Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Hicr 15:1 – Hicr 15:99

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Hicr 15:1
  2. Hicr 15:2
  3. Hicr 15:3
  4. Hicr 15:4
  5. Hicr 15:5
  6. Hicr 15:6
  7. Hicr 15:7
  8. Hicr 15:8
  9. Hicr 15:9
  10. Hicr 15:10
  11. Hicr 15:11
  12. Hicr 15:12
  13. Hicr 15:13
  14. Hicr 15:14
  15. Hicr 15:15
  16. Hicr 15:16
  17. Hicr 15:17
  18. Hicr 15:18
  19. Hicr 15:19
  20. Hicr 15:20
  21. Hicr 15:21
  22. Hicr 15:22
  23. Hicr 15:23
  24. Hicr 15:24
  25. Hicr 15:25
  26. Hicr 15:26
  27. Hicr 15:27
  28. Hicr 15:28
  29. Hicr 15:29
  30. Hicr 15:30
  31. Hicr 15:31
  32. Hicr 15:32
  33. Hicr 15:33
  34. Hicr 15:34
  35. Hicr 15:35
  36. Hicr 15:36
  37. Hicr 15:37
  38. Hicr 15:38
  39. Hicr 15:39
  40. Hicr 15:40
  41. Hicr 15:41
  42. Hicr 15:42
  43. Hicr 15:43
  44. Hicr 15:44
  45. Hicr 15:45
  46. Hicr 15:46
  47. Hicr 15:47
  48. Hicr 15:48
  49. Hicr 15:49
  50. Hicr 15:50
  51. Hicr 15:51
  52. Hicr 15:52
  53. Hicr 15:53
  54. Hicr 15:54
  55. Hicr 15:55
  56. Hicr 15:56
  57. Hicr 15:57
  58. Hicr 15:58
  59. Hicr 15:59
  60. Hicr 15:60
  61. Hicr 15:61
  62. Hicr 15:62
  63. Hicr 15:63
  64. Hicr 15:64
  65. Hicr 15:65
  66. Hicr 15:66
  67. Hicr 15:67
  68. Hicr 15:68
  69. Hicr 15:69
  70. Hicr 15:70
  71. Hicr 15:71
  72. Hicr 15:72
  73. Hicr 15:73
  74. Hicr 15:74
  75. Hicr 15:75
  76. Hicr 15:76
  77. Hicr 15:77
  78. Hicr 15:78
  79. Hicr 15:79
  80. Hicr 15:80
  81. Hicr 15:81
  82. Hicr 15:82
  83. Hicr 15:83
  84. Hicr 15:84
  85. Hicr 15:85
  86. Hicr 15:86
  87. Hicr 15:87
  88. Hicr 15:88
  89. Hicr 15:89
  90. Hicr 15:90
  91. Hicr 15:91
  92. Hicr 15:92
  93. Hicr 15:93
  94. Hicr 15:94
  95. Hicr 15:95
  96. Hicr 15:96
  97. Hicr 15:97
  98. Hicr 15:98
  99. Hicr 15:99

Hicr 15:1

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2- Bir zaman gelir kafirler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni ederler. 3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun. Zira yakında bilecekler. 4- Biz, hiçbir kasabayı belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik. 5- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir. (Mekke’de inmiştir, 99 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’ini tazim ederek ve överek şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.” Bunlar, gerçekleri en güzel ve açık ifadelerle, maksada en açık delil teşkil eden buyruklarla, en güzel anlamlara ve en üstün gayelere delalet eden apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2. Bu da insanların bu Kitab-ı Kerîm’e itaatle bağlanmalarını, onun hükmüne teslimiyet gösterip onu sevinç ve neşe ile kabul etmelerini gerektirir. Bu büyük nimete inkar ve küfür ile karşılık verenlere gelince onlar yalanlayıcı ve sapık kimselerdir. Bu yalanlayıcı ve sapık kimselerin “keşke müslüman olsaymışlar”, yani onun hükmüne uysaymışlar diye temenni edecekleri bir zaman gelecektir. Bu, perdenin açılacağı ve âhiretin ilk aşamalarının görülüp ölümün belirtilerinin ortaya çıkacağı vakit olacaktır. Yine onlar, bütün âhiret hallerinde keşke müslüman olsaymışlar, diye temenni edeceklerdir. Fakat böyle bir temenninin gerçekleşmesi artık imkansızdır. Yine de onlar bu dünya hayatında bir aldanış içerisindedirler. 3. O nedenle “Bırak onları, yesinler” zevk aldıkları şeylerle “faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun.” Onlar dünya hayatında ebedi kalacaklarının hayalini kuruyorlar ve bu da onları âhiretle ilgilenmekten alıkoyup oyalıyor. “Zira yakında” izledikleri yolun bâtıl olduğunu ve amellerinin aleyhlerinde hüsrana dönüştüğünü “bilecekler.” Allah’ın onlara mühlet verişine de aldanmasınlar. Çünkü bu, O’nun geçmiş ümmetlere uygulayageldiği sünneti/kanunudur. 4. “Biz” azabı hak etmiş “hiçbir kasabayı” helâk edilmesi için takdir olunmuş “belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik.” 5. “Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.” Yani geç kalmış gibi görünse dahi günahların sonuçları mutlaka ortaya çıkar.

Hicr 15:2

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2- Bir zaman gelir kafirler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni ederler. 3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun. Zira yakında bilecekler. 4- Biz, hiçbir kasabayı belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik. 5- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir. (Mekke’de inmiştir, 99 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’ini tazim ederek ve överek şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.” Bunlar, gerçekleri en güzel ve açık ifadelerle, maksada en açık delil teşkil eden buyruklarla, en güzel anlamlara ve en üstün gayelere delalet eden apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2. Bu da insanların bu Kitab-ı Kerîm’e itaatle bağlanmalarını, onun hükmüne teslimiyet gösterip onu sevinç ve neşe ile kabul etmelerini gerektirir. Bu büyük nimete inkar ve küfür ile karşılık verenlere gelince onlar yalanlayıcı ve sapık kimselerdir. Bu yalanlayıcı ve sapık kimselerin “keşke müslüman olsaymışlar”, yani onun hükmüne uysaymışlar diye temenni edecekleri bir zaman gelecektir. Bu, perdenin açılacağı ve âhiretin ilk aşamalarının görülüp ölümün belirtilerinin ortaya çıkacağı vakit olacaktır. Yine onlar, bütün âhiret hallerinde keşke müslüman olsaymışlar, diye temenni edeceklerdir. Fakat böyle bir temenninin gerçekleşmesi artık imkansızdır. Yine de onlar bu dünya hayatında bir aldanış içerisindedirler. 3. O nedenle “Bırak onları, yesinler” zevk aldıkları şeylerle “faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun.” Onlar dünya hayatında ebedi kalacaklarının hayalini kuruyorlar ve bu da onları âhiretle ilgilenmekten alıkoyup oyalıyor. “Zira yakında” izledikleri yolun bâtıl olduğunu ve amellerinin aleyhlerinde hüsrana dönüştüğünü “bilecekler.” Allah’ın onlara mühlet verişine de aldanmasınlar. Çünkü bu, O’nun geçmiş ümmetlere uygulayageldiği sünneti/kanunudur. 4. “Biz” azabı hak etmiş “hiçbir kasabayı” helâk edilmesi için takdir olunmuş “belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik.” 5. “Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.” Yani geç kalmış gibi görünse dahi günahların sonuçları mutlaka ortaya çıkar.

Hicr 15:3

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2- Bir zaman gelir kafirler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni ederler. 3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun. Zira yakında bilecekler. 4- Biz, hiçbir kasabayı belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik. 5- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir. (Mekke’de inmiştir, 99 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’ini tazim ederek ve överek şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.” Bunlar, gerçekleri en güzel ve açık ifadelerle, maksada en açık delil teşkil eden buyruklarla, en güzel anlamlara ve en üstün gayelere delalet eden apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2. Bu da insanların bu Kitab-ı Kerîm’e itaatle bağlanmalarını, onun hükmüne teslimiyet gösterip onu sevinç ve neşe ile kabul etmelerini gerektirir. Bu büyük nimete inkar ve küfür ile karşılık verenlere gelince onlar yalanlayıcı ve sapık kimselerdir. Bu yalanlayıcı ve sapık kimselerin “keşke müslüman olsaymışlar”, yani onun hükmüne uysaymışlar diye temenni edecekleri bir zaman gelecektir. Bu, perdenin açılacağı ve âhiretin ilk aşamalarının görülüp ölümün belirtilerinin ortaya çıkacağı vakit olacaktır. Yine onlar, bütün âhiret hallerinde keşke müslüman olsaymışlar, diye temenni edeceklerdir. Fakat böyle bir temenninin gerçekleşmesi artık imkansızdır. Yine de onlar bu dünya hayatında bir aldanış içerisindedirler. 3. O nedenle “Bırak onları, yesinler” zevk aldıkları şeylerle “faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun.” Onlar dünya hayatında ebedi kalacaklarının hayalini kuruyorlar ve bu da onları âhiretle ilgilenmekten alıkoyup oyalıyor. “Zira yakında” izledikleri yolun bâtıl olduğunu ve amellerinin aleyhlerinde hüsrana dönüştüğünü “bilecekler.” Allah’ın onlara mühlet verişine de aldanmasınlar. Çünkü bu, O’nun geçmiş ümmetlere uygulayageldiği sünneti/kanunudur. 4. “Biz” azabı hak etmiş “hiçbir kasabayı” helâk edilmesi için takdir olunmuş “belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik.” 5. “Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.” Yani geç kalmış gibi görünse dahi günahların sonuçları mutlaka ortaya çıkar.

Hicr 15:4

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2- Bir zaman gelir kafirler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni ederler. 3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun. Zira yakında bilecekler. 4- Biz, hiçbir kasabayı belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik. 5- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir. (Mekke’de inmiştir, 99 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’ini tazim ederek ve överek şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.” Bunlar, gerçekleri en güzel ve açık ifadelerle, maksada en açık delil teşkil eden buyruklarla, en güzel anlamlara ve en üstün gayelere delalet eden apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2. Bu da insanların bu Kitab-ı Kerîm’e itaatle bağlanmalarını, onun hükmüne teslimiyet gösterip onu sevinç ve neşe ile kabul etmelerini gerektirir. Bu büyük nimete inkar ve küfür ile karşılık verenlere gelince onlar yalanlayıcı ve sapık kimselerdir. Bu yalanlayıcı ve sapık kimselerin “keşke müslüman olsaymışlar”, yani onun hükmüne uysaymışlar diye temenni edecekleri bir zaman gelecektir. Bu, perdenin açılacağı ve âhiretin ilk aşamalarının görülüp ölümün belirtilerinin ortaya çıkacağı vakit olacaktır. Yine onlar, bütün âhiret hallerinde keşke müslüman olsaymışlar, diye temenni edeceklerdir. Fakat böyle bir temenninin gerçekleşmesi artık imkansızdır. Yine de onlar bu dünya hayatında bir aldanış içerisindedirler. 3. O nedenle “Bırak onları, yesinler” zevk aldıkları şeylerle “faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun.” Onlar dünya hayatında ebedi kalacaklarının hayalini kuruyorlar ve bu da onları âhiretle ilgilenmekten alıkoyup oyalıyor. “Zira yakında” izledikleri yolun bâtıl olduğunu ve amellerinin aleyhlerinde hüsrana dönüştüğünü “bilecekler.” Allah’ın onlara mühlet verişine de aldanmasınlar. Çünkü bu, O’nun geçmiş ümmetlere uygulayageldiği sünneti/kanunudur. 4. “Biz” azabı hak etmiş “hiçbir kasabayı” helâk edilmesi için takdir olunmuş “belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik.” 5. “Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.” Yani geç kalmış gibi görünse dahi günahların sonuçları mutlaka ortaya çıkar.

Hicr 15:5

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2- Bir zaman gelir kafirler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni ederler. 3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun. Zira yakında bilecekler. 4- Biz, hiçbir kasabayı belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik. 5- Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir. (Mekke’de inmiştir, 99 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’ini tazim ederek ve överek şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Kitab’ın ve apaçık Kur’an’ın âyetleridir.” Bunlar, gerçekleri en güzel ve açık ifadelerle, maksada en açık delil teşkil eden buyruklarla, en güzel anlamlara ve en üstün gayelere delalet eden apaçık Kur’an’ın âyetleridir. 2. Bu da insanların bu Kitab-ı Kerîm’e itaatle bağlanmalarını, onun hükmüne teslimiyet gösterip onu sevinç ve neşe ile kabul etmelerini gerektirir. Bu büyük nimete inkar ve küfür ile karşılık verenlere gelince onlar yalanlayıcı ve sapık kimselerdir. Bu yalanlayıcı ve sapık kimselerin “keşke müslüman olsaymışlar”, yani onun hükmüne uysaymışlar diye temenni edecekleri bir zaman gelecektir. Bu, perdenin açılacağı ve âhiretin ilk aşamalarının görülüp ölümün belirtilerinin ortaya çıkacağı vakit olacaktır. Yine onlar, bütün âhiret hallerinde keşke müslüman olsaymışlar, diye temenni edeceklerdir. Fakat böyle bir temenninin gerçekleşmesi artık imkansızdır. Yine de onlar bu dünya hayatında bir aldanış içerisindedirler. 3. O nedenle “Bırak onları, yesinler” zevk aldıkları şeylerle “faydalansınlar ve (dünyevi) emeller onları oyalayadursun.” Onlar dünya hayatında ebedi kalacaklarının hayalini kuruyorlar ve bu da onları âhiretle ilgilenmekten alıkoyup oyalıyor. “Zira yakında” izledikleri yolun bâtıl olduğunu ve amellerinin aleyhlerinde hüsrana dönüştüğünü “bilecekler.” Allah’ın onlara mühlet verişine de aldanmasınlar. Çünkü bu, O’nun geçmiş ümmetlere uygulayageldiği sünneti/kanunudur. 4. “Biz” azabı hak etmiş “hiçbir kasabayı” helâk edilmesi için takdir olunmuş “belli bir yazısı/vadesi olmaksızın helâk etmedik.” 5. “Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.” Yani geç kalmış gibi görünse dahi günahların sonuçları mutlaka ortaya çıkar.

Hicr 15:6

6- Dediler ki:“Ey kendisine Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” 7- “Eğer doğru söylüyorsan bize melekleri getirsene!” 8- Biz, melekleri ancak hak (bir amaç) ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez. 9- Şüphe yok ki o Zikir’i biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz. 6. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseler, alay ederek “dediler ki: Ey kendisine” kendi iddiasınca “Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” Sen söyledin diye bizim sana uyacağımızı ve atalarımızın yolunu bırakacağımızı zannediyorsun. 7-8. “Eğer doğru söylüyorsan bize” getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etsinler diye “melekleri getirsene!” Melekleri getiremediğine göre sen doğru söylemiyorsun. İşte bu, zulüm ve cahilliğin en büyüğüdür. Zulüm olduğu açıktır. Çünkü kendilerinin tespit ettikleri mucizeleri talep etmekte, böylece Allah’a karşı küstahlık edip inatlaşmaktaydılar. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zaten getirdiğinin doğruluğuna delil olan pek çok delil getirmiş, maksat hasıl olmuş ve delillendirme tamamlanmıştı. Onlar istemeden önce zaten bu vuku bulmuştu. İşte bu zulümleridir. Bu tekliflerinin cahilce olduğuna gelince, onlar neyin faydalarına neyin de zararlarına olduğunu bilmemektedirler. Zira meleklerin indirilmesi onların hayrına değildir. Aksine Yüce Allah, “melekleri ancak hak (bir amaç) ile” yani azap için indirir ve o zaman da hakka uyup boyun eğmeyen kimselere mühlet verilmez. Melekler indirildikleri vakit de iman etmeyecek olurlarsa -ki iman etmeyeceklerdir- “kendilerine mühlet verilmez.” Onlara süre tanınmaz. O halde onların, meleklerin indirilmesini istemeleri, kendilerinin daha çabuk helâk edilmelerini istemeleri demektir. Diğer taraftan iman etmek, onların ellerinde olan bir şey değildir. O, ancak Allah’ın elindedir:“Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirdeysik, ölüler de kendileri ile konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-En’âm, 6/111) Yani onlar, samimi ve doğru iseler gelen âyet ve belgeler onlara yeterlidir. O ayet ve belgeler de Kur’an-ı Azîm’dedir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Şüphe yok ki o Zikir’i” yani Kur’an’ı ki onda herbir şeye dair öğütler ve apaçık deliller vardır. Onda öğüt almak isteyenin öğüt alacağı her şey bulunur. “Biz indirdik” Gerek onu indirdiğimiz esnada gerekse de indirdikten sonra “onu koruyacak olan da elbette biziz.” İndirme esnasında kovulmuş şeytanlardan, ondan çalmalarına karşı korumuştur. İndirdikten sonra da Yüce Allah, onu Rasûlünün kalbine yerleştirmiş, ümmetinin kalplerine koymuş ve böylelikle bu Kur’an’ı, lafızlarını değiştirmeye, ilaveye ve eksiltilmeye karşı ve anlamlarının tahrifine karşı muhafaza etmiştir. Herhangi bir kimse onun tek bir anlamını bile tahrife kalkıştı mı, bu hususta apaçık hakkı beyan edecek kimseleri Allah mutlaka ortaya çıkarır. Bu, Allah’ın mü’min kulları üzerindeki en büyük nimetlerinden ve âyetlerindendir. Yüce Allah’ın Kur’an ehlini düşmanlarına karşı koruması ve onlara kendilerini imha edecek kimseleri musallat kılmaması da bu Zikir’in korunması cümlesindedir.

Hicr 15:7

6- Dediler ki:“Ey kendisine Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” 7- “Eğer doğru söylüyorsan bize melekleri getirsene!” 8- Biz, melekleri ancak hak (bir amaç) ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez. 9- Şüphe yok ki o Zikir’i biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz. 6. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseler, alay ederek “dediler ki: Ey kendisine” kendi iddiasınca “Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” Sen söyledin diye bizim sana uyacağımızı ve atalarımızın yolunu bırakacağımızı zannediyorsun. 7-8. “Eğer doğru söylüyorsan bize” getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etsinler diye “melekleri getirsene!” Melekleri getiremediğine göre sen doğru söylemiyorsun. İşte bu, zulüm ve cahilliğin en büyüğüdür. Zulüm olduğu açıktır. Çünkü kendilerinin tespit ettikleri mucizeleri talep etmekte, böylece Allah’a karşı küstahlık edip inatlaşmaktaydılar. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zaten getirdiğinin doğruluğuna delil olan pek çok delil getirmiş, maksat hasıl olmuş ve delillendirme tamamlanmıştı. Onlar istemeden önce zaten bu vuku bulmuştu. İşte bu zulümleridir. Bu tekliflerinin cahilce olduğuna gelince, onlar neyin faydalarına neyin de zararlarına olduğunu bilmemektedirler. Zira meleklerin indirilmesi onların hayrına değildir. Aksine Yüce Allah, “melekleri ancak hak (bir amaç) ile” yani azap için indirir ve o zaman da hakka uyup boyun eğmeyen kimselere mühlet verilmez. Melekler indirildikleri vakit de iman etmeyecek olurlarsa -ki iman etmeyeceklerdir- “kendilerine mühlet verilmez.” Onlara süre tanınmaz. O halde onların, meleklerin indirilmesini istemeleri, kendilerinin daha çabuk helâk edilmelerini istemeleri demektir. Diğer taraftan iman etmek, onların ellerinde olan bir şey değildir. O, ancak Allah’ın elindedir:“Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirdeysik, ölüler de kendileri ile konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-En’âm, 6/111) Yani onlar, samimi ve doğru iseler gelen âyet ve belgeler onlara yeterlidir. O ayet ve belgeler de Kur’an-ı Azîm’dedir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Şüphe yok ki o Zikir’i” yani Kur’an’ı ki onda herbir şeye dair öğütler ve apaçık deliller vardır. Onda öğüt almak isteyenin öğüt alacağı her şey bulunur. “Biz indirdik” Gerek onu indirdiğimiz esnada gerekse de indirdikten sonra “onu koruyacak olan da elbette biziz.” İndirme esnasında kovulmuş şeytanlardan, ondan çalmalarına karşı korumuştur. İndirdikten sonra da Yüce Allah, onu Rasûlünün kalbine yerleştirmiş, ümmetinin kalplerine koymuş ve böylelikle bu Kur’an’ı, lafızlarını değiştirmeye, ilaveye ve eksiltilmeye karşı ve anlamlarının tahrifine karşı muhafaza etmiştir. Herhangi bir kimse onun tek bir anlamını bile tahrife kalkıştı mı, bu hususta apaçık hakkı beyan edecek kimseleri Allah mutlaka ortaya çıkarır. Bu, Allah’ın mü’min kulları üzerindeki en büyük nimetlerinden ve âyetlerindendir. Yüce Allah’ın Kur’an ehlini düşmanlarına karşı koruması ve onlara kendilerini imha edecek kimseleri musallat kılmaması da bu Zikir’in korunması cümlesindedir.

Hicr 15:8

6- Dediler ki:“Ey kendisine Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” 7- “Eğer doğru söylüyorsan bize melekleri getirsene!” 8- Biz, melekleri ancak hak (bir amaç) ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez. 9- Şüphe yok ki o Zikir’i biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz. 6. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseler, alay ederek “dediler ki: Ey kendisine” kendi iddiasınca “Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” Sen söyledin diye bizim sana uyacağımızı ve atalarımızın yolunu bırakacağımızı zannediyorsun. 7-8. “Eğer doğru söylüyorsan bize” getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etsinler diye “melekleri getirsene!” Melekleri getiremediğine göre sen doğru söylemiyorsun. İşte bu, zulüm ve cahilliğin en büyüğüdür. Zulüm olduğu açıktır. Çünkü kendilerinin tespit ettikleri mucizeleri talep etmekte, böylece Allah’a karşı küstahlık edip inatlaşmaktaydılar. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zaten getirdiğinin doğruluğuna delil olan pek çok delil getirmiş, maksat hasıl olmuş ve delillendirme tamamlanmıştı. Onlar istemeden önce zaten bu vuku bulmuştu. İşte bu zulümleridir. Bu tekliflerinin cahilce olduğuna gelince, onlar neyin faydalarına neyin de zararlarına olduğunu bilmemektedirler. Zira meleklerin indirilmesi onların hayrına değildir. Aksine Yüce Allah, “melekleri ancak hak (bir amaç) ile” yani azap için indirir ve o zaman da hakka uyup boyun eğmeyen kimselere mühlet verilmez. Melekler indirildikleri vakit de iman etmeyecek olurlarsa -ki iman etmeyeceklerdir- “kendilerine mühlet verilmez.” Onlara süre tanınmaz. O halde onların, meleklerin indirilmesini istemeleri, kendilerinin daha çabuk helâk edilmelerini istemeleri demektir. Diğer taraftan iman etmek, onların ellerinde olan bir şey değildir. O, ancak Allah’ın elindedir:“Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirdeysik, ölüler de kendileri ile konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-En’âm, 6/111) Yani onlar, samimi ve doğru iseler gelen âyet ve belgeler onlara yeterlidir. O ayet ve belgeler de Kur’an-ı Azîm’dedir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Şüphe yok ki o Zikir’i” yani Kur’an’ı ki onda herbir şeye dair öğütler ve apaçık deliller vardır. Onda öğüt almak isteyenin öğüt alacağı her şey bulunur. “Biz indirdik” Gerek onu indirdiğimiz esnada gerekse de indirdikten sonra “onu koruyacak olan da elbette biziz.” İndirme esnasında kovulmuş şeytanlardan, ondan çalmalarına karşı korumuştur. İndirdikten sonra da Yüce Allah, onu Rasûlünün kalbine yerleştirmiş, ümmetinin kalplerine koymuş ve böylelikle bu Kur’an’ı, lafızlarını değiştirmeye, ilaveye ve eksiltilmeye karşı ve anlamlarının tahrifine karşı muhafaza etmiştir. Herhangi bir kimse onun tek bir anlamını bile tahrife kalkıştı mı, bu hususta apaçık hakkı beyan edecek kimseleri Allah mutlaka ortaya çıkarır. Bu, Allah’ın mü’min kulları üzerindeki en büyük nimetlerinden ve âyetlerindendir. Yüce Allah’ın Kur’an ehlini düşmanlarına karşı koruması ve onlara kendilerini imha edecek kimseleri musallat kılmaması da bu Zikir’in korunması cümlesindedir.

Hicr 15:9

6- Dediler ki:“Ey kendisine Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” 7- “Eğer doğru söylüyorsan bize melekleri getirsene!” 8- Biz, melekleri ancak hak (bir amaç) ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez. 9- Şüphe yok ki o Zikir’i biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz. 6. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseler, alay ederek “dediler ki: Ey kendisine” kendi iddiasınca “Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” Sen söyledin diye bizim sana uyacağımızı ve atalarımızın yolunu bırakacağımızı zannediyorsun. 7-8. “Eğer doğru söylüyorsan bize” getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etsinler diye “melekleri getirsene!” Melekleri getiremediğine göre sen doğru söylemiyorsun. İşte bu, zulüm ve cahilliğin en büyüğüdür. Zulüm olduğu açıktır. Çünkü kendilerinin tespit ettikleri mucizeleri talep etmekte, böylece Allah’a karşı küstahlık edip inatlaşmaktaydılar. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zaten getirdiğinin doğruluğuna delil olan pek çok delil getirmiş, maksat hasıl olmuş ve delillendirme tamamlanmıştı. Onlar istemeden önce zaten bu vuku bulmuştu. İşte bu zulümleridir. Bu tekliflerinin cahilce olduğuna gelince, onlar neyin faydalarına neyin de zararlarına olduğunu bilmemektedirler. Zira meleklerin indirilmesi onların hayrına değildir. Aksine Yüce Allah, “melekleri ancak hak (bir amaç) ile” yani azap için indirir ve o zaman da hakka uyup boyun eğmeyen kimselere mühlet verilmez. Melekler indirildikleri vakit de iman etmeyecek olurlarsa -ki iman etmeyeceklerdir- “kendilerine mühlet verilmez.” Onlara süre tanınmaz. O halde onların, meleklerin indirilmesini istemeleri, kendilerinin daha çabuk helâk edilmelerini istemeleri demektir. Diğer taraftan iman etmek, onların ellerinde olan bir şey değildir. O, ancak Allah’ın elindedir:“Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirdeysik, ölüler de kendileri ile konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-En’âm, 6/111) Yani onlar, samimi ve doğru iseler gelen âyet ve belgeler onlara yeterlidir. O ayet ve belgeler de Kur’an-ı Azîm’dedir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Şüphe yok ki o Zikir’i” yani Kur’an’ı ki onda herbir şeye dair öğütler ve apaçık deliller vardır. Onda öğüt almak isteyenin öğüt alacağı her şey bulunur. “Biz indirdik” Gerek onu indirdiğimiz esnada gerekse de indirdikten sonra “onu koruyacak olan da elbette biziz.” İndirme esnasında kovulmuş şeytanlardan, ondan çalmalarına karşı korumuştur. İndirdikten sonra da Yüce Allah, onu Rasûlünün kalbine yerleştirmiş, ümmetinin kalplerine koymuş ve böylelikle bu Kur’an’ı, lafızlarını değiştirmeye, ilaveye ve eksiltilmeye karşı ve anlamlarının tahrifine karşı muhafaza etmiştir. Herhangi bir kimse onun tek bir anlamını bile tahrife kalkıştı mı, bu hususta apaçık hakkı beyan edecek kimseleri Allah mutlaka ortaya çıkarır. Bu, Allah’ın mü’min kulları üzerindeki en büyük nimetlerinden ve âyetlerindendir. Yüce Allah’ın Kur’an ehlini düşmanlarına karşı koruması ve onlara kendilerini imha edecek kimseleri musallat kılmaması da bu Zikir’in korunması cümlesindedir.

Hicr 15:10

10- Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik. 11- Onlara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi. 12- İşte biz, onu günahkarların kalplerine böylece sokarız. 13- Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu ortadadır. 10. Allah azze ve celle Peygamberine, müşrikler kendisini yalanladığı için şöyle hitap etmektedir: Bu yalanlama önceki ümmetlerin ve geçmiş nesillerin âdeti idi. “Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik.” Yani çeşitli kesimlerine ve fırkalarına rasuller gönderdik. 11. “Onlara gelen” ve onları hakka ve hidâyete davet eden “her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi.” 12. “İşte biz onu” yalanlamayı “günahkarların” yani zulüm ve iftira ayrılmaz nitelikleri olmuş kimselerin “kalplerine böylece sokarız.” Kalpleri küfür ve yalanlama konusunda birbirine benzediği için, peygamberlerine muameleleri de alay etme ve iman etmeme şeklinde birbirine benzemiştir. Bu nedenle biz de onları aynı şekilde cezalandırdık. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu” yani Allah’ın, âyetlerine iman etmeyenleri helâk etme şeklindeki değişmez kanunu “ortadadır.”

Hicr 15:11

10- Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik. 11- Onlara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi. 12- İşte biz, onu günahkarların kalplerine böylece sokarız. 13- Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu ortadadır. 10. Allah azze ve celle Peygamberine, müşrikler kendisini yalanladığı için şöyle hitap etmektedir: Bu yalanlama önceki ümmetlerin ve geçmiş nesillerin âdeti idi. “Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik.” Yani çeşitli kesimlerine ve fırkalarına rasuller gönderdik. 11. “Onlara gelen” ve onları hakka ve hidâyete davet eden “her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi.” 12. “İşte biz onu” yalanlamayı “günahkarların” yani zulüm ve iftira ayrılmaz nitelikleri olmuş kimselerin “kalplerine böylece sokarız.” Kalpleri küfür ve yalanlama konusunda birbirine benzediği için, peygamberlerine muameleleri de alay etme ve iman etmeme şeklinde birbirine benzemiştir. Bu nedenle biz de onları aynı şekilde cezalandırdık. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu” yani Allah’ın, âyetlerine iman etmeyenleri helâk etme şeklindeki değişmez kanunu “ortadadır.”

Hicr 15:12

10- Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik. 11- Onlara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi. 12- İşte biz, onu günahkarların kalplerine böylece sokarız. 13- Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu ortadadır. 10. Allah azze ve celle Peygamberine, müşrikler kendisini yalanladığı için şöyle hitap etmektedir: Bu yalanlama önceki ümmetlerin ve geçmiş nesillerin âdeti idi. “Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik.” Yani çeşitli kesimlerine ve fırkalarına rasuller gönderdik. 11. “Onlara gelen” ve onları hakka ve hidâyete davet eden “her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi.” 12. “İşte biz onu” yalanlamayı “günahkarların” yani zulüm ve iftira ayrılmaz nitelikleri olmuş kimselerin “kalplerine böylece sokarız.” Kalpleri küfür ve yalanlama konusunda birbirine benzediği için, peygamberlerine muameleleri de alay etme ve iman etmeme şeklinde birbirine benzemiştir. Bu nedenle biz de onları aynı şekilde cezalandırdık. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu” yani Allah’ın, âyetlerine iman etmeyenleri helâk etme şeklindeki değişmez kanunu “ortadadır.”

Hicr 15:13

10- Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik. 11- Onlara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi. 12- İşte biz, onu günahkarların kalplerine böylece sokarız. 13- Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu ortadadır. 10. Allah azze ve celle Peygamberine, müşrikler kendisini yalanladığı için şöyle hitap etmektedir: Bu yalanlama önceki ümmetlerin ve geçmiş nesillerin âdeti idi. “Andolsun ki senden önce de geçmiş topluluklara peygamberler gönderdik.” Yani çeşitli kesimlerine ve fırkalarına rasuller gönderdik. 11. “Onlara gelen” ve onları hakka ve hidâyete davet eden “her bir peygamberle mutlaka alay ederlerdi.” 12. “İşte biz onu” yalanlamayı “günahkarların” yani zulüm ve iftira ayrılmaz nitelikleri olmuş kimselerin “kalplerine böylece sokarız.” Kalpleri küfür ve yalanlama konusunda birbirine benzediği için, peygamberlerine muameleleri de alay etme ve iman etmeme şeklinde birbirine benzemiştir. Bu nedenle biz de onları aynı şekilde cezalandırdık. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar ona iman etmezler. Halbuki öncekiler hakkında (Allah'ın) kanunu” yani Allah’ın, âyetlerine iman etmeyenleri helâk etme şeklindeki değişmez kanunu “ortadadır.”

Hicr 15:14

14- Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar… 15- …kesinlikle şöyle diyeceklerdir:“Kesin gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmış!” 14-15. Yani onlara ne kadar büyük mucizeler gelirse gelsin yine de iman etmez, inkarda diretirler. Hatta “onlara gökten bir kapı açsak da” bu kapıdan yukarı doğru çıksalar ve buna kendi gözleri ile tanık olsalar, aşırı zulümlerinden ve inatlarından ötürü böyle bir mucizeyi inkâr ederek:“şöyle diyeceklerdir: Kesin gözlerimiz perdelendi” de olmadık şeyleri görecek hale geldik “daha doğrusu bize büyü yapılmış!” Bu, bir hakikat olamaz; aksine bu bir büyüdür. İnkârları bu dereceye ulaşmış bir topluluğun iman edeceğine umutlanmaya imkan yoktur. Daha sonra Allah, peygamberlerin getirdiği hakka delil olan ayetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:15

14- Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar… 15- …kesinlikle şöyle diyeceklerdir:“Kesin gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmış!” 14-15. Yani onlara ne kadar büyük mucizeler gelirse gelsin yine de iman etmez, inkarda diretirler. Hatta “onlara gökten bir kapı açsak da” bu kapıdan yukarı doğru çıksalar ve buna kendi gözleri ile tanık olsalar, aşırı zulümlerinden ve inatlarından ötürü böyle bir mucizeyi inkâr ederek:“şöyle diyeceklerdir: Kesin gözlerimiz perdelendi” de olmadık şeyleri görecek hale geldik “daha doğrusu bize büyü yapılmış!” Bu, bir hakikat olamaz; aksine bu bir büyüdür. İnkârları bu dereceye ulaşmış bir topluluğun iman edeceğine umutlanmaya imkan yoktur. Daha sonra Allah, peygamberlerin getirdiği hakka delil olan ayetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:16

16- Andolsun ki biz, gökte burçlar yarattık ve onu seyredenler için süsledik. 17- Onu her taşlanmış şeytandan da koruduk. 18- Kulak hırsızlığı yapan hariç ki onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer. 19- Yeryüzünü de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik. 20- Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık. 16. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve yarattıklarına olan merhametini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz, gökte burçlar” yani tıpkı burçlara benzeyen, karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunabilen büyük alametler olan yıldızları “yarattık ve onu” yani göğü “seyredenler için süsledik.” Yıldızlar olmasaydı göğün bu güzel manzarası ve bu hayret verici şekli olmazdı. Bu ise ona bakanların gökler hakkında dikkatle düşünmelerini, bunun üzerinde kafa yormalarını ve onları yoktan Yaratana dair bir delil görmelerini gerektirir. 17. “Onu her taşlanmış şeytandan koruduk.” Şeytan, kulak hırsızlığı yaparak işitmek istedi mi, gelip geçen alevli ateşler hemen onun peşine takılır, böylelikle gök, zahiri itibari ile parıldayan yıldızlarla güzel görünümlü, batıni itibariyle de afetlerden korunup muhafaza edilmiş olmaktadır. 18. “Kulak hırsızlığı yapan hariç” Yani bazı vakitlerde kimi şeytanlar gizlice bir şeyler işitmeye çalışır. Ancak “onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer.” Yani onu öldüren yahut da alıklaştıran aşikar ve aydınlık bir ateş parçası, onun arkasına takılır. Bazen bu ateş parçası, o şeytan, kulak hırsızlığı yaparak öğrendiği o sözleri dostuna ulaştıramadan ona yetişir ve böylelikle göğün haberi yere ulaşmadan kesilir. Bazen de bu alevli ateş ona yetişmeden o, çaldığı bu sözü dostuna telkin eder. O dostu da buna yüz yalan daha katar sonra da gökten işitilmiş olan bu sözü kendi doğruluğuna delil diye gösterir. 19. “Yeryüzünü de döşeyip yaydık.” Yani bütün insanların ve canlıların dört bir yanına yayılmalarını, rızıklarını elde edip çeşitli yerlerinde yerleşmelerini mümkün kılacak şekilde orayı genişlettik. “Oraya sabit dağlar” yani Allah’ın izni ile yeryüzünü çalkalanmaktan ve yok olmaktan koruyarak ona sağlamlık veren büyük dağlar “yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik.” Fayda veren, değer taşıyan, insanların ve beldelerin zorunlu olarak ihtiyaç duydukları hurma ağaçları, üzüm bağları, çeşitli ağaçlar ve türlü bitkiler var ettik. 20. “Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları” ekinler, davarlar, türlü kazanç şekilleri ve meslekler “hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık.” Faydanıza ve maslahatınıza olmak üzere sizlere köleler, cariyeler ve davarlar ihsan ettik. Bütün bunların rızkını karşılamak sizin vazifeniz değildir. Aksine Yüce Allah, sizlere bunları ihsan etmiş ve aynı zamanda onların rızkını vermeyi de kendisi üstlenmiştir.

Hicr 15:17

16- Andolsun ki biz, gökte burçlar yarattık ve onu seyredenler için süsledik. 17- Onu her taşlanmış şeytandan da koruduk. 18- Kulak hırsızlığı yapan hariç ki onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer. 19- Yeryüzünü de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik. 20- Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık. 16. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve yarattıklarına olan merhametini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz, gökte burçlar” yani tıpkı burçlara benzeyen, karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunabilen büyük alametler olan yıldızları “yarattık ve onu” yani göğü “seyredenler için süsledik.” Yıldızlar olmasaydı göğün bu güzel manzarası ve bu hayret verici şekli olmazdı. Bu ise ona bakanların gökler hakkında dikkatle düşünmelerini, bunun üzerinde kafa yormalarını ve onları yoktan Yaratana dair bir delil görmelerini gerektirir. 17. “Onu her taşlanmış şeytandan koruduk.” Şeytan, kulak hırsızlığı yaparak işitmek istedi mi, gelip geçen alevli ateşler hemen onun peşine takılır, böylelikle gök, zahiri itibari ile parıldayan yıldızlarla güzel görünümlü, batıni itibariyle de afetlerden korunup muhafaza edilmiş olmaktadır. 18. “Kulak hırsızlığı yapan hariç” Yani bazı vakitlerde kimi şeytanlar gizlice bir şeyler işitmeye çalışır. Ancak “onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer.” Yani onu öldüren yahut da alıklaştıran aşikar ve aydınlık bir ateş parçası, onun arkasına takılır. Bazen bu ateş parçası, o şeytan, kulak hırsızlığı yaparak öğrendiği o sözleri dostuna ulaştıramadan ona yetişir ve böylelikle göğün haberi yere ulaşmadan kesilir. Bazen de bu alevli ateş ona yetişmeden o, çaldığı bu sözü dostuna telkin eder. O dostu da buna yüz yalan daha katar sonra da gökten işitilmiş olan bu sözü kendi doğruluğuna delil diye gösterir. 19. “Yeryüzünü de döşeyip yaydık.” Yani bütün insanların ve canlıların dört bir yanına yayılmalarını, rızıklarını elde edip çeşitli yerlerinde yerleşmelerini mümkün kılacak şekilde orayı genişlettik. “Oraya sabit dağlar” yani Allah’ın izni ile yeryüzünü çalkalanmaktan ve yok olmaktan koruyarak ona sağlamlık veren büyük dağlar “yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik.” Fayda veren, değer taşıyan, insanların ve beldelerin zorunlu olarak ihtiyaç duydukları hurma ağaçları, üzüm bağları, çeşitli ağaçlar ve türlü bitkiler var ettik. 20. “Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları” ekinler, davarlar, türlü kazanç şekilleri ve meslekler “hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık.” Faydanıza ve maslahatınıza olmak üzere sizlere köleler, cariyeler ve davarlar ihsan ettik. Bütün bunların rızkını karşılamak sizin vazifeniz değildir. Aksine Yüce Allah, sizlere bunları ihsan etmiş ve aynı zamanda onların rızkını vermeyi de kendisi üstlenmiştir.

Hicr 15:18

16- Andolsun ki biz, gökte burçlar yarattık ve onu seyredenler için süsledik. 17- Onu her taşlanmış şeytandan da koruduk. 18- Kulak hırsızlığı yapan hariç ki onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer. 19- Yeryüzünü de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik. 20- Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık. 16. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve yarattıklarına olan merhametini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz, gökte burçlar” yani tıpkı burçlara benzeyen, karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunabilen büyük alametler olan yıldızları “yarattık ve onu” yani göğü “seyredenler için süsledik.” Yıldızlar olmasaydı göğün bu güzel manzarası ve bu hayret verici şekli olmazdı. Bu ise ona bakanların gökler hakkında dikkatle düşünmelerini, bunun üzerinde kafa yormalarını ve onları yoktan Yaratana dair bir delil görmelerini gerektirir. 17. “Onu her taşlanmış şeytandan koruduk.” Şeytan, kulak hırsızlığı yaparak işitmek istedi mi, gelip geçen alevli ateşler hemen onun peşine takılır, böylelikle gök, zahiri itibari ile parıldayan yıldızlarla güzel görünümlü, batıni itibariyle de afetlerden korunup muhafaza edilmiş olmaktadır. 18. “Kulak hırsızlığı yapan hariç” Yani bazı vakitlerde kimi şeytanlar gizlice bir şeyler işitmeye çalışır. Ancak “onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer.” Yani onu öldüren yahut da alıklaştıran aşikar ve aydınlık bir ateş parçası, onun arkasına takılır. Bazen bu ateş parçası, o şeytan, kulak hırsızlığı yaparak öğrendiği o sözleri dostuna ulaştıramadan ona yetişir ve böylelikle göğün haberi yere ulaşmadan kesilir. Bazen de bu alevli ateş ona yetişmeden o, çaldığı bu sözü dostuna telkin eder. O dostu da buna yüz yalan daha katar sonra da gökten işitilmiş olan bu sözü kendi doğruluğuna delil diye gösterir. 19. “Yeryüzünü de döşeyip yaydık.” Yani bütün insanların ve canlıların dört bir yanına yayılmalarını, rızıklarını elde edip çeşitli yerlerinde yerleşmelerini mümkün kılacak şekilde orayı genişlettik. “Oraya sabit dağlar” yani Allah’ın izni ile yeryüzünü çalkalanmaktan ve yok olmaktan koruyarak ona sağlamlık veren büyük dağlar “yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik.” Fayda veren, değer taşıyan, insanların ve beldelerin zorunlu olarak ihtiyaç duydukları hurma ağaçları, üzüm bağları, çeşitli ağaçlar ve türlü bitkiler var ettik. 20. “Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları” ekinler, davarlar, türlü kazanç şekilleri ve meslekler “hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık.” Faydanıza ve maslahatınıza olmak üzere sizlere köleler, cariyeler ve davarlar ihsan ettik. Bütün bunların rızkını karşılamak sizin vazifeniz değildir. Aksine Yüce Allah, sizlere bunları ihsan etmiş ve aynı zamanda onların rızkını vermeyi de kendisi üstlenmiştir.

Hicr 15:19

16- Andolsun ki biz, gökte burçlar yarattık ve onu seyredenler için süsledik. 17- Onu her taşlanmış şeytandan da koruduk. 18- Kulak hırsızlığı yapan hariç ki onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer. 19- Yeryüzünü de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik. 20- Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık. 16. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve yarattıklarına olan merhametini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz, gökte burçlar” yani tıpkı burçlara benzeyen, karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunabilen büyük alametler olan yıldızları “yarattık ve onu” yani göğü “seyredenler için süsledik.” Yıldızlar olmasaydı göğün bu güzel manzarası ve bu hayret verici şekli olmazdı. Bu ise ona bakanların gökler hakkında dikkatle düşünmelerini, bunun üzerinde kafa yormalarını ve onları yoktan Yaratana dair bir delil görmelerini gerektirir. 17. “Onu her taşlanmış şeytandan koruduk.” Şeytan, kulak hırsızlığı yaparak işitmek istedi mi, gelip geçen alevli ateşler hemen onun peşine takılır, böylelikle gök, zahiri itibari ile parıldayan yıldızlarla güzel görünümlü, batıni itibariyle de afetlerden korunup muhafaza edilmiş olmaktadır. 18. “Kulak hırsızlığı yapan hariç” Yani bazı vakitlerde kimi şeytanlar gizlice bir şeyler işitmeye çalışır. Ancak “onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer.” Yani onu öldüren yahut da alıklaştıran aşikar ve aydınlık bir ateş parçası, onun arkasına takılır. Bazen bu ateş parçası, o şeytan, kulak hırsızlığı yaparak öğrendiği o sözleri dostuna ulaştıramadan ona yetişir ve böylelikle göğün haberi yere ulaşmadan kesilir. Bazen de bu alevli ateş ona yetişmeden o, çaldığı bu sözü dostuna telkin eder. O dostu da buna yüz yalan daha katar sonra da gökten işitilmiş olan bu sözü kendi doğruluğuna delil diye gösterir. 19. “Yeryüzünü de döşeyip yaydık.” Yani bütün insanların ve canlıların dört bir yanına yayılmalarını, rızıklarını elde edip çeşitli yerlerinde yerleşmelerini mümkün kılacak şekilde orayı genişlettik. “Oraya sabit dağlar” yani Allah’ın izni ile yeryüzünü çalkalanmaktan ve yok olmaktan koruyarak ona sağlamlık veren büyük dağlar “yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik.” Fayda veren, değer taşıyan, insanların ve beldelerin zorunlu olarak ihtiyaç duydukları hurma ağaçları, üzüm bağları, çeşitli ağaçlar ve türlü bitkiler var ettik. 20. “Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları” ekinler, davarlar, türlü kazanç şekilleri ve meslekler “hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık.” Faydanıza ve maslahatınıza olmak üzere sizlere köleler, cariyeler ve davarlar ihsan ettik. Bütün bunların rızkını karşılamak sizin vazifeniz değildir. Aksine Yüce Allah, sizlere bunları ihsan etmiş ve aynı zamanda onların rızkını vermeyi de kendisi üstlenmiştir.

Hicr 15:20

16- Andolsun ki biz, gökte burçlar yarattık ve onu seyredenler için süsledik. 17- Onu her taşlanmış şeytandan da koruduk. 18- Kulak hırsızlığı yapan hariç ki onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer. 19- Yeryüzünü de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik. 20- Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık. 16. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve yarattıklarına olan merhametini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz, gökte burçlar” yani tıpkı burçlara benzeyen, karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunabilen büyük alametler olan yıldızları “yarattık ve onu” yani göğü “seyredenler için süsledik.” Yıldızlar olmasaydı göğün bu güzel manzarası ve bu hayret verici şekli olmazdı. Bu ise ona bakanların gökler hakkında dikkatle düşünmelerini, bunun üzerinde kafa yormalarını ve onları yoktan Yaratana dair bir delil görmelerini gerektirir. 17. “Onu her taşlanmış şeytandan koruduk.” Şeytan, kulak hırsızlığı yaparak işitmek istedi mi, gelip geçen alevli ateşler hemen onun peşine takılır, böylelikle gök, zahiri itibari ile parıldayan yıldızlarla güzel görünümlü, batıni itibariyle de afetlerden korunup muhafaza edilmiş olmaktadır. 18. “Kulak hırsızlığı yapan hariç” Yani bazı vakitlerde kimi şeytanlar gizlice bir şeyler işitmeye çalışır. Ancak “onun da ardına parlak bir ateş parçası düşer.” Yani onu öldüren yahut da alıklaştıran aşikar ve aydınlık bir ateş parçası, onun arkasına takılır. Bazen bu ateş parçası, o şeytan, kulak hırsızlığı yaparak öğrendiği o sözleri dostuna ulaştıramadan ona yetişir ve böylelikle göğün haberi yere ulaşmadan kesilir. Bazen de bu alevli ateş ona yetişmeden o, çaldığı bu sözü dostuna telkin eder. O dostu da buna yüz yalan daha katar sonra da gökten işitilmiş olan bu sözü kendi doğruluğuna delil diye gösterir. 19. “Yeryüzünü de döşeyip yaydık.” Yani bütün insanların ve canlıların dört bir yanına yayılmalarını, rızıklarını elde edip çeşitli yerlerinde yerleşmelerini mümkün kılacak şekilde orayı genişlettik. “Oraya sabit dağlar” yani Allah’ın izni ile yeryüzünü çalkalanmaktan ve yok olmaktan koruyarak ona sağlamlık veren büyük dağlar “yerleştirdik ve orada ölçüsü belirli her şeyden bitirdik.” Fayda veren, değer taşıyan, insanların ve beldelerin zorunlu olarak ihtiyaç duydukları hurma ağaçları, üzüm bağları, çeşitli ağaçlar ve türlü bitkiler var ettik. 20. “Orada sizin için hem birçok geçim kaynakları” ekinler, davarlar, türlü kazanç şekilleri ve meslekler “hem de rızıklarını sizin vermediğiniz kimseler yarattık.” Faydanıza ve maslahatınıza olmak üzere sizlere köleler, cariyeler ve davarlar ihsan ettik. Bütün bunların rızkını karşılamak sizin vazifeniz değildir. Aksine Yüce Allah, sizlere bunları ihsan etmiş ve aynı zamanda onların rızkını vermeyi de kendisi üstlenmiştir.

Hicr 15:21

21- Hazineleri bizim yanımızda olmayan hiç bir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir miktar ile indiririz. 21. Yani bütün rızıklara ve her türlü takdire Allah’tan başka sahip ve malik olan yoktur. Bütün bunların hazineleri O’nun elindedir, dilediğine verir, dilediğinden alıkoyar. Bunu da hikmetine ve engin rahmetine göre yapar. “Biz onu” yani yağmur ve ona benzer miktarı tespit edilmiş olan her bir şeyi “ancak belli bir miktar ile indiririz.” Allah’ın tespit ettiğinden fazla da olmaz, eksik de olmaz.

Hicr 15:22

22- Biz aşılayıcı rüzgarlar gönderdik ve gökten su indirip onunla sizleri suladık. (Yoksa) o suyu toplayıp biriktiren siz değilsiniz. 22. Yani bizler rüzgarları -tıpkı erkeğin dişiyi aşılaması gibi- bulutları aşılayan rahmet rüzgarları olarak boyun eğdirdik ki bunun sonucunda Allah’ın izni ile su oluşur. Allah, bu suyla kulları, davarları, onların arazilerini sular. Ayrıca bu suyu yeryüzünde onların ihtiyaçlarını karşılamak için depolayıp saklar. Bu da O’nun kudret ve rahmetinin bir sonucudur. “(Yoksa) o suyu toplayıp biriktiren siz değilsiniz.” Yani sizler bu suyu saklayıp biriktirmeye güç yetiremezsiniz; fakat Yüce Allah, onu sizin için saklayıp biriktirmekte, size olan rahmet ve ihsanının bir tecellisi olarak yeryüzündeki su kaynaklarını onunla beslemektedir.

Hicr 15:23

23- Kuşkusuz biz, evet biz hem hayat veririz, hem öldürürüz. (Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz. 24- Andolsun ki sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonra gelenleri de biliriz. 25- Şüphe yok ki Rabbin, onları(n hepsini mahşerde) toplayacaktır. Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. 23. Yani kendilerinden söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan sonra canlıları yaratan ve tespit ettiği ecelleri gelince de canlarını alan, yalnızca O’dur ve bunda hiçbir ortağı yoktur. “Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz.” Buyruğu, Allah’ın:“Yeryüzüne ve üzerindekilere elbet biz mirasçı oluruz ve onlar yalnız bize döndürülürler.”(Meryem, 19/40) buyruğunu andırmaktadır. Bu, Allah için zor ve imkânsız bir şey değildir. Çünkü Allah, yaratılmışların önce geçmiş olanlarını da sonra gelenlerini de bilir, yerin onlardan ne eksilttiğini, onlara ait parçaları nasıl dağıttığını da bilir. O, hiçbir gücün aciz bırakamayacağı kudret sahibidir. O, kullarını yeni bir yaratılışla tekrar var edecek ve huzurunda toplayacaktır. “Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.” Eşyayı yerli yerince koyar, olmaları gereken yere getirir. Amelde bulunan herkese de ameline uygun karşılık verir, hayırsa hayır şer ise şer... Yüce Allah, atamız Âdem aleyhisselam’a olan nimet ve ihsanını, düşmanı olan İblis ile aralarında cereyan edenleri, bu arada onun şerrinden ve fitnesinden sakındırmayı ihtiva eden bir çerçeve içerisinde söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:24

23- Kuşkusuz biz, evet biz hem hayat veririz, hem öldürürüz. (Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz. 24- Andolsun ki sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonra gelenleri de biliriz. 25- Şüphe yok ki Rabbin, onları(n hepsini mahşerde) toplayacaktır. Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. 23. Yani kendilerinden söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan sonra canlıları yaratan ve tespit ettiği ecelleri gelince de canlarını alan, yalnızca O’dur ve bunda hiçbir ortağı yoktur. “Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz.” Buyruğu, Allah’ın:“Yeryüzüne ve üzerindekilere elbet biz mirasçı oluruz ve onlar yalnız bize döndürülürler.”(Meryem, 19/40) buyruğunu andırmaktadır. Bu, Allah için zor ve imkânsız bir şey değildir. Çünkü Allah, yaratılmışların önce geçmiş olanlarını da sonra gelenlerini de bilir, yerin onlardan ne eksilttiğini, onlara ait parçaları nasıl dağıttığını da bilir. O, hiçbir gücün aciz bırakamayacağı kudret sahibidir. O, kullarını yeni bir yaratılışla tekrar var edecek ve huzurunda toplayacaktır. “Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.” Eşyayı yerli yerince koyar, olmaları gereken yere getirir. Amelde bulunan herkese de ameline uygun karşılık verir, hayırsa hayır şer ise şer... Yüce Allah, atamız Âdem aleyhisselam’a olan nimet ve ihsanını, düşmanı olan İblis ile aralarında cereyan edenleri, bu arada onun şerrinden ve fitnesinden sakındırmayı ihtiva eden bir çerçeve içerisinde söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:25

23- Kuşkusuz biz, evet biz hem hayat veririz, hem öldürürüz. (Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz. 24- Andolsun ki sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonra gelenleri de biliriz. 25- Şüphe yok ki Rabbin, onları(n hepsini mahşerde) toplayacaktır. Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. 23. Yani kendilerinden söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan sonra canlıları yaratan ve tespit ettiği ecelleri gelince de canlarını alan, yalnızca O’dur ve bunda hiçbir ortağı yoktur. “Yeryüzüne) vâris olacaklar da biziz.” Buyruğu, Allah’ın:“Yeryüzüne ve üzerindekilere elbet biz mirasçı oluruz ve onlar yalnız bize döndürülürler.”(Meryem, 19/40) buyruğunu andırmaktadır. Bu, Allah için zor ve imkânsız bir şey değildir. Çünkü Allah, yaratılmışların önce geçmiş olanlarını da sonra gelenlerini de bilir, yerin onlardan ne eksilttiğini, onlara ait parçaları nasıl dağıttığını da bilir. O, hiçbir gücün aciz bırakamayacağı kudret sahibidir. O, kullarını yeni bir yaratılışla tekrar var edecek ve huzurunda toplayacaktır. “Gerçekten O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.” Eşyayı yerli yerince koyar, olmaları gereken yere getirir. Amelde bulunan herkese de ameline uygun karşılık verir, hayırsa hayır şer ise şer... Yüce Allah, atamız Âdem aleyhisselam’a olan nimet ve ihsanını, düşmanı olan İblis ile aralarında cereyan edenleri, bu arada onun şerrinden ve fitnesinden sakındırmayı ihtiva eden bir çerçeve içerisinde söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:26

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:27

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:28

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:29

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:30

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:31

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:32

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:33

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:34

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:35

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:36

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:37

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:38

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:39

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:40

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:41

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:42

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:43

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:44

26- Andolsun ki biz, insanı balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık. 27- Cinleri de (bundan) daha önce dumansız ateşten yarattık. 28- Bir vakit Rabbin meleklere şöyle demişti:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.” 29- “Ona tam bir şekil verip de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın.” 30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. 31- Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. 32- Allah buyurdu ki:“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” 33- Dedi ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem olacak şey değildir.” 34- Buyurdu ki:“O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş birisin.” 35- “Ve lanet hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” 36- Dedi ki:“Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” 37- Buyurdu ki:“Sen mühlet verilenlerdensin;” 38- “Bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” 39- Dedi ki:“Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” 40- “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” 41- Buyurdu ki:“İşte bana ulaştıran dosdoğru yol (apaçık ortada)!” 42- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” 43- “Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer de cehennemdir,” 44- “Onun yedi kapısı vardır ki her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.” 26. “Andolsun ki biz insanı” yani Âdem aleyhisselam’ı “balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattık.” Yani kurumuş ve tıpkı çömlek gibi ses çıkaracak hale gelmiş bir çamurdan yarattık. “Balçık” ise uzun süre kaldığından dolayı rengi ve kokusu değişmiş çamur demektir. 27. “Cinleri de” yani cinlerin atası olan İblis’i de “(bundan) daha önce” yani Âdem’in yaratılışından önce “dumansız ateşten” yani son derece sıcak ateşten “yarattık.” 28-29. Allah Adem’i yaratmayı dileyince meleklere şöyle dedi:“Ben balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona tam bir şekil verip” yani tam bir beden haline getirip “de içine ruhumdan üflediğim vakit derhal” Rabbinizin emrine uyarak “onun için secdeye kapanın.” 30. “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” Burada (hepsi ve toptan kelimeleri ile) te’kid üstüne te’kid/pekiştirme yapılmıştır ki meleklerden hiçbirinin secde etmekten geri kalmadığı anlaşılmış olsun. Bu secde, Allah’ın emrini ta’zim, Âdem aleyhisselam için de bir saygı idi. Zira Âdem, onların bilmedikleri şeyleri bilmişti. 31. “Ancak İblis hariç; o, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” Bu, onun Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara yönelik ilk düşmanlığı idi. 32-33. Yüce Allah “buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Ded, ki:“Benim, balçık halindeyken kurumuş bir çamurdan yarattığın bir beşer için secde etmem olacak şey değildir!” Böylelikle Allah’ın emrine karşı büyüklendi, Âdem’e ve onun soyundan gelecek olanlara düşmanlığını açığa vurdu, kendi yaratılış mayasını üstün görerek “Ben, Âdem’den hayırlıyım” dedi. 34-35. Yüce Allah da küfrüne ve büyüklenmesine karşılık bir ceza olmak üzere:“Buyurdu ki: “O halde çık oradan. Çünkü sen (artık) kovulmuş” yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış “birisin. Ve lanet” yani yergi, ayıplama ve Allah’ın rahmetinden uzak kalış “hesap gününe kadar da senin üzerinde olacaktır.” Bu ve benzeri ayetlerde onun, küfrü üzere devam edip gideceğine, hayırdan uzak kalışının sürekli olacağına delil vardır. 36. Bunun üzerine İblis “dedi ki: Rabbim, öyle ise bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” yani süre tanı. 37-38. “Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin, bilinen vaktin (geleceği) güne kadar.” Allah’ın, İblis’in duasını kabul etmesi, ona olan bir lütufdan dolayı değildir. Bu, Allah tarafından hem onun, hem de kulların imtihan edilmesi için kabul edilmiştir. Böylelikle yüce Mevlasına itaat edenle düşmanına itaat eden, doğru ve samimi kimselerle böyle olmayanlar birbirlerinden ayırt edilsin. Yüce Allah, bu yüzden bizi ondan son derece sakındırmış ve onun bizden neler istediğini açıklamıştır. 39. “Dedi ki: Rabbim, beni saptırmana karşılık yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim” Onlara dünyayı süslü gösterip onu âhirete tercih etmeye çağıracağım ki her türlü günahın arkasından gitsinler. “ve hepsini kesinlikle saptıracağım.” Dosdoğru yoldan alıkoyup uzaklaştıracağım. 40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş” ihlâsları imanları ve tevekkülleri dolayısı ile kendilerini ihlâsa erdirip seçtiğin “kulların müstesnâ.” 41. Bunun üzerine Allah “buyurdu ki: “İşte bana ulaştıran dosdoğru yol” Bana ulaştıran, benim lütuf ve ihsan yurduma götüren mutedil yol “(apaçık ortada)!” 42. “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur.” Yani kendisi ile onları dilediğin sapıklıklara meylettireceğin gücün yoktur. Buna sebep de onların, Rablerine kullukları ve emirlerine bağlılıklarıdır. Allah, bu halleri sebebi ile onları şeytandan korumuş ve onlara yardımcı olmuştur. “Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.” Rahman’a itaat edecek yerde seni dost bilip sana itaate razı olanlar müstesnâ. el-Ğâvî (mealde “azgın” diye karşılanmıştır) “râşid”(doğru yolda olan)’ın zıddı olup hakkı bilmekle birlikte terk eden kimse demektir. ed-Dâll (sapık) ise bilmeksizin hakkı terk eden kimse demektir. 43. “Şüphesiz onların hepsine” İblis’e ve askerlerine “vaadolunan yer de cehennemdir. 44. “Onun yedi kapısı vardır” ve her bir kapı ötekinden daha aşağıdadır “ki her kapıya onlardan” İblis’e tâbi olanlardan amellerine göre “ayrılmış belli bir pay vardır.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar ve azgınlar, İblis’in orduları ile hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar.”(eş-Şuarâ, 26/94-95) Allah azze ve celle kendi düşmanı ve kullarının düşmanı olan İblis’e uyanlara hazırlamış olduğu ibretli ve çetin azabı söz konusu ettikten sonra, gerçek dostlarına hazırlamış olduğu büyük lütfu ve ebedi nimetleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Hicr 15:45

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:46

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:47

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:48

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:49

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:50

45- Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. 46- “Girin oraya selametle, güven içinde…” 47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. 48- Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılmayacaklardır da. 49- Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” 50- “Ama azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” 45. “Şüphesiz” şeytana itaatten ve onun davet ettiği bütün günah ve masiyetlerden sakınan “takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınar başlarındadır.” Oralarda her çeşitten ağaç bulunur ve hepsi de her vakit meyvelerini verirler. 46. Cennete girecekleri vakit onlara:“Girin oraya” denilecektir, “selametle, güven içinde” yani ölümden, uykudan, yorgunluktan, boş şeylerden, içinde bulundukları nimetlerden herhangi birisinin sonunun gelmesinden yahut eksilmesinden, hastalıktan, üzüntüden, kederden ve rahatsızlık verici sair şeylerden yana selamette ve güvende olarak. 47. “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık.” Böylece kalpleri her türlü kinden ve kıskançlıktan arınıp tertemiz olmuş, karşılıklı sevgi ile dolmuştur. “Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.” Bu, onların ziyaretleşeceklerine ve bir araya gelip toplanacaklarına delildir. Yine aralarında güzel bir şekilde adaba riâyet edeceklerine de delildir. Zira her birisinin yüzü diğerine dönük olcak, birbirlerine arka dönmeyeceklerdir. Sergiler, inciler ve çeşitli mücevharat ile süslenmiş tahtlara yaslanacaklardır. 48. “Orada, onlara” ne maddi ne manevi “hiçbir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü Allah, onları herhangi bir kusuru olmayan tam ve eksiksiz bir hayat ile yeniden yaratacaktır. “Onlar oradan” hiçbir zaman “çıkarılmayacaklardır da.” 49. Allah, yaratmış olduğu cennet ve cehennemin etkisi ile korkmayı ve umutlanmayı gerektiren şeyleri söz konusu ettikten sonra kendi sıfatlarından da bunları gerektiren şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma haber ver ki” delillerle pekiştirilmiş olarak ve kesin bir şekilde onlara bildir ki: “Ben, gerçekten Ğafûr ve Rahîm’im.” Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kemalini bilirlerse rahmetin kendilerine ulaşmasını sağlayacak yolları izlemeye gayret ederler. Günahlardan da uzak kalırlar ve yaptıklarından da tevbe ederler ki mağfiretine nail olsunlar. 50. Bununla birlikte Allah’ın rahmetini ummaları, onların azabından emin olmalarına ve ağırdan almalarına sebeb teşkil etmemelidir. Bu yüzden onlara haber ver ki:“azabım da hiç şüphesiz can yakıcı bir azaptır.” Hakikatte Allah’ın azabından başka azap yoktur ve o, öyle bir azaptır ki miktarı tespit edilemez ve özü asla idrak edilemez. O’nun azabından yine O’na sığınırız. İşte Allah’ın kulları, “O’nun azabı gibi kimse azab edemez, O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.”(el-Fecr, 89/25-26) gerçeğini bilecek olurlarsa, cezalandırılmalarını gerektirecek her bir sebepten sakınır ve uzak kalırlar. Kulun kalbi, her zaman için korku ile ümit ve arzu ile çekince arasında bulunmalıdır. Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cömertlik ve ihsanına bakınca bu, onun umut ve arzusunu harekete geçirmelidir. Kendi günahlarına, Rabbinin haklarını yerine getirmekteki kusurlarına bakınca da bu, onda korku ve çekince halini harekete geöirmeli ve o günahlardan vazgeçmesini sağlamalıdır.

Hicr 15:51

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:52

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:53

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:54

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:55

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:56

51- Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver. 52- Hani konuklar onun yanına girip:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“Doğrusu biz sizden korkuyoruz”, demişti. 53- Onlar da dediler ki:“Korkma! Biz, sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.” 54- Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi (oğulla) müjdeliyorsunuz? Bu, neyin müjdesidir? 55- Dediler ki:“Biz, seni hak ile müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” 56- Dedi ki:“Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser ki?” 51. Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.” Yani o hayret verici kıssayı anlat. Çünkü senin onlara peygamberlerin kıssalarını ve başlarından geçenleri anlatışın ibret almalarını ve onlara uymalarını sağlayabilir. Özellikle de Yüce Allah’ın dinine tâbi olmamızı emrettiği İbrahim el-Halîl’in kıssaları böyledir. Ona gelen misâfirler melâike-i kirâm idi. Allah bu melekleri konuk göndermekle ona lütufta bulunmuştu. 52. “Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm (ederiz)” demişlerdi.” Bu sözleri ile ona selam vermişlerdi. O da onların selamlarını aldı. “Doğrusu biz sizden korkuyoruz, demişti.” Melekler onun yanına girip o da onları misâfir zannedince çabucak evine gitmiş ve ziyafet olarak kızartılmış bir danayı önlerine getirivermişti. Meleklerin ellerinin ona uzanmadığını görünce gelenlerin hırsız yahut benzeri kötü kimseler olacağından korkmuştu. 53. Onlar:“Korkma Biz, sana bilge bir oğul” bu, İshak aleyhisselam idi “müjdeliyoruz.” Bu buyruk müjdelenen çocuğun kız değil erkek olduğunu ve bilge, yani oldukça bilgili olacağını ihtiva etmektedir. Bir diğer âyet-i kerimede ise:“Ve ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik”(es-Sâffât, 37/112) diye buyurulmaktadır. 54. İbrahim bu müjdeden hayrete düşerek onlara:“Bana ihtiyarlık gelip çatmışken beni mi” bir oğlumun olacağı ile “müjdeliyorsunuz.” Bu, böyle bir şeyden bir bakıma ümitsiz olduğunu göstermektedir. “Bu, neyin müjdesidir?” Ben oğul sahibi olmak için gerekli sebeplere sahip değilken bu müjdeniz nasıl açıklanabilir? 55. “Dediler ki: Biz seni” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak ile müjdeliyoruz.” Çünkü Yüce Allah, her şeye gücü yetendir. Özellikle sizler de -ey hane halkı- Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinizdedir. O nedenle Allah’ın sizlere lütuf ve ihsanda bulunmasının garipsenecek bir tarafı yoktur. “Onun için sakın ümit kesenlerden” yani hayrın gerçekleşeceğini uzak bir ihtimal olarak görenlerden “olma!” Aksine Allah’ın lütfunu, ihsanını, iyilik ve bağışını ummaya devam edenlerden olmalısın. 56. İbrahim de onlara cevaben:“Rabbinin rahmetinden” Rablerini tnımayan ve onun kemâl derecesindeki kudretini bilmeyen “sapıklardan başka kim ümit keser ki?” Allah’ın kendilerine hidâyet ve büyük ilim nimetini ihsan ettiği kimselerin ümitsizliğe kapılmaları ise mümkün değildir. Çünkü bu kimseler, Yüce Allah’ın rahmetine ulaştıran pek çok yol ve sebep olduğunu bilirler.

Hicr 15:57

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:58

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:59

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:60

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:61

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:62

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:63

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:64

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:65

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:66

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:67

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:68

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:69

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:70

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:71

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:72

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:73

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:74

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:75

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:76

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:77

57- Dedi ki:“O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” 58- Dediler ki:“Gerçek şu ki biz, günahkar bir kavme gönderildik.” 59- “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız. 60- “Karısı hariç. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” 61- Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit… 62- O dedi ki:“Doğrusu siz, tanınmayan kimselersiniz.” 63- Dediler ki:“Bilakis biz, sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” 64- “Biz sana hak ile geldik ve şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” 65- “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar, sen de arkalarından git ve sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin!” 66- Ona şu gerçeği vahyettik:“Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” 67- Derken şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek geldiler. 68- (Lut) dedi ki: “Bunlar, benim misâfirlerimdir, beni rezil etmeyin.” 69- “Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin!” 70- “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi?” dediler. 71- Dedi ki:“İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” 72- Hayatın hakkı için (ey Muhammed), onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 73- Nihayet sabah güneş doğarken o çığlık onları yakalayıverdi. 74- Oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. 75- Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır. 76- Elbette o (Lut kavminin) şehri, işlek bir yol üzerindedir. 77- Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır. 57. Melekler, İbrahim’e bu müjdeyi verdikten sonra o, onların önemli bir iş için gönderilmiş olduklarını anladı ve meleklere “dedi ki: “O halde, ey elçiler, (esas) göreviniz nedir?” Ne için gönderildiniz? 58. “Dediler ki: “Gerçek şu ki biz, günahkar” fesatları çok, kötülükleri büyük “bir kavme” onlara azap ve ceza indirmek üzere “gönderildik.” 59-60. “Ancak Lût ailesi müstesnâ. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Lût ve onun aile halkı müstesnâdır ve azaptan kurtarılacaklardır. “Karısı hariç, onun” azap içerisinde “geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Lût ve diğer aile halkını ise bu azaptan kurtaracağız. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, helâklerinin ertelenmesi hususunda elçilerle tartışmaya, bu konuda onlara karşı savunmaya koyuldu. Bunun üzerine ona:“Ey İbrahim, bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri gelmiştir, onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelip çatmıştır”(Hud, 11/76) diye cevap verdiler ve yanından ayrıldılar. 61-62. “Nihâyet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit” Lût onlara “Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz.” ben sizi tanımıyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum, dedi. 63. “Dediler ki: Bilakis biz sana onların, hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.” Yani biz, sana hakkında şüphe ettikleri ve onları kendisi ile tehdit ettiğin vakit seni yalanladıkları şeyi, başlarına gelecek olan o azabı getirmek için geldik. 64. “Biz sana” şaka değil “hak ile geldik ve şüphesiz biz” sana söylediğimiz bu sözlerimizle “doğru söyleyenleriz.” 65. “O nedenle gecenin bir vaktinde aile efradını yola çıkar.” Uykuya dalınacağı ve kimsenin senin yola çıkışını bilmeyeceği bir sırada onları yola çıkar. “Sen de arkalarından git ve sizden kimse arkasına dönüp bakmasın!” Yani çabucak yola koyulun ve hızlıca uzaklaşın. “Emrolunduğunuz yere gidin.” Sanki onlarla birlikte nereye yöneleceklerini gösteren bir kılavuz da var gibiydi. 66. “Ona şu gerçeği vahyettik:” Yani istisnası olmayan şu kat’i haberi verdik: “Sabaha karşı onların ardı arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Yani onları kökten imha edecek olan azap, sabah vakti başlarına gelecektir. 67. “Derken” Lût kavminin içinde yaşadığı “şehir halkı (birbirlerine) müjde vererek” biri diğerine Lût’un misâfirlerinin bulunduğunu, bunların yüzlerinin güzelliğini ve bunları ellerine geçirebilecekleri müjdesini vererek “geldiler.” Çünkü onlar bu misâfirlere hayasızca işlerini yapmak istiyorlardı. 68-69. Lût’un evine varınca misâfirlerini almak için Lut’la uğraşmaya başladılar. Lût ise onlara karşı koyup şöyle dedi: “Bunlar benim misâfirlerimdir, sakın beni rezil etmeyin. Allah’tan korkun ve beni mahcup etmeyin.” Sizde Allah korkusundan eser yoksa da bir defa olsun Allah’tan korkup sakının; misâfirlerime karşı beni rezil etmeyin! O çirkin işi yapmaya kalkışarak onların saygınlıklarını ayaklar altına almayın! 70. Lût’un:“Sakın beni rezil etmeyin” sözüne karşı cevap olmak üzere sadece: “Biz seni birilerini misafir etmekten men etmedik mi? dediler.” Başkalarını misâfir etmeni yasaklamadık mı? Biz seni uyarmış bulunuyorduk, daha önce uyarıda bulunan mazeret kapsını kapatmış olur. 71. Lût, karşı karşıya kaldığı bu zorlu hâl dolayısı ile onlara:“Dedi ki: “İşte kızlarım (onlarla evlenin, bunu yapın) eğer yapacaksanız!” Ancak onlar, Lût’un sözlerine aldırmadılar bile. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: 72. “Hayatın hakkı için (ey Muhammed) onlar gerçekten sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.” Bu şarhoşluk, onları herhangi bir ayıplama ve kınanmaya aldırmamaları noktasına götüren ve yaptıkları hayasızca işe duydukları sevgiden kaynaklanan bir sarhoşluktu. 73. Gelen elçiler Lût’a durumlarını açıklayınca Lût, duyduğu sıkıntı ve kederden kurtuldu. Rabbinin emrine uyarak aile halkını alıp geceleyin yola koyuldu ve kurtuldular. Kasaba halkına gelince:“Nihayet sabah güneş doğarken” azabın kendileri için daha çetin ve ağır olacağı bir vakit olan güneşin doğuşu zamanında “o çığlık onları yakalayıverdi.” 74. “Oranın üstünü altına getirdik” Şehirlerini kaldırıp başlarına geçirdik “ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” Bu taşlar, onlardan şehrin dışında olanların da arkasına takılıp onları bulmuştu. 75. “Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.” Düşüncesi, tefekkürü, feraseti bulunan, dikkatle düşünen ve bununla neyin kastedildiğini anlayan kimseler için ibretler vardır. Bu ibret de şudur: Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini gösterenleri, özellikle de bu büyük hayasızlığı işlemeye kalkışanları Yüce Allah -en çirkin günahı işleme cesaretini göstermelerine karşılık- en ağır cezalarla cezalandıracaktır. 76. “Elbette o (Lut kavminin) şehri” gidip gelenler için “işlek bir yol üzerindedir.” Oralara gidip gelen herkes bunu bilmektedir. 77. “Elbette bunda iman edenler için bir ibret vardır.” Bu kıssadaki ibretlerin bazıları şunlardır: Şanı Yüce Allah’ın, halili İbrahim’e özel bir inâyeti vardı. Zira Lût aleyhisselam ona uyanlardan ve ona iman edenlerdendi, adeta onun bir öğrencisi gibiydi. Yüce Allah, Lût kavmini -helâki hak ettiklerinde- helâk etmeyi murat edince elçilerine oğlunu müjdelemeleri ve ne için gönderildiklerini haber vermeleri için İbrahim’e de uğramalarını emretmişti. İbrahim de elçilerle Lût kavminin helâkinin ertelenmesi hususunda tartışmıştır. Sonunda onlar, onu ikna etmişler ve gönlü tatmin olmuştur. Aynı şekilde Lût da kendi vatanını paylaşan kimseler olduklarından belki onlara şefkat edip acıyabilirdi. Yüce Allah da onun kavmine karşı daha çok öfkelenmesini gerektirecek sebepleri takdir etmişti. Hatta Lût, kendisine:“Onlara vaat edilen (azap) vakti sabahtır, sabah da yakın değil mi?”(Hûd, 11/8) denilince onların helâk edilecekleri bu vakti bile geç bulmuştu. Diğer taraftan Yüce Allah, bir ülkeyi helâk etmeyi murad etti mi o ülke halkının kötülükleri ve azgınlıkları daha da artar. Artık en ileri derecesine ulaştı mı da onlara hak ettikleri azabı gönderir.

Hicr 15:78

78- Eyke halkı da gerçekten zalim kimseler idi. 79- Onlardan da intikam aldık. Her iki (şehir) de hâlâ aşikar bir yol üzerindedir. 78. Yüce Allah, Şuayb kavmini niteliklerini belirterek onları Eyke halkı olarak tanıtmaktadır. Eyke, ağaçları bol yer demektir. Bununla onlar üzerindeki nimetini hatırlatmakta, onların ise bu nimetin gereğini yerine getirmediğini, aksine peygamberleri Şuayb tevhide, insanlara ölçü ve tartılarda zulmetmeyi terke davet ederek bu konuda onlar ile en ileri derecede tartıştığında hem Allah hakkında hem de yaratıkları hakkındaki zulümlerinde direttiklerini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada onları zalim olmakla nitelendirmektedir. 79. “Onlardan da intikam aldık.” Yani o gölge gününün azabı ile onları yakaladık ki gerçekten o, çok dehşetli bir günün azabı idi. “Her iki (şehir) de” yani Lût kavminin de Eyke halkının da yurtları “hâlâ aşikar bir yol üzerindedir.” Her zaman için yolcuların gidip geldikleri ve açıkça görülen besbelli bir yol üzerindedir. Burada onların kalıntıları, gözle görülecek ve akıl sahiplerinin ibret alacakları şekilde meydandadır.

Hicr 15:79

78- Eyke halkı da gerçekten zalim kimseler idi. 79- Onlardan da intikam aldık. Her iki (şehir) de hâlâ aşikar bir yol üzerindedir. 78. Yüce Allah, Şuayb kavmini niteliklerini belirterek onları Eyke halkı olarak tanıtmaktadır. Eyke, ağaçları bol yer demektir. Bununla onlar üzerindeki nimetini hatırlatmakta, onların ise bu nimetin gereğini yerine getirmediğini, aksine peygamberleri Şuayb tevhide, insanlara ölçü ve tartılarda zulmetmeyi terke davet ederek bu konuda onlar ile en ileri derecede tartıştığında hem Allah hakkında hem de yaratıkları hakkındaki zulümlerinde direttiklerini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada onları zalim olmakla nitelendirmektedir. 79. “Onlardan da intikam aldık.” Yani o gölge gününün azabı ile onları yakaladık ki gerçekten o, çok dehşetli bir günün azabı idi. “Her iki (şehir) de” yani Lût kavminin de Eyke halkının da yurtları “hâlâ aşikar bir yol üzerindedir.” Her zaman için yolcuların gidip geldikleri ve açıkça görülen besbelli bir yol üzerindedir. Burada onların kalıntıları, gözle görülecek ve akıl sahiplerinin ibret alacakları şekilde meydandadır.

Hicr 15:80

80- Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. 81- Biz onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik, ama onlar, onlardan yüz çeviriyorlardı. 82- Onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı. 83- Nihayet sabaha girerken onları o çığlık yakalayıverdi. 84- Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi. 80. Yüce Allah, bize Hicr halkından haber vermektedir. Bunlar, Hicaz topraklarında bilinen bir yer olan Hicr’de meskûn bulunan, Salih’in kavmi idiler. Bunlar “peygamberleri yalanlamıştı” yani Salih’i yalanlamışlardı. Ancak peygamberlerden birisini yalanlayan diğerlerini de yalanlamış sayılır. Çünkü onların çağrıları aynıdır. Kavimlerin peygamberleri yalanlamaları şahıs olarak onu yalanlamak değildi. Aksine onlar, bütün peygamberlerin ortaklaşa getirdikleri gerçeği yalanlamışlardı. 81. “Biz onlara” Salih’in kendilerine getirmiş olduğu hakkın doğruluğuna delil olan “âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik” Allah’ın büyük mucizelerinden biri olan dişi deve de bunlardan birisi idi. “ama onlar” büyüklenerek ve Allah’a karşı gelerek “onlardan yüz çeviriyorlardı.” 82-83. “Onlar” Allah’ın üzerlerindeki nimetlerinin çokluğundan dolayı yurtlarında korkudan yana rahat ve “güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” Eğer Allah’ın nimetine şükretmiş ve peygamberleri Salih aleyhisselam’ı tasdik etmiş olsalardı Allah da onlara bol bol rızık ihsan eder, dünyevi ve uhrevi çeşitli mükâfatlarla onları ikramlara gark ederdi. Fakat onların peygamberleri yalanlamaları ve dişi deveyi de kesip Rablerinin emrine de karşı gelerek:“Ey Salih! Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir”(el-Araf, 7/77) demeleri üzerine “onları o çığlık yakalayıverdi.” Bunun etkisi ile göğüslerindeki kalpleri parçalandı ve helâk olup yurtlarında diz üstü çökmüş halde kalakaldılar. Bununla birlikte bir de rezillik ve kesintisiz bir lânete de uğradılar. 84. “Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Çünkü Allah’ın emri geldiği takdirde askerlerin çokluğu, yardımcıların güçlü olması y ada malların bolluğu onu geri çeviremez.

Hicr 15:81

80- Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. 81- Biz onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik, ama onlar, onlardan yüz çeviriyorlardı. 82- Onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı. 83- Nihayet sabaha girerken onları o çığlık yakalayıverdi. 84- Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi. 80. Yüce Allah, bize Hicr halkından haber vermektedir. Bunlar, Hicaz topraklarında bilinen bir yer olan Hicr’de meskûn bulunan, Salih’in kavmi idiler. Bunlar “peygamberleri yalanlamıştı” yani Salih’i yalanlamışlardı. Ancak peygamberlerden birisini yalanlayan diğerlerini de yalanlamış sayılır. Çünkü onların çağrıları aynıdır. Kavimlerin peygamberleri yalanlamaları şahıs olarak onu yalanlamak değildi. Aksine onlar, bütün peygamberlerin ortaklaşa getirdikleri gerçeği yalanlamışlardı. 81. “Biz onlara” Salih’in kendilerine getirmiş olduğu hakkın doğruluğuna delil olan “âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik” Allah’ın büyük mucizelerinden biri olan dişi deve de bunlardan birisi idi. “ama onlar” büyüklenerek ve Allah’a karşı gelerek “onlardan yüz çeviriyorlardı.” 82-83. “Onlar” Allah’ın üzerlerindeki nimetlerinin çokluğundan dolayı yurtlarında korkudan yana rahat ve “güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” Eğer Allah’ın nimetine şükretmiş ve peygamberleri Salih aleyhisselam’ı tasdik etmiş olsalardı Allah da onlara bol bol rızık ihsan eder, dünyevi ve uhrevi çeşitli mükâfatlarla onları ikramlara gark ederdi. Fakat onların peygamberleri yalanlamaları ve dişi deveyi de kesip Rablerinin emrine de karşı gelerek:“Ey Salih! Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir”(el-Araf, 7/77) demeleri üzerine “onları o çığlık yakalayıverdi.” Bunun etkisi ile göğüslerindeki kalpleri parçalandı ve helâk olup yurtlarında diz üstü çökmüş halde kalakaldılar. Bununla birlikte bir de rezillik ve kesintisiz bir lânete de uğradılar. 84. “Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Çünkü Allah’ın emri geldiği takdirde askerlerin çokluğu, yardımcıların güçlü olması y ada malların bolluğu onu geri çeviremez.

Hicr 15:82

80- Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. 81- Biz onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik, ama onlar, onlardan yüz çeviriyorlardı. 82- Onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı. 83- Nihayet sabaha girerken onları o çığlık yakalayıverdi. 84- Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi. 80. Yüce Allah, bize Hicr halkından haber vermektedir. Bunlar, Hicaz topraklarında bilinen bir yer olan Hicr’de meskûn bulunan, Salih’in kavmi idiler. Bunlar “peygamberleri yalanlamıştı” yani Salih’i yalanlamışlardı. Ancak peygamberlerden birisini yalanlayan diğerlerini de yalanlamış sayılır. Çünkü onların çağrıları aynıdır. Kavimlerin peygamberleri yalanlamaları şahıs olarak onu yalanlamak değildi. Aksine onlar, bütün peygamberlerin ortaklaşa getirdikleri gerçeği yalanlamışlardı. 81. “Biz onlara” Salih’in kendilerine getirmiş olduğu hakkın doğruluğuna delil olan “âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik” Allah’ın büyük mucizelerinden biri olan dişi deve de bunlardan birisi idi. “ama onlar” büyüklenerek ve Allah’a karşı gelerek “onlardan yüz çeviriyorlardı.” 82-83. “Onlar” Allah’ın üzerlerindeki nimetlerinin çokluğundan dolayı yurtlarında korkudan yana rahat ve “güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” Eğer Allah’ın nimetine şükretmiş ve peygamberleri Salih aleyhisselam’ı tasdik etmiş olsalardı Allah da onlara bol bol rızık ihsan eder, dünyevi ve uhrevi çeşitli mükâfatlarla onları ikramlara gark ederdi. Fakat onların peygamberleri yalanlamaları ve dişi deveyi de kesip Rablerinin emrine de karşı gelerek:“Ey Salih! Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir”(el-Araf, 7/77) demeleri üzerine “onları o çığlık yakalayıverdi.” Bunun etkisi ile göğüslerindeki kalpleri parçalandı ve helâk olup yurtlarında diz üstü çökmüş halde kalakaldılar. Bununla birlikte bir de rezillik ve kesintisiz bir lânete de uğradılar. 84. “Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Çünkü Allah’ın emri geldiği takdirde askerlerin çokluğu, yardımcıların güçlü olması y ada malların bolluğu onu geri çeviremez.

Hicr 15:83

80- Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. 81- Biz onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik, ama onlar, onlardan yüz çeviriyorlardı. 82- Onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı. 83- Nihayet sabaha girerken onları o çığlık yakalayıverdi. 84- Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi. 80. Yüce Allah, bize Hicr halkından haber vermektedir. Bunlar, Hicaz topraklarında bilinen bir yer olan Hicr’de meskûn bulunan, Salih’in kavmi idiler. Bunlar “peygamberleri yalanlamıştı” yani Salih’i yalanlamışlardı. Ancak peygamberlerden birisini yalanlayan diğerlerini de yalanlamış sayılır. Çünkü onların çağrıları aynıdır. Kavimlerin peygamberleri yalanlamaları şahıs olarak onu yalanlamak değildi. Aksine onlar, bütün peygamberlerin ortaklaşa getirdikleri gerçeği yalanlamışlardı. 81. “Biz onlara” Salih’in kendilerine getirmiş olduğu hakkın doğruluğuna delil olan “âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik” Allah’ın büyük mucizelerinden biri olan dişi deve de bunlardan birisi idi. “ama onlar” büyüklenerek ve Allah’a karşı gelerek “onlardan yüz çeviriyorlardı.” 82-83. “Onlar” Allah’ın üzerlerindeki nimetlerinin çokluğundan dolayı yurtlarında korkudan yana rahat ve “güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” Eğer Allah’ın nimetine şükretmiş ve peygamberleri Salih aleyhisselam’ı tasdik etmiş olsalardı Allah da onlara bol bol rızık ihsan eder, dünyevi ve uhrevi çeşitli mükâfatlarla onları ikramlara gark ederdi. Fakat onların peygamberleri yalanlamaları ve dişi deveyi de kesip Rablerinin emrine de karşı gelerek:“Ey Salih! Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir”(el-Araf, 7/77) demeleri üzerine “onları o çığlık yakalayıverdi.” Bunun etkisi ile göğüslerindeki kalpleri parçalandı ve helâk olup yurtlarında diz üstü çökmüş halde kalakaldılar. Bununla birlikte bir de rezillik ve kesintisiz bir lânete de uğradılar. 84. “Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Çünkü Allah’ın emri geldiği takdirde askerlerin çokluğu, yardımcıların güçlü olması y ada malların bolluğu onu geri çeviremez.

Hicr 15:84

80- Andolsun ki Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. 81- Biz onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik, ama onlar, onlardan yüz çeviriyorlardı. 82- Onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı. 83- Nihayet sabaha girerken onları o çığlık yakalayıverdi. 84- Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi. 80. Yüce Allah, bize Hicr halkından haber vermektedir. Bunlar, Hicaz topraklarında bilinen bir yer olan Hicr’de meskûn bulunan, Salih’in kavmi idiler. Bunlar “peygamberleri yalanlamıştı” yani Salih’i yalanlamışlardı. Ancak peygamberlerden birisini yalanlayan diğerlerini de yalanlamış sayılır. Çünkü onların çağrıları aynıdır. Kavimlerin peygamberleri yalanlamaları şahıs olarak onu yalanlamak değildi. Aksine onlar, bütün peygamberlerin ortaklaşa getirdikleri gerçeği yalanlamışlardı. 81. “Biz onlara” Salih’in kendilerine getirmiş olduğu hakkın doğruluğuna delil olan “âyetlerimizi/mucizelerimizi vermiştik” Allah’ın büyük mucizelerinden biri olan dişi deve de bunlardan birisi idi. “ama onlar” büyüklenerek ve Allah’a karşı gelerek “onlardan yüz çeviriyorlardı.” 82-83. “Onlar” Allah’ın üzerlerindeki nimetlerinin çokluğundan dolayı yurtlarında korkudan yana rahat ve “güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” Eğer Allah’ın nimetine şükretmiş ve peygamberleri Salih aleyhisselam’ı tasdik etmiş olsalardı Allah da onlara bol bol rızık ihsan eder, dünyevi ve uhrevi çeşitli mükâfatlarla onları ikramlara gark ederdi. Fakat onların peygamberleri yalanlamaları ve dişi deveyi de kesip Rablerinin emrine de karşı gelerek:“Ey Salih! Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir”(el-Araf, 7/77) demeleri üzerine “onları o çığlık yakalayıverdi.” Bunun etkisi ile göğüslerindeki kalpleri parçalandı ve helâk olup yurtlarında diz üstü çökmüş halde kalakaldılar. Bununla birlikte bir de rezillik ve kesintisiz bir lânete de uğradılar. 84. “Ancak kazanmakta oldukları kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Çünkü Allah’ın emri geldiği takdirde askerlerin çokluğu, yardımcıların güçlü olması y ada malların bolluğu onu geri çeviremez.

Hicr 15:85

85- Biz gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Şüphe yok ki kıyamet gelecektir. O halde sen onlara aldırmayıp güzel bir şekilde yüz çevir! 86- Şüphesiz senin Rabbin (her şeyi) yaratan ve bilendir. 85. Yani biz, Allah düşmanlarının zannettiği gibi gökleri ve yeri boşuna yaratmadık. Aksine her ikisini de “ancak hak (bir amaç) ile yarattık.” Bu hakkın bir gereği olarak, her ikisinde de onları yaratanın kemâline, kudretine, rahmetinin ve hikmetinin genişliğine, her şeyi kuşatan bilgisine, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek gerektiğine delil olacak şeyler yaptık. “Şüphe yok ki kıyamet gelecektir.” Bunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü göklerin ve yerin hiç yokken yaratılması elbette insanları ikinci bir defa yaratmaktan daha büyük br iştir. “O halde sen onlara aldırmayıp güzel bir şekilde yüz çevir!” bu, eziyetin söz konusu olmadığı bir yüz çevirmedir. Kötülük yapanlara sen iyilikle, günah işleyene de afla karşılık ver. Tâ ki böylece Rabbinden pek büyük ecir ve mükâfata nail olasın. Şüphesiz ki gelecek olan şey, yakın demektir. Burada sözünü ettiğim anlamdan daha güzel bir anlamı da farketmekteyim ki o da şudur: Burada emredilen, aldırış etmeyip güzelce, yani kinden, sözlü ve fiili eziyetten uzak bir şekilde yüz çevirmek, affetmektir. Yoksa güzel olmayan, yani yerli yerinde yapılmayan bir yüz çeviriş ve affediş değildir. Zira cezalandırmanın gerektiği bir yerde af söz konusu olmamalıdır. Mesela cezadan başka hiçbir şeyin faydalı olmayacağı haksız ve zalimlerin cezalandırılması bu kabildendir. İşte burada kastedilen de bu anlamdır. 86. “Şüphesiz senin Rabbin” yaratılmış bulunan her şeyi “yaratan ve bilendir.” Her şeyi bilir. İlminin kuşattığı hiçbir şey ve yarattığı hiçbir varlık, O’nu aciz bırakamaz ki bunlar da Allah’ın dışındaki bütün varlıklardır.

Hicr 15:86

85- Biz gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Şüphe yok ki kıyamet gelecektir. O halde sen onlara aldırmayıp güzel bir şekilde yüz çevir! 86- Şüphesiz senin Rabbin (her şeyi) yaratan ve bilendir. 85. Yani biz, Allah düşmanlarının zannettiği gibi gökleri ve yeri boşuna yaratmadık. Aksine her ikisini de “ancak hak (bir amaç) ile yarattık.” Bu hakkın bir gereği olarak, her ikisinde de onları yaratanın kemâline, kudretine, rahmetinin ve hikmetinin genişliğine, her şeyi kuşatan bilgisine, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek gerektiğine delil olacak şeyler yaptık. “Şüphe yok ki kıyamet gelecektir.” Bunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü göklerin ve yerin hiç yokken yaratılması elbette insanları ikinci bir defa yaratmaktan daha büyük br iştir. “O halde sen onlara aldırmayıp güzel bir şekilde yüz çevir!” bu, eziyetin söz konusu olmadığı bir yüz çevirmedir. Kötülük yapanlara sen iyilikle, günah işleyene de afla karşılık ver. Tâ ki böylece Rabbinden pek büyük ecir ve mükâfata nail olasın. Şüphesiz ki gelecek olan şey, yakın demektir. Burada sözünü ettiğim anlamdan daha güzel bir anlamı da farketmekteyim ki o da şudur: Burada emredilen, aldırış etmeyip güzelce, yani kinden, sözlü ve fiili eziyetten uzak bir şekilde yüz çevirmek, affetmektir. Yoksa güzel olmayan, yani yerli yerinde yapılmayan bir yüz çeviriş ve affediş değildir. Zira cezalandırmanın gerektiği bir yerde af söz konusu olmamalıdır. Mesela cezadan başka hiçbir şeyin faydalı olmayacağı haksız ve zalimlerin cezalandırılması bu kabildendir. İşte burada kastedilen de bu anlamdır. 86. “Şüphesiz senin Rabbin” yaratılmış bulunan her şeyi “yaratan ve bilendir.” Her şeyi bilir. İlminin kuşattığı hiçbir şey ve yarattığı hiçbir varlık, O’nu aciz bırakamaz ki bunlar da Allah’ın dışındaki bütün varlıklardır.

Hicr 15:87

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:88

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:89

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:90

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:91

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:92

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:93

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:94

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:95

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:96

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:97

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:98

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***

Hicr 15:99

87- Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve Kur’an-ı Azîm’i verdik. 88- Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme ve onlar için üzülme. Müminlere de kanadını ger. 89- Ve de ki:“Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” 90- Tıpkı yemin edenlere indirdiğimiz (azap) gibi! 91- O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara! 92- Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soracağız; 93- Yapmakta oldukları şeyleri. 94- O halde emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir! 95- O alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. 96- Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde bilecekler! 97- Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı göğsün daralıyor. 98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! 99- Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et! 87. Yüce Allah Rasûlüne olan lütfunu dile getirerek:“Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azîm’i verdik” buyurmaktadır. “Tekrarlanan yedi” sahih görüşe göre ya yedi uzun sureyi teşkil eden Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve Enfâl ile birlikte Tevbe sûreleridir yahut da yedi âyet olması dolayısı ile Fatiha suresidir. Bu durumda “Kur’an-ı Azîm”in atfı, genelin özele atfı kabilinden olur. Çünkü bu tekrarlanan yedide; tevhid, gaybî bilgiler, yüce hükümler çokça geçmekte ve sıkça tekrarlanmaktadır. Tekrarlanan yedinin Fatiha olduğu görüşüne göre de anlam şöyle olur: Bu sûre, namazda her bir rekatte tekrarlanan yedi âyetten oluşmaktadır. Yüce Allah, tekrarlanan yedi ile birlikte Kur’an-ı Azîm’i Peygamber’e verdiğine göre yarışacak kimselerin yarışabilecekleri en üstün şeyleri vermiş, müminlerin sevinmelerine sebep olacak en büyük ihsanı lütfetmiş demektir. “De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58) Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 88. “Sakın onlardan bazı grupları faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Yani bu lüks içerisinde bulunanların faydalandığı ve cahillerin de aldandığı o dünya zevklerine düşünceni meşgul edecek şekilde beğeni ile bakma! Allah’ın sana vermiş olduğu tekrarlanan yedi ve Kur’an-ı Azim ile bunlara muhtaç olmadığını bil, onlarla yetin. “Onlar için üzülme.” Çünkü onlardan hayır umulmaz, bir fayda gelmesi de beklenmez. Onlar yerine mü’minler senin için en güzel karşılık ve en üstün bir bedeldir. “Müminlere de kanadını ger!” Onlara yumuşak davran, onlara karşı huyun güzel olsun, onlara sevgi, ikram ve muhabbetle davran. 89. “Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben (azaba karşı) açık bir uyarıcıyım.” Yani uyarıcılık görevini yerine getir ve risaleti eda et. Uzağa da yakına da, dosta da düşmana da tebliğ yap. Sen bunu yapacak olursan onların hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez. 90. “Tıpkı” insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için çalışan ve senin getirdiklerinin batıl olduğu hususunda “yemin edenlere” bir ceza olarak “indirdiğimiz (azap) gibi!” 91. “O, Kur’an’ı parça parça ayıranlara.” Kendi hevalarına ve arzularına göre onu kısımlara ve bölümlere ayırıp parçalayanlara… Zira onlardan kimisi: Bu bir büyüdür, derken kimisi: Bu bir kehanettir, diyordu. Kimisi ise: Bu uydurulmuştur, diyor ve buna benzer şekillerde Kur’an-ı Kerim’i insanları hidâyetten alıkoymak için tenkide koyuluyor, onu yalanlıyor, kâfirlerin söyledikleri diğer sözlerle onu niteliyorlardı. 92. “Rabbine andolsun ki onların hepsine” Yani Kur’an-ı Kerim’e dil uzatan, onu ayıplayan, onu değişikliğe uğratmaya ve başka sözlerle değiştirmeye çalışanların hepsine “elbette soracağız.” 93. “Yapmakta oldukları şeyleri” onlara soracağız. Bu ifadede onların yaptıklarını sürdürmekten vazgeçmeleri için oldukça büyük bir uyarı vardır. 94. “O halde emrolunduğunu açıkça bildir” Yüce Allah, onlara da başkalarına da aldırmamasını, Allah’ın emrini açıkça söyleyerek herkese bunu ilan etmesini, hiçbir engel tanımamasını ve bu gibi iftiracıların sözlerinin onu görevini yerine getirmekten alıkoymamasını emretmektedir. “ve müşriklerden de yüz çevir!” Onlara aldırma! Onların hakaretlerine kulak asma ve görevini yerine getirmeye bak! 95. “O” seninle ve getirdiklerinle “alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” Bu, Allah tarafından Rasûlüne, alay edenlerin ona hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerine ve Allah’ın, dilediği çeşitli azaplarla onların hakkından geleceğine dair bir vaadidir. Nitekim Allah, verdiği bu sözü yerine getirmiştir. Bir kimse, Allah Rasûlü ile ve onun getirdikleri ile açıkça alay etmişse mutlaka Allah, onu helâk etmiş ve en kötü bir şekilde canını almıştır. 96. Daha sonra Allah, bu alaycı kâfirlerin niteliklerini zikretmekte, Allah Rasûlüne eziyet ettikleri gibi Allah’a da şöylece eziyet ettiklerini bildirmektedir:“Onlar ki” rableri ve yaratıcıları olan ve onlara her türlü iyiliği ihsan eden “Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Ama ilerde” Kıyamette yaptıklarının kötü bir aldanıştan başka bir şey olmadığını “bilecekler!” 97. “Biz elbette biliyoruz ki onların söylediklerinden dolayı” seni yalanlayıp alay etmeleri yüzünden “göğsün daralıyor.” Biz, onları azap ile toptan imha edip köklerini kurutmaya, hak ettikleri azabı derhal vermeye kadiriz. Allah mühlet verir, ama ihmal etmez. 98. “O halde” ey Muhammed “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” Allah’ı çokça an, çokça tesbih et, O’na çokça hamd et, bol bol namaz kıl. Çünkü bu ameller, kalbe genişlik ve ferahlık verir, görevini ifa etmek için sana yardımcı olur. 99. “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” Yani çeşitli ibadetlerle Allah’a bütün vakitlerinde yakınlaşmayı sürdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin bu emrine riâyet etmişti. Rabbinden ölüm kendisine gelinceye kadar ibadetini sürekli yapmış ve hiçbir şekilde aksatmamıştır. Hicr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin. ***