdi biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?!” demeleridir. Yani öldükten sonra yeniden yaratılmayı, toprak olduktan sonra Allah’ın kendilerini tekrar yaratmasını, oldukça imkânsız ve uzak bir ihtimal olarak görmeleridir. Onlar cehaletlerinden dolayı yaratıcının kudretini yaratılmışların kudretine kıyas ettiler. Böyle bir şeyin yaratılmışların kudreti açısından imkânsız olduğunu görünce yaratıcının kudreti açısından da bunun imkânsız olduğunu sandılar. Halbuki ilkinde kendilerini yoktan yaratmış olduğunu unuttular. Buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Şâyet sen, onların söylediklerinden, öldükten sonra dirilişi yalanlayışlarından dolayı şaşıyor, hayret ediyor isen, evet gerçekten bu, hayret edilecek bir şeydir. Çünkü âyetleri kendisine açıklandıktan ve öldükten sonra dirilişe dair en ufak bir şüphe ve tereddüde kabil olmayan kesin delilleri gördükten sonra yine de böyle bir şey söyleyenin sözü, gerçekten de hayret edilecek bir şeydir. Ancak böyle bir iddianın, “Rablerini inkar edip kafir olanlar” ve en açık, en belirgin bir gerçek olmakla birlikte Allah’ın birliğini inkâr edenlerden sadır olması garip karşılanmaz. “Onlar boyunlarında” hidâyet bulmalarını engelleyen “demir halkalar olanlardır.” Çünkü bunlar imana davet edildiler, ama iman etmediler. Onlara hidâyet teklif edildiği halde hidâyet bulmadılar. Kalpleri ve gönülleri de bu hidâyet kendilerine ilk geldiğinde iman etmedikleri için onlara bir ceza olmak üzere tersyüz edilip çevrildi. “İşte bunlar, cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır” ve bir daha oradan asla çıkamayacaklardır.
Ra'd 13:6
6- Senden iyilikten önce çarçabuk kötülük getirmeni isterler. Halbuki onlardan önce (azap) örnekleri gelip geçmiştir. Doğrusu Rabbin, zulümlerine rağmen insanlara karşı yine de mağfiret sahibidir. Şu da bir gerçek ki Rabbinin cezası çok şiddetlidir.
6. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan ve kendisine ortak koşan müşriklerin cehaletlerini haber vermektedir. Bunlar, öğüt verildiği halde öğüt tutmayan, önlerine deliller konulduğu halde delillere boyun eğmeyen hatta daha da ileri giderek açıkça inkâra sapan, Kahhâr ve bir olan Allah’ın kendilerini günahları sebebi ile hemen cezalandırmayışını, hak üzere olduklarına delil sayan ve bundan dolayı da Allah Rasûlünden azabın çabucak gelmesini istemeye koyulan kimselerdir. Nitekim onlardan biri şöyle demişti:“Ey Allahım! Eğer bu (Kur'ân), gerçekten senin katından (indirilmiş) hak (bir kitap) ise artık bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfâl, 8/32)“Halbuki onlardan önce (azap) örnekleri gelip geçmiştir.” Yani yalanlayan ümmetler hakkında Allah’ın indirdiği azaplar ve o dehşet günleri gelip geçmiştir. Onların durumu hakkında düşünüp de bu cahilliklerini terk etmeyecekler mi? “Doğrusu Rabbin, zulümlerine rağmen insanlara karşı yine de mağfiret sahibidir.” Yani Allah’ın insanlara hayrı, ihsanı, iyiliği ve affı kullara inmeye devam edip durur. Onlar ise şirklerini sürdürürler ve O’na ancak isyan ederler. Oysa onlar isyan ederken O onları kendi kapısına çağırır. Onlar suç işlerlerken O, onları hayır ve ihsanından mahrum bırakmaz. Şâyet O’na tevbe edecek olurlarsa şüphesiz onları sever. Çünkü O, tevbe edenleri de temizlenenleri de sever. Tevbe etmeyecek olurlarsa onları iyileştirecek olan da yine O’dur. Şöyle ki O, onları kusurlardan arındırıp temizlemek için musibetlerle onları imtihan eder:“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.”(ez-Zümer, 39/52)“Şu da bir gerçek ki Rabbinin cezası” günahlar üzerinde ısrar edip duran, tevbe edip mağfiret dilemeyi, Azîz ve Gaffar olana sığınmayı kabul etmeyen kimseler için “çok şiddetlidir.” Öyleyse kullar, O’nun günahkârlara vereceği cezalardan sakınsınlar. Çünkü O’nun yakalaması çok can yakıcı ve çok çetindir.
Ra'd 13:7
7- Küfre sapanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için (mutlaka) bir yol gösterici vardır.
7. Yani kâfirler bizzat kendilerinin tayin ettikleri birtakım mucizelerin sana indirilmesini teklif eder ve derler ki:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar bu sözlerini Peygamber’in çağrısını kabul etmemeye mazeret gösteriyorlardı. Halbuki Peygamber onlar için bir uyarıcıdır. Onun bu gibi işlerde herhangi bir yetkisi yoktur. Mucizeleri indiren ancak Allah’tır. Bununla birlikte Allah onu, akıl sahipleri için aşikar olan ve gerçekten maksadı hakkı bulmak olan kimselerin kendileri ile hidâyet bulabileceği apaçık delillerle desteklemiştir. Zulüm ve cehalet içerisinde Allah’tan birtakım mucizeler göstermesini isteyen kâfirler bu tür istekleri, tamamen batıl ve yalandır. Çünkü bu gibi kâfirlere hangi mucize gelirse gelsin onlar iman ve itaat etmezler. Çünkü onlar, imanın doğruluğuna dair delil bulunmadığı için iman etmekten yüz çevirmiş değildirler. Aksine onların imandan yüz çevirmeleri, nefislerinin hevası ve arzularının peşinden gitmeleri yüzündendir. “Her kavim için (mutlaka) bir yol gösterici vardır.” Onları hidâyete davet eden ya bir peygamber ya da onlar uyan kimselerden bir yol gösterici mutlaka bulunur. Bunlar ile birlikte sahip oldukları hidâyetin doğruluğuna delil olacak türden deliller ve belgeler de vardır.
Ra'd 13:8
8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.
8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. “(O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.
Ra'd 13:9
8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.
8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. “(O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.
Ra'd 13:10
8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.
8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. “(O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.
Ra'd 13:11
8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.
8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. “(O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.
Ra'd 13:12
12- Korku ve ümit sebebi olan şimşeği size gösteren ve (yağmur yüklü) ağır bulutları meydana getiren O’dur. 13- Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden (tesbih ederler). O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.
12. “Korku ve ümit sebebi olan” yani yıldırım, yıkım, bazı meyvelere gelebilecek çeşitli zararlardan yana korkulmakla birlikte (getireceği yağmur sayesinde) hayır ve faydası umulan “şimşeği size gösteren”; kullara da topraklara da faydalı bol yağmurla yüklü “ağır bulutları meydana getiren O’dur.”
13. Kulları tedirgin eden ve bulutlardan işitilen o “gök gürültüsü O’na hamd ile” Rabbine boyun eğip O’na hamd ederek “tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden” yani Rablerinin gazabından korkarak ve O’na itaatle boyun eğerek tesbih ederler. Bulutlardan çıkan bir çeşit ateş olan “yıldırımları gönderir de onlarla” kullarından meşîet ve iradesine göre “dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.” Ne dilerse mutlaka onu yapar. Hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir, kimse O’na karşı koyamaz. Kullara rızıklarının temel maddesini barındıran bulutları ve yağmuru süren, her şeyi idare eden yalnızca O olduğuna, kendilerinden korkulan ve kulları rahatsız eden büyük mahlukat dahi kendisine itaat ettiğine, çok çetin güç ve kudret sahibi olduğuna göre o zaman hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadete layık olan da O’dur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ra'd 13:13
12- Korku ve ümit sebebi olan şimşeği size gösteren ve (yağmur yüklü) ağır bulutları meydana getiren O’dur. 13- Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden (tesbih ederler). O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.
12. “Korku ve ümit sebebi olan” yani yıldırım, yıkım, bazı meyvelere gelebilecek çeşitli zararlardan yana korkulmakla birlikte (getireceği yağmur sayesinde) hayır ve faydası umulan “şimşeği size gösteren”; kullara da topraklara da faydalı bol yağmurla yüklü “ağır bulutları meydana getiren O’dur.”
13. Kulları tedirgin eden ve bulutlardan işitilen o “gök gürültüsü O’na hamd ile” Rabbine boyun eğip O’na hamd ederek “tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden” yani Rablerinin gazabından korkarak ve O’na itaatle boyun eğerek tesbih ederler. Bulutlardan çıkan bir çeşit ateş olan “yıldırımları gönderir de onlarla” kullarından meşîet ve iradesine göre “dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.” Ne dilerse mutlaka onu yapar. Hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir, kimse O’na karşı koyamaz. Kullara rızıklarının temel maddesini barındıran bulutları ve yağmuru süren, her şeyi idare eden yalnızca O olduğuna, kendilerinden korkulan ve kulları rahatsız eden büyük mahlukat dahi kendisine itaat ettiğine, çok çetin güç ve kudret sahibi olduğuna göre o zaman hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadete layık olan da O’dur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ra'd 13:14
14- Hak davet/dua yalnız O’na mahsustur. O’nun dışında yalvardıkları ise kendilerine hiçbir şekilde karşılık veremezler. (Onların durumu) ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu (uzaktan) açan kimseye benzer ki su, ona asla ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası da ancak (böyle) tamamen boşunadır.
14. “Hak davet/dua” hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmek, gerek ibadet kastı ile gerekse dilekte bulunmak kastı ile yapılan dualar “yalnız O’na” bir ve tek olan “Allah’a mahsustur.” Yani duanın, korkunun, umudun, sevginin, isteklerin, çekincelerin ve yönelişin yalnızca O’na yapılması gerekir. Çünkü yalnızca O’nun ulûhiyeti hak ve gerçektir. O’ndan başkalarının ulûhiyeti ise bâtıldır. “O’nun dışında yalvardıkları” Allah’a ortak kabul ettikleri putlar, O’na eş koştukları ortaklar, ibadet ve dua ettikleri varlıklar “ise kendilerine” dünya ve de âhiret ile ilgili taleplerinde az ya da çok “hiçbir şekilde karşılık veremezler. (Onların durumu) ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu (uzaktan) açan kimseye benzer” Suya doğru avuçlarını açmakla birlikte su, kendisinden uzak olduğu için bir türlü avuçları suya yetişmeyen kimsenin haline benzer. Böyle bir kimse susuzdur, aşırı derecede susuz olduğu için de ellerini ulaşması imkânsız olan suya doğru uzatır, fakat bir türlü o suya ulaşamaz. İşte Allah ile birlikte başka ilahlara ibadet edip dua eden kâfirlerin durumu da böyledir. Bu uydurma ilahlar, onların hiçbir dualarını kabul edemez. En ileri derecede onlara ihtiyaç duydukları vakitlerde de onlara hiçbir fayda sağlayamazlar. Çünkü onlara dua ve ibadet edenler muhtaç ve aciz varlık oldukları gibi bu uydurma ilahlar da muhtaç ve acizdir. “Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.”(Sebe, 34/22)“Kâfirlerin duası da ancak (böyle) tamamen boşunadır.” Çünkü Allah’tan başka dua ve ibadet ettikleri varlıklar da boştur, batıldır. Bu sebepten onların ibadetleri ve duaları da boşunadır. Çünkü gayenin batıl olması, vasıtanın da batıl olmasını gerektirir. Allah ise mutlak egemen ve apaçık hakkın ta kendisi olduğu için O’na ibadet de haktır ve bu ibadetin, yapana dünyada da âhirette de faydası olacaktır. Kâfirlerin Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmelerinin, avuçlarını ağzına ulaşsın diye uzaktaki suya doğru uzatan kimseye benzetilmesi, en güzel misallerden birisidir. Bu, imkânsız bir duruma dair bir benzetmedir. Böyle bir şey imkânsız olduğuna göre ona benzetilen şey de imkânsızdır. İmkânsız olan bir şeye bağlı olarak söz konusu edilmesi de bir şeyin reddedilmesi için kullanılan en beliğ, en etkili ifadedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüphesiz- gök kapıları açılmayacaktır ve onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Biz, günahkârları işte böyle cezalandırırız.”(el-A’râf, 7/40)
Ra'd 13:15
15- Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.
15. Yani göklerde ve yerde her ne varsa hepsi, Rabbine itaatle boyun eğmekte ve O’na “ister istemez” secde etmektedirler. İsteyerek secde etmek, mü’minler gibi kendi istek ve tercihleri ile Allah’ın önünde secdeye kapanan, tevazu ve itaatini arzeden kimseler için söz konusudur. İstemeyerek secde eden ise Rabbine ibadete karşı büyüklenen, fakat hali ve fıtratı bu konuda kendisini yalanlayan kimsedir. “Kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.” Yani yaratılmışların gölgeleri de gündüzün başında ve sonunda O’na secde ederler. Her varlığın secdesi, kendi durumuna göredir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44) Bütün yaratılmışlar, ister istemez Rablerine secde ettiklerine göre gerçek ilah, hakkıyla hamdolunan mabud da yalnızca O’dur. O’ndan başkalarının ulûhiyetleri ise bâtıldır. Bundan dolayı Allah başkalarının ulûhiyetinin bâtıl olduğunu söz konusu ederek bunu şöylece delillendirmektedir:
Ra'd 13:16
16- De ki:“Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” Yine de ki: “Öyle iken siz O’nu bırakıp da bizzat kendilerine bile ne fayda ne de zarar vermeye güçleri olmayan birtakım dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu? Ya karanlıklarla nur bir olur mu? Yoksa Allah’ı yanı sıra O’nun yarattığı gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da bu yaratma işi kafalarını mı karıştırdı?” De ki: “Her şeyi yaratan Allah’tır. O, birdir, Kahhârdır.”
16. Yani Yüce Allah’a putları ve diğer varlıkları ortak koşan ve bunları Allah’ı seviyormuşçasına seven, onlar için yakınlaştırıcı türlü ibadetleri yapan o müşriklere de ki: Sizin başınızda akıl yok mu ki O’ndan başka dostlar ediniyor da ibadetle onlara yöneliyorsunuz? Oysa onlar buna layık değildirler. Çünkü “bizzat kendilerine bile ne fayda ne de zarar vermeye güçleri” yetmez. Sizler isimleri ve sıfatları kemal derecesinde olan, yaratmanın da idarenin de mutlak olarak elinde bulunduğu, hayatta olanların da ölülerin de mutlak maliki olan, fayda ve zarar yalnız kendisinin elinde bulunan Allah’ı dost edinmeyi nasıl terk ediyorsunuz? Yalnızca tek olan Allah’a ibadet ile O’na ortak koşanların ibadeti asla bir olmaz. Tıpkı “Körle gören” kişinin ve “karanlıklarla nur” yani aydınlığın bir olmadığı gibi. Eğer onların herhangi bir şüphe ve tereddütleri var da bundan dolayı Allah’a ortaklar koşmuşlarsa ve onların, Allah’ın yarattığı gibi yarattıklarını, O’nun yaptığını yaptıklarını ileri sürüyor iseler onlardaki bu şüpheyi ve karışıklığı, mutlak ilâhın vahdâniyetini kesin olarak ortaya koyan şu delil ile ortadan kaldırıp onlara de ki:“her şeyi yaratan Allah’tır.” Çünkü herhangi bir varlığın, bizatihi kendisini yaratması imkânsız bir şeydir. Yine yaratıcı olmadan var olması da imkânsız bir şeydir. O halde her bir şeyin tek bir yaratıcısının ve ilahının olduğu ve onun, yaratmada hiçbir ortağının bulunmadığı yegane gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte “O, birdir, Kahhârdır.” Bir olan da her şeyi hakimiyeti altında bulunduran (Kahhâr) da Allah’tan başkası değildir. Her bir yaratığın üstünde onu kahrı altına alan (ona istediğini yaptıran) birisi vardır. Bunun da üstünde ondan daha üstün bir başka kahır sahibi vardır. Fakat mutlak manada kahır sahibi olan, bir olan Kahhâr’dır. O halde Kahhâr olmak ile vahdaniyet birbirinden ayrılmamak üzere yalnızca Yüce Allah için söz konusudur. Böylelikle kesin aklî delil ile açıkça şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Allah’ın dışında kendisine ibadet ve dua edilen varlıkların yaratıklardan herhangi bir şeyi yaratmaya güçleri yoktur. Bundan dolayı da onlara ibadet etmek batıldır.
Ra'd 13:17
17- O, gökten bir su indirir de vadiler kendi miktarlarınca dolup akar. Akıntı da yüzeye çıkan bir köpük yüklenip götürür. Zinet veya faydalı şeyler elde etmek için (insanların) ateşte erittikleri (madenlerden) de bunun benzeri bir köpük çıkar. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal verir. Köpüğe gelince o, atılır ve yok olup gider. İnsanlara faydalı olan şeye gelince işte o, yerde kalır. İşte Allah örnekleri böyle verir.
17. Yüce Allah, peygamberine indirdiği ve kalplerle ruhlara hayat veren hidâyeti, bedenlerin hayat bulması için indirmiş olduğu suya, kulların bu hidâyette ihtiyaç duyduğu pek çok ve zaruri faydayı da yağmurdaki genel ve zaruri faydaya benzetmektedir. Bu hidâyeti taşıyan ve aralarında bu açıdan fark bulunan kalpleri de sularla dolup taşan vadilere benzetmektedir. Kimi vadi büyüktür, pek çok su alır, tıpkı pek çok ilmin içinde barınabildiği büyük bir kalp gibi. Kimi vadi de küçüktür, az miktarda su alır. Tıpkı az miktardaki ilmi kapsayabilen küçük bir kalp gibi. Hakkın ulaştığı kalplerde bulunan arzu ve şüpheleri de Allah, hem suyun üstüne çıkan hem de arındırılıp kalıba sokulmak için ateşe sokulan zinet eşyalarından çıkan köpüğe benzetmektedir. Bu köpük, su üzerinde bir süre kalır ve suyu bulandırmakla birlikte sonunda yok olup gider. Geriye insanlara faydalı olan temiz su ile katıksız zinet eşyası kalır. Şüphe ve arzular da işte böyledir. Kalp, bunlardan hoşlanmaz, onlara karşı doğru delillerle ve kararlı iradelerle mücadele eder. Sonunda bunlar da yok olur gider. Böylece kalp, halis ve safi olarak kalır. Onda insanlara faydalı olacak hak bilgisi, hakkın üstün tutulması ve hakka duyulan arzu dışında bir şey kalmaz. Batıl yok olur gider ve hak da onu mahveder. Çünkü “muhakkak batıl yok olmaya mahkumdur.”(el-İsrâ, 17/81) Burada da Yüce Allah: “İşte Allah örnekleri böyle verir” buyurmaktadır. Yani hak batıldan, hidâyet de sapıklıktan ayırt edilsin diye bu gibi örneklerle açıklamada bulunur.
Ra'd 13:18
18- Rablerinin çağrısını kabul edenler için en güzeli vardır. O’nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince yeryüzündeki her şey ve onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa şüphesiz onları (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü onlar içindir. Barınakları da cehennemdir. O, ne kötü döşektir!
18. Yüce Allah hakk ile bâtılın farkını ortaya koyduktan sonra insaların iki kısım olduğunu zikretmektdir: Kimisi Rabbinin çağrısını kabul eder ki Yüce Allah, bunların mükafatını söz konusu etmektedir. Kimisi de O’nun çağrısını kabul etmez ki bunların da cezasını söz konusu etmiştir. Şöyle buyurmaktadır:“Rablerinin çağrısını kabul edenler için” yani kalpleri ilim ve imana itaatle boyun eğen, azaları da emir ve yasaklara itaat edip Rablerinin kendilerinden istediklerine uygun hareket edenlere “en güzeli vardır.” Yani onların halleri de mükâfatları da güzel olacaktır. Onlar için en güzel vasıflar ve en üstün haller söz konusudur. Dünyevi ve uhrevi mükâfaatları pek çoktur. Âhirette onlara hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlar verilecektir. Bunca misallerin verilmesinden ve hakkın açıklanmasından sonra “O’nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince” onlar hakkında güzel olmayan bir durum söz konusudur: “yeryüzündeki her şey” altın, gümüş ve değerli başka her ne varsa “onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa şüphesiz onları” Kıyamet gününün azabından kurtulmak için “fidye olarak verirlerdi.” Ki verseler bile bu, onlardan kabul olunmayacaktır. Kaldı ki nerden bulup verecekler! Aksine “hesabın kötüsü onlar içindir.” Çünkü bu hesaba çekilecekleri vakit yaptıkları bütün kötülüklerin, çiğnedikleri bütün kul haklarının ve ilahi hakların yazılı olduğunu, aleyhlerine kaydedimiş olduğunu görecekler ve:“Vay başımıza gelen! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmadan sayıp dökmüş, diyecekler.”(el-Kehf, 18/49) Bu kötü hesaptan sonra gidecekleri “barınakları da cehennemdir.” Aşırı açlık, rahatsız edecek derecedeki susuzluk, kızgın ateş, zakkum, zemherir, cehennemliklerin irini ve Yüce Allah’ın sözünü ettiği her türlü azabın bulunduğu cehennem ateşidir. “O ne kötü döşektir” karar kılınacak, kalınacak ne fena yerdir!
Ra'd 13:19
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:20
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:21
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:22
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:23
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:24
19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).
19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. “(Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.
Ra'd 13:25
25- Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet vardır ve yurdun kötüsü de onlarındır.
25. Allah, cennetliklerin durumunu söz konusu ettikten sonra cehennemliklerin durumunun da onların niteliklerinin aksi olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar” Yani Yüce Allah, onların bu sözlerini peygamberler aracılığı ile pekiştirdikten, yeminlerle sağlamlaştırdıktan sonra bu sözlere bağlı kalmak ve teslimiyet göstermekle karşılık vermeyip aksine yüz çevirmekle ve ahdi bozmakla karşılık verenler; “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar” böylelikle kendileri ile Rableri arasında iman ve salih amel ile korunması gereken bağı kurmayanlar, akrabalık bağını gözetmeyenler, üzerlerindeki hakları eda etmeyenler aksine küfür ve masiyetler işleyerek, Allah yolundan alıkoyarak, bu yolu eğriltmeye çalışarak “yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet” yani Allah’tan, meleklerinden ve mü’min kullar tarafından ilahi rahmetten uzak kalmalarının dilenmesi ve kınanma “vardır ve yurdun kötüsü” yani ihtiva ettiği can yakıcı bütün azaplarla birlikte cehennem “de onlarındır.”
Ra'd 13:26
26- Allah rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Onlar ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar. Halbuki dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.
26. Yani dilediği kimseye rızkı genişletip bollaştıran ve dilediği kimsenin de rızkını daraltıp kısan yalnızca O’dur. “Onlar” kâfirler “ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar.” Onların bu şımarıklıkları da dünya hayatına gönül huzur ile meyledip âhiretten gafil kalmalarına sebep oldu. Bu ise onların akıllarının eksikliğindendir. Çünkü “dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.” Kısa bir süre kendisinden yararlanılan daha sonra ise sahiplerinden ve arkadaşlarından uzak düşen, arkasından da oldukça uzun sürecek bir bedbahtlık getirecek olan önemsiz ve değersiz bir şeydir.
Ra'd 13:27
27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.
27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.
Ra'd 13:28
27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.
27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.
Ra'd 13:29
27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.
27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.
Ra'd 13:30
30- İşte seni de kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Ne var ki onlar Rahmân’ı inkar etmektedirler. De ki:“O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Ben, yalnız O’na güvenip dayandım, dönüşüm de yalnız O’nadır.”
30. Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte seni de” kavmini hidâyete davet etmek üzere “kendilerinden önce” peyamberlerimizi onlara göndermiş olduğumuz “nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik.” Bu yüzden sen, daha önce benzeri görülmedik bir peygamber değilsin ki kavmin peygamberliğini red ve inkâr etsinler. Hem sen, kendiliğinden de bir şey söylemiyorsun. Aksine Allah’ın sana vahyetmiş olduğu, kalpleri temizleyen ve nefisleri arındıran Allah’ın âyetlerini okumaktasın. Senin kavmin ise “Rahmân’ı inkar etmektedirler.” Onun rahmet ve ihsanına -ki bunun en büyüğü bizim seni onlara peygamber olarak gönderip sana kitap indirişimizdir- kabul ve şükür ile karşılayacakları yerde ona nankörlük ile karşılık verdiler. Kendilerinden önce geçip de peygamberlerini yalanlamış olan kavimleri, günahları sebebi ile Allah’ın nasıl yakalamış olduğundan da mı ibret almıyorlar? “De ki: O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur.” Bu buyruk, hem ulûhiyetin tevhidini hem de rububiyetin tevhidini içermektedir: O, beni var ettiği günden beri nimetleri ile beni terbiye edip yetiştiren Rabbim’dir. Hem de bütün işlerimde “yalnız O’na güvenip” dayandığım ilahımdır ve “dönüşüm de yalnız O’nadır.” Bütün ibadetlerimi O’na yaparım, bütün ihtiyaçlarımı O’na arzederim.
Ra'd 13:31
31- Eğer kendisi ile dağların yürütüldüğü veya yerin parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (o, bu olurdu). Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır. İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi! Allah’ın vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.
31. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in indirilmiş diğer kitaplara üstünlüğünü beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer kendisi ile dağların” yerlerinden kopartılıp “yürütüldüğü veya yerin” bahçelerle ve ırmaklarla “parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu” ilâhi kitaplar arasından “bir Kur’an olsaydı” elbetteki o, bu Kur’an olurdu. “Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır.” O nedenle hikmetinin gerektirdiği mucizeleri O gönderir. O halde yalanlayıcılara ne oluyor ki onlar bu gibi mucizelerin indirilmesini kendileri talep ediyorlar? Onların da başkalarının da emir ve idareden herhangi bir payları var mıdır? “İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi!” Bilsinler ki O, onların tümünü hidâyete erdirmeye kadirdir. Ancak böyle bir şeyi dilememektedir. Aksine O, dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklıkta bırakır. “Allah’ın” kendilerine kaldırılmasına imkân bulunmayan kesintisiz azabın ineceğine dair “vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir.” Buna kadar da kâfirler böylece küfürleri üzerine kalacaklar, bir türlü ibret ve öğüt almayacaklardır. Allah, onlara ardı arkasına yurtlarında olsun, yurtlarına yakın bir yerde olsun türlü musibetleri başlarına getirmekle birlikte yine de Allah’ın azabı kendilerine gelinceye kadar küfürleri üzerinde ısrar edeceklerdir. “Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.” Bu, Allah’ın küfür, inat ve zulümlerine karşılık onları tehdit etmiş olduğu azabın ineceğine dair bir korkutma ve tehdit mahiyetindedir.
Ra'd 13:32
32- Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kâfirlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?
32. Allah, Rasûlüne sebat vermek ve onu teselli etmek amacıyla şöyle buyurmaktadır:“Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti.” Yalanlanan ve kendisine eziyet edilen ilk peygamber sen değilsin. “Ben de o kâfirlere” peygamberlerini inkâr edenlere “mühlet verdim.” Onlara bir süre tanıdım. Öyle ki azaba uğratılmayacaklarını sandılar. “Sonra da onları” çeşitli azaplar ile “yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette ki oldukça şiddetli bir ceza ve can yakıcı bir azap idi. Bu yüzden seni yalanlayan ve seninle alay eden bu kimseler, bizim kendilerine mühlet verişimize sakın aldanmasınlar. Çünkü önceki ümmetler arasında da benzeri durumda olanlar vardı. O halde bunlar da kendilerine geçmişlerine yapıldığı gibi yapılmasından sakınmalıdırlar.
Ra'd 13:33
33- Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen (Allah, hiç böyle olmayanla bir) midir?! Buna rağmen onlar, Allah’a ortaklar koştular. De ki:“Onların adlarını söyleyin bakalım (kimmiş onlar?) Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Hayır, bilakis o kâfirlere kendi tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur. 34- Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak kimseleri de yoktur.
33. “Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen” ve böylelikle gerek dünyada hemen, gerekse âhirette karşılığını tam bir adaletle verecek olan şanı Yüce Allah, hiç böyle olmayan gibi midir? “Buna rağmen onlar Allah’a ortaklar koştular.” Halbuki Allah tektir, hiçbir ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Sameddir. Sen onlara eğer iddialarında doğru iseler “de ki: Onların adlarını söyleyin” de onların durumlarının ne olduğunu bilelim. “Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz” O, gizli ve açık her şeyi bildiğine bununla beraber ortağının bulunmadığını söylediğine göre O’nun ortağı olduğu iddiasının batıl olduğu ve sizin de Allah’a ortağı olmadığı halde olduğunu haber vermeye kalkışan küstah kimseler durumunda olduğunuz ortaya çıkmaktadır. Bu ise ileri sürülebilecek en çürük iddiadır. Bu yüzden:“Yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Yani Yüce Allah’ın bir ortağı bulunduğu şeklindeki iddianızın varabileceği en nihai nokta, bunun üstünkörü söylenmiş, aslı astarı olmayan bir söz olmasıdır. Gerçekte ise Allah’tan başka hiçbir hak ilah yoktur. Yaratılmışlar arasında ibadetin en ufak bir bölümünü dahi hak eden hiçbir varlık yoktur. “Hayır, bilakis o kâfirlere” uydurup düzdükleri “kendi tuzakları süslü gösterildi” Bu ise onların küfürleri, şirkleri ve Allah’ın âyetlerini yalanlamalarıdır. “Ve onlar doğru yoldan” Yüce Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yoldan “alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur.” Çünkü O’nun dışında hiçbir kimsenin bu konuda en ufak bir hakkı ve yetkisi yoktur.
34. “Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise” ağırlığı ve sürekliliği dolayısı ile dünya azabından “elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak” Allah’ın azabına karşı himaye edecek “kimseleri de yoktur.” Çünkü O’nun azabı gönderilecek olursa, O’na karşı hiçbir kimse ve hiçbir güç koruyamaz.
Ra'd 13:34
33- Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen (Allah, hiç böyle olmayanla bir) midir?! Buna rağmen onlar, Allah’a ortaklar koştular. De ki:“Onların adlarını söyleyin bakalım (kimmiş onlar?) Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Hayır, bilakis o kâfirlere kendi tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur. 34- Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak kimseleri de yoktur.
33. “Her bir nefsin işlediklerini görüp gözetleyen” ve böylelikle gerek dünyada hemen, gerekse âhirette karşılığını tam bir adaletle verecek olan şanı Yüce Allah, hiç böyle olmayan gibi midir? “Buna rağmen onlar Allah’a ortaklar koştular.” Halbuki Allah tektir, hiçbir ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Sameddir. Sen onlara eğer iddialarında doğru iseler “de ki: Onların adlarını söyleyin” de onların durumlarının ne olduğunu bilelim. “Siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz” O, gizli ve açık her şeyi bildiğine bununla beraber ortağının bulunmadığını söylediğine göre O’nun ortağı olduğu iddiasının batıl olduğu ve sizin de Allah’a ortağı olmadığı halde olduğunu haber vermeye kalkışan küstah kimseler durumunda olduğunuz ortaya çıkmaktadır. Bu ise ileri sürülebilecek en çürük iddiadır. Bu yüzden:“Yoksa üstünkörü bir söz mü söylüyorsunuz?” Yani Yüce Allah’ın bir ortağı bulunduğu şeklindeki iddianızın varabileceği en nihai nokta, bunun üstünkörü söylenmiş, aslı astarı olmayan bir söz olmasıdır. Gerçekte ise Allah’tan başka hiçbir hak ilah yoktur. Yaratılmışlar arasında ibadetin en ufak bir bölümünü dahi hak eden hiçbir varlık yoktur. “Hayır, bilakis o kâfirlere” uydurup düzdükleri “kendi tuzakları süslü gösterildi” Bu ise onların küfürleri, şirkleri ve Allah’ın âyetlerini yalanlamalarıdır. “Ve onlar doğru yoldan” Yüce Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yoldan “alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidâyet verecek hiç kimse yoktur.” Çünkü O’nun dışında hiçbir kimsenin bu konuda en ufak bir hakkı ve yetkisi yoktur.
34. “Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise” ağırlığı ve sürekliliği dolayısı ile dünya azabından “elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak” Allah’ın azabına karşı himaye edecek “kimseleri de yoktur.” Çünkü O’nun azabı gönderilecek olursa, O’na karşı hiçbir kimse ve hiçbir güç koruyamaz.
Ra'd 13:35
35- Takva sahiplerine vaat edilen cennetin durumu şöyledir: Altlarından ırmaklar akar, yiyecekleri de gölgeleri de devamlıdır. Takvâ sahiplerinin âkıbeti işte budur. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.
35. Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri terk eden ve verdiği emirlerde de herhangi bir kusur etmeyen “takvâ sahiplerine vaat edilen cennetin durumu” nitelikleri ve gerçek mahiyeti “şöyledir: Altlarından” belli yatakları olmaksızın akan, baldan, şaraptan, sütten ve sudan “ırmaklar akar” ve bu ırmaklar o bahçeleri, ağaçları sulayıp durur ve bunlar da çeşitli meyveler verirler. “yiyecekleri de gölgeleri de devamlıdır. Takvâ sahiplerinin âkıbeti” yani sonunda varacakları yerleri “işte budur. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.” Her iki kesim arasındaki apaçık fark ne kadar da büyüktür!
Ra'd 13:36
36- Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler sana indirilenle sevinirler. Fakat (kafir) gruplar arasında onun bir kısmını inkâr eden kimseler de vardır. De ki:“Bana, ancak Allah’a ibadet etmem ve O’na ortak koşmamam emrediledi. Ben, yalnızca O’na davet ederim ve dönüşüm de yalnız O’nadır.”
36. “Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler” o Kitabı indirmekle ve onu öğretmekle lutüfta bulunduklarımız “sana indirilenle sevinirler.” O bakımdan ona iman eder, onu tasdik eder, ilâhi kitapların birbirlerine uygun düşüp birbirlerini tasdik etmelerinden de memnun kalırlar. Kitap ehlinden iman edenlerin hali işte budur. “Fakat (kafir) gruplar arasında” yani hakka savaş açan çeşitli kâfir grupların arasında “onun bir kısmını inkâr eden kimseler” Bu Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını inkâr edip onu tasdik etmeyenler “de vardır.”“Kim doğru yolu bulursa ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur, kim de sapıklığa düşerse o da ancak kendi aleyhine sapmış olur.”(el-İsrâ, 17/15) O bakımdan ey Muhammed, sen ancak Yüce Allah’ın yoluna davet eden bir uyarıcısın. “De ki: Bana, ancak Allah’a ibadet etmem ve O’na ortak koşmamam” dinimi yalnızca Allah’a halis kılmam “emrediledi. Ben yalnızca O’na davet ederim ve dönüşüm de yalnız O’nadır.” Ben O’na döneceğim, O da benim, dinine yaptığım davet ve O’nun emirlerini yerine getirmem dolayısıyla beni mükâfatlandıracaktır.
Ra'd 13:37
37- İşte biz onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan, senin Allah tarafından ne bir yardımcın ne de bir koruyucun olur.
37. Yani andolsun Biz sana bu Kur’an-ı Kerim’i, bu şerefli kitabı “Arapça bir hüküm” yani dillerin en açığı ve en fasihi olan Arapça ile oldukça sağlam ve muhkem bir kitap olarak indirdik. Tâ ki onun hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüt meydana gelmesin. Yalnızca ona uyulsun ve bu konuda sağa sola kayılmasın. Cahillerin ona zıt ve onunla çelişen hevalarına tâbi olunmasın. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne onun Allah tarafından korunmuş olduğu lütfunu hatırlatmak ve ahkâm hususunda ümmetine uyulacak bir örnek teşkil etmesi için -masum olmasına rağmen tehditvari bir üslupla- şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana gelen” ve onların hevalârına uymanı yasaklayan bunca apaçık “ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan, senin Allah tarafından ne” senin işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdiğin şeyleri gerçekleştirecek “bir yardımcın ne de” hoşuna gitmeyecek şeylere karşı seni koruyacak “bir koruyucun olur.”
Ra'd 13:38
38- Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir. Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır. 39- Allah dilediğini siler ve (dilediğini) sabit bırakır. Ana Kitap ise onun katındadır.
38. “Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş” yani insanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin ki senin peygamberliğini garip karşılasınlar “ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir.” O bakımdan düşmanların -senden önceki diğer peygamber kardeşlerinin eşleri ve zürriyetleri olduğu gibi- senin de olduğu için seni ayıplamasınlar. Onlar senden önceki peygamberlerin de bu durumda olduklarını bildikleri halde seni bundan dolayı ne diye ayıplıyorlar? Bunun tek sebebi, hevâlarına ve kötü maksatlarına uymalarıdır. Eğer onlar, kendilerinin teklif ettikleri bir mucize göstermeyi senden isteyecek olurlarsa, şunu bilmeliler ki senin bu konuda hiçbir yetkin yoktur. Zira “Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir.” Allah da böyle bir şeye ancak kader ve kazası ile tayin ettiği vakti gelince izin verir. “Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır.” Ne ondan önceye alınır ne de sonraya kalır. Onların, mucizelerin çabucak gelmesini istemeleri yahut azabın hemen indirilmesini beklemeleri, Yüce Allah'ın sonradan olacağını takdir ettiği bir şeyi öne almasını gerektirmez. Ayrıca O, ne dilerse onu yapar.
39. “Allah” kaderlerden “dilediğini siler ve” aralarından dilediğini “sabit bırakır.” Bu silme ve değiştirme, O’nun ezeli ilminde sabit olup da Kaleminin yazdıklarında söz konusu değildir. Çünkü bunlarda herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Zira Yüce Allah’ın ilminde herhangi bir eksik veya gediğin olması, Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah “Ana Kitap ise O’nun katındadır” buyurmaktadır. Ana Kitaptan kasıt ise diğerlerinin kendisine tabi olduğu Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz onların aslıdır, diğerleri ise dallar ve kollar mesabesindedir. Değişiklik ve değiştirmeler işte bu dallar ve kollarda meydana gelir. Bunlardan kasıt da meleklerin yazdıkları günlük ameller vb.dir. Allah Teala, bunların silinmelerine de sabit bırakılmaları için birtakım sebebler takdir etmiştir. Bu sebepler Levh-i Mahfuz’da tespit edileni aşamaz. Mesela Yüce Allah iyiliği, ihsanı ve akrabalık bağını gözetmeyi, ömrün uzamasının ve rızkın genişlemesinin sebepleri arasında takdir ettiği gibi, günahları da rızkın ve ömrün bereketinin ortadan kaldırılmasına sebep kılmıştır. Yine Yüce Allah, çeşitli tehlike ve kötü hallerden kurtaran sebepleri, esenliğe, sağlık ve afiyete sebep kılmıştır. Onlara maruz kalmayı da o kötü hallere uğramaya sebep olarak takdir etmiştir. İşleri kendi kudret ve iradesine göre idare eden O’dur. O’nun bu türden idare ettikleri ise kendi bildiği ve Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu şeylere aykırı olmaz.
Ra'd 13:39
38- Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir. Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır. 39- Allah dilediğini siler ve (dilediğini) sabit bırakır. Ana Kitap ise onun katındadır.
38. “Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermiş” yani insanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin ki senin peygamberliğini garip karşılasınlar “ve onlara eşler ve evlâtlar vermişizdir.” O bakımdan düşmanların -senden önceki diğer peygamber kardeşlerinin eşleri ve zürriyetleri olduğu gibi- senin de olduğu için seni ayıplamasınlar. Onlar senden önceki peygamberlerin de bu durumda olduklarını bildikleri halde seni bundan dolayı ne diye ayıplıyorlar? Bunun tek sebebi, hevâlarına ve kötü maksatlarına uymalarıdır. Eğer onlar, kendilerinin teklif ettikleri bir mucize göstermeyi senden isteyecek olurlarsa, şunu bilmeliler ki senin bu konuda hiçbir yetkin yoktur. Zira “Allah’ın izni olmaksızın bir peygamberin herhangi bir mucize getirmesi mümkün değildir.” Allah da böyle bir şeye ancak kader ve kazası ile tayin ettiği vakti gelince izin verir. “Her vadenin (yazılmış olduğu) bir kitap vardır.” Ne ondan önceye alınır ne de sonraya kalır. Onların, mucizelerin çabucak gelmesini istemeleri yahut azabın hemen indirilmesini beklemeleri, Yüce Allah'ın sonradan olacağını takdir ettiği bir şeyi öne almasını gerektirmez. Ayrıca O, ne dilerse onu yapar.
39. “Allah” kaderlerden “dilediğini siler ve” aralarından dilediğini “sabit bırakır.” Bu silme ve değiştirme, O’nun ezeli ilminde sabit olup da Kaleminin yazdıklarında söz konusu değildir. Çünkü bunlarda herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Zira Yüce Allah’ın ilminde herhangi bir eksik veya gediğin olması, Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah “Ana Kitap ise O’nun katındadır” buyurmaktadır. Ana Kitaptan kasıt ise diğerlerinin kendisine tabi olduğu Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz onların aslıdır, diğerleri ise dallar ve kollar mesabesindedir. Değişiklik ve değiştirmeler işte bu dallar ve kollarda meydana gelir. Bunlardan kasıt da meleklerin yazdıkları günlük ameller vb.dir. Allah Teala, bunların silinmelerine de sabit bırakılmaları için birtakım sebebler takdir etmiştir. Bu sebepler Levh-i Mahfuz’da tespit edileni aşamaz. Mesela Yüce Allah iyiliği, ihsanı ve akrabalık bağını gözetmeyi, ömrün uzamasının ve rızkın genişlemesinin sebepleri arasında takdir ettiği gibi, günahları da rızkın ve ömrün bereketinin ortadan kaldırılmasına sebep kılmıştır. Yine Yüce Allah, çeşitli tehlike ve kötü hallerden kurtaran sebepleri, esenliğe, sağlık ve afiyete sebep kılmıştır. Onlara maruz kalmayı da o kötü hallere uğramaya sebep olarak takdir etmiştir. İşleri kendi kudret ve iradesine göre idare eden O’dur. O’nun bu türden idare ettikleri ise kendi bildiği ve Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu şeylere aykırı olmaz.
Ra'd 13:40
40- Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da sana düşen ancak tebliğdir. Hesap görmek ise yalnız Bize aittir. 41- Görmediler mi ki Biz yeryüzüne geliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz. Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.
40. Yüce Allah peygamberi Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmaktadır: Onlara vaad olunan azabın gelip çatması hususunda onlar hakkında acele etme. Çünkü onlar eğer bu azgınlık ve tutumlarını sürdürecek olurlarsa tehdit olundukları azabın onları gelip bulması kaçınılmaz bir şeydir. “Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını” dünyada “sana göstersek de” böylelikle senin gözün de aydın olsa “yahut (bundan önce) senin ruhunu” onlara bu azap isabet etmeden önce “alsak da sana düşen ancak tebliğdir.” İnsanlara vahyi açıklamaktır. Azap konusu senin işin değildir. “Hesap görmek ise yalnız Bize aittir.” İnsanların üzerlerindeki sorumluluklarından neler yaptıkları yahut neyi yapmadıkları konusunda onları hesaba çekip mükâfat vermek yahut cezalandırmak bizim işimizdir.
41. Daha sonra Yüce Allah yalanlayanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz.” Bir görüşe göre bu, yalanlayanların helak edilmesi ve zalimlerin kökten imha edilmesi ile olmaktadır. Bir görüşe göre de müşriklerin ülkelerinin (Müslümanlar tarafından) fethedilmesi, mal ve sayılarının azaltılması ile olur. Bunun dışında başka görüşler de ileri sürülmüştür. Allah daha iyi bilir ama kuvvetli olan görüş, bundan kastın şu olduğudur: Bu yalanlayıcıların ülkelerinin fethedilip ele geçirilmesini Yüce Allah müyesser kılar. Oranın çeşitli yerlerine türlü musibetler yağdırır. Bundaki amaç da bu eksiltme onları tamamı ile ortadan kaldırmadan ve Allah, hiçbir kimsenin geri çeviremeyeceği azabı başlarına getirmeden önce onları uyarmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur.” Bunun kapsamına Yüce Allah’ın hem şer’î hükmü, hem kaderî hükmü, hem de cezaî hükmü girer. Yüce Allah’ın vermiş olduğu bütün bu hükümler, son derece hikmetli ve sağlamdır. Bunlarda herhangi bir tutarsızlık, bir eksiklik bulunmaz. Aksine bunlar, adalet esasına dayalıdır ve övgüye layıktır. Hiç kimse bunları bozamaz. Bunların tenkit edilebilecek bir yönü de yoktur. Başkalarının hükmü ise böyle değildir. Çünkü başka hükümler, doğruya isabet ettirebilir de ettiremeyebilir de. “O, hesabı pek çabuk görendir.” Yani azabı çabuk istemesinler. Çünkü gelecek olan her şey, yakın demektir.
Ra'd 13:41
40- Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da sana düşen ancak tebliğdir. Hesap görmek ise yalnız Bize aittir. 41- Görmediler mi ki Biz yeryüzüne geliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz. Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.
40. Yüce Allah peygamberi Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmaktadır: Onlara vaad olunan azabın gelip çatması hususunda onlar hakkında acele etme. Çünkü onlar eğer bu azgınlık ve tutumlarını sürdürecek olurlarsa tehdit olundukları azabın onları gelip bulması kaçınılmaz bir şeydir. “Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını” dünyada “sana göstersek de” böylelikle senin gözün de aydın olsa “yahut (bundan önce) senin ruhunu” onlara bu azap isabet etmeden önce “alsak da sana düşen ancak tebliğdir.” İnsanlara vahyi açıklamaktır. Azap konusu senin işin değildir. “Hesap görmek ise yalnız Bize aittir.” İnsanların üzerlerindeki sorumluluklarından neler yaptıkları yahut neyi yapmadıkları konusunda onları hesaba çekip mükâfat vermek yahut cezalandırmak bizim işimizdir.
41. Daha sonra Yüce Allah yalanlayanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz.” Bir görüşe göre bu, yalanlayanların helak edilmesi ve zalimlerin kökten imha edilmesi ile olmaktadır. Bir görüşe göre de müşriklerin ülkelerinin (Müslümanlar tarafından) fethedilmesi, mal ve sayılarının azaltılması ile olur. Bunun dışında başka görüşler de ileri sürülmüştür. Allah daha iyi bilir ama kuvvetli olan görüş, bundan kastın şu olduğudur: Bu yalanlayıcıların ülkelerinin fethedilip ele geçirilmesini Yüce Allah müyesser kılar. Oranın çeşitli yerlerine türlü musibetler yağdırır. Bundaki amaç da bu eksiltme onları tamamı ile ortadan kaldırmadan ve Allah, hiçbir kimsenin geri çeviremeyeceği azabı başlarına getirmeden önce onları uyarmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup bozacak hiç kimse yoktur.” Bunun kapsamına Yüce Allah’ın hem şer’î hükmü, hem kaderî hükmü, hem de cezaî hükmü girer. Yüce Allah’ın vermiş olduğu bütün bu hükümler, son derece hikmetli ve sağlamdır. Bunlarda herhangi bir tutarsızlık, bir eksiklik bulunmaz. Aksine bunlar, adalet esasına dayalıdır ve övgüye layıktır. Hiç kimse bunları bozamaz. Bunların tenkit edilebilecek bir yönü de yoktur. Başkalarının hükmü ise böyle değildir. Çünkü başka hükümler, doğruya isabet ettirebilir de ettiremeyebilir de. “O, hesabı pek çabuk görendir.” Yani azabı çabuk istemesinler. Çünkü gelecek olan her şey, yakın demektir.
Ra'd 13:42
42- Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir. O, herkesin ne kazandığını bilir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir. 43- Kâfir olanlar:“Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin” derler. De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.”
42. “Onlardan öncekiler de” kendilerine gönderilen peygamberlere ve bu peygamberlerin getirdikleri hakka karşı “tuzaklar kurmuştu.” Ancak onların bu tuzak kurmalarının kendilerine hiçbir faydası olmadı. Hiçbir sonuç alamadılar. Zira onlar, esasen Allah’a karşı savaş açmakta ve O’na meydan okumaktadırlar. “Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir.” Hiç kimse Allah’ın izin vermediği bir tuzağı kurma gücü yoktur. Her şey O’nun kaza ve takdiri çerçevesindedir. Onlar, Allah’ın dinine karşı tuzak kuruyor olsalar dahi, onların bu tuzak kurmaları pek yakında aleyhlerine dönecek, hüsrana uğrayacaklar ve pişman olacaklardır. Çünkü Allah “herkesin ne kazandığını bilir.” Her nefsin içinden geçirdiklerini, ne yapmak istediğini, zahiri ve batıni bütün amellerini bilir. Tuzak kurmak da nefsin kazandığı bu işlerden biridir. O halde onların tuzakları da Allah’a gizli kalmaz. O nedenle onların, hakka ve hak ehline zarar verecek ve kendilerine fayda sağlayacak herhangi bir tuzak kurmalarına imkân yoktur. “Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir.” Onların mı yoksa Allah’ın peygamberlerinin mi? Bilindiği gibi güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir. Küfrün ve kâfirlerin değildir.
43. “Kâfir olanlar: Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin, derler.” Yani seni ve seninle gönderilenleri yalanlıyorlar. Şâyet onlar, bu konuda bir tanık isteyecek olurlarsa onlara “de ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah... yeter.” O’nun sözü ile fiili ile ve ikrarı ile şahitliği yeter. O’nun sözlü şahitliği, insanların en doğru sözlüsüne risaletini ispatlayıcı olmak üzere indirmiş olduğu vahiyleridir. Fiilî şahitliğine gelince Yüce Allah, Rasûlünü desteklemiş, ona hem kendisinin hem ashabının hem de ona tâbi olanların kudretlerinin çerçevesi dışında kalacak şekilde yardımcı olmuş, zafer vermiştir. Bu da Yüce Allah’ın bu hususta onu fiili olarak desteklemesi suretiyle yaptığı şahitliğidir. İkrarı ile şahitliğine gelince Allah Rasûlü, O’nun peygamberi olduğunu haber vermiş ve insanlara da kendisine uymalarını emretmiştir. Kendisine uyanın Allah’ın rızasına ve lütfuna nail olacağını, kendisine uymayanlar için de cehennem ateşi ve ilâhi gazap olduğunu, böylesinin malının da kanının da helâl olacağını bildirmişti. Yüce Allah da peygamberinin bu söylediklerini takrir etmiştir. Eğer o, Yüce Allah’a karşı yalan birtakım sözler uydurmuş olsaydı O, derhal onu cezalandırırdı. “Ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” Bu, Tevrat ve İncil ehlinin bütün ilim adamlarını kapsar. Onlar arasından iman edip hakka tâbi olanlar, Allah Rasûlünün peygamberliğine şahitlik eder ve yapmakla yükümlü olduğu bu şahitliği açıkça dile getirmiş olur. Bunu gizleyenlere gelince Yüce Allah’ın bunlar hakkında yapmaları gereken bir şahitliklerinin bulunduğunu haber vermesi, bizzat onların haber vermelerinden daha beliğ, daha ileridir. Eğer onların yanında yapmaları gereken bir şahitlik bilgisi bulunmasaydı onlar, delilini ortaya koyarak bu şahitlik talebini reddederlerdi. Onların bu konuda susmaları, yapmaları gereken bir şahitliği gizlediklerinin delilidir. Yüce Allah’ın Kitap ehlinin şahitliğini göstermesini emretmesi, onların bu işe ehil olmalarından dolayıdır. Zira her hususta o işin ehlinin ve başkalarına göre o hususu daha çok bilenlerin tanıklığına başvurulur. Arapların ve diğer kavimlerin müşrikleri arasındaki ümmiler gibi bu hususlara yabancı olanların şahitliğine ise başvurulmaz. Çünkü onların bu konuda bilgi ve malumatları olmadığından dolayı onların şahitliğine başvurmanın bir faydası yoktur.
Ra’d Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a hamdolsun.
Ra'd 13:43
42- Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir. O, herkesin ne kazandığını bilir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir. 43- Kâfir olanlar:“Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin” derler. De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.”
42. “Onlardan öncekiler de” kendilerine gönderilen peygamberlere ve bu peygamberlerin getirdikleri hakka karşı “tuzaklar kurmuştu.” Ancak onların bu tuzak kurmalarının kendilerine hiçbir faydası olmadı. Hiçbir sonuç alamadılar. Zira onlar, esasen Allah’a karşı savaş açmakta ve O’na meydan okumaktadırlar. “Ne var ki bütün tuzaklar, Allah’a aittir.” Hiç kimse Allah’ın izin vermediği bir tuzağı kurma gücü yoktur. Her şey O’nun kaza ve takdiri çerçevesindedir. Onlar, Allah’ın dinine karşı tuzak kuruyor olsalar dahi, onların bu tuzak kurmaları pek yakında aleyhlerine dönecek, hüsrana uğrayacaklar ve pişman olacaklardır. Çünkü Allah “herkesin ne kazandığını bilir.” Her nefsin içinden geçirdiklerini, ne yapmak istediğini, zahiri ve batıni bütün amellerini bilir. Tuzak kurmak da nefsin kazandığı bu işlerden biridir. O halde onların tuzakları da Allah’a gizli kalmaz. O nedenle onların, hakka ve hak ehline zarar verecek ve kendilerine fayda sağlayacak herhangi bir tuzak kurmalarına imkân yoktur. “Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir.” Onların mı yoksa Allah’ın peygamberlerinin mi? Bilindiği gibi güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir. Küfrün ve kâfirlerin değildir.
43. “Kâfir olanlar: Sen (Allah tarafından) gönderilmiş (bir peygamber) değilsin, derler.” Yani seni ve seninle gönderilenleri yalanlıyorlar. Şâyet onlar, bu konuda bir tanık isteyecek olurlarsa onlara “de ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah... yeter.” O’nun sözü ile fiili ile ve ikrarı ile şahitliği yeter. O’nun sözlü şahitliği, insanların en doğru sözlüsüne risaletini ispatlayıcı olmak üzere indirmiş olduğu vahiyleridir. Fiilî şahitliğine gelince Yüce Allah, Rasûlünü desteklemiş, ona hem kendisinin hem ashabının hem de ona tâbi olanların kudretlerinin çerçevesi dışında kalacak şekilde yardımcı olmuş, zafer vermiştir. Bu da Yüce Allah’ın bu hususta onu fiili olarak desteklemesi suretiyle yaptığı şahitliğidir. İkrarı ile şahitliğine gelince Allah Rasûlü, O’nun peygamberi olduğunu haber vermiş ve insanlara da kendisine uymalarını emretmiştir. Kendisine uyanın Allah’ın rızasına ve lütfuna nail olacağını, kendisine uymayanlar için de cehennem ateşi ve ilâhi gazap olduğunu, böylesinin malının da kanının da helâl olacağını bildirmişti. Yüce Allah da peygamberinin bu söylediklerini takrir etmiştir. Eğer o, Yüce Allah’a karşı yalan birtakım sözler uydurmuş olsaydı O, derhal onu cezalandırırdı. “Ve yanında Kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” Bu, Tevrat ve İncil ehlinin bütün ilim adamlarını kapsar. Onlar arasından iman edip hakka tâbi olanlar, Allah Rasûlünün peygamberliğine şahitlik eder ve yapmakla yükümlü olduğu bu şahitliği açıkça dile getirmiş olur. Bunu gizleyenlere gelince Yüce Allah’ın bunlar hakkında yapmaları gereken bir şahitliklerinin bulunduğunu haber vermesi, bizzat onların haber vermelerinden daha beliğ, daha ileridir. Eğer onların yanında yapmaları gereken bir şahitlik bilgisi bulunmasaydı onlar, delilini ortaya koyarak bu şahitlik talebini reddederlerdi. Onların bu konuda susmaları, yapmaları gereken bir şahitliği gizlediklerinin delilidir. Yüce Allah’ın Kitap ehlinin şahitliğini göstermesini emretmesi, onların bu işe ehil olmalarından dolayıdır. Zira her hususta o işin ehlinin ve başkalarına göre o hususu daha çok bilenlerin tanıklığına başvurulur. Arapların ve diğer kavimlerin müşrikleri arasındaki ümmiler gibi bu hususlara yabancı olanların şahitliğine ise başvurulmaz. Çünkü onların bu konuda bilgi ve malumatları olmadığından dolayı onların şahitliğine başvurmanın bir faydası yoktur.
Ra’d Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a hamdolsun.
İbrahim 14:1
1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık)” isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.
İbrahim 14:2
1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık)” isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.
İbrahim 14:3
1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık)” isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.
İbrahim 14:4
4- Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi mutlaka kendi kavminin dili ile gönderdik ki onlara (vahyi) apaçık anlatsın. Artık (bu açıklamadan sonra) Allah dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de doğru yola iletir. O Azîzdir, Hakîmdir.
4. Bu, Allah’ın kullarına olan lütfundandır. O, ne kadar peygamber gönderdiyse hep kavminin dili ile göndermiştir ki ihtiyaç duydukları şeyleri onlara açıklasın, onlar da peygamberin getirdiklerini iyice öğrenme imkânı bulabilsinler. Peygamber başka bir dil ile onlara gelecek olsa idi, insanlar ancak peygamberin konuştuğu o dili öğrendikten sonra söylediği şeyleri anlayabilirlerdi. Peygamber onlara emrolundukları şeyleri açıklayıp nelerin yasak kılındığını söyleyince ve onlara karşı Allah’ın delili ortaya konulduktan sonra Allah, hidâyete boyun eğmeyenlerden “dilediği kimseleri saptırır, dilediği” rahmetini ihsan ettiği “kimseleri de doğru yola iletir. O Azîzdir, Hakîmdir.” Hidâyete iletenin ve saptıranın yalnız O olması ve kalpleri dilediği şekilde evirip çevirmesi, O’nun Aziz oluşunun bir tecellisidir. O’nun ancak layık olan kimseleri hidâyete iletmesi ve saptırması da hikmetinin bir tecellisidir. Bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın ve Rasûlünün buyruklarını açıklamaya imkan veren Arap dili ilimlerinin öğreniminin, Allah tarafından sevilen ve istenen şeylerden olduğuna delildir. Çünkü bunları öğrenmeden Allah’ın peygamberine indirdiklerini tam anlamı ile bilmeye imkân yoktur. İnsanlar bu öğrenime ihtiyaç duymayacak bir hale gelinceye kadar da bu öğrenim devam etmelidir. Bu ise onların Arapça’yı iyice öğrenmeleri, küçük çocukları da bu dili öğrenerek yetiştirmeleri, ayrıca Arapça’nın inceliklerini bilmenin, onların adeta karakteristik bir özellikleri haline gelmesi halinde söz konusu olur. O zaman bu konuda ayrıca bir çaba harcamalarına gerek kalmaz ve Allah ile Rasûlünün buyruklarını, ashab-ı kiramın algılayıp öğrendikleri gibi doğrudan öğrenme imkânını elde ederler.
İbrahim 14:5
5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”
5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.
İbrahim 14:6
5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”
5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.
İbrahim 14:7
5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”
5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.
İbrahim 14:8
5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”
5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.
İbrahim 14:9
9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:“(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.
İbrahim 14:10
9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:“(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.
İbrahim 14:11
9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:“(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.
İbrahim 14:12
9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:“(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.
İbrahim 14:13
13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.
13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.
İbrahim 14:14
13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.
13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.
İbrahim 14:15
13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.
13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.
İbrahim 14:16
13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.
13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.
İbrahim 14:17
13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.
13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.
İbrahim 14:18
18- Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Amelleri, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu kül gibidir. Kazandıkları (iyi amellerden) hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, uzak bir sapıklığın ta kendisidir!
18. Yüce Allah, kâfirlerin işledikleri amellerin durumunu bize bildirmektedir. Bu amellerinden kasıt, kendilerinin Allah için işlediklerini kabul ettikleri amelleri olabilir. Bu gibi amellerin yok oluşu, karşılıksız bırakılması, darmadağın olup gitmesi yani boşa çıkması, çok ince ve çok hafif olan külün, son derece fırtınalı bir günde şiddetle esen rüzgarla savrulmasına benzer. Bu durumda o külden geriye hiçbir şey kalmaz ve hiçbir şey elde tutulamaksızın kaybolup gider. İşte kâfirlerin amelleri de böyle olacaktır. Onlar “kazandıkları (iyi amellerden) hiçbir şey elde edemezler.” Zerre ağırlığı kadar dahi olsa o amellerinden ellerine hiçbir şey geçmeyecektir. Çünkü onların amellerinin temeli, küfür ve yalanlamadır. “İşte bu, uzak bir sapıklığın ta kendisidir!” Çünkü onların yaptıkları boşa çıkmış, amelleri de yok olup gitmiştir. Bu ameller ile kâfirlerin, hakka karşı kurdukları hileleri, tuzakları ve bu maksatla yaptıkları işleri kastedilmiş olabilir. Onlar, bunun için çalışıp çabalarlar. Ama giriştikleri hile ve tuzakları sonunda kendi başlarına geçer. Allah’a, peygamberlerine, Allah’ın askerlerine ve onların beraberinde olan hakka en ufak bir zararları olmaz.
İbrahim 14:19
19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”
19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. “(Kıyamet günü)” Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”
İbrahim 14:20
19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”
19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. “(Kıyamet günü)” Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”
İbrahim 14:21
19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”
19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. “(Kıyamet günü)” Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”
İbrahim 14:22
22- İş olup bitince şeytan der ki:“Doğrusu Allah size hak bir vaatte bulundu. Ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Doğrusu zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 23- İman edip salih ameller işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır. Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.
22. “İş olup bitince” yani cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girince; yeryüzünde meydana gelen bütün kötülüklerin sebebi olan “şeytan” cehennemliklere hitaben, onlarla hiçbir ilişkisinin olmadığını bildirerek “der ki: Doğrusu Allah” peygamberleri aracılığı ile “size hak bir vaatte bulundu.” Siz ise O’na itaat etmediniz; itaat etmiş olsaydınız hiç şüphesiz pek büyük bir kazanç elde ederdiniz. “Ben de size” iyi şeyler “vaatte bulundum, ama size verdiğim sözde durmadım.” Benim size vaat ettiğim o batıl şeyler, ummanızı sağladığım o aslı olmayan umutlar asla gerçekleşmedi, gerçekleşmeyecek de. “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım” yani söylediklerimi destekleyecek hiçbir delilim “yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz.” Benim her şeyim bundan ibarettir. Ben sizi kendi isteklerim doğrultusunda çağırdım ve bunları sizlere süslü gösterdim, sizler de nefsi arzularınıza uyarak benim çağrımı kabul ettiniz. Durum bu olduğuna göre “o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.” Çünkü sebep sizsiniz, cezaya uğramanıza neden olan sizin kendi yaptıklarınızdır. “Artık ne ben sizi” içinde bulunduğunuz bu zorlu azaptan “kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” Herkesin azaptan kendisine göre belli bir payı vardır. “Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Sizin beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmiyorum, ben Allah’a ortak değilim, bana itaat etmeniz zorunlu değildi. “Doğrusu” şeytana itaat etmek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” Ve onlar bu azapta ebediyen kalacaklardır. Yüce Allah’ın şeytana itaat etmekten kullarını sakındırması ve şeytanın insanı etkilediği yolları haber verip şeytanın maksadının onların ateşe girmelerini sağlamak olduğunu bildirmesi kullarına olan bir lütfudur. İşte burada Yüce Allah, bizlere şeytanın ve taraftarlarının cehenneme girecekleri vakit, şeytanın onlardan uzaklaşacağını ve kendisini Allah’a ortak koşmalarını reddedeceğini bildirmektedir. “Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.”(Fâtır, 35/14) Şu bilinmelidir ki Allah, bu âyet-i kerimede şeytanın her hangi bir “sultan”ı bulunmadığını haber vermektedir. Bir başka âyeti kerimede ise şöyle buyurmaktadır: “Onun sultanı ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlaradır.”(en-Nahl, 16/100) Yüce Allah’ın olmadığını belirttiği sultan; delil ve belge getirme anlamındadır. Gerçekten de şeytanın çağrısına dair asla bir delili yoktur. En nihai derecesi masiyetlere karşı cüretkârlık kazanmalarını sağlayacak türden birtakım şüpheleri telkin etmesinden ve bunları süslü göstermesinden ibarettir. Şeytanın dostları hakkında sahip olduğu bildirilen “sultan”a gelince bu, onları masiyetlere kışkırtmak ve teşvik etmek sureti ile onlara musallat olmasıdır. Böylelikle o, bu dostlarını masiyetlere alabildiğine iter. Şeytanı kendilerine musallat edenler ise onu dost edinmek ve onun taraftarları arasına katılmak sureti ile bizzat kendileridir. Bu sebepten dolayı şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde herhangi bir sultanı yoktur.
23. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkârların mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenler” itikatları ile, söz ve davranışları ile dinlerini dosdoğru tutanlar “altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği zevkler ve nimetler vardır. “Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır.” Bu, onların kendi güç ve imkânları ile değil, Allah’ın güç ve izni ile gerçekleşecektir. “Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.” Onlar birbirlerini selâm vererek ve güzel sözler söyleyerek selamlarlar.
İbrahim 14:23
22- İş olup bitince şeytan der ki:“Doğrusu Allah size hak bir vaatte bulundu. Ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Doğrusu zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 23- İman edip salih ameller işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır. Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.
22. “İş olup bitince” yani cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girince; yeryüzünde meydana gelen bütün kötülüklerin sebebi olan “şeytan” cehennemliklere hitaben, onlarla hiçbir ilişkisinin olmadığını bildirerek “der ki: Doğrusu Allah” peygamberleri aracılığı ile “size hak bir vaatte bulundu.” Siz ise O’na itaat etmediniz; itaat etmiş olsaydınız hiç şüphesiz pek büyük bir kazanç elde ederdiniz. “Ben de size” iyi şeyler “vaatte bulundum, ama size verdiğim sözde durmadım.” Benim size vaat ettiğim o batıl şeyler, ummanızı sağladığım o aslı olmayan umutlar asla gerçekleşmedi, gerçekleşmeyecek de. “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım” yani söylediklerimi destekleyecek hiçbir delilim “yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz.” Benim her şeyim bundan ibarettir. Ben sizi kendi isteklerim doğrultusunda çağırdım ve bunları sizlere süslü gösterdim, sizler de nefsi arzularınıza uyarak benim çağrımı kabul ettiniz. Durum bu olduğuna göre “o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.” Çünkü sebep sizsiniz, cezaya uğramanıza neden olan sizin kendi yaptıklarınızdır. “Artık ne ben sizi” içinde bulunduğunuz bu zorlu azaptan “kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” Herkesin azaptan kendisine göre belli bir payı vardır. “Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Sizin beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmiyorum, ben Allah’a ortak değilim, bana itaat etmeniz zorunlu değildi. “Doğrusu” şeytana itaat etmek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” Ve onlar bu azapta ebediyen kalacaklardır. Yüce Allah’ın şeytana itaat etmekten kullarını sakındırması ve şeytanın insanı etkilediği yolları haber verip şeytanın maksadının onların ateşe girmelerini sağlamak olduğunu bildirmesi kullarına olan bir lütfudur. İşte burada Yüce Allah, bizlere şeytanın ve taraftarlarının cehenneme girecekleri vakit, şeytanın onlardan uzaklaşacağını ve kendisini Allah’a ortak koşmalarını reddedeceğini bildirmektedir. “Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.”(Fâtır, 35/14) Şu bilinmelidir ki Allah, bu âyet-i kerimede şeytanın her hangi bir “sultan”ı bulunmadığını haber vermektedir. Bir başka âyeti kerimede ise şöyle buyurmaktadır: “Onun sultanı ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlaradır.”(en-Nahl, 16/100) Yüce Allah’ın olmadığını belirttiği sultan; delil ve belge getirme anlamındadır. Gerçekten de şeytanın çağrısına dair asla bir delili yoktur. En nihai derecesi masiyetlere karşı cüretkârlık kazanmalarını sağlayacak türden birtakım şüpheleri telkin etmesinden ve bunları süslü göstermesinden ibarettir. Şeytanın dostları hakkında sahip olduğu bildirilen “sultan”a gelince bu, onları masiyetlere kışkırtmak ve teşvik etmek sureti ile onlara musallat olmasıdır. Böylelikle o, bu dostlarını masiyetlere alabildiğine iter. Şeytanı kendilerine musallat edenler ise onu dost edinmek ve onun taraftarları arasına katılmak sureti ile bizzat kendileridir. Bu sebepten dolayı şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde herhangi bir sultanı yoktur.
23. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkârların mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenler” itikatları ile, söz ve davranışları ile dinlerini dosdoğru tutanlar “altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği zevkler ve nimetler vardır. “Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır.” Bu, onların kendi güç ve imkânları ile değil, Allah’ın güç ve izni ile gerçekleşecektir. “Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.” Onlar birbirlerini selâm vererek ve güzel sözler söyleyerek selamlarlar.
İbrahim 14:24
24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.
24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.
İbrahim 14:25
24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.
24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.
İbrahim 14:26
24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.
24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.
İbrahim 14:27
27- Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sağlam sözle sebat verir. Allah zulmedenleri de saptırır. Allah ne dilerse yapar.
27. Yüce Allah mü’minleri, yani azaların amellerini gerektiren ve onları meyve olarak veren tam bir kalbî imanı gerçekleştiren kullarına sebat vereceğini bildirmektedir. Bu da onları “dünya hayatında” şüphelerin yoğunlaştığı zamanlarda yakîne iletmesi, şehevi arzuların ortaya çıkması halinde de Allah’ın sevdiği şeyleri, nefsin arzu ve isteklerine öncelemeye dair kesin ve kararlı bir irade vermesi suretiyle olur. “Âhirette de” ölüm esnasında İslâm dini üzere, güzel bir akıbet ile can vermelerini, kabirde de meleklerin soru sorması sırasında doğru cevap vermelerini sağlamak suertiyle sebat verir. Böylece melekler, ölüye: Rabbin kim?, Dinin ne?, Peygamberin kim? diye sorduklarında[37] mü’min: “Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim de Muhammeddir” der. “Allah zulmedenleri” dünyada da âhirette de doğruya isabet ettirmemek sureti ile “saptırır. Allah ne dilerse yapar.” Allah onlara zulmetmez; fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu âyet-i kerimede kabir sualine, azap ve nimetine dair delil vardır. Nitekim kabir azabı, bu azabın nitelikleri, kabrin nimeti ve sualine dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den de tevâtür derecesine ulaşan naslar gelmiştir.
İbrahim 14:28
28- Allah’ın nimetine küfür/nankörlük ile karşılık veren ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları görmez misin? 29- (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir. Orası kalacak ne kötü bir yerdir! 30- Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular. De ki:“Faydalanın bakalım. Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!”
28. Yüce Allah, Kureyş kâfirleri arasından Peygamberini yalanlayanların halini, onların vardıkları noktayı beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın nimetine” yani kendilerini dünya ve âhirette hayırları elde etmeye, dünya ve âhiretin kötülüklerinden de kurtulmaya çağıran Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderilişine “küfür/nankörlük ile” bu nimete karşı çıkmakla, nankörlükle, başkalarını da kendilerini de bu nimetin izinden gitmekten alıkoyarak “karşılık veren ve” bunun sonucunda da “kendi kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sokanları görmez misin?” Çünkü onlar, başkalarının sapmasına sebep oldular. Böylelikle faydalı olacakları sanılırken kavimlerine bir günah yükü oldular. Bedir günü Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa çıkmayı onlara süslü göstermiş olmaları da bu kabildendir o gün başlarına gelenler geldi, liderlerinden ve büyüklerinden pek çok kimse o savaşta öldürüldü.
29. “(O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir.” yani her taraftan cehennemin sıcaklığı onları çepeçevre kuşatacaktır. “Orası kalacak ne kötü bir yerdir!”
30. “Allah’ın yolundan” Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan alıkoyup “saptırmak için O’na ortaklar” benzerler ve denkler uydurup şirk “koştular.” Başkalarını O’na denk gösterdiler ve kavimlerini de bu denk tuttukları ortaklara ibadete çağırdılar. Sen onları tehdit ederek “de ki:” Şimdilik az bir süre küfür ve sapıklığınız ile dünyadan “faydalanın bakalım.” Bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!” Sonunda varacağınız yer orasıdır, orada barınacaksınız. O ne kötü bir dönüş yeridir!
İbrahim 14:29
28- Allah’ın nimetine küfür/nankörlük ile karşılık veren ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları görmez misin? 29- (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir. Orası kalacak ne kötü bir yerdir! 30- Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular. De ki:“Faydalanın bakalım. Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!”
28. Yüce Allah, Kureyş kâfirleri arasından Peygamberini yalanlayanların halini, onların vardıkları noktayı beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın nimetine” yani kendilerini dünya ve âhirette hayırları elde etmeye, dünya ve âhiretin kötülüklerinden de kurtulmaya çağıran Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderilişine “küfür/nankörlük ile” bu nimete karşı çıkmakla, nankörlükle, başkalarını da kendilerini de bu nimetin izinden gitmekten alıkoyarak “karşılık veren ve” bunun sonucunda da “kendi kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sokanları görmez misin?” Çünkü onlar, başkalarının sapmasına sebep oldular. Böylelikle faydalı olacakları sanılırken kavimlerine bir günah yükü oldular. Bedir günü Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa çıkmayı onlara süslü göstermiş olmaları da bu kabildendir o gün başlarına gelenler geldi, liderlerinden ve büyüklerinden pek çok kimse o savaşta öldürüldü.
29. “(O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir.” yani her taraftan cehennemin sıcaklığı onları çepeçevre kuşatacaktır. “Orası kalacak ne kötü bir yerdir!”
30. “Allah’ın yolundan” Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan alıkoyup “saptırmak için O’na ortaklar” benzerler ve denkler uydurup şirk “koştular.” Başkalarını O’na denk gösterdiler ve kavimlerini de bu denk tuttukları ortaklara ibadete çağırdılar. Sen onları tehdit ederek “de ki:” Şimdilik az bir süre küfür ve sapıklığınız ile dünyadan “faydalanın bakalım.” Bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!” Sonunda varacağınız yer orasıdır, orada barınacaksınız. O ne kötü bir dönüş yeridir!
İbrahim 14:30
28- Allah’ın nimetine küfür/nankörlük ile karşılık veren ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları görmez misin? 29- (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir. Orası kalacak ne kötü bir yerdir! 30- Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular. De ki:“Faydalanın bakalım. Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!”
28. Yüce Allah, Kureyş kâfirleri arasından Peygamberini yalanlayanların halini, onların vardıkları noktayı beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın nimetine” yani kendilerini dünya ve âhirette hayırları elde etmeye, dünya ve âhiretin kötülüklerinden de kurtulmaya çağıran Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderilişine “küfür/nankörlük ile” bu nimete karşı çıkmakla, nankörlükle, başkalarını da kendilerini de bu nimetin izinden gitmekten alıkoyarak “karşılık veren ve” bunun sonucunda da “kendi kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sokanları görmez misin?” Çünkü onlar, başkalarının sapmasına sebep oldular. Böylelikle faydalı olacakları sanılırken kavimlerine bir günah yükü oldular. Bedir günü Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa çıkmayı onlara süslü göstermiş olmaları da bu kabildendir o gün başlarına gelenler geldi, liderlerinden ve büyüklerinden pek çok kimse o savaşta öldürüldü.
29. “(O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir.” yani her taraftan cehennemin sıcaklığı onları çepeçevre kuşatacaktır. “Orası kalacak ne kötü bir yerdir!”
30. “Allah’ın yolundan” Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan alıkoyup “saptırmak için O’na ortaklar” benzerler ve denkler uydurup şirk “koştular.” Başkalarını O’na denk gösterdiler ve kavimlerini de bu denk tuttukları ortaklara ibadete çağırdılar. Sen onları tehdit ederek “de ki:” Şimdilik az bir süre küfür ve sapıklığınız ile dünyadan “faydalanın bakalım.” Bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!” Sonunda varacağınız yer orasıdır, orada barınacaksınız. O ne kötü bir dönüş yeridir!
İbrahim 14:31
31- İman eden kullarıma söyle de namazı dosdoğru kılsınlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etsinler. Ne alışverişin ne de dostluğun olmadığı bir gün gelmeden önce…”
31. “İman eden kullarıma” menfaatlerine en çok yarayan şeyleri yapmalarını ve imkân varken fırsatı değerlendirmelerini emrederek “söyle de namazı” zahiren ve batınen “dosdoğru kılsınlar ve verdiğimiz rızıklardan” kendilerine ihsan etmiş olduğumuz nimetlerden az ya da çok “gizli ve açık infâk etsinler.” Bu, hem zekât ve nafakalarını sağlamaları gerekenlerin ihtiyaçlarını karşılamak gibi farz infâkı, hem de sadaka ve benzeri müstehap infâkları kapsar. “Ne alışverişin ne de dostluğun olmadığı” Alışverişin ve dostluğun yani hiçbir şeyin fayda sağlamayacağı, elden kaçanların herhangi bir alışveriş, bağış, dostluk ve arkadaşlıkla telafi edilemeyeceği böyle “bir gün gelmeden önce” bunları yapsınlar. O gün herkesin kendisine yetecek ve başka şeyle ilgilenmesine fırsat vermeyecek kadar büyük meşguliyeti olacaktır. Kul, kendisine faydalı olacak şeyleri önden göndermeye dikkat etmeli ve yarına neler hazırladığına bakmalıdır. Amellerini gözden geçirmeli ve o büyük hesaptan önce kendi kendisini hesaba çekmelidir.
İbrahim 14:32
32- Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri emrinize amade kılan ve nehirleri emrinize veren, Allah’tır. 33- (Yörüngelerinde) aralıksız hareket eden güneşi ve ayı istifadenize veren, geceyi ve gündüzü faydanıza sunan da O’dur. 34- O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Gerçekten insan, çok zalim ve çok nankördür.
32. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gökleri ve yeri” genişliklerine ve azametlerine rağmen tek başına “yaratan, gökten su indirip de onunla” Allah’ın bulutlardan indirdiği yağmur ile “size” ve hayvanlarınıza “rızık olarak türlü türlü ürünler” mahsüller “bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri” ve diğer deniz araçlarını “emrinize amade kılan” size bu gemileri yapma imkânını kolaylaştıran ve bu gücü veren, suyun akıntısı üzerinde sizi ve sizin ticaret mallarınızı, eşyalarınızı gitmek istediğiniz yere taşımanızı sağlayan, “ve nehirleri” ekinlerinizi ve ağaçlarınızı sulaması ve onlardan içesiniz diye “emrinize veren Allah’tır.”
33. “(Yörüngelerinde) aralıksız” kesintisiz olarak, durup dinlenmeden “hareket eden güneşi ve ayı” zamanı hesaplamak, bedenlerinizin, hayvanlarınızın, ekin ve mahsullerinizin çeşitli menfaatlerini karşılamak üzere “istifadenize veren, geceyi” onda dinlenmeniz için “ve gündüzü” Allah’ın lütfundan arayasınız diye eşyayı görebileceğiniz şekilde aydınlık kışarak “faydanıza sunan da O’dur.”
34. “O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.” İster hal dilinizle, ister sözlerinizle ondan dilediğiniz, temenni ettiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz her şeyden; davarlardan, araçlardan, sanayi ve daha başka şeylerden vermiştir. “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız” şükürlerini eda etmek şöyle dursun adet olarak bile “sayamazsınız.”“Gerçekten insan çok zalim ve çok nankördür.” İnsan günahlara karşı cüretkâr, Rabbinin haklarını yerine getirme konusunda kusurlu olduğundan dolayı tabiatı itibari ile zalimdir. Allah’ın nimetlerine karşı da nankördür. Onlara gereği gibi şükretmez. Onları itiraf etmekten dahi çekinir. Ancak bundan Allah, kendisine hidâyet verdiği için nimetlerine şükredip Rabbinin hakkını tanıyan ve gereğini yerine getiren kimseler müstesnadır. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın kulları üzerindeki çok çeşitli ve hem genel hem özel çok ve pek önemli nimetlerde söz edilmektedir. Allah, bunları hatırlatmakla kullarını, onların gereğini yerine getirmeye, kendisine şükretmeye ve kendisini anmaya çağrıda bulunmakta, onları buna teşvik etmektedir. Her vakit nimetleri üzerinlerinde sürekli devam ettiği gibi onların da gece-gündüz kendisinden dilekte bulunmaları ve sürekli O’na dua etmeleri için onlara teşvikte bulunmaktadır.
İbrahim 14:33
32- Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri emrinize amade kılan ve nehirleri emrinize veren, Allah’tır. 33- (Yörüngelerinde) aralıksız hareket eden güneşi ve ayı istifadenize veren, geceyi ve gündüzü faydanıza sunan da O’dur. 34- O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Gerçekten insan, çok zalim ve çok nankördür.
32. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gökleri ve yeri” genişliklerine ve azametlerine rağmen tek başına “yaratan, gökten su indirip de onunla” Allah’ın bulutlardan indirdiği yağmur ile “size” ve hayvanlarınıza “rızık olarak türlü türlü ürünler” mahsüller “bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri” ve diğer deniz araçlarını “emrinize amade kılan” size bu gemileri yapma imkânını kolaylaştıran ve bu gücü veren, suyun akıntısı üzerinde sizi ve sizin ticaret mallarınızı, eşyalarınızı gitmek istediğiniz yere taşımanızı sağlayan, “ve nehirleri” ekinlerinizi ve ağaçlarınızı sulaması ve onlardan içesiniz diye “emrinize veren Allah’tır.”
33. “(Yörüngelerinde) aralıksız” kesintisiz olarak, durup dinlenmeden “hareket eden güneşi ve ayı” zamanı hesaplamak, bedenlerinizin, hayvanlarınızın, ekin ve mahsullerinizin çeşitli menfaatlerini karşılamak üzere “istifadenize veren, geceyi” onda dinlenmeniz için “ve gündüzü” Allah’ın lütfundan arayasınız diye eşyayı görebileceğiniz şekilde aydınlık kışarak “faydanıza sunan da O’dur.”
34. “O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.” İster hal dilinizle, ister sözlerinizle ondan dilediğiniz, temenni ettiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz her şeyden; davarlardan, araçlardan, sanayi ve daha başka şeylerden vermiştir. “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız” şükürlerini eda etmek şöyle dursun adet olarak bile “sayamazsınız.”“Gerçekten insan çok zalim ve çok nankördür.” İnsan günahlara karşı cüretkâr, Rabbinin haklarını yerine getirme konusunda kusurlu olduğundan dolayı tabiatı itibari ile zalimdir. Allah’ın nimetlerine karşı da nankördür. Onlara gereği gibi şükretmez. Onları itiraf etmekten dahi çekinir. Ancak bundan Allah, kendisine hidâyet verdiği için nimetlerine şükredip Rabbinin hakkını tanıyan ve gereğini yerine getiren kimseler müstesnadır. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın kulları üzerindeki çok çeşitli ve hem genel hem özel çok ve pek önemli nimetlerde söz edilmektedir. Allah, bunları hatırlatmakla kullarını, onların gereğini yerine getirmeye, kendisine şükretmeye ve kendisini anmaya çağrıda bulunmakta, onları buna teşvik etmektedir. Her vakit nimetleri üzerinlerinde sürekli devam ettiği gibi onların da gece-gündüz kendisinden dilekte bulunmaları ve sürekli O’na dua etmeleri için onlara teşvikte bulunmaktadır.
İbrahim 14:34
32- Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri emrinize amade kılan ve nehirleri emrinize veren, Allah’tır. 33- (Yörüngelerinde) aralıksız hareket eden güneşi ve ayı istifadenize veren, geceyi ve gündüzü faydanıza sunan da O’dur. 34- O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Gerçekten insan, çok zalim ve çok nankördür.
32. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gökleri ve yeri” genişliklerine ve azametlerine rağmen tek başına “yaratan, gökten su indirip de onunla” Allah’ın bulutlardan indirdiği yağmur ile “size” ve hayvanlarınıza “rızık olarak türlü türlü ürünler” mahsüller “bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri” ve diğer deniz araçlarını “emrinize amade kılan” size bu gemileri yapma imkânını kolaylaştıran ve bu gücü veren, suyun akıntısı üzerinde sizi ve sizin ticaret mallarınızı, eşyalarınızı gitmek istediğiniz yere taşımanızı sağlayan, “ve nehirleri” ekinlerinizi ve ağaçlarınızı sulaması ve onlardan içesiniz diye “emrinize veren Allah’tır.”
33. “(Yörüngelerinde) aralıksız” kesintisiz olarak, durup dinlenmeden “hareket eden güneşi ve ayı” zamanı hesaplamak, bedenlerinizin, hayvanlarınızın, ekin ve mahsullerinizin çeşitli menfaatlerini karşılamak üzere “istifadenize veren, geceyi” onda dinlenmeniz için “ve gündüzü” Allah’ın lütfundan arayasınız diye eşyayı görebileceğiniz şekilde aydınlık kışarak “faydanıza sunan da O’dur.”
34. “O, size kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.” İster hal dilinizle, ister sözlerinizle ondan dilediğiniz, temenni ettiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz her şeyden; davarlardan, araçlardan, sanayi ve daha başka şeylerden vermiştir. “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız” şükürlerini eda etmek şöyle dursun adet olarak bile “sayamazsınız.”“Gerçekten insan çok zalim ve çok nankördür.” İnsan günahlara karşı cüretkâr, Rabbinin haklarını yerine getirme konusunda kusurlu olduğundan dolayı tabiatı itibari ile zalimdir. Allah’ın nimetlerine karşı da nankördür. Onlara gereği gibi şükretmez. Onları itiraf etmekten dahi çekinir. Ancak bundan Allah, kendisine hidâyet verdiği için nimetlerine şükredip Rabbinin hakkını tanıyan ve gereğini yerine getiren kimseler müstesnadır. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın kulları üzerindeki çok çeşitli ve hem genel hem özel çok ve pek önemli nimetlerde söz edilmektedir. Allah, bunları hatırlatmakla kullarını, onların gereğini yerine getirmeye, kendisine şükretmeye ve kendisini anmaya çağrıda bulunmakta, onları buna teşvik etmektedir. Her vakit nimetleri üzerinlerinde sürekli devam ettiği gibi onların da gece-gündüz kendisinden dilekte bulunmaları ve sürekli O’na dua etmeleri için onlara teşvikte bulunmaktadır.
İbrahim 14:35
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:36
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:37
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:38
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:39
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:40
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:41
35- Bir vakit İbrahim şöyle demişti:“Rabbim! Şu beldeyi emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” 36- “Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahîmsin.” 37- “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır. Olur ki şükrederler.” 38- “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” 39- “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” 40- “Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! 41- “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!”
35. Yani İbrahim aleyhisselam’ın şu güzel halini an! Hani “bir vakit İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Şu” haram “beldeyi emniyetli kıl.” Allah da onun duasını hem şer’i yönden hem de ilâhi takdiri yönünden kabul etmiş ve şeriatte o beldeyi harem bölgesi kılmış, ilahi takdiri gereği de emniyetinin ve saygınlığının sebeplerini kolaylaştırmıştır. Öyle ki zalim bir kimse, bu beldeye bir kötülük yapmak isteyecek olursa mutlaka Yüce Allah, Fil ashabına ve başkalarına yaptığı gibi onu perişan eder. İbrahim aleyhisselam şehrin emniyetli olması için dua ettikten sonra hem kendisi hem de çocukları için de emniyet dileğinde bulunarak şöyle demiştir:“Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” Yani hem beni hem çocuklarımı putlara ibadet etmekten, onlara meyletmekten uzak tut.
36. Daha sonra İbrahim, kendisi ve oğulları için korku duymasının sebebinin putlara tapmak sureti ile fitneye düşmüş ve bunlara müptelâ olmuş kimseler olduğunu söz konusu ederek şöyle demiştir:“Çünkü, Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” Yani pek çok insan o putlar yüzünden saptılar. “Artık kim” benim getirmiş olduğum tevhidde ve salih amellerin yanlızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlasla yapılması hususunda “bana uyarsa” tam bir uyum göstermesi dolayısı ile ve bir kavmi sevip onlara uyan bir kimse onlara katılmış olacağından “işte o, bendendir, kim de bana isyan ederse gerçek şu ki sen Ğafûrsun, Rahimsin.” Bu ifadeler, İbrahim aleyhisselam’ın ne derece şefkatli olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, isyankârlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet dileğinde bulunmuştur. Allah ise kullarına İbrahim’den daha merhametlidir. O, ancak kendisine baş kaldırıp inatla isyan edenlere azap eder.
37. İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i daha süt emmekte olan bir çocuk iken Şam topraklarından getirmiş, Mekke’de bırakmıştı. O sırada Mekke’de oturan hiçbir kimse yoktu. Ne ses verecek, ne de sese karşılık verecek kimse bulunmuyordu. İbrahim ikisini oraya yerleştirince Rabbine dua etti ve yalvarıp yakararak, O’na tevekkül ederek şunları söyledi:“Rabbim! Ben zürriyetimden bir kısmını” hepsini değil, çünkü İshak da diğer çocukları da Şam’da bulunuyordu. Mekke’de yalnızca İsmail’i ve onun soyundan gelecekleri yerleştirmişti. “senin mukaddes evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Mekke toprakları ziraate elverişli olmadığından böyle söylemiştir. “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani sen, onları namazı dosdoğru kılan muvahhidler eyle. Çünkü namaz, dini ibadetlerin en özel ve en faziletlilerindendir. Onun dosdoğru kılan dinini de dosdoğru yaşar. “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” Hem onları hem de onların yerleştikleri bu yeri sevsinler. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu. İsmail’in soyundan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çıkardı. O da onun soyundan gelenleri İslâm dinine, ataları İbrahim’in dinine davet etti. Onlar da onun çağrısını kabul edip namazı dosdoğru kılmaya başladılar. İbrahim’in, yakınında zürriyetini yerleştirmiş olduğu mukaddes evi haccetmelerini onlara farz kıldı. Bu Ev’e kalpleri kendisine doğru çeken, şaşırtıcı bir sır verdi. Öyle ki onun ümmeti bu Ev’i sürekli haccettikleri halde bir türlü ona doyamamaktadır. Hatta kul, oraya ne kadar çok giderse ona karşı duyduğu şevk o kadar artar, ona duyduğu özlemi ve onsuz edememe duygusu daha bir büyür. Bu da Yüce Allah’ın bu Ev’i kendi münezzeh zatına izafe etmesinden dolayıdır. “ve kendilerini birtakım meyvelerle rızıklandır, olur ki şükrederler.” Yüce Allah, onun bu duasını da kabul buyurdu. Her türlü mahsüllerden oraya getirilir oldu. Mekke-i Mükerreme’de her zaman için çeşitli meyve ve mahsüllerin bol bol bulunduğunu, çeşitli rızıkların oraya dört bir yandan ardı arkasına geldiğini görüyoruz.
38. “Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da” hepsini, hem de bizden çok daha iyi “bilirsin.” Senden bildiğimiz ve bilmediğimiz hususlarda bilginin ve rahmetinin gereği olan şeyleri bizlere kolaylaştırmanı niyaz ederiz. “Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunlardan biri de bu duadır ki bu duada İbrahim aleyhisselam’ın maksadı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a çokça şükretmektir.
39. “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” Çünkü bu, nimetlerin en büyüklerindendir. Özellikle çocuk sahibi olmaktan ümit kesme hali olan yaşlılıkta bu çocukların ihsan edilmesi, ayrı bir nimettir. Bunların salih birer peygamber olması ise daha büyük ve daha üstün bir fazilettir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” Kendisine dua edenin duasını çabucak kabul eder. Ben de O’na dua ettim ve benim umudumu boşa çıkarmadı.
40-41. Daha sonra İbrahim kendisine ve soyundan gelecek olanlara dua etti:“Rabbim, beni de zürriyetimden gelenleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duamı kabul buyur! Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla!” Yüce Allah, onun bütün bu dualarını -babasına yaptığı dua müstesna- kabul etti. Babasına yapmış olduğu bu dua, ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Ancak babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaştı.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
İbrahim 14:42
42- Sakın Allah’ı zalimlerin işlediklerinden habersiz sanma! O, onları ancak gözlerin (dehşetten) yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. 43- (O gün) başlarını dikerek koşarlar, gözleri (donup kaldığından) bir şey görmez ve kalpleri de bomboştur.
42. Bu, zalimlere ağır bir tehdit, mazlumlara da bir tesellidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sakın Allah’ı zalimlerin işlediklerinden habersiz sanma!” Onlara bol bol rızıklar ihsan edip güven ve huzur içerisinde ülkelerde istedikleri gibi dolaşmalarına fırsat tanıması dolayısı ile böyle bir zanna kapılma! Çünkü bu, onların durumlarının iyi olduğunun delili değildir. Zira Yüce Allah, zalime günahı artsın diye mühlet tanır. Ama onu yakaladı mı da bir daha bırakmaz. “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek elemli, pek şiddetlidir.”(Hud, 11/102) Buradaki zulüm, hem kulun, Rabbi ile kendisi arasındaki zulümlerini, hem de Allah’ın kullarına yaptığı zulümleri kapsar. “O, onları ancak gözlerin (dehşetten) yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” Yani gördükleri son derece dehşet verici ve huzursuz kılan olaylardan dolayı gözlerini bile kırpmayacaklardır.
43. “(O gün) başlarını dikerek koşarlar” elleri çenelerinin altında zincire vurulmuş, bundan dolayı da başları yukarı kalkmış olarak, hesap vermek için Allah’ın huzuruna -davetçinin çağırdığı vakit onun çağrısını kabul ederek- hızlıca koşacaklardır. Onların hiçbirisi bundan imtina edemeyecek. Kaçacak ve sığınacak bir yer de bulamayacak. “gözleri (donup kaldığından) bir şey görmez ve kalpleri de bomboştur.” Yürekleri dehşetten yerinden oynar, korkudan ağızlarına gelir. Her türlü gam, keder, üzüntü, huzursuzluk ve tedirginlikle dolup taşar.
İbrahim 14:43
42- Sakın Allah’ı zalimlerin işlediklerinden habersiz sanma! O, onları ancak gözlerin (dehşetten) yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. 43- (O gün) başlarını dikerek koşarlar, gözleri (donup kaldığından) bir şey görmez ve kalpleri de bomboştur.
42. Bu, zalimlere ağır bir tehdit, mazlumlara da bir tesellidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sakın Allah’ı zalimlerin işlediklerinden habersiz sanma!” Onlara bol bol rızıklar ihsan edip güven ve huzur içerisinde ülkelerde istedikleri gibi dolaşmalarına fırsat tanıması dolayısı ile böyle bir zanna kapılma! Çünkü bu, onların durumlarının iyi olduğunun delili değildir. Zira Yüce Allah, zalime günahı artsın diye mühlet tanır. Ama onu yakaladı mı da bir daha bırakmaz. “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek elemli, pek şiddetlidir.”(Hud, 11/102) Buradaki zulüm, hem kulun, Rabbi ile kendisi arasındaki zulümlerini, hem de Allah’ın kullarına yaptığı zulümleri kapsar. “O, onları ancak gözlerin (dehşetten) yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” Yani gördükleri son derece dehşet verici ve huzursuz kılan olaylardan dolayı gözlerini bile kırpmayacaklardır.
43. “(O gün) başlarını dikerek koşarlar” elleri çenelerinin altında zincire vurulmuş, bundan dolayı da başları yukarı kalkmış olarak, hesap vermek için Allah’ın huzuruna -davetçinin çağırdığı vakit onun çağrısını kabul ederek- hızlıca koşacaklardır. Onların hiçbirisi bundan imtina edemeyecek. Kaçacak ve sığınacak bir yer de bulamayacak. “gözleri (donup kaldığından) bir şey görmez ve kalpleri de bomboştur.” Yürekleri dehşetten yerinden oynar, korkudan ağızlarına gelir. Her türlü gam, keder, üzüntü, huzursuzluk ve tedirginlikle dolup taşar.
İbrahim 14:44
44- İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar ki (o gün) zalimler şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele de senin çağrını kabul edelim ve peygamberlere uyalım.”(Onlara şöyle denir:) Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? 45- Üstelik siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da sizin için açıkça belli oldu. Size birçok misaller de verdik. 46- Onlar kuracakları tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi. İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun!
44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İnsanları azabın geleceği gün ile uyar” Yani şiddetli halleri, tedirgin edici musibetleri ile gelecek olan azabı ve o azabı gerektirici amelleri anlatarak onları sakındır. Böyle bir azap geldiğinde küfür, peygamberleri yalanlamak ve çeşitli masiyetler işlemek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler”, yaptıklarına pişman olup iş işten geçtikten sonra geri döndürülmeyi isteyerek “şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele!” Bizi dünyaya geri döndür, çünkü bizim basiretimiz açılmış bulunuyor “senin çağrını kabul edelim” Allah, onları Darusselama (esenlik yurdu olan cennete) çağırıyordu. “ve peygamberlere uyalım.” Onlar, bütün bu sözlerini elemli azaptan kurtulmak için söyleyeceklerdir. Yoksa bu sözlerinde yalancıdırlar. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan işlere geri dönerler.”(el-En’âm, 6/28) İşte bundan dolayı azarlanacaklar ve onlara şöyle denilecek: “Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” Asla dünyadan ayrılmayacağınıza ve âhirete göçmeyeceğinize yemin etmemiş miydiniz? İşte sizin yaptığınız yeminlerin doğru olmadığı ve iddianızda yalan söylediğiniz apaçık bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor.
45. “Üstelik” sizin dünya hayatında iyi amellerde bulunmayışınızın sebebi apaçık âyetlerin olmamasından ötürü değildi. Aksine “siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da” onlara gönderdiğimiz çeşitli azaplar da “sizin için açıkça belli oldu.” Allah’ın apaçık âyetlerini yalanladıkları vakit Allah’ın onlara ne şekilde türlü cezalar yağdırdığını biliyordunuz. Ayrıca biz, sizlere kalpte en ufak bir şüphe dahi bırakmayan “birçok misaller de vermiştik.” Fakat bu apaçık âyetlerin size hiçbir faydası olmadı. Aksine sizler onlardan yüz çevirdiniz ve batıllarınız üzere devam edip gittiniz. Sonunda olan oldu ve sizler boş yere mazeret belirtenin mazeretinin faydasının görülmeyeceği şu güne geldiniz.
46. “Onlar, kuracakları” Peygamberleri yalanlayanlar iradeleri ile ulaşabildikleri ve güç yetirebildikleri “tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi.” Yani ilim ve kudreti ile onu kuşatmıştır. Onların bu tuzaklarını da kendi başlarına geçirmiştir. Zira “Kötü düzen ancak sahiplerini kuşatır.”(Fâtır, 35/43)“İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun.” Yani kâfirlerin hak ile gönderilen peygamberlere ve bu hakkı getirenlere karşı hile ve tuzakları, o kadar büyüktü ki bundan dolayı nerde ise sapasağlam dağlar yerinden oynayacaktı. “onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.”(Nuh, 71/22) Onların bu hile ve tuzaklarının boyutları tahmin edilemez. Ama Allah, onların bütün bu tuzaklarını başlarına geçirdi. Bir batılın zaferi yahut da bir hakkın çürütülmesi için peygamberlere muhalif kimselerin giriştikleri her türlü hile ve tuzak bu buyruğun kapsamına girmektedir. Maksat, onların bu hile ve tuzaklarının hiçbir fayda sağlamadığı, Allah’a hiçbir zarar vermediği, aksine bununla onların kendi kendilerine zarar verdiklerini anlatmaktır.
İbrahim 14:45
44- İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar ki (o gün) zalimler şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele de senin çağrını kabul edelim ve peygamberlere uyalım.”(Onlara şöyle denir:) Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? 45- Üstelik siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da sizin için açıkça belli oldu. Size birçok misaller de verdik. 46- Onlar kuracakları tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi. İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun!
44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İnsanları azabın geleceği gün ile uyar” Yani şiddetli halleri, tedirgin edici musibetleri ile gelecek olan azabı ve o azabı gerektirici amelleri anlatarak onları sakındır. Böyle bir azap geldiğinde küfür, peygamberleri yalanlamak ve çeşitli masiyetler işlemek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler”, yaptıklarına pişman olup iş işten geçtikten sonra geri döndürülmeyi isteyerek “şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele!” Bizi dünyaya geri döndür, çünkü bizim basiretimiz açılmış bulunuyor “senin çağrını kabul edelim” Allah, onları Darusselama (esenlik yurdu olan cennete) çağırıyordu. “ve peygamberlere uyalım.” Onlar, bütün bu sözlerini elemli azaptan kurtulmak için söyleyeceklerdir. Yoksa bu sözlerinde yalancıdırlar. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan işlere geri dönerler.”(el-En’âm, 6/28) İşte bundan dolayı azarlanacaklar ve onlara şöyle denilecek: “Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” Asla dünyadan ayrılmayacağınıza ve âhirete göçmeyeceğinize yemin etmemiş miydiniz? İşte sizin yaptığınız yeminlerin doğru olmadığı ve iddianızda yalan söylediğiniz apaçık bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor.
45. “Üstelik” sizin dünya hayatında iyi amellerde bulunmayışınızın sebebi apaçık âyetlerin olmamasından ötürü değildi. Aksine “siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da” onlara gönderdiğimiz çeşitli azaplar da “sizin için açıkça belli oldu.” Allah’ın apaçık âyetlerini yalanladıkları vakit Allah’ın onlara ne şekilde türlü cezalar yağdırdığını biliyordunuz. Ayrıca biz, sizlere kalpte en ufak bir şüphe dahi bırakmayan “birçok misaller de vermiştik.” Fakat bu apaçık âyetlerin size hiçbir faydası olmadı. Aksine sizler onlardan yüz çevirdiniz ve batıllarınız üzere devam edip gittiniz. Sonunda olan oldu ve sizler boş yere mazeret belirtenin mazeretinin faydasının görülmeyeceği şu güne geldiniz.
46. “Onlar, kuracakları” Peygamberleri yalanlayanlar iradeleri ile ulaşabildikleri ve güç yetirebildikleri “tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi.” Yani ilim ve kudreti ile onu kuşatmıştır. Onların bu tuzaklarını da kendi başlarına geçirmiştir. Zira “Kötü düzen ancak sahiplerini kuşatır.”(Fâtır, 35/43)“İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun.” Yani kâfirlerin hak ile gönderilen peygamberlere ve bu hakkı getirenlere karşı hile ve tuzakları, o kadar büyüktü ki bundan dolayı nerde ise sapasağlam dağlar yerinden oynayacaktı. “onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.”(Nuh, 71/22) Onların bu hile ve tuzaklarının boyutları tahmin edilemez. Ama Allah, onların bütün bu tuzaklarını başlarına geçirdi. Bir batılın zaferi yahut da bir hakkın çürütülmesi için peygamberlere muhalif kimselerin giriştikleri her türlü hile ve tuzak bu buyruğun kapsamına girmektedir. Maksat, onların bu hile ve tuzaklarının hiçbir fayda sağlamadığı, Allah’a hiçbir zarar vermediği, aksine bununla onların kendi kendilerine zarar verdiklerini anlatmaktır.
İbrahim 14:46
44- İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar ki (o gün) zalimler şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele de senin çağrını kabul edelim ve peygamberlere uyalım.”(Onlara şöyle denir:) Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? 45- Üstelik siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da sizin için açıkça belli oldu. Size birçok misaller de verdik. 46- Onlar kuracakları tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi. İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun!
44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İnsanları azabın geleceği gün ile uyar” Yani şiddetli halleri, tedirgin edici musibetleri ile gelecek olan azabı ve o azabı gerektirici amelleri anlatarak onları sakındır. Böyle bir azap geldiğinde küfür, peygamberleri yalanlamak ve çeşitli masiyetler işlemek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler”, yaptıklarına pişman olup iş işten geçtikten sonra geri döndürülmeyi isteyerek “şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar ertele!” Bizi dünyaya geri döndür, çünkü bizim basiretimiz açılmış bulunuyor “senin çağrını kabul edelim” Allah, onları Darusselama (esenlik yurdu olan cennete) çağırıyordu. “ve peygamberlere uyalım.” Onlar, bütün bu sözlerini elemli azaptan kurtulmak için söyleyeceklerdir. Yoksa bu sözlerinde yalancıdırlar. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan işlere geri dönerler.”(el-En’âm, 6/28) İşte bundan dolayı azarlanacaklar ve onlara şöyle denilecek: “Daha önce (dünyada) size zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” Asla dünyadan ayrılmayacağınıza ve âhirete göçmeyeceğinize yemin etmemiş miydiniz? İşte sizin yaptığınız yeminlerin doğru olmadığı ve iddianızda yalan söylediğiniz apaçık bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor.
45. “Üstelik” sizin dünya hayatında iyi amellerde bulunmayışınızın sebebi apaçık âyetlerin olmamasından ötürü değildi. Aksine “siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara ne yaptığımız da” onlara gönderdiğimiz çeşitli azaplar da “sizin için açıkça belli oldu.” Allah’ın apaçık âyetlerini yalanladıkları vakit Allah’ın onlara ne şekilde türlü cezalar yağdırdığını biliyordunuz. Ayrıca biz, sizlere kalpte en ufak bir şüphe dahi bırakmayan “birçok misaller de vermiştik.” Fakat bu apaçık âyetlerin size hiçbir faydası olmadı. Aksine sizler onlardan yüz çevirdiniz ve batıllarınız üzere devam edip gittiniz. Sonunda olan oldu ve sizler boş yere mazeret belirtenin mazeretinin faydasının görülmeyeceği şu güne geldiniz.
46. “Onlar, kuracakları” Peygamberleri yalanlayanlar iradeleri ile ulaşabildikleri ve güç yetirebildikleri “tuzakları kurdular. Halbuki tuzakları Allah indinde (malum) idi.” Yani ilim ve kudreti ile onu kuşatmıştır. Onların bu tuzaklarını da kendi başlarına geçirmiştir. Zira “Kötü düzen ancak sahiplerini kuşatır.”(Fâtır, 35/43)“İsterse tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsun.” Yani kâfirlerin hak ile gönderilen peygamberlere ve bu hakkı getirenlere karşı hile ve tuzakları, o kadar büyüktü ki bundan dolayı nerde ise sapasağlam dağlar yerinden oynayacaktı. “onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.”(Nuh, 71/22) Onların bu hile ve tuzaklarının boyutları tahmin edilemez. Ama Allah, onların bütün bu tuzaklarını başlarına geçirdi. Bir batılın zaferi yahut da bir hakkın çürütülmesi için peygamberlere muhalif kimselerin giriştikleri her türlü hile ve tuzak bu buyruğun kapsamına girmektedir. Maksat, onların bu hile ve tuzaklarının hiçbir fayda sağlamadığı, Allah’a hiçbir zarar vermediği, aksine bununla onların kendi kendilerine zarar verdiklerini anlatmaktır.
İbrahim 14:47
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İbrahim 14:48
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İbrahim 14:49
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İbrahim 14:50
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İbrahim 14:51
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İbrahim 14:52
47- Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah Azîzdir, intikam sahibidir. 48- O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle). (Herkes) Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır. 49- O gün günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün. 50- Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar. 51- (Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını versin diyedir. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir. 52- İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir ki onun uyarısını dikkate alsınlar, O’nun ancak tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
47. “Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan” onları ve tabilerini kurtarıp mutluluğa kavuşturacağına, düşmanlarını dünyada helâk edip yardımsız bırakacağına ve âhirette de cezalandıracağına dair “vaadinden cayacağını zannetme!” O’nun verdiği sözün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Çünkü O’nun sözü, insanların en doğru sözlüleri olanlar vasıtası ile verilmiş en doğru sözdür. Bu en doğru sözlüler de peygamberlerdir. Bu ise verilen haberin ulaşabileceği en üstün derecedir. Özellikle de bu haber, ilâhi hikmete, Rabbani kanunlara ve sağlıklı düşünen akıllara uygundur. “Şüphesiz ki Allah”, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çünkü O, “Azîzdir, intikam sahibidir.” Yani herhangi bir kimseden intikam almak isterse o kimse ondan kurtulamaz ve Allah’ı âciz bırakamaz. Bu ise Kıyamet gününde gerçekleşecek bir şeydir.
48. “O gün yer başka bir yere dönüştürülür, gökler de (öyle)” başka göklerle değiştirilir. Bu değişiklik nitelikleri itibari ile bir değişikliktir, zatta/özde bir değişiklik değildir. Kıyamet gününde bu yeryüzü dümdüz edilecek ve bir postun yayılması gibi uzatılıp yayılacaktır. Üzerinde bulunan her bir dağ ve yükseklik kaldırılacak ve dümdüz bir alan haline getirilecek, böylece orada herhangi bir çukur ya da tümsek olmayacaktır. Gök ise o günün aşırı şiddetinden dolayı erimiş maden tortusu gibi olacaktır. Daha sonra Yüce Allah’ın sağ elinde dürülüp katlanacaktır. Bütün insanlar, kabirlerinden dirilecek ve Allah’tan hiçbir şeylerinin gizli kalmayacağı mahşer meydanına vararak “Vahid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanır.” Vâhid ve Kahhâr azameti ile isim ve sıfatları ile yüce fiilleri ile bütün varlıkları egemenliği altına alması ile eşsiz ve tek olan Allah’tır. Hepsi O’nun tasarruf ve idaresi altındadır. O’nun izni olmaksızın hiçbir varlık harekete geçmez, hareket halinde olan da duramaz.
49. “O gün günahkarları” yani günah, ayrılmaz vasıfları olan, çok fazla ve devamlı günah işleyen kimseleri o günde “zincire vurulmuş bir halde görürsün.” Bu günahkârlardan her biri, ateşten zincirlere vurulacak ve zelil, çirkin ve korkunç bir halde azaba sürüklenecekler.
50. “Gömlekleri” yani elbiseleri “katrandandır.” Bu ateş, onlar üzerinde aşırı bir şekilde yansın, son derece sıcak olsun ve kokuları pis koksun diyedir. Bedenlerinin en şerefli yeri olan “yüzlerini de ateş kaplar.” Her yandan ateş onların yüzlerini sarar. Yüzün dışında kalan yerlerin yanması öncelikle söz konusudur. Bu, Allah’ın onlara bir zulmü değildir, ancak onların dünyada iken önlerinden gönderdiklerinin ve işlediklerinin bir karşılığıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
51. “(Bu,) Allah herkese kazandığının karşılığını” hayır ya da şer amelinin karşılığını hiçbir şekilde haksızlık ve zulmün söz konusu olmadığı tam bir adaletle “versin diye” böyle olacaktır. “Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler”(el-Enbiya, 21/1) buyruğunu andırmaktadır. Bu buyruğun, insanları çabucak hesaba çekeceği anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani bütün insanlar bir anda hesaba çekileceklerdir. Nitekim Yüce Allah, bir anda değişik şekillerle onları rızıklandırmakta ve işlerini çekip çevirmektedir. Herhangi bir durum başka bir durumu gerçekleştirmesine engel değildir. Bu, O’na zor gelmez.
52. Yüce Allah, bu Kur’an’da bu kadar apaçık beyanlarda bulunduğundan dolayı Kur’an’ı övme sadedinde şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (Kur'ân), insanlara bir bildiridir.” Bununla onlar en üstün makamlara ve en değerli mevkilere ulaşmak için gerekli azıkları edinebilirler ve onlara ulaşabilirler. Çünkü bu Kur’an, bunun için gerekli bütün aslî ve fer’î hükümleri, kulların gerek duyacağı bütün ilimleri kapsamaktadır. “ki onun uyarısını dikkate alsınlar,” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de kötü amellerden sakındırılmakta ve Allah, bu kötü amelleri işleyenlere hazırlamış olduğu cezaları bildirmektedir. “O’nun ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler.” Çünkü bu Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uluhiyet ve tevhidine dair kesin ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu ortaya koyan gerekli deliller ve belgeler türlü şekillerde ortaya konulmuştur. “ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsınlar.” Olgun akıl sahipleri kendilerine nelerin fayda vereceğini öğüt alıp hatırlasınlar ve onu işlesinler, zarar verecek şeyleri de terk etsinler diyedir. İşte bununla onlar, olgun akıl ve basiret sahibi olurlar. Çünkü Kur’an sayesinde onların bilgileri artmış, görüşleri isabetli bir hale gelmiş, fikirleri de aydınlanmıştır. Buna sebep de Kur’an-ı Kerim’i taptaze ve ona başka hiçbir şey karışmamış olarak almış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim, ancak en üstün, en faziletli ahlâk ve amellere davet etmektedir. Bütün bunlara dair de en güçlü ve en açık delilleri göstermektedir. İşte anlayışlı bir kul, bu temel kaide ışığında kendisini eğitecek olursa sürekli olarak güzel olan bütün hasletlerde devamlı bir yükseliş kaydeder. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
İbrahim -el-Halil aleyhisselam- Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***