Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — İsra' 17:1 – Kehf 18:61

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. İsra' 17:1
  2. İsra' 17:2
  3. İsra' 17:3
  4. İsra' 17:4
  5. İsra' 17:5
  6. İsra' 17:6
  7. İsra' 17:7
  8. İsra' 17:8
  9. İsra' 17:9
  10. İsra' 17:10
  11. İsra' 17:11
  12. İsra' 17:12
  13. İsra' 17:13
  14. İsra' 17:14
  15. İsra' 17:15
  16. İsra' 17:16
  17. İsra' 17:17
  18. İsra' 17:18
  19. İsra' 17:19
  20. İsra' 17:20
  21. İsra' 17:21
  22. İsra' 17:22
  23. İsra' 17:23
  24. İsra' 17:24
  25. İsra' 17:25
  26. İsra' 17:26
  27. İsra' 17:27
  28. İsra' 17:28
  29. İsra' 17:29
  30. İsra' 17:30
  31. İsra' 17:31
  32. İsra' 17:32
  33. İsra' 17:33
  34. İsra' 17:34
  35. İsra' 17:35
  36. İsra' 17:36
  37. İsra' 17:37
  38. İsra' 17:38
  39. İsra' 17:39
  40. İsra' 17:40
  41. İsra' 17:41
  42. İsra' 17:42
  43. İsra' 17:43
  44. İsra' 17:44
  45. İsra' 17:45
  46. İsra' 17:46
  47. İsra' 17:47
  48. İsra' 17:48
  49. İsra' 17:49
  50. İsra' 17:50
  51. İsra' 17:51
  52. İsra' 17:52
  53. İsra' 17:53
  54. İsra' 17:54
  55. İsra' 17:55
  56. İsra' 17:56
  57. İsra' 17:57
  58. İsra' 17:58
  59. İsra' 17:59
  60. İsra' 17:60
  61. İsra' 17:61
  62. İsra' 17:62
  63. İsra' 17:63
  64. İsra' 17:64
  65. İsra' 17:65
  66. İsra' 17:66
  67. İsra' 17:67
  68. İsra' 17:68
  69. İsra' 17:69
  70. İsra' 17:70
  71. İsra' 17:71
  72. İsra' 17:72
  73. İsra' 17:73
  74. İsra' 17:74
  75. İsra' 17:75
  76. İsra' 17:76
  77. İsra' 17:77
  78. İsra' 17:78
  79. İsra' 17:79
  80. İsra' 17:80
  81. İsra' 17:81
  82. İsra' 17:82
  83. İsra' 17:83
  84. İsra' 17:84
  85. İsra' 17:85
  86. İsra' 17:86
  87. İsra' 17:87
  88. İsra' 17:88
  89. İsra' 17:89
  90. İsra' 17:90
  91. İsra' 17:91
  92. İsra' 17:92
  93. İsra' 17:93
  94. İsra' 17:94
  95. İsra' 17:95
  96. İsra' 17:96
  97. İsra' 17:97
  98. İsra' 17:98
  99. İsra' 17:99
  100. İsra' 17:100
  101. İsra' 17:101
  102. İsra' 17:102
  103. İsra' 17:103
  104. İsra' 17:104
  105. İsra' 17:105
  106. İsra' 17:106
  107. İsra' 17:107
  108. İsra' 17:108
  109. İsra' 17:109
  110. İsra' 17:110
  111. İsra' 17:111
  112. Kehf 18:1
  113. Kehf 18:2
  114. Kehf 18:3
  115. Kehf 18:4
  116. Kehf 18:5
  117. Kehf 18:6
  118. Kehf 18:7
  119. Kehf 18:8
  120. Kehf 18:9
  121. Kehf 18:10
  122. Kehf 18:11
  123. Kehf 18:12
  124. Kehf 18:13
  125. Kehf 18:14
  126. Kehf 18:15
  127. Kehf 18:16
  128. Kehf 18:17
  129. Kehf 18:18
  130. Kehf 18:19
  131. Kehf 18:20
  132. Kehf 18:21
  133. Kehf 18:22
  134. Kehf 18:23
  135. Kehf 18:24
  136. Kehf 18:25
  137. Kehf 18:26
  138. Kehf 18:27
  139. Kehf 18:28
  140. Kehf 18:29
  141. Kehf 18:30
  142. Kehf 18:31
  143. Kehf 18:32
  144. Kehf 18:33
  145. Kehf 18:34
  146. Kehf 18:35
  147. Kehf 18:36
  148. Kehf 18:37
  149. Kehf 18:38
  150. Kehf 18:39
  151. Kehf 18:40
  152. Kehf 18:41
  153. Kehf 18:42
  154. Kehf 18:43
  155. Kehf 18:44
  156. Kehf 18:45
  157. Kehf 18:46
  158. Kehf 18:47
  159. Kehf 18:48
  160. Kehf 18:49
  161. Kehf 18:50
  162. Kehf 18:51
  163. Kehf 18:52
  164. Kehf 18:53
  165. Kehf 18:54
  166. Kehf 18:55
  167. Kehf 18:56
  168. Kehf 18:57
  169. Kehf 18:58
  170. Kehf 18:59
  171. Kehf 18:60
  172. Kehf 18:61

İsra' 17:1

1- Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya, kendisine delil ve mucizelerimizden bir kısmını göstermek için götüren zât (her türlü eksiklikten) münezzehtir. Şüphesiz ki O, her şeyi işiten ve bilendir. (Mekke’de inmiştir, 111 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Şanı Yüce Allah, mukaddes zatını tenzih ve ta’zim etmektedir. Çünkü O’nun pek büyük fiilleri ve muazzam lütuf ve ihsanları vardır ki bunlardan birisi de:“Kulunu” ve Rasûlünü, yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “geceleyin” kayıtsız ve şartsız olarak bütün mescidlerin en değerlisi ve şereflisi olan “Mescid-i Haram’dan” faziletli mescidlerden birisi ve peygamberlerin mekânı olan “Mescid-i Aksâ’ya” götürmesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir gecede oldukça uzak bir mesafeye kadar götürülmüş ve aynı gece geri dönmüştür. Yüce Allah, ona hidâyetine hidâyet, basiretine basiret, sebatına sebat, hakkı batıldan ayırdedici furkan özelliğine furkan katan pek çok âyetlerini, delil ve mucizelerini ona göstermiştir. Bu, Yüce Allah’ın Peygamber’e gösterdiği itina ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü bütün işlerinde onu en kolay olana ulaştırmış, ona kendisini öncekilere de sonrakilere de üstün kılacak pek çok nimetler ihsan etmiştir. yet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre İsrâ, gecenin ilk saatlerinde ve Mescid-i Haram’ın kendisinden gerçekleşmiştir. Ancak sahih bir hadiste sabit olduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ummu Hani’nin evinden götürülmüştür. Buna göre Mescid-i Haram’daki fazilet, Harem bölgesinin diğer yerleri için de söz konusudur. Böylece bütün Harem bölgesindeki ibadetler, bizzat Mescid-i Haram’ın kendisinde yapılmış gibi kat kat mükâfatlandırılır. Yine âyetin zahirinden anlaşıldığına göre İsra, Peygamber’in hem ruhu hem de bedeniyle birlikte olmuştur. Aksi takdirde bu, büyük bir âyet/mucize ve üstün bir menkıbe olmazdı. İsraya ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in onda gördüklerinin tafsiline dair pek çok hadis sabit olmuştur. Bu hadislere göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Beytü’l-Makdis’e kadar götürülmüş (İsra), sonra oradan da semavâta yükseltilmiştir (Mi’râc). Nihâyet o, en yüksek semânın da üstüne ulaşmış, cenneti ve cehennemi görmüş, mertebelerine göre peygamberlerle karşılaşmış ve ona elli vakit namaz farz kılınmıştır. Daha sonra Yüce Allah’ın Kelim’i olan Musa’nın işaretiyle Rabbine müracaatını birkaç defa tekrarlamış ve en sonunda namaz, fiilen beş vakit, ecir ve mükâfaat itibariyle de elli vakit olmuştur. O gece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve de ümmeti, Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği oldukça üstün lütuflara mazhar olmuştur. Burada yüce Allah, Peygamber’den Kur’an-ı Kerim’den bir ayet indirerek ve onun kulluğunu vurgulayarak bahsetmiştir. Çünkü o, bu büyük makamlara Rabbine olan kulluğunu tamamladığı için nail olmuştur. “Çevresini mübarek kıldığımız...” buyruğuna gelince bu, biz orayı ağaçlarla, ırmaklarla ve sürekli verimlilik ile bereketli kıldık, demektir. Bu mescidin, Mescid-i Haram ile Medine’deki Mescid-i Nebevi dışında kalan diğer mescidlerden daha üstün kılınması, orada ibadet edip namaz kılmak için yolculuğa çıkılmasının dinen uygun görülmesi ve Allah'ın orayı pek çok peygamberi ile seçkin kulu için bir mekan olarak özellikle seçmesi de bu berekete dahildir.

İsra' 17:2

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:3

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:4

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:5

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:6

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:7

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:8

2- Biz, Mûsâ’ya Kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” 3- Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. 4- Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik:“Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve gerçekten büyük zorbalıklar yapacaksınız.” 5- Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik de onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler. Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaat idi. 6- Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sayıca sizi daha üstün kıldık. 7- Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz. Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler diye (onları yine üstünüze saldık). 8- Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer (yine fesada) dönerseniz, biz de (ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık. 2. Her şeyi yoktan var eden Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği ile Musa aleyhisselam’ın peygamberliğini, onların kitabları ile şeriatlerini çoğu kere bir arada zikretmektedir. Çünkü onlara verilen Kitaplar, ilâhi kitapların en büyüğü, onların şeriatleri şeriatlerin en mükemmeli, onların risalet ve nübüvvetleri de nübüvvetlerin en yücesidir. Ayrıca onlara tâbi olanlar da mü’minlerin büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Biz Mûsâ’ya Kitabı” yani Tevrat’ı “verdik ve onu İsrailoğulları için” cahilliğin karanlıklarında hakkı bilmeye götüren yola ulaşacakları “bir hidâyet kaynağı kılıp (onlara dedik ki): “Benden başka güvenip dayanacak hiçbir (ilah) edinmeyin.” Yani biz, onlara bu Kitab’ı yalnızca Allah’a ibadet etsinler, O’na yönelsinler, din ve dünya işlerinin idarecisi ve vekili olarak yalnızca O’nu görsünler, hiçbir şeye sahip olmayan ve kendilerine bile hiçbir fayda sağlayamayan yaratılmışlara bel bağlamasınlar diye indirdik. 3. “Ey Nûh ile beraber (kurtarıp gemide) taşıdıklarınızın soyundan gelenler!” Yani ey kendilerine lütuf ve ihsanda bulunup da Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler! “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.” Bu buyrukta Nuh aleyhisselam’ın Allah’a şükrün gereğini yerine getiren, bu sıfatla donanmış biri olduğuna apaçık bir delil ve bundan dolayı ona övgü vardır. Ayrıca onun soyundan gelenlere de şükür konusunda ona uymaları teşvik edilmekte, Yüce Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaları istenmektedir. Çünkü O, onları hayatta bırakıp yeryüzünde halef kılmış ve onların dışında kalanları ise suda boğmuştu. 4. “Biz o Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik…” Yani daha önceden onlara kitaplarında şu gerçeği haber vermiştik: Onlar, çeşitli günahlar işlemek, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, yeryüzünde büyüklük taslamayıp zorbalık etmek suretiyle yurtlarında iki defa fesat çıkaracaklardır. Bu fesatlardan birisini yaptıkları zaman Yüce Allah, onlara düşmanlarını musallat edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu, belki döner de ibret alırlar diye onlar için bir sakındırma ve bir uyarı idi. 5. “Bu iki (fesattan) birincisinin vakti gelince” yani fesat çıkaracakları iki kereden birincisinin vakti gelip sözü edilen bu fesadı işlediklerinde “üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik.” Oldukça cesur, sayıları ve teçhizatı pek çok olan kullarımızı, kaderimizin gereği ve yaptıklarınızın cezası olmak üzere sizlere musallat kıldık. Allah, onları size muzaffer kıldı ve onlar sizi öldürdüler. Çoluk çocuğunuzu esir alıp mallarınızı talan ettiler. Hatta “onlar evlerin içine varıncaya kadar her yeri didik didik ettiler” Evlerin içlerine kadar girdiler, sizin saygı duyulması gereken Mescidinize bile girip orayı tahrip ettiler. “Bu, yerine getirilmesi kaçınılmaz bir vaad idi.” Onu gerektiren sebebi işlemeleri dolayısıyla gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İsrailoğullarına musallat kılınan bu kimselerin kim olduğu hususunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Ancak bunların kâfir bir topluluk olduğunu ittifakla kabul ederler. Bunlar ya Irak, ya Mezopotamya ahalisinden idiler ya da başkaları idi. İsrailoğullarının günahları çoğalınca, şeriatlerinin bir çoğunu terk edip yeryüzünde azgınlık edince Allah, bunları İsrailoğullarına musallat kılmıştı. 6. “Sonra onlara” size musallat kılınan bu kimselere “karşı size tekrar üstünlük verdik.” siz de onları yurtlarınızdan sürüp uzaklaştırdınız. “mallarla ve oğullarla sizi güçlendirdik.” Rızıklarınızı da sayınızı da çoğalttık. Onlara karşı sizi güçlendirdik. “ve sayıca sizi” onlara göre “daha üstün kıldık.” Bu ise sizin iyi davranışlarınız ve Allah’a itaatle boyun eğmeniz dolayısıyla olmuştu. 7. “Eğer iyilik ederseniz kendi yararınıza iyilik etmiş olursunuz.” Çünkü bunun faydası sizedir. Hatta dünyada bile bu böyledir. Nitekim düşmanlarınıza karşı muzaffer oluşunuzda da bunu görmüş bulunuyorsunuz. “Kötülük ederseniz de kendi zararınıza etmiş olursunuz.” Bunun da zararı size aittir. Nitekim Yüce Allah düşmanlarınızı size musallat kılmak suretiyle bunu size göstermiştir. “Nihayet (iki fesattan) sonuncusunun” yeryüzünde fesat çıkartacağınız diğer fesadın “vakti gelince” yine düşmanlarınızı size musallat kıldık. Size karşı zafer kazanmaları ve sizi esir almaları sebebiyle “kederiniz yüzünüzden belli olsun, daha önce girdikleri gibi Mescide” yani Beytü’l-Makdis’e “tekrar girsinler ve üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri her şeyi mahvetsinler” tahrip etsinler ve evlerinizi de mescidlerinizi de tarlalarınızı da yıkıp dağıtsınlar “diye” bunu yaptık. 8. “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.” ve böylelikle sizi onlara karşı muzaffer kılar. Nitekim Yüce Allah onlara merhamet etmiş ve tekrar onlara üstünlük vermiştir. Ancak masiyet işlemelerine karşı da onları tehdit ederek:“Ama eğer” yeryüzünde fesat çıkarmaya “dönerseniz, biz de” sizi cezalandırmaya “döneriz.” buyurmuştur. Onlar ise fesat çıkarmaya geri döndüler, Yüce Allah da onlara Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i musallat kıldı. Onun vasıtasıyla Yüce Allah, onlardan intikam aldı. Bu, dünyadaki cezaları idi. Allah’ın nezdindeki ibretlik cezaları ise daha büyük ve daha ağırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” Onlar, oraya girecek, orada kalacak ve ebediyen oradan çıkamayacaklardır. Bu âyet-i kerimelerde bu ümmet, masiyet işlemekten sakındırılmaktadır ki İsrailoğullarının başına gelen musibetler onların başına da gelmesin. Zira Yüce Allah’ın kanunu birdir ve onda herhangi bir değişiklik olmaz. Kâfir ve zalimlerin müslümanlara musallat olmasını dikkatle inceleyen bir kimse bunun, günahlarından ötürü onlara bir ceza olmak üzere gerçekleştiğini anlar. Diğer taraftan müslümanlar, Yüce Allah’ın Kitabını ve Rasûlünün sünnetini uyguladıklarında Allah, yeryüzünde onlara imkân ve iktidar vermiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır.

İsra' 17:9

9- Gerçekten bu Kur’an, en doğru olana iletir ve salih ameller işleyen mü’minlere, onlar için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. 10- Âhirete iman etmeyenler için de pek elemli bir azap hazırladığımızı bildirir. 9-10. Şanı Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’in şeref ve üstünlüğünü haber vermekte, onun “en doğru olana” yani itikad, amel ve ahlâk bakımından en mutedil ve en yüce olana ilettiğini haber vermektedir. O nedenle Kur’an-ı Kerim’in davetiyle hidâyet bulanlar, hiç şüphesiz insanların en mükemmeli, en doğru yol üzere olanları, bütün işlerde de en ileri derecede hidâyet bulanlarıdır. Farz ve sünnet kabilinden “salih ameller işleyen mü’minlere, onlar için” Allah’ın, niteliklerini kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği lütuf ve ihsan yurdunda hazırlamış olduğu “büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. Âhirete iman etmeyenler için de pek elemli bir azap hazırladığımızı bildirir.” Kur’an-ı Kerim, hem müjde hem de uyarıları ihtiva eder. Ayrıca kendileri vasıtasıyla müjdelenen şeylere nail olunacak hususları da söz konusu eder ki bunlar, iman ve salih ameldir. Yine kendileri sebebiyle uyarılan azaba müstehak olunan şeyleri de söz konusu eder ki bunlar da iman ve salih amelin zıddı olan şeylerdir.

İsra' 17:10

9- Gerçekten bu Kur’an, en doğru olana iletir ve salih ameller işleyen mü’minlere, onlar için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. 10- Âhirete iman etmeyenler için de pek elemli bir azap hazırladığımızı bildirir. 9-10. Şanı Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’in şeref ve üstünlüğünü haber vermekte, onun “en doğru olana” yani itikad, amel ve ahlâk bakımından en mutedil ve en yüce olana ilettiğini haber vermektedir. O nedenle Kur’an-ı Kerim’in davetiyle hidâyet bulanlar, hiç şüphesiz insanların en mükemmeli, en doğru yol üzere olanları, bütün işlerde de en ileri derecede hidâyet bulanlarıdır. Farz ve sünnet kabilinden “salih ameller işleyen mü’minlere, onlar için” Allah’ın, niteliklerini kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği lütuf ve ihsan yurdunda hazırlamış olduğu “büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. Âhirete iman etmeyenler için de pek elemli bir azap hazırladığımızı bildirir.” Kur’an-ı Kerim, hem müjde hem de uyarıları ihtiva eder. Ayrıca kendileri vasıtasıyla müjdelenen şeylere nail olunacak hususları da söz konusu eder ki bunlar, iman ve salih ameldir. Yine kendileri sebebiyle uyarılan azaba müstehak olunan şeyleri de söz konusu eder ki bunlar da iman ve salih amelin zıddı olan şeylerdir.

İsra' 17:11

11- İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua eder. İnsan pek acelecidir. 11. Bu, insanın bilgisizliğinden ve aceleciliğindendir. Çünkü insan, kızdığı vakit kendisinin veya çoluk-çocuğunun aleyhine olacak kötü şeyler isteyerek beddua eder. Ve tıpkı hayır duada acele ettiği gibi bu konuda da acele eder. Fakat Yüce Allah, lütfu dolayısı ile hayır duaları kabul etmekle birlikte bu tür kötülük isteyen bedduaları hemen kabul etmez:“Eğer Allah insanlara -hayrı çabucak istedikleri gibi- şerri de çabucak verseydi, elbette onların ecellerine hükmedilirdi.”(Yunus, 10/11)

İsra' 17:12

12- Biz, gece ile gündüzü iki delil kıldık. Gecenin alameti (olan ayı) sildik, gündüzün alameti (olan güneşi) de aydınlatıcı kıldık ki Rabbinizin lütfunu arayasınız, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. İşte biz, her şeyi ayrıntılı olarak açıkladık. 12. “Biz gece ile gündüzü iki delil kıldık.” Bunları Allah’ın kudretinin kemaline, rahmetinin genişliğine ve kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet olunmaması gerektiğine delil olan iki belge kıldık. “Gecenin alameti (olan ayı) sildik” Geceyi içinde sükûn bulunsun, dinlenilsin diye karanlık kıldık. “gündüzün alameti (olan güneşi) de aydınlatıcı” aydınlık “kıldık ki” geçiminizi sağlamak, sanat ve mesleklerinizi icra etmek, ticaretlerinizi ve yolculuklarınızı yapmak suretiyle “Rabbinizin lütfunu arayasınız ve” gece ile gündüz arka arkaya gelmesi ve ayın değişerek farklı farklı görünmesi sayesinde “yılların sayısını ve hesabı bilesiniz.” Buna binaen istediğiniz maslahatlarınızı gerçekleştiresiniz diye böyle yaptık. “İşte biz, her şeyi ayrıntılı olarak açıkladık.” Eşyalar birbirinden ayırt edilsin, hak ile batıl açık seçik ortaya çıksın diye âyetleri geniş geniş açıkladık ve onları çeşitli şekillerde sizlere anlattık. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”(el-En’âm, 6/38)

İsra' 17:13

13- Her insanın amelini, kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık. Kıyamet günü de ona, açılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap (amel defterini) çıkarırız. 14- “(Ve deriz ki:) Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen, kendine yetersin.” 13. Bu buyruk, Yüce Allah’ın adaletinin kemal derecesinde olduğunu haber vermektedir. Şöyle ki her insanın, hayır ve şer türünden yaptığı tüm amelleri, onun boynundadır. Yüce Allah onu, ondan ayrılmaz ve onu aşarak başkasına ulaşmaz şekilde kılmıştır. O nedenle de kişi, başkasının amelinden dolayı hesaba çekilmeyeceği gibi başkası da onun ameli dolayısıyla hesaba çekilmeyecektir. “Kıyamet günü de ona, açılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap (amel defterini) çıkarırız.” Bu kitapta hayır ya da şer türünden onun bütün ameli, küçüğüyle büyüğüyle yazılı olacaktır. 14. Ona şöyle denilecektir:“Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen, kendine yetersin.” Bir kula, cezalandırılmasını gerektiren ne gibi suçlarının bulunduğunu bilmesi için: Kendi kendini sen hesaba çek, denilmesi adalet ve insafın en ileri derecesidir.

İsra' 17:14

13- Her insanın amelini, kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık. Kıyamet günü de ona, açılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap (amel defterini) çıkarırız. 14- “(Ve deriz ki:) Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen, kendine yetersin.” 13. Bu buyruk, Yüce Allah’ın adaletinin kemal derecesinde olduğunu haber vermektedir. Şöyle ki her insanın, hayır ve şer türünden yaptığı tüm amelleri, onun boynundadır. Yüce Allah onu, ondan ayrılmaz ve onu aşarak başkasına ulaşmaz şekilde kılmıştır. O nedenle de kişi, başkasının amelinden dolayı hesaba çekilmeyeceği gibi başkası da onun ameli dolayısıyla hesaba çekilmeyecektir. “Kıyamet günü de ona, açılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap (amel defterini) çıkarırız.” Bu kitapta hayır ya da şer türünden onun bütün ameli, küçüğüyle büyüğüyle yazılı olacaktır. 14. Ona şöyle denilecektir:“Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen, kendine yetersin.” Bir kula, cezalandırılmasını gerektiren ne gibi suçlarının bulunduğunu bilmesi için: Kendi kendini sen hesaba çek, denilmesi adalet ve insafın en ileri derecesidir.

İsra' 17:15

15- Kim hidâyet bulursa o, ancak kendi yararına hidâyet bulmuş olur. Kim de saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur. Hiçbir (günahkar) kimse bir başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Biz, bir rasûl göndermedikçe de azap etmeyiz. 15. Yani herkesin hidâyet ve sapıklığı kendisinedir. Kimse kimsenin günahını yüklenmeyeceği gibi kimse başkasına gelecek zerre ağırlığı kadar bir kötülüğü de uzaklaştıramaz. Allah adaletlilerin en adaletlisidir. Hiçbir kimseye risalet vasıtasıyla delil ortaya konulmadıkça ve o da bu delile karşı koymadıkça azap edilmez. Delile boyun eğen yahut Yüce Allah’ın delili kendisine ulaşmayan kimseye ise hiç şüphesiz Allah azap etmez. Bu âyet-i kerime, fetret dönemi insanları ile müşriklerin çocukları da dahil olmak üzere Allah’ın, kendilerine peygamber göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyeceğine delil gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah, zulmetmekten münezzehtir.

İsra' 17:16

16- Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış elebaşılarına (Allah'a itaati) emrederiz, ancak onlar orada fâsıklık ederler. Böylece üzerlerine (azap) sözü hak olur. Biz de orayı yerle bir ederiz. 17- Nûh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeter. 16. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir: O, zalim ülkelerden herhangi birisini helak etmeyi, azap ile kökten yok etmeyi dilerse oranın nimet ve refahtan şımarmış olanlarına kaderî emrini verir, onlar da “orada fâsıklık ederler.” Azgınlıkları artar durur. Sonunda “üzerlerine” geri çevrilmesi imkânsız olan azap “sözü hak olur. Biz de orayı yerle bir ederiz.” 17. “Nûh’tan sonra nice nesilleri helak ettik.” Allah’ın Nûh kavminden sonra Ad, Semûd, Lût kavmi vb. gibi azap ile helâk ettiği pek çok ümmet vardır. Yüce Allah, onların azgınlıkları artıp küfürleri çoğalınca üzerlerine büyük bir ceza ve azap indirmişti. “Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeter.” O nedenle O’nun haksızlık edeceğinden yana korkmasınlar. Zira O, onları ancak yaptıklarına karşılık cezalandırır.

İsra' 17:17

16- Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış elebaşılarına (Allah'a itaati) emrederiz, ancak onlar orada fâsıklık ederler. Böylece üzerlerine (azap) sözü hak olur. Biz de orayı yerle bir ederiz. 17- Nûh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeter. 16. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir: O, zalim ülkelerden herhangi birisini helak etmeyi, azap ile kökten yok etmeyi dilerse oranın nimet ve refahtan şımarmış olanlarına kaderî emrini verir, onlar da “orada fâsıklık ederler.” Azgınlıkları artar durur. Sonunda “üzerlerine” geri çevrilmesi imkânsız olan azap “sözü hak olur. Biz de orayı yerle bir ederiz.” 17. “Nûh’tan sonra nice nesilleri helak ettik.” Allah’ın Nûh kavminden sonra Ad, Semûd, Lût kavmi vb. gibi azap ile helâk ettiği pek çok ümmet vardır. Yüce Allah, onların azgınlıkları artıp küfürleri çoğalınca üzerlerine büyük bir ceza ve azap indirmişti. “Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeter.” O nedenle O’nun haksızlık edeceğinden yana korkmasınlar. Zira O, onları ancak yaptıklarına karşılık cezalandırır.

İsra' 17:18

18- Her kim acele/peşin olan (dünya nimetlerini) isterse biz de ona orada dilediğimiz kadarını istediğimiz kimseye acele/peşin olarak veririz. Sonra da cehennemi ona konak yaparız, o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. 19- Her kim de âhireti ister ve onun için mü’min olarak gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır. 20- (Bu iki gruptan) her birine, hem onlara hem de bunlara (dünyada) Rabbinin ihsanından veririz. Zira Rabbinin ihsanı (dünyada hiç kimseye) kısıtlı değildir. 21- Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür. 18. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir:“Her kim acele/peşin olanı” yani yok olacak, geçip gidecek olan dünyayı “isterse” ve onun için çalışıp çabalar da geldiği yeri yahut varacağı sonu unutursa Yüce Allah, bu dünyanın değersiz ve fani nimetlerinden kendi dilediğini -Levh-i Mahfuz’da onun için yazıp takdir etmiş olduğu kadarıyla- ona acele tarafından hemen verir. Ancak bu, faydası ve devamlılığı olmayan fani bir nimettir. Daha sonra ise âhirette “cehennemi ona konak” yapar. “o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.” Yani rezil ve rüsvay olarak, hem Allah tarafından hem kulları tarafından yerilmiş ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde oraya girip azaba duçar olur. Böylelikle hem azaba uğrayacak, hem de rezil ve rüsvay olacaktır. 19. “Her kim de âhireti ister” ona razı olur ve onu dünya hayatına tercih eder “ve onun için” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlere ve âhiret gününe inanan bir “mü’min olarak gereği gibi” yani semavî kitapların ve nebevî buyrukların yönlendirdiği şekilde “çalışırsa”; imkânı ölçüsünde bu yolda amel ederse “işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır.” Yani kabul edilecek ve onlar için ecir ve mükâfatları Rableri katında saklanacaktır. Bununla birlikte dünya hayatındaki paylarından da mahrum kalmayacaklardır. Çünkü: 20. Yüce Allah, bu iki grubun her birine de dünyadan nasibini verir. Zira onun bağış ve ihsanı “kısıtlı” kimseden engellenmiş “değildir.” Aksine bütün yaratılmışlar, O’nun lütuf ve ihsanından yararlanmaktadırlar. 21. “Onların kimini kiminden” dünya hayatında bol yahut az rızık vermekle, zorluk ve kolaylıkla, ilim ve bilgisizlikle, akıl ve akılsızlıkla vb. gibi Yüce Allah’ın kendisiyle kullarından kimini kimine üstün kıldığı şeylerle “nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Dünya nimet ve lezzetleri ile âhiretinkiler hiçbir bakımdan kıyas kabul etmez. Cennetteki yüksek köşkler, çeşit çeşit lezzetler, sevinçler ve pek çok hayırlara kavuşanlarla cehenneme giden, orada can yakıcı uğratılan ve Rahîm olan Rabbin gazabına maruz kalanların hali arasında o kadar büyük fark vardır ki! Her iki yurdun ehli arasındaki büyük farklılıkların hiç kimse tarafından nitelendirilmesi mümkün değildir.

İsra' 17:19

18- Her kim acele/peşin olan (dünya nimetlerini) isterse biz de ona orada dilediğimiz kadarını istediğimiz kimseye acele/peşin olarak veririz. Sonra da cehennemi ona konak yaparız, o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. 19- Her kim de âhireti ister ve onun için mü’min olarak gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır. 20- (Bu iki gruptan) her birine, hem onlara hem de bunlara (dünyada) Rabbinin ihsanından veririz. Zira Rabbinin ihsanı (dünyada hiç kimseye) kısıtlı değildir. 21- Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür. 18. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir:“Her kim acele/peşin olanı” yani yok olacak, geçip gidecek olan dünyayı “isterse” ve onun için çalışıp çabalar da geldiği yeri yahut varacağı sonu unutursa Yüce Allah, bu dünyanın değersiz ve fani nimetlerinden kendi dilediğini -Levh-i Mahfuz’da onun için yazıp takdir etmiş olduğu kadarıyla- ona acele tarafından hemen verir. Ancak bu, faydası ve devamlılığı olmayan fani bir nimettir. Daha sonra ise âhirette “cehennemi ona konak” yapar. “o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.” Yani rezil ve rüsvay olarak, hem Allah tarafından hem kulları tarafından yerilmiş ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde oraya girip azaba duçar olur. Böylelikle hem azaba uğrayacak, hem de rezil ve rüsvay olacaktır. 19. “Her kim de âhireti ister” ona razı olur ve onu dünya hayatına tercih eder “ve onun için” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlere ve âhiret gününe inanan bir “mü’min olarak gereği gibi” yani semavî kitapların ve nebevî buyrukların yönlendirdiği şekilde “çalışırsa”; imkânı ölçüsünde bu yolda amel ederse “işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır.” Yani kabul edilecek ve onlar için ecir ve mükâfatları Rableri katında saklanacaktır. Bununla birlikte dünya hayatındaki paylarından da mahrum kalmayacaklardır. Çünkü: 20. Yüce Allah, bu iki grubun her birine de dünyadan nasibini verir. Zira onun bağış ve ihsanı “kısıtlı” kimseden engellenmiş “değildir.” Aksine bütün yaratılmışlar, O’nun lütuf ve ihsanından yararlanmaktadırlar. 21. “Onların kimini kiminden” dünya hayatında bol yahut az rızık vermekle, zorluk ve kolaylıkla, ilim ve bilgisizlikle, akıl ve akılsızlıkla vb. gibi Yüce Allah’ın kendisiyle kullarından kimini kimine üstün kıldığı şeylerle “nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Dünya nimet ve lezzetleri ile âhiretinkiler hiçbir bakımdan kıyas kabul etmez. Cennetteki yüksek köşkler, çeşit çeşit lezzetler, sevinçler ve pek çok hayırlara kavuşanlarla cehenneme giden, orada can yakıcı uğratılan ve Rahîm olan Rabbin gazabına maruz kalanların hali arasında o kadar büyük fark vardır ki! Her iki yurdun ehli arasındaki büyük farklılıkların hiç kimse tarafından nitelendirilmesi mümkün değildir.

İsra' 17:20

18- Her kim acele/peşin olan (dünya nimetlerini) isterse biz de ona orada dilediğimiz kadarını istediğimiz kimseye acele/peşin olarak veririz. Sonra da cehennemi ona konak yaparız, o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. 19- Her kim de âhireti ister ve onun için mü’min olarak gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır. 20- (Bu iki gruptan) her birine, hem onlara hem de bunlara (dünyada) Rabbinin ihsanından veririz. Zira Rabbinin ihsanı (dünyada hiç kimseye) kısıtlı değildir. 21- Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür. 18. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir:“Her kim acele/peşin olanı” yani yok olacak, geçip gidecek olan dünyayı “isterse” ve onun için çalışıp çabalar da geldiği yeri yahut varacağı sonu unutursa Yüce Allah, bu dünyanın değersiz ve fani nimetlerinden kendi dilediğini -Levh-i Mahfuz’da onun için yazıp takdir etmiş olduğu kadarıyla- ona acele tarafından hemen verir. Ancak bu, faydası ve devamlılığı olmayan fani bir nimettir. Daha sonra ise âhirette “cehennemi ona konak” yapar. “o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.” Yani rezil ve rüsvay olarak, hem Allah tarafından hem kulları tarafından yerilmiş ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde oraya girip azaba duçar olur. Böylelikle hem azaba uğrayacak, hem de rezil ve rüsvay olacaktır. 19. “Her kim de âhireti ister” ona razı olur ve onu dünya hayatına tercih eder “ve onun için” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlere ve âhiret gününe inanan bir “mü’min olarak gereği gibi” yani semavî kitapların ve nebevî buyrukların yönlendirdiği şekilde “çalışırsa”; imkânı ölçüsünde bu yolda amel ederse “işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır.” Yani kabul edilecek ve onlar için ecir ve mükâfatları Rableri katında saklanacaktır. Bununla birlikte dünya hayatındaki paylarından da mahrum kalmayacaklardır. Çünkü: 20. Yüce Allah, bu iki grubun her birine de dünyadan nasibini verir. Zira onun bağış ve ihsanı “kısıtlı” kimseden engellenmiş “değildir.” Aksine bütün yaratılmışlar, O’nun lütuf ve ihsanından yararlanmaktadırlar. 21. “Onların kimini kiminden” dünya hayatında bol yahut az rızık vermekle, zorluk ve kolaylıkla, ilim ve bilgisizlikle, akıl ve akılsızlıkla vb. gibi Yüce Allah’ın kendisiyle kullarından kimini kimine üstün kıldığı şeylerle “nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Dünya nimet ve lezzetleri ile âhiretinkiler hiçbir bakımdan kıyas kabul etmez. Cennetteki yüksek köşkler, çeşit çeşit lezzetler, sevinçler ve pek çok hayırlara kavuşanlarla cehenneme giden, orada can yakıcı uğratılan ve Rahîm olan Rabbin gazabına maruz kalanların hali arasında o kadar büyük fark vardır ki! Her iki yurdun ehli arasındaki büyük farklılıkların hiç kimse tarafından nitelendirilmesi mümkün değildir.

İsra' 17:21

18- Her kim acele/peşin olan (dünya nimetlerini) isterse biz de ona orada dilediğimiz kadarını istediğimiz kimseye acele/peşin olarak veririz. Sonra da cehennemi ona konak yaparız, o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. 19- Her kim de âhireti ister ve onun için mü’min olarak gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır. 20- (Bu iki gruptan) her birine, hem onlara hem de bunlara (dünyada) Rabbinin ihsanından veririz. Zira Rabbinin ihsanı (dünyada hiç kimseye) kısıtlı değildir. 21- Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür. 18. Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir:“Her kim acele/peşin olanı” yani yok olacak, geçip gidecek olan dünyayı “isterse” ve onun için çalışıp çabalar da geldiği yeri yahut varacağı sonu unutursa Yüce Allah, bu dünyanın değersiz ve fani nimetlerinden kendi dilediğini -Levh-i Mahfuz’da onun için yazıp takdir etmiş olduğu kadarıyla- ona acele tarafından hemen verir. Ancak bu, faydası ve devamlılığı olmayan fani bir nimettir. Daha sonra ise âhirette “cehennemi ona konak” yapar. “o da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.” Yani rezil ve rüsvay olarak, hem Allah tarafından hem kulları tarafından yerilmiş ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde oraya girip azaba duçar olur. Böylelikle hem azaba uğrayacak, hem de rezil ve rüsvay olacaktır. 19. “Her kim de âhireti ister” ona razı olur ve onu dünya hayatına tercih eder “ve onun için” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlere ve âhiret gününe inanan bir “mü’min olarak gereği gibi” yani semavî kitapların ve nebevî buyrukların yönlendirdiği şekilde “çalışırsa”; imkânı ölçüsünde bu yolda amel ederse “işte onların çalışmaları karşılığını bulacaktır.” Yani kabul edilecek ve onlar için ecir ve mükâfatları Rableri katında saklanacaktır. Bununla birlikte dünya hayatındaki paylarından da mahrum kalmayacaklardır. Çünkü: 20. Yüce Allah, bu iki grubun her birine de dünyadan nasibini verir. Zira onun bağış ve ihsanı “kısıtlı” kimseden engellenmiş “değildir.” Aksine bütün yaratılmışlar, O’nun lütuf ve ihsanından yararlanmaktadırlar. 21. “Onların kimini kiminden” dünya hayatında bol yahut az rızık vermekle, zorluk ve kolaylıkla, ilim ve bilgisizlikle, akıl ve akılsızlıkla vb. gibi Yüce Allah’ın kendisiyle kullarından kimini kimine üstün kıldığı şeylerle “nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret hem dereceleri itibari ile daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Dünya nimet ve lezzetleri ile âhiretinkiler hiçbir bakımdan kıyas kabul etmez. Cennetteki yüksek köşkler, çeşit çeşit lezzetler, sevinçler ve pek çok hayırlara kavuşanlarla cehenneme giden, orada can yakıcı uğratılan ve Rahîm olan Rabbin gazabına maruz kalanların hali arasında o kadar büyük fark vardır ki! Her iki yurdun ehli arasındaki büyük farklılıkların hiç kimse tarafından nitelendirilmesi mümkün değildir.

İsra' 17:22

22- Allah ile beraber başka bir ilâh edinme yoksa kınanmış ve kendi başına terk edilmiş bir halde kalakalırsın. 22. Yani yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin, en ufak çapta bile ibadette hak sahibi olduğuna inanma! Onlardan hiçbirisini Allah’a ortak koşma! Çünkü böyle bir tutum, yerilmeye ve yardımsı kalmaya sebeptir. Allah, melekleri ve O’nun peygamberleri şirki yasaklamışlar, şirk koşanı en ileri derecede yermişler, onlara yergi ifade eden isimleri ve çirkin sıfatları layık görmüşlerdir. O nedenle de şirk koşan kimse, yaratılmışlar arasında en kötü vasfa ve en çirkin niteliğe sahiptir. O, Rabbine bağlanmayı terk ettiğinden dolayı dini ve dünyası ile ilgili hususlarda ilâhî yardımdan mahrum kalır. Çünkü Allah’tan başkasına bağlanan yardımsız bırakılır. Kime bağlanmışsa ona havale edilir. Allah izin vermedikçe de hiçbir yaratığın bir başkasına faydası olamaz. Allah ile birlikte bir başka ilâhın varlığını kabul eden nasıl yerilir ve yardımsız bırakılırsa Allah’ı tevhid edip dini O’na halis kılan, Allah’tan başkalarından uzaklaşıp da O’na bağlanan kimseler de övgüye mazhar olur ve bütün hallerinde Allah’ın yardımına nail olur.

İsra' 17:23

23- Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi ve ana-babaya da iyi davranmanızı kesin olarak emretmiştir. Eğer onlardan biri veya her ikisi, yanında ihtiyarlığa ulaşırsa onlara “Öf!” (bile) deme ve onları azarlama! Onlara tatlı ve güzel söz söyle! 24- Onlara merhamet dolu tevazu kanadını ger ve de ki: “Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl (merhametle) yetiştirdilerse sen de onlara öyle merhamet et!” 23. Allah Teâlâ, kendisine şirk koşulmasını yasakladıktan sonra tevhidi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Rabbin” yerdekilerden olsun, göktekilerden olsun, ölülerden olsun, dirilerden olsun “kendisinden başkasına ibadet etmemenizi…” dinî bir hüküm ve şer’i birer emir olmak üzere “kesin olarak emretmiştir.” Çünkü Vâhid ve Ehad olan, bir tek ve Samed olan O’dur. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. Her türlü sıfatın en azametlisi yalnız O’nundur ve bu sıfatları yaratılmışlardan hiç kimseninkine benzemez. Görünen ve görünmeyen bütün nimetleri ihsan eden, her türlü kötülüğü önleyen, yaratan, rızık veren, bütün işleri yöneten O’dur. Bütün bunları tek başına yapan O’dur. O’nun dışındaki hiçbir varlığın bunlarda en ufak bir payı bile yoktur. Yüce Allah kendi hakkından sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi söz konusu ederek:“ana-babaya da iyi davranmanızı…” buyurmaktadır. Yani sözlü ve fiilî bütün iyilik şekilleriyle onlara iyilikte bulunun. Çünkü onlar, kulun varlığının sebebidirler. Onların çocuklarına olan sevgileri, iyilikleri ve yakınlıkları, haklarının daha bir kuvvetli ve onlara karşı iyi davranmanın da farz olmasını gerektirir. “Eğer onlardan biri veya her ikisi yanında ihtiyarlığa ulaşırsa” güçlerinin zayıflayacağı böyle bir yaşa ulaşır da bilinen şekilde lütuf ve ihsana ihtiyaçları bulunursa “onlara “öf”(bile) deme.” Bu, eziyet mertebelerinin en aşağısıdır. Bu ifadeyle onun dışındakilere de dikkat çekilmektedir. Yani onlara en asgari bir şekilde dahi eziyette bulunma! “Onları azarlama!” Onlara sert ve kaba sözlerle konuşma! “Onlara tatlı ve güzel söz söyle!” Sevdikleri lafızlarla, edeplice, kalplerini neşelendirecek ve gönüllerini rahatlatacak ifadelerle konuş! Bu sözler ise durumun, âdetlerin ve zamanın değişmesine göre değişiklik arzedebilir. 24. “Onlara merhamet dolu tevazu kanadını ger.” Onlardan korktuğun yahut onlardan birşeyler umduğun için vb. gibi ecir alınmayacak bir maksat dolayısıyla değil de sevabını umarak onlara karşı alçakgönüllü ol ve onlara merhametinden dolayı bu şekilde davran ve “De ki: Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl (merhametle) yetiştirdilerse sen de onlara öyle merhamet et!” Yani hayattayken de öldükten sonra da onlara rahmete nail olmaları için dua et! Bu da onların seni küçükken terbiye edip büyütmelerinin bir karşılığı olsun. Bundan şu anlaşılmaktadır: Terbiye ve yetiştirme ne kadar ileri derecede olursa hak da o kadar çok olur. Aynı şekilde bir kişinin, din ve dünyası hususunda -anne babası dışında- güzel bir şekilde terbiyesini üstlenen kimselerin de terbiye ettikleri o kişiler üzerinde böyle bir yetiştirme hakkı vardır.

İsra' 17:24

23- Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi ve ana-babaya da iyi davranmanızı kesin olarak emretmiştir. Eğer onlardan biri veya her ikisi, yanında ihtiyarlığa ulaşırsa onlara “Öf!” (bile) deme ve onları azarlama! Onlara tatlı ve güzel söz söyle! 24- Onlara merhamet dolu tevazu kanadını ger ve de ki: “Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl (merhametle) yetiştirdilerse sen de onlara öyle merhamet et!” 23. Allah Teâlâ, kendisine şirk koşulmasını yasakladıktan sonra tevhidi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Rabbin” yerdekilerden olsun, göktekilerden olsun, ölülerden olsun, dirilerden olsun “kendisinden başkasına ibadet etmemenizi…” dinî bir hüküm ve şer’i birer emir olmak üzere “kesin olarak emretmiştir.” Çünkü Vâhid ve Ehad olan, bir tek ve Samed olan O’dur. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. Her türlü sıfatın en azametlisi yalnız O’nundur ve bu sıfatları yaratılmışlardan hiç kimseninkine benzemez. Görünen ve görünmeyen bütün nimetleri ihsan eden, her türlü kötülüğü önleyen, yaratan, rızık veren, bütün işleri yöneten O’dur. Bütün bunları tek başına yapan O’dur. O’nun dışındaki hiçbir varlığın bunlarda en ufak bir payı bile yoktur. Yüce Allah kendi hakkından sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi söz konusu ederek:“ana-babaya da iyi davranmanızı…” buyurmaktadır. Yani sözlü ve fiilî bütün iyilik şekilleriyle onlara iyilikte bulunun. Çünkü onlar, kulun varlığının sebebidirler. Onların çocuklarına olan sevgileri, iyilikleri ve yakınlıkları, haklarının daha bir kuvvetli ve onlara karşı iyi davranmanın da farz olmasını gerektirir. “Eğer onlardan biri veya her ikisi yanında ihtiyarlığa ulaşırsa” güçlerinin zayıflayacağı böyle bir yaşa ulaşır da bilinen şekilde lütuf ve ihsana ihtiyaçları bulunursa “onlara “öf”(bile) deme.” Bu, eziyet mertebelerinin en aşağısıdır. Bu ifadeyle onun dışındakilere de dikkat çekilmektedir. Yani onlara en asgari bir şekilde dahi eziyette bulunma! “Onları azarlama!” Onlara sert ve kaba sözlerle konuşma! “Onlara tatlı ve güzel söz söyle!” Sevdikleri lafızlarla, edeplice, kalplerini neşelendirecek ve gönüllerini rahatlatacak ifadelerle konuş! Bu sözler ise durumun, âdetlerin ve zamanın değişmesine göre değişiklik arzedebilir. 24. “Onlara merhamet dolu tevazu kanadını ger.” Onlardan korktuğun yahut onlardan birşeyler umduğun için vb. gibi ecir alınmayacak bir maksat dolayısıyla değil de sevabını umarak onlara karşı alçakgönüllü ol ve onlara merhametinden dolayı bu şekilde davran ve “De ki: Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl (merhametle) yetiştirdilerse sen de onlara öyle merhamet et!” Yani hayattayken de öldükten sonra da onlara rahmete nail olmaları için dua et! Bu da onların seni küçükken terbiye edip büyütmelerinin bir karşılığı olsun. Bundan şu anlaşılmaktadır: Terbiye ve yetiştirme ne kadar ileri derecede olursa hak da o kadar çok olur. Aynı şekilde bir kişinin, din ve dünyası hususunda -anne babası dışında- güzel bir şekilde terbiyesini üstlenen kimselerin de terbiye ettikleri o kişiler üzerinde böyle bir yetiştirme hakkı vardır.

İsra' 17:25

25- Rabbiniz, içinizdekileri en iyi bilendir. Eğer salih kimseler olursanız şüphesiz ki O, kendine yönelenlere karşı çok bağışlayıcıdır. 25. Yani Yüce Rabbiniz hayır olsun, şer olsun içinizde gizlediğiniz her şeyden haberdardır. O, sizin amellerinize ve bedenlerinize bakmaz. Aksine sizin kalplerinize, kalplerinizdeki hayır ve şerre bakar. “Eğer salih kimseler olursanız” irade ve maksatlarınız, Allah’ın rızası çerçevesinde olur, sizi O’na yakınlaştıracak şeylere rağbet edip kalplerinizde Allah’tan başkasına yönelik herhangi bir istek yer etmemiş olursa “şüphesiz ki O, kendine yönelenlere” her vakit çokça kendisine yönelen kimselere “karşı çok bağışlayıcıdır.” Yüce Allah, her kimin kalbine muttali olup da onun kalbinde kendisine yönelişten, kendisine sevgi duymaktan, kendisine yakınlaştırıcı şeyleri sevmekten başka birşey olmadığını görürse -bazı zamanlarda beşeri tabiatın gereği olarak farklı şeyler olsa bile- Allah, böylesini affeder ve kalbinde yer etmeyen, gelip-geçici bu gibi ârızî hususları da bağışlar.

İsra' 17:26

26- Yakınlara hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! 27- Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür. 28- Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen o halde (hiç olmazsa) onlara gönül alıcı bir söz söyle. 29- Elini boynuna bağlama! Onu büsbütün de açma! Yoksa kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın. 30- Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir. 26. “Yakınlara” iyilik ve ikramın farz ve sünnet türünden hak ettiği “hakkını ver.” Bu hak durumların ve yakınlıkların farklılığına, ihtiyaç duyup duymamaya ve zamana göre değişiklik arz eder. “yoksula” yoksulluğunun ortadan kalkması için zekât ve onun dışındaki haklarını ver; “ve yolda kalmışa da.” memleketinden uzaklarda ve kendisini oraya ulaştıracak kadar imkanı bulunmayan yabancı kimselere de hakkını ver. “Ama saçıp savurma!” Bunların hepsine maldan, verene zarar vermeyecek şekilde verilir ve verilecek miktar, uygun olandan fazla olmamalıdır. Çünkü bunu aksi, savurganlıktır. Yüce Allah da bunu yasaklamış ve ardından şöyle buyurmuştur: 27. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” Zira şeytan, yerilmeyi gerektirmeyen hiçbir şeye çağırmaz. O, insanı cimriliğe ve eli sıkılığa çağırır. Bu konuda kişi şeytana itaat etmezse bu sefer de onu saçıp savurmaya ve israfa çağırır. Yüce Allah ise en adaletli ve en dengeli olan işi emreder ve bundan dolayı da kişiyi över. Nitekim Yüce Allah, Rahman’ın has kullarından söz ederken şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.”(el-Furkân, 25/67) Burada da Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Elini boynuna bağlama!” Bu, aşırı cimrilikten ve pintilikten kinayedir. (Eli sıkı olma, demektir). “Onu büsbütün de açma!” Uygun olmayan yerlere ve gerekenden fazla harcamada bulunma! Çünkü böyle yapacak olursan, yaptıklarından dolayı “kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın.” Yani malın elden gider de elin bomboş kalır. Böylece elinde ne mal namına bir şey kalmadığı gibi övgüye de nail olamazsın. 28. Bu emir, güç yetirebilme ve varlık halinde yakınlara bir şeyler vermeyi içermektedir. Eğer verecek bir yoksa yahut da mevcut şartlarda infak etmekte zorluk söz konusu ise Yüce Allah, onlara güzel bir şekilde karşılık verilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen” yani Allah’tan kolaylık sağlayacağını umduğun bir başka zaman onlara vermek üzere onlardan yüz çevirecek olursan “o halde (hiç olmazsa) onlara” yumuşak bir söz söylemek, ilk fırsatta bir şeyler verme vaadinde bulunmak ve mevcut durumda da imkânın olmadığını belirterek özür dilemek suretiyle “gönül alıcı bir söz söyle!” Böylelikle yanından gönülleri hoş bir şekilde ayrılıp gitsinler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”(el-Bakara, 2/263) Bu da Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisidir ki kullarına nezdinden gelecek rahmet ve rızkı beklemelerini emretmektedir. Çünkü bunu beklemek de bir ibadettir. Aynı şekilde insanlara imkân olması halinde sadaka vereceğine ve iyilikte bulunacağına dair vaatte bulunmak da bir ibadettir. Çünkü bir iyiliği yapmayı kararlaştırmak da bir iyiliktir. Bundan dolayı insanın elinden gelen, güç yetirebildiği hayrı yapması, güç yetiremediklerini de yapmaya niyet etmesi gerekir ki ondan da sevap alsın ve hatta Yüce Allah, onun umudunu gerçekleştirmeyi kolaylaştıracak bir sebebi var etsin. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 30. “Şüphesiz ki Rabbin” kullarından “dilediğinin rızkını genişletir ve” hikmetinin bir gereği olarak da dilediği kimsenin rızkını “daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Onlara onlar için elverişli ve uygun bildiği şekilde karşılık verir, işlerini de lütuf ve keremiyle çekip çevirir.

İsra' 17:27

26- Yakınlara hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! 27- Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür. 28- Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen o halde (hiç olmazsa) onlara gönül alıcı bir söz söyle. 29- Elini boynuna bağlama! Onu büsbütün de açma! Yoksa kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın. 30- Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir. 26. “Yakınlara” iyilik ve ikramın farz ve sünnet türünden hak ettiği “hakkını ver.” Bu hak durumların ve yakınlıkların farklılığına, ihtiyaç duyup duymamaya ve zamana göre değişiklik arz eder. “yoksula” yoksulluğunun ortadan kalkması için zekât ve onun dışındaki haklarını ver; “ve yolda kalmışa da.” memleketinden uzaklarda ve kendisini oraya ulaştıracak kadar imkanı bulunmayan yabancı kimselere de hakkını ver. “Ama saçıp savurma!” Bunların hepsine maldan, verene zarar vermeyecek şekilde verilir ve verilecek miktar, uygun olandan fazla olmamalıdır. Çünkü bunu aksi, savurganlıktır. Yüce Allah da bunu yasaklamış ve ardından şöyle buyurmuştur: 27. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” Zira şeytan, yerilmeyi gerektirmeyen hiçbir şeye çağırmaz. O, insanı cimriliğe ve eli sıkılığa çağırır. Bu konuda kişi şeytana itaat etmezse bu sefer de onu saçıp savurmaya ve israfa çağırır. Yüce Allah ise en adaletli ve en dengeli olan işi emreder ve bundan dolayı da kişiyi över. Nitekim Yüce Allah, Rahman’ın has kullarından söz ederken şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.”(el-Furkân, 25/67) Burada da Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Elini boynuna bağlama!” Bu, aşırı cimrilikten ve pintilikten kinayedir. (Eli sıkı olma, demektir). “Onu büsbütün de açma!” Uygun olmayan yerlere ve gerekenden fazla harcamada bulunma! Çünkü böyle yapacak olursan, yaptıklarından dolayı “kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın.” Yani malın elden gider de elin bomboş kalır. Böylece elinde ne mal namına bir şey kalmadığı gibi övgüye de nail olamazsın. 28. Bu emir, güç yetirebilme ve varlık halinde yakınlara bir şeyler vermeyi içermektedir. Eğer verecek bir yoksa yahut da mevcut şartlarda infak etmekte zorluk söz konusu ise Yüce Allah, onlara güzel bir şekilde karşılık verilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen” yani Allah’tan kolaylık sağlayacağını umduğun bir başka zaman onlara vermek üzere onlardan yüz çevirecek olursan “o halde (hiç olmazsa) onlara” yumuşak bir söz söylemek, ilk fırsatta bir şeyler verme vaadinde bulunmak ve mevcut durumda da imkânın olmadığını belirterek özür dilemek suretiyle “gönül alıcı bir söz söyle!” Böylelikle yanından gönülleri hoş bir şekilde ayrılıp gitsinler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”(el-Bakara, 2/263) Bu da Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisidir ki kullarına nezdinden gelecek rahmet ve rızkı beklemelerini emretmektedir. Çünkü bunu beklemek de bir ibadettir. Aynı şekilde insanlara imkân olması halinde sadaka vereceğine ve iyilikte bulunacağına dair vaatte bulunmak da bir ibadettir. Çünkü bir iyiliği yapmayı kararlaştırmak da bir iyiliktir. Bundan dolayı insanın elinden gelen, güç yetirebildiği hayrı yapması, güç yetiremediklerini de yapmaya niyet etmesi gerekir ki ondan da sevap alsın ve hatta Yüce Allah, onun umudunu gerçekleştirmeyi kolaylaştıracak bir sebebi var etsin. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 30. “Şüphesiz ki Rabbin” kullarından “dilediğinin rızkını genişletir ve” hikmetinin bir gereği olarak da dilediği kimsenin rızkını “daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Onlara onlar için elverişli ve uygun bildiği şekilde karşılık verir, işlerini de lütuf ve keremiyle çekip çevirir.

İsra' 17:28

26- Yakınlara hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! 27- Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür. 28- Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen o halde (hiç olmazsa) onlara gönül alıcı bir söz söyle. 29- Elini boynuna bağlama! Onu büsbütün de açma! Yoksa kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın. 30- Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir. 26. “Yakınlara” iyilik ve ikramın farz ve sünnet türünden hak ettiği “hakkını ver.” Bu hak durumların ve yakınlıkların farklılığına, ihtiyaç duyup duymamaya ve zamana göre değişiklik arz eder. “yoksula” yoksulluğunun ortadan kalkması için zekât ve onun dışındaki haklarını ver; “ve yolda kalmışa da.” memleketinden uzaklarda ve kendisini oraya ulaştıracak kadar imkanı bulunmayan yabancı kimselere de hakkını ver. “Ama saçıp savurma!” Bunların hepsine maldan, verene zarar vermeyecek şekilde verilir ve verilecek miktar, uygun olandan fazla olmamalıdır. Çünkü bunu aksi, savurganlıktır. Yüce Allah da bunu yasaklamış ve ardından şöyle buyurmuştur: 27. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” Zira şeytan, yerilmeyi gerektirmeyen hiçbir şeye çağırmaz. O, insanı cimriliğe ve eli sıkılığa çağırır. Bu konuda kişi şeytana itaat etmezse bu sefer de onu saçıp savurmaya ve israfa çağırır. Yüce Allah ise en adaletli ve en dengeli olan işi emreder ve bundan dolayı da kişiyi över. Nitekim Yüce Allah, Rahman’ın has kullarından söz ederken şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.”(el-Furkân, 25/67) Burada da Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Elini boynuna bağlama!” Bu, aşırı cimrilikten ve pintilikten kinayedir. (Eli sıkı olma, demektir). “Onu büsbütün de açma!” Uygun olmayan yerlere ve gerekenden fazla harcamada bulunma! Çünkü böyle yapacak olursan, yaptıklarından dolayı “kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın.” Yani malın elden gider de elin bomboş kalır. Böylece elinde ne mal namına bir şey kalmadığı gibi övgüye de nail olamazsın. 28. Bu emir, güç yetirebilme ve varlık halinde yakınlara bir şeyler vermeyi içermektedir. Eğer verecek bir yoksa yahut da mevcut şartlarda infak etmekte zorluk söz konusu ise Yüce Allah, onlara güzel bir şekilde karşılık verilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen” yani Allah’tan kolaylık sağlayacağını umduğun bir başka zaman onlara vermek üzere onlardan yüz çevirecek olursan “o halde (hiç olmazsa) onlara” yumuşak bir söz söylemek, ilk fırsatta bir şeyler verme vaadinde bulunmak ve mevcut durumda da imkânın olmadığını belirterek özür dilemek suretiyle “gönül alıcı bir söz söyle!” Böylelikle yanından gönülleri hoş bir şekilde ayrılıp gitsinler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”(el-Bakara, 2/263) Bu da Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisidir ki kullarına nezdinden gelecek rahmet ve rızkı beklemelerini emretmektedir. Çünkü bunu beklemek de bir ibadettir. Aynı şekilde insanlara imkân olması halinde sadaka vereceğine ve iyilikte bulunacağına dair vaatte bulunmak da bir ibadettir. Çünkü bir iyiliği yapmayı kararlaştırmak da bir iyiliktir. Bundan dolayı insanın elinden gelen, güç yetirebildiği hayrı yapması, güç yetiremediklerini de yapmaya niyet etmesi gerekir ki ondan da sevap alsın ve hatta Yüce Allah, onun umudunu gerçekleştirmeyi kolaylaştıracak bir sebebi var etsin. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 30. “Şüphesiz ki Rabbin” kullarından “dilediğinin rızkını genişletir ve” hikmetinin bir gereği olarak da dilediği kimsenin rızkını “daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Onlara onlar için elverişli ve uygun bildiği şekilde karşılık verir, işlerini de lütuf ve keremiyle çekip çevirir.

İsra' 17:29

26- Yakınlara hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! 27- Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür. 28- Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen o halde (hiç olmazsa) onlara gönül alıcı bir söz söyle. 29- Elini boynuna bağlama! Onu büsbütün de açma! Yoksa kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın. 30- Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir. 26. “Yakınlara” iyilik ve ikramın farz ve sünnet türünden hak ettiği “hakkını ver.” Bu hak durumların ve yakınlıkların farklılığına, ihtiyaç duyup duymamaya ve zamana göre değişiklik arz eder. “yoksula” yoksulluğunun ortadan kalkması için zekât ve onun dışındaki haklarını ver; “ve yolda kalmışa da.” memleketinden uzaklarda ve kendisini oraya ulaştıracak kadar imkanı bulunmayan yabancı kimselere de hakkını ver. “Ama saçıp savurma!” Bunların hepsine maldan, verene zarar vermeyecek şekilde verilir ve verilecek miktar, uygun olandan fazla olmamalıdır. Çünkü bunu aksi, savurganlıktır. Yüce Allah da bunu yasaklamış ve ardından şöyle buyurmuştur: 27. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” Zira şeytan, yerilmeyi gerektirmeyen hiçbir şeye çağırmaz. O, insanı cimriliğe ve eli sıkılığa çağırır. Bu konuda kişi şeytana itaat etmezse bu sefer de onu saçıp savurmaya ve israfa çağırır. Yüce Allah ise en adaletli ve en dengeli olan işi emreder ve bundan dolayı da kişiyi över. Nitekim Yüce Allah, Rahman’ın has kullarından söz ederken şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.”(el-Furkân, 25/67) Burada da Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Elini boynuna bağlama!” Bu, aşırı cimrilikten ve pintilikten kinayedir. (Eli sıkı olma, demektir). “Onu büsbütün de açma!” Uygun olmayan yerlere ve gerekenden fazla harcamada bulunma! Çünkü böyle yapacak olursan, yaptıklarından dolayı “kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın.” Yani malın elden gider de elin bomboş kalır. Böylece elinde ne mal namına bir şey kalmadığı gibi övgüye de nail olamazsın. 28. Bu emir, güç yetirebilme ve varlık halinde yakınlara bir şeyler vermeyi içermektedir. Eğer verecek bir yoksa yahut da mevcut şartlarda infak etmekte zorluk söz konusu ise Yüce Allah, onlara güzel bir şekilde karşılık verilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen” yani Allah’tan kolaylık sağlayacağını umduğun bir başka zaman onlara vermek üzere onlardan yüz çevirecek olursan “o halde (hiç olmazsa) onlara” yumuşak bir söz söylemek, ilk fırsatta bir şeyler verme vaadinde bulunmak ve mevcut durumda da imkânın olmadığını belirterek özür dilemek suretiyle “gönül alıcı bir söz söyle!” Böylelikle yanından gönülleri hoş bir şekilde ayrılıp gitsinler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”(el-Bakara, 2/263) Bu da Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisidir ki kullarına nezdinden gelecek rahmet ve rızkı beklemelerini emretmektedir. Çünkü bunu beklemek de bir ibadettir. Aynı şekilde insanlara imkân olması halinde sadaka vereceğine ve iyilikte bulunacağına dair vaatte bulunmak da bir ibadettir. Çünkü bir iyiliği yapmayı kararlaştırmak da bir iyiliktir. Bundan dolayı insanın elinden gelen, güç yetirebildiği hayrı yapması, güç yetiremediklerini de yapmaya niyet etmesi gerekir ki ondan da sevap alsın ve hatta Yüce Allah, onun umudunu gerçekleştirmeyi kolaylaştıracak bir sebebi var etsin. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 30. “Şüphesiz ki Rabbin” kullarından “dilediğinin rızkını genişletir ve” hikmetinin bir gereği olarak da dilediği kimsenin rızkını “daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Onlara onlar için elverişli ve uygun bildiği şekilde karşılık verir, işlerini de lütuf ve keremiyle çekip çevirir.

İsra' 17:30

26- Yakınlara hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! 27- Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür. 28- Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen o halde (hiç olmazsa) onlara gönül alıcı bir söz söyle. 29- Elini boynuna bağlama! Onu büsbütün de açma! Yoksa kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın. 30- Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir. 26. “Yakınlara” iyilik ve ikramın farz ve sünnet türünden hak ettiği “hakkını ver.” Bu hak durumların ve yakınlıkların farklılığına, ihtiyaç duyup duymamaya ve zamana göre değişiklik arz eder. “yoksula” yoksulluğunun ortadan kalkması için zekât ve onun dışındaki haklarını ver; “ve yolda kalmışa da.” memleketinden uzaklarda ve kendisini oraya ulaştıracak kadar imkanı bulunmayan yabancı kimselere de hakkını ver. “Ama saçıp savurma!” Bunların hepsine maldan, verene zarar vermeyecek şekilde verilir ve verilecek miktar, uygun olandan fazla olmamalıdır. Çünkü bunu aksi, savurganlıktır. Yüce Allah da bunu yasaklamış ve ardından şöyle buyurmuştur: 27. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” Zira şeytan, yerilmeyi gerektirmeyen hiçbir şeye çağırmaz. O, insanı cimriliğe ve eli sıkılığa çağırır. Bu konuda kişi şeytana itaat etmezse bu sefer de onu saçıp savurmaya ve israfa çağırır. Yüce Allah ise en adaletli ve en dengeli olan işi emreder ve bundan dolayı da kişiyi över. Nitekim Yüce Allah, Rahman’ın has kullarından söz ederken şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.”(el-Furkân, 25/67) Burada da Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Elini boynuna bağlama!” Bu, aşırı cimrilikten ve pintilikten kinayedir. (Eli sıkı olma, demektir). “Onu büsbütün de açma!” Uygun olmayan yerlere ve gerekenden fazla harcamada bulunma! Çünkü böyle yapacak olursan, yaptıklarından dolayı “kınanmış ve pişman bir halde kalakalırsın.” Yani malın elden gider de elin bomboş kalır. Böylece elinde ne mal namına bir şey kalmadığı gibi övgüye de nail olamazsın. 28. Bu emir, güç yetirebilme ve varlık halinde yakınlara bir şeyler vermeyi içermektedir. Eğer verecek bir yoksa yahut da mevcut şartlarda infak etmekte zorluk söz konusu ise Yüce Allah, onlara güzel bir şekilde karşılık verilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbinden gelmesini umduğun bir rahmeti beklerken bu (sayılanlardan) yüz çevirir (de bir şey veremez)sen” yani Allah’tan kolaylık sağlayacağını umduğun bir başka zaman onlara vermek üzere onlardan yüz çevirecek olursan “o halde (hiç olmazsa) onlara” yumuşak bir söz söylemek, ilk fırsatta bir şeyler verme vaadinde bulunmak ve mevcut durumda da imkânın olmadığını belirterek özür dilemek suretiyle “gönül alıcı bir söz söyle!” Böylelikle yanından gönülleri hoş bir şekilde ayrılıp gitsinler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”(el-Bakara, 2/263) Bu da Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisidir ki kullarına nezdinden gelecek rahmet ve rızkı beklemelerini emretmektedir. Çünkü bunu beklemek de bir ibadettir. Aynı şekilde insanlara imkân olması halinde sadaka vereceğine ve iyilikte bulunacağına dair vaatte bulunmak da bir ibadettir. Çünkü bir iyiliği yapmayı kararlaştırmak da bir iyiliktir. Bundan dolayı insanın elinden gelen, güç yetirebildiği hayrı yapması, güç yetiremediklerini de yapmaya niyet etmesi gerekir ki ondan da sevap alsın ve hatta Yüce Allah, onun umudunu gerçekleştirmeyi kolaylaştıracak bir sebebi var etsin. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 30. “Şüphesiz ki Rabbin” kullarından “dilediğinin rızkını genişletir ve” hikmetinin bir gereği olarak da dilediği kimsenin rızkını “daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Onlara onlar için elverişli ve uygun bildiği şekilde karşılık verir, işlerini de lütuf ve keremiyle çekip çevirir.

İsra' 17:31

31- Evlatlarınızı fakirlik korkusu ile öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir günahtır. 31. Bu, Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü O, kullarına kendi anne-babalarından daha merhametlidir. Bu sebepten anne-babaya, fakirlik ve rızıklarını temin edememe korkusu ile çocuklarını öldürmeyi yasaklamış ve herkesin rızkını vermeyi kendisi üzerine almıştır. Onları öldürmenin de “gerçekten büyük bir günah” olduğunu haber vermiştir. Yani bu, kalpten merhametin silindiğini gösterdiği ve büyük bir isyan olduğu için, ayrıca herhangi bir suç ve günahı olmayan çocukları öldürme gibi büyük bir haksızlık olduğu için günahların en büyüklerindendir.

İsra' 17:32

32- Zinaya da yaklaşmayın. Çünkü o, çirkin bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur. 32. Zinaya yaklaşmanın yasak kılınması, sadece onun işlenmesinin yasaklanmasından daha beliğ ve kapsamlı bir yasaklamadır. Zira böyle bir yasak, aynı zamanda zinaya sürükleyen bütün sebep ve yolları da yasak kapsamına alır. Çünkü:“Her kim yasak bir bölgenin çevresinde dolaşacak olursa, çok geçmeden o yasağın içine düşer.” Özellikle de nefsin çok güçlü bir şekilde davet ettiği bu günah için durum böyledir. Yüce Allah zinayı ve çirkinliğini:“o, çirkin bir hayasızlık” diyerek nitelendirmektedir. Yani bu, hem dine hem akla hem de fıtrata göre oldukça çirkin bir iştir. Çünkü bu fiil, hem Allah’a isyandır; hem kadının, hem de ahalisinin veya kocasının hakkına yönelik bir saldırıdır; aile hayatının bozulması, neseplerin karışması vb. pek çok fesadın da sebebidir. “Çok kötü bir yoldur” Böyle büyük bir günahı işleme cesaretini gösterenin yolu, gerçekten kötü bir yoldur.

İsra' 17:33

33- Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse biz, onun velisine bir yetki vermişizdir. O halde o da (kısas yoluyla) öldürmekte aşırıya gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur. 33. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin.” Bu küçük olsun, büyük olsun, erkek olsun, kadın olsun, hür olsun, köle olsun, müslüman olsun, anlaşmalı kâfir olsun herkesi kapsamına alır. Ancak bundan cana kıyan, muhsan olduğu halde zina eden, dinini terk edip İslam cemaatinden ayrılan ve devlet başkanına baş kaldırıp da ancak öldürülmek suretiyle zararı bertaraf edilebilen kimseler hariçtir. Bunlar, bu suçlarına karşılık öldürülürler. “Kim zulmen” yani haksız yere “öldürülürse biz, onun velisine” asabe ve mirasçıları arasında ona en yakın olan kimseye “bir yetki” yani hem katile kısas uygulamak hususunda ona apaçık bir delil hem de bu konuda ilâhî takdir gereği bir güç ve tasallut “vermişizdir.” Bu, kısası gerektiren haksız yere ve kasten öldürme, denklik vb. gibi şartların bir arada bulunması halinde söz konusudur. “O halde o da” veli olan şahıs da “(kısas yoluyla) öldürmekte aşırıya gitmesin. Çünkü o zaten yardıma mazhar olmuştur.” Aşırıya gitmek, ya katilin bazı azalarını da kesmek (müsle yapmak) veya katilin maktülü öldürdüğü şekilden başka bir şekilde öldürmek yahut da katilden başkasını öldürmek suretiyle haddi aşmaktır. Bu âyette katilin öldürülmesi hakkının, veliye ait olduğuna delil vardır. Onun izni olmaksızın kısas uygulanmaz. Affedecek olursa da kısas düşer. Aynı şekilde maktulün velisine Allah, katile karşı ve katile yardımcı olanlara karşı onu öldürme imkânını buluncaya kadar yardımcı olur.

İsra' 17:34

34- Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin. Çünkü ahitten dolayı sorgu vardır. 34. Küçükken babasını kaybetmiş, kendi maslahatını bilemeyen ve onu yerine getiremeyen yetimin velilerine, onun malını korumalarını, ıslah etmelerini emretmiş olması ve yetimin malını ticarette kullanmak, onu tehlikelere maruz bırakmamak ve onu artırıp geliştirmek için özel gayret harcamak gibi “en güzel olandan başka bir şekilde” yetimin malına yaklaşmamalarını emretmesi, Yüce Allah’ın yetime olan lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Bu da yetim “rüşdüne erinceye kadar” yani büluğa ve akli olgunluğa erişip reşit olacağı vakte kadar devam eder. Bu vakte ulaştı mı artık velâyet altında olması sona erer ve kendi kendisinin velisi olur, malı da ona teslim edilir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer onlarda bir rüşd/reşitlik görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin.”(en-Nisâ, 4/6)“Ahdi de” Yüce Allah’a ve insanlara vermiş olduğunuz sözleri de “yerine getirin. Çünkü ahitten dolayı sorgu vardır.” Yani onu gereği gibi yerine getirip getirmemekten sorumlu tutulacaksınız. Gereği gibi yerine getirirseniz pek çok mükâfat vardır. Getirmeyecek olursanız, bundan dolayı da pek büyük günah kazanırsınız.

İsra' 17:35

35- Ölçtüğünüz vakit tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu, hem daha hayırlı hem de sonuç itibariyle daha güzeldir. 35. Bu buyrukta adalet, ölçülerin dürüstçe eksiksiz ve tam, terazilerin de herhangi bir eksiltme ve kandırma söz konusu olmaksızın dosdoğru olması gerektiğine dair bir emirdir. Mananın umumiliğinden gerek mala karşılık verilen bedelde, gerek malın kendisinde, gerekse de üzerinde akit yapılan hususta her türlü aldatmanın yasaklandığı, buna karşılık muamelelerde doğru, samimi ve iyiliğin gözetilmesinin emredildiği anlaşılmaktadır. “Bu” böyle yapılmamasından “hem daha hayırlı, hem sonuç itibariyle daha güzeldir.” Akıbeti daha iyidir. Bu yolla kul, sorumluluktan kurtulur ve bereket iner.

İsra' 17:36

36- Bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur. 36. Yani hakkında bilgin olmayan şeyin arkasından gitme! Aksine her ne söyler ve her ne yaparsan o konuda sağlam bilgin olsun. Böyle yapmadığın takdirde bu, lehine de aleyhine de değildir sanma. Aksine “kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur.” Söylediklerinden, yaptıklarından ve Yüce Allah’ın kendisine ibadet etsin diye vermiş olduğu azalarını nerede kullandığından sorguya çekileceğini bilen bir kula yakışan, bu sorguya cevap hazırlamasıdır ki bu da ancak onları Yüce Allah’a kullukta kullanmakla, dini yalnızca O’na halis kılmakla ve Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden de onları uzak tutmakla mümkün olabilir.

İsra' 17:37

37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin. 38- Bütün bunlar kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. 39- Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. 37. “Yeryüzünde böbürlenerek” şımarıkça, insanlara karşı hava atarak, kibirle, hakka karşı büyüklenerek “yürüme! Çünkü sen” bu şekilde yapmakla “ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin.” Aksine Allah nezdinde hakir, insanlar nezdinde de küçülmüş olursun. Sana buğze ve gazab edilir. En kötü ahlâkı kazanmış, arzuladığının bir kısmını dahi elde edemeksizin de en kötü huya bürünmüş olursun. 38. “Bütün bunlar” yani daha önce “Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi...” buyruğu ile başlayan ve anne-babaya kötü davranmanın yasaklanması ile devam eden ve bunlara atfedilen diğer bütün yasaklar. “kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.” Bütün bunlar işleyene zararlıdır ve onlar hakkında kötüdür. Yüce Allah da bunlardan hoşlanmaz ve onları reddeder. 39. “Bunlar” yani açıklamış olduğumuz bu yüce hükümler “Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” Çünkü hikmet, güzel amellerin ve üstün ahlâkî değerlerin emredilmesi, kötü davranışlarla alçak huyların da yasak kılınması demektir. Bu âyet-i kerimelerde sözü edilen ameller de âlemlerin Rabbinin, peygamberlerin efendisine, ümmetlerin en faziletlisine emretmesi için kitapların en şereflisi dahilinde vahyetmiş olduğu en üstün hikmetlerdendir. O halde bunlar, kendisine ihsan edilen kimseye pek çok hayır verilmiş olacağı belirtilen (bk. el-Bakara, 2/269)“hikmet” kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, bu hikmetleri -en başında olduğu gibi- Allah’tan başkasına ibadeti yasaklayarak sona erdirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinme. Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş” yani Yüce Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından yerilmiş, lanete uğramış ve kınanmış “olarak cehenneme atılırsın.” Orada da ebedi kalırsın. Çünkü kendisine ortak koşana Yüce Allah, cenneti haram kılmıştır, onun barınağı cehennemdir.

İsra' 17:38

37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin. 38- Bütün bunlar kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. 39- Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. 37. “Yeryüzünde böbürlenerek” şımarıkça, insanlara karşı hava atarak, kibirle, hakka karşı büyüklenerek “yürüme! Çünkü sen” bu şekilde yapmakla “ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin.” Aksine Allah nezdinde hakir, insanlar nezdinde de küçülmüş olursun. Sana buğze ve gazab edilir. En kötü ahlâkı kazanmış, arzuladığının bir kısmını dahi elde edemeksizin de en kötü huya bürünmüş olursun. 38. “Bütün bunlar” yani daha önce “Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi...” buyruğu ile başlayan ve anne-babaya kötü davranmanın yasaklanması ile devam eden ve bunlara atfedilen diğer bütün yasaklar. “kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.” Bütün bunlar işleyene zararlıdır ve onlar hakkında kötüdür. Yüce Allah da bunlardan hoşlanmaz ve onları reddeder. 39. “Bunlar” yani açıklamış olduğumuz bu yüce hükümler “Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” Çünkü hikmet, güzel amellerin ve üstün ahlâkî değerlerin emredilmesi, kötü davranışlarla alçak huyların da yasak kılınması demektir. Bu âyet-i kerimelerde sözü edilen ameller de âlemlerin Rabbinin, peygamberlerin efendisine, ümmetlerin en faziletlisine emretmesi için kitapların en şereflisi dahilinde vahyetmiş olduğu en üstün hikmetlerdendir. O halde bunlar, kendisine ihsan edilen kimseye pek çok hayır verilmiş olacağı belirtilen (bk. el-Bakara, 2/269)“hikmet” kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, bu hikmetleri -en başında olduğu gibi- Allah’tan başkasına ibadeti yasaklayarak sona erdirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinme. Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş” yani Yüce Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından yerilmiş, lanete uğramış ve kınanmış “olarak cehenneme atılırsın.” Orada da ebedi kalırsın. Çünkü kendisine ortak koşana Yüce Allah, cenneti haram kılmıştır, onun barınağı cehennemdir.

İsra' 17:39

37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin. 38- Bütün bunlar kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir. 39- Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. 37. “Yeryüzünde böbürlenerek” şımarıkça, insanlara karşı hava atarak, kibirle, hakka karşı büyüklenerek “yürüme! Çünkü sen” bu şekilde yapmakla “ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin.” Aksine Allah nezdinde hakir, insanlar nezdinde de küçülmüş olursun. Sana buğze ve gazab edilir. En kötü ahlâkı kazanmış, arzuladığının bir kısmını dahi elde edemeksizin de en kötü huya bürünmüş olursun. 38. “Bütün bunlar” yani daha önce “Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi...” buyruğu ile başlayan ve anne-babaya kötü davranmanın yasaklanması ile devam eden ve bunlara atfedilen diğer bütün yasaklar. “kötüdür ve Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.” Bütün bunlar işleyene zararlıdır ve onlar hakkında kötüdür. Yüce Allah da bunlardan hoşlanmaz ve onları reddeder. 39. “Bunlar” yani açıklamış olduğumuz bu yüce hükümler “Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” Çünkü hikmet, güzel amellerin ve üstün ahlâkî değerlerin emredilmesi, kötü davranışlarla alçak huyların da yasak kılınması demektir. Bu âyet-i kerimelerde sözü edilen ameller de âlemlerin Rabbinin, peygamberlerin efendisine, ümmetlerin en faziletlisine emretmesi için kitapların en şereflisi dahilinde vahyetmiş olduğu en üstün hikmetlerdendir. O halde bunlar, kendisine ihsan edilen kimseye pek çok hayır verilmiş olacağı belirtilen (bk. el-Bakara, 2/269)“hikmet” kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, bu hikmetleri -en başında olduğu gibi- Allah’tan başkasına ibadeti yasaklayarak sona erdirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinme. Sonra kınanmış ve (ilahi rahmetten) kovulmuş” yani Yüce Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından yerilmiş, lanete uğramış ve kınanmış “olarak cehenneme atılırsın.” Orada da ebedi kalırsın. Çünkü kendisine ortak koşana Yüce Allah, cenneti haram kılmıştır, onun barınağı cehennemdir.

İsra' 17:40

40- Rabbiniz size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı da kendisi meleklerden kızlar edindi, öyle mi!? Gerçekten siz, çok büyük bir söz söylüyorsunuz. 40. Bu buyruk, Allah’ın yarattıkları arasından kız çocukları edindiğini iddia eden müşriklerin kanaatlerini, şiddetli bir şekilde reddetmektedir. “Rabbiniz size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı” Yani O, seçkin ve kamil kabul ettiğiniz oğulları sizin için seçip ayırdı “kendisi meleklerden kızlar edindi” kendisi için de melekleri kız çocuklar olarak ayırmış, öyle mi?! Çünkü müşrikler, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ediyorlardı. “Gerçekten siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.” Bu söz, Allah’a karşı en büyük küstahlıktır. Çünkü siz, önce sizi yaratan O olduğu halde, bazı yaratılmışların bile ihtiyaç duymadığı ve muhtaçlık anlamını içeren evlat sahibi olmayı O’na nispet ettiniz. Sonra bir de evlatlar içinden bu iki sınıfın -sizce- daha kötü olanını yani kızları O’na, erkek çocukları da kendinize ayırdınız. Yüce Allah, zalimlerin söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir.

İsra' 17:41

41- Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye şu Kur’an’da (ayetleri) türlü türlü açıkladık. Fakat bu, onların nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmıyor. 42- De ki:“Eğer Allah ile beraber -dedikleri gibi- başka ilahlar da olsaydı, o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” 43- O, (bundan) münezzehtir, onların dediklerinden de pek yüce ve pek büyüktür. 44- Yedi gök, yer ve bunların içindekiler hep O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, Ğafûrdur. 41. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de hükümleri kullarına çeşitli şekillerde anlattığını haber vermektedir. Yani O, hükümleri türlü şekillerde açıklayıp, vuzuha kavuşturmuştur. Kendisine davet ettiği şeylere dair pek çok delil ve belge ortaya koymuştur. Öğüt vermiş, hatırlatmalarda bulunmuştur. Bundan maksat da insanların kendilerine faydalı olacak şeyleri düşünüp o yolu izlemeleri, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk etmeleridir. Ama insanların çoğu, Allah’ın âyetlerinden kaçıp uzaklaşmakta direttiler. Buna sebepse hakka karşı duydukları nefret, izlemekte oldukları batıla karşı duydukları sevgidir. Öyle ki tuttukları batıl yola taassupla bağlandılar, Allah’ın âyetlerine kulak vermediler ve onları hiçbir şekilde önemsemediler. 42. Âyet ve delillerin Kur'ân’da çeşitli şekilleriyle açıklandığı en büyük konulardan birisi de her şeyin esasını teşkil eden tevhiddir. Yüce Allah, tevhidi emredip onun aksini yasakladığı gibi, bu konu ile ilgili pek çok aklî ve naklî deliller de ortaya koymuştur. Hatta bunların bir bölümüne bile kulak veren bir kimsenin bu konuda kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Buna dair delillerden birisi, Yüce Allah’ın şu buyrukta sözünü ettiği aklî delildir: Yüce Allah ile birlikte başka bir ilâh kabul eden o müşriklere “de ki: Eğer Allah ile beraber dedikleri gibi” onların iddia ve iftiralarına uygun olarak “başka ilâhlar da olsaydı o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” Yani Yüce Allah’a götüren ibadet, O’na yönelme, O’na yakınlaşma ve bunun için gerekli yolları arama şeklinde bir yol araştırırlar ve o yolu tutarlardı. O halde Rabbine kulluğa son derece muhtaç olduğunu bilen aciz bir kul, nasıl Allah ile birlikte ilâh kabul edilebilir? Böyle bir şey zulmün en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktası değil de nedir?! Bu açıklamaya göre bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:“Onların o tapındıkları... Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.”(el-İsrâ, 17/57); “Onları ve Allah’tan başka ibadet ettiklerini haşredip toplayacağı gün der ki: Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar? Derler ki: Seni tenzih ederiz, senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz...”(el-Furkan, 25/17-18) üce Allah’ın “o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yani onlar, Allah'ı yenmek için bir yol arar, bunun için gayret eder ve O’na karşı üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Bu durumda da üstün gelen ve galip olan kimse, mutlak Rab ve ilâh o olurdu. Onlar da Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleri ilâhlarının mağlup ve boyun eğmiş olduklarını kabul ve ikrar etmekte ve bu uydurma ilâhlarının hiçbir yetkiye sahip olmadıklarını itiraf etmektedirler. O halde uydurma ilâhların durumu bu olduğu halde ne diye onları ilâh edindiler!? Bu açıklamaya göre de bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı elbette her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve kimisi kimisine üstünlük sağlardı.”(el-Mü’minûn, 23/91) 43. “O, (bundan) münezzehtir, onların” ortak koşmak ve O’nunla birlikte eşler edinmekle ilgili “dediklerinden de” Bu iddialarından da münezzehtir ve sıfatları ile bunlardan çok yüksektedir. “pek yüce ve pek büyüktür.” O’nun büyüklüğü hiç bir şekilde takdir edilemez, kadir ve azameti pek yüksektir. Öyle ki O’nunla beraber başka bir ilâh bulunması mümkün değildir. Böyle bir şey söyleyen, açıkça sapıtmış ve çok büyük bir haksızlık etmiştir. Çünkü muaazam yaratılmışlar büyüklüklerine rağmen O’nun azameti önünde alabildiğine küçük, O’nun kibriyâsı karşısında yedi gök ve onlarda bulunanlar, yedi arz ve onlarda bulunanlar da önemsiz kalır. “Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür.”(ez-Zümer, 39/67) Ulvi alem de süfli alem de özü itibarıyla O’na muhtaçtır. Bu ihtiyaç, onların hiçbirisinden hiç bir an uzak değildir. Her bir halde O’na sığınmaya ve yakınlaşmaya ihtiyaçları vardır. Kaçınılmaz olarak hem yaratma, rızık verme ve idare yönünden O’na muhtaçtırlar, hem de O’nu sevmeye, O’na ibadet etmeye, O’na yakınlaşmaya ve O’na sığınmaya muhtaçtırlar. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 44. “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler” konuşan ve konuşmayan bütün canlılar, ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar, diri olan ve olmayan her bir şey “O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki” gerek hal lisanı ile gerekse de konuşan dilleri ile “O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.” Yani siz, sizin dilinizi konuşmayan diğer yaratıkların tesbihlerini anlamazsınız. Ama bütün gaybları en iyi bilen Yüce Allah, bunların hepsini kuşatmıştır. “Şüphesiz ki O” kendisi hakkında göklerin ve yerin adeta çatlayıp parçalanmalarına, dağların yıkılıp gitmelerine sebep olacak derece büyük sözleri söyleyenleri çabucak cezalandırmayan, aksine onlara mühlet veren, nimetini ihsan eden, afiyet ve rızık veren “Halîmdir.” Onları pek büyük mükâfaatlar verip günahlarını bağışlamak için ve bu büyük günahlarından tevbe etmeleri için kapısına çağıran “Ğafûrdur.” Eğer O’nun hilmi ve mağfiret ediciliği olmasaydı gökler, yer üzerine yıkılır ve Yüce Allah yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.

İsra' 17:42

41- Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye şu Kur’an’da (ayetleri) türlü türlü açıkladık. Fakat bu, onların nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmıyor. 42- De ki:“Eğer Allah ile beraber -dedikleri gibi- başka ilahlar da olsaydı, o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” 43- O, (bundan) münezzehtir, onların dediklerinden de pek yüce ve pek büyüktür. 44- Yedi gök, yer ve bunların içindekiler hep O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, Ğafûrdur. 41. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de hükümleri kullarına çeşitli şekillerde anlattığını haber vermektedir. Yani O, hükümleri türlü şekillerde açıklayıp, vuzuha kavuşturmuştur. Kendisine davet ettiği şeylere dair pek çok delil ve belge ortaya koymuştur. Öğüt vermiş, hatırlatmalarda bulunmuştur. Bundan maksat da insanların kendilerine faydalı olacak şeyleri düşünüp o yolu izlemeleri, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk etmeleridir. Ama insanların çoğu, Allah’ın âyetlerinden kaçıp uzaklaşmakta direttiler. Buna sebepse hakka karşı duydukları nefret, izlemekte oldukları batıla karşı duydukları sevgidir. Öyle ki tuttukları batıl yola taassupla bağlandılar, Allah’ın âyetlerine kulak vermediler ve onları hiçbir şekilde önemsemediler. 42. Âyet ve delillerin Kur'ân’da çeşitli şekilleriyle açıklandığı en büyük konulardan birisi de her şeyin esasını teşkil eden tevhiddir. Yüce Allah, tevhidi emredip onun aksini yasakladığı gibi, bu konu ile ilgili pek çok aklî ve naklî deliller de ortaya koymuştur. Hatta bunların bir bölümüne bile kulak veren bir kimsenin bu konuda kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Buna dair delillerden birisi, Yüce Allah’ın şu buyrukta sözünü ettiği aklî delildir: Yüce Allah ile birlikte başka bir ilâh kabul eden o müşriklere “de ki: Eğer Allah ile beraber dedikleri gibi” onların iddia ve iftiralarına uygun olarak “başka ilâhlar da olsaydı o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” Yani Yüce Allah’a götüren ibadet, O’na yönelme, O’na yakınlaşma ve bunun için gerekli yolları arama şeklinde bir yol araştırırlar ve o yolu tutarlardı. O halde Rabbine kulluğa son derece muhtaç olduğunu bilen aciz bir kul, nasıl Allah ile birlikte ilâh kabul edilebilir? Böyle bir şey zulmün en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktası değil de nedir?! Bu açıklamaya göre bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:“Onların o tapındıkları... Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.”(el-İsrâ, 17/57); “Onları ve Allah’tan başka ibadet ettiklerini haşredip toplayacağı gün der ki: Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar? Derler ki: Seni tenzih ederiz, senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz...”(el-Furkan, 25/17-18) üce Allah’ın “o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yani onlar, Allah'ı yenmek için bir yol arar, bunun için gayret eder ve O’na karşı üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Bu durumda da üstün gelen ve galip olan kimse, mutlak Rab ve ilâh o olurdu. Onlar da Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleri ilâhlarının mağlup ve boyun eğmiş olduklarını kabul ve ikrar etmekte ve bu uydurma ilâhlarının hiçbir yetkiye sahip olmadıklarını itiraf etmektedirler. O halde uydurma ilâhların durumu bu olduğu halde ne diye onları ilâh edindiler!? Bu açıklamaya göre de bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı elbette her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve kimisi kimisine üstünlük sağlardı.”(el-Mü’minûn, 23/91) 43. “O, (bundan) münezzehtir, onların” ortak koşmak ve O’nunla birlikte eşler edinmekle ilgili “dediklerinden de” Bu iddialarından da münezzehtir ve sıfatları ile bunlardan çok yüksektedir. “pek yüce ve pek büyüktür.” O’nun büyüklüğü hiç bir şekilde takdir edilemez, kadir ve azameti pek yüksektir. Öyle ki O’nunla beraber başka bir ilâh bulunması mümkün değildir. Böyle bir şey söyleyen, açıkça sapıtmış ve çok büyük bir haksızlık etmiştir. Çünkü muaazam yaratılmışlar büyüklüklerine rağmen O’nun azameti önünde alabildiğine küçük, O’nun kibriyâsı karşısında yedi gök ve onlarda bulunanlar, yedi arz ve onlarda bulunanlar da önemsiz kalır. “Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür.”(ez-Zümer, 39/67) Ulvi alem de süfli alem de özü itibarıyla O’na muhtaçtır. Bu ihtiyaç, onların hiçbirisinden hiç bir an uzak değildir. Her bir halde O’na sığınmaya ve yakınlaşmaya ihtiyaçları vardır. Kaçınılmaz olarak hem yaratma, rızık verme ve idare yönünden O’na muhtaçtırlar, hem de O’nu sevmeye, O’na ibadet etmeye, O’na yakınlaşmaya ve O’na sığınmaya muhtaçtırlar. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 44. “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler” konuşan ve konuşmayan bütün canlılar, ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar, diri olan ve olmayan her bir şey “O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki” gerek hal lisanı ile gerekse de konuşan dilleri ile “O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.” Yani siz, sizin dilinizi konuşmayan diğer yaratıkların tesbihlerini anlamazsınız. Ama bütün gaybları en iyi bilen Yüce Allah, bunların hepsini kuşatmıştır. “Şüphesiz ki O” kendisi hakkında göklerin ve yerin adeta çatlayıp parçalanmalarına, dağların yıkılıp gitmelerine sebep olacak derece büyük sözleri söyleyenleri çabucak cezalandırmayan, aksine onlara mühlet veren, nimetini ihsan eden, afiyet ve rızık veren “Halîmdir.” Onları pek büyük mükâfaatlar verip günahlarını bağışlamak için ve bu büyük günahlarından tevbe etmeleri için kapısına çağıran “Ğafûrdur.” Eğer O’nun hilmi ve mağfiret ediciliği olmasaydı gökler, yer üzerine yıkılır ve Yüce Allah yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.

İsra' 17:43

41- Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye şu Kur’an’da (ayetleri) türlü türlü açıkladık. Fakat bu, onların nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmıyor. 42- De ki:“Eğer Allah ile beraber -dedikleri gibi- başka ilahlar da olsaydı, o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” 43- O, (bundan) münezzehtir, onların dediklerinden de pek yüce ve pek büyüktür. 44- Yedi gök, yer ve bunların içindekiler hep O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, Ğafûrdur. 41. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de hükümleri kullarına çeşitli şekillerde anlattığını haber vermektedir. Yani O, hükümleri türlü şekillerde açıklayıp, vuzuha kavuşturmuştur. Kendisine davet ettiği şeylere dair pek çok delil ve belge ortaya koymuştur. Öğüt vermiş, hatırlatmalarda bulunmuştur. Bundan maksat da insanların kendilerine faydalı olacak şeyleri düşünüp o yolu izlemeleri, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk etmeleridir. Ama insanların çoğu, Allah’ın âyetlerinden kaçıp uzaklaşmakta direttiler. Buna sebepse hakka karşı duydukları nefret, izlemekte oldukları batıla karşı duydukları sevgidir. Öyle ki tuttukları batıl yola taassupla bağlandılar, Allah’ın âyetlerine kulak vermediler ve onları hiçbir şekilde önemsemediler. 42. Âyet ve delillerin Kur'ân’da çeşitli şekilleriyle açıklandığı en büyük konulardan birisi de her şeyin esasını teşkil eden tevhiddir. Yüce Allah, tevhidi emredip onun aksini yasakladığı gibi, bu konu ile ilgili pek çok aklî ve naklî deliller de ortaya koymuştur. Hatta bunların bir bölümüne bile kulak veren bir kimsenin bu konuda kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Buna dair delillerden birisi, Yüce Allah’ın şu buyrukta sözünü ettiği aklî delildir: Yüce Allah ile birlikte başka bir ilâh kabul eden o müşriklere “de ki: Eğer Allah ile beraber dedikleri gibi” onların iddia ve iftiralarına uygun olarak “başka ilâhlar da olsaydı o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” Yani Yüce Allah’a götüren ibadet, O’na yönelme, O’na yakınlaşma ve bunun için gerekli yolları arama şeklinde bir yol araştırırlar ve o yolu tutarlardı. O halde Rabbine kulluğa son derece muhtaç olduğunu bilen aciz bir kul, nasıl Allah ile birlikte ilâh kabul edilebilir? Böyle bir şey zulmün en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktası değil de nedir?! Bu açıklamaya göre bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:“Onların o tapındıkları... Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.”(el-İsrâ, 17/57); “Onları ve Allah’tan başka ibadet ettiklerini haşredip toplayacağı gün der ki: Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar? Derler ki: Seni tenzih ederiz, senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz...”(el-Furkan, 25/17-18) üce Allah’ın “o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yani onlar, Allah'ı yenmek için bir yol arar, bunun için gayret eder ve O’na karşı üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Bu durumda da üstün gelen ve galip olan kimse, mutlak Rab ve ilâh o olurdu. Onlar da Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleri ilâhlarının mağlup ve boyun eğmiş olduklarını kabul ve ikrar etmekte ve bu uydurma ilâhlarının hiçbir yetkiye sahip olmadıklarını itiraf etmektedirler. O halde uydurma ilâhların durumu bu olduğu halde ne diye onları ilâh edindiler!? Bu açıklamaya göre de bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı elbette her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve kimisi kimisine üstünlük sağlardı.”(el-Mü’minûn, 23/91) 43. “O, (bundan) münezzehtir, onların” ortak koşmak ve O’nunla birlikte eşler edinmekle ilgili “dediklerinden de” Bu iddialarından da münezzehtir ve sıfatları ile bunlardan çok yüksektedir. “pek yüce ve pek büyüktür.” O’nun büyüklüğü hiç bir şekilde takdir edilemez, kadir ve azameti pek yüksektir. Öyle ki O’nunla beraber başka bir ilâh bulunması mümkün değildir. Böyle bir şey söyleyen, açıkça sapıtmış ve çok büyük bir haksızlık etmiştir. Çünkü muaazam yaratılmışlar büyüklüklerine rağmen O’nun azameti önünde alabildiğine küçük, O’nun kibriyâsı karşısında yedi gök ve onlarda bulunanlar, yedi arz ve onlarda bulunanlar da önemsiz kalır. “Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür.”(ez-Zümer, 39/67) Ulvi alem de süfli alem de özü itibarıyla O’na muhtaçtır. Bu ihtiyaç, onların hiçbirisinden hiç bir an uzak değildir. Her bir halde O’na sığınmaya ve yakınlaşmaya ihtiyaçları vardır. Kaçınılmaz olarak hem yaratma, rızık verme ve idare yönünden O’na muhtaçtırlar, hem de O’nu sevmeye, O’na ibadet etmeye, O’na yakınlaşmaya ve O’na sığınmaya muhtaçtırlar. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 44. “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler” konuşan ve konuşmayan bütün canlılar, ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar, diri olan ve olmayan her bir şey “O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki” gerek hal lisanı ile gerekse de konuşan dilleri ile “O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.” Yani siz, sizin dilinizi konuşmayan diğer yaratıkların tesbihlerini anlamazsınız. Ama bütün gaybları en iyi bilen Yüce Allah, bunların hepsini kuşatmıştır. “Şüphesiz ki O” kendisi hakkında göklerin ve yerin adeta çatlayıp parçalanmalarına, dağların yıkılıp gitmelerine sebep olacak derece büyük sözleri söyleyenleri çabucak cezalandırmayan, aksine onlara mühlet veren, nimetini ihsan eden, afiyet ve rızık veren “Halîmdir.” Onları pek büyük mükâfaatlar verip günahlarını bağışlamak için ve bu büyük günahlarından tevbe etmeleri için kapısına çağıran “Ğafûrdur.” Eğer O’nun hilmi ve mağfiret ediciliği olmasaydı gökler, yer üzerine yıkılır ve Yüce Allah yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.

İsra' 17:44

41- Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye şu Kur’an’da (ayetleri) türlü türlü açıkladık. Fakat bu, onların nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmıyor. 42- De ki:“Eğer Allah ile beraber -dedikleri gibi- başka ilahlar da olsaydı, o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” 43- O, (bundan) münezzehtir, onların dediklerinden de pek yüce ve pek büyüktür. 44- Yedi gök, yer ve bunların içindekiler hep O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, Ğafûrdur. 41. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de hükümleri kullarına çeşitli şekillerde anlattığını haber vermektedir. Yani O, hükümleri türlü şekillerde açıklayıp, vuzuha kavuşturmuştur. Kendisine davet ettiği şeylere dair pek çok delil ve belge ortaya koymuştur. Öğüt vermiş, hatırlatmalarda bulunmuştur. Bundan maksat da insanların kendilerine faydalı olacak şeyleri düşünüp o yolu izlemeleri, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk etmeleridir. Ama insanların çoğu, Allah’ın âyetlerinden kaçıp uzaklaşmakta direttiler. Buna sebepse hakka karşı duydukları nefret, izlemekte oldukları batıla karşı duydukları sevgidir. Öyle ki tuttukları batıl yola taassupla bağlandılar, Allah’ın âyetlerine kulak vermediler ve onları hiçbir şekilde önemsemediler. 42. Âyet ve delillerin Kur'ân’da çeşitli şekilleriyle açıklandığı en büyük konulardan birisi de her şeyin esasını teşkil eden tevhiddir. Yüce Allah, tevhidi emredip onun aksini yasakladığı gibi, bu konu ile ilgili pek çok aklî ve naklî deliller de ortaya koymuştur. Hatta bunların bir bölümüne bile kulak veren bir kimsenin bu konuda kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Buna dair delillerden birisi, Yüce Allah’ın şu buyrukta sözünü ettiği aklî delildir: Yüce Allah ile birlikte başka bir ilâh kabul eden o müşriklere “de ki: Eğer Allah ile beraber dedikleri gibi” onların iddia ve iftiralarına uygun olarak “başka ilâhlar da olsaydı o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” Yani Yüce Allah’a götüren ibadet, O’na yönelme, O’na yakınlaşma ve bunun için gerekli yolları arama şeklinde bir yol araştırırlar ve o yolu tutarlardı. O halde Rabbine kulluğa son derece muhtaç olduğunu bilen aciz bir kul, nasıl Allah ile birlikte ilâh kabul edilebilir? Böyle bir şey zulmün en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktası değil de nedir?! Bu açıklamaya göre bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu âyetlerini andırmaktadır:“Onların o tapındıkları... Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.”(el-İsrâ, 17/57); “Onları ve Allah’tan başka ibadet ettiklerini haşredip toplayacağı gün der ki: Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar? Derler ki: Seni tenzih ederiz, senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz...”(el-Furkan, 25/17-18) üce Allah’ın “o zaman hepsi de Arşın sahibine doğru bir yol ararlardı.” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yani onlar, Allah'ı yenmek için bir yol arar, bunun için gayret eder ve O’na karşı üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Bu durumda da üstün gelen ve galip olan kimse, mutlak Rab ve ilâh o olurdu. Onlar da Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleri ilâhlarının mağlup ve boyun eğmiş olduklarını kabul ve ikrar etmekte ve bu uydurma ilâhlarının hiçbir yetkiye sahip olmadıklarını itiraf etmektedirler. O halde uydurma ilâhların durumu bu olduğu halde ne diye onları ilâh edindiler!? Bu açıklamaya göre de bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı elbette her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve kimisi kimisine üstünlük sağlardı.”(el-Mü’minûn, 23/91) 43. “O, (bundan) münezzehtir, onların” ortak koşmak ve O’nunla birlikte eşler edinmekle ilgili “dediklerinden de” Bu iddialarından da münezzehtir ve sıfatları ile bunlardan çok yüksektedir. “pek yüce ve pek büyüktür.” O’nun büyüklüğü hiç bir şekilde takdir edilemez, kadir ve azameti pek yüksektir. Öyle ki O’nunla beraber başka bir ilâh bulunması mümkün değildir. Böyle bir şey söyleyen, açıkça sapıtmış ve çok büyük bir haksızlık etmiştir. Çünkü muaazam yaratılmışlar büyüklüklerine rağmen O’nun azameti önünde alabildiğine küçük, O’nun kibriyâsı karşısında yedi gök ve onlarda bulunanlar, yedi arz ve onlarda bulunanlar da önemsiz kalır. “Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür.”(ez-Zümer, 39/67) Ulvi alem de süfli alem de özü itibarıyla O’na muhtaçtır. Bu ihtiyaç, onların hiçbirisinden hiç bir an uzak değildir. Her bir halde O’na sığınmaya ve yakınlaşmaya ihtiyaçları vardır. Kaçınılmaz olarak hem yaratma, rızık verme ve idare yönünden O’na muhtaçtırlar, hem de O’nu sevmeye, O’na ibadet etmeye, O’na yakınlaşmaya ve O’na sığınmaya muhtaçtırlar. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 44. “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler” konuşan ve konuşmayan bütün canlılar, ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar, diri olan ve olmayan her bir şey “O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki” gerek hal lisanı ile gerekse de konuşan dilleri ile “O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.” Yani siz, sizin dilinizi konuşmayan diğer yaratıkların tesbihlerini anlamazsınız. Ama bütün gaybları en iyi bilen Yüce Allah, bunların hepsini kuşatmıştır. “Şüphesiz ki O” kendisi hakkında göklerin ve yerin adeta çatlayıp parçalanmalarına, dağların yıkılıp gitmelerine sebep olacak derece büyük sözleri söyleyenleri çabucak cezalandırmayan, aksine onlara mühlet veren, nimetini ihsan eden, afiyet ve rızık veren “Halîmdir.” Onları pek büyük mükâfaatlar verip günahlarını bağışlamak için ve bu büyük günahlarından tevbe etmeleri için kapısına çağıran “Ğafûrdur.” Eğer O’nun hilmi ve mağfiret ediciliği olmasaydı gökler, yer üzerine yıkılır ve Yüce Allah yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.

İsra' 17:45

45- Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. 46- Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar. 47- Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini ve gizlice konuşurlarken de o zalimlerin:“Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini pek iyi biliyoruz. 48- Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Artık onlar dalâlete düşmüşlerdir de doğru yolu bulamıyorlar. 45. Yüce Allah, hakkı reddeden ve onu yalanlayıp yüz çeviren yalanlayıcılara verdiği cezasını söz konusu etmekte ve onlar ile iman arasında engel olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: İçerisinde öğüt, hatırlatma, hidâyet, iman, hayır ve pek büyük iim bulunan “Kur’an’ı okuduğun zaman, seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına” Kur’an’ı hakkıyla anlamalarını, onun ihtiva ettiği gerçeklerin kesinliğini kavramalarını ve onun kendisine davet ettiği hayra itaat edip boyun eğmelerini engelleyen “gizli bir perde çekeriz.” 46. “Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçiririz” böylelikle Kur’an’ı kavrayamazlar. “Kulaklarına da” onu işitmelerine engel olacak türden “bir ağırlık” yani sağırlık “veririz.” Böylelikle Kur’an’ı, öğüt ve ibret alacak ve sonuçta amel edecek şekilde değil de sadece aleyhlerine delilin ortaya konmuş olacağı bir şekilde işitmiş olurlar. (Manalarını anlarlar ama inkarlarından dolayı faydasını görmezler.) “Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman” yani tevhide davet edip O’na ortak koşmayı yasaklayacak olursan, tevhîde olan aşırı kinleri ve izlemekte oldukları batılı ileri derecede sevmelerinden ötürü “nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah bir olarak anılsa âhirete inanmayanların kalpleri tiksinir. O’ndan başkası anılsa hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) 47. “Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini…” Yani biz, Kur’an’ı dinlediklerinde ondan yararlanmalarını engelledik, çünkü onların maksatlarının kötü olduğunu, ona dil uzatmak için en basit bir şeyi dahi fırsat kolladıklarını biliyoruz. Onların Kur’an’ı dinlemeleri, doğru yolu bulmak ve hakkı kabul etmek için değildir. Aksine onlar ona tâbi olmamaya niyetlidirler. Bu durumda olan bir kimsenin ise dinlediği şeyden faydalanması söz konusu değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“ve” kendi aralarında “gizlice konuşurlarken de o zalimlerin” bu gizli konuşmaları esnasında: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediklerini pek iyi biliyoruz.” Onların kendi aralarında fısıldaşıp konuşmalarının mahiyeti, bu olduğuna ve bu konuşmalarının esasını onun büyülenmiş olduğu temeli üzerine kurduklarına göre bu, onun söylediklerine itibar etmeyeceklerini, onun hezeyanda bulunduğuna ve neler söylediğini bilmediğine içlerinde karar vermiş olduklarını göstermektedir. 48. “Senin için nasıl misaller verdiklerine” ki bunlar misallerin en sapık ve haktan en uzak olanıdır, hayretle “bir bak!” Bu konuda “onlar dalâlete düşmüşlerdir” ya da bu verdikleri misaller onların sapmalarına sebep olmuştur. Çünkü onların tutum ve davranışlarında esas aldıkları şey, bu misallerdir. Tutarsız ve bozuk bir temel üzerinde yükselen bir tavır ve tutum ise temelinden daha bozuktur. “doğru yolu bulamıyorlar.” Yani hiçbir şekilde doğruyu, hidâyeti bulmamaktadırlar. Onların paylarına düşen ancak katıksız sapıklık ve sadece zulümdür.

İsra' 17:46

45- Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. 46- Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar. 47- Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini ve gizlice konuşurlarken de o zalimlerin:“Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini pek iyi biliyoruz. 48- Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Artık onlar dalâlete düşmüşlerdir de doğru yolu bulamıyorlar. 45. Yüce Allah, hakkı reddeden ve onu yalanlayıp yüz çeviren yalanlayıcılara verdiği cezasını söz konusu etmekte ve onlar ile iman arasında engel olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: İçerisinde öğüt, hatırlatma, hidâyet, iman, hayır ve pek büyük iim bulunan “Kur’an’ı okuduğun zaman, seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına” Kur’an’ı hakkıyla anlamalarını, onun ihtiva ettiği gerçeklerin kesinliğini kavramalarını ve onun kendisine davet ettiği hayra itaat edip boyun eğmelerini engelleyen “gizli bir perde çekeriz.” 46. “Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçiririz” böylelikle Kur’an’ı kavrayamazlar. “Kulaklarına da” onu işitmelerine engel olacak türden “bir ağırlık” yani sağırlık “veririz.” Böylelikle Kur’an’ı, öğüt ve ibret alacak ve sonuçta amel edecek şekilde değil de sadece aleyhlerine delilin ortaya konmuş olacağı bir şekilde işitmiş olurlar. (Manalarını anlarlar ama inkarlarından dolayı faydasını görmezler.) “Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman” yani tevhide davet edip O’na ortak koşmayı yasaklayacak olursan, tevhîde olan aşırı kinleri ve izlemekte oldukları batılı ileri derecede sevmelerinden ötürü “nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah bir olarak anılsa âhirete inanmayanların kalpleri tiksinir. O’ndan başkası anılsa hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) 47. “Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini…” Yani biz, Kur’an’ı dinlediklerinde ondan yararlanmalarını engelledik, çünkü onların maksatlarının kötü olduğunu, ona dil uzatmak için en basit bir şeyi dahi fırsat kolladıklarını biliyoruz. Onların Kur’an’ı dinlemeleri, doğru yolu bulmak ve hakkı kabul etmek için değildir. Aksine onlar ona tâbi olmamaya niyetlidirler. Bu durumda olan bir kimsenin ise dinlediği şeyden faydalanması söz konusu değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“ve” kendi aralarında “gizlice konuşurlarken de o zalimlerin” bu gizli konuşmaları esnasında: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediklerini pek iyi biliyoruz.” Onların kendi aralarında fısıldaşıp konuşmalarının mahiyeti, bu olduğuna ve bu konuşmalarının esasını onun büyülenmiş olduğu temeli üzerine kurduklarına göre bu, onun söylediklerine itibar etmeyeceklerini, onun hezeyanda bulunduğuna ve neler söylediğini bilmediğine içlerinde karar vermiş olduklarını göstermektedir. 48. “Senin için nasıl misaller verdiklerine” ki bunlar misallerin en sapık ve haktan en uzak olanıdır, hayretle “bir bak!” Bu konuda “onlar dalâlete düşmüşlerdir” ya da bu verdikleri misaller onların sapmalarına sebep olmuştur. Çünkü onların tutum ve davranışlarında esas aldıkları şey, bu misallerdir. Tutarsız ve bozuk bir temel üzerinde yükselen bir tavır ve tutum ise temelinden daha bozuktur. “doğru yolu bulamıyorlar.” Yani hiçbir şekilde doğruyu, hidâyeti bulmamaktadırlar. Onların paylarına düşen ancak katıksız sapıklık ve sadece zulümdür.

İsra' 17:47

45- Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. 46- Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar. 47- Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini ve gizlice konuşurlarken de o zalimlerin:“Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini pek iyi biliyoruz. 48- Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Artık onlar dalâlete düşmüşlerdir de doğru yolu bulamıyorlar. 45. Yüce Allah, hakkı reddeden ve onu yalanlayıp yüz çeviren yalanlayıcılara verdiği cezasını söz konusu etmekte ve onlar ile iman arasında engel olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: İçerisinde öğüt, hatırlatma, hidâyet, iman, hayır ve pek büyük iim bulunan “Kur’an’ı okuduğun zaman, seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına” Kur’an’ı hakkıyla anlamalarını, onun ihtiva ettiği gerçeklerin kesinliğini kavramalarını ve onun kendisine davet ettiği hayra itaat edip boyun eğmelerini engelleyen “gizli bir perde çekeriz.” 46. “Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçiririz” böylelikle Kur’an’ı kavrayamazlar. “Kulaklarına da” onu işitmelerine engel olacak türden “bir ağırlık” yani sağırlık “veririz.” Böylelikle Kur’an’ı, öğüt ve ibret alacak ve sonuçta amel edecek şekilde değil de sadece aleyhlerine delilin ortaya konmuş olacağı bir şekilde işitmiş olurlar. (Manalarını anlarlar ama inkarlarından dolayı faydasını görmezler.) “Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman” yani tevhide davet edip O’na ortak koşmayı yasaklayacak olursan, tevhîde olan aşırı kinleri ve izlemekte oldukları batılı ileri derecede sevmelerinden ötürü “nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah bir olarak anılsa âhirete inanmayanların kalpleri tiksinir. O’ndan başkası anılsa hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) 47. “Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini…” Yani biz, Kur’an’ı dinlediklerinde ondan yararlanmalarını engelledik, çünkü onların maksatlarının kötü olduğunu, ona dil uzatmak için en basit bir şeyi dahi fırsat kolladıklarını biliyoruz. Onların Kur’an’ı dinlemeleri, doğru yolu bulmak ve hakkı kabul etmek için değildir. Aksine onlar ona tâbi olmamaya niyetlidirler. Bu durumda olan bir kimsenin ise dinlediği şeyden faydalanması söz konusu değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“ve” kendi aralarında “gizlice konuşurlarken de o zalimlerin” bu gizli konuşmaları esnasında: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediklerini pek iyi biliyoruz.” Onların kendi aralarında fısıldaşıp konuşmalarının mahiyeti, bu olduğuna ve bu konuşmalarının esasını onun büyülenmiş olduğu temeli üzerine kurduklarına göre bu, onun söylediklerine itibar etmeyeceklerini, onun hezeyanda bulunduğuna ve neler söylediğini bilmediğine içlerinde karar vermiş olduklarını göstermektedir. 48. “Senin için nasıl misaller verdiklerine” ki bunlar misallerin en sapık ve haktan en uzak olanıdır, hayretle “bir bak!” Bu konuda “onlar dalâlete düşmüşlerdir” ya da bu verdikleri misaller onların sapmalarına sebep olmuştur. Çünkü onların tutum ve davranışlarında esas aldıkları şey, bu misallerdir. Tutarsız ve bozuk bir temel üzerinde yükselen bir tavır ve tutum ise temelinden daha bozuktur. “doğru yolu bulamıyorlar.” Yani hiçbir şekilde doğruyu, hidâyeti bulmamaktadırlar. Onların paylarına düşen ancak katıksız sapıklık ve sadece zulümdür.

İsra' 17:48

45- Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. 46- Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar. 47- Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini ve gizlice konuşurlarken de o zalimlerin:“Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediklerini pek iyi biliyoruz. 48- Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Artık onlar dalâlete düşmüşlerdir de doğru yolu bulamıyorlar. 45. Yüce Allah, hakkı reddeden ve onu yalanlayıp yüz çeviren yalanlayıcılara verdiği cezasını söz konusu etmekte ve onlar ile iman arasında engel olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: İçerisinde öğüt, hatırlatma, hidâyet, iman, hayır ve pek büyük iim bulunan “Kur’an’ı okuduğun zaman, seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına” Kur’an’ı hakkıyla anlamalarını, onun ihtiva ettiği gerçeklerin kesinliğini kavramalarını ve onun kendisine davet ettiği hayra itaat edip boyun eğmelerini engelleyen “gizli bir perde çekeriz.” 46. “Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçiririz” böylelikle Kur’an’ı kavrayamazlar. “Kulaklarına da” onu işitmelerine engel olacak türden “bir ağırlık” yani sağırlık “veririz.” Böylelikle Kur’an’ı, öğüt ve ibret alacak ve sonuçta amel edecek şekilde değil de sadece aleyhlerine delilin ortaya konmuş olacağı bir şekilde işitmiş olurlar. (Manalarını anlarlar ama inkarlarından dolayı faydasını görmezler.) “Rabbini Kur’an’da tek (ilah) olarak andığın zaman” yani tevhide davet edip O’na ortak koşmayı yasaklayacak olursan, tevhîde olan aşırı kinleri ve izlemekte oldukları batılı ileri derecede sevmelerinden ötürü “nefretle arkalarına dönüp uzaklaşırlar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Allah bir olarak anılsa âhirete inanmayanların kalpleri tiksinir. O’ndan başkası anılsa hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) 47. “Onlar, seni dinlediklerinde ne amaçla dinlediklerini…” Yani biz, Kur’an’ı dinlediklerinde ondan yararlanmalarını engelledik, çünkü onların maksatlarının kötü olduğunu, ona dil uzatmak için en basit bir şeyi dahi fırsat kolladıklarını biliyoruz. Onların Kur’an’ı dinlemeleri, doğru yolu bulmak ve hakkı kabul etmek için değildir. Aksine onlar ona tâbi olmamaya niyetlidirler. Bu durumda olan bir kimsenin ise dinlediği şeyden faydalanması söz konusu değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“ve” kendi aralarında “gizlice konuşurlarken de o zalimlerin” bu gizli konuşmaları esnasında: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediklerini pek iyi biliyoruz.” Onların kendi aralarında fısıldaşıp konuşmalarının mahiyeti, bu olduğuna ve bu konuşmalarının esasını onun büyülenmiş olduğu temeli üzerine kurduklarına göre bu, onun söylediklerine itibar etmeyeceklerini, onun hezeyanda bulunduğuna ve neler söylediğini bilmediğine içlerinde karar vermiş olduklarını göstermektedir. 48. “Senin için nasıl misaller verdiklerine” ki bunlar misallerin en sapık ve haktan en uzak olanıdır, hayretle “bir bak!” Bu konuda “onlar dalâlete düşmüşlerdir” ya da bu verdikleri misaller onların sapmalarına sebep olmuştur. Çünkü onların tutum ve davranışlarında esas aldıkları şey, bu misallerdir. Tutarsız ve bozuk bir temel üzerinde yükselen bir tavır ve tutum ise temelinden daha bozuktur. “doğru yolu bulamıyorlar.” Yani hiçbir şekilde doğruyu, hidâyeti bulmamaktadırlar. Onların paylarına düşen ancak katıksız sapıklık ve sadece zulümdür.

İsra' 17:49

49- Dediler ki:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” 50- De ki:“Evet, ister taş ister demir olun; 51- “İsterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık (olun yine de diriltileceksiniz).” Bu sefer: “Bizi kim diriltecek?” diyecekler. De ki:“İlk defa sizi yoktan yaratmış olan!” Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar ve “O ne zamanmış?” diyecekler. De ki:“Belki de çok yakındır.” 52- (Zira) sizi çağıracağı gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız) ve (dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz. 49. Allah öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin sözlerini, onların dirilişi inkâr edip bunu uzak bir ihtimal gördüklerini ve şöyle dediklerini şöyle haber vermektedir:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak” çürümüş cesetler “olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Onların kanaatlarına göre bu imkânsız bir şeydir. Böylece Allah Rasûlünü yalanladıkları ve Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri, gökleri ve yeri yaratanın kudretini kendilerinin zayıf ve aciz güçleriyle kıyas ettikleri için en ileri derecede bilgisizlik içerisinde olduklarını ortaya koydular. Kendilerinin böyle bir şeyi yapmalarının imkânsız olduğunu ve buna güç yetiremediklerini görünce Allah’ın kudretinin de böyle olduğunu zannettiler. Yarattıkları içinden kendilerinin üstün akıllara sahip olduklarını iddia eden bir topluluğu, cehalette örnek kılan Allah ne yücedir! Zira onlar olabilecek en açık, en kolay anlaşılır, delilleri en üstün ve en belirgin bir konuda hakkında cahil kalmışlardı. Böylece Allah, kulları için ya tevfikinin ve yardımının olduğunu ya da helak ve sapıklığın olduğunu göstermektedir. “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Muhakkak sen, bol bol bağışlayansın.”(Âl-i İmran, 3/8) 50-51. Devamla Yüce Allah, Rasûlüne öldükten sonra dirilişi uzak görerek inkâr eden bu kimselere şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: “Evet, ister taş ister demir olun, isterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık olun.” Belki bu sayede o batıl zannınıza göre Allah’ın kudretini kendinizden uzak tutmuş yahut Allah’ın iradesinin üzerinizde geçerli olmasını önlemiş ve dirilmekten kurtulmuş olursunuz!? Hayır, hiç şüphesiz sizler hangi durumda olursanız olun, hangi niteliğe sahip bir varlığa dönüşürseniz dönüşün, Allah’ı âciz bırakamazsınız. Ne hayatta, ne de ölümden sonra kendi idareniz üzerinde hiçbir yetkiniz yoktur. Öyleyse tedbir ve tasarrufu, her şeye yeten ve her şeyi kuşatana bırakın! Öldükten sonra dirilişe dair onlara karşı delil ortaya konduğu vakit de “Bizi kim diriltecek? diyecekler. De ki: İlk defa sizi yoktan yaratan!” Siz kendisinden söz edilmeye değer bir şey değilken, nasıl sizi yoktan var ettiyse yeni bir hilkat ile tekrar yaratacaktır:“İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.”(el-Enbiyâ, 21/104)“Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar.” Söylediklerinden dolayı hayrete düşmüş olarak ve inkâr ederek başlarını sallayacaklar: “O ne zamanmış? diyecekler.” Senin iddiana göre öldükten sonra diriliş ne zaman olacak? Onlar bu sözü öldükten sonra dirilişi kabul ettikleri için söylemiyorlardı. Aksine onlar, bu sözü Peygamber’i âciz bırakmak için söylüyorlardı. “De ki: Belki de çok yakındır.” Onun vaktini tayin etmenin bir faydası yoktur. Faydası olan şey ve esas amaç, onu kabul etmek, kabul ettiğini ifade etmek ve gerçekleşeceğine inanmaktır. Yoksa ilerde kesin olarak gelecek olan her şey, pek yakın sayılır. 52. “Sizi” öldükten sonra diriliş ve amel defterlerinizin verilmesi için “çağıracağı” ve sûra üfürüleceği “gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız).” O’nun emrine uyacak, O’na karşı gelemeyeceksiniz. “O’na hamdederek” buyruğunun anlamı şudur: Yüce Allah, yaptıkları dolayısıyla hamde, övgüye layık olandır. O, çağrışma ve seslenme günü olan kıyamet gününde onları bir araya getirmesinde ve kullarına buna uygun olarak amellerinin karşılığını vermesinde övülmeye layıktır. “Ve” o günün süratle gerçekleşmesinden ve karşı karşıya kalmış olduğunuz nimetlerle hiç karşılaşmamış gibi olacağınızdan dolayı “(dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.” İşte inkârcıların kendisi hakkında: “O ne zamanmış?” dedikleri gün, bu gündür. O günde bunu görecekleri vakit son derece pişman olacaklar ve kendilerine:“İşte kendisini yalanlamakta olduğunuz gün, bugündür?”(el-Mutaffifin, 83/17) denilecektir.

İsra' 17:50

49- Dediler ki:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” 50- De ki:“Evet, ister taş ister demir olun; 51- “İsterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık (olun yine de diriltileceksiniz).” Bu sefer: “Bizi kim diriltecek?” diyecekler. De ki:“İlk defa sizi yoktan yaratmış olan!” Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar ve “O ne zamanmış?” diyecekler. De ki:“Belki de çok yakındır.” 52- (Zira) sizi çağıracağı gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız) ve (dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz. 49. Allah öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin sözlerini, onların dirilişi inkâr edip bunu uzak bir ihtimal gördüklerini ve şöyle dediklerini şöyle haber vermektedir:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak” çürümüş cesetler “olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Onların kanaatlarına göre bu imkânsız bir şeydir. Böylece Allah Rasûlünü yalanladıkları ve Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri, gökleri ve yeri yaratanın kudretini kendilerinin zayıf ve aciz güçleriyle kıyas ettikleri için en ileri derecede bilgisizlik içerisinde olduklarını ortaya koydular. Kendilerinin böyle bir şeyi yapmalarının imkânsız olduğunu ve buna güç yetiremediklerini görünce Allah’ın kudretinin de böyle olduğunu zannettiler. Yarattıkları içinden kendilerinin üstün akıllara sahip olduklarını iddia eden bir topluluğu, cehalette örnek kılan Allah ne yücedir! Zira onlar olabilecek en açık, en kolay anlaşılır, delilleri en üstün ve en belirgin bir konuda hakkında cahil kalmışlardı. Böylece Allah, kulları için ya tevfikinin ve yardımının olduğunu ya da helak ve sapıklığın olduğunu göstermektedir. “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Muhakkak sen, bol bol bağışlayansın.”(Âl-i İmran, 3/8) 50-51. Devamla Yüce Allah, Rasûlüne öldükten sonra dirilişi uzak görerek inkâr eden bu kimselere şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: “Evet, ister taş ister demir olun, isterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık olun.” Belki bu sayede o batıl zannınıza göre Allah’ın kudretini kendinizden uzak tutmuş yahut Allah’ın iradesinin üzerinizde geçerli olmasını önlemiş ve dirilmekten kurtulmuş olursunuz!? Hayır, hiç şüphesiz sizler hangi durumda olursanız olun, hangi niteliğe sahip bir varlığa dönüşürseniz dönüşün, Allah’ı âciz bırakamazsınız. Ne hayatta, ne de ölümden sonra kendi idareniz üzerinde hiçbir yetkiniz yoktur. Öyleyse tedbir ve tasarrufu, her şeye yeten ve her şeyi kuşatana bırakın! Öldükten sonra dirilişe dair onlara karşı delil ortaya konduğu vakit de “Bizi kim diriltecek? diyecekler. De ki: İlk defa sizi yoktan yaratan!” Siz kendisinden söz edilmeye değer bir şey değilken, nasıl sizi yoktan var ettiyse yeni bir hilkat ile tekrar yaratacaktır:“İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.”(el-Enbiyâ, 21/104)“Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar.” Söylediklerinden dolayı hayrete düşmüş olarak ve inkâr ederek başlarını sallayacaklar: “O ne zamanmış? diyecekler.” Senin iddiana göre öldükten sonra diriliş ne zaman olacak? Onlar bu sözü öldükten sonra dirilişi kabul ettikleri için söylemiyorlardı. Aksine onlar, bu sözü Peygamber’i âciz bırakmak için söylüyorlardı. “De ki: Belki de çok yakındır.” Onun vaktini tayin etmenin bir faydası yoktur. Faydası olan şey ve esas amaç, onu kabul etmek, kabul ettiğini ifade etmek ve gerçekleşeceğine inanmaktır. Yoksa ilerde kesin olarak gelecek olan her şey, pek yakın sayılır. 52. “Sizi” öldükten sonra diriliş ve amel defterlerinizin verilmesi için “çağıracağı” ve sûra üfürüleceği “gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız).” O’nun emrine uyacak, O’na karşı gelemeyeceksiniz. “O’na hamdederek” buyruğunun anlamı şudur: Yüce Allah, yaptıkları dolayısıyla hamde, övgüye layık olandır. O, çağrışma ve seslenme günü olan kıyamet gününde onları bir araya getirmesinde ve kullarına buna uygun olarak amellerinin karşılığını vermesinde övülmeye layıktır. “Ve” o günün süratle gerçekleşmesinden ve karşı karşıya kalmış olduğunuz nimetlerle hiç karşılaşmamış gibi olacağınızdan dolayı “(dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.” İşte inkârcıların kendisi hakkında: “O ne zamanmış?” dedikleri gün, bu gündür. O günde bunu görecekleri vakit son derece pişman olacaklar ve kendilerine:“İşte kendisini yalanlamakta olduğunuz gün, bugündür?”(el-Mutaffifin, 83/17) denilecektir.

İsra' 17:51

49- Dediler ki:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” 50- De ki:“Evet, ister taş ister demir olun; 51- “İsterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık (olun yine de diriltileceksiniz).” Bu sefer: “Bizi kim diriltecek?” diyecekler. De ki:“İlk defa sizi yoktan yaratmış olan!” Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar ve “O ne zamanmış?” diyecekler. De ki:“Belki de çok yakındır.” 52- (Zira) sizi çağıracağı gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız) ve (dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz. 49. Allah öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin sözlerini, onların dirilişi inkâr edip bunu uzak bir ihtimal gördüklerini ve şöyle dediklerini şöyle haber vermektedir:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak” çürümüş cesetler “olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Onların kanaatlarına göre bu imkânsız bir şeydir. Böylece Allah Rasûlünü yalanladıkları ve Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri, gökleri ve yeri yaratanın kudretini kendilerinin zayıf ve aciz güçleriyle kıyas ettikleri için en ileri derecede bilgisizlik içerisinde olduklarını ortaya koydular. Kendilerinin böyle bir şeyi yapmalarının imkânsız olduğunu ve buna güç yetiremediklerini görünce Allah’ın kudretinin de böyle olduğunu zannettiler. Yarattıkları içinden kendilerinin üstün akıllara sahip olduklarını iddia eden bir topluluğu, cehalette örnek kılan Allah ne yücedir! Zira onlar olabilecek en açık, en kolay anlaşılır, delilleri en üstün ve en belirgin bir konuda hakkında cahil kalmışlardı. Böylece Allah, kulları için ya tevfikinin ve yardımının olduğunu ya da helak ve sapıklığın olduğunu göstermektedir. “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Muhakkak sen, bol bol bağışlayansın.”(Âl-i İmran, 3/8) 50-51. Devamla Yüce Allah, Rasûlüne öldükten sonra dirilişi uzak görerek inkâr eden bu kimselere şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: “Evet, ister taş ister demir olun, isterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık olun.” Belki bu sayede o batıl zannınıza göre Allah’ın kudretini kendinizden uzak tutmuş yahut Allah’ın iradesinin üzerinizde geçerli olmasını önlemiş ve dirilmekten kurtulmuş olursunuz!? Hayır, hiç şüphesiz sizler hangi durumda olursanız olun, hangi niteliğe sahip bir varlığa dönüşürseniz dönüşün, Allah’ı âciz bırakamazsınız. Ne hayatta, ne de ölümden sonra kendi idareniz üzerinde hiçbir yetkiniz yoktur. Öyleyse tedbir ve tasarrufu, her şeye yeten ve her şeyi kuşatana bırakın! Öldükten sonra dirilişe dair onlara karşı delil ortaya konduğu vakit de “Bizi kim diriltecek? diyecekler. De ki: İlk defa sizi yoktan yaratan!” Siz kendisinden söz edilmeye değer bir şey değilken, nasıl sizi yoktan var ettiyse yeni bir hilkat ile tekrar yaratacaktır:“İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.”(el-Enbiyâ, 21/104)“Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar.” Söylediklerinden dolayı hayrete düşmüş olarak ve inkâr ederek başlarını sallayacaklar: “O ne zamanmış? diyecekler.” Senin iddiana göre öldükten sonra diriliş ne zaman olacak? Onlar bu sözü öldükten sonra dirilişi kabul ettikleri için söylemiyorlardı. Aksine onlar, bu sözü Peygamber’i âciz bırakmak için söylüyorlardı. “De ki: Belki de çok yakındır.” Onun vaktini tayin etmenin bir faydası yoktur. Faydası olan şey ve esas amaç, onu kabul etmek, kabul ettiğini ifade etmek ve gerçekleşeceğine inanmaktır. Yoksa ilerde kesin olarak gelecek olan her şey, pek yakın sayılır. 52. “Sizi” öldükten sonra diriliş ve amel defterlerinizin verilmesi için “çağıracağı” ve sûra üfürüleceği “gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız).” O’nun emrine uyacak, O’na karşı gelemeyeceksiniz. “O’na hamdederek” buyruğunun anlamı şudur: Yüce Allah, yaptıkları dolayısıyla hamde, övgüye layık olandır. O, çağrışma ve seslenme günü olan kıyamet gününde onları bir araya getirmesinde ve kullarına buna uygun olarak amellerinin karşılığını vermesinde övülmeye layıktır. “Ve” o günün süratle gerçekleşmesinden ve karşı karşıya kalmış olduğunuz nimetlerle hiç karşılaşmamış gibi olacağınızdan dolayı “(dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.” İşte inkârcıların kendisi hakkında: “O ne zamanmış?” dedikleri gün, bu gündür. O günde bunu görecekleri vakit son derece pişman olacaklar ve kendilerine:“İşte kendisini yalanlamakta olduğunuz gün, bugündür?”(el-Mutaffifin, 83/17) denilecektir.

İsra' 17:52

49- Dediler ki:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” 50- De ki:“Evet, ister taş ister demir olun; 51- “İsterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık (olun yine de diriltileceksiniz).” Bu sefer: “Bizi kim diriltecek?” diyecekler. De ki:“İlk defa sizi yoktan yaratmış olan!” Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar ve “O ne zamanmış?” diyecekler. De ki:“Belki de çok yakındır.” 52- (Zira) sizi çağıracağı gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız) ve (dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz. 49. Allah öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin sözlerini, onların dirilişi inkâr edip bunu uzak bir ihtimal gördüklerini ve şöyle dediklerini şöyle haber vermektedir:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak” çürümüş cesetler “olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz!?” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Onların kanaatlarına göre bu imkânsız bir şeydir. Böylece Allah Rasûlünü yalanladıkları ve Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri, gökleri ve yeri yaratanın kudretini kendilerinin zayıf ve aciz güçleriyle kıyas ettikleri için en ileri derecede bilgisizlik içerisinde olduklarını ortaya koydular. Kendilerinin böyle bir şeyi yapmalarının imkânsız olduğunu ve buna güç yetiremediklerini görünce Allah’ın kudretinin de böyle olduğunu zannettiler. Yarattıkları içinden kendilerinin üstün akıllara sahip olduklarını iddia eden bir topluluğu, cehalette örnek kılan Allah ne yücedir! Zira onlar olabilecek en açık, en kolay anlaşılır, delilleri en üstün ve en belirgin bir konuda hakkında cahil kalmışlardı. Böylece Allah, kulları için ya tevfikinin ve yardımının olduğunu ya da helak ve sapıklığın olduğunu göstermektedir. “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Muhakkak sen, bol bol bağışlayansın.”(Âl-i İmran, 3/8) 50-51. Devamla Yüce Allah, Rasûlüne öldükten sonra dirilişi uzak görerek inkâr eden bu kimselere şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: “Evet, ister taş ister demir olun, isterse de gözünüzde büyük (diriltilmesi daha imkansız) kabul ettiğiniz başka bir varlık olun.” Belki bu sayede o batıl zannınıza göre Allah’ın kudretini kendinizden uzak tutmuş yahut Allah’ın iradesinin üzerinizde geçerli olmasını önlemiş ve dirilmekten kurtulmuş olursunuz!? Hayır, hiç şüphesiz sizler hangi durumda olursanız olun, hangi niteliğe sahip bir varlığa dönüşürseniz dönüşün, Allah’ı âciz bırakamazsınız. Ne hayatta, ne de ölümden sonra kendi idareniz üzerinde hiçbir yetkiniz yoktur. Öyleyse tedbir ve tasarrufu, her şeye yeten ve her şeyi kuşatana bırakın! Öldükten sonra dirilişe dair onlara karşı delil ortaya konduğu vakit de “Bizi kim diriltecek? diyecekler. De ki: İlk defa sizi yoktan yaratan!” Siz kendisinden söz edilmeye değer bir şey değilken, nasıl sizi yoktan var ettiyse yeni bir hilkat ile tekrar yaratacaktır:“İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.”(el-Enbiyâ, 21/104)“Sana (alaylı bir tavırla) başlarını sallayacaklar.” Söylediklerinden dolayı hayrete düşmüş olarak ve inkâr ederek başlarını sallayacaklar: “O ne zamanmış? diyecekler.” Senin iddiana göre öldükten sonra diriliş ne zaman olacak? Onlar bu sözü öldükten sonra dirilişi kabul ettikleri için söylemiyorlardı. Aksine onlar, bu sözü Peygamber’i âciz bırakmak için söylüyorlardı. “De ki: Belki de çok yakındır.” Onun vaktini tayin etmenin bir faydası yoktur. Faydası olan şey ve esas amaç, onu kabul etmek, kabul ettiğini ifade etmek ve gerçekleşeceğine inanmaktır. Yoksa ilerde kesin olarak gelecek olan her şey, pek yakın sayılır. 52. “Sizi” öldükten sonra diriliş ve amel defterlerinizin verilmesi için “çağıracağı” ve sûra üfürüleceği “gün O’na hamdederek çağrısına uyup (mahşerde toplanacaksınız).” O’nun emrine uyacak, O’na karşı gelemeyeceksiniz. “O’na hamdederek” buyruğunun anlamı şudur: Yüce Allah, yaptıkları dolayısıyla hamde, övgüye layık olandır. O, çağrışma ve seslenme günü olan kıyamet gününde onları bir araya getirmesinde ve kullarına buna uygun olarak amellerinin karşılığını vermesinde övülmeye layıktır. “Ve” o günün süratle gerçekleşmesinden ve karşı karşıya kalmış olduğunuz nimetlerle hiç karşılaşmamış gibi olacağınızdan dolayı “(dünyada) ancak çok az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.” İşte inkârcıların kendisi hakkında: “O ne zamanmış?” dedikleri gün, bu gündür. O günde bunu görecekleri vakit son derece pişman olacaklar ve kendilerine:“İşte kendisini yalanlamakta olduğunuz gün, bugündür?”(el-Mutaffifin, 83/17) denilecektir.

İsra' 17:53

53- Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler. (Aksi halde) şeytan, aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır.” 54- Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse de size azap eder. Biz, seni onlara vekil göndermedik. 55- Rabbin, göklerde ve yerde kim varsa hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. 53. Bu, Yüce Allah’ın kullarına olan lütfunun bir tecellisidir. Çünkü onlara dünyada da âhirette de mutluluğu sağlayacak olan en güzel ahlâkı, en güzel söz ve davranışları emrederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler.” Bu, Yüce Allah’a yakınlaştıran her bir sözü içeren bir emirdir. Kur’an okumak, zikir, ilim, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, insanların mertebe ve konumlarına uygun şekilde onlara güzel ve nazik sözler söylemek vb. gibi. Diğer taraftan eğer yapılacak olan iki iş de güzelse ve bunların ikisinin bir arada yapılmasına imkân yoksa en güzel olanının tercih edilmesi gerektiği de bu buyrukta emredilmektedir. Güzel söz, her türlü güzel ahlâkı ve salih ameli de beraberinde getirir. Esasen diline hakim olan, bütün işlerine hakim olur. “(Aksi halde) şeytan, aralarını bozar.” O, kulların din ve dünyalarını bozacak şekilde kullar arasında fesat çıkartmaya çalışır. Bunun ilacı ise şeytanın kendilerini davet ettiği güzel olmayan sözleri söylemekte ona itaat etmemek ve aralarını bozmaya çalışan şeytanın uzaklaşması için birbirlerine yumuşak davranmalarıdır. Çünkü onların kendisine karşı savaşmaları gereken gerçek düşmanları şeytandır. Zira şeytan onları alevli ateşe gireceklerden olmaya çağırır. Şeytan aralarına ayrılık soksa ve düşmanlığı körüklemek için çalışsa bile onların, düşmanlarına karşı bütün güçleriyle çalışmaları ve şeytanın kendisine bir giriş aracı olarak kullandığı, kötülüğü emreden nefislerine mani olmaları gerekir. Böylelikle Rablerine itaat etmiş, işleri istikamet bulmuş ve doğruya iletilmiş olurlar. 54. “Rabbiniz sizi en iyi” sizden de daha iyi “bilendir.” O bakımdan O, sizin için hayırdan başka bir şey dilemez. Sizlere sizin faydanıza olmayan şeyleri emretmez. Halbuki siz bazen bir şeyi yapmak istersiniz ama hayır, onun aksi olabilir. “Dilerse size merhamet eder” ve dilediği kimseleri rahmete götüren yollara muvaffak kılar, “dilerse de size azap eder” ve dilediği kimselere rahmete götüren yolları izleme başarısını ihsan etmez. Böylelikle onlar da o yolları kaybedip azabı hak eder. “Biz seni onlara” işlerini çekip çeviren ve onları cezalandırma işini yerine getiren “vekil göndermedik.” Gerçek vekil, ancak Allah’tır. Sen ancak tebliğ eden ve dosdoğru yola ileten bir kimsesin. 55. “Rabbin göklerde ve yerde kim varsa hepsini” bütün mahlukat türlerini “en iyi bilendir.” Onlardan her birisine hak ettiğini, hikmetinin gerektirdiği şekilde verir. Maddi ve manevi bütün hususlarda kimini kimine üstün kılar. Nitekim vahyine mazhar olmak gibi ortak bir özelliğe sahip olan peygamberlerin kimini kiminden çeşitli faziletlerle ve Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu övülmeye değer vasıflarla, üstün ahlâkla, salih amelle, tâbilerinin çokluğuyla, şer’î ve itikadi hükümleri kapsayan kitaplar vermek suretiyle başkalarından üstün kılmıştır. Nitekim Davud aleyhisselam’a da bilinen bir kitap olan Zebûr’u indirmiştir. Allah, bu peygamberlerin kimini kimine üstün kılıp bir kısmına Kitap verdiğine göre Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlar, Yüce Allah’ın ona indirdiklerinini, ona üstünlük olmak üzere peygamberlik verip Kitap indirmesini ne diye inkâr etmektedirler?!

İsra' 17:54

53- Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler. (Aksi halde) şeytan, aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır.” 54- Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse de size azap eder. Biz, seni onlara vekil göndermedik. 55- Rabbin, göklerde ve yerde kim varsa hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. 53. Bu, Yüce Allah’ın kullarına olan lütfunun bir tecellisidir. Çünkü onlara dünyada da âhirette de mutluluğu sağlayacak olan en güzel ahlâkı, en güzel söz ve davranışları emrederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler.” Bu, Yüce Allah’a yakınlaştıran her bir sözü içeren bir emirdir. Kur’an okumak, zikir, ilim, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, insanların mertebe ve konumlarına uygun şekilde onlara güzel ve nazik sözler söylemek vb. gibi. Diğer taraftan eğer yapılacak olan iki iş de güzelse ve bunların ikisinin bir arada yapılmasına imkân yoksa en güzel olanının tercih edilmesi gerektiği de bu buyrukta emredilmektedir. Güzel söz, her türlü güzel ahlâkı ve salih ameli de beraberinde getirir. Esasen diline hakim olan, bütün işlerine hakim olur. “(Aksi halde) şeytan, aralarını bozar.” O, kulların din ve dünyalarını bozacak şekilde kullar arasında fesat çıkartmaya çalışır. Bunun ilacı ise şeytanın kendilerini davet ettiği güzel olmayan sözleri söylemekte ona itaat etmemek ve aralarını bozmaya çalışan şeytanın uzaklaşması için birbirlerine yumuşak davranmalarıdır. Çünkü onların kendisine karşı savaşmaları gereken gerçek düşmanları şeytandır. Zira şeytan onları alevli ateşe gireceklerden olmaya çağırır. Şeytan aralarına ayrılık soksa ve düşmanlığı körüklemek için çalışsa bile onların, düşmanlarına karşı bütün güçleriyle çalışmaları ve şeytanın kendisine bir giriş aracı olarak kullandığı, kötülüğü emreden nefislerine mani olmaları gerekir. Böylelikle Rablerine itaat etmiş, işleri istikamet bulmuş ve doğruya iletilmiş olurlar. 54. “Rabbiniz sizi en iyi” sizden de daha iyi “bilendir.” O bakımdan O, sizin için hayırdan başka bir şey dilemez. Sizlere sizin faydanıza olmayan şeyleri emretmez. Halbuki siz bazen bir şeyi yapmak istersiniz ama hayır, onun aksi olabilir. “Dilerse size merhamet eder” ve dilediği kimseleri rahmete götüren yollara muvaffak kılar, “dilerse de size azap eder” ve dilediği kimselere rahmete götüren yolları izleme başarısını ihsan etmez. Böylelikle onlar da o yolları kaybedip azabı hak eder. “Biz seni onlara” işlerini çekip çeviren ve onları cezalandırma işini yerine getiren “vekil göndermedik.” Gerçek vekil, ancak Allah’tır. Sen ancak tebliğ eden ve dosdoğru yola ileten bir kimsesin. 55. “Rabbin göklerde ve yerde kim varsa hepsini” bütün mahlukat türlerini “en iyi bilendir.” Onlardan her birisine hak ettiğini, hikmetinin gerektirdiği şekilde verir. Maddi ve manevi bütün hususlarda kimini kimine üstün kılar. Nitekim vahyine mazhar olmak gibi ortak bir özelliğe sahip olan peygamberlerin kimini kiminden çeşitli faziletlerle ve Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu övülmeye değer vasıflarla, üstün ahlâkla, salih amelle, tâbilerinin çokluğuyla, şer’î ve itikadi hükümleri kapsayan kitaplar vermek suretiyle başkalarından üstün kılmıştır. Nitekim Davud aleyhisselam’a da bilinen bir kitap olan Zebûr’u indirmiştir. Allah, bu peygamberlerin kimini kimine üstün kılıp bir kısmına Kitap verdiğine göre Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlar, Yüce Allah’ın ona indirdiklerinini, ona üstünlük olmak üzere peygamberlik verip Kitap indirmesini ne diye inkâr etmektedirler?!

İsra' 17:55

53- Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler. (Aksi halde) şeytan, aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır.” 54- Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse de size azap eder. Biz, seni onlara vekil göndermedik. 55- Rabbin, göklerde ve yerde kim varsa hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. 53. Bu, Yüce Allah’ın kullarına olan lütfunun bir tecellisidir. Çünkü onlara dünyada da âhirette de mutluluğu sağlayacak olan en güzel ahlâkı, en güzel söz ve davranışları emrederek şöyle buyurmaktadır:“Kullarıma söyle de en güzel olan (sözleri) söylesinler.” Bu, Yüce Allah’a yakınlaştıran her bir sözü içeren bir emirdir. Kur’an okumak, zikir, ilim, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, insanların mertebe ve konumlarına uygun şekilde onlara güzel ve nazik sözler söylemek vb. gibi. Diğer taraftan eğer yapılacak olan iki iş de güzelse ve bunların ikisinin bir arada yapılmasına imkân yoksa en güzel olanının tercih edilmesi gerektiği de bu buyrukta emredilmektedir. Güzel söz, her türlü güzel ahlâkı ve salih ameli de beraberinde getirir. Esasen diline hakim olan, bütün işlerine hakim olur. “(Aksi halde) şeytan, aralarını bozar.” O, kulların din ve dünyalarını bozacak şekilde kullar arasında fesat çıkartmaya çalışır. Bunun ilacı ise şeytanın kendilerini davet ettiği güzel olmayan sözleri söylemekte ona itaat etmemek ve aralarını bozmaya çalışan şeytanın uzaklaşması için birbirlerine yumuşak davranmalarıdır. Çünkü onların kendisine karşı savaşmaları gereken gerçek düşmanları şeytandır. Zira şeytan onları alevli ateşe gireceklerden olmaya çağırır. Şeytan aralarına ayrılık soksa ve düşmanlığı körüklemek için çalışsa bile onların, düşmanlarına karşı bütün güçleriyle çalışmaları ve şeytanın kendisine bir giriş aracı olarak kullandığı, kötülüğü emreden nefislerine mani olmaları gerekir. Böylelikle Rablerine itaat etmiş, işleri istikamet bulmuş ve doğruya iletilmiş olurlar. 54. “Rabbiniz sizi en iyi” sizden de daha iyi “bilendir.” O bakımdan O, sizin için hayırdan başka bir şey dilemez. Sizlere sizin faydanıza olmayan şeyleri emretmez. Halbuki siz bazen bir şeyi yapmak istersiniz ama hayır, onun aksi olabilir. “Dilerse size merhamet eder” ve dilediği kimseleri rahmete götüren yollara muvaffak kılar, “dilerse de size azap eder” ve dilediği kimselere rahmete götüren yolları izleme başarısını ihsan etmez. Böylelikle onlar da o yolları kaybedip azabı hak eder. “Biz seni onlara” işlerini çekip çeviren ve onları cezalandırma işini yerine getiren “vekil göndermedik.” Gerçek vekil, ancak Allah’tır. Sen ancak tebliğ eden ve dosdoğru yola ileten bir kimsesin. 55. “Rabbin göklerde ve yerde kim varsa hepsini” bütün mahlukat türlerini “en iyi bilendir.” Onlardan her birisine hak ettiğini, hikmetinin gerektirdiği şekilde verir. Maddi ve manevi bütün hususlarda kimini kimine üstün kılar. Nitekim vahyine mazhar olmak gibi ortak bir özelliğe sahip olan peygamberlerin kimini kiminden çeşitli faziletlerle ve Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu övülmeye değer vasıflarla, üstün ahlâkla, salih amelle, tâbilerinin çokluğuyla, şer’î ve itikadi hükümleri kapsayan kitaplar vermek suretiyle başkalarından üstün kılmıştır. Nitekim Davud aleyhisselam’a da bilinen bir kitap olan Zebûr’u indirmiştir. Allah, bu peygamberlerin kimini kimine üstün kılıp bir kısmına Kitap verdiğine göre Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlar, Yüce Allah’ın ona indirdiklerinini, ona üstünlük olmak üzere peygamberlik verip Kitap indirmesini ne diye inkâr etmektedirler?!

İsra' 17:56

56- De ki:“Allah'ın yanı sıra (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize yalvarın bakalım! Ama onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” 57- İşte onların bu yalvardıkları, Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar, O’nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, gerçekten sakınılması gereken bir azaptır. 56. Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar edinen ve Allah’a ibadet ettikleri gibi onlara ibadet eden, Allah’a dua ettikleri gibi onlara da dua eden müşriklere -eğer doğru ve samimi iseler- inanıp iddia ettikleri bu hususun doğruluğunu ortaya koymaya çağırarak “De ki: Allah'ın yanı sıra” ilâh olduğunu “iddia ettiklerinize yalvarın bakalım!” Bakın bakalım, size herhangi bir fayda sağlayabilecekler mi yahut size gelebilecek herhangi bir zararı önleyebilecekler mi? “Ama onlar, başınızdaki” hastalık, fakirlik, darlık vb. bir “sıkıntıyı ne” tamamen “kaldırabilirler ne de” onu bir başka sıkıntıyla veya daha hafifi ile yahut da onu başka birisine vermek suretiyle “değiştirebilirler.” Onların nitelikleri, bu olduğuna göre Allah’ın yanı sıra onlara ne diye ibadet ve dua ediyorsunuz? Bunların herhangi bir kemal sıfatları olmadığı gibi faydalı bir işleri de yoktur. O halde onları ilah edinmek, din ve akıl açısından bir eksiklik ve saçma sapan bir görüştür. Hayret edilecek durum şu ki böyle saçma bir görüş, adet haline gelip de ardı arkasına işlendiğinde ve sapık atalardan alınıp kabul ile karşılandığında o saçma görüşe sahip olanlar, asıl doğru ve yararlı görüşün o olduğunu zannederler. Bütün görünen ve görünmeyen nimetleri ihsan eden bir ve tek olan Allah’a dini halis kılmayı ise saçmalık ve hayret edilecek bir iş görürler. Nitekim müşrikler şöyle demişlerdir:“O, bunca ilâhı tek bir ilah mı yaptı? Muhakkak bu, çok şaşılacak bir şeydir.”(Sâd, 38/5) 57. Daha sonra Yüce Allah, onların Allah’ın yanı sıra ibadet ettikleri varlıkların da Allah’a muhtaç olduklarını ve O’na yakın olmanın yollarını aradıklarını, o nedenle de kendilerine ibadet edenlerle ilgilenmediklerini bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte onların bu yalvardıkları” peygamberler, salihler ve melekler “Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.” Rablerine yakın olmak için birbirleriyle yarışır, ellerinden geldiği kadarıyla Allah’a yakınlaştırıcı salih amelleri işlerler. “O’nun rahmetini umar ve azabından korkarlar.” ve azaba ulaştıran her şeyden de uzak dururlar. “Çünkü Rabbinin azabı gerçekten gerçekten sakınılması gereken bir azaptır.” Kendisinden alabildiğine sakınılması ve ona götürecek hususlardan uzak durulması gereken azap, işte budur. Yüce Allah’ın; nezdinde yakınlaştırılmış olan bu kimseleri nitelendirdiği sevgi, korku ve ümit, bütün hayırların esası ve temelidir. Bunları tam anlamıyla gerçekleştiren bir kimsenin dinî hayatı tamam olur. Bunlar kalpte yer etmeyecek olurlarsa hayırlar ondan uzaklaşır ve onun etrafını kötülükler kuşatır. Allah sevgisinin alâmeti ise Yüce Allah’ın sözünü ettiği üzere kulun, kendisini Allah’a yakınlaştırıcı her bir hususta gayretini ortaya koyması ve Allah’a yakın olmak için bütün amellerini O’nun için halis kılmak ve bunları samimiyetle yapıp gücünün yettiği en mükemmel şekliyle gerçekleştirme hususunda yarışmaktır. Bunları yapmaksızın Allah’ı sevdiğini iddia eden kimse, yalancıdır.

İsra' 17:57

56- De ki:“Allah'ın yanı sıra (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize yalvarın bakalım! Ama onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” 57- İşte onların bu yalvardıkları, Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar, O’nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, gerçekten sakınılması gereken bir azaptır. 56. Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar edinen ve Allah’a ibadet ettikleri gibi onlara ibadet eden, Allah’a dua ettikleri gibi onlara da dua eden müşriklere -eğer doğru ve samimi iseler- inanıp iddia ettikleri bu hususun doğruluğunu ortaya koymaya çağırarak “De ki: Allah'ın yanı sıra” ilâh olduğunu “iddia ettiklerinize yalvarın bakalım!” Bakın bakalım, size herhangi bir fayda sağlayabilecekler mi yahut size gelebilecek herhangi bir zararı önleyebilecekler mi? “Ama onlar, başınızdaki” hastalık, fakirlik, darlık vb. bir “sıkıntıyı ne” tamamen “kaldırabilirler ne de” onu bir başka sıkıntıyla veya daha hafifi ile yahut da onu başka birisine vermek suretiyle “değiştirebilirler.” Onların nitelikleri, bu olduğuna göre Allah’ın yanı sıra onlara ne diye ibadet ve dua ediyorsunuz? Bunların herhangi bir kemal sıfatları olmadığı gibi faydalı bir işleri de yoktur. O halde onları ilah edinmek, din ve akıl açısından bir eksiklik ve saçma sapan bir görüştür. Hayret edilecek durum şu ki böyle saçma bir görüş, adet haline gelip de ardı arkasına işlendiğinde ve sapık atalardan alınıp kabul ile karşılandığında o saçma görüşe sahip olanlar, asıl doğru ve yararlı görüşün o olduğunu zannederler. Bütün görünen ve görünmeyen nimetleri ihsan eden bir ve tek olan Allah’a dini halis kılmayı ise saçmalık ve hayret edilecek bir iş görürler. Nitekim müşrikler şöyle demişlerdir:“O, bunca ilâhı tek bir ilah mı yaptı? Muhakkak bu, çok şaşılacak bir şeydir.”(Sâd, 38/5) 57. Daha sonra Yüce Allah, onların Allah’ın yanı sıra ibadet ettikleri varlıkların da Allah’a muhtaç olduklarını ve O’na yakın olmanın yollarını aradıklarını, o nedenle de kendilerine ibadet edenlerle ilgilenmediklerini bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte onların bu yalvardıkları” peygamberler, salihler ve melekler “Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar.” Rablerine yakın olmak için birbirleriyle yarışır, ellerinden geldiği kadarıyla Allah’a yakınlaştırıcı salih amelleri işlerler. “O’nun rahmetini umar ve azabından korkarlar.” ve azaba ulaştıran her şeyden de uzak dururlar. “Çünkü Rabbinin azabı gerçekten gerçekten sakınılması gereken bir azaptır.” Kendisinden alabildiğine sakınılması ve ona götürecek hususlardan uzak durulması gereken azap, işte budur. Yüce Allah’ın; nezdinde yakınlaştırılmış olan bu kimseleri nitelendirdiği sevgi, korku ve ümit, bütün hayırların esası ve temelidir. Bunları tam anlamıyla gerçekleştiren bir kimsenin dinî hayatı tamam olur. Bunlar kalpte yer etmeyecek olurlarsa hayırlar ondan uzaklaşır ve onun etrafını kötülükler kuşatır. Allah sevgisinin alâmeti ise Yüce Allah’ın sözünü ettiği üzere kulun, kendisini Allah’a yakınlaştırıcı her bir hususta gayretini ortaya koyması ve Allah’a yakın olmak için bütün amellerini O’nun için halis kılmak ve bunları samimiyetle yapıp gücünün yettiği en mükemmel şekliyle gerçekleştirme hususunda yarışmaktır. Bunları yapmaksızın Allah’ı sevdiğini iddia eden kimse, yalancıdır.

İsra' 17:58

58- Kıyamet gününden önce helak etmeyeceğimiz yahut oldukça ağır bir azapla azap etmeyeceğimiz hiç bir ülke yoktur. Bu, Kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır. 58. Yani peygamberleri yalanlayan her bir ülke ahalisini kıyamet gününden önce mutlaka ya helâk ederiz yahut da şiddetli bir azaba uğratırız. Bu, Yüce Allah’ın yazıp takdir ettiği ve kesin hükme bağladığı bir kaderidir. Onun gerçekleşmesi kaçınılmazdır. O halde yalanlayıcıların Yüce Allah’a dönmek ve peygamberlerini tasdik etmek için ellerini çabuk tutmaları, onlar hakkında azap sözü tamamlanmadan ve azapları gerçekleşmeden önce bunu yapmaları gerekir.

İsra' 17:59

59- Bizi mucizeleri göndermekten alıkoyan tek sebep, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Nitekim Semûd kavmine apaçık bir mucize olmak üzere dişi deveyi vermiştik ama onlar (onu öldürüp) zalim oldular. Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. 60- Hani sana:“Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana (İsra gecesi) gösterdiğimiz şeyleri ve Kur’an’da lanet edilen ağacı biz, ancak insanlara bir imtihan sebebi kıldık. Biz, onları korkutuyoruz; fakat bu, büyük bir azgınlıktan başka bir şeylerini artırmıyor. 59. Yüce Allah, yalanlayıcıların gösterilmesini istedikleri mucizelerin indirilmemesindeki rahmetini söz konusu etmekte ve bu mucizeleri göndermeye mani olan sebebin, onların bu mucizeleri yalanlamalarının kuvvetle muhtemel olması olduğunu zikretmektedir. Çünkü bu mucizeleri yalanlayacak olurlarsa dünyevi ceza derhal gelir ve herhangi bir erteleme söz konusu olmaksızın azap başlarına iner. Nitekim önceden de getirilmesini teklif ettikleri mucizeleri yalanlamış olan kavimlere de böyle yapılmıştı. Nitekim, Yüce Allah’ın Semûd kavmine gönderdiği mucize, en büyük mucizelerden biridir. Zira bu mucize, bütün kabilenin sütünden içtikleri, göz kamaştırıcı ve muazzam dişi deve idi. Buna rağmen onlar, onu yalanladılar. Bunun üzerine başlarına Yüce Allah’ın bizlere Kitabında anlattığı azap gelip çattı. İşte bunların durumu da aynıdır. Eğer kendilerine büyük mucizeler gelecek olsa yine de iman etmeyeceklerdir. Çünkü onların iman etmelerine engel olan şey, Peygamber’in getirdiğinin açık seçik olmaması ve hak mıdır, batıl mıdır apaçık belli olmaması değildir. Çünkü Peygamber, getirdiklerinin doğruluğuna delil olacak pek çok delil ve belgeleri de beraberinde getirmiştir. Bunlar da hidâyeti arayan kimselerin hidâyet bulmaları için yeterlidir. Bu delillerle mucizeler amaç itibariyle aynıdır. O halde bu delillere karşı takındıkları tavrın aynısını mucizeler geldiği takdirde onlara karşı takınmaları da kaçınılmaz bir şeydir. Durum böyle olduğuna göre bu mucizelerin indirilmeyişi onlar için daha hayırlı ve daha faydalıdır. “Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.” Yani mucizenin gönderilmesinde amaç, insanların imana davet edilmeleri ve imana girmelerini sağlamak değildir. Mucizeler olmaksızın iman olmaz diye bir şey de yoktur. Mucizelerin gönderilmesindeki esas amaç, insanların izlemekte oldukları yanlış yoldan vazgeçmeleri için uyarılıp sakındırılmalarıdır. 60. “Hani sana: Şüphesiz Rabbin insanları” ilim ve kudretiyle “çepeçevre kuşatmıştır, demiştik.” Onların O’ndan başka sığınacakları bir yer ve O’na karşı kendilerini koruyacakları bir barınak da yoktur. Bu da aklı olan kimseler için insanları çepeçevre kuşatmış olan Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk etme konusunda yeterli bir nedendir. “Sana gösterdiğimiz şeyleri” müfessirlerin çoğunluğuna göre bundan kasıt İsra gecesinde gerçekleşen hadiselerdir “ve Kur’an’da” sözü geçen “lanet edilen ağacı” ki bu, cehennemin dibinde yetişen Zakkûm ağacıdır “biz, insanlara ancak bir imtihan sebebi kıldık.” Yani bu iki husus, insanlar için birer sınanma aracı olmuştu. Bu sebeple kâfirler küfürlerinde daha da ısrar ettiler, kötülüklerini daha bir artırdılar. İmanı zayıf bazı kimseler de Peygamber’in İsrâ gecesi meydana gelen olağanüstü olaylara ve Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gece vakti gisişine dair anlattıkları sebebiyle imandan vazgeçtiler. Cehennemin dibinde yetişen bir ağacın varlığını haber vermek de bu türden olağanüstü bir haldir. İşte onların yalanlamalarına sebep, bunlar olmuştu. Peki, ya çok daha büyük mucizeleri ve muazzam olağanüstü hadiseleri görecek olsalardı, tutumları ne olurdu? O zaman bu gibi olağanüstü şeyler dolayısıyla kötülükleri daha da artmayacak mıydı? İşte bundan dolayı Allah, onlara merhamet buyurmuş ve bunları onlara göstermemiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki Kitap ve Sünnette sonraki dönemlerde ortaya çıkmış büyük hususlardan açıkça söz edilmemiş olması, daha uygun ve daha yerindedir. Çünkü insanların akılları, benzerini görmedikleri işleri kabul etmeyebilir. O vakit bu, bazı mü’minlerin kalplerinde bir şüphe unsuru ve İslâm’a girmemiş olan kimseler için de imana gelmelerine bir engel ve ondan uzaklaştırıcı bir sebep olabilir. Bunun yerine Yüce Allah, ileride olabilecek şeylerin tümünü de kapsayacak şekilde umumi lafızları söz konusu etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Biz onları” âyetlerle ve mucizelerle “korkutuyoruz. Fakat bu” korkutma “büyük azgınlıklarından başka bir şeylerini artırmıyor.” Bu da kötülükler içli-dışlı olmanın, onları sevmenin, buna karşılık hayırdan nefret edip ona boyun eğmemenin en ileri derecesidir.

İsra' 17:60

59- Bizi mucizeleri göndermekten alıkoyan tek sebep, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Nitekim Semûd kavmine apaçık bir mucize olmak üzere dişi deveyi vermiştik ama onlar (onu öldürüp) zalim oldular. Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. 60- Hani sana:“Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana (İsra gecesi) gösterdiğimiz şeyleri ve Kur’an’da lanet edilen ağacı biz, ancak insanlara bir imtihan sebebi kıldık. Biz, onları korkutuyoruz; fakat bu, büyük bir azgınlıktan başka bir şeylerini artırmıyor. 59. Yüce Allah, yalanlayıcıların gösterilmesini istedikleri mucizelerin indirilmemesindeki rahmetini söz konusu etmekte ve bu mucizeleri göndermeye mani olan sebebin, onların bu mucizeleri yalanlamalarının kuvvetle muhtemel olması olduğunu zikretmektedir. Çünkü bu mucizeleri yalanlayacak olurlarsa dünyevi ceza derhal gelir ve herhangi bir erteleme söz konusu olmaksızın azap başlarına iner. Nitekim önceden de getirilmesini teklif ettikleri mucizeleri yalanlamış olan kavimlere de böyle yapılmıştı. Nitekim, Yüce Allah’ın Semûd kavmine gönderdiği mucize, en büyük mucizelerden biridir. Zira bu mucize, bütün kabilenin sütünden içtikleri, göz kamaştırıcı ve muazzam dişi deve idi. Buna rağmen onlar, onu yalanladılar. Bunun üzerine başlarına Yüce Allah’ın bizlere Kitabında anlattığı azap gelip çattı. İşte bunların durumu da aynıdır. Eğer kendilerine büyük mucizeler gelecek olsa yine de iman etmeyeceklerdir. Çünkü onların iman etmelerine engel olan şey, Peygamber’in getirdiğinin açık seçik olmaması ve hak mıdır, batıl mıdır apaçık belli olmaması değildir. Çünkü Peygamber, getirdiklerinin doğruluğuna delil olacak pek çok delil ve belgeleri de beraberinde getirmiştir. Bunlar da hidâyeti arayan kimselerin hidâyet bulmaları için yeterlidir. Bu delillerle mucizeler amaç itibariyle aynıdır. O halde bu delillere karşı takındıkları tavrın aynısını mucizeler geldiği takdirde onlara karşı takınmaları da kaçınılmaz bir şeydir. Durum böyle olduğuna göre bu mucizelerin indirilmeyişi onlar için daha hayırlı ve daha faydalıdır. “Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.” Yani mucizenin gönderilmesinde amaç, insanların imana davet edilmeleri ve imana girmelerini sağlamak değildir. Mucizeler olmaksızın iman olmaz diye bir şey de yoktur. Mucizelerin gönderilmesindeki esas amaç, insanların izlemekte oldukları yanlış yoldan vazgeçmeleri için uyarılıp sakındırılmalarıdır. 60. “Hani sana: Şüphesiz Rabbin insanları” ilim ve kudretiyle “çepeçevre kuşatmıştır, demiştik.” Onların O’ndan başka sığınacakları bir yer ve O’na karşı kendilerini koruyacakları bir barınak da yoktur. Bu da aklı olan kimseler için insanları çepeçevre kuşatmış olan Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk etme konusunda yeterli bir nedendir. “Sana gösterdiğimiz şeyleri” müfessirlerin çoğunluğuna göre bundan kasıt İsra gecesinde gerçekleşen hadiselerdir “ve Kur’an’da” sözü geçen “lanet edilen ağacı” ki bu, cehennemin dibinde yetişen Zakkûm ağacıdır “biz, insanlara ancak bir imtihan sebebi kıldık.” Yani bu iki husus, insanlar için birer sınanma aracı olmuştu. Bu sebeple kâfirler küfürlerinde daha da ısrar ettiler, kötülüklerini daha bir artırdılar. İmanı zayıf bazı kimseler de Peygamber’in İsrâ gecesi meydana gelen olağanüstü olaylara ve Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gece vakti gisişine dair anlattıkları sebebiyle imandan vazgeçtiler. Cehennemin dibinde yetişen bir ağacın varlığını haber vermek de bu türden olağanüstü bir haldir. İşte onların yalanlamalarına sebep, bunlar olmuştu. Peki, ya çok daha büyük mucizeleri ve muazzam olağanüstü hadiseleri görecek olsalardı, tutumları ne olurdu? O zaman bu gibi olağanüstü şeyler dolayısıyla kötülükleri daha da artmayacak mıydı? İşte bundan dolayı Allah, onlara merhamet buyurmuş ve bunları onlara göstermemiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki Kitap ve Sünnette sonraki dönemlerde ortaya çıkmış büyük hususlardan açıkça söz edilmemiş olması, daha uygun ve daha yerindedir. Çünkü insanların akılları, benzerini görmedikleri işleri kabul etmeyebilir. O vakit bu, bazı mü’minlerin kalplerinde bir şüphe unsuru ve İslâm’a girmemiş olan kimseler için de imana gelmelerine bir engel ve ondan uzaklaştırıcı bir sebep olabilir. Bunun yerine Yüce Allah, ileride olabilecek şeylerin tümünü de kapsayacak şekilde umumi lafızları söz konusu etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Biz onları” âyetlerle ve mucizelerle “korkutuyoruz. Fakat bu” korkutma “büyük azgınlıklarından başka bir şeylerini artırmıyor.” Bu da kötülükler içli-dışlı olmanın, onları sevmenin, buna karşılık hayırdan nefret edip ona boyun eğmemenin en ileri derecesidir.

İsra' 17:61

61- Bir vakit meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç. O:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dedi. 62- “Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım” dedi. 63- Buyurdu ki:“Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” 64- “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar; atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü; mal ve evlâtlarda onlara ortak ol ve onlara vaatlerde bulun!” Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez. 65- “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter. 61. Yüce Allah; şeytanın, kullarına olan ileri derecedeki düşmanlığına, onları saptırmaktaki kararlılığına dikkat çekmekte, Âdem’i yarattığı sırada ona secde etmeyi kabul etmeyip büyüklenerek:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dediğine dikkatimizi çekmektedir. Yani şeytan kendi iddiasına göre Âdem’den üstün idi. Çünkü kendisi ateşten yaratılmıştı. Böyle bir kıyasın bir çok yönden batıl ve tutarsız olduğuna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. 62. İblis, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını anlayınca Yüce Allah’a hitaben şöyle dedi:“Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım.” Onları saptırmak ve azdırmak suretiyle tümden helake sürüklerim. Ancak aralarından bir kısmının kendisine düşmanlık edeceğini, ona karşı çıkıp itaat etmeyeceklerini de anlamıştı. 63. Bunun üzerine Yüce Allah ona “buyurdu ki: Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa” Rabbini ve gerçek dostunu bırakıp da seni tercih ederse “şüphesiz ki hepinizin cesası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” Yani cehennem, amellerinize tam ve eksiksiz bir ceza olmak üzere sizin için hazırlanmıştır. 64. Daha sonra Allah, onları saptırmak için gücünün yettiği her şeyi yapmasını ona emrederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar” Bunun kapsamına her türlü günah davetçisi girer. “atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü.” Bunun kapsamına da Yüce Allah’a isyan için bir bineğin sırtında olan ve yürüyen herkes girer. Böyleleri, şeytanın atlıları ve piyadeleri arasında yer alır. Bundan maksat da şudur: Şanı Yüce Allah, söz ve fiilleriyle kendisine isyana davet eden şeytan aracılığı ile kulları imtihan etmektedir. “mal ve evlâtlarda onlara ortak ol.” Bu, kulların mal ve evlatları ile ilgili her türlü günahı kapsar. Zekât vermemek, yemin keffâretlerini ödememek, farz olan malî hakları yerine getirmemek, çoluk çocuğu hayır üzere yetiştirip şirki terk üzere terbiye etmeyi ihmal etmek, malları haksızca almak yahut hakkı olmayan yere harcamak veya adi kazanç yollarını kullanmak vb. gibi. Hatta çoğu müfessirler, şeytanın mal ve evlada ortak olmasının kapsamına yeme, içme ve cimâ esnasında besmeleyi terk etmenin de girdiğini söz konusu ederler. Bu gibi hallerde kişi, Allah’ın adını anmayacak olursa -bu konudaki bir hadiste de geldiği üzere- şeytan ona ortak olur. “Onlara” aslı olmayan süslü “vaatlerde bulun. Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez.” Onun vaad ettiği aslı astarı olmayan bir batıldan ibarettir. Mesela şeytanın onlara günahları ve bozuk inançları süslü göstermesi ve -kendilerinin hak üzere sanmaları için- bunlara karşılık mükâfat alacaklarını vaat etmesi bu kabildendir. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaat eder.”(el-Bakara, 2/268) 65. Yüce Allah, şeytanın kullara neler yapmak istediğini haber verdikten ve onun fitnesinden ne ile korunulabileceğini -ki bu, Allah’a kulluk, iman ve tevekkül sahibi olmaktır- söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Onlara karşı bir egemenliğin ve onları azdırman söz konusu değildir. Aksine Allah, kullukları dolayısı ile her türlü şerri onlardan bertaraf eder, kovulmuş şeytana karşı onları korur ve bu konuda O, onlara yeter. Kendisine tevekkül edip emrolunduğu şeyleri eksiksiz yerine getiren kimselere “vekil olarak Rabbin yeter.”

İsra' 17:62

61- Bir vakit meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç. O:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dedi. 62- “Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım” dedi. 63- Buyurdu ki:“Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” 64- “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar; atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü; mal ve evlâtlarda onlara ortak ol ve onlara vaatlerde bulun!” Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez. 65- “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter. 61. Yüce Allah; şeytanın, kullarına olan ileri derecedeki düşmanlığına, onları saptırmaktaki kararlılığına dikkat çekmekte, Âdem’i yarattığı sırada ona secde etmeyi kabul etmeyip büyüklenerek:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dediğine dikkatimizi çekmektedir. Yani şeytan kendi iddiasına göre Âdem’den üstün idi. Çünkü kendisi ateşten yaratılmıştı. Böyle bir kıyasın bir çok yönden batıl ve tutarsız olduğuna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. 62. İblis, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını anlayınca Yüce Allah’a hitaben şöyle dedi:“Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım.” Onları saptırmak ve azdırmak suretiyle tümden helake sürüklerim. Ancak aralarından bir kısmının kendisine düşmanlık edeceğini, ona karşı çıkıp itaat etmeyeceklerini de anlamıştı. 63. Bunun üzerine Yüce Allah ona “buyurdu ki: Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa” Rabbini ve gerçek dostunu bırakıp da seni tercih ederse “şüphesiz ki hepinizin cesası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” Yani cehennem, amellerinize tam ve eksiksiz bir ceza olmak üzere sizin için hazırlanmıştır. 64. Daha sonra Allah, onları saptırmak için gücünün yettiği her şeyi yapmasını ona emrederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar” Bunun kapsamına her türlü günah davetçisi girer. “atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü.” Bunun kapsamına da Yüce Allah’a isyan için bir bineğin sırtında olan ve yürüyen herkes girer. Böyleleri, şeytanın atlıları ve piyadeleri arasında yer alır. Bundan maksat da şudur: Şanı Yüce Allah, söz ve fiilleriyle kendisine isyana davet eden şeytan aracılığı ile kulları imtihan etmektedir. “mal ve evlâtlarda onlara ortak ol.” Bu, kulların mal ve evlatları ile ilgili her türlü günahı kapsar. Zekât vermemek, yemin keffâretlerini ödememek, farz olan malî hakları yerine getirmemek, çoluk çocuğu hayır üzere yetiştirip şirki terk üzere terbiye etmeyi ihmal etmek, malları haksızca almak yahut hakkı olmayan yere harcamak veya adi kazanç yollarını kullanmak vb. gibi. Hatta çoğu müfessirler, şeytanın mal ve evlada ortak olmasının kapsamına yeme, içme ve cimâ esnasında besmeleyi terk etmenin de girdiğini söz konusu ederler. Bu gibi hallerde kişi, Allah’ın adını anmayacak olursa -bu konudaki bir hadiste de geldiği üzere- şeytan ona ortak olur. “Onlara” aslı olmayan süslü “vaatlerde bulun. Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez.” Onun vaad ettiği aslı astarı olmayan bir batıldan ibarettir. Mesela şeytanın onlara günahları ve bozuk inançları süslü göstermesi ve -kendilerinin hak üzere sanmaları için- bunlara karşılık mükâfat alacaklarını vaat etmesi bu kabildendir. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaat eder.”(el-Bakara, 2/268) 65. Yüce Allah, şeytanın kullara neler yapmak istediğini haber verdikten ve onun fitnesinden ne ile korunulabileceğini -ki bu, Allah’a kulluk, iman ve tevekkül sahibi olmaktır- söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Onlara karşı bir egemenliğin ve onları azdırman söz konusu değildir. Aksine Allah, kullukları dolayısı ile her türlü şerri onlardan bertaraf eder, kovulmuş şeytana karşı onları korur ve bu konuda O, onlara yeter. Kendisine tevekkül edip emrolunduğu şeyleri eksiksiz yerine getiren kimselere “vekil olarak Rabbin yeter.”

İsra' 17:63

61- Bir vakit meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç. O:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dedi. 62- “Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım” dedi. 63- Buyurdu ki:“Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” 64- “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar; atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü; mal ve evlâtlarda onlara ortak ol ve onlara vaatlerde bulun!” Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez. 65- “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter. 61. Yüce Allah; şeytanın, kullarına olan ileri derecedeki düşmanlığına, onları saptırmaktaki kararlılığına dikkat çekmekte, Âdem’i yarattığı sırada ona secde etmeyi kabul etmeyip büyüklenerek:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dediğine dikkatimizi çekmektedir. Yani şeytan kendi iddiasına göre Âdem’den üstün idi. Çünkü kendisi ateşten yaratılmıştı. Böyle bir kıyasın bir çok yönden batıl ve tutarsız olduğuna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. 62. İblis, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını anlayınca Yüce Allah’a hitaben şöyle dedi:“Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım.” Onları saptırmak ve azdırmak suretiyle tümden helake sürüklerim. Ancak aralarından bir kısmının kendisine düşmanlık edeceğini, ona karşı çıkıp itaat etmeyeceklerini de anlamıştı. 63. Bunun üzerine Yüce Allah ona “buyurdu ki: Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa” Rabbini ve gerçek dostunu bırakıp da seni tercih ederse “şüphesiz ki hepinizin cesası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” Yani cehennem, amellerinize tam ve eksiksiz bir ceza olmak üzere sizin için hazırlanmıştır. 64. Daha sonra Allah, onları saptırmak için gücünün yettiği her şeyi yapmasını ona emrederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar” Bunun kapsamına her türlü günah davetçisi girer. “atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü.” Bunun kapsamına da Yüce Allah’a isyan için bir bineğin sırtında olan ve yürüyen herkes girer. Böyleleri, şeytanın atlıları ve piyadeleri arasında yer alır. Bundan maksat da şudur: Şanı Yüce Allah, söz ve fiilleriyle kendisine isyana davet eden şeytan aracılığı ile kulları imtihan etmektedir. “mal ve evlâtlarda onlara ortak ol.” Bu, kulların mal ve evlatları ile ilgili her türlü günahı kapsar. Zekât vermemek, yemin keffâretlerini ödememek, farz olan malî hakları yerine getirmemek, çoluk çocuğu hayır üzere yetiştirip şirki terk üzere terbiye etmeyi ihmal etmek, malları haksızca almak yahut hakkı olmayan yere harcamak veya adi kazanç yollarını kullanmak vb. gibi. Hatta çoğu müfessirler, şeytanın mal ve evlada ortak olmasının kapsamına yeme, içme ve cimâ esnasında besmeleyi terk etmenin de girdiğini söz konusu ederler. Bu gibi hallerde kişi, Allah’ın adını anmayacak olursa -bu konudaki bir hadiste de geldiği üzere- şeytan ona ortak olur. “Onlara” aslı olmayan süslü “vaatlerde bulun. Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez.” Onun vaad ettiği aslı astarı olmayan bir batıldan ibarettir. Mesela şeytanın onlara günahları ve bozuk inançları süslü göstermesi ve -kendilerinin hak üzere sanmaları için- bunlara karşılık mükâfat alacaklarını vaat etmesi bu kabildendir. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaat eder.”(el-Bakara, 2/268) 65. Yüce Allah, şeytanın kullara neler yapmak istediğini haber verdikten ve onun fitnesinden ne ile korunulabileceğini -ki bu, Allah’a kulluk, iman ve tevekkül sahibi olmaktır- söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Onlara karşı bir egemenliğin ve onları azdırman söz konusu değildir. Aksine Allah, kullukları dolayısı ile her türlü şerri onlardan bertaraf eder, kovulmuş şeytana karşı onları korur ve bu konuda O, onlara yeter. Kendisine tevekkül edip emrolunduğu şeyleri eksiksiz yerine getiren kimselere “vekil olarak Rabbin yeter.”

İsra' 17:64

61- Bir vakit meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç. O:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dedi. 62- “Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım” dedi. 63- Buyurdu ki:“Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” 64- “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar; atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü; mal ve evlâtlarda onlara ortak ol ve onlara vaatlerde bulun!” Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez. 65- “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter. 61. Yüce Allah; şeytanın, kullarına olan ileri derecedeki düşmanlığına, onları saptırmaktaki kararlılığına dikkat çekmekte, Âdem’i yarattığı sırada ona secde etmeyi kabul etmeyip büyüklenerek:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dediğine dikkatimizi çekmektedir. Yani şeytan kendi iddiasına göre Âdem’den üstün idi. Çünkü kendisi ateşten yaratılmıştı. Böyle bir kıyasın bir çok yönden batıl ve tutarsız olduğuna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. 62. İblis, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını anlayınca Yüce Allah’a hitaben şöyle dedi:“Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım.” Onları saptırmak ve azdırmak suretiyle tümden helake sürüklerim. Ancak aralarından bir kısmının kendisine düşmanlık edeceğini, ona karşı çıkıp itaat etmeyeceklerini de anlamıştı. 63. Bunun üzerine Yüce Allah ona “buyurdu ki: Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa” Rabbini ve gerçek dostunu bırakıp da seni tercih ederse “şüphesiz ki hepinizin cesası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” Yani cehennem, amellerinize tam ve eksiksiz bir ceza olmak üzere sizin için hazırlanmıştır. 64. Daha sonra Allah, onları saptırmak için gücünün yettiği her şeyi yapmasını ona emrederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar” Bunun kapsamına her türlü günah davetçisi girer. “atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü.” Bunun kapsamına da Yüce Allah’a isyan için bir bineğin sırtında olan ve yürüyen herkes girer. Böyleleri, şeytanın atlıları ve piyadeleri arasında yer alır. Bundan maksat da şudur: Şanı Yüce Allah, söz ve fiilleriyle kendisine isyana davet eden şeytan aracılığı ile kulları imtihan etmektedir. “mal ve evlâtlarda onlara ortak ol.” Bu, kulların mal ve evlatları ile ilgili her türlü günahı kapsar. Zekât vermemek, yemin keffâretlerini ödememek, farz olan malî hakları yerine getirmemek, çoluk çocuğu hayır üzere yetiştirip şirki terk üzere terbiye etmeyi ihmal etmek, malları haksızca almak yahut hakkı olmayan yere harcamak veya adi kazanç yollarını kullanmak vb. gibi. Hatta çoğu müfessirler, şeytanın mal ve evlada ortak olmasının kapsamına yeme, içme ve cimâ esnasında besmeleyi terk etmenin de girdiğini söz konusu ederler. Bu gibi hallerde kişi, Allah’ın adını anmayacak olursa -bu konudaki bir hadiste de geldiği üzere- şeytan ona ortak olur. “Onlara” aslı olmayan süslü “vaatlerde bulun. Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez.” Onun vaad ettiği aslı astarı olmayan bir batıldan ibarettir. Mesela şeytanın onlara günahları ve bozuk inançları süslü göstermesi ve -kendilerinin hak üzere sanmaları için- bunlara karşılık mükâfat alacaklarını vaat etmesi bu kabildendir. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaat eder.”(el-Bakara, 2/268) 65. Yüce Allah, şeytanın kullara neler yapmak istediğini haber verdikten ve onun fitnesinden ne ile korunulabileceğini -ki bu, Allah’a kulluk, iman ve tevekkül sahibi olmaktır- söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Onlara karşı bir egemenliğin ve onları azdırman söz konusu değildir. Aksine Allah, kullukları dolayısı ile her türlü şerri onlardan bertaraf eder, kovulmuş şeytana karşı onları korur ve bu konuda O, onlara yeter. Kendisine tevekkül edip emrolunduğu şeyleri eksiksiz yerine getiren kimselere “vekil olarak Rabbin yeter.”

İsra' 17:65

61- Bir vakit meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç. O:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dedi. 62- “Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım” dedi. 63- Buyurdu ki:“Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” 64- “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar; atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü; mal ve evlâtlarda onlara ortak ol ve onlara vaatlerde bulun!” Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez. 65- “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter. 61. Yüce Allah; şeytanın, kullarına olan ileri derecedeki düşmanlığına, onları saptırmaktaki kararlılığına dikkat çekmekte, Âdem’i yarattığı sırada ona secde etmeyi kabul etmeyip büyüklenerek:“Ben çamurdan yarattığın birine secde eder miyim hiç!” dediğine dikkatimizi çekmektedir. Yani şeytan kendi iddiasına göre Âdem’den üstün idi. Çünkü kendisi ateşten yaratılmıştı. Böyle bir kıyasın bir çok yönden batıl ve tutarsız olduğuna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. 62. İblis, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını anlayınca Yüce Allah’a hitaben şöyle dedi:“Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç onun soyunu mutlaka emrim altına alırım.” Onları saptırmak ve azdırmak suretiyle tümden helake sürüklerim. Ancak aralarından bir kısmının kendisine düşmanlık edeceğini, ona karşı çıkıp itaat etmeyeceklerini de anlamıştı. 63. Bunun üzerine Yüce Allah ona “buyurdu ki: Haydi git! Artık onlardan kim sana uyarsa” Rabbini ve gerçek dostunu bırakıp da seni tercih ederse “şüphesiz ki hepinizin cesası cehennemdir. Hem de tam bir ceza!” Yani cehennem, amellerinize tam ve eksiksiz bir ceza olmak üzere sizin için hazırlanmıştır. 64. Daha sonra Allah, onları saptırmak için gücünün yettiği her şeyi yapmasını ona emrederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yoldan çıkar” Bunun kapsamına her türlü günah davetçisi girer. “atlılarınla ve piyadelerinle onların üzerine yürü.” Bunun kapsamına da Yüce Allah’a isyan için bir bineğin sırtında olan ve yürüyen herkes girer. Böyleleri, şeytanın atlıları ve piyadeleri arasında yer alır. Bundan maksat da şudur: Şanı Yüce Allah, söz ve fiilleriyle kendisine isyana davet eden şeytan aracılığı ile kulları imtihan etmektedir. “mal ve evlâtlarda onlara ortak ol.” Bu, kulların mal ve evlatları ile ilgili her türlü günahı kapsar. Zekât vermemek, yemin keffâretlerini ödememek, farz olan malî hakları yerine getirmemek, çoluk çocuğu hayır üzere yetiştirip şirki terk üzere terbiye etmeyi ihmal etmek, malları haksızca almak yahut hakkı olmayan yere harcamak veya adi kazanç yollarını kullanmak vb. gibi. Hatta çoğu müfessirler, şeytanın mal ve evlada ortak olmasının kapsamına yeme, içme ve cimâ esnasında besmeleyi terk etmenin de girdiğini söz konusu ederler. Bu gibi hallerde kişi, Allah’ın adını anmayacak olursa -bu konudaki bir hadiste de geldiği üzere- şeytan ona ortak olur. “Onlara” aslı olmayan süslü “vaatlerde bulun. Fakat şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaat etmez.” Onun vaad ettiği aslı astarı olmayan bir batıldan ibarettir. Mesela şeytanın onlara günahları ve bozuk inançları süslü göstermesi ve -kendilerinin hak üzere sanmaları için- bunlara karşılık mükâfat alacaklarını vaat etmesi bu kabildendir. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaat eder.”(el-Bakara, 2/268) 65. Yüce Allah, şeytanın kullara neler yapmak istediğini haber verdikten ve onun fitnesinden ne ile korunulabileceğini -ki bu, Allah’a kulluk, iman ve tevekkül sahibi olmaktır- söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur.” Onlara karşı bir egemenliğin ve onları azdırman söz konusu değildir. Aksine Allah, kullukları dolayısı ile her türlü şerri onlardan bertaraf eder, kovulmuş şeytana karşı onları korur ve bu konuda O, onlara yeter. Kendisine tevekkül edip emrolunduğu şeyleri eksiksiz yerine getiren kimselere “vekil olarak Rabbin yeter.”

İsra' 17:66

66- Lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürüten, Rabbinizdir. Şüphesiz ki O, size karşı çok merhametlidir. 67- Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’nun dışında yalvardıklarınız kaybolur gider (de yalnız Allah'a yalvarırsınız). Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yine yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür. 68- Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir koruyucu da bulamazsınız. 69- Yoksa sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız. 66. Yüce Allah, denizde seyreden gemi ve benzeri araçları kulların emrine verip bunları nasıl yapacaklarını ilham etmek suretiyle ihsan etmiş olduğu nimetini hatırlatmaktadır. O, bu deniz araçlarına da dalgalı denizi elverişli kılmış ve bu araçların deniz üzerinde yürümesini, böylelikle de kulların, gerek yolculuk, gerekse de eşyalarını ve ticaret mallarını taşımak suretiyle onlardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu da O’nun kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O’nun, kullarına olan rahmet ve şefkati süreklidir. Onların istekleri ve faydaları doğrultusunda olan her bir şeyi onlara ihsan eder. 67. O’nun yalnızca kendisinin hak mabud olduğuna delil teşkil eden rahmetinin bir tecellisi de şudur: Denizde oldukları sırada kullarına herhangi bir sıkıntı isabet edip de dalgaların ardarda gelmesi dolayısıyla yok olmaktan korkacak olurlarsa, rahatlık zamanlarında ölü ya da diri Allah’tan başka yalvardıkları her bir varlık, kaybolup gider. Sanki hiçbir vakit onlara yalvarmamış gibi olurlar. Çünkü o varlıkların güçsüz, zayıf ve sıkıntıları gidermekten yana aciz olduklarını bilirler. Buna karşılık zorlu ve sıkıntılı hallerde bütün yaratılmışların, yardımına sığındıkları göklerin ve yerin yaratıcısına dua ederler. Bu hallerinde ihlasla yalvarıp yakararak O’na yönelirler. Ancak Yüce Allah, onların bu sıkıntılarını giderecek ve onları kurtarıp karaya çıkaracak olursa daha önce Yüce Allah’a dua ettiklerini unutuverir ve faydası olmayan, zarar veremeyen, ne bir şey verebilen, ne de bir şeyi engelleyebilen varlıkları yine O’na ortak koşarlar. Rablerine, mutlak malik ve hükümdarlarına ihlasla dua etmekten ve ibadetten yüz çevirirler. Bu, insanın cahilliğinden ve nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü insan, nimetlere karşı çok nankördür. Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verip de akl-ı selim ihsan ve dosdoğru yola hidâyet ettiği kimseler bundan müstesnadır. Böyleleri bilirler ki zorluk ve sıkıntıları açan, dehşetli hallerden kurtaran kim ise darlıkta da bollukta da kolaylıkta da zorlukta da bütün amellerin yalnızca kendisine halis kılınmasını hak eden de yalnızca O’dur. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmayıp kendi zayıf aklıyla başbaşa bırakılana gelince böyle bir kimse, zorluk esnasında ancak o anki menfaatini ve sadece o halden kurtarılmasını düşünür. Kurtuluşu gerçekleşip de zorluğu ortadan kalktı mı cahilliği sebebiyle Allah’ı aciz bıraktığını zanneder ve kalbine âhiret ahvali bir tarafa, dünyevi akıbetlerle bile ilgili hiçbir şey gelmez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, böylelerine şu buyruğu ile hatırlatmada bulunup öğüt vermektedir: 68-69. “Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?” Yani O, herşeye gücü yetendir. Dilerse altınızdan kara parçasını yere geçirmek suretiyle yahut da üst tarafınızdan beraberinde çakıl taşları getiren bir fırtına göndermek suretiyle üzerinize azap indirebilir ve çakıl taşı yağdıran bu azab ile sizi helâk edebilir. Zannetmeyin ki helak yalnızca denizdedir! Eğer böyle düşünüyorsanız da o zaman “sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden” yani önüne gelen her bir şeyi kırıp parçalayan oldukça şiddetli bir rüzgar göndermeyeceğinden “ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.” Yani bundan dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamazsınız. Çünkü Yüce Allah, bu yaptığında sizlere zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmemiştir.

İsra' 17:67

66- Lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürüten, Rabbinizdir. Şüphesiz ki O, size karşı çok merhametlidir. 67- Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’nun dışında yalvardıklarınız kaybolur gider (de yalnız Allah'a yalvarırsınız). Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yine yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür. 68- Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir koruyucu da bulamazsınız. 69- Yoksa sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız. 66. Yüce Allah, denizde seyreden gemi ve benzeri araçları kulların emrine verip bunları nasıl yapacaklarını ilham etmek suretiyle ihsan etmiş olduğu nimetini hatırlatmaktadır. O, bu deniz araçlarına da dalgalı denizi elverişli kılmış ve bu araçların deniz üzerinde yürümesini, böylelikle de kulların, gerek yolculuk, gerekse de eşyalarını ve ticaret mallarını taşımak suretiyle onlardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu da O’nun kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O’nun, kullarına olan rahmet ve şefkati süreklidir. Onların istekleri ve faydaları doğrultusunda olan her bir şeyi onlara ihsan eder. 67. O’nun yalnızca kendisinin hak mabud olduğuna delil teşkil eden rahmetinin bir tecellisi de şudur: Denizde oldukları sırada kullarına herhangi bir sıkıntı isabet edip de dalgaların ardarda gelmesi dolayısıyla yok olmaktan korkacak olurlarsa, rahatlık zamanlarında ölü ya da diri Allah’tan başka yalvardıkları her bir varlık, kaybolup gider. Sanki hiçbir vakit onlara yalvarmamış gibi olurlar. Çünkü o varlıkların güçsüz, zayıf ve sıkıntıları gidermekten yana aciz olduklarını bilirler. Buna karşılık zorlu ve sıkıntılı hallerde bütün yaratılmışların, yardımına sığındıkları göklerin ve yerin yaratıcısına dua ederler. Bu hallerinde ihlasla yalvarıp yakararak O’na yönelirler. Ancak Yüce Allah, onların bu sıkıntılarını giderecek ve onları kurtarıp karaya çıkaracak olursa daha önce Yüce Allah’a dua ettiklerini unutuverir ve faydası olmayan, zarar veremeyen, ne bir şey verebilen, ne de bir şeyi engelleyebilen varlıkları yine O’na ortak koşarlar. Rablerine, mutlak malik ve hükümdarlarına ihlasla dua etmekten ve ibadetten yüz çevirirler. Bu, insanın cahilliğinden ve nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü insan, nimetlere karşı çok nankördür. Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verip de akl-ı selim ihsan ve dosdoğru yola hidâyet ettiği kimseler bundan müstesnadır. Böyleleri bilirler ki zorluk ve sıkıntıları açan, dehşetli hallerden kurtaran kim ise darlıkta da bollukta da kolaylıkta da zorlukta da bütün amellerin yalnızca kendisine halis kılınmasını hak eden de yalnızca O’dur. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmayıp kendi zayıf aklıyla başbaşa bırakılana gelince böyle bir kimse, zorluk esnasında ancak o anki menfaatini ve sadece o halden kurtarılmasını düşünür. Kurtuluşu gerçekleşip de zorluğu ortadan kalktı mı cahilliği sebebiyle Allah’ı aciz bıraktığını zanneder ve kalbine âhiret ahvali bir tarafa, dünyevi akıbetlerle bile ilgili hiçbir şey gelmez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, böylelerine şu buyruğu ile hatırlatmada bulunup öğüt vermektedir: 68-69. “Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?” Yani O, herşeye gücü yetendir. Dilerse altınızdan kara parçasını yere geçirmek suretiyle yahut da üst tarafınızdan beraberinde çakıl taşları getiren bir fırtına göndermek suretiyle üzerinize azap indirebilir ve çakıl taşı yağdıran bu azab ile sizi helâk edebilir. Zannetmeyin ki helak yalnızca denizdedir! Eğer böyle düşünüyorsanız da o zaman “sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden” yani önüne gelen her bir şeyi kırıp parçalayan oldukça şiddetli bir rüzgar göndermeyeceğinden “ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.” Yani bundan dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamazsınız. Çünkü Yüce Allah, bu yaptığında sizlere zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmemiştir.

İsra' 17:68

66- Lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürüten, Rabbinizdir. Şüphesiz ki O, size karşı çok merhametlidir. 67- Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’nun dışında yalvardıklarınız kaybolur gider (de yalnız Allah'a yalvarırsınız). Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yine yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür. 68- Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir koruyucu da bulamazsınız. 69- Yoksa sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız. 66. Yüce Allah, denizde seyreden gemi ve benzeri araçları kulların emrine verip bunları nasıl yapacaklarını ilham etmek suretiyle ihsan etmiş olduğu nimetini hatırlatmaktadır. O, bu deniz araçlarına da dalgalı denizi elverişli kılmış ve bu araçların deniz üzerinde yürümesini, böylelikle de kulların, gerek yolculuk, gerekse de eşyalarını ve ticaret mallarını taşımak suretiyle onlardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu da O’nun kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O’nun, kullarına olan rahmet ve şefkati süreklidir. Onların istekleri ve faydaları doğrultusunda olan her bir şeyi onlara ihsan eder. 67. O’nun yalnızca kendisinin hak mabud olduğuna delil teşkil eden rahmetinin bir tecellisi de şudur: Denizde oldukları sırada kullarına herhangi bir sıkıntı isabet edip de dalgaların ardarda gelmesi dolayısıyla yok olmaktan korkacak olurlarsa, rahatlık zamanlarında ölü ya da diri Allah’tan başka yalvardıkları her bir varlık, kaybolup gider. Sanki hiçbir vakit onlara yalvarmamış gibi olurlar. Çünkü o varlıkların güçsüz, zayıf ve sıkıntıları gidermekten yana aciz olduklarını bilirler. Buna karşılık zorlu ve sıkıntılı hallerde bütün yaratılmışların, yardımına sığındıkları göklerin ve yerin yaratıcısına dua ederler. Bu hallerinde ihlasla yalvarıp yakararak O’na yönelirler. Ancak Yüce Allah, onların bu sıkıntılarını giderecek ve onları kurtarıp karaya çıkaracak olursa daha önce Yüce Allah’a dua ettiklerini unutuverir ve faydası olmayan, zarar veremeyen, ne bir şey verebilen, ne de bir şeyi engelleyebilen varlıkları yine O’na ortak koşarlar. Rablerine, mutlak malik ve hükümdarlarına ihlasla dua etmekten ve ibadetten yüz çevirirler. Bu, insanın cahilliğinden ve nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü insan, nimetlere karşı çok nankördür. Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verip de akl-ı selim ihsan ve dosdoğru yola hidâyet ettiği kimseler bundan müstesnadır. Böyleleri bilirler ki zorluk ve sıkıntıları açan, dehşetli hallerden kurtaran kim ise darlıkta da bollukta da kolaylıkta da zorlukta da bütün amellerin yalnızca kendisine halis kılınmasını hak eden de yalnızca O’dur. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmayıp kendi zayıf aklıyla başbaşa bırakılana gelince böyle bir kimse, zorluk esnasında ancak o anki menfaatini ve sadece o halden kurtarılmasını düşünür. Kurtuluşu gerçekleşip de zorluğu ortadan kalktı mı cahilliği sebebiyle Allah’ı aciz bıraktığını zanneder ve kalbine âhiret ahvali bir tarafa, dünyevi akıbetlerle bile ilgili hiçbir şey gelmez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, böylelerine şu buyruğu ile hatırlatmada bulunup öğüt vermektedir: 68-69. “Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?” Yani O, herşeye gücü yetendir. Dilerse altınızdan kara parçasını yere geçirmek suretiyle yahut da üst tarafınızdan beraberinde çakıl taşları getiren bir fırtına göndermek suretiyle üzerinize azap indirebilir ve çakıl taşı yağdıran bu azab ile sizi helâk edebilir. Zannetmeyin ki helak yalnızca denizdedir! Eğer böyle düşünüyorsanız da o zaman “sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden” yani önüne gelen her bir şeyi kırıp parçalayan oldukça şiddetli bir rüzgar göndermeyeceğinden “ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.” Yani bundan dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamazsınız. Çünkü Yüce Allah, bu yaptığında sizlere zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmemiştir.

İsra' 17:69

66- Lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürüten, Rabbinizdir. Şüphesiz ki O, size karşı çok merhametlidir. 67- Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’nun dışında yalvardıklarınız kaybolur gider (de yalnız Allah'a yalvarırsınız). Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yine yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür. 68- Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir koruyucu da bulamazsınız. 69- Yoksa sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız. 66. Yüce Allah, denizde seyreden gemi ve benzeri araçları kulların emrine verip bunları nasıl yapacaklarını ilham etmek suretiyle ihsan etmiş olduğu nimetini hatırlatmaktadır. O, bu deniz araçlarına da dalgalı denizi elverişli kılmış ve bu araçların deniz üzerinde yürümesini, böylelikle de kulların, gerek yolculuk, gerekse de eşyalarını ve ticaret mallarını taşımak suretiyle onlardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu da O’nun kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O’nun, kullarına olan rahmet ve şefkati süreklidir. Onların istekleri ve faydaları doğrultusunda olan her bir şeyi onlara ihsan eder. 67. O’nun yalnızca kendisinin hak mabud olduğuna delil teşkil eden rahmetinin bir tecellisi de şudur: Denizde oldukları sırada kullarına herhangi bir sıkıntı isabet edip de dalgaların ardarda gelmesi dolayısıyla yok olmaktan korkacak olurlarsa, rahatlık zamanlarında ölü ya da diri Allah’tan başka yalvardıkları her bir varlık, kaybolup gider. Sanki hiçbir vakit onlara yalvarmamış gibi olurlar. Çünkü o varlıkların güçsüz, zayıf ve sıkıntıları gidermekten yana aciz olduklarını bilirler. Buna karşılık zorlu ve sıkıntılı hallerde bütün yaratılmışların, yardımına sığındıkları göklerin ve yerin yaratıcısına dua ederler. Bu hallerinde ihlasla yalvarıp yakararak O’na yönelirler. Ancak Yüce Allah, onların bu sıkıntılarını giderecek ve onları kurtarıp karaya çıkaracak olursa daha önce Yüce Allah’a dua ettiklerini unutuverir ve faydası olmayan, zarar veremeyen, ne bir şey verebilen, ne de bir şeyi engelleyebilen varlıkları yine O’na ortak koşarlar. Rablerine, mutlak malik ve hükümdarlarına ihlasla dua etmekten ve ibadetten yüz çevirirler. Bu, insanın cahilliğinden ve nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü insan, nimetlere karşı çok nankördür. Yüce Allah’ın kendisine hidâyet verip de akl-ı selim ihsan ve dosdoğru yola hidâyet ettiği kimseler bundan müstesnadır. Böyleleri bilirler ki zorluk ve sıkıntıları açan, dehşetli hallerden kurtaran kim ise darlıkta da bollukta da kolaylıkta da zorlukta da bütün amellerin yalnızca kendisine halis kılınmasını hak eden de yalnızca O’dur. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmayıp kendi zayıf aklıyla başbaşa bırakılana gelince böyle bir kimse, zorluk esnasında ancak o anki menfaatini ve sadece o halden kurtarılmasını düşünür. Kurtuluşu gerçekleşip de zorluğu ortadan kalktı mı cahilliği sebebiyle Allah’ı aciz bıraktığını zanneder ve kalbine âhiret ahvali bir tarafa, dünyevi akıbetlerle bile ilgili hiçbir şey gelmez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, böylelerine şu buyruğu ile hatırlatmada bulunup öğüt vermektedir: 68-69. “Yoksa siz, Allah'ın sizi karada yere geçirmeyeceğinden yahut da üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?” Yani O, herşeye gücü yetendir. Dilerse altınızdan kara parçasını yere geçirmek suretiyle yahut da üst tarafınızdan beraberinde çakıl taşları getiren bir fırtına göndermek suretiyle üzerinize azap indirebilir ve çakıl taşı yağdıran bu azab ile sizi helâk edebilir. Zannetmeyin ki helak yalnızca denizdedir! Eğer böyle düşünüyorsanız da o zaman “sizi tekrar o (denize) döndürüp de üstünüze kırıp geçiren bir fırtına göndermeyeceğinden” yani önüne gelen her bir şeyi kırıp parçalayan oldukça şiddetli bir rüzgar göndermeyeceğinden “ve küfrünüz/nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız.” Yani bundan dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamazsınız. Çünkü Yüce Allah, bu yaptığında sizlere zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmemiştir.

İsra' 17:70

70- Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, onlara hoş ve temiz rızıklardan verdik ve onları gerçekten yarattıklarımızın bir çoğundan oldukça üstün kıldık. 70. Bu da Yüce Allah’ın, değeri ölçülemeyecek kadar büyük olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. Allah, Âdemoğullarını bütün yönleriyle değerli ve şerefli kılmıştır. Onlara ilim ve akıl vererek, peygamberler göndererek, kitaplar indirerek üstün bir şeref ihsan ettiği gibi içlerinden veliler ve seçkin kullar da çıkarmıştır. Onlara gizli ve açık pek çok nimetler ihsan etmiştir. Deve, katır, eşek ve diğer kara vasıtaları üzerinde “karada ve” gemi ile diğer deniz araçları üzerinde “denizde taşıdık, onlara hoş ve temiz” yiyecek, içecek, giyecek ve kendileriyle evlenilecek “rızıklar verdik.” Gerek duydukları ne kadar hoş ve temiz şeyler varsa mutlaka Allah onları kendilerine ihsan etmiş ve onu elde etmeyi onlara kolaylaştırmıştır. “ve onları gerçekten yarattıklarımızın bir çoğundan” onlara tahsis etmiş olduğu üstün meziyetlerle ve diğer yaratılmışların sahip olmadığı üstün faziletlerle “oldukça üstün kıldık.” Peki, kendilerine bunca nimetleri ihsan eden ve üzerlerinden bunca sıkıntıları açıp gideren yüce Zât’a gereği gibi şükretmeyecekler mi? İçinde bulundukları nimetler, o nimetleri ihsan edeni görmelerine engel olmasın yoksa onlarla meşgul olmalarından dolayı Rablerine ibadetten gafil kalırlar hatta o nimetleri O’na isyanlarda kullanırlar.

İsra' 17:71

71- O gün, her insan grubunu önderleri ile çağırırız. Kimin kitabı sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını/amel defterlerini (sevinç içinde) okurlar ve onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez. 72- Kim de bu dünyada kör idiyse o, âhirette de kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır. 71. Yüce Allah, insanların kıyamet günündeki hallerini haber vermekte ve her bir insan grubunu beraberlerinde doğruya ileten hidâyetçileri ve önderleri ile çağıracağını belirtmektedir ki bunlar da peygamberler ve onların vekili durumundaki kimselerdir. Her bir ümmet, Allah’a arz edileceğinde kendilerini hidâyete davet eden rasûlleri de hazır bulunacaktır. Amelleri, peygamberlerinin kendisine davet ettiği kitaba arzedilecek, o kitaba uygun olup olmadığı tespit edilecek ve böylece insanlar iki kısma ayrılacaklar:“Kimin kitabı” dosdoğru yola ileten önderine uyduğu, onun kitabıyla hidâyet bulduğu, buna bağlı olarak da iyilikleri çoğalıp kötülükleri azaldığı için “sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını” onda görecekleri ve kendilerini sevindirecek şeylerden ötürü sevinçli ve neş’eli bir şekilde “okurlar.” Ve işledikleri iyiliklerden herhangi birisinin mükâfatı eksik verilmemek suretiyle “onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez.” 72. “Kim de bu dünyada” hakkı görmeyen, onu kabul etmeyen, ona itaatle boyun eğmeyen, aksine sapıklığa uyan bir “kör idiyise o” dünyada cennete götüren yolu izlemediği gibi “âhirette de” cennete götüren yolu göremeyecek bir “kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.” Çünkü amelin karşılığı, onun türünden olacaktır. Kişi ne şekilde amel ederse ona o şekilde muamele edilecektir. Bu âyet-i kerimede her bir ümmetin dinine ve kitabına çağırılacağına, gereğince amel edip etmediğine bakılacağına, onların kendisine uymakla emrolunmadıkları başka bir peygamberin şeriatinden sorumlu tutulmayacaklarına, hiçbir kimseye karşı delil ortaya konulup da ona muhalefet etmesi söz konusu olmadıkça azap edilmeyeceğine, hayır sahibi kimselere kitaplarının sağlarından verilip çok sevineceklerine, buna karşılık kötülük ehli kimselerin bunun tam aksi durumda olacaklarına, yani aşırı gam, keder ve helâke marzu kalışları dolayısıyla kendi kitaplarını okuyamayacaklarına dair delil vardır.

İsra' 17:72

71- O gün, her insan grubunu önderleri ile çağırırız. Kimin kitabı sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını/amel defterlerini (sevinç içinde) okurlar ve onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez. 72- Kim de bu dünyada kör idiyse o, âhirette de kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır. 71. Yüce Allah, insanların kıyamet günündeki hallerini haber vermekte ve her bir insan grubunu beraberlerinde doğruya ileten hidâyetçileri ve önderleri ile çağıracağını belirtmektedir ki bunlar da peygamberler ve onların vekili durumundaki kimselerdir. Her bir ümmet, Allah’a arz edileceğinde kendilerini hidâyete davet eden rasûlleri de hazır bulunacaktır. Amelleri, peygamberlerinin kendisine davet ettiği kitaba arzedilecek, o kitaba uygun olup olmadığı tespit edilecek ve böylece insanlar iki kısma ayrılacaklar:“Kimin kitabı” dosdoğru yola ileten önderine uyduğu, onun kitabıyla hidâyet bulduğu, buna bağlı olarak da iyilikleri çoğalıp kötülükleri azaldığı için “sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını” onda görecekleri ve kendilerini sevindirecek şeylerden ötürü sevinçli ve neş’eli bir şekilde “okurlar.” Ve işledikleri iyiliklerden herhangi birisinin mükâfatı eksik verilmemek suretiyle “onlara hurma çekirdeğinin ortasındaki ip kadar bile zulmedilmez.” 72. “Kim de bu dünyada” hakkı görmeyen, onu kabul etmeyen, ona itaatle boyun eğmeyen, aksine sapıklığa uyan bir “kör idiyise o” dünyada cennete götüren yolu izlemediği gibi “âhirette de” cennete götüren yolu göremeyecek bir “kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.” Çünkü amelin karşılığı, onun türünden olacaktır. Kişi ne şekilde amel ederse ona o şekilde muamele edilecektir. Bu âyet-i kerimede her bir ümmetin dinine ve kitabına çağırılacağına, gereğince amel edip etmediğine bakılacağına, onların kendisine uymakla emrolunmadıkları başka bir peygamberin şeriatinden sorumlu tutulmayacaklarına, hiçbir kimseye karşı delil ortaya konulup da ona muhalefet etmesi söz konusu olmadıkça azap edilmeyeceğine, hayır sahibi kimselere kitaplarının sağlarından verilip çok sevineceklerine, buna karşılık kötülük ehli kimselerin bunun tam aksi durumda olacaklarına, yani aşırı gam, keder ve helâke marzu kalışları dolayısıyla kendi kitaplarını okuyamayacaklarına dair delil vardır.

İsra' 17:73

73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. 73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33) 74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.” 75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir. 76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.

İsra' 17:74

73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. 73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33) 74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.” 75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir. 76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.

İsra' 17:75

73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. 73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33) 74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.” 75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir. 76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.

İsra' 17:76

73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. 73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33) 74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.” 75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir. 76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.

İsra' 17:77

73- (Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi. (Eğer bunu yapsaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi. 74- Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin. 75- (Eğer bunu yapsaydın) o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. 76- Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı. (Eğer çıkarsalardı) o zaman kendileri de senin ardında ancak çok az bir süre kalırlardı. 77- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun da budur. Sen bizim sünnetimizde/kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. 73. Yüce Allah, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e lütuf ve ihsanını, onu her yolla fitneye düşürmeyi şiddetle arzu eden düşmanlarına karşı koruduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Müşrikler) neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize isnat edesin diye seni vahyimizden saptırıp fitneye düşüreceklerdi.” Yani onlar, gerçekleştiremedikleri bir tuzak kurmuşlardı. Sana indirdiğimizden başkasını uydurup Allah’a iftira edesin diye hileler hazırlamışlardı. Böylelikle sen onların hevâlarına uyacak şeyleri getirecek ve Allah’ın sana indirdiklerini terk edecektin. “O taktirde” onların arzularını yerine getirmiş olsaydın “seni dost edineceklerdi.” Sen, o zaman onların candan sevdikleri, seçkin bir kimse olurdun. Onlar için en sevdiklerinden bile daha değerli olurdun. Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu üstün ahlâkî değerler, yakından da uzaktan da, dost tarafından da düşman tarafından da sevilen güzel edebin dolayısıyla onların kalbinde yer ederdin. Fakat şunu bil ki sana bu şekilde düşmanlık etmeleri ve karşı çıkmaları, bizatihi sen sen olduğun için değil, getirdiğin haktan dolayıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Ancak onların yalanladığı sen değilsin. Bilakis o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33) 74. Bununla beraber “eğer biz sana” hak üzere “sebat vermemiş” ve sana onların çağrılarını reddetmeyi ihsan etmemiş “olsaydık” çokça ısrarları ve senin onların hidâyet bulmalarını arzulaman dolayısı ile “az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin.” 75. Eğer onların arzularına meyletmiş olsaydın “o zaman biz de sana hayatın da ölümün de azabını kat kat” dünyada da âhirette de azabı kat kat fazlasıyla “tattırırdık.” Bunun sebebi, Yüce Allah’ın senin üzerindeki kemal derecesindeki nimeti ve senin bilginin kemal derecesinde oluşudur. “Sonra bize karşı” başına gelecek olan bu azaptan seni kurtaracak “hiçbir yardımcı da bulamazdın.” Fakat Yüce Allah, seni şerre götüren sebeplere karşı korumuş ve şerden muhafaza etmiştir. Sana sebat vermiş ve seni dosdoğru yola iletmiştir. Böylece hiçbir şekilde onlara meyletmedin. O’nun senin üzerindeki nimeti mükemmeldir, sana olan ihsanı en ileri derecededir. 76-77. “Seni sıkıştırıp neredeyse yurdundan çıkaracaklardı.” Yani aralarında kalmanı istemediklerinden dolayı seni az kalsın yurdundan (Mekke’den) çıkartma ve oradan sürme noktasına geldiler. Eğer bunu yapacak olsalardı, senden sonra aradan fazla bir zaman geçmeden ilâhi ceza gelip onları bulurdu. Nitekim Yüce Allah’ın, bütün ümmetler hakkında geçerli, hiçbir şekilde değiştirilemeyen ve yürürlükten kaldırılamayan sünneti/kanunu budur: Bir ümmet rasûlünü yalanlayıp onu arasından çıkartmışsa Allah onları dünyada mutlaka cezalandırmıştır. Kâfirler de Peygamber’e tuzak hazırlayıp O’nu yurdundan çıkarınca aradan kısa bir süre geçmişti ki Allah, Bedir’de onları bozguna uğrattı, ileri gelenleri katledildi ve güçleri darmadağın oldu. Allah’a hamd-u senâlar olsun. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın sebatına çok ileri derecede muhtaç olduğuna delil vardır. O nedenle kulun, kendisine iman üzere sebat vermesi için Rabbine çokça yalvarıp yakarması, bunu gerçekleştirecek her bir sebebe sarılması ve bu uğurda gayretini ortaya koyması gerekir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en mükemmeli olduğu halde Allah kendisine:“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az kalsın onlara biraz da olsa meyledecektin” buyurduğuna göre, onun dışındakilerin durumunu var sen düşün! ine bu buyruklarda Yüce Allah, Rasûlüne, ona olan lütuf ve ihsanını, onu kötülükten korumasını hatırlatmaktadır. Bu da Allah’ın, kötülüğün sebepleri hazır iken kendi lütfuyla kullarını koruması ve iman üzere onlara sebat vermesi şeklindeki lütuf ve ihsanının onlar tarafından farkına varılmasından hoşnut olduğuna delildir. Yine bu buyruklarda şuna da delil vardır: Kulun mertebesi ne kadar yüksek olur ve Yüce Allah’ın onun üzerindeki ardı arkası kesilmeyen nimetleri ne kadar çok olursa -o, kınanmayı gerektirecek bir iş yaptığı taldirde- günahı da o oranda büyük olur ve suçu da kat kat fazla olur. Çünkü Yüce Allah, Rasûlüne şâyet böyle bir iş yapacak olsa idi -hâşâ- ona azabın kat kat tattırılacağını bildirmiştir. Bu buyruklardaki diğer bir husus da şudur: Allah bir ümmeti helâk etmeyi murad etti mi o ümmetin suçları artar, büyür ve çoğalır. Bundan dolayı Allah’ın o ümmet hakkındaki azap sözü hak olur ve o ümmete azabını gönderir. Nitekim peygamberini aralarından çıkaran ümmetler hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu da bu şekildedir.

İsra' 17:78

78- Güneşin (batıya) kaymasından gecenin kararmasına kadar (olan vakitlerde) namazı dosdoğru kıl! Bir de sabah Kur’an’ını/namazını... Çünkü sabah Kur’an’ı/namazı şahitlidir. 79- Gecenin bir kısmında da sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl! Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama çıkarır. 80- Ve de ki:“Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar ve tarafından bana destekleyici bir delil ver.” 81- De ki:“Hak geldi, batıl yok olup gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” 78. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle emretmektedir:“Güneşin (batıya) kaymasından” yani tam tepeye gelmesinden sonra batıya doğru kaymasından... bunun kapsamına öğle ve ikindi namazları girer. “Gecenin kararmasına kadar” bunun da kapsamına akşam ve yatsı namazları girer “namazı dosdoğru kıl” zahiren ve batınen, vakitleri içerisinde, eksiksiz ve dosdoğru kıl. “Bir de sabah Kur’an’ını/namazını” yani sabah namazını, onun “Kur’an” diye adlandırılması, bu namazda diğerlerine göre daha uzun miktarda Kur’an okumanın meşru oluşu ve bu namazdaki kıraatin fazileti dolayısıyladır. Çünkü Yüce Allah, bu namazda gece ve gündüz meleklerini hazır bulundurur ve onlarda buna şahit olurlar. Bu âyet-i kerimede farz olan beş vakit namazın vakitleri söz konusu edildiği gibi bu vakitlerdeki namazların da farz olduklarını göstermektedir. Çünkü namazların özellikle bu vakitlerde kılınması emredilmiştir. Ayrıca vaktin, namazın sıhhati/kabulü için şart olduğu ve namazın farz olmasının sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, bu vakitlerin girişi sebebiyle namazın kılınmasını emretmektedir. Aynı şekilde özür halinde öğle ile ikindi namazlarının, akşam ve yatsı namazlarının cem edileceğini (bir arada kılınacağını) da göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu namazların vakitlerini bir arada zikretmiştir. Yine sabah namazının ve bu namazda uzunca Kur’an okumanın fazileti ayrıca namazda Kur’an kıraatinin bir rükün olduğu da bu ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü bir ibadet, onun bölümlerinin birisinin adını alacak olursa bu, o bölümün farz olduğuna delildir. 79. “Gecenin bir kısmında da” yani gecenin diğer vakitlerinde de “sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl!” Böylelikle gece namazı -diğerlerinden farklı olarak- senin kadrinin ve derecelerinin daha çok yükselmesine sebep olsun. Başkaları içinse böyle bir namaz, günahlarına kefarettir. Bu buyruğun şu anlamda olma ihtimali de vardır: Beş vakit namaz, sana da mü’minlere de farzdır. Gece namazı ise böyle değildir. Bu, sadece özel olarak sana farzdır. Senin Allah nezdindeki değerin dolayısıyla, sevabının çoğalması ve böylece Makam-ı Mahmud’a ulaşman için Yüce Allah senin vazifelerini daha da artırmıştır. Makam-ı Mahmud ise büyük şefaat makamı olan, evvelkilerin de sonrakilerin de kendisi dolayısıyla senden övgüyle söz edecekleri bir makamdır. Çünkü o sırada insanlar, önce Âdem’den, daha sonra da sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’dan -hepsine selâm olsun- şefaat etmelerini isteyecekler, onların her biri bunu yapamayacağını söyleyerek özür beyan edip bu isteği geri çevirecektir. Nihâyet bütün insanlar, Âdemoğullarının efendisinin şefaat etmesini isteyecekler ki Yüce Allah, o konumun dehşet ve sıkıntılarından kendilerine merhamet etsin. Peygamber de Rabbi nezdinde şefaatçı olacak, Allah onun şefaatını kabul edecek ve öncekilerin de sonrakilerin de imrenecekleri bir konuma onu yükseltecektir. Böylelikle Peygamber’in bütün insanlara büyük bir iyiliği ve lütfu olacaktır. 80. “Ve de ki: “Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar.” Yani benim bütün giriş ve çıkışlarım senin itaatine ve rızana uygun olsun. Bu, onların ihlâsı ve emre uygunluğunu da içerir. “Tarafından bana destekleyici bir delil ver.” Yani yaptığım ve yapmadığım her şeye dair açık, kesin ve kati bir delilim olsun. Bu, Allah’ın kulunu yükselttiği en üstün haldir. Böylesinin bütün halleri hayır olur ve bütün halleri onu Rabbine yakınlaştırır. Her bir durumda o durumuna dair açık bir delili bulunur. Bu da faydalı ilmi, salih ameli, bütün meseleleri ve bunlara dair delilleri bilmeyi içerir. 81. “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti.” Hak, Yüce Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği her şeydir. İşte alla ona şunu ilan etmesini emretmektedir: Artık karşısında hiçbir şeyin duramayacağı hak gelmiş, batıl ise yok olup gitmiş, sona ermiştir. “Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” Batılın sıfatı, niteliği budur. Fakat bazen hak, onun karşısına çıkmayınca batılın bir gücü olur ve o rağbet görür. Ancak hak geldi mi batıl yok olup gider ve onun kıpırdamaya bile mecali kalmaz. Bundan dolayı batıl, ancak Allah’ın âyet ve delillerinin bilinmediği zaman ve mekânlarda revaç bulur.

İsra' 17:79

78- Güneşin (batıya) kaymasından gecenin kararmasına kadar (olan vakitlerde) namazı dosdoğru kıl! Bir de sabah Kur’an’ını/namazını... Çünkü sabah Kur’an’ı/namazı şahitlidir. 79- Gecenin bir kısmında da sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl! Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama çıkarır. 80- Ve de ki:“Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar ve tarafından bana destekleyici bir delil ver.” 81- De ki:“Hak geldi, batıl yok olup gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” 78. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle emretmektedir:“Güneşin (batıya) kaymasından” yani tam tepeye gelmesinden sonra batıya doğru kaymasından... bunun kapsamına öğle ve ikindi namazları girer. “Gecenin kararmasına kadar” bunun da kapsamına akşam ve yatsı namazları girer “namazı dosdoğru kıl” zahiren ve batınen, vakitleri içerisinde, eksiksiz ve dosdoğru kıl. “Bir de sabah Kur’an’ını/namazını” yani sabah namazını, onun “Kur’an” diye adlandırılması, bu namazda diğerlerine göre daha uzun miktarda Kur’an okumanın meşru oluşu ve bu namazdaki kıraatin fazileti dolayısıyladır. Çünkü Yüce Allah, bu namazda gece ve gündüz meleklerini hazır bulundurur ve onlarda buna şahit olurlar. Bu âyet-i kerimede farz olan beş vakit namazın vakitleri söz konusu edildiği gibi bu vakitlerdeki namazların da farz olduklarını göstermektedir. Çünkü namazların özellikle bu vakitlerde kılınması emredilmiştir. Ayrıca vaktin, namazın sıhhati/kabulü için şart olduğu ve namazın farz olmasının sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, bu vakitlerin girişi sebebiyle namazın kılınmasını emretmektedir. Aynı şekilde özür halinde öğle ile ikindi namazlarının, akşam ve yatsı namazlarının cem edileceğini (bir arada kılınacağını) da göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu namazların vakitlerini bir arada zikretmiştir. Yine sabah namazının ve bu namazda uzunca Kur’an okumanın fazileti ayrıca namazda Kur’an kıraatinin bir rükün olduğu da bu ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü bir ibadet, onun bölümlerinin birisinin adını alacak olursa bu, o bölümün farz olduğuna delildir. 79. “Gecenin bir kısmında da” yani gecenin diğer vakitlerinde de “sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl!” Böylelikle gece namazı -diğerlerinden farklı olarak- senin kadrinin ve derecelerinin daha çok yükselmesine sebep olsun. Başkaları içinse böyle bir namaz, günahlarına kefarettir. Bu buyruğun şu anlamda olma ihtimali de vardır: Beş vakit namaz, sana da mü’minlere de farzdır. Gece namazı ise böyle değildir. Bu, sadece özel olarak sana farzdır. Senin Allah nezdindeki değerin dolayısıyla, sevabının çoğalması ve böylece Makam-ı Mahmud’a ulaşman için Yüce Allah senin vazifelerini daha da artırmıştır. Makam-ı Mahmud ise büyük şefaat makamı olan, evvelkilerin de sonrakilerin de kendisi dolayısıyla senden övgüyle söz edecekleri bir makamdır. Çünkü o sırada insanlar, önce Âdem’den, daha sonra da sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’dan -hepsine selâm olsun- şefaat etmelerini isteyecekler, onların her biri bunu yapamayacağını söyleyerek özür beyan edip bu isteği geri çevirecektir. Nihâyet bütün insanlar, Âdemoğullarının efendisinin şefaat etmesini isteyecekler ki Yüce Allah, o konumun dehşet ve sıkıntılarından kendilerine merhamet etsin. Peygamber de Rabbi nezdinde şefaatçı olacak, Allah onun şefaatını kabul edecek ve öncekilerin de sonrakilerin de imrenecekleri bir konuma onu yükseltecektir. Böylelikle Peygamber’in bütün insanlara büyük bir iyiliği ve lütfu olacaktır. 80. “Ve de ki: “Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar.” Yani benim bütün giriş ve çıkışlarım senin itaatine ve rızana uygun olsun. Bu, onların ihlâsı ve emre uygunluğunu da içerir. “Tarafından bana destekleyici bir delil ver.” Yani yaptığım ve yapmadığım her şeye dair açık, kesin ve kati bir delilim olsun. Bu, Allah’ın kulunu yükselttiği en üstün haldir. Böylesinin bütün halleri hayır olur ve bütün halleri onu Rabbine yakınlaştırır. Her bir durumda o durumuna dair açık bir delili bulunur. Bu da faydalı ilmi, salih ameli, bütün meseleleri ve bunlara dair delilleri bilmeyi içerir. 81. “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti.” Hak, Yüce Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği her şeydir. İşte alla ona şunu ilan etmesini emretmektedir: Artık karşısında hiçbir şeyin duramayacağı hak gelmiş, batıl ise yok olup gitmiş, sona ermiştir. “Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” Batılın sıfatı, niteliği budur. Fakat bazen hak, onun karşısına çıkmayınca batılın bir gücü olur ve o rağbet görür. Ancak hak geldi mi batıl yok olup gider ve onun kıpırdamaya bile mecali kalmaz. Bundan dolayı batıl, ancak Allah’ın âyet ve delillerinin bilinmediği zaman ve mekânlarda revaç bulur.

İsra' 17:80

78- Güneşin (batıya) kaymasından gecenin kararmasına kadar (olan vakitlerde) namazı dosdoğru kıl! Bir de sabah Kur’an’ını/namazını... Çünkü sabah Kur’an’ı/namazı şahitlidir. 79- Gecenin bir kısmında da sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl! Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama çıkarır. 80- Ve de ki:“Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar ve tarafından bana destekleyici bir delil ver.” 81- De ki:“Hak geldi, batıl yok olup gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” 78. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle emretmektedir:“Güneşin (batıya) kaymasından” yani tam tepeye gelmesinden sonra batıya doğru kaymasından... bunun kapsamına öğle ve ikindi namazları girer. “Gecenin kararmasına kadar” bunun da kapsamına akşam ve yatsı namazları girer “namazı dosdoğru kıl” zahiren ve batınen, vakitleri içerisinde, eksiksiz ve dosdoğru kıl. “Bir de sabah Kur’an’ını/namazını” yani sabah namazını, onun “Kur’an” diye adlandırılması, bu namazda diğerlerine göre daha uzun miktarda Kur’an okumanın meşru oluşu ve bu namazdaki kıraatin fazileti dolayısıyladır. Çünkü Yüce Allah, bu namazda gece ve gündüz meleklerini hazır bulundurur ve onlarda buna şahit olurlar. Bu âyet-i kerimede farz olan beş vakit namazın vakitleri söz konusu edildiği gibi bu vakitlerdeki namazların da farz olduklarını göstermektedir. Çünkü namazların özellikle bu vakitlerde kılınması emredilmiştir. Ayrıca vaktin, namazın sıhhati/kabulü için şart olduğu ve namazın farz olmasının sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, bu vakitlerin girişi sebebiyle namazın kılınmasını emretmektedir. Aynı şekilde özür halinde öğle ile ikindi namazlarının, akşam ve yatsı namazlarının cem edileceğini (bir arada kılınacağını) da göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu namazların vakitlerini bir arada zikretmiştir. Yine sabah namazının ve bu namazda uzunca Kur’an okumanın fazileti ayrıca namazda Kur’an kıraatinin bir rükün olduğu da bu ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü bir ibadet, onun bölümlerinin birisinin adını alacak olursa bu, o bölümün farz olduğuna delildir. 79. “Gecenin bir kısmında da” yani gecenin diğer vakitlerinde de “sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl!” Böylelikle gece namazı -diğerlerinden farklı olarak- senin kadrinin ve derecelerinin daha çok yükselmesine sebep olsun. Başkaları içinse böyle bir namaz, günahlarına kefarettir. Bu buyruğun şu anlamda olma ihtimali de vardır: Beş vakit namaz, sana da mü’minlere de farzdır. Gece namazı ise böyle değildir. Bu, sadece özel olarak sana farzdır. Senin Allah nezdindeki değerin dolayısıyla, sevabının çoğalması ve böylece Makam-ı Mahmud’a ulaşman için Yüce Allah senin vazifelerini daha da artırmıştır. Makam-ı Mahmud ise büyük şefaat makamı olan, evvelkilerin de sonrakilerin de kendisi dolayısıyla senden övgüyle söz edecekleri bir makamdır. Çünkü o sırada insanlar, önce Âdem’den, daha sonra da sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’dan -hepsine selâm olsun- şefaat etmelerini isteyecekler, onların her biri bunu yapamayacağını söyleyerek özür beyan edip bu isteği geri çevirecektir. Nihâyet bütün insanlar, Âdemoğullarının efendisinin şefaat etmesini isteyecekler ki Yüce Allah, o konumun dehşet ve sıkıntılarından kendilerine merhamet etsin. Peygamber de Rabbi nezdinde şefaatçı olacak, Allah onun şefaatını kabul edecek ve öncekilerin de sonrakilerin de imrenecekleri bir konuma onu yükseltecektir. Böylelikle Peygamber’in bütün insanlara büyük bir iyiliği ve lütfu olacaktır. 80. “Ve de ki: “Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar.” Yani benim bütün giriş ve çıkışlarım senin itaatine ve rızana uygun olsun. Bu, onların ihlâsı ve emre uygunluğunu da içerir. “Tarafından bana destekleyici bir delil ver.” Yani yaptığım ve yapmadığım her şeye dair açık, kesin ve kati bir delilim olsun. Bu, Allah’ın kulunu yükselttiği en üstün haldir. Böylesinin bütün halleri hayır olur ve bütün halleri onu Rabbine yakınlaştırır. Her bir durumda o durumuna dair açık bir delili bulunur. Bu da faydalı ilmi, salih ameli, bütün meseleleri ve bunlara dair delilleri bilmeyi içerir. 81. “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti.” Hak, Yüce Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği her şeydir. İşte alla ona şunu ilan etmesini emretmektedir: Artık karşısında hiçbir şeyin duramayacağı hak gelmiş, batıl ise yok olup gitmiş, sona ermiştir. “Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” Batılın sıfatı, niteliği budur. Fakat bazen hak, onun karşısına çıkmayınca batılın bir gücü olur ve o rağbet görür. Ancak hak geldi mi batıl yok olup gider ve onun kıpırdamaya bile mecali kalmaz. Bundan dolayı batıl, ancak Allah’ın âyet ve delillerinin bilinmediği zaman ve mekânlarda revaç bulur.

İsra' 17:81

78- Güneşin (batıya) kaymasından gecenin kararmasına kadar (olan vakitlerde) namazı dosdoğru kıl! Bir de sabah Kur’an’ını/namazını... Çünkü sabah Kur’an’ı/namazı şahitlidir. 79- Gecenin bir kısmında da sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl! Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama çıkarır. 80- Ve de ki:“Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar ve tarafından bana destekleyici bir delil ver.” 81- De ki:“Hak geldi, batıl yok olup gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” 78. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle emretmektedir:“Güneşin (batıya) kaymasından” yani tam tepeye gelmesinden sonra batıya doğru kaymasından... bunun kapsamına öğle ve ikindi namazları girer. “Gecenin kararmasına kadar” bunun da kapsamına akşam ve yatsı namazları girer “namazı dosdoğru kıl” zahiren ve batınen, vakitleri içerisinde, eksiksiz ve dosdoğru kıl. “Bir de sabah Kur’an’ını/namazını” yani sabah namazını, onun “Kur’an” diye adlandırılması, bu namazda diğerlerine göre daha uzun miktarda Kur’an okumanın meşru oluşu ve bu namazdaki kıraatin fazileti dolayısıyladır. Çünkü Yüce Allah, bu namazda gece ve gündüz meleklerini hazır bulundurur ve onlarda buna şahit olurlar. Bu âyet-i kerimede farz olan beş vakit namazın vakitleri söz konusu edildiği gibi bu vakitlerdeki namazların da farz olduklarını göstermektedir. Çünkü namazların özellikle bu vakitlerde kılınması emredilmiştir. Ayrıca vaktin, namazın sıhhati/kabulü için şart olduğu ve namazın farz olmasının sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, bu vakitlerin girişi sebebiyle namazın kılınmasını emretmektedir. Aynı şekilde özür halinde öğle ile ikindi namazlarının, akşam ve yatsı namazlarının cem edileceğini (bir arada kılınacağını) da göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu namazların vakitlerini bir arada zikretmiştir. Yine sabah namazının ve bu namazda uzunca Kur’an okumanın fazileti ayrıca namazda Kur’an kıraatinin bir rükün olduğu da bu ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü bir ibadet, onun bölümlerinin birisinin adını alacak olursa bu, o bölümün farz olduğuna delildir. 79. “Gecenin bir kısmında da” yani gecenin diğer vakitlerinde de “sana mahsus fazladan Kur'ân’la teheccüd kıl!” Böylelikle gece namazı -diğerlerinden farklı olarak- senin kadrinin ve derecelerinin daha çok yükselmesine sebep olsun. Başkaları içinse böyle bir namaz, günahlarına kefarettir. Bu buyruğun şu anlamda olma ihtimali de vardır: Beş vakit namaz, sana da mü’minlere de farzdır. Gece namazı ise böyle değildir. Bu, sadece özel olarak sana farzdır. Senin Allah nezdindeki değerin dolayısıyla, sevabının çoğalması ve böylece Makam-ı Mahmud’a ulaşman için Yüce Allah senin vazifelerini daha da artırmıştır. Makam-ı Mahmud ise büyük şefaat makamı olan, evvelkilerin de sonrakilerin de kendisi dolayısıyla senden övgüyle söz edecekleri bir makamdır. Çünkü o sırada insanlar, önce Âdem’den, daha sonra da sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’dan -hepsine selâm olsun- şefaat etmelerini isteyecekler, onların her biri bunu yapamayacağını söyleyerek özür beyan edip bu isteği geri çevirecektir. Nihâyet bütün insanlar, Âdemoğullarının efendisinin şefaat etmesini isteyecekler ki Yüce Allah, o konumun dehşet ve sıkıntılarından kendilerine merhamet etsin. Peygamber de Rabbi nezdinde şefaatçı olacak, Allah onun şefaatını kabul edecek ve öncekilerin de sonrakilerin de imrenecekleri bir konuma onu yükseltecektir. Böylelikle Peygamber’in bütün insanlara büyük bir iyiliği ve lütfu olacaktır. 80. “Ve de ki: “Rabbim, beni gireceğim yere doğrulukla girdir, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar.” Yani benim bütün giriş ve çıkışlarım senin itaatine ve rızana uygun olsun. Bu, onların ihlâsı ve emre uygunluğunu da içerir. “Tarafından bana destekleyici bir delil ver.” Yani yaptığım ve yapmadığım her şeye dair açık, kesin ve kati bir delilim olsun. Bu, Allah’ın kulunu yükselttiği en üstün haldir. Böylesinin bütün halleri hayır olur ve bütün halleri onu Rabbine yakınlaştırır. Her bir durumda o durumuna dair açık bir delili bulunur. Bu da faydalı ilmi, salih ameli, bütün meseleleri ve bunlara dair delilleri bilmeyi içerir. 81. “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti.” Hak, Yüce Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği her şeydir. İşte alla ona şunu ilan etmesini emretmektedir: Artık karşısında hiçbir şeyin duramayacağı hak gelmiş, batıl ise yok olup gitmiş, sona ermiştir. “Çünkü batıl, yok olmaya mahkumdur.” Batılın sıfatı, niteliği budur. Fakat bazen hak, onun karşısına çıkmayınca batılın bir gücü olur ve o rağbet görür. Ancak hak geldi mi batıl yok olup gider ve onun kıpırdamaya bile mecali kalmaz. Bundan dolayı batıl, ancak Allah’ın âyet ve delillerinin bilinmediği zaman ve mekânlarda revaç bulur.

İsra' 17:82

82- Biz, Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Bunlar, zalimlerin ise ancak hüsrânını arttırır. 82. Kur’an, şifa ve rahmeti içerir. Ancak bu, herkes için değil, sadece O’na iman eden, âyetlerini tasdik eden ve gereğince amel edenler içindir. Onu tasdik etmemek yahut gereğince amel etmemek suretiyle zalim olanlara gelince, onun âyetleri onların ancak hüsranlarını artırır. Zira bu Kur’an ile onlara karşı ilâhi delil ortaya konulmuş olur. Kur’an içerdiği şifa; şüphe, cehalet, bozuk görüş, sapmalar, kötü maksatlar gibi kalbî hastalıkların bütünü için geçerlidir. Çünkü Kur’an, kendisi vasıtasıyla her türlü şüphe ve cehaletin ortadan kalktığı ilm-i yakîni/kesin bilgiyi, ayrıca Allah’ın emrine aykırı her türlü arzu ve isteklerin giderilmesi için de öğüt ve hatırlatmalar içerir. Kur’an aynı zamanda bedeni hastalık ve ağrılara da şifadır. Rahmet oluşuna gelince Kur’an-ı Kerim’de kulun işlemeye teşvik edildiği ve onu rahmete ulaştıran pek çok sebep ve vesileler yer alar. Kul, bunları yerine getirirse ebedî rahmet ve mutluluğa, dünyevî ve uhrevî mükâfata nail olur.

İsra' 17:83

83- İnsana nimet verdiğimiz zaman (itaatten) yüz çevirir ve yan çizer. Ona kötülük dokunduğu zaman da büsbütün ümitsizliğe düşer. 83. Allah’ın kendisine hidâyet verdikleri müstesnâ insanın insan olması bakımından tabiatı budur. Şöyle ki Yüce Allah, insana bir nimet ihsan edecek olursa o, bu nimetlerden dolayı sevinir, hatta şımarır. Rabbine karşı gelir, yan çizer, O’na şükretmez ve O’nu anmaz. “Ona” hastalık ve benzeri bir “kötülük dokunduğu zaman da” hayırdan yana “büsbütün ümitsizliğe düşer.” Artık Rabbinden umudunu keser ve içinde bulunduğu halin ebediyen devam edeceğini zanneder. Yüce Allah’ın hidâyet verdiği kimselere gelince onlar, nimetlere erdiklerinde Rabbe itaatle boyun eğerler ve nimetlerine şükrederler. Darlık ve sıkıntı zamanlarında da Allah’a yalvarıp yakarırlar, O’ndan esenlik diler, içinde bulundukları durumun sona erdirilmesini umarlar. Böylelikle karşı karşıya kaldıkları bela ve musibet hafifler.

İsra' 17:84

84- De ki:“Herkes kendi karakterine göre amel eder. Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilir.” 84. “De ki: Herkes” her bir insan “kendi karakterine göre amel eder.” Yani kendisine uygun düşen şekilde iş yapar. Eğer o, iyi ve seçkin kimselerden ise onlara ancak alemlerin Rabbinin rızası için yapılacak ameller yakışır. Eğer ilahi yardımdan mahrum olan bir kimse ise onlara da ancak yaratılmışlar için amel etmek ve ancak çıkarlarına uygun düşen şeyleri yapmak yakışır. “Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.” Kimin hidâyete elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet ihsan eder. Hidâyete elverişli olmayan kimselere ise yardımını göndermez ve onları hidâyet etmez.

İsra' 17:85

85- Sana rûhu soruyorlar. De ki:“Rûh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” 85. Bu buyruk, işi yokuşa sürmek, inatlaşmak, muhatabı zora sokmak maksadıyla soru sorup daha önemli şeylere dair soru sormayan kimselerin, bu işlerinden vazgeçmeleri gerektiği emrini içermektedir. Hiçbir kimsenin doğru dürüst niteliğini söyleyemeyeceği, keyfiyetini anlatamayacağı kapalı hususlardan birisi olan ruha dair soru sorumaları da böyledir. Halbuki onlar, kullar için gerekli olan bilgide bile yetersizdirler. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne, bu sorularına karşılık şöyle demesini emretmektedir:“Rûh, Rabbimin emrindendir.” Yani Allah’ın kendilerine “Ol” emrini vermesi sonucu var olan yaratılmışları arasındandır. Bilmediğiniz başka birçok şey varken ona dair soru sormanın size faydası yoktur. Bu âyette kendisine herhangi bir konuda soru sorulanın; sorana, başka bir hususu öğrenmesi daha uygun ise o soruya cevap vermeyerek, soran için gerekli gördüğü ve ona daha faydalı olacak şeyi öğretmesinin daha uygun ve yerinde olduğuna delil vardır.

İsra' 17:86

86- Andolsun ki eğer dilersek sana vahyettiğimizi (kalbinden) silip alırız. Sonra bize karşı bir yardımca da bulamazsın. 87- Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (böyle yapmadık). Gerçekten O’nun, senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 86-87. Allah, Kur’an’ın ve Rasûlüne vahyettiği vahyin hem ona hem de kullarına bir rahmet olduğunu, Rasulünün üzerindeki kayıtsız şartsız en büyük nimetin de bu vahiy olduğunu haber vermektedir. Hiç şüphesiz Allah’ın ona olan bu lütfu, takdir edilemeyecek kadar büyüktür. O halde sana bu Kur’an-ı Kerim’i lütfeden O Yüce Zat, onu senden almaya da kadirdir. Sonra sen, onu sana geri çevirecek bir kimse de bulamazsın, bu hususta Allah nezdinde iltimas edecek birini de bulamazsın. O halde sen, bu Kur’an dolayısıyla sevin. O Kur’an sayesinde gözün aydın olsun. Yalanlayıcıların yalanmaları ve sapıkların alayları da seni üzmesin. Çünkü onlara nimetlerin en üstününü arz ettiğin halde Allah nezdindeki değersizlikleri ve Allah’ın onları yardımından mahrum bırakması dolayısıyla onlar bu nimeti reddettiler.

İsra' 17:87

86- Andolsun ki eğer dilersek sana vahyettiğimizi (kalbinden) silip alırız. Sonra bize karşı bir yardımca da bulamazsın. 87- Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (böyle yapmadık). Gerçekten O’nun, senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 86-87. Allah, Kur’an’ın ve Rasûlüne vahyettiği vahyin hem ona hem de kullarına bir rahmet olduğunu, Rasulünün üzerindeki kayıtsız şartsız en büyük nimetin de bu vahiy olduğunu haber vermektedir. Hiç şüphesiz Allah’ın ona olan bu lütfu, takdir edilemeyecek kadar büyüktür. O halde sana bu Kur’an-ı Kerim’i lütfeden O Yüce Zat, onu senden almaya da kadirdir. Sonra sen, onu sana geri çevirecek bir kimse de bulamazsın, bu hususta Allah nezdinde iltimas edecek birini de bulamazsın. O halde sen, bu Kur’an dolayısıyla sevin. O Kur’an sayesinde gözün aydın olsun. Yalanlayıcıların yalanmaları ve sapıkların alayları da seni üzmesin. Çünkü onlara nimetlerin en üstününü arz ettiğin halde Allah nezdindeki değersizlikleri ve Allah’ın onları yardımından mahrum bırakması dolayısıyla onlar bu nimeti reddettiler.

İsra' 17:88

88- De ki:“Andolsun bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirlerine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.” 88. Bu buyruk, Rasûl’ün getirdiğinin doğruluğuna ve gerçekliğine dair kesin bir delil ve apaçık bir belgedir. Çünkü Yüce Allah, bu buyruk ile insanlara da cinlere de onun benzerini getirmeleri için meydan okumakta, hepsi bu konuda birbirlerine yardımcı olsalar dahi buna asla güçlerinin yetemeyeceğini ve onun benzerini meydana getiremeyeceklerini haber vermektedir. Nitekim haber verdiği gibi de olmuştur. Çünkü Kur’an’ı yalanlayan Kur’an düşmanlarının, Peygamberin getirdiği bu vahyi hangi yolla olursa olsun reddetmelerini gerektirecek pek çok sebep vardı. Üstelik onlar Arap dilini çok iyi bilen, fasih kimseler idiler. Eğer onlar, buna güç yetirip böyle bir şey yapma imkânları olsaydı hiç şüphesiz bunu yaparlardı. Ama ister istemez bu meydan okumaya karşı boyun eğdiler ve ona karşı çıkmaktan acze düştüler. Hem topraktan yaratılmış, bütün yönleriyle eksik, doğru dürüst bilgisi, kudreti, iradesi, meşîeti, kelâmı ve kemali -Rabbinin ihsan ettikleri müstesnâ- bulunmayan bir yaratılmış, nasıl olur da yerin ve göklerin Rabbi, bütün gizliliklere muttali olan, mutlak kemal, mutlak hamd, pek büyük şan ve şeref sahibi, eğer denizler -yedi deniz daha katılarak- mürekkep olsa, ağaçların tümü de kalem olsa kendisinin kelimeleri tükenmeden bu mürekkebin biteceği ve kalemlerin tükeneceği o yüce Zatın sözüne benzer bir söz ortaya koyabilir? Bu nasıl olabilir?! Zira hiçbir yaratılmış, sıfatlarında Allah’a benzemiyor ise O’nun kelâmı da hiçbir kimseninkine benzerlik arzetmeyen sıfatlarından biridir. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde O’nun bir benzeri yoktur. O’nun şanı yüce ve mübarektir. O halde Allah’ın kelâmı ile yaratılmışın kelâmını birbirinden ayırt edemeyene, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kur’an’ı iftira ile Allah’a isnat ettiğini ve onu kendiliğinden ortaya koyduğunu iddia edene yazıklar olsun!

İsra' 17:89

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:90

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:91

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:92

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:93

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:94

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:95

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:96

89- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu küfürde diretmişlerdir. 90- Dediler ki:“Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.” 91- “Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.” 92- “Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” 93- “Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın ki bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” 94- Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların:“Allah bir insanı mı peygamber göndermiş?” demeleri olmuştur. 95- De ki:“Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip yürüyenler melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” 96- De ki:“Benim ve sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” 89. “Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık.” Yani biz, bu Kur’an’da öğütleri ve misalleri çeşit çeşit anlattık. Kulların ihtiyaç duydukları anlamları da tekrar tekrar beyan ettik ki insanlar öğüt alsın ve sakınsınlar. Ancak Yüce Allah’ın kendilerini mutlu kimseler arasında takdir etmiş olduğu ve tevfiki ile kendilerine yardımını esirgemediği pek az kimse dışında öğüt ve ibret alan olmadı. İnsanların çoğunluğu ise bütün nimetlerin en büyüğü olan bu nimeti nankörlükle karşılamaktan başka bir şey yapmadı ve bu nimet karşısında zalim ve cahil nefislerinin arzu ettiği, Kur’an’ın âyetleri dışında birtakım mucizeler gösterilmesini teklif ettiler ve ona karşı inatlaşmaya koyuldular. Her türlü delil ve belgeyi ihtiva eden bu Kur’an’ı getiren Allah’ın Rasûlüne şöyle dediler: 90-93. “Bize yeryüzünden bir pınar” akıp duran ırmaklar “fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı” tâ ki pazarlarda dolaşma, gidip gelmek ihtiyacından kurtulasın “ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin” Gökten üzerimize azap getirmelisin. “Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.” Onları hep birlikte getir yahut da karşımıza göreceğimiz şekilde gelsinler ve senin getirdiklerinin lehine şahitlik etsinler. “Ya da altından” altın ve başka değerli şeylerle süslenmiş “bir evin olmalı veya göğe” görüp fark edeceğimiz bir şekilde “çıkmalısın” bununla birlikte “bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmedikçe oraya çıktığına da inanmayız.” Bütün bunlar, işi yokuşa sürmek ve muhatabı zora sokmak maksadıyla ileri sürülmüş, insanların en akılsızlarının ve zalimlerinin hakkı reddetmeyi ve Allah’a karşı saygısızlığı içeren sözleri olduğu için Allah Rasûlü de bu âyetleri getiren elçi olduğundan dolayı Yüce Allah, ona kendi zatını tenzih etmesini emrederek:“Rabbimi tenzih ederim!” demesini emretmektedir. Yani benim Rabbim sizin söylediklerinizden pek yüce ve münezzehtir. O, hüküm ve mucizelerinin, onların bozuk heva ve sapık görüşlerine tabi olmasından münezzehtir. “Ben, ancak peygamber olarak gönderilmiş bir insanım!” Bu söylediğiniz hususlarda elimden hiçbir şey gelmez. 94. İşte insanların pek çoğunu iman etmekten alıkoyan sebep de budur. Çünkü onlara gönderilen peygamberler kendi cinslerinden birer insan idi. Yüce Allah’ın kendilerinden bir insanı peygamber olarak göndermiş olması, insanlara rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü insanlar, bu vahiyleri meleklerden direkt olarak alamazlar. 95. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşmiş yürüyen” melekleri görmeye ve onlardan vahyi almaya tahammül gösterebilecek “melekler olsaydı biz de onlara gökten” ondan vahyi alma imkânları dolayısıyla “melek bir peygamber gönderirdik.” 96. “De ki: Benim ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Yüce Allah’ın, rasûlüne olan tanıklıklarından birisi onu mucizelerle ve indirmiş olduğu âyetlerle desteklemesi, ayrıca ona düşman olan ve onunla mücadeleye girişenlere karşı da ona yardım etmesidir. Eğer Yüce Allah’a birtakım sözleri uydurup yaşlan düzmüş olsaydı şüphesiz Allah, ona ilahî azabını göndererek şahdamarını kopartırdı. “Şüphesiz ki O, haberdardır ve onları hakkıyla görendir.” O, her şeyden haberdar olan ve her şeyi görendir. Kullarının da hiçbir hali O’na asla gizli kalmaz.

İsra' 17:97

97- Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onlar için O’ndan başka hiçbir dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer de cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça biz onlara alevi artırırız. 98- Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkar ettiler ve:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” dediler. 99- Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? O, onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde diretmektedirler. 100- De ki:“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan pek cimridir. 97. Yüce Allah, hidâyet verenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah kime hidâyet verir, ona kolay olan bu yolu hazırlar ve onu zor olan sapıklık yolundan da uzak tutarsa işte gerçekten hidâyet bulan kişi odur. Allah kimi de saptıracak olur, ona yardımını göndermez ve onu kendi haline bırakırsa işte Allah’tan başka onu hidâyete iletecek hiçbir kimse olamaz. Yüce Allah, böylelerini rezil ve rüsvay etmek için onları yüzleri üzere kör, sağır ve dilsiz olarak haşredecektir. Göremeyecekleri, konuşamayacakları ve hiçbir şey işitemeyecekleri bir halde diriltecek ve o vakit Allah’ın azabına karşı onlara yardımcı olacak hiçbir dost ve yardımcı da olmayacaktır. “Varacakları yer de” yani karar kılıp yerleşecekleri barınakları da “cehennemdir.” Her türlü üzüntüyü, gam, keder ve azabı barındıran cehennem. “Onun ateşi zayıfladıkça” yani sönmeye doğru gittikçe “biz onlara alevi artırırız.” Yani o içinde bulundukları ateşin alevini daha da çoğaltırız. Böylece azapları hiçbir şekilde dinmeyecektir. Onlar hakkında ölüm hükmü de verilmeyecek ki ölsünler. Azapları da hiç hafifletilmeyecektir. 98. Yüce Allah, bu şekilde onlara azap etmekle onlara zulmetmez. Aksine O’nun âyetlerini kabul etmedikleri, peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların açıkça ifade ettiği ölümden sonra dirilişi ve Rablerinin mükemmel kudretini inkâr ederek O’nun aciz olduğunu söylemelerinin karşılığı olarak cezalandırılacaklardır. Nitekim onlar “Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Yani böyle bir şey olamaz, dediler. Çünkü bu, onların doğru dürüst çalışmayan akıllarına göre son derece uzak bir ihtimaldir. 99. “Onlar” insanların yaratılışından daha büyük olan “gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” Evet, O elbette ki buna kadirdir, güç yetirir. Fakat O, “onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Bu ecelde en ufak bir tereddüt yoktur. Yoksa eğer O dileyecek olursa bu ecellerini ansızın getirir. Öldükten sonra dirilişe dair bunca delil ve belge ortaya konulmasına rağmen “zalimler” zulüm ve iftiralarından dolayı “küfürde diretmektedirler.” 100. “De ki: Eğer Rabbimin” tükenmek bilmeyen ve yok olmayan “rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla” Allah’ın hazinelerinin tükenmesi imkânsız olduğu halde “muhakkak cimrilik ederdiniz.” Ama “zaten insan çok cimridir.” Cimrilik ve pintilik onun tabiatında vardır.

İsra' 17:98

97- Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onlar için O’ndan başka hiçbir dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer de cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça biz onlara alevi artırırız. 98- Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkar ettiler ve:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” dediler. 99- Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? O, onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde diretmektedirler. 100- De ki:“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan pek cimridir. 97. Yüce Allah, hidâyet verenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah kime hidâyet verir, ona kolay olan bu yolu hazırlar ve onu zor olan sapıklık yolundan da uzak tutarsa işte gerçekten hidâyet bulan kişi odur. Allah kimi de saptıracak olur, ona yardımını göndermez ve onu kendi haline bırakırsa işte Allah’tan başka onu hidâyete iletecek hiçbir kimse olamaz. Yüce Allah, böylelerini rezil ve rüsvay etmek için onları yüzleri üzere kör, sağır ve dilsiz olarak haşredecektir. Göremeyecekleri, konuşamayacakları ve hiçbir şey işitemeyecekleri bir halde diriltecek ve o vakit Allah’ın azabına karşı onlara yardımcı olacak hiçbir dost ve yardımcı da olmayacaktır. “Varacakları yer de” yani karar kılıp yerleşecekleri barınakları da “cehennemdir.” Her türlü üzüntüyü, gam, keder ve azabı barındıran cehennem. “Onun ateşi zayıfladıkça” yani sönmeye doğru gittikçe “biz onlara alevi artırırız.” Yani o içinde bulundukları ateşin alevini daha da çoğaltırız. Böylece azapları hiçbir şekilde dinmeyecektir. Onlar hakkında ölüm hükmü de verilmeyecek ki ölsünler. Azapları da hiç hafifletilmeyecektir. 98. Yüce Allah, bu şekilde onlara azap etmekle onlara zulmetmez. Aksine O’nun âyetlerini kabul etmedikleri, peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların açıkça ifade ettiği ölümden sonra dirilişi ve Rablerinin mükemmel kudretini inkâr ederek O’nun aciz olduğunu söylemelerinin karşılığı olarak cezalandırılacaklardır. Nitekim onlar “Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Yani böyle bir şey olamaz, dediler. Çünkü bu, onların doğru dürüst çalışmayan akıllarına göre son derece uzak bir ihtimaldir. 99. “Onlar” insanların yaratılışından daha büyük olan “gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” Evet, O elbette ki buna kadirdir, güç yetirir. Fakat O, “onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Bu ecelde en ufak bir tereddüt yoktur. Yoksa eğer O dileyecek olursa bu ecellerini ansızın getirir. Öldükten sonra dirilişe dair bunca delil ve belge ortaya konulmasına rağmen “zalimler” zulüm ve iftiralarından dolayı “küfürde diretmektedirler.” 100. “De ki: Eğer Rabbimin” tükenmek bilmeyen ve yok olmayan “rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla” Allah’ın hazinelerinin tükenmesi imkânsız olduğu halde “muhakkak cimrilik ederdiniz.” Ama “zaten insan çok cimridir.” Cimrilik ve pintilik onun tabiatında vardır.

İsra' 17:99

97- Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onlar için O’ndan başka hiçbir dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer de cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça biz onlara alevi artırırız. 98- Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkar ettiler ve:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” dediler. 99- Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? O, onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde diretmektedirler. 100- De ki:“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan pek cimridir. 97. Yüce Allah, hidâyet verenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah kime hidâyet verir, ona kolay olan bu yolu hazırlar ve onu zor olan sapıklık yolundan da uzak tutarsa işte gerçekten hidâyet bulan kişi odur. Allah kimi de saptıracak olur, ona yardımını göndermez ve onu kendi haline bırakırsa işte Allah’tan başka onu hidâyete iletecek hiçbir kimse olamaz. Yüce Allah, böylelerini rezil ve rüsvay etmek için onları yüzleri üzere kör, sağır ve dilsiz olarak haşredecektir. Göremeyecekleri, konuşamayacakları ve hiçbir şey işitemeyecekleri bir halde diriltecek ve o vakit Allah’ın azabına karşı onlara yardımcı olacak hiçbir dost ve yardımcı da olmayacaktır. “Varacakları yer de” yani karar kılıp yerleşecekleri barınakları da “cehennemdir.” Her türlü üzüntüyü, gam, keder ve azabı barındıran cehennem. “Onun ateşi zayıfladıkça” yani sönmeye doğru gittikçe “biz onlara alevi artırırız.” Yani o içinde bulundukları ateşin alevini daha da çoğaltırız. Böylece azapları hiçbir şekilde dinmeyecektir. Onlar hakkında ölüm hükmü de verilmeyecek ki ölsünler. Azapları da hiç hafifletilmeyecektir. 98. Yüce Allah, bu şekilde onlara azap etmekle onlara zulmetmez. Aksine O’nun âyetlerini kabul etmedikleri, peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların açıkça ifade ettiği ölümden sonra dirilişi ve Rablerinin mükemmel kudretini inkâr ederek O’nun aciz olduğunu söylemelerinin karşılığı olarak cezalandırılacaklardır. Nitekim onlar “Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Yani böyle bir şey olamaz, dediler. Çünkü bu, onların doğru dürüst çalışmayan akıllarına göre son derece uzak bir ihtimaldir. 99. “Onlar” insanların yaratılışından daha büyük olan “gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” Evet, O elbette ki buna kadirdir, güç yetirir. Fakat O, “onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Bu ecelde en ufak bir tereddüt yoktur. Yoksa eğer O dileyecek olursa bu ecellerini ansızın getirir. Öldükten sonra dirilişe dair bunca delil ve belge ortaya konulmasına rağmen “zalimler” zulüm ve iftiralarından dolayı “küfürde diretmektedirler.” 100. “De ki: Eğer Rabbimin” tükenmek bilmeyen ve yok olmayan “rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla” Allah’ın hazinelerinin tükenmesi imkânsız olduğu halde “muhakkak cimrilik ederdiniz.” Ama “zaten insan çok cimridir.” Cimrilik ve pintilik onun tabiatında vardır.

İsra' 17:100

97- Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onlar için O’ndan başka hiçbir dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer de cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça biz onlara alevi artırırız. 98- Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkar ettiler ve:“Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” dediler. 99- Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? O, onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde diretmektedirler. 100- De ki:“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan pek cimridir. 97. Yüce Allah, hidâyet verenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah kime hidâyet verir, ona kolay olan bu yolu hazırlar ve onu zor olan sapıklık yolundan da uzak tutarsa işte gerçekten hidâyet bulan kişi odur. Allah kimi de saptıracak olur, ona yardımını göndermez ve onu kendi haline bırakırsa işte Allah’tan başka onu hidâyete iletecek hiçbir kimse olamaz. Yüce Allah, böylelerini rezil ve rüsvay etmek için onları yüzleri üzere kör, sağır ve dilsiz olarak haşredecektir. Göremeyecekleri, konuşamayacakları ve hiçbir şey işitemeyecekleri bir halde diriltecek ve o vakit Allah’ın azabına karşı onlara yardımcı olacak hiçbir dost ve yardımcı da olmayacaktır. “Varacakları yer de” yani karar kılıp yerleşecekleri barınakları da “cehennemdir.” Her türlü üzüntüyü, gam, keder ve azabı barındıran cehennem. “Onun ateşi zayıfladıkça” yani sönmeye doğru gittikçe “biz onlara alevi artırırız.” Yani o içinde bulundukları ateşin alevini daha da çoğaltırız. Böylece azapları hiçbir şekilde dinmeyecektir. Onlar hakkında ölüm hükmü de verilmeyecek ki ölsünler. Azapları da hiç hafifletilmeyecektir. 98. Yüce Allah, bu şekilde onlara azap etmekle onlara zulmetmez. Aksine O’nun âyetlerini kabul etmedikleri, peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların açıkça ifade ettiği ölümden sonra dirilişi ve Rablerinin mükemmel kudretini inkâr ederek O’nun aciz olduğunu söylemelerinin karşılığı olarak cezalandırılacaklardır. Nitekim onlar “Biz bir yığın kemik ve çürüyüp toprak olduğumuz zaman mı, evet biz (bu haldeyken) mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Yani böyle bir şey olamaz, dediler. Çünkü bu, onların doğru dürüst çalışmayan akıllarına göre son derece uzak bir ihtimaldir. 99. “Onlar” insanların yaratılışından daha büyük olan “gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, (ölümlerinden sonra) onların bir benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” Evet, O elbette ki buna kadirdir, güç yetirir. Fakat O, “onlar için bir ecel tayin etmiştir ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Bu ecelde en ufak bir tereddüt yoktur. Yoksa eğer O dileyecek olursa bu ecellerini ansızın getirir. Öldükten sonra dirilişe dair bunca delil ve belge ortaya konulmasına rağmen “zalimler” zulüm ve iftiralarından dolayı “küfürde diretmektedirler.” 100. “De ki: Eğer Rabbimin” tükenmek bilmeyen ve yok olmayan “rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla” Allah’ın hazinelerinin tükenmesi imkânsız olduğu halde “muhakkak cimrilik ederdiniz.” Ama “zaten insan çok cimridir.” Cimrilik ve pintilik onun tabiatında vardır.

İsra' 17:101

101- Andolsun ki Biz, Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona:“Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum” demişti. 102- O da demişti ki:“Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” 103- Bunun üzerine Firavun onları ülkeden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk. 104- Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi bir araya getireceğiz.” 101. Yani, ey âyet ve mucizelerle desteklenen peygamber, sen insanlar tarafından yalanlanan ilk peygamber değilsin. Andolsun biz ,senden önce Allah ile konuşan (Kelimullah) İmran oğlu Mûsâ’yı Firavun’a ve onun kavmine peygamber olarak göndermiş ve ona “apaçık dokuz mucize” vermiş idik. Bunların her birisi, maksadı hakka tâbi olmak olanlara delil olarak yeterliydi. Yılana dönüşen asa, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, el, denizin yarılması gibi mucizeler bunlardandır. Eğer bunlardan herhangi birisi hakkında şüphen varsa:“İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona” bu delil ve mucizelere rağmen: “Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti.” 102. “O da” yani Mûsâ ona “demişti ki:” Ey Firavun! “Sen bunları” bu mucizeleri kendi katından kulları için “birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun.” Senin bu söylediğin sözler, gerçeği yansıtmıyor. Sen, bu sözleri ancak kavmine karşı bir propaganda olsun diye ve onları hafife alıp küçümsediğin için söylüyorsun. “Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” İlahi gazaba uğramış ve azaba atılmış birisi olarak görüyorum. Yazıklar olsun sana! Sen bu halin dolayısıyla kınanmış ve lanete uğramış bir kişisin. 103. “Bunun üzerine” Firavun “onları ülkeden sürüp çıkarmak” oradan uzaklaştırmak “istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk.” Ve onların topraklarını, yurtlarını İsrailoğullarına miras bıraktık. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 104. “Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi” herkesin, amelinin karşılığını görmesi için “bir araya getireceğiz.”

İsra' 17:102

101- Andolsun ki Biz, Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona:“Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum” demişti. 102- O da demişti ki:“Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” 103- Bunun üzerine Firavun onları ülkeden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk. 104- Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi bir araya getireceğiz.” 101. Yani, ey âyet ve mucizelerle desteklenen peygamber, sen insanlar tarafından yalanlanan ilk peygamber değilsin. Andolsun biz ,senden önce Allah ile konuşan (Kelimullah) İmran oğlu Mûsâ’yı Firavun’a ve onun kavmine peygamber olarak göndermiş ve ona “apaçık dokuz mucize” vermiş idik. Bunların her birisi, maksadı hakka tâbi olmak olanlara delil olarak yeterliydi. Yılana dönüşen asa, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, el, denizin yarılması gibi mucizeler bunlardandır. Eğer bunlardan herhangi birisi hakkında şüphen varsa:“İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona” bu delil ve mucizelere rağmen: “Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti.” 102. “O da” yani Mûsâ ona “demişti ki:” Ey Firavun! “Sen bunları” bu mucizeleri kendi katından kulları için “birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun.” Senin bu söylediğin sözler, gerçeği yansıtmıyor. Sen, bu sözleri ancak kavmine karşı bir propaganda olsun diye ve onları hafife alıp küçümsediğin için söylüyorsun. “Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” İlahi gazaba uğramış ve azaba atılmış birisi olarak görüyorum. Yazıklar olsun sana! Sen bu halin dolayısıyla kınanmış ve lanete uğramış bir kişisin. 103. “Bunun üzerine” Firavun “onları ülkeden sürüp çıkarmak” oradan uzaklaştırmak “istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk.” Ve onların topraklarını, yurtlarını İsrailoğullarına miras bıraktık. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 104. “Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi” herkesin, amelinin karşılığını görmesi için “bir araya getireceğiz.”

İsra' 17:103

101- Andolsun ki Biz, Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona:“Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum” demişti. 102- O da demişti ki:“Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” 103- Bunun üzerine Firavun onları ülkeden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk. 104- Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi bir araya getireceğiz.” 101. Yani, ey âyet ve mucizelerle desteklenen peygamber, sen insanlar tarafından yalanlanan ilk peygamber değilsin. Andolsun biz ,senden önce Allah ile konuşan (Kelimullah) İmran oğlu Mûsâ’yı Firavun’a ve onun kavmine peygamber olarak göndermiş ve ona “apaçık dokuz mucize” vermiş idik. Bunların her birisi, maksadı hakka tâbi olmak olanlara delil olarak yeterliydi. Yılana dönüşen asa, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, el, denizin yarılması gibi mucizeler bunlardandır. Eğer bunlardan herhangi birisi hakkında şüphen varsa:“İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona” bu delil ve mucizelere rağmen: “Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti.” 102. “O da” yani Mûsâ ona “demişti ki:” Ey Firavun! “Sen bunları” bu mucizeleri kendi katından kulları için “birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun.” Senin bu söylediğin sözler, gerçeği yansıtmıyor. Sen, bu sözleri ancak kavmine karşı bir propaganda olsun diye ve onları hafife alıp küçümsediğin için söylüyorsun. “Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” İlahi gazaba uğramış ve azaba atılmış birisi olarak görüyorum. Yazıklar olsun sana! Sen bu halin dolayısıyla kınanmış ve lanete uğramış bir kişisin. 103. “Bunun üzerine” Firavun “onları ülkeden sürüp çıkarmak” oradan uzaklaştırmak “istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk.” Ve onların topraklarını, yurtlarını İsrailoğullarına miras bıraktık. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 104. “Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi” herkesin, amelinin karşılığını görmesi için “bir araya getireceğiz.”

İsra' 17:104

101- Andolsun ki Biz, Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona:“Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum” demişti. 102- O da demişti ki:“Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” 103- Bunun üzerine Firavun onları ülkeden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk. 104- Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi bir araya getireceğiz.” 101. Yani, ey âyet ve mucizelerle desteklenen peygamber, sen insanlar tarafından yalanlanan ilk peygamber değilsin. Andolsun biz ,senden önce Allah ile konuşan (Kelimullah) İmran oğlu Mûsâ’yı Firavun’a ve onun kavmine peygamber olarak göndermiş ve ona “apaçık dokuz mucize” vermiş idik. Bunların her birisi, maksadı hakka tâbi olmak olanlara delil olarak yeterliydi. Yılana dönüşen asa, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, el, denizin yarılması gibi mucizeler bunlardandır. Eğer bunlardan herhangi birisi hakkında şüphen varsa:“İşte İsrailoğullarına sor: Musa, onlara geldiğinde Firavun ona” bu delil ve mucizelere rağmen: “Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti.” 102. “O da” yani Mûsâ ona “demişti ki:” Ey Firavun! “Sen bunları” bu mucizeleri kendi katından kulları için “birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun.” Senin bu söylediğin sözler, gerçeği yansıtmıyor. Sen, bu sözleri ancak kavmine karşı bir propaganda olsun diye ve onları hafife alıp küçümsediğin için söylüyorsun. “Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” İlahi gazaba uğramış ve azaba atılmış birisi olarak görüyorum. Yazıklar olsun sana! Sen bu halin dolayısıyla kınanmış ve lanete uğramış bir kişisin. 103. “Bunun üzerine” Firavun “onları ülkeden sürüp çıkarmak” oradan uzaklaştırmak “istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğduk.” Ve onların topraklarını, yurtlarını İsrailoğullarına miras bıraktık. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 104. “Onun (helakinin) ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: O ülkeye yerleşin. Ahiret vaadi gelince hepinizi” herkesin, amelinin karşılığını görmesi için “bir araya getireceğiz.”

İsra' 17:105

105- Biz onu hak ile indirdik, o da hak ile indi. Seni de ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. 105. Yani biz, bu Kur’an-ı Kerim’i kullara emirlerimizi vermek, yasaklarımızı bildirmek, bunların mükâfat ve cezalarını anlatmak üzere hak ile indirdik. “O da hak ile” doğrulukla, adaletle ve kovulmuş bütün şeytanlara karşı korunarak “indi. Seni de ancak” Allah’a itaat edenlere, dünya ve âhirette mükâfatı belirten “bir müjdeci” Allah’a isyan eden kimseler için de dünya ve âhirette cezayı bildiren “bir uyarıcı olarak gönderdik.” Bu da kendisiyle müjde verilip uyarılan şeye dair açıklama yapmayı da içine alır.

İsra' 17:106

106- Biz onu kısım kısım indirdiğimiz bir Kur’an kıldık ki insanlara ara ara okuyasın ve biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) peyderpey indirdik. 107- De ki:“Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” 108- Ve derler ki:“Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” 109- Ağlayarak çeneleri üstü (secdeye) kapanırlar ve bu (Kur'ân), onların huşusunu artırır. 106. Yani biz, bu Kur’an’ı, doğru yolu sapıklıktan, hakkı batıldan ayırdedici olmak üzere parça parça indirdik. “ki insanlara ara ara okuyasın” onlar da üzerinde gereği gibi düşünüp anlamları üzerinde tefekkür ederek, ondan gerekli ilimleri çıkartsınlar. “Biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) azar azar” yirmi üç yıllık süre zarfında kısımlara ayrılmış bir halde, azar azar “indirdik.” “Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/33) 107. Kur’an hakkında şüphe ve tereddüdün hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı, onun yegane gerçek olduğu açıkça ortaya çıktığına göre bu Kur’an’ı yalanlayarak ondan yüz çeviren kimselere “de ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin.” Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur ve siz, O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İman etmeyişinizin zararı sizedir. Çünkü Yüce Allah’ın sizden başka kulları da vardır. Onlar Allah’ın, kendilerine faydalı bilgiyi ihsan ettiği kimselerdir ki o Kur'ân onlara:“okununca çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” Bu Kitaptan alabildiğine etkilenir ve önünde itaatle boyun eğerler. 108. “Ve derler ki: Rabbimizi” müşriklerin O’na nispet etmiş olduğu ve celâline yakışmayan şeylerden “tenzih ederiz. Rabbimizin” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verileceğine dair “vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” onda şaşma olmaz, şüphe de yoktur. 109. “Ve ağlayarak çeneleri üstü” yüzleri üzere “(secdeye) kapanırlar ve bu” yani Kur’an “onların huşusunu artırır.” Abdullah b. Selâm vb. gibi Yüce Allah’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonra kendilerine lütufta bulunup da İslâm’a girmiş olan kitap ehlinin mü’minleri bunlara örnektir.

İsra' 17:107

106- Biz onu kısım kısım indirdiğimiz bir Kur’an kıldık ki insanlara ara ara okuyasın ve biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) peyderpey indirdik. 107- De ki:“Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” 108- Ve derler ki:“Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” 109- Ağlayarak çeneleri üstü (secdeye) kapanırlar ve bu (Kur'ân), onların huşusunu artırır. 106. Yani biz, bu Kur’an’ı, doğru yolu sapıklıktan, hakkı batıldan ayırdedici olmak üzere parça parça indirdik. “ki insanlara ara ara okuyasın” onlar da üzerinde gereği gibi düşünüp anlamları üzerinde tefekkür ederek, ondan gerekli ilimleri çıkartsınlar. “Biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) azar azar” yirmi üç yıllık süre zarfında kısımlara ayrılmış bir halde, azar azar “indirdik.” “Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/33) 107. Kur’an hakkında şüphe ve tereddüdün hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı, onun yegane gerçek olduğu açıkça ortaya çıktığına göre bu Kur’an’ı yalanlayarak ondan yüz çeviren kimselere “de ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin.” Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur ve siz, O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İman etmeyişinizin zararı sizedir. Çünkü Yüce Allah’ın sizden başka kulları da vardır. Onlar Allah’ın, kendilerine faydalı bilgiyi ihsan ettiği kimselerdir ki o Kur'ân onlara:“okununca çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” Bu Kitaptan alabildiğine etkilenir ve önünde itaatle boyun eğerler. 108. “Ve derler ki: Rabbimizi” müşriklerin O’na nispet etmiş olduğu ve celâline yakışmayan şeylerden “tenzih ederiz. Rabbimizin” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verileceğine dair “vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” onda şaşma olmaz, şüphe de yoktur. 109. “Ve ağlayarak çeneleri üstü” yüzleri üzere “(secdeye) kapanırlar ve bu” yani Kur’an “onların huşusunu artırır.” Abdullah b. Selâm vb. gibi Yüce Allah’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonra kendilerine lütufta bulunup da İslâm’a girmiş olan kitap ehlinin mü’minleri bunlara örnektir.

İsra' 17:108

106- Biz onu kısım kısım indirdiğimiz bir Kur’an kıldık ki insanlara ara ara okuyasın ve biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) peyderpey indirdik. 107- De ki:“Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” 108- Ve derler ki:“Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” 109- Ağlayarak çeneleri üstü (secdeye) kapanırlar ve bu (Kur'ân), onların huşusunu artırır. 106. Yani biz, bu Kur’an’ı, doğru yolu sapıklıktan, hakkı batıldan ayırdedici olmak üzere parça parça indirdik. “ki insanlara ara ara okuyasın” onlar da üzerinde gereği gibi düşünüp anlamları üzerinde tefekkür ederek, ondan gerekli ilimleri çıkartsınlar. “Biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) azar azar” yirmi üç yıllık süre zarfında kısımlara ayrılmış bir halde, azar azar “indirdik.” “Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/33) 107. Kur’an hakkında şüphe ve tereddüdün hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı, onun yegane gerçek olduğu açıkça ortaya çıktığına göre bu Kur’an’ı yalanlayarak ondan yüz çeviren kimselere “de ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin.” Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur ve siz, O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İman etmeyişinizin zararı sizedir. Çünkü Yüce Allah’ın sizden başka kulları da vardır. Onlar Allah’ın, kendilerine faydalı bilgiyi ihsan ettiği kimselerdir ki o Kur'ân onlara:“okununca çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” Bu Kitaptan alabildiğine etkilenir ve önünde itaatle boyun eğerler. 108. “Ve derler ki: Rabbimizi” müşriklerin O’na nispet etmiş olduğu ve celâline yakışmayan şeylerden “tenzih ederiz. Rabbimizin” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verileceğine dair “vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” onda şaşma olmaz, şüphe de yoktur. 109. “Ve ağlayarak çeneleri üstü” yüzleri üzere “(secdeye) kapanırlar ve bu” yani Kur’an “onların huşusunu artırır.” Abdullah b. Selâm vb. gibi Yüce Allah’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonra kendilerine lütufta bulunup da İslâm’a girmiş olan kitap ehlinin mü’minleri bunlara örnektir.

İsra' 17:109

106- Biz onu kısım kısım indirdiğimiz bir Kur’an kıldık ki insanlara ara ara okuyasın ve biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) peyderpey indirdik. 107- De ki:“Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” 108- Ve derler ki:“Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” 109- Ağlayarak çeneleri üstü (secdeye) kapanırlar ve bu (Kur'ân), onların huşusunu artırır. 106. Yani biz, bu Kur’an’ı, doğru yolu sapıklıktan, hakkı batıldan ayırdedici olmak üzere parça parça indirdik. “ki insanlara ara ara okuyasın” onlar da üzerinde gereği gibi düşünüp anlamları üzerinde tefekkür ederek, ondan gerekli ilimleri çıkartsınlar. “Biz onu (ihtiyaç hasıl oldukça) azar azar” yirmi üç yıllık süre zarfında kısımlara ayrılmış bir halde, azar azar “indirdik.” “Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/33) 107. Kur’an hakkında şüphe ve tereddüdün hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı, onun yegane gerçek olduğu açıkça ortaya çıktığına göre bu Kur’an’ı yalanlayarak ondan yüz çeviren kimselere “de ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin.” Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur ve siz, O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İman etmeyişinizin zararı sizedir. Çünkü Yüce Allah’ın sizden başka kulları da vardır. Onlar Allah’ın, kendilerine faydalı bilgiyi ihsan ettiği kimselerdir ki o Kur'ân onlara:“okununca çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar.” Bu Kitaptan alabildiğine etkilenir ve önünde itaatle boyun eğerler. 108. “Ve derler ki: Rabbimizi” müşriklerin O’na nispet etmiş olduğu ve celâline yakışmayan şeylerden “tenzih ederiz. Rabbimizin” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verileceğine dair “vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” onda şaşma olmaz, şüphe de yoktur. 109. “Ve ağlayarak çeneleri üstü” yüzleri üzere “(secdeye) kapanırlar ve bu” yani Kur’an “onların huşusunu artırır.” Abdullah b. Selâm vb. gibi Yüce Allah’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonra kendilerine lütufta bulunup da İslâm’a girmiş olan kitap ehlinin mü’minleri bunlara örnektir.

İsra' 17:110

110- De ki:“İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin (fark etmez) en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini ne yükselt, ne de çok kıs. Bu ikisi arasında bir yol tut. 111- Ve: “Hamd, asla çocuk edinmeyen, hükümranlıkta hiçbir ortağı bulunmayan ve acizlikten dolayı bir yardımcısı da olmayan Allah'a mahsustur.” de ve O’nu tekbir ve tazim et. 110. Allah kullarına hitaben:“De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin” buyurmaktadır. Yani hangisini isterseniz onunla dua edin, demektir. “Hangisiyle dua ederseniz edin (fark etmez) en güzel isimler O’nundur.” Yani O’nun güzel olmayan bir ismi yoktur ki o isim anılarak kendisine dua edilmesini yasaklasın. Siz hangi ismiyle O’na dua ederseniz, maksat hasıl olur. Bununla birlikte en uygunu, duada istenen şeye münasip ismin zikredilmesidir. “Namazında” yani kıraat esnasında “sesini ne yükselt, ne de çok kıs.” Çünkü bu ikisi de sakıncalı ve yasaktır. Yüksek sesle okumanın yasaklanış sebebi şudur: Kur’an’ı yalanlayan müşrikler onu işittiklerinde ona dil uzatır ve sövüp sayarlardı. Onu getirene de söverlerdi. Kısık sesle okumanın yasaklanmasına gelince Kur’an-ı Kerim’i yavaş sesle okunduğunda dinlemek isteyenler onu dinleyemez. “Bu ikisi arasında bir yol tut!” Yani yüksek sesle ve kısık sesle okuma arasında orta bir yol tut! 111. “Ve: Hamd, asla çocuk edinmeyen, hükümranlıkta hiçbir ortağı bulunmayan” aksine, egemenliğin tümü bir ve kahhâr olarak kendisinindir. Ulvi alem de süfli âlem de bütünüyle Allah’ın hükümranlığı altındadır, O’nun egemenliğindedir. Hiç kimsenin hükümranlık namına sahip olduğu bir şey yoktur; “acizlikten dolayı bir yardımcısı da olmayan” kendisi ile güçlenmek ve kendisine yardımcı olmak için yaratılmışlardan hiçbir kimseyi dost ve yardımcı edinmemiştir. O, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her türlü hamde/övgüye layık olandır. Yerde olsun göklerde olsun hiçbir yaratılmışa muhtaç değildir. O, salih kullarını ancak onlara ihsan ve rahmet olmak üzere dost edinir:“Allah iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nura çıkarır.”(el-Bakara, 2/257)“Allah'a mahsustur” her yönden kemal, senâ ve övgüler, şan ve şeref O’na aittir; bütün yönleriyle her türlü afet ve eksiklikten de münezzehtir. İşte hamde yani övülmeye layık olan O’dur. “de ve O’nu tekbir ve tazim et.” Yani O’nun pek büyük sıfatlarını haber vererek, O’ndan güzel isimleriyle ve övgüyle söz ederek, mukaddes fiilleri dolayısıyıyla O’nu överek, hiçbir kimseyi ortak O’na koşmaksızın, dini bütünüyle yalnız O’na halis kılarak ve de sadece O’na ibadet etmek suretiyle O’nu tazim et, yücelt ve büyük tanı. sra Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve sena Allah'a mahsustur.

İsra' 17:111

110- De ki:“İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin (fark etmez) en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini ne yükselt, ne de çok kıs. Bu ikisi arasında bir yol tut. 111- Ve: “Hamd, asla çocuk edinmeyen, hükümranlıkta hiçbir ortağı bulunmayan ve acizlikten dolayı bir yardımcısı da olmayan Allah'a mahsustur.” de ve O’nu tekbir ve tazim et. 110. Allah kullarına hitaben:“De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin” buyurmaktadır. Yani hangisini isterseniz onunla dua edin, demektir. “Hangisiyle dua ederseniz edin (fark etmez) en güzel isimler O’nundur.” Yani O’nun güzel olmayan bir ismi yoktur ki o isim anılarak kendisine dua edilmesini yasaklasın. Siz hangi ismiyle O’na dua ederseniz, maksat hasıl olur. Bununla birlikte en uygunu, duada istenen şeye münasip ismin zikredilmesidir. “Namazında” yani kıraat esnasında “sesini ne yükselt, ne de çok kıs.” Çünkü bu ikisi de sakıncalı ve yasaktır. Yüksek sesle okumanın yasaklanış sebebi şudur: Kur’an’ı yalanlayan müşrikler onu işittiklerinde ona dil uzatır ve sövüp sayarlardı. Onu getirene de söverlerdi. Kısık sesle okumanın yasaklanmasına gelince Kur’an-ı Kerim’i yavaş sesle okunduğunda dinlemek isteyenler onu dinleyemez. “Bu ikisi arasında bir yol tut!” Yani yüksek sesle ve kısık sesle okuma arasında orta bir yol tut! 111. “Ve: Hamd, asla çocuk edinmeyen, hükümranlıkta hiçbir ortağı bulunmayan” aksine, egemenliğin tümü bir ve kahhâr olarak kendisinindir. Ulvi alem de süfli âlem de bütünüyle Allah’ın hükümranlığı altındadır, O’nun egemenliğindedir. Hiç kimsenin hükümranlık namına sahip olduğu bir şey yoktur; “acizlikten dolayı bir yardımcısı da olmayan” kendisi ile güçlenmek ve kendisine yardımcı olmak için yaratılmışlardan hiçbir kimseyi dost ve yardımcı edinmemiştir. O, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her türlü hamde/övgüye layık olandır. Yerde olsun göklerde olsun hiçbir yaratılmışa muhtaç değildir. O, salih kullarını ancak onlara ihsan ve rahmet olmak üzere dost edinir:“Allah iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nura çıkarır.”(el-Bakara, 2/257)“Allah'a mahsustur” her yönden kemal, senâ ve övgüler, şan ve şeref O’na aittir; bütün yönleriyle her türlü afet ve eksiklikten de münezzehtir. İşte hamde yani övülmeye layık olan O’dur. “de ve O’nu tekbir ve tazim et.” Yani O’nun pek büyük sıfatlarını haber vererek, O’ndan güzel isimleriyle ve övgüyle söz ederek, mukaddes fiilleri dolayısıyıyla O’nu överek, hiçbir kimseyi ortak O’na koşmaksızın, dini bütünüyle yalnız O’na halis kılarak ve de sadece O’na ibadet etmek suretiyle O’nu tazim et, yücelt ve büyük tanı. sra Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve sena Allah'a mahsustur.

Kehf 18:1

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:2

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:3

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:4

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:5

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:6

1- Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe yer vermeyen Allah'a mahsustur. 2-3- Ki onu dosdoğru kılmış ve kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak, salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirmiştir). 4- Bir de:“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için… 5- Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, ne büyüktür! Onlar sadece yalan söylüyorlar. 6- Bu söze iman etmiyorlar diye neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin! (Mekke’de inmiştir, 110 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur. üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!”(ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir. “Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar. 4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”(el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce:“Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek:“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir. 6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!”(eş-Şuarâ, 26/3)“O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!”(Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin”(el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da:“Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.”(el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin”(el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.

Kehf 18:7

7- Yeryüzü üzerinde bulunanları biz, insanlardan hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzüne has bir süs yaptık. 8- Bununla beraber biz, onun üzerinde olanları elbet kupkuru bir toprak yapacağız. 7. Yüce Allah, yeryüzünde bulunan her türlü lezzetli yiyecek ve içecekleri, hoş giyecekleri, ağaçları, ırmakları, ekinleri, meyveleri, göz alıcı manzaraları, zarif bahçeleri, neşelendirici sesleri, güzel manzaraları, altını, gümüşü, atı, deveyi vb. her şeyi bir deneme ve sınama aracı olmak üzere bu dünya yurdu için bir süs olarak yaratmış olduğunu haber vermektedir. “hangisi daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için...” 8. Bununla birlikte Allah, bütün bu sözü edilenleri fani, yok olup gidici ve zeval bulup nihâyete eren varlıklar kılmıştır. Sonunda yeryüzü bitkisiz, bütün lezzet verici şeyleri yok olmuş, dümdüz bir arazi haline gelecek, ırmakları kuruyup bitmiş, üzerindeki eserler yok olup gitmiş, nimetleri zeval bulmuş olacaktır. İşte dünyanın gerçek yüzü budur. Yüce Allah, bu gerçeği gözümüzle görüyormuşuz gibi açıkça bize göstermiş ve ona aldanmaktan bizi sakındırmış, nimetleri sürekli olan ve orada bulunanların mutlu olacağı ebedî bir yurda rağbet etmemizi istemiştir. Bütün bunlar, Allah’ın bize olan rahmetindendir. Dünyanın iç yüzüne bakmaksızın sadece dış görünüşüne bakanlar, onun süs ve gösterişine kanıp aldanırlar. Böylece onlar, dünyaya hayvanlar gibi bağlanır, otlaklarda gezinen dört ayaklılar gibi ondan yararlanmaya çalışırlar. Rablerinin hakkı nedir diye bakmazlar, onu tanımaya en ufak bir gayret harcamazlar. Aksine onların bütün gayretleri, her türlü arzularını ne şekilde gerçekleşirse ve nasıl denk gelirse öylece gerçekleştirmeye yöneliktir. O nedenle bunlardan herhangi birisine ölüm gelip çattığı zaman işlemiş olduğu günahlar ve kusurlardan dolayı değil de kendisi yok olduğu ve lezzetleri elinden kaçıp gittiği için üzülür. Dünyanın iç yüzüne bakıp hem dünyanın hem kendisinin yaratılışından maksadın ne olduğunu bilene gelince böyle bir kimse, yaratılış gayesini gerçekleştirmek hususunda dünyadan kendisine yardımcı olacak kadarını alır ve şerefli ömründe fırsatları değerlendirmeye gayret eder. Dünyayı kalınıp eğlenilecek bir yer değil gelip geçilecek bir mekan kabul eder. Dünyayı bir yolculuk olarak değerlendirir, ebedî kalınacak bir yer olarak değil. Bu kimse, bütün gayretini Rabbini tanımaya, emirlerini yerine getirmeye ve amellerini güzelleştirmeye harcar. İşte böyle bir kimse, Allah nezdinde en güzel bir mevkidedir. Böyle bir kimse, Allah’ın, bütün lütuf ve nimetlerini ihsan etmesine, onu sevinç ve ikramlara gark etmesine layıktır. İşte aldanış içerisinde olan kişi, dünyanın dış görünüşüne bakarken; böyle bir kişi dünyanın gerçek yüzüne bakar; diğeri dünyası için çalışır dururken o, âhireti için amel eder. Bu iki kesim arasında elbette ki fark vardır ve bu iki grup arasındaki fark gerçekten çok büyüktür!

Kehf 18:8

7- Yeryüzü üzerinde bulunanları biz, insanlardan hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzüne has bir süs yaptık. 8- Bununla beraber biz, onun üzerinde olanları elbet kupkuru bir toprak yapacağız. 7. Yüce Allah, yeryüzünde bulunan her türlü lezzetli yiyecek ve içecekleri, hoş giyecekleri, ağaçları, ırmakları, ekinleri, meyveleri, göz alıcı manzaraları, zarif bahçeleri, neşelendirici sesleri, güzel manzaraları, altını, gümüşü, atı, deveyi vb. her şeyi bir deneme ve sınama aracı olmak üzere bu dünya yurdu için bir süs olarak yaratmış olduğunu haber vermektedir. “hangisi daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için...” 8. Bununla birlikte Allah, bütün bu sözü edilenleri fani, yok olup gidici ve zeval bulup nihâyete eren varlıklar kılmıştır. Sonunda yeryüzü bitkisiz, bütün lezzet verici şeyleri yok olmuş, dümdüz bir arazi haline gelecek, ırmakları kuruyup bitmiş, üzerindeki eserler yok olup gitmiş, nimetleri zeval bulmuş olacaktır. İşte dünyanın gerçek yüzü budur. Yüce Allah, bu gerçeği gözümüzle görüyormuşuz gibi açıkça bize göstermiş ve ona aldanmaktan bizi sakındırmış, nimetleri sürekli olan ve orada bulunanların mutlu olacağı ebedî bir yurda rağbet etmemizi istemiştir. Bütün bunlar, Allah’ın bize olan rahmetindendir. Dünyanın iç yüzüne bakmaksızın sadece dış görünüşüne bakanlar, onun süs ve gösterişine kanıp aldanırlar. Böylece onlar, dünyaya hayvanlar gibi bağlanır, otlaklarda gezinen dört ayaklılar gibi ondan yararlanmaya çalışırlar. Rablerinin hakkı nedir diye bakmazlar, onu tanımaya en ufak bir gayret harcamazlar. Aksine onların bütün gayretleri, her türlü arzularını ne şekilde gerçekleşirse ve nasıl denk gelirse öylece gerçekleştirmeye yöneliktir. O nedenle bunlardan herhangi birisine ölüm gelip çattığı zaman işlemiş olduğu günahlar ve kusurlardan dolayı değil de kendisi yok olduğu ve lezzetleri elinden kaçıp gittiği için üzülür. Dünyanın iç yüzüne bakıp hem dünyanın hem kendisinin yaratılışından maksadın ne olduğunu bilene gelince böyle bir kimse, yaratılış gayesini gerçekleştirmek hususunda dünyadan kendisine yardımcı olacak kadarını alır ve şerefli ömründe fırsatları değerlendirmeye gayret eder. Dünyayı kalınıp eğlenilecek bir yer değil gelip geçilecek bir mekan kabul eder. Dünyayı bir yolculuk olarak değerlendirir, ebedî kalınacak bir yer olarak değil. Bu kimse, bütün gayretini Rabbini tanımaya, emirlerini yerine getirmeye ve amellerini güzelleştirmeye harcar. İşte böyle bir kimse, Allah nezdinde en güzel bir mevkidedir. Böyle bir kimse, Allah’ın, bütün lütuf ve nimetlerini ihsan etmesine, onu sevinç ve ikramlara gark etmesine layıktır. İşte aldanış içerisinde olan kişi, dünyanın dış görünüşüne bakarken; böyle bir kişi dünyanın gerçek yüzüne bakar; diğeri dünyası için çalışır dururken o, âhireti için amel eder. Bu iki kesim arasında elbette ki fark vardır ve bu iki grup arasındaki fark gerçekten çok büyüktür!

Kehf 18:9

9- Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın? 10- Hani, o gençler bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” 11- Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca (onları uyuttuk). 12- Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini ortaya çıkarmak için onları uyandırdık. 9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır. 10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti. 11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu. 12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.”(el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.

Kehf 18:10

9- Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın? 10- Hani, o gençler bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” 11- Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca (onları uyuttuk). 12- Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini ortaya çıkarmak için onları uyandırdık. 9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır. 10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti. 11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu. 12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.”(el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.

Kehf 18:11

9- Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın? 10- Hani, o gençler bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” 11- Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca (onları uyuttuk). 12- Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini ortaya çıkarmak için onları uyandırdık. 9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır. 10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti. 11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu. 12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.”(el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.

Kehf 18:12

9- Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın? 10- Hani, o gençler bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” 11- Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca (onları uyuttuk). 12- Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini ortaya çıkarmak için onları uyandırdık. 9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır. 10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti. 11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu. 12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.”(el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.

Kehf 18:13

13- Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz: Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık. 14- Biz kalplerine metanet verdik de böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâha yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde batıl bir söz söylemiş oluruz.” 13. “Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz.” Bu buyruk ile onların kıssalarına dair tafsilata geçilmiş olmaktadır. Yüce Allah, bu kıssayı Peygamberine gerçek şekliyle ve doğrulukla anlatmaktadır ki onda hiçbir yönden en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık.” Buradaki “فِتۡيَةٌ” kelimesi azlık belirten çoğul kalıptadır ve onların on kişiden az olduklarına delildir. Onlar, kavimlerinden ayrılarak Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız O’na iman etmişlerdi. Yüce Allah da onların imanlarını mükâfatlandırarak hidâyetlerini artırmıştı. Yani onlar, iman yoluna girip hidâyet bulduklarından ötürü Allah da faydalı ilim ve salih amel anlamındaki hidâyetlerini artırmıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah hidâyete erenlerin hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76) 14. “Biz kalplerine metanet verdik de” Yani onlara sabır ve sebat verdik, oldukça tedirgin edici bu halde kalplerinde huzur ve sükûn var ettik. Yüce Allah’ın onları iman ve hidâyete, sabır, sebat, huzur ve sükûna muvaffak kılması, onlara olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. “böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.” Yani bizi yaratan, bizi rızıklandıran, işlerimizi çekip çeviren, bizi besleyip büyüten ancak gökleri ve yeri yaratan, bütün bu muazzam varlıkları tek başına yaratandır. Hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, hiçbir fayda ve zarara güç yetiremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bu putlar, bu heykeller değildir. Böylece onlar, rubûbiyet tevhidini, ulûhiyet tevhidine delil gösterdiler ve şöyle dediler:“Biz, O’ndan başka hiçbir ilâha” yani yaratılmışlardan hiçbirine “yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde” yani yegane Rab ve kendisinden başkasına ibadetin caiz olmadığı yegâne ilâhın O olduğunu bildikten sonra O’nunla birlikte başka ilâhlara yalvaracak olursak “batıl bir söz söylemiş oluruz.” Haktan alabildiğine uzaklaşmış ve doğrudan oldukça uzak bir yola sapmış oluruz. Onlar, böylelikle hem rubûbiyet tevhidini, hem ulûhiyet tevhidini ikrar etmiş, buna bağlı kaldıklarını, O’nun hak, geri kalanların ise batıl olduğunu açıklamış oldular. Bu da onların Rablerini kemal derecesinde tanımış olduklarına, Yüce Allah’ın da onların hidâyetlerini oldukça artırdığına delildir.

Kehf 18:14

13- Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz: Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık. 14- Biz kalplerine metanet verdik de böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâha yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde batıl bir söz söylemiş oluruz.” 13. “Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz.” Bu buyruk ile onların kıssalarına dair tafsilata geçilmiş olmaktadır. Yüce Allah, bu kıssayı Peygamberine gerçek şekliyle ve doğrulukla anlatmaktadır ki onda hiçbir yönden en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık.” Buradaki “فِتۡيَةٌ” kelimesi azlık belirten çoğul kalıptadır ve onların on kişiden az olduklarına delildir. Onlar, kavimlerinden ayrılarak Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız O’na iman etmişlerdi. Yüce Allah da onların imanlarını mükâfatlandırarak hidâyetlerini artırmıştı. Yani onlar, iman yoluna girip hidâyet bulduklarından ötürü Allah da faydalı ilim ve salih amel anlamındaki hidâyetlerini artırmıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah hidâyete erenlerin hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76) 14. “Biz kalplerine metanet verdik de” Yani onlara sabır ve sebat verdik, oldukça tedirgin edici bu halde kalplerinde huzur ve sükûn var ettik. Yüce Allah’ın onları iman ve hidâyete, sabır, sebat, huzur ve sükûna muvaffak kılması, onlara olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. “böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.” Yani bizi yaratan, bizi rızıklandıran, işlerimizi çekip çeviren, bizi besleyip büyüten ancak gökleri ve yeri yaratan, bütün bu muazzam varlıkları tek başına yaratandır. Hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, hiçbir fayda ve zarara güç yetiremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bu putlar, bu heykeller değildir. Böylece onlar, rubûbiyet tevhidini, ulûhiyet tevhidine delil gösterdiler ve şöyle dediler:“Biz, O’ndan başka hiçbir ilâha” yani yaratılmışlardan hiçbirine “yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde” yani yegane Rab ve kendisinden başkasına ibadetin caiz olmadığı yegâne ilâhın O olduğunu bildikten sonra O’nunla birlikte başka ilâhlara yalvaracak olursak “batıl bir söz söylemiş oluruz.” Haktan alabildiğine uzaklaşmış ve doğrudan oldukça uzak bir yola sapmış oluruz. Onlar, böylelikle hem rubûbiyet tevhidini, hem ulûhiyet tevhidini ikrar etmiş, buna bağlı kaldıklarını, O’nun hak, geri kalanların ise batıl olduğunu açıklamış oldular. Bu da onların Rablerini kemal derecesinde tanımış olduklarına, Yüce Allah’ın da onların hidâyetlerini oldukça artırdığına delildir.

Kehf 18:15

15- “İşte şu kavmimiz, tuttular O’ndan başka ilâhlar edindiler. (Madem öyle) onlar(ın ilahlığına) dair apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi! O halde yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” 15. Bu gençler, Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu iman, hidâyet ve takvayı söz konusu ettikten sonra bu sefer kavimlerinin Allah’tan başka ilahlara tapınmalarını söz konusu ederek bundan dolayı kavimlerine duydukları kızgınlıklarını dile getirdiler ve onların aslında yaptıkları bu işin doğruluğundan emin olmadıklarını, aksine bilgisizliğin ve sapıklığın en ileri derecesinde olduklarını belirterek şöyle dediler:“(Madem öyle) onlar(ın ilahlığına) dair apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi!” İzlemekte oldukları bu batıla dair bir delil ve bir belge getirselerdi. Fakat buna güçleri yetmez. Çünkü onların bu yaptıkları Allah’a bir iftiradır, O’nun hakkında uydurdukları bir yalandır. Bu ise zulmün en büyüğüdür. O’ndan dolayı Yüce Allah:“O halde yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” buyurmaktadır.

Kehf 18:16

16- “Madem ki onları ve Allah’tan başka tapmakta olduklarını terk ettiniz, o halde mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size faydalı olacak şeyleri kolaylaştırsın.” 16. Yani onlar, birbirlerine şöyle demişlerdi: Siz, madem ki bedenlerinizle ve dinlerinizle kavminizden ayrıldınız; o halde geriye yalnızca onların yapabilecekleri kötülükten kurtuluşu ve bunu sağlayacak yolları aramak kalmaktadır. Çünkü onlar, kavimleri ile savaşamazlardı. Kavimlerinin dinini kabul etmedikleri için de kavimleri arasında kalmaya devam edemezlerdi. “O halde mağaraya sığının” Oraya girin ve orada saklanın “ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size faydalı olacak şeyleri kolaylaştırsın.” Daha önceki buyruklarda ise Yüce Allah, onların kendisine:“Rabbimiz bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” sözleri ile dua ettiklerini haber vermişti. Böylelikle hem kendilerinin herhangi bir güç ve imkâna sahip olmadıklarını ifade etmiş hem işlerini düzeltmek için Allah’a sığınıp dua etmiş hem de Yüce Allah’ın bunu gerçekleştireceğine olan güvenlerini dile getirmiş oluyorlardı. Şüphesiz Yüce Allah da onlara rahmetini yaydığı gibi işlerinde de onlara faydalı olan şeyleri hazırlamıştı. Hem dinlerini ve hem bedenlerini korumuş, hem de onları diğer kullarına gösterdiği âyetlerden birisi kılmıştı. O’nun kendilerine olan rahmetinin bir tecellisi olarak da onlardan yaygın bir şekilde övgü ile söz edilmesini sağlamış, onların önünde her türlü yolu kolaylaştırmıştı. Hatta içinde uykuya daldıkları yer bile mümkün olan en ileri derecede korunan bir yerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kehf 18:17

17- (Orada olsaydın şunu) görürdün: Güneş, doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafa yönelmekte, battığında da sol taraftan onları teğet geçmektedir. Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. 18- Uyudukları halde sen, onları uyanık sanırdın. Biz, onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu. Eğer (bu halde) onları görseydin, mutlaka arkanı dönüp onlardan kaçardın ve hiç şüphesiz onlardan dolayı için korkuyla dolardı. 17. Yani Yüce Allah, onları güneşten koruyordu. Onlara öyle bir mağara nasip etmişti ki güneş, doğduğunda mağaranın sağ tarafına yönelir, battığında da mağaranın sol tarafına yönelirdi. Böylelikle güneşin sıcaklığı onlara ulaşmaz ve bundan dolayı da bedenleri bozulmazdı. “Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler.” Bu ise hava ve hafif rüzgârlar kendilerine ulaşsın, dar yerde ve boğuk hava içinde, özellikle de uzun süre kalmakla herhangi bir sıkıntı görmesinler diyedir. Bu da hiç şüphesiz Yüce Allah’ın kudretine ve rahmetine delil olan “âyetlerindendir.” Allah’ın onların dualarını kabul ettiğini, onları bu gibi hususlarda dahi hidâyete ilettiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur.” Yani Allah iletmedikçe hidâyete yol bulmanın imkânı yoktur. Dünya ve âhiretin iyiliklerine ileten ve bunları gösteren yalnızca O’dur. “Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” Onun iyiliğine olan hususlara iletmek üzere işlerini çekip çeviren, bunları üstlenen, hayra ve felâha onu yönelten hiçbir kimse bulamazsın. Çünkü Yüce Allah, onun hakkında dalalet hükmünü vermiştir. Hiç kimse O’nun hükmünü geri çeviremez. 18. “Uyudukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Ey onlara bakan kişi, sen onları uyanıkmış gibi sansan da gerçekte onlar uykudadırlar. Müfessirler derler ki: Buna sebep, gözlerinin bozulmasın diye açık bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle onlara bakan kişi uykuda oldukları halde onları uyanık sanırdı. “Biz onları sağa sola çeviriyorduk.” Bu da Allah'ın onların bedenlerini korumasına dahildir. Çünkü kendisine bitişik olan cisimleri yiyip çürütmesi, toprağın tabiatındandır. O nedenle Yüce Allah’ın takdiri, yer vücutlarını bozmayacak şekilde onları sağ ve sol yanlarına çevirmesi şeklinde tecelli etti. Yüce Allah, onları sağ ve sollarına çevirtmeksizin dahi yere karşı korumaya kadirdir. Ancak O, hikmeti sonsuz olandır. Kainattaki kanununun cereyan etmesini ve sebepleri sonuçlara bağlamayı murad etmiştir. “Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu.” Yani ashab-ı kehf ile bulunan köpek de onları koruduğu esnada onlar gibi uykuya dalmıştı. O, mağaranın kapısında yahut orta düzlüğünde bir yerde ön ayaklarını uzatıp uyumuştu. Yüce Allah, onları bu şekilde yerin zarar vermesinden korumuştu. İnsanlara karşı onları korumasına gelince Allah, onlara vermiş olduğu korkunç manzara ile onları korumuş olduğunu haber vermektedir. Bir kimse, onları görecek olsaydı kalbi hiç şüphesiz korku ile dolar ve gerisin geri kaçarak onlardan uzaklaşırdı. İşte bu kadar uzun süre şehire oldukça yakın olmalarına rağmen kimse onları bulmaksızın bu şekilde kalmalarını sağlayan da bu olmuştur. Şehire yakınlıklarının delili ise uyandıkları vakit aralarından birisini şehirden kendilerine yiyecek almak üzere göndermiş olmaları ve onu beklemek üzere yerlerinde kalmış olmalarıdır. Bu, onların şehire oldukça yakın olduklarının delilidir.

Kehf 18:18

17- (Orada olsaydın şunu) görürdün: Güneş, doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafa yönelmekte, battığında da sol taraftan onları teğet geçmektedir. Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. 18- Uyudukları halde sen, onları uyanık sanırdın. Biz, onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu. Eğer (bu halde) onları görseydin, mutlaka arkanı dönüp onlardan kaçardın ve hiç şüphesiz onlardan dolayı için korkuyla dolardı. 17. Yani Yüce Allah, onları güneşten koruyordu. Onlara öyle bir mağara nasip etmişti ki güneş, doğduğunda mağaranın sağ tarafına yönelir, battığında da mağaranın sol tarafına yönelirdi. Böylelikle güneşin sıcaklığı onlara ulaşmaz ve bundan dolayı da bedenleri bozulmazdı. “Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler.” Bu ise hava ve hafif rüzgârlar kendilerine ulaşsın, dar yerde ve boğuk hava içinde, özellikle de uzun süre kalmakla herhangi bir sıkıntı görmesinler diyedir. Bu da hiç şüphesiz Yüce Allah’ın kudretine ve rahmetine delil olan “âyetlerindendir.” Allah’ın onların dualarını kabul ettiğini, onları bu gibi hususlarda dahi hidâyete ilettiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur.” Yani Allah iletmedikçe hidâyete yol bulmanın imkânı yoktur. Dünya ve âhiretin iyiliklerine ileten ve bunları gösteren yalnızca O’dur. “Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” Onun iyiliğine olan hususlara iletmek üzere işlerini çekip çeviren, bunları üstlenen, hayra ve felâha onu yönelten hiçbir kimse bulamazsın. Çünkü Yüce Allah, onun hakkında dalalet hükmünü vermiştir. Hiç kimse O’nun hükmünü geri çeviremez. 18. “Uyudukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Ey onlara bakan kişi, sen onları uyanıkmış gibi sansan da gerçekte onlar uykudadırlar. Müfessirler derler ki: Buna sebep, gözlerinin bozulmasın diye açık bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle onlara bakan kişi uykuda oldukları halde onları uyanık sanırdı. “Biz onları sağa sola çeviriyorduk.” Bu da Allah'ın onların bedenlerini korumasına dahildir. Çünkü kendisine bitişik olan cisimleri yiyip çürütmesi, toprağın tabiatındandır. O nedenle Yüce Allah’ın takdiri, yer vücutlarını bozmayacak şekilde onları sağ ve sol yanlarına çevirmesi şeklinde tecelli etti. Yüce Allah, onları sağ ve sollarına çevirtmeksizin dahi yere karşı korumaya kadirdir. Ancak O, hikmeti sonsuz olandır. Kainattaki kanununun cereyan etmesini ve sebepleri sonuçlara bağlamayı murad etmiştir. “Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu.” Yani ashab-ı kehf ile bulunan köpek de onları koruduğu esnada onlar gibi uykuya dalmıştı. O, mağaranın kapısında yahut orta düzlüğünde bir yerde ön ayaklarını uzatıp uyumuştu. Yüce Allah, onları bu şekilde yerin zarar vermesinden korumuştu. İnsanlara karşı onları korumasına gelince Allah, onlara vermiş olduğu korkunç manzara ile onları korumuş olduğunu haber vermektedir. Bir kimse, onları görecek olsaydı kalbi hiç şüphesiz korku ile dolar ve gerisin geri kaçarak onlardan uzaklaşırdı. İşte bu kadar uzun süre şehire oldukça yakın olmalarına rağmen kimse onları bulmaksızın bu şekilde kalmalarını sağlayan da bu olmuştur. Şehire yakınlıklarının delili ise uyandıkları vakit aralarından birisini şehirden kendilerine yiyecek almak üzere göndermiş olmaları ve onu beklemek üzere yerlerinde kalmış olmalarıdır. Bu, onların şehire oldukça yakın olduklarının delilidir.

Kehf 18:19

19- İşte böylece kendi aralarında (ne kadar kaldıklarını) sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri:“Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya dah az kaldık” dediler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin de bir baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin. Dikkatlice hareket etsin ve sakın sizi kimseye fark ettirmesin” dediler. 20- “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler. O zaman da ebediyen iflâh olmazsınız.” 19. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, işte böylece kendi aralarında birbirlerine sorsunlar, yani gerçekte ne kadar bir süre kaldıklarını araştırsınlar diye uzunca süren uykularından sonra onları uyandırdık. “İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az kaldık, dediler.” Bu, bu sözü söyleyenin zannına binaen böyledir. Sanki onlar, kaldıkları uzun süre konusunda şüpheye düşmüşler gibidir. Bu yüzden de:“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” diyerek bu konudaki bilgiyi, bilgisi özeliyle geneliyle her şeyi kuşatmış bulunan Allah’a havale ettiler. Bundan sonra Yüce Allah, onları uykuda kaldıkları süreden haberdar etmiş olabilir. Çünkü Yüce Allah, onları kendi aralarında soruştursunlar diye uyandırmış ve onların birbirlerine soru sorduklarını, bu konuda bilgilerine göre konuştuklarını ve sonunda bu hususta şüpheye düştüklerini haber vermiştir. Bunun kesin haberini Yüce Allah’ın onlara bildirmiş olması kaçınılmaz görünmektedir. Biz, bunu Allah’ın onları uykularından uyandırmasındaki hikmetten ve bunu boş yere yapmadığından çıkartıyoruz. Ayrıca Allah, öğrenilmesi istenen hususlarda hakikati bilmeyi isteyen ve bu uğurda bütün imkânlarını ortaya koyan kimseye rahmetinin bir tecellisi olarak o hususu açıklar. Yine Yüce Allah’ın ilerde zikredeceği:“Böylece bulunmalarını sağladık ki Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler”(el-Kehf, 18/21) buyruğunu da buna delil olarak görmekteyiz. Zira eğer durumlarına dair bilgi söz konusu olmasa idi sözü edilen hususa da delil olarak görülemezlerdi. aha sonra kendi aralarındaki bu soru cevap faslından ve Yüce Allah’ın haber verdiği diğer işlerden sonra aralarından birisini beraberlerinde bulunan gümüş paralarla çıkıp kaçtıkları şehirden kendilerine yiyecek bir şeyler almak üzere gönderdiler. Ona en hoş, en lezzetli ve en temiz yemeği seçmesini söylediler. Ayrıca gidişi, alış-verişi ve geri dönüşü esnasında dikkatlice hareket etmesini, arkadaşlarının durumunu gizleyip kimseye onları farkettirmemesini söylediler. Başkalarının kendilerinden haberdar olup bilmesinin de sakıncasını söz konusu ederek şu iki husustan birisi olacağını şöylece dile getirdiler: 20. “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler.” Kavimleri, kendilerini fark edecek olsa ya onları taşa tutar ve dinlerine olan aşırı kin ve öfkelerinden dolayı korkunç bir şekilde onları öldürürlerdi. Yahut da dinlerinden döndürmek için onlara işkence edip kendi dinlerine çevirmeye çalışırlardı. Bu durumda ise ebediyen iflâh olamazlar, aksine dinlerini de dünyalarını da âhiretlerini de kaybederlerdi. Bu son iki âyet-i kerime bazı faydalı hususlara delildir: 1. İlme ve ilmî tartışmalara teşvik. Çünkü Yüce Allah, onları bunun için uyandırmıştı. 2. İlmi hususta herhangi bir şüpheye düşen kimsenin, bu işi daha iyi bilene havale ederek bildiğinin sınırında durması edebine riâyet etmek gerektiği. 3. Alış-verişte vekâletin ve bu hususta ortaklığın sahih olduğu. 4. Eğer Allah’ın yasak kılmış olduğu israf sınırına varmayacak olursa hoş, temiz ve lezzetli şeyleri yemenin caiz olduğu. Çünkü:“baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin” buyurmaktadır. Özellikle de kişinin bünyesine ancak bu tür yiyecekler uygun düşüyorsa bu, böyledir. Muhtemeldir ki bu gençlerin hükümdar çocukları olduğunu söyleyen müfessirlerin birçoğu da buna dayanmışlardır. Çünkü onlar içlerinden gönderdikleri kişiye, ileri gelen zenginlerin yemeyi âdet edindiği şekilde en temiz ve iyi yiyeceklerden almasını söylemişlerdi. 5. Dinde fitneye düşürecek yer ve hususlardan uzak kalmak, gerekli ihtiyat ve tedbirleri almak, saklanmak, bu hususta kişinin gerek kendisi, gerekse de din kardeşleri hakkında gizliliğe riâyet etmesi teşvik edilmektedir. 6. Bu delikanlıların dine aşırı bağlılıkları ve dinleri uğrunda her türlü fitneden kaçıp Allah için vatanlarını terk edişleri vurgulanmaktadır. 7. Şerrin, ihtiva ettiği ve ona karşı nefret uyandırıp onu terk etmeye itecek türden zarar ve kötülüklerinin söz edilmesi gerekir. Bu, geçmişteki mü’minlerin de sonraki mü’minlerin de izlediği bir yoldur. Nitekim ashab-ı kehf de:“O zaman ebediyen iflâh olmazsınız” demişlerdir.

Kehf 18:20

19- İşte böylece kendi aralarında (ne kadar kaldıklarını) sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri:“Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya dah az kaldık” dediler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin de bir baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin. Dikkatlice hareket etsin ve sakın sizi kimseye fark ettirmesin” dediler. 20- “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler. O zaman da ebediyen iflâh olmazsınız.” 19. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, işte böylece kendi aralarında birbirlerine sorsunlar, yani gerçekte ne kadar bir süre kaldıklarını araştırsınlar diye uzunca süren uykularından sonra onları uyandırdık. “İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az kaldık, dediler.” Bu, bu sözü söyleyenin zannına binaen böyledir. Sanki onlar, kaldıkları uzun süre konusunda şüpheye düşmüşler gibidir. Bu yüzden de:“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” diyerek bu konudaki bilgiyi, bilgisi özeliyle geneliyle her şeyi kuşatmış bulunan Allah’a havale ettiler. Bundan sonra Yüce Allah, onları uykuda kaldıkları süreden haberdar etmiş olabilir. Çünkü Yüce Allah, onları kendi aralarında soruştursunlar diye uyandırmış ve onların birbirlerine soru sorduklarını, bu konuda bilgilerine göre konuştuklarını ve sonunda bu hususta şüpheye düştüklerini haber vermiştir. Bunun kesin haberini Yüce Allah’ın onlara bildirmiş olması kaçınılmaz görünmektedir. Biz, bunu Allah’ın onları uykularından uyandırmasındaki hikmetten ve bunu boş yere yapmadığından çıkartıyoruz. Ayrıca Allah, öğrenilmesi istenen hususlarda hakikati bilmeyi isteyen ve bu uğurda bütün imkânlarını ortaya koyan kimseye rahmetinin bir tecellisi olarak o hususu açıklar. Yine Yüce Allah’ın ilerde zikredeceği:“Böylece bulunmalarını sağladık ki Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler”(el-Kehf, 18/21) buyruğunu da buna delil olarak görmekteyiz. Zira eğer durumlarına dair bilgi söz konusu olmasa idi sözü edilen hususa da delil olarak görülemezlerdi. aha sonra kendi aralarındaki bu soru cevap faslından ve Yüce Allah’ın haber verdiği diğer işlerden sonra aralarından birisini beraberlerinde bulunan gümüş paralarla çıkıp kaçtıkları şehirden kendilerine yiyecek bir şeyler almak üzere gönderdiler. Ona en hoş, en lezzetli ve en temiz yemeği seçmesini söylediler. Ayrıca gidişi, alış-verişi ve geri dönüşü esnasında dikkatlice hareket etmesini, arkadaşlarının durumunu gizleyip kimseye onları farkettirmemesini söylediler. Başkalarının kendilerinden haberdar olup bilmesinin de sakıncasını söz konusu ederek şu iki husustan birisi olacağını şöylece dile getirdiler: 20. “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler.” Kavimleri, kendilerini fark edecek olsa ya onları taşa tutar ve dinlerine olan aşırı kin ve öfkelerinden dolayı korkunç bir şekilde onları öldürürlerdi. Yahut da dinlerinden döndürmek için onlara işkence edip kendi dinlerine çevirmeye çalışırlardı. Bu durumda ise ebediyen iflâh olamazlar, aksine dinlerini de dünyalarını da âhiretlerini de kaybederlerdi. Bu son iki âyet-i kerime bazı faydalı hususlara delildir: 1. İlme ve ilmî tartışmalara teşvik. Çünkü Yüce Allah, onları bunun için uyandırmıştı. 2. İlmi hususta herhangi bir şüpheye düşen kimsenin, bu işi daha iyi bilene havale ederek bildiğinin sınırında durması edebine riâyet etmek gerektiği. 3. Alış-verişte vekâletin ve bu hususta ortaklığın sahih olduğu. 4. Eğer Allah’ın yasak kılmış olduğu israf sınırına varmayacak olursa hoş, temiz ve lezzetli şeyleri yemenin caiz olduğu. Çünkü:“baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin” buyurmaktadır. Özellikle de kişinin bünyesine ancak bu tür yiyecekler uygun düşüyorsa bu, böyledir. Muhtemeldir ki bu gençlerin hükümdar çocukları olduğunu söyleyen müfessirlerin birçoğu da buna dayanmışlardır. Çünkü onlar içlerinden gönderdikleri kişiye, ileri gelen zenginlerin yemeyi âdet edindiği şekilde en temiz ve iyi yiyeceklerden almasını söylemişlerdi. 5. Dinde fitneye düşürecek yer ve hususlardan uzak kalmak, gerekli ihtiyat ve tedbirleri almak, saklanmak, bu hususta kişinin gerek kendisi, gerekse de din kardeşleri hakkında gizliliğe riâyet etmesi teşvik edilmektedir. 6. Bu delikanlıların dine aşırı bağlılıkları ve dinleri uğrunda her türlü fitneden kaçıp Allah için vatanlarını terk edişleri vurgulanmaktadır. 7. Şerrin, ihtiva ettiği ve ona karşı nefret uyandırıp onu terk etmeye itecek türden zarar ve kötülüklerinin söz edilmesi gerekir. Bu, geçmişteki mü’minlerin de sonraki mü’minlerin de izlediği bir yoldur. Nitekim ashab-ı kehf de:“O zaman ebediyen iflâh olmazsınız” demişlerdir.

Kehf 18:21

21- Böylece Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler diye insanların, onlardan haberdar olmalarını sağladık ki o sırada onlar, aralarında (kıyamet ve diriliş) meselesini tartışıyorlardı. (Onların ölümlerinden sonra) bazıları: “Üzerlerine bir bina yap(ıp kendi hallerine bırak)ın; Rableri onların durumunu daha iyi bilir” dediler. İdareyi elinde bulunduranlar ise:“Biz, mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz” dediler. 21. Yüce Allah, insanları ashab-ı kehfin durumundan haberdar ettiğini bildirmektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu, uyanmalarından ve içlerinden birisini kendilerine yiyecek almak üzere göndermelerinden, kendisini saklayıp durumlarını gizli tutmasını söylemelerinden sonra olmuştur. Yüce Allah, insanların faydasına, onların da daha çok ecir almalarına sebep olacak bir hususun gerçekleşmesini murad etmişti. Şöyle ki insanlar, Allah’ın diriliş vaadinin hak olduğuna, onda şüphe ve tereddüt bulunmadığına dair Allah’ın âyetlerinden gözle görülür birini onların şahıslarında somut olarak görmüşlerdir. Halbuki daha önceden onların durumunu kendi aralarında tartışıp duruyorlardı. Onlardan kimi, Allah’ın bu vaadini ve amellerin karşılığının görüleceğini kabul ederken kimi de bunu reddediyordu. Şanı Yüce Allah, onların kıssalarını mü’minlerin basiret ve yakînini arttırıcı bir sebep, inkârcılara karşı da bir delil kıldı. Böylelikle onlar da bu hususta ecir almış oldular ve Allah, durumlarını aşikar etti ve onların kadr-u kıymetlerini yükseltti. Öyle ki hallerini bilenler onları yüceltmeye başladılar ve “üzerlerine bir bina yapın”, onların durumlarını ve âkıbetlerini en iyi bilen Allah’tır, dediler. İdareyi elinde bulunduran emir ve yetki sahibi kimseler ise “biz, mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz” Bu mescidde Allah’a ibadet edecek ve orada onların hallerini, başlarından geçenleri hatırlayacağız, dediler. Ancak böyle bir şey, yasak kılınmıştır. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve bunu yapanları yermiştir. Bu olayın burada söz konusu edilmesi, böyle bir işin yerilmediğine delil teşkil etmez. Çünkü ifadeler, ashab-ı kehf’in durumu ve onlardan övgüyle söz edilmesi sadedindedir. O insanlar ise bunda etkilenerek öyle bir hale gelmişlerdir ki “Bunlar üzerinde bir mescid bina edin”, demişlerdir. Oysa daha önce ashab-ı kehf, kavimlerinden yana son derece korkuya kapılmış ve onların kendilerini fark etmesinden çok endişe etmişlerdi. Sonunda ise durum, işte bu hale varmıştı. u kıssada fitnelerden kurtulmak kastıyla dinini korumak için yurdundan kaçan kimseleri Allah’ın bu fitnelerden esenliğe kavuşturacağına, afiyet bulmak isteyene Allah’ın afiyet vereceğine, Allah’a sığınan kimseyi Allah’ın himayesine alacağına ve onu başkasına hidâyet sebebi kılacağına delil vardır. Yine Allah yolunda ve O’nun rızası için zillete katlanan kimsenin akıbetinin, ummadığı bir yerden çok büyük bir izzete kavuşmak ve güçlenmek olacağına da delildir. “Allah’ın katındakiler, iyiler için daha hayırlıdır.”(Âl-i İmran, 3/198)

Kehf 18:22

22- “Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. “Beştir, altıncıları köpekleridir” de diyecekler. Bu (sözler) gaybı taşlamaktan ibarettir. “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” de diyecekler. De ki:“Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.” O halde onlar hakkında açık (delile dayalı hususlar) dışında tartışma! Onlara dair o (ehli kitaptan) hiç kimseye de bir şey sorma! 22. Şanı Yüce Allah, Kitap ehlinin gayba taş atmaları ve bilmedikleri hususlarda yalan söylemeleri sebebiyle ashab-ı kehfin sayıları hususunda ileri derecede bir anlaşmazlık içerisinde olduklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu konuda onların üç ayrı görüşü vardır: Kimisi “onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir”, derken kimileri “onlar beş kişidir, altıncıları köpekleridir”, derler. Bu iki kanaatten sonra Yüce Allah, bunun onların gaybı taşlamalarından ibaret olduğunu söz konusu etmektedir ki bu da iki görüşün batıl olduğuna delildir. Aralarından “onlar yedi kişidir, sekizincileri de köpekleridir”, diyenler de vardır. Allah daha iyi bilir ama doğru olan görüş bu olsa gerektir. Çünkü Yüce Allah, ilk iki görüşün batıl olduğunu belirtmekle birlikte bu görüşün batıl olduğuna dair bir ifade zikretmemiştir. İşte bu, bu görüşün doğruluğuna dair bir delildir. Bununla birlikte bu, faydasız bir tartışmadır. Zira onların sayılarını bilmekle insanların dini ya da dünyevi herhangi bir maslahatları tahakkuk etmez. Bundan dolayıdır ki Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“De ki: Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez” Bu pek az kimseler de doğruya isabet ettiren ve isabet ettiklerini de bilen kimselerdir. “O halde onlar hakkında açık (delile dayalı hususlar)” yani ilim ve kat’i kanaate dayalı ve fayda sağlayacak olan şeyler “dışında tartışma!” Çünkü ancak kat’i bilgiye dayalı olan tartışmalarda bir fayda olur. Bilgisizliğe, gayba taş atmaya dayalı yahut da faydasız şeyler hakkındaki tartışmalarda ya karşı taraf inatçı birisidir ya da hiçbir önem taşımayan ve bilinmesi sonucunda dini bir fayda elde edilemeyen hususlarda tartışma yapılmaktadır. Ashab-ı kehf’in sayısı ve buna benzer hususlarda olduğu gibi. Bu hususlardaki çokça münakaşaların, ardı arkası gelmeyen tartışma ve araştırmaların, zaman kaybetmekten ve faydasız yere kalplerdeki sevgiyi zedelemekten başka bir sonucu yoktur. “Onlara” yani ashab-ı kehf’in durumuna “dair” Kitap ehlinden “hiç kimseye de bir şey sorma!” Çünkü onların ashab-ı kehf hakkındaki kanaatlerinin esası, hak adına hiçbir şey ifade etmeyen zan ve “gayba taş atmak”tan ibarettir. Bu buyrukta ya hakkında soru sorulan hususa dair yeterli bilgisi bulunmaması yahut da ne söylediğine aldırmayıp kendisini gelişigüzel konuşmaktan dizginleyecek takvaya sahip olmaması dolayısıyla fetva sorulmaya ehil olmayan kimselere fetva sormanın yasak olduğuna delil vardır. Bu tür kimselere soru sorup fetva istemek yasakladığına göre o kimselerin bizatihi fetva vermelerinin yasak olması öncelikle söz konusudur. Yine bu âyet-i kerime, bir kimseye bazı hususlarda fetva sormanın yasak bazılarında ise yasak olmayacağına delildir. Buna göre ona sadece ehil olduğu hususlarda fetva sorulur. Çünkü Yüce Allah, burada onlara kayıtsız ve şartsız olarak fetva sormayı yasaklamamakta, sadece ashab-ı kehf kıssası ve buna benzer hususlar hakkında onlara fetva/soru sormayı yasaklamaktadır.

Kehf 18:23

23- Hiçbir şey hakkında sakın:“Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” deme! 24- Ancak Allah dilerse (yapacağım de!) Unuttuğun zaman da Rabbini an ve: “Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” de. 23. Her ne kadar buradaki yasağın özel bir sebebi var ve bu, Allah Rasûlüne yönelik ise de buradaki yasak, diğerleri gibi umumî olup bütün mükellefleri kapsar. Yüce Allah, kulun geleceğe dair hususlar hakkında “Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” ifadesini “Allah dilerse (İnşaallah)” ile birlikte söz konusu etmedikçe söylemesini yasaklamaktadır. Çünkü bu, sakıncalı bir husustur. Zira bu, kişinin yapıp yapamayacağını, olup olmayacağını bilemeyeceği, geleceğe dönük ve gayba ait bir sözdür. Ayrıca böyle bir ifadede söz konusu fiili bağımsız olarak kulun kendi meşîetine/dilemesine bağlaması anlamı da çıkar ki bu da sakıncalı ve yasaktır. Zira bütün meşîet ve irade yalnız Allah’ındır:“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”(et-Tekvîr, 81/29) Diğer taraftan Yüce Allah’ın meşîeti/dilemesini söz konusu etmek (inşaallah demek), işleri kolaylaştırır, o işlerde bereketin hasıl olmasına ve kulun da Rabbinin yardımına mazhar olmasına vesile olur. 24. Kul, bir beşer olduğundan dolayı “inşaallah” demeyi unutması kaçınılmaz bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah, arzulananın gerçekleşmesi ve sakıncalı durumun bertaraf edilmesi için hatırlandığı vakit adının anılmasını ve “inşaallah” denmesini emretmektedir. “Unuttuğun zaman da Rabbini an” buyruğunun umum ifadesinden unutma anında Allah'ın anılması gerektiği de anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’ın adını anmak, unutmayı ortadan kaldırır ve kulun yanıldığı şeyi hatırlamasına vesile olur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın adını anmayı unutup gaflete düşen kimseye de Rabbini anması ve gafillerden olmaması emredilir. ul, hem hakka isabet ettirmek hem de söz ve fiillerinde unutmamak için Yüce Allah’a muhtaç olduğundan dolayı ona:“Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” demesi emredilmektedir. Bu buyruğuyla Allah, dua etmeyi, O’nun rahmetini ummayı, doğruya ulaştıran en kestirme yola iletmesi hususunda O’na güvenmeyi emretmektedir. Bu hale ulaşan, hidâyeti ve doğruyu bulmak yolunda bütün gayretini ortaya koyan bir kul, bu gayesinde muvaffak kılınmaya ve Rabbi tarafından yardıma mazhar olmaya layık olur.

Kehf 18:24

23- Hiçbir şey hakkında sakın:“Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” deme! 24- Ancak Allah dilerse (yapacağım de!) Unuttuğun zaman da Rabbini an ve: “Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” de. 23. Her ne kadar buradaki yasağın özel bir sebebi var ve bu, Allah Rasûlüne yönelik ise de buradaki yasak, diğerleri gibi umumî olup bütün mükellefleri kapsar. Yüce Allah, kulun geleceğe dair hususlar hakkında “Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” ifadesini “Allah dilerse (İnşaallah)” ile birlikte söz konusu etmedikçe söylemesini yasaklamaktadır. Çünkü bu, sakıncalı bir husustur. Zira bu, kişinin yapıp yapamayacağını, olup olmayacağını bilemeyeceği, geleceğe dönük ve gayba ait bir sözdür. Ayrıca böyle bir ifadede söz konusu fiili bağımsız olarak kulun kendi meşîetine/dilemesine bağlaması anlamı da çıkar ki bu da sakıncalı ve yasaktır. Zira bütün meşîet ve irade yalnız Allah’ındır:“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”(et-Tekvîr, 81/29) Diğer taraftan Yüce Allah’ın meşîeti/dilemesini söz konusu etmek (inşaallah demek), işleri kolaylaştırır, o işlerde bereketin hasıl olmasına ve kulun da Rabbinin yardımına mazhar olmasına vesile olur. 24. Kul, bir beşer olduğundan dolayı “inşaallah” demeyi unutması kaçınılmaz bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah, arzulananın gerçekleşmesi ve sakıncalı durumun bertaraf edilmesi için hatırlandığı vakit adının anılmasını ve “inşaallah” denmesini emretmektedir. “Unuttuğun zaman da Rabbini an” buyruğunun umum ifadesinden unutma anında Allah'ın anılması gerektiği de anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’ın adını anmak, unutmayı ortadan kaldırır ve kulun yanıldığı şeyi hatırlamasına vesile olur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın adını anmayı unutup gaflete düşen kimseye de Rabbini anması ve gafillerden olmaması emredilir. ul, hem hakka isabet ettirmek hem de söz ve fiillerinde unutmamak için Yüce Allah’a muhtaç olduğundan dolayı ona:“Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” demesi emredilmektedir. Bu buyruğuyla Allah, dua etmeyi, O’nun rahmetini ummayı, doğruya ulaştıran en kestirme yola iletmesi hususunda O’na güvenmeyi emretmektedir. Bu hale ulaşan, hidâyeti ve doğruyu bulmak yolunda bütün gayretini ortaya koyan bir kul, bu gayesinde muvaffak kılınmaya ve Rabbi tarafından yardıma mazhar olmaya layık olur.

Kehf 18:25

25- Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Dokuz yıl daha eklediler. 26- De ki:“Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’na aittir. O ne iyi görür, ne iyi işitir! Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur. O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 25-26. Allah Teala, Peygamber’e ashab-ı kehf hakkında Kitap ehline bilgileri olmadığı için soru sormayı yasakladıktan sonra ve Allah da gizli açık her şeyi bildiğinden dolayı ona ashab-ı kehf’in mağarada uyudukları süreyi haber vermekte ve buna dair bilginin yalnızca kendi nezdinde olduğunu bildirmektedir. Çünkü bu da göklerdeki ve yerdeki gaybın bir parçasıdır. Bunların gaybını bilmek ise Allah'a mahsustur. O’nun rasulleri vasıtasıyla bildirdiği gaybe dair haberlerde herhangi bir şüphe söz konusu olmaz, bunlar kesin doğrudur ve gerçektir. Kullarını muttali kılmadığı herhangi bir gaybı ise hiçbir yaratılmışın bilmesine imkân yoktur. “O ne iyi görür, ne iyi işitir!” buyruğu, Yüce Allah’ın kemal derecedeki işitme ve görmesinin, işitilecek ve görülecek türden olan her şeyi kuşatmasının gerçekten hayret edilecek bir konumda olduğunu ifade eder ki bu da Yüce Allah’ın bilinme özelliği bulunan her şeyi bilgisiyle kuşattığının haber verilmesinden sonra zikredilmiştir. aha sonra Allah, genel ve özel gerçek dost ve yardımcının da sadece kendisi olduğunu haber vermektedir. Bütün kainatın işlerini üstlenmiş olan mutlak yönetici O’dur. Mü’min kullarının dostu da O’dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. En kolay olana doğru yol almalarını kolaylaştırır ve zor olandan da onları uzak tutar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur” buyurmaktadır. Yani lütfu ve keremiyle, ashab-ı kehf’in, işlerini üstlenen ve hiçbir yaratılmışa onları terk etmeyen yalnızca O’dur. “O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” Bu, hem kevnî ve kaderî hükmü, hem de şer’î ve dinî hükmü içine alır. Kaza ve kaderiyle, yaratma ve tedbiriyle, bütün mahlukatın yegane hakimi O olduğu gibi, emir ve yasaklarıyla, sevap ve cezası ile de onların gerçek hakimi yalnızca O’dur. Allah, göklerin ve yerin gaybının yalnızca kendisine ait olduğunu, herhangi bir mahlukun -bizzat kendisinin kullarına haber verdiği yolun dışında- bunu bilmeye yol bulmasının imkânsız olduğunu haber verdikten sonra Kur’an, pek çok gaybî hususu kapsadığından dolayı ona yönelmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:

Kehf 18:26

25- Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Dokuz yıl daha eklediler. 26- De ki:“Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’na aittir. O ne iyi görür, ne iyi işitir! Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur. O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 25-26. Allah Teala, Peygamber’e ashab-ı kehf hakkında Kitap ehline bilgileri olmadığı için soru sormayı yasakladıktan sonra ve Allah da gizli açık her şeyi bildiğinden dolayı ona ashab-ı kehf’in mağarada uyudukları süreyi haber vermekte ve buna dair bilginin yalnızca kendi nezdinde olduğunu bildirmektedir. Çünkü bu da göklerdeki ve yerdeki gaybın bir parçasıdır. Bunların gaybını bilmek ise Allah'a mahsustur. O’nun rasulleri vasıtasıyla bildirdiği gaybe dair haberlerde herhangi bir şüphe söz konusu olmaz, bunlar kesin doğrudur ve gerçektir. Kullarını muttali kılmadığı herhangi bir gaybı ise hiçbir yaratılmışın bilmesine imkân yoktur. “O ne iyi görür, ne iyi işitir!” buyruğu, Yüce Allah’ın kemal derecedeki işitme ve görmesinin, işitilecek ve görülecek türden olan her şeyi kuşatmasının gerçekten hayret edilecek bir konumda olduğunu ifade eder ki bu da Yüce Allah’ın bilinme özelliği bulunan her şeyi bilgisiyle kuşattığının haber verilmesinden sonra zikredilmiştir. aha sonra Allah, genel ve özel gerçek dost ve yardımcının da sadece kendisi olduğunu haber vermektedir. Bütün kainatın işlerini üstlenmiş olan mutlak yönetici O’dur. Mü’min kullarının dostu da O’dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. En kolay olana doğru yol almalarını kolaylaştırır ve zor olandan da onları uzak tutar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur” buyurmaktadır. Yani lütfu ve keremiyle, ashab-ı kehf’in, işlerini üstlenen ve hiçbir yaratılmışa onları terk etmeyen yalnızca O’dur. “O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” Bu, hem kevnî ve kaderî hükmü, hem de şer’î ve dinî hükmü içine alır. Kaza ve kaderiyle, yaratma ve tedbiriyle, bütün mahlukatın yegane hakimi O olduğu gibi, emir ve yasaklarıyla, sevap ve cezası ile de onların gerçek hakimi yalnızca O’dur. Allah, göklerin ve yerin gaybının yalnızca kendisine ait olduğunu, herhangi bir mahlukun -bizzat kendisinin kullarına haber verdiği yolun dışında- bunu bilmeye yol bulmasının imkânsız olduğunu haber verdikten sonra Kur’an, pek çok gaybî hususu kapsadığından dolayı ona yönelmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:

Kehf 18:27

27- Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı tilâvet et! O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Sen, O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın. 27. Tilâvet burada tâbi olmak, demektir. Yani anlamlarını bilmek ve kavramak, verdiği haberleri tasdik etmek, emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah’ın sana vahyettiklerine tabi ol! Çünkü bu Kitap, sözlerinin değiştirilmesi söz konusu olmayan, üstün ve değerli bir kitaptır. Yani bu sözlerin; doğruluklarının, adaletlerinin ve güzelliklerinin ulaşılamayacak derecede olması dolayısıyla değişikliğe uğratılması mümkün değildir. “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamdır.”(el-En’âm, 6/115) Bu sözlerin kemali, eksiksizliği dolayısıyla bunların değiştirilmeleri, değişikliğe uğratılmaları imkânsızdır. Eğer eksik olsaydı, o takdirde kısmen veya tamamen değişikliğe uğratılmaları söz konusu olurdu. Bu buyruklar ile Kur’an-ı Kerim, O’na yönelmeyi teşvik anlamını da ihtiva ederek ta’zim edilmektedir. “Sen, O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.” Yani Rabbinden başka himayesine gireceğin bir sığınağın, korumasına gireceğin bir barınağın yoktur. Bütün hususlarda yegane sığınak O olduğuna göre gizli ve açık tüm hallerde yalnız O’nun sevilmesi, O’na yönelinmesi, bütün hallerde O’na muhtaç olunduğunun bilinmesi ve bütün ihtiyaçların yalnızca O’ndan istenmesi gerekir.

Kehf 18:28

28- Rablerinin cemalini isteyerek sabah-akşam dua edenlerle beraber olmakta sabır ve sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevâsına uymuş ve işi gücü haddi aşmak olanlara da itaat etme! 28. Yüce Allah, Peygamber’i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de bütün emir ve yasaklarda onu izlemesi gerekenlere de şunu emretmektedir: Nefsinizi sabırla Allah’a yönelmiş mümin kullarla birlikte tutun. Onlar ki “sabah-akşam” günün başında da sonunda da “Rablerine dua eden” ve bununla Allah’ın cemalini isteyen kimselerdir. Yüce Allah, bu mü’minleri ibadet etmekle ve ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla nitelendirmektedir. Bu buyrukta iyi kimseler ile arkadaşlık etmek, onlar ile arkadaşlığı sürdürmek için nefse karşı mücadele vermek, fakir olsalar dahi onlarla oturup kalkmak emredilmektedir. Çünkü onlarla arkadaşlık etmenin sayılamayacak kadar çok faydaları vardır. “Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma.” Gözlerini onlardan başka tarafa çevirme. Çünkü dünya hayatının zinetini isteyerek bunun aksini yapmak, faydalı değil zararlıdır, dini maslahatları ortadan kaldırır. Dünya hayatının süsünü istemek, kalbin dünyaya bağlanması sonucunu verir. Böylelikle düşünceler ve duygular dünyaya yönelik olur ve kalpteki âhiret arzu ve isteği sona erer. Dünya hayatının süsü, görenin hoşuna gider ve kalbi büyüler. Bunun sonucunda da kalp, Allah’ı anmaktan yana gaflete düşer. Zevklerine ve arzularına yönelir, vakti zayi olur. İşi çığırından çıkar, ebedî zarara ve sonu gelmez pişmanlığa gömülür. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız” Allah’tan gafil olan ve bunun sonucunda Allah’ı anmaktan yana gaflete düşmekle cezalandırılan “hevâsına uymuş, işi gücü haddi aşmak olanlara da itaat etme!” Hevâ ve hevesinin arkasından gidip ona uyan, canının çektiğini yapan ve bu uğurda helak olup hüsrana uğrayacak olsa dahi onu gerçekleştirmek için çabalayıp duran bir kimseye itaat etme. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah’ın:“Kendi hevâsını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu kimse hakkında ne dersin?”(el-Câsiye, 45/23) buyruğunda olduğu gibi hevasını ilâh edinmiştir. Dini ve dünyevi maslahatları hususunda da haddi aşmış, yani bu maslahatları zayi edip boşa çıkarmış böyle bir kimseye itaat etme. İşte Yüce Allah bu gibilerine itaati yasaklamaktadır. Çünkü ona itaat, ona uymayı gerektirir. Diğer taraftan böyle bir kimse ancak kendisinin sahip olduğu niteliklere davet eder. yet-i kerime kendisine itaat edilmesi ve insanlara önder olması gereken kimselerin şu vasıflara sahip olması gerektiğine delildir: Kalbi Allah’ın sevgisi ile dolup bu hali diline taşan, buna bağlı olarak sürekli Allah’ı anan, Allah’ı razı eden şeylere uyan, bunları hevâsından önde tutan, böylelikle vaktini iyi değerlendirip halini düzelten, fiilleri istikamet üzere olan, diğer insanları da Allah’ın kendisine olan bu lütuf ve ihsanına davet eden kimseler. İşte böyleleri, uyulmaya ve önder yapılmaya layıktır. Âyet-i kerimede sözü edilen sabır, sabır türlerinin en yücesi olan Allah’a itaat üzere sabırdır. Bunun sayesinde sabrın diğer çeşitleri de tahakkuk eder. Yine bu âyet-i kerimede günün başında ve sonunda Allah’ı anmanın, dua ve ibadet etmenin müstehap olduğuna da delil vardır. Çünkü Yüce Allah, böylelerini bu vasıflarıyla övmektedir. Yüce Allah’ın yapanı övdüğü her bir fiil de Allah’ın o fiili sevdiğine delildir. Allah o fiili seviyor ise onun yapılmasını emir ve teşvik ediyor demektir.

Kehf 18:29

29- De ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Gerçekten biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları onları çepeçevre kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse erimiş maden gibi olan bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su yüzleri kavurur. O, ne fena içecektir! Orası da ne kötü konaktır! 30- İman edip salih amellerde bulunanlara gelince şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. 31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtları üzerinde kurulurlar. Bu, ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır! 29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”(el-Bakara 2/256)“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur. aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır. 30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder. 31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.

Kehf 18:30

29- De ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Gerçekten biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları onları çepeçevre kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse erimiş maden gibi olan bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su yüzleri kavurur. O, ne fena içecektir! Orası da ne kötü konaktır! 30- İman edip salih amellerde bulunanlara gelince şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. 31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtları üzerinde kurulurlar. Bu, ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır! 29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”(el-Bakara 2/256)“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur. aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır. 30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder. 31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.

Kehf 18:31

29- De ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Gerçekten biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları onları çepeçevre kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse erimiş maden gibi olan bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su yüzleri kavurur. O, ne fena içecektir! Orası da ne kötü konaktır! 30- İman edip salih amellerde bulunanlara gelince şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. 31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtları üzerinde kurulurlar. Bu, ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır! 29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”(el-Bakara 2/256)“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur. aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır. 30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder. 31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.

Kehf 18:32

32- Onlara şu iki adamı misal ver: Birine iki üzüm bağı vermiştik. Bu iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış ve ikisinin arasında da ekin bitirmiştik. 33- Her iki bağ da yemişlerini vermiş ve hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık. 32. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şunu emretmektedir: İnsanlara birisi Allah’ın nimetlerine şükreden, diğeri ise bunlara nankörlük eden iki kişiyi örnek ver ve bu ikisinin söyledikleri sözlerle yaptıkları davranışlarını ve bunun neticesinde husule gelen dünyevî ve uhrevî ceza ile mükâfatı anlat ki bu iki kişinin hallerinden gerektiği gibi öğüt alsınlar, onların akıbetlerinden ibret alsınlar. Bu iki kişinin kim olduklarını, hangi zamanda ve hangi yerde yaşadıklarını bilmenin herhangi bir faydası yahut sağlayacağı olumlu bir sonuç yoktur. Çünkü esas fayda, onların başından geçen olayın (kıssanın) anlatılmasıyla anlaşılır, bunun dışındaki şeyleri öğrenmeye kalkışmak ise tekellüftür. Bu iki kişiden biri olan ve Allah’ın büyük nimetlerine nankörlük eden kişiye Yüce Allah, üzüm bağlarından oluşan ve “etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış” olduğu iki bahçe vermişti. Bu iki bahçede her türlü meyveden vardı. Özellikle de ağaçların en değerlileri olan üzüm ve hurma ağaçları vardı. Üzüm bağı, bahçenin ortasında, hurma ağaçları ise onun etrafını çevirip sarmış bulunuyordu. Bahçe, gerçekten güzel bir görünüşe sahipti. Bahçe ve hurma ağaçları, meyveleri tam olarak olgunlaştıracek ve lezzetine lezzet katacak şekilde rüzgar ve güneş alıyordu. Üstelik Allah, bu ağaçların arasında bir de ekin vermişti. 33. Artık bu iki bahçe hakkında geriye sadece: Peki, bu iki bahçenin meyveleri, mahsülleri nasıldı? Bunların yeterince suları var mıydı? diye sormaktan başka birşey kalmıyor. İşte Yüce Allah, bu iki bahçenin de yemişlerini, mahsüllerini ve ekinlerini kat kat verdiklerini ve “hiçbir şeyi eksik bırakmamış” yani yiyecek mahsüllerinden çok az bir miktarı dahi fire vermemiş olduğunu bildirmektedir. Irmaklar da bu iki bahçenin aralarında bol bir şekilde akıyordu.

Kehf 18:33

32- Onlara şu iki adamı misal ver: Birine iki üzüm bağı vermiştik. Bu iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış ve ikisinin arasında da ekin bitirmiştik. 33- Her iki bağ da yemişlerini vermiş ve hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık. 32. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şunu emretmektedir: İnsanlara birisi Allah’ın nimetlerine şükreden, diğeri ise bunlara nankörlük eden iki kişiyi örnek ver ve bu ikisinin söyledikleri sözlerle yaptıkları davranışlarını ve bunun neticesinde husule gelen dünyevî ve uhrevî ceza ile mükâfatı anlat ki bu iki kişinin hallerinden gerektiği gibi öğüt alsınlar, onların akıbetlerinden ibret alsınlar. Bu iki kişinin kim olduklarını, hangi zamanda ve hangi yerde yaşadıklarını bilmenin herhangi bir faydası yahut sağlayacağı olumlu bir sonuç yoktur. Çünkü esas fayda, onların başından geçen olayın (kıssanın) anlatılmasıyla anlaşılır, bunun dışındaki şeyleri öğrenmeye kalkışmak ise tekellüftür. Bu iki kişiden biri olan ve Allah’ın büyük nimetlerine nankörlük eden kişiye Yüce Allah, üzüm bağlarından oluşan ve “etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış” olduğu iki bahçe vermişti. Bu iki bahçede her türlü meyveden vardı. Özellikle de ağaçların en değerlileri olan üzüm ve hurma ağaçları vardı. Üzüm bağı, bahçenin ortasında, hurma ağaçları ise onun etrafını çevirip sarmış bulunuyordu. Bahçe, gerçekten güzel bir görünüşe sahipti. Bahçe ve hurma ağaçları, meyveleri tam olarak olgunlaştıracek ve lezzetine lezzet katacak şekilde rüzgar ve güneş alıyordu. Üstelik Allah, bu ağaçların arasında bir de ekin vermişti. 33. Artık bu iki bahçe hakkında geriye sadece: Peki, bu iki bahçenin meyveleri, mahsülleri nasıldı? Bunların yeterince suları var mıydı? diye sormaktan başka birşey kalmıyor. İşte Yüce Allah, bu iki bahçenin de yemişlerini, mahsüllerini ve ekinlerini kat kat verdiklerini ve “hiçbir şeyi eksik bırakmamış” yani yiyecek mahsüllerinden çok az bir miktarı dahi fire vermemiş olduğunu bildirmektedir. Irmaklar da bu iki bahçenin aralarında bol bir şekilde akıyordu.

Kehf 18:34

34- Onun ayrıca bir geliri daha vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.” dedi. 35- Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi ki:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” 36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olursam da mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” 34. “Onun” yani bu iki bağın sahibi olan adamın “ayrıca bir geliri daha vardı.” “Gelir” anlamındaki kelimenin (ثَمَرٞ ) nekire/belirtisiz gelmesi, bu gelirin çok büyük olduğunu ifade eder. Yani bu iki bahçesi meyvelerini ve mahsüllerini mükemmel bir şekilde vermiş, bahçedeki ağaçların bol meyveler dolayısıyla dalları yere sarkmış, bununla birlikte herhangi bir afet, hastalık veya mahsüllerini eksik vermek gibi olumsuz bir şeye de maruz kalmamışlardı. Bu ise dünyada alınacak mahsül ve ekinlerin en ileri derecesidir. Bundan dolayı da o adam gurura kapıldı, böbürlendi ve âhiretini unuttu. Mü’min arkadaşı ile konuşurken, yani günlük alışılmış hususlardan birisi hakkında birbirlerine söz söylerlerken mü’min arkadaşına karşı övünerek:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” dedi ve hem malının çokluğu ile hem de kölelerinin, hizmetkârlarının ve yakınlarının oluşturduğu kendisini destekleyenlerin sayısıyla daha güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu, onun cahilliğinden kaynaklanan bir iddiadır. Bir kimsenin bizatihi bir üstünlüğü, manevi bir niteliği bulunmadığı halde kendi dışında olan herhangi bir şeyle iftihar edip böbürlenmesinin ne anlamı var? Bu, ancak küçük bir çocuğun hiçbir aslı olmayan hayali şeylerle övünmesi kabilindendir. 35. Sonunda kendi cahilliği ve zulmünün mahkûmu oldu. Bağına girdiği sırada:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” yani harab olup sonunun geleceğini sanmıyorum, dedi. Böylelikle dünya hayatı ile tatmin olup ona razı oldu. Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek şöyle dedi: 36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer” söz gelimi “Rabbime döndürülecek olursam, mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” Hiç şüphesiz Allah, bana bu iki bahçeden daha iyisini verir. Bu sözler ile ilgili olarak iki ihtimal söz konusudur: Bu kimse ya işin hakikatini bilen birisidir ve bu sözleri alay ve dalga geçme amacıyla söylemektedir ki o zaman bu, küfrüne küfür katması demek olur. Yahut bu sözleri, onun gerçek kanaatini ifade etmektedir. Bu durumda ise o, insanların en bilgisizi ve en kıt akıllısı demektir. Zira dünyadaki lütuf ve ihsan ile âhiretteki lütuf ve ihsan arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu nereden çıkarmaktadır ki dünyada kendisine lütuf ve ihsan verilen kimselere âhirette de lütuf ve ihsanda bulunulacağı düşüncesine sahip olmuştur?! Hatta çoğunlukla görülen şudur ki Allah, gerçek dost ve seçkin kullarına dünyalığı kısar, buna karşılık âhirette herhangi bir payları bulunmayan düşmanlarına da dünyalığı bol bol verir. Anlaşıldığı kadarıyla bu kimse, gerçek durumu bilmekle birlikte bu sözü alay olsun diye söylemiştir. Buna delil de Yüce Allah’ın:“Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi” buyruğudur. Onun bahçesine girişini zulüm ile nitelendirerek o sözleri zulümle söylediğini belirtilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delildir.

Kehf 18:35

34- Onun ayrıca bir geliri daha vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.” dedi. 35- Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi ki:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” 36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olursam da mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” 34. “Onun” yani bu iki bağın sahibi olan adamın “ayrıca bir geliri daha vardı.” “Gelir” anlamındaki kelimenin (ثَمَرٞ ) nekire/belirtisiz gelmesi, bu gelirin çok büyük olduğunu ifade eder. Yani bu iki bahçesi meyvelerini ve mahsüllerini mükemmel bir şekilde vermiş, bahçedeki ağaçların bol meyveler dolayısıyla dalları yere sarkmış, bununla birlikte herhangi bir afet, hastalık veya mahsüllerini eksik vermek gibi olumsuz bir şeye de maruz kalmamışlardı. Bu ise dünyada alınacak mahsül ve ekinlerin en ileri derecesidir. Bundan dolayı da o adam gurura kapıldı, böbürlendi ve âhiretini unuttu. Mü’min arkadaşı ile konuşurken, yani günlük alışılmış hususlardan birisi hakkında birbirlerine söz söylerlerken mü’min arkadaşına karşı övünerek:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” dedi ve hem malının çokluğu ile hem de kölelerinin, hizmetkârlarının ve yakınlarının oluşturduğu kendisini destekleyenlerin sayısıyla daha güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu, onun cahilliğinden kaynaklanan bir iddiadır. Bir kimsenin bizatihi bir üstünlüğü, manevi bir niteliği bulunmadığı halde kendi dışında olan herhangi bir şeyle iftihar edip böbürlenmesinin ne anlamı var? Bu, ancak küçük bir çocuğun hiçbir aslı olmayan hayali şeylerle övünmesi kabilindendir. 35. Sonunda kendi cahilliği ve zulmünün mahkûmu oldu. Bağına girdiği sırada:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” yani harab olup sonunun geleceğini sanmıyorum, dedi. Böylelikle dünya hayatı ile tatmin olup ona razı oldu. Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek şöyle dedi: 36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer” söz gelimi “Rabbime döndürülecek olursam, mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” Hiç şüphesiz Allah, bana bu iki bahçeden daha iyisini verir. Bu sözler ile ilgili olarak iki ihtimal söz konusudur: Bu kimse ya işin hakikatini bilen birisidir ve bu sözleri alay ve dalga geçme amacıyla söylemektedir ki o zaman bu, küfrüne küfür katması demek olur. Yahut bu sözleri, onun gerçek kanaatini ifade etmektedir. Bu durumda ise o, insanların en bilgisizi ve en kıt akıllısı demektir. Zira dünyadaki lütuf ve ihsan ile âhiretteki lütuf ve ihsan arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu nereden çıkarmaktadır ki dünyada kendisine lütuf ve ihsan verilen kimselere âhirette de lütuf ve ihsanda bulunulacağı düşüncesine sahip olmuştur?! Hatta çoğunlukla görülen şudur ki Allah, gerçek dost ve seçkin kullarına dünyalığı kısar, buna karşılık âhirette herhangi bir payları bulunmayan düşmanlarına da dünyalığı bol bol verir. Anlaşıldığı kadarıyla bu kimse, gerçek durumu bilmekle birlikte bu sözü alay olsun diye söylemiştir. Buna delil de Yüce Allah’ın:“Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi” buyruğudur. Onun bahçesine girişini zulüm ile nitelendirerek o sözleri zulümle söylediğini belirtilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delildir.

Kehf 18:36

34- Onun ayrıca bir geliri daha vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.” dedi. 35- Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi ki:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” 36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olursam da mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” 34. “Onun” yani bu iki bağın sahibi olan adamın “ayrıca bir geliri daha vardı.” “Gelir” anlamındaki kelimenin (ثَمَرٞ ) nekire/belirtisiz gelmesi, bu gelirin çok büyük olduğunu ifade eder. Yani bu iki bahçesi meyvelerini ve mahsüllerini mükemmel bir şekilde vermiş, bahçedeki ağaçların bol meyveler dolayısıyla dalları yere sarkmış, bununla birlikte herhangi bir afet, hastalık veya mahsüllerini eksik vermek gibi olumsuz bir şeye de maruz kalmamışlardı. Bu ise dünyada alınacak mahsül ve ekinlerin en ileri derecesidir. Bundan dolayı da o adam gurura kapıldı, böbürlendi ve âhiretini unuttu. Mü’min arkadaşı ile konuşurken, yani günlük alışılmış hususlardan birisi hakkında birbirlerine söz söylerlerken mü’min arkadaşına karşı övünerek:“Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” dedi ve hem malının çokluğu ile hem de kölelerinin, hizmetkârlarının ve yakınlarının oluşturduğu kendisini destekleyenlerin sayısıyla daha güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu, onun cahilliğinden kaynaklanan bir iddiadır. Bir kimsenin bizatihi bir üstünlüğü, manevi bir niteliği bulunmadığı halde kendi dışında olan herhangi bir şeyle iftihar edip böbürlenmesinin ne anlamı var? Bu, ancak küçük bir çocuğun hiçbir aslı olmayan hayali şeylerle övünmesi kabilindendir. 35. Sonunda kendi cahilliği ve zulmünün mahkûmu oldu. Bağına girdiği sırada:“Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” yani harab olup sonunun geleceğini sanmıyorum, dedi. Böylelikle dünya hayatı ile tatmin olup ona razı oldu. Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek şöyle dedi: 36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer” söz gelimi “Rabbime döndürülecek olursam, mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” Hiç şüphesiz Allah, bana bu iki bahçeden daha iyisini verir. Bu sözler ile ilgili olarak iki ihtimal söz konusudur: Bu kimse ya işin hakikatini bilen birisidir ve bu sözleri alay ve dalga geçme amacıyla söylemektedir ki o zaman bu, küfrüne küfür katması demek olur. Yahut bu sözleri, onun gerçek kanaatini ifade etmektedir. Bu durumda ise o, insanların en bilgisizi ve en kıt akıllısı demektir. Zira dünyadaki lütuf ve ihsan ile âhiretteki lütuf ve ihsan arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu nereden çıkarmaktadır ki dünyada kendisine lütuf ve ihsan verilen kimselere âhirette de lütuf ve ihsanda bulunulacağı düşüncesine sahip olmuştur?! Hatta çoğunlukla görülen şudur ki Allah, gerçek dost ve seçkin kullarına dünyalığı kısar, buna karşılık âhirette herhangi bir payları bulunmayan düşmanlarına da dünyalığı bol bol verir. Anlaşıldığı kadarıyla bu kimse, gerçek durumu bilmekle birlikte bu sözü alay olsun diye söylemiştir. Buna delil de Yüce Allah’ın:“Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi” buyruğudur. Onun bahçesine girişini zulüm ile nitelendirerek o sözleri zulümle söylediğini belirtilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delildir.

Kehf 18:37

37- Arkadaşı ona karşılık vererek dedi ki:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni inkar mı ediyorsun?” 38- “Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” 37. Yani mü’min arkadaşı ona öğüt vererek, Yüce Allah’ın onu dünyada ilk olarak yaratmış olduğu halini hatırlatarak ve:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni” diyerek ona Allah’ı hatırlatmaktadır. Yani seni var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, nimetlerini ihsan edip kesintisiz olarak bağışlayan, seni bir halden bir hale naklederek sonunda bir adam yapıp azaları ve aklî melekeleri ile kâmil bir hale getiren, böylelikle senin için sebepleri kolaylaştırıp bunca dünya nimetlerini ihsan eden yüce Allah'tır. Sen bu nimetleri kendi güç ve imkânlarınla elde etmedin. Aksine bunlar Yüce Allah’ın sana bir lütfudur. Peki, seni önce topraktan yaratan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan yapan Allah’ı inkar etmen olacak şey değil? O’nun nimetlerini nasıl bilmezlikten gelebilirsin? O’nun seni diriltmeyeceğini, diriltse dahi şu anda sahip olduğun bahçenden daha iyisini vereceğini nasıl iddia edebilirsin? Bu yapılmaması gereken ve hiç uygun olmayan bir iddiadır. 38. Mü’min arkadaşı onun halini, küfür ve azgınlığını sürdürdüğünü görünce Rabbine şükretmek ve bu gibi tartışma ve şüphelerin varid olması halinde bile dinini açıkça ilan etmek üzere şunları söylemiştir:“Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” Bu sözleriyle Rabbinin rububiyetini ve rububiyetinde tek oluşunu ikrar edip O’na itaat ve ibadete bağlılığını, O’na hiçbir yaratılmışı ortak koşmayacağını açıkça ilan etmektedir. Daha sonra da -mal ve çocuklarının azlığına rağmen- Yüce Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu iman ve İslâm nimetinin, gerçek nimet olduğunu, bunların dışındaki nimetlerin ise yok olmaya mahkum olduğunu, hatta bunlardan dolayı azaba ve ibretli cezalara maruz kalınabileceğini hatırlatarak şunları söylemektedir:

Kehf 18:38

37- Arkadaşı ona karşılık vererek dedi ki:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni inkar mı ediyorsun?” 38- “Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” 37. Yani mü’min arkadaşı ona öğüt vererek, Yüce Allah’ın onu dünyada ilk olarak yaratmış olduğu halini hatırlatarak ve:“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni” diyerek ona Allah’ı hatırlatmaktadır. Yani seni var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, nimetlerini ihsan edip kesintisiz olarak bağışlayan, seni bir halden bir hale naklederek sonunda bir adam yapıp azaları ve aklî melekeleri ile kâmil bir hale getiren, böylelikle senin için sebepleri kolaylaştırıp bunca dünya nimetlerini ihsan eden yüce Allah'tır. Sen bu nimetleri kendi güç ve imkânlarınla elde etmedin. Aksine bunlar Yüce Allah’ın sana bir lütfudur. Peki, seni önce topraktan yaratan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan yapan Allah’ı inkar etmen olacak şey değil? O’nun nimetlerini nasıl bilmezlikten gelebilirsin? O’nun seni diriltmeyeceğini, diriltse dahi şu anda sahip olduğun bahçenden daha iyisini vereceğini nasıl iddia edebilirsin? Bu yapılmaması gereken ve hiç uygun olmayan bir iddiadır. 38. Mü’min arkadaşı onun halini, küfür ve azgınlığını sürdürdüğünü görünce Rabbine şükretmek ve bu gibi tartışma ve şüphelerin varid olması halinde bile dinini açıkça ilan etmek üzere şunları söylemiştir:“Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” Bu sözleriyle Rabbinin rububiyetini ve rububiyetinde tek oluşunu ikrar edip O’na itaat ve ibadete bağlılığını, O’na hiçbir yaratılmışı ortak koşmayacağını açıkça ilan etmektedir. Daha sonra da -mal ve çocuklarının azlığına rağmen- Yüce Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu iman ve İslâm nimetinin, gerçek nimet olduğunu, bunların dışındaki nimetlerin ise yok olmaya mahkum olduğunu, hatta bunlardan dolayı azaba ve ibretli cezalara maruz kalınabileceğini hatırlatarak şunları söylemektedir:

Kehf 18:39

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:40

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:41

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:42

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:43

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:44

39- “Bağına girdiğin zaman “(Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır”, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki:) 40- “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderir de orası kaypak bir toprak haline geliverir.” 41- “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” 42- Derken bütün serveti yok edildi. O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Bağının çardakları çökmüştü de o:“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” diyordu. 43- O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 44- İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur. 39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür. 40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir. 41. “Yahut” onun hayat sebebi olan “suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu bulmaya gücün yetmez.” Artık kazarak veya başka bir yolla o suya ulaşamazsın. Mü’min arkadaşın, bu kâfirin bahçesine beddua etmesine sebep, Rabbinin rızası için gazaplanması, onun bu bahçesi dolayısıyla aldanıp gurura kapıldığını, azgınlaştığını ve ona meyledip razı olduğunu görmesidir. Böylelikle belki Rabbine döner yahut aklı başına gelir ve işinde basiret sahibi olur diye böyle yapmıştır. Yüce Allah da onun duasını kabul etti: 42. “Derken bütün serveti yok edildi.” Yani ona azap isabet etti, bu azap onu çepeçevre kuşatıp helâk etti. Bu servetinden geriye bir şey kalmadı. Servetinin kuşatılıp yok edilmesi, bütün ağaçlarının, mahsüllerinin ve ekinlerinin telef olması demektir. Bundan dolayı büsbütün pişman oldu ve çok üzüldü. “O da o bahçe için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani bu bahçesinin yok olup gittiğini görünce oraya yaptığı dünyevi harcamalarına üzüldü. Zira hepsi boşa gitmiş geriye harcadıklarına karşılık olacak bir şey kalmamıştı. Şirk koşmasına ve yaptığı kötülüklerine de pişman oldu ve şöyle dedi:“Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” 43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani o azap, bağının bahçesinin üzerine inince daha önce arkadaşına karşı övünerek söylediği:“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” sözlerinin faydasını görmedi. Övündüğü o kimseler, onlara son derece ihtiyacı olduğu o anda onun başına gelen azabı kısmen dahi olsun uzaklaştıramadı. O, kendi kendisine de yardımcı olamadı. Hem Allah’ın kaza ve kaderine karşı kendi kendisine nasıl yardım edebilir veya herhangi bir yardım nasıl alabilir ki? Çünkü Allah, kaderini uygulamaya koydu mu artık gök ve yer ehli onun bir kısmını bile ortadan kaldırmak için gelecek olsalar yine de buna güçleri yetmez. Bu şekilde serveti yok edilen bu bahçe sahibinin durumunun düzelmiş olması, Rabbinin O’na kendisine dönmeyi, aklını başına almayı nasip ve ihsan etmiş olması, azgınlığının ve inadının sona ermiş olması, Yüce Allah’ın rahmet ve lütfu bakımından uzak bir ihtimal değildir. Buna delil de onun, Rabbine ortak koşmasına duyduğu pişmanlığı açıklamasıdır. Ayrıca Yüce Allah onu azgınlığa iten şeyleri ondan almış ve o kimseyi dünyada iken cezalandırmıştır ki Allah, bir kul hakkında hayır diledi mi onu dünyada hemen cezalandırır. Yüce Allah’ın lütfunu akıllar ve hayaller kuşatamaz. Ancak zalim ve çok cahil kimseler bu lütfu inkâr eder. 44. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.” Yani azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimselere ceza verdiği, iman edip salih amel işleyen, Allah’a şükreden ve başkasını da bu şekilde davranmaya çağıran kimselere de lütfunu ihsan etmiş olduğu bu halde, gerçek dostluk ve himayenin yalnızca Allah’a ait olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. O’na iman edip takva sahibi olan kimse, Allah’ın gerçek dostudur. O, ona çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunur, kötülükleri ve musibetleri de ondan uzaklaştırır. Rabbine iman etmeyerek, O’nun dostluğunu istemeyen kimse dünyasını da dinini de kaybeder. Yüce Allah’ın dünyevi ve uhrevi mükâfatı da beklenen ve umulan en hayırlı mükâfattır. u önemli kıssada Yüce Allah’ın, kendisine dünyevi nimetler ihsan edip bu nimetlerin kendisini âhiretten alıkoyup azgınlaştırdığı ve bu nimetler sebebiyle Allah’a isyan eden kişinin halinden alınması gereken bir ibret vardır. Çünkü bu nimetlerin, sonunda tükenip yok olacağı muhakkaktır. Bu nimetlerle az bir süre yararlanılacak olsa dahi uzun bir süre bunlardan mahrum kalınacaktır. Allah’ın gerçek kulu eğer mal veya çocuklarından herhangi bir şeyden hoşlanacak olursa bu nimeti gerçek sahibine izafe etmeli ve onu lütfedip ihsan edenden bilmeli ve:“مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ / (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır ” demelidir ki, şükredenlerden olsun ve bu sözleri, Allah’ın nimetinin O’nun üzerinde devam etmesine ve kalıcılığına vesile olsun. Çünkü ayette şöyle buyrulmuştur:“Bağına girdiğin zaman: (Bu) Allah’ın dilemesi iledir. Kuvvet, ancak Allah'ın yardımıyladır, demeli değil miydin?” u kıssada ulaşılamayan dünyevî arzu ve isteklere karşı Allah’ın nezdindeki hayırlar ile teselli bulunulacağı da gösterilmektedir. Çünkü:“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir” buyrulmaktadır. Yine bu kıssada mal ve evladın eğer Yüce Allah’a itaate yardım ve katkıları olmuyor ise faydalarının olmayacağı anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih amel işleyenler müstesnâ.”(Sebe’, 34/37) ine bu kıssada malı, azgınlaşmasına, küfür ve hüsranına sebep olanların malının telef edilmesi için beddua edilebileceğine delil vardır. Özellikle de eğer bu kimse, malı sebebiyle kendisinin mü’minlerden üstün olduğunu iddia edip bundan dolayı onlara karşı böbürlenecek olursa. Bu kıssadaki bir diğer ibret de şudur: Allah’ın dostluğunun veya bunun aksin neticesi, ceza gerçekleşip de amelde bulunanlar ecirlerini alacağı vakit açıkça ortaya çıkacaktır. “İşte bu durumda dostluk ve yardım, ancak hak olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en iyi akıbeti de veren O’dur.”

Kehf 18:45

45- Onlara şu misali de ver: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su ile yeryüzü bitkileri yetişip birbirine karışır. Derken bu bitkiler (kurur da) rüzgarların savurduğu çer-çöpe dönüşür. Allah her şeye kâdir olandır. 46- Mal ve oğullar, dünya hayatının (geçici) süsüdür. Kalıcı olan salih ameller ise Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır. 45. Yüce Allah, Peygamberine asaleten, ondan sonra onun mirasçılığı görevini ifa edeceklere de tebean şunu emretmektedir: Sen, insanlara onu gerçek mahiyetiyle tasavvur edebilmeleri, hem görünen hem de görünmeyen yüzüyle onu tanıyabilmeleri için dünya hayatının misalini ver! Böylelikle bu dünya ile ebedi olan âhireti birbiri ile kıyaslasınlar ve tercih edilmeye değer hangisiyse onu tercih etsinler. Bu dünya hayatının misali, yere yağan ve bitkilere karışan, her göz alıcı çiftten bitkiler yeşerten yağmura benzer. Bu bitkilerin çiçekleri ve güzellikleri, bakanlara sevinç, seyredenlere ferahlık verir ve gafillerin de bütün dikkatlerini celbeder. Derken bir bakarsın ki rüzgarların savurduğu çer-çöp oluvermiş! O taze bitki, göz alıcı, müthiş görünüm ve çiçekler yok olup gitmiş! Artık yer kupkuru toprak oluvermiş, gözün dikkatini çekecek bir hali kalmamış olur. Göz ondan başkasına kayar ve bakıldığı zaman insanın kalbinde yalnızlık duygularını uyandırır. İşte bu dünya da aynen böyledir. Dünyaya sahip olan kişi, gençliği ile böbürlenip dünyalığı ile kendisine denk olanlara üstünlük sağlar, parasını pulunu elde edip zevklerine ve lezzetlerine dalar, bütün vakitlerinde her türlü arzularını gerçekleştirir, artık tüm günlerinde bu şekilde devam edeceğini sandığı bir sırada ansızın ölüm musibeti ile karşı karşıya kalır yahut da malı birden telef olur gider. O zaman da bütün sevinci yok olur, keyfi ve neşesi kaçar, rahatı sona erer. Kalbi yalnızlık duyguları içerisinde acılara gark olur, gençliğinden, gücünden ve malından ayrı düşer. İyi ya da kötü olan amelleriyle başbaşa kalıverir. İşte o vakit zalim olan kişi gerçek durumunu öğrenince pişmanlıktan ellerini ısırır. Tekrar dünyaya dönmeyi temenni eder. Ancak bu dönüşü, yarım kalmış arzu ve isteklerini tamamlamak için değil kusurlarını ve gaflet anlarını tevbe ve salih amellerle telafi etmek içindir. Aklı başında ve isabetli karar veren, hakka isabet muvaffakiyetine mazhar olan kimse, bu durumu gözünün önüne getirir ve nefsine şunları söyler: Farz et ki öldün. Zaten ölümün kaçınılmazdır. Bu iki halden hangisini tercih edeceksin? Bu dünya yurdunun süslerine aldanmayı ve bunlardan meralarda yayılan davarlar gibi faydalanmayı mı yoksa yiyecekleri daimi, gölgeleri oldukça koyu olan, içinde canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı şeyler bulunan ebedi bir yurt için amel etmeyi mi? İşte kulun, ilâhi tevfike mazhar olup olmadığı, kârlı mı zararlı mı olduğu bu kıyas ve tercihle anlaşılır. 46. Bundan dolayıdır Yüce Allah, malın ve evlatların “dünya hayatının (geçici) süsü” olduğunu haber vermektedir. Yani bunun ötesinde bir şey değillerdir. İnsan için baki kalacak, kendisine fayda sağlayıp sevinmesine sebep teşkil edecek olan ise ancak kalıcı salih amellerdir. Bunlar ise farzıyla, müstehabıyla bütün itaatleri, gerek Allah’ın haklarını gerekse de kulların haklarını yerine getirmeyi, namazı, zekâtı, sadakayı, haccı, umreyi, tesbihi, tahmidi, tehlili, tekbiri, tilaveti, faydalı ilim öğrenmeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, akrabalık bağını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı, eşlerin, kölelerin ve hayvanların haklarını yerine getirmeyi, bütün insanlara ve yaratılmışlara her türlü iyiliği yapmayı kapsar. İşte bütün bunlar, “kalıcı olan salih ameller” kapsamındadır. Bunların mükâfatı, Allah nezdinde daha hayırlıdır. Ümit bağlama bakımından da bunlar daha hayırlıdır. Zira bunların mükâfatları kalıcıdır ve ebediyete kadar katlanıp durur. Bunların ecirleri, iyilikleri ve faydaları da ihtiyaç vaktinde ümt bağlanmaya değerdir. O halde yarışanların kendisi için yarışmaları gereken, amelde bulunanların öne geçmek için gayret göstermeleri gereken, çabalayanların elde etmek için çabalamaları gereken işte budur. urada şunu dikkatle düşünelim: Yüce Allah, dünyanın durumunu ve geçiciliğini misal verdikten sonra onda bulunanların iki tür olduğunu zikretmektedir: Birisi, dünyanın süsü kabilindedir ve bunlarla kısa bir süre faydalanılır. Daha sonra bu süsler yok olur gider ve sahibine herhangi bir fayda sağlamaz. Hatta bunlardan zarar görmesi bile söz konusu olabilir. Bunlar, mal ve çocuklardır. Diğer tür ise sahibinin menfaatine olmak üzere devamlıdır. Bunlar ise kalıcı salih amellerdir.

Kehf 18:46

45- Onlara şu misali de ver: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su ile yeryüzü bitkileri yetişip birbirine karışır. Derken bu bitkiler (kurur da) rüzgarların savurduğu çer-çöpe dönüşür. Allah her şeye kâdir olandır. 46- Mal ve oğullar, dünya hayatının (geçici) süsüdür. Kalıcı olan salih ameller ise Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır. 45. Yüce Allah, Peygamberine asaleten, ondan sonra onun mirasçılığı görevini ifa edeceklere de tebean şunu emretmektedir: Sen, insanlara onu gerçek mahiyetiyle tasavvur edebilmeleri, hem görünen hem de görünmeyen yüzüyle onu tanıyabilmeleri için dünya hayatının misalini ver! Böylelikle bu dünya ile ebedi olan âhireti birbiri ile kıyaslasınlar ve tercih edilmeye değer hangisiyse onu tercih etsinler. Bu dünya hayatının misali, yere yağan ve bitkilere karışan, her göz alıcı çiftten bitkiler yeşerten yağmura benzer. Bu bitkilerin çiçekleri ve güzellikleri, bakanlara sevinç, seyredenlere ferahlık verir ve gafillerin de bütün dikkatlerini celbeder. Derken bir bakarsın ki rüzgarların savurduğu çer-çöp oluvermiş! O taze bitki, göz alıcı, müthiş görünüm ve çiçekler yok olup gitmiş! Artık yer kupkuru toprak oluvermiş, gözün dikkatini çekecek bir hali kalmamış olur. Göz ondan başkasına kayar ve bakıldığı zaman insanın kalbinde yalnızlık duygularını uyandırır. İşte bu dünya da aynen böyledir. Dünyaya sahip olan kişi, gençliği ile böbürlenip dünyalığı ile kendisine denk olanlara üstünlük sağlar, parasını pulunu elde edip zevklerine ve lezzetlerine dalar, bütün vakitlerinde her türlü arzularını gerçekleştirir, artık tüm günlerinde bu şekilde devam edeceğini sandığı bir sırada ansızın ölüm musibeti ile karşı karşıya kalır yahut da malı birden telef olur gider. O zaman da bütün sevinci yok olur, keyfi ve neşesi kaçar, rahatı sona erer. Kalbi yalnızlık duyguları içerisinde acılara gark olur, gençliğinden, gücünden ve malından ayrı düşer. İyi ya da kötü olan amelleriyle başbaşa kalıverir. İşte o vakit zalim olan kişi gerçek durumunu öğrenince pişmanlıktan ellerini ısırır. Tekrar dünyaya dönmeyi temenni eder. Ancak bu dönüşü, yarım kalmış arzu ve isteklerini tamamlamak için değil kusurlarını ve gaflet anlarını tevbe ve salih amellerle telafi etmek içindir. Aklı başında ve isabetli karar veren, hakka isabet muvaffakiyetine mazhar olan kimse, bu durumu gözünün önüne getirir ve nefsine şunları söyler: Farz et ki öldün. Zaten ölümün kaçınılmazdır. Bu iki halden hangisini tercih edeceksin? Bu dünya yurdunun süslerine aldanmayı ve bunlardan meralarda yayılan davarlar gibi faydalanmayı mı yoksa yiyecekleri daimi, gölgeleri oldukça koyu olan, içinde canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı şeyler bulunan ebedi bir yurt için amel etmeyi mi? İşte kulun, ilâhi tevfike mazhar olup olmadığı, kârlı mı zararlı mı olduğu bu kıyas ve tercihle anlaşılır. 46. Bundan dolayıdır Yüce Allah, malın ve evlatların “dünya hayatının (geçici) süsü” olduğunu haber vermektedir. Yani bunun ötesinde bir şey değillerdir. İnsan için baki kalacak, kendisine fayda sağlayıp sevinmesine sebep teşkil edecek olan ise ancak kalıcı salih amellerdir. Bunlar ise farzıyla, müstehabıyla bütün itaatleri, gerek Allah’ın haklarını gerekse de kulların haklarını yerine getirmeyi, namazı, zekâtı, sadakayı, haccı, umreyi, tesbihi, tahmidi, tehlili, tekbiri, tilaveti, faydalı ilim öğrenmeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, akrabalık bağını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı, eşlerin, kölelerin ve hayvanların haklarını yerine getirmeyi, bütün insanlara ve yaratılmışlara her türlü iyiliği yapmayı kapsar. İşte bütün bunlar, “kalıcı olan salih ameller” kapsamındadır. Bunların mükâfatı, Allah nezdinde daha hayırlıdır. Ümit bağlama bakımından da bunlar daha hayırlıdır. Zira bunların mükâfatları kalıcıdır ve ebediyete kadar katlanıp durur. Bunların ecirleri, iyilikleri ve faydaları da ihtiyaç vaktinde ümt bağlanmaya değerdir. O halde yarışanların kendisi için yarışmaları gereken, amelde bulunanların öne geçmek için gayret göstermeleri gereken, çabalayanların elde etmek için çabalamaları gereken işte budur. urada şunu dikkatle düşünelim: Yüce Allah, dünyanın durumunu ve geçiciliğini misal verdikten sonra onda bulunanların iki tür olduğunu zikretmektedir: Birisi, dünyanın süsü kabilindedir ve bunlarla kısa bir süre faydalanılır. Daha sonra bu süsler yok olur gider ve sahibine herhangi bir fayda sağlamaz. Hatta bunlardan zarar görmesi bile söz konusu olabilir. Bunlar, mal ve çocuklardır. Diğer tür ise sahibinin menfaatine olmak üzere devamlıdır. Bunlar ise kalıcı salih amellerdir.

Kehf 18:47

47- O gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Bütün insanları da tek birini bile bırakmadan mahşerde toplarız. 48- Saf halinde Rabbine arzedilirler (de onlara şöyle denir:)“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz. Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” 49- Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Günahkarların onlarda yazılı olanlardan dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez. 47. Yüce Allah, kıyamet gününün halini, o gündeki tedirgin edici, dehşetli, zorlu ve sıkıntılı halleri haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“O günde dağları yürütürüz.” Yani Allah, o dağları yerlerinden koparacak ve onları kum yığını haline getirecek, daha sonra da onları atılmış renkli yün gibi yapacaktır. Daha sonra da onlar dağılıp havaya saçılmış toz zerrecikleri haline gelecektir. Böylece yeryüzü apaçık ortaya çıkacak, herhangi bir iniş ve çıkışı bulunmayan dümdüz bir yer haline gelecektir. Allah, bütün insanları bu yer üzerinde haşredecek ve onlardan bu haşir meydanına getirmedik hiçbir kimse bırakmayacaktır. Öncekileri de sonrakileri de hep birlikte uçsuz bucaksız çöllerin ortasından ve denizlerin diplerinden getirecek, darmadağın iken onları bir araya toplayacak, paramparça iken onları yeni bir yaratılışla tekrar var edecektir. 48. Allah’ın huzuruna saf saf arzolunacaklar. Onları huzuruna getirecek, amellerine bakacak ve hiçbir zulüm söz konusu olmayacak şekilde haklarında adil hükmünü verecek ve onlara:“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz” diyecek. Yani malsız, ailesiz, aşiretsiz olarak tek başınıza geldiniz. Beraberlerinde dünya hayatında iken yaptıkları amellerden, kazanmış oldukları hayır ve şerden başkası bulunmayacaktır. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz ve size (dünyadayken) bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. (Allah'a) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçılarınızı da aranızda göremiyoruz.”(el-En’âm, 6/94) Burada da öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere artık onu gözleriyle gördükten sonra şöyle denileceği belirtilmektedir: “Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” Yani siz, amellerin karşılığının verileceğini, iyi amellere Allah’ın mükâfat vaadini, kötü amellere karşılık da tehdidini inkâr etmiştiniz. Şimdi bunu gözlerinizle gördünüz ve tattınız. 49. İşte o vakit iyi meleklerin yazmış olduğu amel defterleri huzura getirilecek, dehşetten kalpler yerlerinden fırlayacak, bunlardan dolayı sıkıntılar büyüyecek, öyle ki sapasağlam ve sarsılmaz kayalar bile bu sıkıntılar karşısında eriyecek hale gelir. Günahkârlar da bundan alabildiğine korkacaklar. Amellerinin satır satır yazıldığını, söz ve fiillerinin tek tek tespit edilmiş olduğunu görecekleri vakit de:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” diyecekler. Yani küçük olsun, büyük olsun bütün günahlarımız burada yazılıdır. Hepsi tespit edilmiş! Ne gizlide, ne de açıkta, ne gece, ne de gündüz işlediğimiz tek bir amel bile unutulmamış! “Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” Ve onu inkâr edemezler. “Rabbin kimseye zulmetmez.” İşte o vakit amellerinin karşılığını görecekler ve bu amelleri işlediklerini de itiraf edecekler. Rezil olacaklar ve onlara azap hak olacaktır:“Bu, ellerinizin daha önce yaptıkları yüzünden ve Allah’ın, kullarına zulmedici olmamasındadır.”(Âl-i İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51) Aksine onlar Allah’ın adalet ve lütfunun dışına çıkamayacaklardır.

Kehf 18:48

47- O gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Bütün insanları da tek birini bile bırakmadan mahşerde toplarız. 48- Saf halinde Rabbine arzedilirler (de onlara şöyle denir:)“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz. Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” 49- Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Günahkarların onlarda yazılı olanlardan dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez. 47. Yüce Allah, kıyamet gününün halini, o gündeki tedirgin edici, dehşetli, zorlu ve sıkıntılı halleri haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“O günde dağları yürütürüz.” Yani Allah, o dağları yerlerinden koparacak ve onları kum yığını haline getirecek, daha sonra da onları atılmış renkli yün gibi yapacaktır. Daha sonra da onlar dağılıp havaya saçılmış toz zerrecikleri haline gelecektir. Böylece yeryüzü apaçık ortaya çıkacak, herhangi bir iniş ve çıkışı bulunmayan dümdüz bir yer haline gelecektir. Allah, bütün insanları bu yer üzerinde haşredecek ve onlardan bu haşir meydanına getirmedik hiçbir kimse bırakmayacaktır. Öncekileri de sonrakileri de hep birlikte uçsuz bucaksız çöllerin ortasından ve denizlerin diplerinden getirecek, darmadağın iken onları bir araya toplayacak, paramparça iken onları yeni bir yaratılışla tekrar var edecektir. 48. Allah’ın huzuruna saf saf arzolunacaklar. Onları huzuruna getirecek, amellerine bakacak ve hiçbir zulüm söz konusu olmayacak şekilde haklarında adil hükmünü verecek ve onlara:“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz” diyecek. Yani malsız, ailesiz, aşiretsiz olarak tek başınıza geldiniz. Beraberlerinde dünya hayatında iken yaptıkları amellerden, kazanmış oldukları hayır ve şerden başkası bulunmayacaktır. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz ve size (dünyadayken) bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. (Allah'a) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçılarınızı da aranızda göremiyoruz.”(el-En’âm, 6/94) Burada da öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere artık onu gözleriyle gördükten sonra şöyle denileceği belirtilmektedir: “Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” Yani siz, amellerin karşılığının verileceğini, iyi amellere Allah’ın mükâfat vaadini, kötü amellere karşılık da tehdidini inkâr etmiştiniz. Şimdi bunu gözlerinizle gördünüz ve tattınız. 49. İşte o vakit iyi meleklerin yazmış olduğu amel defterleri huzura getirilecek, dehşetten kalpler yerlerinden fırlayacak, bunlardan dolayı sıkıntılar büyüyecek, öyle ki sapasağlam ve sarsılmaz kayalar bile bu sıkıntılar karşısında eriyecek hale gelir. Günahkârlar da bundan alabildiğine korkacaklar. Amellerinin satır satır yazıldığını, söz ve fiillerinin tek tek tespit edilmiş olduğunu görecekleri vakit de:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” diyecekler. Yani küçük olsun, büyük olsun bütün günahlarımız burada yazılıdır. Hepsi tespit edilmiş! Ne gizlide, ne de açıkta, ne gece, ne de gündüz işlediğimiz tek bir amel bile unutulmamış! “Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” Ve onu inkâr edemezler. “Rabbin kimseye zulmetmez.” İşte o vakit amellerinin karşılığını görecekler ve bu amelleri işlediklerini de itiraf edecekler. Rezil olacaklar ve onlara azap hak olacaktır:“Bu, ellerinizin daha önce yaptıkları yüzünden ve Allah’ın, kullarına zulmedici olmamasındadır.”(Âl-i İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51) Aksine onlar Allah’ın adalet ve lütfunun dışına çıkamayacaklardır.

Kehf 18:49

47- O gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Bütün insanları da tek birini bile bırakmadan mahşerde toplarız. 48- Saf halinde Rabbine arzedilirler (de onlara şöyle denir:)“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz. Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” 49- Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Günahkarların onlarda yazılı olanlardan dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez. 47. Yüce Allah, kıyamet gününün halini, o gündeki tedirgin edici, dehşetli, zorlu ve sıkıntılı halleri haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“O günde dağları yürütürüz.” Yani Allah, o dağları yerlerinden koparacak ve onları kum yığını haline getirecek, daha sonra da onları atılmış renkli yün gibi yapacaktır. Daha sonra da onlar dağılıp havaya saçılmış toz zerrecikleri haline gelecektir. Böylece yeryüzü apaçık ortaya çıkacak, herhangi bir iniş ve çıkışı bulunmayan dümdüz bir yer haline gelecektir. Allah, bütün insanları bu yer üzerinde haşredecek ve onlardan bu haşir meydanına getirmedik hiçbir kimse bırakmayacaktır. Öncekileri de sonrakileri de hep birlikte uçsuz bucaksız çöllerin ortasından ve denizlerin diplerinden getirecek, darmadağın iken onları bir araya toplayacak, paramparça iken onları yeni bir yaratılışla tekrar var edecektir. 48. Allah’ın huzuruna saf saf arzolunacaklar. Onları huzuruna getirecek, amellerine bakacak ve hiçbir zulüm söz konusu olmayacak şekilde haklarında adil hükmünü verecek ve onlara:“Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yarattıysak öylece bize geldiniz” diyecek. Yani malsız, ailesiz, aşiretsiz olarak tek başınıza geldiniz. Beraberlerinde dünya hayatında iken yaptıkları amellerden, kazanmış oldukları hayır ve şerden başkası bulunmayacaktır. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz ve size (dünyadayken) bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. (Allah'a) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçılarınızı da aranızda göremiyoruz.”(el-En’âm, 6/94) Burada da öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere artık onu gözleriyle gördükten sonra şöyle denileceği belirtilmektedir: “Fakat siz (dünyada iken) sizin (diriltilip hesaba çekilmeniz) için böyle bir zaman tayin etmediğimizi iddia etmiştiniz.” Yani siz, amellerin karşılığının verileceğini, iyi amellere Allah’ın mükâfat vaadini, kötü amellere karşılık da tehdidini inkâr etmiştiniz. Şimdi bunu gözlerinizle gördünüz ve tattınız. 49. İşte o vakit iyi meleklerin yazmış olduğu amel defterleri huzura getirilecek, dehşetten kalpler yerlerinden fırlayacak, bunlardan dolayı sıkıntılar büyüyecek, öyle ki sapasağlam ve sarsılmaz kayalar bile bu sıkıntılar karşısında eriyecek hale gelir. Günahkârlar da bundan alabildiğine korkacaklar. Amellerinin satır satır yazıldığını, söz ve fiillerinin tek tek tespit edilmiş olduğunu görecekleri vakit de:“Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” diyecekler. Yani küçük olsun, büyük olsun bütün günahlarımız burada yazılıdır. Hepsi tespit edilmiş! Ne gizlide, ne de açıkta, ne gece, ne de gündüz işlediğimiz tek bir amel bile unutulmamış! “Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” Ve onu inkâr edemezler. “Rabbin kimseye zulmetmez.” İşte o vakit amellerinin karşılığını görecekler ve bu amelleri işlediklerini de itiraf edecekler. Rezil olacaklar ve onlara azap hak olacaktır:“Bu, ellerinizin daha önce yaptıkları yüzünden ve Allah’ın, kullarına zulmedici olmamasındadır.”(Âl-i İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51) Aksine onlar Allah’ın adalet ve lütfunun dışına çıkamayacaklardır.

Kehf 18:50

50- Hani biz meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de hepsi secde etmişti. Ancak İblis hariç. O, cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıktı. O halde onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Zalimlerin bu değiş tokuşu ne kötüdür! 50. Yüce Allah, bizlere İblisin Adem’e ve onun soyundan gelenlere düşmanlığını bildirmekte ve meleklere, Adem’e ikram ve saygı olarak, kendi emrine de itaat olmak üzere secde etmelerini emretmiş olduğunu, onların da bu emre uyduklarını haber vermektedir:“Ancak İblis hariç. O, cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” ve: “Ben çamurdan yarattığın birine secde mi ederim hiç?”(el-İsrâ, 17/61); “Ben ondan hayırlıyım”(el-A’râf, 7/12) demişti. Bununla şeytan, Allah’a ve sizin ilk atanız Âdem’e olan düşmanlığını açıkça ortaya koymuş oluyordu. Bu durumda nasıl olur da siz “onu ve soyunu”, yani şeytanları “onlar sizin düşmanınızken beni bırakıp da” dost ediniyorsunuz. “Zalimlerin bu değiş tokuşu ne kötüdür!” Yani her türlü mutluluğun, kurtuluşun ve saadetin, kendi dostluğuna bağlı olduğu Rahman olan Allah’ın dostluğunu bırakıp da hayasızlıktan ve münkerden başkasını emretmeyen şeytanı dost edinmeyi nasıl seçersinzi? Bu ne kötü bir seçimdir! u âyet-i kerime ile şeytanın düşman edinilmesi teşvik edilmekte, bu hususta gayretler harekete geçirilmekte ve bunu gerektiren sebep de söz konusu edilmektedir. Yine bunun aksini zalim olandan başkasının yapmayacağı ifade edilmektedir ki gerçek düşmanını dost edinip de her türlü hamde layık olanın dostluğunu terk eden kimsenin zulmünden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğûtlardır. Onlar da onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.”(el-Bakara, 2/257) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dostlar edindiler”(el-A’râf, 7/30)

Kehf 18:51

51- Ben, onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim. 52- O gün buyuracak ki:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir. Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ben ne şeytanları, ne de bu saptırıcıları göklerin ve yerin yaratılışında da kendilerinin yaratılışına şahit tutmadım. Yani onları bu işte hazır bulundurmadığım gibi bu konuda onların fikirlerini de almadım. O halde onlar, bunlardan herhangi bir şeyi nasıl yaratmış olabilirler? Aksine tek başına yaratan ve kainatı idare eden, hikmet ve takdir sahibi olan yalnızca Allah’tır. Her şeyi yaratan ve her şeyde hikmeti gereğince tasarrufta bulunan O’dur. O halde nasıl olur da birtakım şeytanlar O’na ortak koşulur, dost edinilir ve Allah’a itaat edili gibi onlara itaat olunur? Halbuki hiçbir şey yaratmış değillerdir. Hiçbir yaratmada da hazır bulunmamışlardır. Yüce Allah’a hiçbir şekilde yardım etmiş de değillerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim.” buyurmaktadır. Yani bunlardan herhangi bir varlık hiçbir hususta Allah’a yardımcı olmuş ve O’na destek vermiş değildir. Allah’ın, varlıkların işlerinin idaresinin bir bölümünü onlara havale etmesi Allah’a yakışmaz. Çünkü bunlar, insanları saptırmaya ve Rablerine düşmanlık etmeye gayret ederler. O halde uygun olan, Allah’ın onları kendinden uzaklaştırmasıdır, yakınlaştırması değil. 52. Allah, dünyada kendisine şirk koşanları söz konusu edip şirki en ileri derecede çürüttükten, şirk koşanın bilgisiz ve kıt akıllı olduğuna hüküm verdikten sonra kıyamet gününde müşriklerin, ortak koştukları varlıkları ile başlarından geçecekleri ve Allah’ın kendilerine ne şekilde sesleneceğini şöylece haber vermektedir:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Kendi kanaatinize, o bozuk ve tutarsız iddianıza göre bana ortak diye ileri sürdüklerinizi çağırın! Bu, onların kanaatleridir. Çünkü gerçekte Allah’ın ne göklerde, ne de yerde hiçbir ortağı yoktur. Yani haydi size faydalı olmaları ve sizleri bu zorlu ve sıkıntılı hallerden kurtarmaları için onlara seslenip çağırın. “Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir.” Çünkü o gün hüküm, idare ve egemenlik yalnız Allah’ın olacaktır. Hiçbir kimse ne kendisine ne de başkasına zerre ağırlığınca bile fayda sağlayamayacaktır. “Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız.” Onları birbirinden ayırıp uzaklaştıracak helak uçurumunu ortak koşanlar ve ortak koştukları varlıklar arasına koyacağız. İşte o vakit ortak koşulanların, kendilerini ortak koşanlara olan düşmanlıkları, onların ortak koşmalarını inkâr etmeleri ve onlardan uzak olduklarını bildirmeleri açıkça ortaya çıkar. Nitekim Allah:“İnsanlar bir araya toplandığında onlar, onlara düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkar ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) buyurmaktadır.

Kehf 18:52

51- Ben, onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim. 52- O gün buyuracak ki:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir. Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ben ne şeytanları, ne de bu saptırıcıları göklerin ve yerin yaratılışında da kendilerinin yaratılışına şahit tutmadım. Yani onları bu işte hazır bulundurmadığım gibi bu konuda onların fikirlerini de almadım. O halde onlar, bunlardan herhangi bir şeyi nasıl yaratmış olabilirler? Aksine tek başına yaratan ve kainatı idare eden, hikmet ve takdir sahibi olan yalnızca Allah’tır. Her şeyi yaratan ve her şeyde hikmeti gereğince tasarrufta bulunan O’dur. O halde nasıl olur da birtakım şeytanlar O’na ortak koşulur, dost edinilir ve Allah’a itaat edili gibi onlara itaat olunur? Halbuki hiçbir şey yaratmış değillerdir. Hiçbir yaratmada da hazır bulunmamışlardır. Yüce Allah’a hiçbir şekilde yardım etmiş de değillerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Haktan saptıranları yardımcı da edinmedim.” buyurmaktadır. Yani bunlardan herhangi bir varlık hiçbir hususta Allah’a yardımcı olmuş ve O’na destek vermiş değildir. Allah’ın, varlıkların işlerinin idaresinin bir bölümünü onlara havale etmesi Allah’a yakışmaz. Çünkü bunlar, insanları saptırmaya ve Rablerine düşmanlık etmeye gayret ederler. O halde uygun olan, Allah’ın onları kendinden uzaklaştırmasıdır, yakınlaştırması değil. 52. Allah, dünyada kendisine şirk koşanları söz konusu edip şirki en ileri derecede çürüttükten, şirk koşanın bilgisiz ve kıt akıllı olduğuna hüküm verdikten sonra kıyamet gününde müşriklerin, ortak koştukları varlıkları ile başlarından geçecekleri ve Allah’ın kendilerine ne şekilde sesleneceğini şöylece haber vermektedir:“Benim ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Kendi kanaatinize, o bozuk ve tutarsız iddianıza göre bana ortak diye ileri sürdüklerinizi çağırın! Bu, onların kanaatleridir. Çünkü gerçekte Allah’ın ne göklerde, ne de yerde hiçbir ortağı yoktur. Yani haydi size faydalı olmaları ve sizleri bu zorlu ve sıkıntılı hallerden kurtarmaları için onlara seslenip çağırın. “Onlar da çağıracaklar fakat kendilerine cevap vermeyeceklerdir.” Çünkü o gün hüküm, idare ve egemenlik yalnız Allah’ın olacaktır. Hiçbir kimse ne kendisine ne de başkasına zerre ağırlığınca bile fayda sağlayamayacaktır. “Biz de aralarına bir helak uçurumu koyacağız.” Onları birbirinden ayırıp uzaklaştıracak helak uçurumunu ortak koşanlar ve ortak koştukları varlıklar arasına koyacağız. İşte o vakit ortak koşulanların, kendilerini ortak koşanlara olan düşmanlıkları, onların ortak koşmalarını inkâr etmeleri ve onlardan uzak olduklarını bildirmeleri açıkça ortaya çıkar. Nitekim Allah:“İnsanlar bir araya toplandığında onlar, onlara düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkar ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) buyurmaktadır.

Kehf 18:53

53- Günahkarlar ateşi görür ve artık ona düşeceklerini kesin olarak anlarlar ama ondan kaçacak bir yer de bulamazlar. 53. Yani kıyamet günü hesaplar görülüp de herkes ameline göre diğerlerinden ayrılınca ve günahkârlar aleyhine de azap sözü hak olduğunda cehennemi daha oraya girmeden görecekler ve bundan dehşete kapılıp rahatsız olacaklardır. Çünkü artık oraya düşeceklerini anlayacaklardır. Ayet-i kerimede geçen “فَظَنُّوٓاْ ” kelimesindeki “zan” hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Bu, zan değil yakîn manasınadır. Yani onlar, oraya gireceklerini kesin olarak anlarlar; “ama ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.” Yönelip gidecek başka bir yerleri olmayacak. Allah’ın izni olmaksızın da kimse onlara şefaat edemeyecek. Bu ayette kalpleri ürperten ve yürekler titreten bir tehdit söz konusudur.

Kehf 18:54

54- Andolsun biz, bu Kur’an’da insanlara her misalden türlü türlü açıklamalar yaptık. Ne var ki insanın tartışmacılığı her şeyden ileridir.

Kehf 18:55

55- İnsanlara hidâyet geldiği zaman onları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, ancak öncekiler hakkındaki ilahi kanunun kendilerine de uygulanmasını veya azabın onlara göz göre göre gelmesini beklemeleridir. 55. Yüce Allah, Kur’an’ın azametini, celâlini, herkese gelmiş bir kitap olduğunu ve onda her türlü misalin geniş geniş açıklanmış olduğunu haber vermektedir. Yani faydalı bilgilere ve ebedi mutluluğa ulaştıran her bir yola, kötülükten ve helâkten koruyan her bir çareye dair bütün misaller içermektedir. Bu kitapta helâl ve haramın misalleri, amellerin karşılıklarına dair misaller, teşvik, korkutma, kalplere fayda sağlayacak doğru haberler; inanılacak, kalplere huzur verecek ve onları aydınlatacak surette yer almıştır. Bu da bu Kur’an’a teslim olmayı, onu itaat ve bağlılıkla karşılamayı, hiçbir hususta ona karşı çıkmamayı gerektirir. Bununla birlikte insanların pek çoğu hak, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile hakka dair tartışmakta ve:“Hakkı ortadan kaldırmak için”(el-Kehf, 18/56) batılı ileri sürerek tartışmaya koyulmaktadırlar. “Ne var ki insanın tartışmacılığı her şeyden ileridir.” Yani bu, insanlara yakışmamakla ve onların adil bir davranışı olmamakla birlikte insanlar, hak hususunda çokça tartışırlar ve anlaşmazlık çıkartırlar. İnsanı bu hale iten ise Allah’a iman etmeyişidir. Onların bu tutumları zulüm ve inattan kaynaklanır. Yoksa hakkın beyanında, delillerinde ve belgelerinde olan bir eksiklikten değil. Yoksa insanlara azap ve kendilerinden öncekilerin başına gelen musibetler gelecek olsa onlar bu halde olmaz. Bundan dolayıdir Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 55. Yani onlara gelen doğru yol sayesinde hiyadet ile sapıklık, hak ile batıl birbirinden açık seçik ayırt edilmişken, bu hidâyet onlara ulaşmış ve onlara karşı Allah’ın delili ortaya konulmuşken, insanları imandan alıkoyan şey, gerekli açıklamaların yapılmamış olması değildir. Onları imandan alıkoyan tek şey, zulüm ve haddi aşmaktır. Artık geriye Allah’ın geçmişlere uygulamış olduğu kanununun gelip çatmasından başka bir şey kalmaz. Çünkü öncekilere de uygulanan ilahi kanun şu idi: Eğer iman etmeyecek olurlarsa derhal onlara azap gelir yahut da kendilerine doğru gelmekte olan azabı kendi gözleriyle ayan beyan görürler. O halde bu kafirler, böyle bir durumdan korksunlar ve geri çevrilemeyecek azap kendilerine gelmeden önce küfürlerinden tevbe edip vaz geçsinler.

Kehf 18:56

56- Biz, peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfir olanlar da batılla hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Âyetlerimi ve kendisiyle uyarıldıkları şeyi alaya alırlar. 56. Yani biz peygamberleri oyun olsun diye boş yere göndermeyiz. İnsanlar onları rabler edinsinler veya bu peygamberler, insanları kendilerine ibadete davet etsinler diye de göndermeyiz. Aksine biz peygamberleri insanları her türlü hayra çağırsınlar ve her türlü kötülüğü yasaklayıp onları vaz geçirmeye çalısınlar, bu emirleri yerine getirdikleri zaman da dünya ve âhiretin mükâfatıyla onları müjdelesinler, bunlara karşı gelmeleri halinde ise dünya ve âhiretin cezaları ile uyarıp korkutsunlar diye göndeririz. Böylelikle Allah’ın kullara karşı delili de ortaya konulmuş olur. Bununla birlikte zalimler ve kâfirler, hakkı ortadan kaldırmak için batılı ileri sürerek mücadele etmekte diretirler. Bu sebepten bütün imkânlarıyla batıla yardımcı olmaya, hakkı ortadan kaldırıp çürütmeye gayret ederler. Allah’ın peygamberleri ve âyetleri ile alay ederler. Ellerindeki bilgiye kanarak şımarırlar. Allah ise kâfirler hoş görmese dahi nurunu tamama erdirmekten ve hakkı batıla galip getirmekten başkasına razı olmaz. “Bilakis biz hakkı batıl üzerine bırakırız da hak, onun beynini darmadağın eder. O da derhal yok olur.”(el-Enbiyâ, 21/18) Yüce Allah’ın, batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele veren batıl temsilcilerini ortaya çıkarması, hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu, hakkın açıkça ortaya çıkmasının, hakkın belge ve delillerinin net bir şekilde görülmesinin, diğer taraftan batılın ve onun tutarsızlığının ortaya çıkmasının en önemli sebepleri arasındadır. Çünkü her şey zıddı ile bilinir, netlik kazanır.

Kehf 18:57

57- Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında onlardan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptıklaırını unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, onların kalpleri üzerine onu iyi anlamalarına engel olan perdeler ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler. 58- Bununla beraber Rabbin, çok bağışlayıcıdır, rahmet sahibidir. Şâyet onları kazandıkları yüzünden (dünyada) sorgulasaydı onlara azabı çabucak verirdi. Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır. 59- İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik ve onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik. 57. Yüce Allah, kendisine Allah’ın âyetleri hatırlatılıp hak ve batıl, hidâyet ve sapıklık açıkça beyan edildikten, gereği gibi uyarıldıktan ve teşvik olunduktan sonra o âyetlerden yüz çeviren kimseden daha büyük zalim ve daha büyük günahkâr olamayacağını haber vermektedir. Çünkü bu kimse, kendisine hatırlatılanlardan öğüt almaz, kötü yolundan da dönmez. Önceden işlediği günahları unutur ve bütün gizlilikleri çok iyi bilenin gözetimi altında olduğunu da aklına getirmez. Böyle birisi, Allah’ın âyetleri kendisine gelmeyip bu âyetlerle kendisine öğüt verilmeksizin yüz çeviren kimseden -bu da zalim olmakla birlikte- daha büyük bir zalimdir. Çünkü bilerek ve göz göre göre isyan eden bir kimsenin günahı, öyle olmayana nispetle daha büyüktür. Yüce Allah da böyle bir kimseyi âyetlerinden yüz çevirip günahlarını unuttuğu, kendisi için bilgisine rağmen kötü yolu tercih ettiği için cezalandırır. Onun önündeki hidâyet kapılarını, kalbine perdeler germek suretiyle kapatır. Yani onun kalbi üzerine bu âyetleri işitse dahi iyice anlayıp kavramasını engelleyecek sağlam örtüler koyar. Artık böyle bir kimsenin kalbine bu âyetlerin ulaşıp yer etmesi mümkün değildir. “Kulaklarına da bir ağırlık koyduk.” Yani âyetlerin, kalbine ulaşmasına engel olacak ve onları yararlanacakları bir surette işitmelerini önleyecek şekilde onları sağırlaştırdık. Bu hale geldiler mi artık hidâyet bulma imkânları da kalmaz. “Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler.” Çünkü hidâyete çağıran kimsenin bu çağrısını kabul etmesi umulan kişi, onu bilmeyen kimsedir. Bunlar ise her şeyi açıkça gördükten sonra körleştiler, hak yolunu öğrenip onu terk ettiler, sapıklık yolunu görüp onu izlediler. Yüce Allah da onları, kalplerine kilit vurmak ve mühürlemekle cezalandırdı. Artık onların hidâyet bulmalarının bir çaresi ve yolu kalmamıştır. Bu âyet-i kerimede hakkı öğrendikten sonra terk eden kimse, haktan alıkonulmakla ve bir daha ona ulaşma imkânı kalmamakla korkutulmaktadır ki bu, böyle bir durumdan sakındırıp korkutan en büyük uyarıdır. 58. Daha sonra Yüce Allah mağfiret ve rahmetinin genişliğini haber vermektedir. O, bütün günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder, onları rahmetine alır ve ihsanı onları büsbütün kuşatır. Eğer O, kulları işlemiş oldukları günahları dolayısıyla dünyada hemen sorgulayacak olsa hiç şüphesiz onlara daha dünyadayken azap eder. Ancak Yüce Allah, Halîmdir, çabucak ceza vermez. Aksine -ihmal etmemekle birlikte- mühlet verir. Günahların etkilerinin görülmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Bu etkiler, günahlardan uzun bir süre sonra görülse bile bu böyledir. Bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurulmaktadır:“Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır.” Yani onların amellerinin cezasını görecekleri bir vakitleri vardır. Bu zamanın gelmesi kaçınılmazdır ve ondan kurtuluş yoktur. Bundan kaçıp bir yere sığınmaya ve kurtulmaya imkân bulunamaz. 59. Bu, Allah’ın öncekilerde de sonrakilerde de geçerli olagelen bir kanunudur. Şöyle ki O, günahkârları çabucak cezalandırmaz, ancak onlara tevbe etmeleri ve Allah’a dönmeleri için mühlet verir, davet eder. Eğer tevbe eder, Allah’a yönelirlerse onların günahlarını bağışlar, onlara rahmetini ihsan eder ve onlardan cezayı uzaklaştırır. Şâyet zulüm ve inatlarını sürdürecek olur da onlar için tespit edilmiş bulunan azap vakti gelirse o vakit de üzerlerine azabını indirir. Bundan dolayı O, şöyle buyurmaktadır:“İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik” Yani biz, onları zulümleri sebebiyle helâk ettik. Onlara zulmederek helâk etmedik. “onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik.” Bu süre takdir edilmiş, belirli bir süredir. Ondan önce helak edilmedikleri gibi, ondan sonraya da bırakılmamışlardır.

Kehf 18:58

57- Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında onlardan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptıklaırını unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, onların kalpleri üzerine onu iyi anlamalarına engel olan perdeler ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler. 58- Bununla beraber Rabbin, çok bağışlayıcıdır, rahmet sahibidir. Şâyet onları kazandıkları yüzünden (dünyada) sorgulasaydı onlara azabı çabucak verirdi. Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır. 59- İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik ve onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik. 57. Yüce Allah, kendisine Allah’ın âyetleri hatırlatılıp hak ve batıl, hidâyet ve sapıklık açıkça beyan edildikten, gereği gibi uyarıldıktan ve teşvik olunduktan sonra o âyetlerden yüz çeviren kimseden daha büyük zalim ve daha büyük günahkâr olamayacağını haber vermektedir. Çünkü bu kimse, kendisine hatırlatılanlardan öğüt almaz, kötü yolundan da dönmez. Önceden işlediği günahları unutur ve bütün gizlilikleri çok iyi bilenin gözetimi altında olduğunu da aklına getirmez. Böyle birisi, Allah’ın âyetleri kendisine gelmeyip bu âyetlerle kendisine öğüt verilmeksizin yüz çeviren kimseden -bu da zalim olmakla birlikte- daha büyük bir zalimdir. Çünkü bilerek ve göz göre göre isyan eden bir kimsenin günahı, öyle olmayana nispetle daha büyüktür. Yüce Allah da böyle bir kimseyi âyetlerinden yüz çevirip günahlarını unuttuğu, kendisi için bilgisine rağmen kötü yolu tercih ettiği için cezalandırır. Onun önündeki hidâyet kapılarını, kalbine perdeler germek suretiyle kapatır. Yani onun kalbi üzerine bu âyetleri işitse dahi iyice anlayıp kavramasını engelleyecek sağlam örtüler koyar. Artık böyle bir kimsenin kalbine bu âyetlerin ulaşıp yer etmesi mümkün değildir. “Kulaklarına da bir ağırlık koyduk.” Yani âyetlerin, kalbine ulaşmasına engel olacak ve onları yararlanacakları bir surette işitmelerini önleyecek şekilde onları sağırlaştırdık. Bu hale geldiler mi artık hidâyet bulma imkânları da kalmaz. “Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler.” Çünkü hidâyete çağıran kimsenin bu çağrısını kabul etmesi umulan kişi, onu bilmeyen kimsedir. Bunlar ise her şeyi açıkça gördükten sonra körleştiler, hak yolunu öğrenip onu terk ettiler, sapıklık yolunu görüp onu izlediler. Yüce Allah da onları, kalplerine kilit vurmak ve mühürlemekle cezalandırdı. Artık onların hidâyet bulmalarının bir çaresi ve yolu kalmamıştır. Bu âyet-i kerimede hakkı öğrendikten sonra terk eden kimse, haktan alıkonulmakla ve bir daha ona ulaşma imkânı kalmamakla korkutulmaktadır ki bu, böyle bir durumdan sakındırıp korkutan en büyük uyarıdır. 58. Daha sonra Yüce Allah mağfiret ve rahmetinin genişliğini haber vermektedir. O, bütün günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder, onları rahmetine alır ve ihsanı onları büsbütün kuşatır. Eğer O, kulları işlemiş oldukları günahları dolayısıyla dünyada hemen sorgulayacak olsa hiç şüphesiz onlara daha dünyadayken azap eder. Ancak Yüce Allah, Halîmdir, çabucak ceza vermez. Aksine -ihmal etmemekle birlikte- mühlet verir. Günahların etkilerinin görülmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Bu etkiler, günahlardan uzun bir süre sonra görülse bile bu böyledir. Bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurulmaktadır:“Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır.” Yani onların amellerinin cezasını görecekleri bir vakitleri vardır. Bu zamanın gelmesi kaçınılmazdır ve ondan kurtuluş yoktur. Bundan kaçıp bir yere sığınmaya ve kurtulmaya imkân bulunamaz. 59. Bu, Allah’ın öncekilerde de sonrakilerde de geçerli olagelen bir kanunudur. Şöyle ki O, günahkârları çabucak cezalandırmaz, ancak onlara tevbe etmeleri ve Allah’a dönmeleri için mühlet verir, davet eder. Eğer tevbe eder, Allah’a yönelirlerse onların günahlarını bağışlar, onlara rahmetini ihsan eder ve onlardan cezayı uzaklaştırır. Şâyet zulüm ve inatlarını sürdürecek olur da onlar için tespit edilmiş bulunan azap vakti gelirse o vakit de üzerlerine azabını indirir. Bundan dolayı O, şöyle buyurmaktadır:“İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik” Yani biz, onları zulümleri sebebiyle helâk ettik. Onlara zulmederek helâk etmedik. “onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik.” Bu süre takdir edilmiş, belirli bir süredir. Ondan önce helak edilmedikleri gibi, ondan sonraya da bırakılmamışlardır.

Kehf 18:59

57- Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında onlardan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptıklaırını unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, onların kalpleri üzerine onu iyi anlamalarına engel olan perdeler ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler. 58- Bununla beraber Rabbin, çok bağışlayıcıdır, rahmet sahibidir. Şâyet onları kazandıkları yüzünden (dünyada) sorgulasaydı onlara azabı çabucak verirdi. Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır. 59- İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik ve onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik. 57. Yüce Allah, kendisine Allah’ın âyetleri hatırlatılıp hak ve batıl, hidâyet ve sapıklık açıkça beyan edildikten, gereği gibi uyarıldıktan ve teşvik olunduktan sonra o âyetlerden yüz çeviren kimseden daha büyük zalim ve daha büyük günahkâr olamayacağını haber vermektedir. Çünkü bu kimse, kendisine hatırlatılanlardan öğüt almaz, kötü yolundan da dönmez. Önceden işlediği günahları unutur ve bütün gizlilikleri çok iyi bilenin gözetimi altında olduğunu da aklına getirmez. Böyle birisi, Allah’ın âyetleri kendisine gelmeyip bu âyetlerle kendisine öğüt verilmeksizin yüz çeviren kimseden -bu da zalim olmakla birlikte- daha büyük bir zalimdir. Çünkü bilerek ve göz göre göre isyan eden bir kimsenin günahı, öyle olmayana nispetle daha büyüktür. Yüce Allah da böyle bir kimseyi âyetlerinden yüz çevirip günahlarını unuttuğu, kendisi için bilgisine rağmen kötü yolu tercih ettiği için cezalandırır. Onun önündeki hidâyet kapılarını, kalbine perdeler germek suretiyle kapatır. Yani onun kalbi üzerine bu âyetleri işitse dahi iyice anlayıp kavramasını engelleyecek sağlam örtüler koyar. Artık böyle bir kimsenin kalbine bu âyetlerin ulaşıp yer etmesi mümkün değildir. “Kulaklarına da bir ağırlık koyduk.” Yani âyetlerin, kalbine ulaşmasına engel olacak ve onları yararlanacakları bir surette işitmelerini önleyecek şekilde onları sağırlaştırdık. Bu hale geldiler mi artık hidâyet bulma imkânları da kalmaz. “Bu yüzden sen onları doğru yola davet etsen bile onlar asla hidâyete gelmezler.” Çünkü hidâyete çağıran kimsenin bu çağrısını kabul etmesi umulan kişi, onu bilmeyen kimsedir. Bunlar ise her şeyi açıkça gördükten sonra körleştiler, hak yolunu öğrenip onu terk ettiler, sapıklık yolunu görüp onu izlediler. Yüce Allah da onları, kalplerine kilit vurmak ve mühürlemekle cezalandırdı. Artık onların hidâyet bulmalarının bir çaresi ve yolu kalmamıştır. Bu âyet-i kerimede hakkı öğrendikten sonra terk eden kimse, haktan alıkonulmakla ve bir daha ona ulaşma imkânı kalmamakla korkutulmaktadır ki bu, böyle bir durumdan sakındırıp korkutan en büyük uyarıdır. 58. Daha sonra Yüce Allah mağfiret ve rahmetinin genişliğini haber vermektedir. O, bütün günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder, onları rahmetine alır ve ihsanı onları büsbütün kuşatır. Eğer O, kulları işlemiş oldukları günahları dolayısıyla dünyada hemen sorgulayacak olsa hiç şüphesiz onlara daha dünyadayken azap eder. Ancak Yüce Allah, Halîmdir, çabucak ceza vermez. Aksine -ihmal etmemekle birlikte- mühlet verir. Günahların etkilerinin görülmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Bu etkiler, günahlardan uzun bir süre sonra görülse bile bu böyledir. Bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurulmaktadır:“Fakat onlar için belirli bir vade vardır ki (o gelince artık kaçacak) hiçbir sığınak bulamayacaklardır.” Yani onların amellerinin cezasını görecekleri bir vakitleri vardır. Bu zamanın gelmesi kaçınılmazdır ve ondan kurtuluş yoktur. Bundan kaçıp bir yere sığınmaya ve kurtulmaya imkân bulunamaz. 59. Bu, Allah’ın öncekilerde de sonrakilerde de geçerli olagelen bir kanunudur. Şöyle ki O, günahkârları çabucak cezalandırmaz, ancak onlara tevbe etmeleri ve Allah’a dönmeleri için mühlet verir, davet eder. Eğer tevbe eder, Allah’a yönelirlerse onların günahlarını bağışlar, onlara rahmetini ihsan eder ve onlardan cezayı uzaklaştırır. Şâyet zulüm ve inatlarını sürdürecek olur da onlar için tespit edilmiş bulunan azap vakti gelirse o vakit de üzerlerine azabını indirir. Bundan dolayı O, şöyle buyurmaktadır:“İşte (yakınınızdaki) şu ülkeleri zulmettikleri vakit helak etmiştik” Yani biz, onları zulümleri sebebiyle helâk ettik. Onlara zulmederek helâk etmedik. “onların helâkleri için de belirli bir vade tayin etmiştik.” Bu süre takdir edilmiş, belirli bir süredir. Ondan önce helak edilmedikleri gibi, ondan sonraya da bırakılmamışlardır.

Kehf 18:60

60- Bir vakit Mûsâ, hizmetçisine şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim.” 61- Nihâyet onlar bu iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular. Balık da denizde kanal misali bir yol tutup gitti. 62- (Buluşma yerini) geçtikleri vakit Musa, hizmetçisine:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” dedi. 63- Dedi ki:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” 64- Mûsâ da:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler. 65- Orada kullarımızdan bir kul buldular ki biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik. 66- Mûsâ ona şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” 67- Dedi ki:“Doğrusu sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” 68- “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” 69- Musa dedi ki:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” 70- Dedi ki:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” dedi. 71- Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı. (Musa:)“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın!” dedi. 72- O (kul) dedi ki: “Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 73- (Musa:)“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” dedi. 74- Yine yola koyuldular. Nihâyet bir erkek çocuğa rast geldiler de o (kul) çocuğu öldürdü. (Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” 75- Dedi ki:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 76- Musa da:“Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O zaman benden yana mazur sayılırsın.” dedi. 77- Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvara rast geldiler. O (kul) da bu duvarı doğrultuverdi. Musa da dedi ki:“Eğer isteseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” 78- Dedi ki:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu. Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim: 79- “Öncelikle o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti. O nedenle ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” 80- “Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” 81- “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” 82- “Duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi. Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur!” 60. Yüce Allah, (bu kıssada) peygamberi Mûsâ aleyhisselam ile onun hayra ve ilim öğrenmeye olan ileri derecedeki arzusunu haber vermektedir. O, yanındaki delikanlıya, yani yolculukta da ikamet halinde de yanından ayrılmayan hizmetçisi Yûşâ’ b. Nûn’a -ki Yüce Allah daha sonra ona da peygamberlik vermiştir- şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım.” Yani aldığım yol uzayıp gitse dahi ve son derece yorgun düşsem bile iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yolculuğuma devam edeceğim. Burası hakkında Yüce Allah kendisine şöyle vahyetmişti: Orada Allah’ın kullarından alim bir kul bulacaksın ki o, sende bulunmayan bir ilme sahiptir. “yahut yıllarca gideceğim” Yani gerekirse uzun mesafeler kat edeceğim. Mûsâ’nın sahip olduğu şevk ve arzu, onu yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söylemeye itmişti. Bu sözler Mûsâ’nın kesin kararının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki Mûsâ da bu kararını uygulamıştı. 61. “Nihâyet onlar” yani Mûsâ ve yanındaki delikanlı “iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular.” Beraberlerinde azık olarak aldıkları ve yedikleri bir balık vardı. Yüce Allah, ona: Bulmak istediğin kulumuz balığı kaybedeceğiniz yerdedir, diye vahyetmişti. Nihâyet bu balık, denizde kanal misali bir yol tutup gözden kayboldu. Bu, bir mucizedir. Müfessirlerin açıkladıklarına göre azık olarak yanlarında aldıkları balık, oraya ulaşınca denizin nemi ona ulaştı ve o da Allah’ın izniyle canlanıp denizde kendisine bir yol bularak denizdeki diğer canlılara katıldı. 62. Mûsâ ve beraberindeki genç, iki denizin birleştiği yeri geçtikten bir müddet sonra Mûsâ beraberindeki delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük.” dedi. Yani iki denizin birleştiği yeri geçtikten sonraki yolculuklarından dolayı epey yorulmuşlardı. Yoksa iki denizin birleştiği yere kadar aldıkları yol da gerçekten uzundu ama oraya kadar yorgunluk hissetmemişlerdi. Bu da hem bir mucize hem de Mûsâ’nın, aradığını bulduğuna dair bir alamet idi. Aynı şekilde bu yere ulaşmak için duydukları şevk de yolculuklarını kolaylaştırmış idi. Ama ulaşmaları gereken hedeflerini geçtikleri vakit yorulduklarını hissettiler. 63. Mûsâ yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söyleyince o da ona şu cevabı verdi:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum.” Yani gece vakti konakladığımız o kayayı hatırlıyor musun, işte ben orada balığı unuttum. “Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı.” Çünkü buna sebep o olmuştu. “Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” Yani balığın denize girip orada yolunu bulması, gerçekten hayret edilecek bir şeydi. Müfessirlerin dediklerine göre balığın gittiği yer, denizdeki bir menfez, bir kanal şeklinde idi. Bu da Mûsâ ve onun beraberindeki delikanlı için şaşılacak bir şeydi. 64. Yanındaki delikanlı bu sözleri söyleyince Mûsâ, Yüce Allah kendisine balığı kaybedecekleri yerde Hızır ile karşılaşacakları vaadinde bulunduğu için:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. “Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler.” Yani balığı unutup geldikleri yeri bulmak için geri dönüp izlerini takip ettiler. 65. Mûsâ ve beraberindeki delikanlı balığı kaybettikleri yere ulaştıklarında Allah’ın kullarından bir kul olan Hızır ile karşılaştılar. Doğru olan görüşe göre o, peygamber değil, salih bir kul idi. “Biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş” Allah’ın kendisi vasıtasıyla ilmini arttırdığı ve amelini güzelleştirdiği bir rahmet ihsan etmiş “ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” Her ne kadar Mûsâ, başta iman ve itikadi esaslar olmak üzere bir çok konuda ondan daha bilgili idiyse de o, Mûsâ’ya verilmemiş türden birtakım bilgilere sahip kılınmıştı. Zira Mûsâ, peygamberler arasında Yüce Allah’ın diğer insanlara ilim, amel ve başka özelliklerle üstün kılmış olduğu ulu’l-azm rasûllerden birisi idi. 66. Mûsâ, bu kul ile bir araya gelince ona edeb çerçevesinde, istişare üslubu ile ve maksadını bildirmek üzere şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” Yani Yüce Allah’ın sana öğretmiş olduğu ilimden bana doğruyu gösterecek ve benim kendisi vasıtasıyla belli meseleler hakkında hakkı bileceğim bilgileri bana öğretmen için sana uyabilir miyim? Yüce Allah, Hızır’a Mûsâ aleyhisselam’a dahi gizli kalabilen pek çok şeyin iç yüzlerine muttali olmasını sağlayacak türden bir ilham ve kerâmet ihsan etmişti. 67. Bunun üzerine Hızır, Mûsâ’ya: Ben senin bu teklifini reddetmem; fakat “sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” Bana uymaya, benimle birlikte kalmaya gücün yetmez. Çünkü sen zahiri itibariyle karşı çıkılması gereken fakat iç yüzü böyle olmayan birtakım şeyler göreceksin. Bundan dolayı da devamla ona şöyle dedi: 68. “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” Yani iç yüzünü de zahirini de kavrayamadığın, ondan maksadın ve akibetinin ne olduğunu bilemediğin bir işe nasıl sabreder ve tahammül gösterebilirsin? 69. Bunun üzerine Mûsâ şöyle dedi:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” Bu ifadeleriyle Mûsâ, kendisiyle sınanacağı hususlar ortaya çıkmadan önce azmedip karar vermiştir. Halbuki karar vermek ayrı bir şeydir, sabır göstermek ayrı bir şey. Bu yüzden de Mûsâ işler ortaya çıkınca sabır ve tahammül gösteremedi. 70. Mûsâ, bu sözleri söyleyince Hızır:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.” Yani sen önce bana soru sorup yaptığım işe tepki gösterme. Durumunu sana bildirmem uygun olan vakitte ben sana bildirinceye kadar sabret. Bu sözleriyle kendisine soru sormamasını istedi ve işin iç yüzünden kendisini haberdar edeceğine söz verdi. 71. “Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı.” Yani Hızır gemiden bir tahta parçası söktü. Onun bundan -ilerde açıklayacağı üzere- bir maksadı vardı. Ancak Mûsâ aleyhisselam buna tahammül edemedi. Çünkü bu iş, zahiren kötü bir işti. Zira bu, gemi için bir kusurdur. O gemide yolculuk yapanların da batmalarına bir sebeptir. O yüzden Mûsâ:“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın.” Yani oldukça büyük çapta kötü bir iş yaptın, demişti. 72. Mûsâ, bu sözleri sabredememesinden dolayı söylemişti. O nedenle Hızır da ona şöyle dedi:“Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” Yani sana önceden dediğim gibi oldu, dedi. 73. Mûsâ, bu sözlerini unutarak söylediğinden şöyle demişti:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” Yani bu işimi zorlaştırma, beni hoş karşıla! Çünkü unutarak bu itirazı yaptım, o bakımdan bu ilk seferinde beni sorumlu tutma! Böylelikle Mûsâ, hem ikrarda bulunmuş, hem de mazeretini belirtmiş oluyordu. Ey Hızır! Senin, arkadaşına zorluk çıkarmaman gerekir, demişti. Hızır da onu hoş karşılamıştı. 74. “Yine yola koyuldular. Nihâyet” küçük “bir erkek çocuğa rast geldiler de o” Hızır “çocuğu öldürdü.” Mûsâ bunun üzerine çokça öfkelendi ve hiçbir günahı olmayan küçücük bir çocuğu öldürmesi üzerine dinî gayreti galeyana geldi. “(Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” Hiçbir günahı olmayan ve kimseyi öldürmemiş küçücük bir çocuğu öldürmek kadar kötü bir iş olabilir mi? Mûsâ’nın ilk itirazı, unutmasından dolayı olmuştu. Bu ise unutmaktan değildi, ama sabırsızlıktan olmuştu. 75-76. Bunun üzerine Hızır, ona hem serzenişte bulunarak hem de hatırlatmada bulunarak şöyle dedi:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” deyince Mûsâ ona: “Eğer bundan sonra” yani bu defadan sonra “sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme!” Yani benimle arkadaşlığı terk etmen halinde mazur görüleceksin. “O zaman benden yana mazur sayılırsın.” Ben senin mazur olduğunu ve herhangi bir kusur işlemediğini kabul edeceğim. 77. “Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler.” Yani kendilerini ağırlamalarını istediler. “fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş” yani yıkılmak üzere olan “bir duvara rast geldiler. O” Hızır “bu duvarı doğrultuverdi.” Onu yeniden ördü ve yeni bir duvar haline getirdi. Bunun üzerine Mûsâ ona:“Dileseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” Yani bu şehir halkı, bizi misâfir etmeleri vacip olduğu halde bizi ağırlamadılar. Sen ise buna karşılık ücret alabilecekken bu duvarı ücretsiz olarak yeniden ördün. 78. İşte böylece Mûsâ verdiği sözde duramadı. Hızır da:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu” dedi. Çünkü bunu kendine sen şart koşmuştun. Artık şimdiden sonra hiçbir mazeretin kalmadı ve arkadaşlığımızın devam etmesine de imkan yok. “Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim…” Yani senin bana karşı tepki gösterdiğin hususların iç yüzünü bildireyim. Bu hususlarda benim özel maksatlarımın olduğunu ve işin nihâyette nereye varacağını sana anlatayım. 79. Benim deldiğim “o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti.” Bu ise onlara karşı şefkat ve merhamet duymayı gerektirir. “O nedenle ben de onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” Yani onlar, o zalim hükümdarın bulunduğu memlekete uğrayacaklardı. Bu zalim hükümdar da limanlarına uğrayan ve herhangi bir kusuru bulunmayıp sağlam olan her gemiyi gasp ediyor, zulümle el koyuyordu. Ben de geminin bir kusuru olsun diye onu deldim. Böylece geminin o zalimden kurtulmasını sağlamak istedim. 80. Öldürdüğüm o “erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” Bu çocuğun, -eğer ergenlik çağına gelirse- anne-babasını azgınlık ve küfre sürükleyeceği takdir edilmişti. Yani kendisi gibi onları da azgınlığa ve küfre zorlayacaktı. Bu da ya onların, çocuklarına duydukları sevgiden ötürü yahut da ona olan ihtiyaçları dolayısıyla olacaktı ve bu halleri, onları buna zorlayacaktı. İşte ben de bu mü’min anne ve babanın dinlerinin selâmeti için, bu hususa muttali olduğumdan dolayı o çocuğu öldürdüm. Bu üstün faydadan daha büyük bir fayda olabilir mi? Çünkü bu, her ne kadar ilk anda onlara bir kötülük ve onların zürriyetlerini kesmek gibi görünse de Yüce Allah, onlara bu çocuklarından daha hayırlı bir zürriyet verecektir. Bundan dolayı da devamla şöyle dedi: 81. “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” Yani salih, tertemiz ve akrabalık bağlarını gözeten bir çocuk ihsan etmesini istedik. Çünkü öldürdüğü çocuk, eğer ergenlik yaşına ulaşmış olsaydı ana-babasını küfre ve azgınlığa sürüklemek suretiyle onlara en ileri derecede kötülük edecekti. 82. Düzelttiğim “duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi.” Bu çocukların hali de onlara şefkat ve merhamet etmeyi gerektiriyordu. Çünkü babalarını kaybetmiş küçük çocuklardı. Allah da babalarının salih olması dolayısıyla onları korumuştu. “Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi.” İşte ben, bunun için duvarı yıktım. Onun altındaki hazineyi çıkartıp duvarı da eski haline çevirdim ve bunun için herhangi bir ücret de istemedim. “Rabbinden bir rahmet olmak üzere” yani benim bu yaptığım Allah’ın bir rahmetinin sonucudur ki O, bu rahmeti kulu Hızır’a vermişti. “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Kendiliğimden ve sırf kendi irademle yapmadım. Bu, ancak Allah’tan bir rahmet ve O’nun emri ile olmuştur. “İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” benim sana yaptığım bu açıklamalardır. [Bu Kıssanın İhtivâ Ettiği İbretler ve Hükümler:] Bu hayret verici ve son derece değerli kıssada pek çok faydalı husus, ahkâm ve kaideler bulunmaktadır. Yüce Allah’ın yardımıyla bunların bazılarına dikkat çekelim: 1. İlmin fazileti, ilim talebi için yolculuk yapmak ve ilmin en önemli iş olduğu. Çünkü Mûsâ aleyhisselam uzun bir mesafeye yolculuk yapmış, ilim talebi uğrunda çokça yorulmuş, İsrailoğulları arasında onlara öğretmek ve irşadda bulunmak için kalmayı terk ederek, ilmini daha çok artırmak amacıyla yolculuğu buna tercih etmiştir. 2. Daha önemli olanı başa alarak ondan başlamak. Çünkü ilim öğrenmek, onu terk etmekten ve ilim öğrenmeksizin sadece öğretim ile meşgul olmaktan daha önemlidir. Her ikisini bir arada yapmak ise en mükemmelidir. 3. İhtiyaçların karşılanması ve daha rahat etmek maksadıyla yolculukta da ikamet halinde de -Mûsâ’nın yaptığı şekilde- hizmetçi edinmek caizdir. 4. İlim, cihad vb. bir maksatla yolculuk yapan kimse, eğer maslahat maksadı ve nereye gidildiğini açıklamasını gerektiriyor ise bunu açıklaması gizlemesinden daha uygundur. Çünkü bunu açıklamanın, bu yolculuğa gerekli hazırlıkları yapmak, gerekli araçları edinmek, basiret üzere işini yapmak ve bu üstün ibadet arzusunu izhar etmek gibi faydaları vardır: Nitekim Mûsâ da: “Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim” demişti. Diğer taraftan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Tebûk gazvesine çıkacağı vakit, genelde âdeti gideceği istikametten farklı bir yönü vehmettirmek olduğu halde, gideceği ciheti ashabına açıkça haber vermiştir (ki ona göre hazırlansınlar). Bu, maslahata bağlı bir şeydir. 5. Şerri ve şerrin sebeplerini, şeytanın süslü ve güzel göstermesi anlamında şeytana izafet etmek caizdir. Her ne kadar hayrı ve şer Allah’ın kaza ve kaderiyle oluyorsa da bu, caizdir. Çünkü Mûsâ’nın yanındaki delikanlı:“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” demiştir. 6. Nefsin tabiatının bir gereği olan yorgunluk, açlık yahut susuzluk gibi hallerin -eğer bunlardan şikayet maksadıyla söylenmiyorsa ve gerçekten öyle ise- dile getirilip başkasına bildirilmesi caizdir. Çünkü Mûsâ da:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” demiştir. 7. İnsanın hizmetinde kullanacağı kişinin aklı başında, zeki ve ince kavrayışlı olması istenen bir şeydir. Böylelikle ondan isteyeceği işi tam anlamıyla gerçekleştirmesi mümkün olur. 8. İnsanın hizmetinde kullandığı kişiye kendi yediğinden yedirmesi ve birlikte yemeleri müstehabdır. Çünkü Yüce Allah’ın:“Kuşluk yemeğimizi getir” ifadesinin zahirine göre yemek, ikisine birden izafe edilmiştir ve ikisinin birlikte yediğini ortaya koymaktadır. 9. İlahi yardım kulun emrolunduğu işi yerine getirmesi oranında iner. Allah’ın emrine uygun hareket eden kimseye başkalarına ulaşmayacak kadar ilâhi yardım ulaşır. Çünkü:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” buyruğu bunu göstermektedir. Bununla da iki denizin birleştiği yeri aşan yolculuğa işaret edilmektedir. Ancak iki denizin birleştiği noktaya kadar olan mesafe, daha uzun olmakla birlikte yorgunluk şikâyeti söz konusu olmamıştır. Çünkü asıl gerçek yolculuğu o idi. İkinci mesafe ise görüldüğü kadarıyla bir günün bir bölümünü kapsamakta idi. Çünkü onlar, kayanın yanında istirahate çekildikleri vakitte balıklarını kaybetmişlerdi. Ve yine anlaşıldığı kadarıyla onlar, o kayanın yakınında gecelerini geçirmişler ve ertesi günü yola koyulmuşlardı. Nihâyet kuşluk yemeklerini yeme vakitleri gelince Mûsâ aleyhisselam, yanındaki genç delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir” demiş ve o da o vakit asıl varacakları yer olan o noktada balığı unutmuş olduğunu hatırladı. 10. Mûsâ ile yanındaki delikanlının karşılaştıkları kul, bir peygamber değildi. Salih bir kul idi. Çünkü Yüce Allah, onu kul olmakla vasfetmiştir. Ayrıca ona rahmet ve ilim ihsan etmiş olduğunu hatırlatmış ama onun risaletinden ve nübüvvetinden söz etmemiştir. Eğer o bir peygamber olsa idi Yüce Allah, başka peygamberlerde olduğu gibi bunu da açıkça zikrederdi. Hızır olduğu belirtilen bu zatın kıssanın sonunda “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” sözleri, onun peygamber olduğuna delil olamaz. Bu buyruk, ancak ilhama ve birtakım şeyleri sezdirmeye delalet eder. Peygamber dışındakilere verilen ilham ve sezgi gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mûsâ’nın anasına: O’nu emzir... diye vahiy/ilham ettik.”(el-Kasas, 28/7); “Rabbin bal arısına vahiy/ilham etti ki: Dağlarda, ağaçlarda... evler edin”(en-Nahl, 16/68) 11. Allah’ın kullarına öğrettiği bilgi iki türlüdür: Birisi, kulun gayret ve çabaları ile elde edebileceği kesbî ilim, diğeri ise Yüce Allah’ın kullarından ihsan ve lütufta bulunduğu kimselere bağışladığı ledünnî/vehbî bir ilim. Çünkü Yüce Allah:“biz ona… nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” buyurmaktadır. 12. Hocaya karşı edepli davranmak ve öğrencinin ona en güzel bir şekilde hitap etmesi. Çünkü Mûsâ:“Sana öğretilen ilimden bana, doğru yolu gösterecek bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” diyerek nazikçe hitap etmişti. Mûsâ, bu sözlerini ince bir üslup ve danışmak isteyen bir kimsenin edasıyla söylemiş, adeta “Bu hususta bana izin verir misiniz?” diye sormuştu. Ayrıca ondan birtakım şeyleri öğreneceğini de kabul etmişti. Hocasının bilgisine muhtaç olduklarını itiraf etmeyen, aksine kendileri ile onun arasında bir dayanışma olduğu iddiasında bulunan kibir ehli ve kaba kimseler ise böyle davranmazlar. Hatta bu gibi kimseler bazen kendilerinin hocalarına bir şeyler öğrettiklerini ve hocalarının gerçekten cahil olduğunu dahi zannederler. Hocaya karşı alçak gönüllü olmak ve onun öğreteceği şeylere muhtaç olduğunu ifade etmek, öğrencilik yapana faydalı olan en önemli hususlardan birisidir. 13. İlim öğrencisi daha faziletli olsa da kendisinden daha alt seviyede olan hocasına karşı mütevazı davranmalıdır. Çünkü Mûsâ’nın Hızır’dan daha faziletli olduğunda hiçbir şüphe yoktur. 14. Fazilet sahibi alim, uzman olmadığı bir bilgiyi o hususta uzaman olan bir kimseden -o ilimde kendisinden çok daha aşağıda bulunsa dahi- öğrenebilmelidir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın başkalarına vermemiş olduğu ilmi kendilerine bağışlamış olduğu azim sahibi (ulu’l-azm) rasûllerdendir. Ancak Hızır’ın sahip olduğu bu özel bilgi türünde Mûsâ onun kadar ileri değildi. Bundan dolayı ondan ilim öğrenmeye özel gayret göstermiştir. Buna göre mesela fakih ve muhaddis olan bir kimse, eğer nahiv, sarf vb. herhangi bir ilimde nispeten geri ise bu konuda ileride olan kimselerden -muhaddis veya fakih olmasalar dahi- ders almaktan çekinmemelidir. 15. İlim ve onun dışındaki faziletleri Yüce Allah’a izafe etmek, bunu ikrar ve itiraf etmek ve bunlara karşılık Allah’a şükretmek gerekir. Nitekim “sana öğretilen ilimden” ifadesi de “Yüce Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretmen için” anlamındadır. 16. Faydalı bilgi hayra götüren, ulaştıran bilgidir. Doğruluk ihtiva eden, hayır yollarına ileten, kötü yollardan sakındıran yahut da bunlara vesile olan şeylerden olan her bir ilim, faydalı ilim kapsamı içerisindedir. Bunun dışında kalan bilgiler ise ya zararlıdır yahut da onlarda hiçbir fayda yoktur. Yüce Allah'ın:“Sana öğretilen ilimden bana, doğruyu gösterecek bir şeyler öğretmen için...” buyruğu bunu göstermektedir. 17. Alim ile birlikte olmaya ve ilim öğrenmeye sabredip dayanabilme gücü bulunmayan, bu hususta güzelce sebat gösteremeyen bir kimse, sabırsızlığı oranında ilimden pek çok şeyi kaçırır. Çünkü sabırlı olamayan bir kimse, ilim elde edemez. Sabrı elden bırakmayan kimse ise hangi işte gayret gösterirse O’na ulaşır. Çünkü Hızır, Mûsâ’nın kendisinden bir şeyler öğrenmesini engelleyen hususun, kendisi ile birlikte olmaya sabır gösteremeyeceği olduğunu belirtmiştir. 18. Sabrın gerçekleşmesinin en büyük sebebi, insanın sabır göstermesi emredilen hususu gereği gibi bilmesi ve ondan haberdar olmasıdır. O husus hakkında bilgi sahibi olmayan yahut onun amacını ve sonucunu bilmeyen, nasıl bir fayda ve kazanç sağlayacağından haberdar olmayan kimse, sabrın temelini oluşturan sebebe sahip değildir. Çünkü:“İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” buyruğunda işi gereği gibi kavramayamış olmanın sabretmeye engel olacağı zikredilmektedir. 19. Aceleci olmamak, iyice araştırıp öğrenmek, herhangi bir şey hakkında maksadını bilmeden, nasıl bir amaç güdüldüğünü anlamadan hüküm vermekte acele etmemek gerekir. 20. Kullar geleceğe dair yapacakları işleri, Allah’ın meşietine bağlı olarak ifade etmeli ve insan herhangi birşey hakkında “inşaallah” demeksizin ben bu işi yapacağım dememelidir. 21. Herhangi bir şeyi yapmaya karar vermek, o işi yapmaya denk değildir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın” diyerek kendisini sabra hazırladı ama bunu yapamadı. 22. Hoca eğer öğrencisine işin başında bazı hususlara dair, o hususların iç yüzünü ona kendisi anlatıncaya soru sormaktan uzak durmasını maslahata uygun görürse hiç şüphesiz maslahat neyi gerektiriyorsa ona uymak gerekir. Mesela daha önemli işler varken başkasını soruyorsa yahut zihnen idrak edemeyeceği ya da konu ile ilgisi olmayan bir hususa dair soru soracaksa soru sormasını engelleyebilir. 23. Tehlike bulunmaması halinde deniz yolculuğu yapmak caizdir. 24. Unutan bir kimse, ister Allah’a ait ister kullara ait haklar dolayısıyla olsun, unutmasından ötürü sorumlu değildir. Çünkü:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama!” sözü bunu gerektirir. 25. İnsan başkaları ile ilişkilerinde ve ahlâkında onlara yük teşkil etmemeli, kolaylık sağlamalı ve gönül hoşluğuyla yapabildikleriyle yetinmelidir. Güç yetiremeyecekleri yahut onlara ağır gelecek veya sıkıntıya sokacak şeyleri onlara yüklememelidir. Böyle bir şeye kalkışmak, onların kendisinden uzaklaşmasına ve usanmalarına sebep olur. Bunun yerine işin kolaylaşması için kolay olanı esas almalıdır. 26. İşlerin hükümleri zahirlerine göredir. Mal, can ve benzeri hususlarda da dünyevi hükümler bu zahire göredir. O yüzden Mûsâ aleyhisselam, Hızır’ın gemiyi delmesini ve çocuğu öldürmesini tepki ile karşılamıştır. Çünkü bu işler, zahiren münker işlerdir. Mûsâ aleyhisselam ise Hızır ile arkadaşlık ettiği bu halin dışında bu gibi şeylere sessiz kalamazdı. O yüzden Mûsâ, tepki göstermekte aceleci davranmış ve bu gibi işlerin genellikle görülen hallerindeki hükmü ne ise onun gereğini yapmaya kalkışmış, sabretmesini ve tepki göstermekte acele etmemesini gerektiren bu arızî ve istisnai duruma aldırış etmemiştir. 27. “Küçük olan kötülük işlenmek suretiyle daha büyük olan kötülük bertaraf edilir; maslahat olan iki husustan da daha büyük olanı göz önünde bulundurularak küçük maslahat büyük olana feda edilir” şeklindeki büyük kaide de burdan anlaşılmaktadır. Çünkü çocuğun öldürülmesi bir kötülüktür. Fakat anne babasını dinleri dolayısıyla fitneye düşürecek hale gelinceye kadar hayatta kalması, ondan daha büyük bir kötülüktür. Çocuğun öldürülmedense hayatta kalıp korunmasının daha hayırlı olduğu düşünülebilirse de anne ve babasının din ve imanlarının selamette kalması bundan daha hayırlıdır. Bundan dolayı Hızır onu öldürmüştür. Bu kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’i mesele ve faydalı hükümler girer. Her türlü fayda ve zarar çatışması, bu kaidenin kapsamına girmektedir. 28. Yine büyük kaidelerden birisi de şudur:“İnsanın başkasının malındaki tasarrufu, eğer maslahatı sağlamak ve kötülüğü engellemek şeklinde ise izinsiz olsa dahi caizdir.” Hatta bu işi yapanın ameli dolayısıyla başkasının malının telef edilmesi söz konusu olsa bile bu böyledir. Nitekim Hızır, gemiyi kusurlu olsun diye delmiş ve böylelikle gemi zalim hükümdarın gasbına maruz kalmaktan kurtulmuştur. Buna göre bir kimsenin evinde veya malında herhangi bir yangın, suya batma vb. bir tehlike vukua gelecek olup da malın bir bölümünün telef edilmesi yahut evin bir tarafının yıkılması ile geri kalanı kurtulabilecekse kişinin başkasına ait olan malı korumak üzere böyle bir tasarrufta bulunması caizdir, hatta gereklidir. Aynı şekilde zalim bir kimse başkasının malını almak isterse bir kimse de geri kalanını kurtarmak maksadıyla malın bir bölümünü ona verse, sahibinin izni olmadan dahi bu tasarruf caizdir. 29. Karada çalışmak caiz olduğu gibi denizde çalışmak da caizdir. Çünkü Yüce Allah:“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti” buyurmakta ve onların yaptıkları işi reddetmemektedir. 30. Yoksulun (miskin) bazen ihtiyacını karşılayamayacak kadar bir malı bulunabilir. Bu, kişiyi “miskin”lik derecesinden yukarıya çıkartmaz. Çünkü Yüce Allah, bu miskin/yoksul kimselerin bir gemileri olduğunu bize haber vermektedir. 31. Cana kıymak/öldürme en büyük günahlardandır. Nitekim Hızır, çocuğu öldürünce Mûsâ: “Gerçekten sen çok çirkin bir şey yaptın!” demiştir. 32. Kısas ile birisini öldürmek münker bir iş değildir. “Başka bir cana karşılık olmaksızın...” ifadesi bunu göstermektedir. 33. Salih olan kulu Yüce Allah, bizzat kendisini koruduğu gibi onun zürriyetini de korur. 34. Salih kimselere yahut da onlara yakın olanlara hizmet etmek, başka hizmetlerden daha üstündür. Çünkü Hızır, çocukların hazinelerini çıkartıp da duvarlarını doğrultmasını, babalarının salih kimse oluşuna bağlamıştır. 35. Yüce Allah’a karşı kullanılan ifade ve lafızlarda edebi elden bırakmamalıdır. Çünkü Hızır gemiyi kusurlu kılma işini:“Ben onu kusurlu yapmak istedim” ifadesiyle kendi nefsine izafe etmiştir. Hayırlı olan işi ise Yüce Allah’a izafe etmiştir. Şöyle ki:“Bu sebeple Rabbin ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi” buyruğunda bu hayırlı işi, Yüce Allah’a izafe etmiştir. Nitekim İbrahim aleyhisselam da:“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.”(eş-Şuarâ, 76/80) demiş (şifada olduğu gibi hastalığı Allah’a izafe etmemiştir). Cinler de:“Doğrusu biz yerde bulunanlar için şer mi murad edildi yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murad etti, bilmiyoruz.”(el-Cin, 72/10) demişlerdir. Halbuki hayır ve şer hepsi de Allah’ın kaza ve kaderi iledir. 36. Arkadaşlık eden kimse, herhangi bir halde arkadaşına mazeretini beyan edip onu razı etmedikçe arkadaşından ayrılmamalı, onun arkadaşlığını terk etmemelidir. Nitekim Hızır da Mûsâ’ya böyle davranmıştır. 37. Sakıncalı olmayan hususlarda arkadaşın arkadaşına uygun hareket etmesi, arkadaşlığın devamına ve pekişmesine sebeptir. Nitekim uyuşmamak da arkadaşlığın kesilmesine sebep olur. 38. Hızırın icra etmiş olduğu bütün bu işler tamamen kaderin gereğidir. Allah onları bu salih kulun elinde icra etmiştir ki kullar, O’nun kader ve kazasındaki lütuf ve hikmetleri idrak edebilsinler. O’nun, kulu hakkında hiç mi hiç hoşlanmayacağı bazı şeyler takdir edebileceğini ve aslında o şeylerin o kulun dini için daha uygun olabileceğini -ki çocuğu öldürülmesi meselesi buna örnektir- ya da dünyası için daha uygun olabileceğini -ki delinen gemi meselesi böyledir- anlasınlar. Böylece Allah, kullarına lütfundan ve kereminden birer örnek sunmuştur ki onları bilsinler ve O’nun hoşlanılmayan takdirlerine rıza ile teslim olsunlar.

Kehf 18:61

60- Bir vakit Mûsâ, hizmetçisine şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim.” 61- Nihâyet onlar bu iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular. Balık da denizde kanal misali bir yol tutup gitti. 62- (Buluşma yerini) geçtikleri vakit Musa, hizmetçisine:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” dedi. 63- Dedi ki:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” 64- Mûsâ da:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler. 65- Orada kullarımızdan bir kul buldular ki biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik. 66- Mûsâ ona şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” 67- Dedi ki:“Doğrusu sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” 68- “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” 69- Musa dedi ki:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” 70- Dedi ki:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” dedi. 71- Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı. (Musa:)“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın!” dedi. 72- O (kul) dedi ki: “Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 73- (Musa:)“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” dedi. 74- Yine yola koyuldular. Nihâyet bir erkek çocuğa rast geldiler de o (kul) çocuğu öldürdü. (Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” 75- Dedi ki:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” 76- Musa da:“Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O zaman benden yana mazur sayılırsın.” dedi. 77- Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvara rast geldiler. O (kul) da bu duvarı doğrultuverdi. Musa da dedi ki:“Eğer isteseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” 78- Dedi ki:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu. Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim: 79- “Öncelikle o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti. O nedenle ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” 80- “Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” 81- “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” 82- “Duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi. Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur!” 60. Yüce Allah, (bu kıssada) peygamberi Mûsâ aleyhisselam ile onun hayra ve ilim öğrenmeye olan ileri derecedeki arzusunu haber vermektedir. O, yanındaki delikanlıya, yani yolculukta da ikamet halinde de yanından ayrılmayan hizmetçisi Yûşâ’ b. Nûn’a -ki Yüce Allah daha sonra ona da peygamberlik vermiştir- şöyle demişti:“Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım.” Yani aldığım yol uzayıp gitse dahi ve son derece yorgun düşsem bile iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yolculuğuma devam edeceğim. Burası hakkında Yüce Allah kendisine şöyle vahyetmişti: Orada Allah’ın kullarından alim bir kul bulacaksın ki o, sende bulunmayan bir ilme sahiptir. “yahut yıllarca gideceğim” Yani gerekirse uzun mesafeler kat edeceğim. Mûsâ’nın sahip olduğu şevk ve arzu, onu yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söylemeye itmişti. Bu sözler Mûsâ’nın kesin kararının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki Mûsâ da bu kararını uygulamıştı. 61. “Nihâyet onlar” yani Mûsâ ve yanındaki delikanlı “iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular.” Beraberlerinde azık olarak aldıkları ve yedikleri bir balık vardı. Yüce Allah, ona: Bulmak istediğin kulumuz balığı kaybedeceğiniz yerdedir, diye vahyetmişti. Nihâyet bu balık, denizde kanal misali bir yol tutup gözden kayboldu. Bu, bir mucizedir. Müfessirlerin açıkladıklarına göre azık olarak yanlarında aldıkları balık, oraya ulaşınca denizin nemi ona ulaştı ve o da Allah’ın izniyle canlanıp denizde kendisine bir yol bularak denizdeki diğer canlılara katıldı. 62. Mûsâ ve beraberindeki genç, iki denizin birleştiği yeri geçtikten bir müddet sonra Mûsâ beraberindeki delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük.” dedi. Yani iki denizin birleştiği yeri geçtikten sonraki yolculuklarından dolayı epey yorulmuşlardı. Yoksa iki denizin birleştiği yere kadar aldıkları yol da gerçekten uzundu ama oraya kadar yorgunluk hissetmemişlerdi. Bu da hem bir mucize hem de Mûsâ’nın, aradığını bulduğuna dair bir alamet idi. Aynı şekilde bu yere ulaşmak için duydukları şevk de yolculuklarını kolaylaştırmış idi. Ama ulaşmaları gereken hedeflerini geçtikleri vakit yorulduklarını hissettiler. 63. Mûsâ yanındaki genç delikanlıya bu sözleri söyleyince o da ona şu cevabı verdi:“Gördün mü! Hani o kayanın yanında istirahate çekilmiştik ya! İşte o zaman ben balığı unutmuştum.” Yani gece vakti konakladığımız o kayayı hatırlıyor musun, işte ben orada balığı unuttum. “Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı.” Çünkü buna sebep o olmuştu. “Balık da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” Yani balığın denize girip orada yolunu bulması, gerçekten hayret edilecek bir şeydi. Müfessirlerin dediklerine göre balığın gittiği yer, denizdeki bir menfez, bir kanal şeklinde idi. Bu da Mûsâ ve onun beraberindeki delikanlı için şaşılacak bir şeydi. 64. Yanındaki delikanlı bu sözleri söyleyince Mûsâ, Yüce Allah kendisine balığı kaybedecekleri yerde Hızır ile karşılaşacakları vaadinde bulunduğu için:“İşte aradığımız da bu ya!” dedi. “Hemen kendi izlerini takip ederek geri döndüler.” Yani balığı unutup geldikleri yeri bulmak için geri dönüp izlerini takip ettiler. 65. Mûsâ ve beraberindeki delikanlı balığı kaybettikleri yere ulaştıklarında Allah’ın kullarından bir kul olan Hızır ile karşılaştılar. Doğru olan görüşe göre o, peygamber değil, salih bir kul idi. “Biz, ona tarafımızdan bir rahmet vermiş” Allah’ın kendisi vasıtasıyla ilmini arttırdığı ve amelini güzelleştirdiği bir rahmet ihsan etmiş “ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” Her ne kadar Mûsâ, başta iman ve itikadi esaslar olmak üzere bir çok konuda ondan daha bilgili idiyse de o, Mûsâ’ya verilmemiş türden birtakım bilgilere sahip kılınmıştı. Zira Mûsâ, peygamberler arasında Yüce Allah’ın diğer insanlara ilim, amel ve başka özelliklerle üstün kılmış olduğu ulu’l-azm rasûllerden birisi idi. 66. Mûsâ, bu kul ile bir araya gelince ona edeb çerçevesinde, istişare üslubu ile ve maksadını bildirmek üzere şöyle dedi:“Sana öğretilen ilimden bana, yol gösterici bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” Yani Yüce Allah’ın sana öğretmiş olduğu ilimden bana doğruyu gösterecek ve benim kendisi vasıtasıyla belli meseleler hakkında hakkı bileceğim bilgileri bana öğretmen için sana uyabilir miyim? Yüce Allah, Hızır’a Mûsâ aleyhisselam’a dahi gizli kalabilen pek çok şeyin iç yüzlerine muttali olmasını sağlayacak türden bir ilham ve kerâmet ihsan etmişti. 67. Bunun üzerine Hızır, Mûsâ’ya: Ben senin bu teklifini reddetmem; fakat “sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin.” Bana uymaya, benimle birlikte kalmaya gücün yetmez. Çünkü sen zahiri itibariyle karşı çıkılması gereken fakat iç yüzü böyle olmayan birtakım şeyler göreceksin. Bundan dolayı da devamla ona şöyle dedi: 68. “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” Yani iç yüzünü de zahirini de kavrayamadığın, ondan maksadın ve akibetinin ne olduğunu bilemediğin bir işe nasıl sabreder ve tahammül gösterebilirsin? 69. Bunun üzerine Mûsâ şöyle dedi:“İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim.” Bu ifadeleriyle Mûsâ, kendisiyle sınanacağı hususlar ortaya çıkmadan önce azmedip karar vermiştir. Halbuki karar vermek ayrı bir şeydir, sabır göstermek ayrı bir şey. Bu yüzden de Mûsâ işler ortaya çıkınca sabır ve tahammül gösteremedi. 70. Mûsâ, bu sözleri söyleyince Hızır:“O halde bana uyacaksan, ben sana ondan söz açıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.” Yani sen önce bana soru sorup yaptığım işe tepki gösterme. Durumunu sana bildirmem uygun olan vakitte ben sana bildirinceye kadar sabret. Bu sözleriyle kendisine soru sormamasını istedi ve işin iç yüzünden kendisini haberdar edeceğine söz verdi. 71. “Bunun üzerine ikisi de yola koyuldular. Nihâyet bir gemiye bindiler ve o (kul) gemide bir delik açtı.” Yani Hızır gemiden bir tahta parçası söktü. Onun bundan -ilerde açıklayacağı üzere- bir maksadı vardı. Ancak Mûsâ aleyhisselam buna tahammül edemedi. Çünkü bu iş, zahiren kötü bir işti. Zira bu, gemi için bir kusurdur. O gemide yolculuk yapanların da batmalarına bir sebeptir. O yüzden Mûsâ:“İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın.” Yani oldukça büyük çapta kötü bir iş yaptın, demişti. 72. Mûsâ, bu sözleri sabredememesinden dolayı söylemişti. O nedenle Hızır da ona şöyle dedi:“Sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” Yani sana önceden dediğim gibi oldu, dedi. 73. Mûsâ, bu sözlerini unutarak söylediğinden şöyle demişti:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma!” Yani bu işimi zorlaştırma, beni hoş karşıla! Çünkü unutarak bu itirazı yaptım, o bakımdan bu ilk seferinde beni sorumlu tutma! Böylelikle Mûsâ, hem ikrarda bulunmuş, hem de mazeretini belirtmiş oluyordu. Ey Hızır! Senin, arkadaşına zorluk çıkarmaman gerekir, demişti. Hızır da onu hoş karşılamıştı. 74. “Yine yola koyuldular. Nihâyet” küçük “bir erkek çocuğa rast geldiler de o” Hızır “çocuğu öldürdü.” Mûsâ bunun üzerine çokça öfkelendi ve hiçbir günahı olmayan küçücük bir çocuğu öldürmesi üzerine dinî gayreti galeyana geldi. “(Mûsâ) dedi ki: “Başka bir can karşılığında olmaksızın masum bir cana mı kıydın?! Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!” Hiçbir günahı olmayan ve kimseyi öldürmemiş küçücük bir çocuğu öldürmek kadar kötü bir iş olabilir mi? Mûsâ’nın ilk itirazı, unutmasından dolayı olmuştu. Bu ise unutmaktan değildi, ama sabırsızlıktan olmuştu. 75-76. Bunun üzerine Hızır, ona hem serzenişte bulunarak hem de hatırlatmada bulunarak şöyle dedi:“Ben sana, sen benimle bir arada olmaya asla sabredemezsin, dememiş miydim?” deyince Mûsâ ona: “Eğer bundan sonra” yani bu defadan sonra “sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme!” Yani benimle arkadaşlığı terk etmen halinde mazur görüleceksin. “O zaman benden yana mazur sayılırsın.” Ben senin mazur olduğunu ve herhangi bir kusur işlemediğini kabul edeceğim. 77. “Tekrar yola koyuldular. Nihâyet bir şehre vardıklarında oranın halkından yiyecek bir şeyler istediler.” Yani kendilerini ağırlamalarını istediler. “fakat onlar, o ikisini misâfir etmeyi kabul etmediler. Derken o şehirde yıkılmaya yüz tutmuş” yani yıkılmak üzere olan “bir duvara rast geldiler. O” Hızır “bu duvarı doğrultuverdi.” Onu yeniden ördü ve yeni bir duvar haline getirdi. Bunun üzerine Mûsâ ona:“Dileseydin elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” Yani bu şehir halkı, bizi misâfir etmeleri vacip olduğu halde bizi ağırlamadılar. Sen ise buna karşılık ücret alabilecekken bu duvarı ücretsiz olarak yeniden ördün. 78. İşte böylece Mûsâ verdiği sözde duramadı. Hızır da:“İşte bu (itirazla) ayrılma vaktimiz gelmiş oldu” dedi. Çünkü bunu kendine sen şart koşmuştun. Artık şimdiden sonra hiçbir mazeretin kalmadı ve arkadaşlığımızın devam etmesine de imkan yok. “Şimdi sabredemediğin şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim…” Yani senin bana karşı tepki gösterdiğin hususların iç yüzünü bildireyim. Bu hususlarda benim özel maksatlarımın olduğunu ve işin nihâyette nereye varacağını sana anlatayım. 79. Benim deldiğim “o gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti.” Bu ise onlara karşı şefkat ve merhamet duymayı gerektirir. “O nedenle ben de onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü önlerinde (sağlam olan) her gemiyi gasp yoluyla alan bir hükümdar vardı.” Yani onlar, o zalim hükümdarın bulunduğu memlekete uğrayacaklardı. Bu zalim hükümdar da limanlarına uğrayan ve herhangi bir kusuru bulunmayıp sağlam olan her gemiyi gasp ediyor, zulümle el koyuyordu. Ben de geminin bir kusuru olsun diye onu deldim. Böylece geminin o zalimden kurtulmasını sağlamak istedim. 80. Öldürdüğüm o “erkek çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi. Biz onun, ana-babasını azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik.” Bu çocuğun, -eğer ergenlik çağına gelirse- anne-babasını azgınlık ve küfre sürükleyeceği takdir edilmişti. Yani kendisi gibi onları da azgınlığa ve küfre zorlayacaktı. Bu da ya onların, çocuklarına duydukları sevgiden ötürü yahut da ona olan ihtiyaçları dolayısıyla olacaktı ve bu halleri, onları buna zorlayacaktı. İşte ben de bu mü’min anne ve babanın dinlerinin selâmeti için, bu hususa muttali olduğumdan dolayı o çocuğu öldürdüm. Bu üstün faydadan daha büyük bir fayda olabilir mi? Çünkü bu, her ne kadar ilk anda onlara bir kötülük ve onların zürriyetlerini kesmek gibi görünse de Yüce Allah, onlara bu çocuklarından daha hayırlı bir zürriyet verecektir. Bundan dolayı da devamla şöyle dedi: 81. “Bu yüzden de Rablerinin onun yerine onlara daha dindar ve daha merhametli birini vermesini diledik.” Yani salih, tertemiz ve akrabalık bağlarını gözeten bir çocuk ihsan etmesini istedik. Çünkü öldürdüğü çocuk, eğer ergenlik yaşına ulaşmış olsaydı ana-babasını küfre ve azgınlığa sürüklemek suretiyle onlara en ileri derecede kötülük edecekti. 82. Düzelttiğim “duvara gelince o, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi.” Bu çocukların hali de onlara şefkat ve merhamet etmeyi gerektiriyordu. Çünkü babalarını kaybetmiş küçük çocuklardı. Allah da babalarının salih olması dolayısıyla onları korumuştu. “Bu sebeple Rabbin, ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi.” İşte ben, bunun için duvarı yıktım. Onun altındaki hazineyi çıkartıp duvarı da eski haline çevirdim ve bunun için herhangi bir ücret de istemedim. “Rabbinden bir rahmet olmak üzere” yani benim bu yaptığım Allah’ın bir rahmetinin sonucudur ki O, bu rahmeti kulu Hızır’a vermişti. “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Kendiliğimden ve sırf kendi irademle yapmadım. Bu, ancak Allah’tan bir rahmet ve O’nun emri ile olmuştur. “İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” benim sana yaptığım bu açıklamalardır. [Bu Kıssanın İhtivâ Ettiği İbretler ve Hükümler:] Bu hayret verici ve son derece değerli kıssada pek çok faydalı husus, ahkâm ve kaideler bulunmaktadır. Yüce Allah’ın yardımıyla bunların bazılarına dikkat çekelim: 1. İlmin fazileti, ilim talebi için yolculuk yapmak ve ilmin en önemli iş olduğu. Çünkü Mûsâ aleyhisselam uzun bir mesafeye yolculuk yapmış, ilim talebi uğrunda çokça yorulmuş, İsrailoğulları arasında onlara öğretmek ve irşadda bulunmak için kalmayı terk ederek, ilmini daha çok artırmak amacıyla yolculuğu buna tercih etmiştir. 2. Daha önemli olanı başa alarak ondan başlamak. Çünkü ilim öğrenmek, onu terk etmekten ve ilim öğrenmeksizin sadece öğretim ile meşgul olmaktan daha önemlidir. Her ikisini bir arada yapmak ise en mükemmelidir. 3. İhtiyaçların karşılanması ve daha rahat etmek maksadıyla yolculukta da ikamet halinde de -Mûsâ’nın yaptığı şekilde- hizmetçi edinmek caizdir. 4. İlim, cihad vb. bir maksatla yolculuk yapan kimse, eğer maslahat maksadı ve nereye gidildiğini açıklamasını gerektiriyor ise bunu açıklaması gizlemesinden daha uygundur. Çünkü bunu açıklamanın, bu yolculuğa gerekli hazırlıkları yapmak, gerekli araçları edinmek, basiret üzere işini yapmak ve bu üstün ibadet arzusunu izhar etmek gibi faydaları vardır: Nitekim Mûsâ da: “Durmayacağım, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut yıllarca gideceğim” demişti. Diğer taraftan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Tebûk gazvesine çıkacağı vakit, genelde âdeti gideceği istikametten farklı bir yönü vehmettirmek olduğu halde, gideceği ciheti ashabına açıkça haber vermiştir (ki ona göre hazırlansınlar). Bu, maslahata bağlı bir şeydir. 5. Şerri ve şerrin sebeplerini, şeytanın süslü ve güzel göstermesi anlamında şeytana izafet etmek caizdir. Her ne kadar hayrı ve şer Allah’ın kaza ve kaderiyle oluyorsa da bu, caizdir. Çünkü Mûsâ’nın yanındaki delikanlı:“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” demiştir. 6. Nefsin tabiatının bir gereği olan yorgunluk, açlık yahut susuzluk gibi hallerin -eğer bunlardan şikayet maksadıyla söylenmiyorsa ve gerçekten öyle ise- dile getirilip başkasına bildirilmesi caizdir. Çünkü Mûsâ da:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” demiştir. 7. İnsanın hizmetinde kullanacağı kişinin aklı başında, zeki ve ince kavrayışlı olması istenen bir şeydir. Böylelikle ondan isteyeceği işi tam anlamıyla gerçekleştirmesi mümkün olur. 8. İnsanın hizmetinde kullandığı kişiye kendi yediğinden yedirmesi ve birlikte yemeleri müstehabdır. Çünkü Yüce Allah’ın:“Kuşluk yemeğimizi getir” ifadesinin zahirine göre yemek, ikisine birden izafe edilmiştir ve ikisinin birlikte yediğini ortaya koymaktadır. 9. İlahi yardım kulun emrolunduğu işi yerine getirmesi oranında iner. Allah’ın emrine uygun hareket eden kimseye başkalarına ulaşmayacak kadar ilâhi yardım ulaşır. Çünkü:“Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” buyruğu bunu göstermektedir. Bununla da iki denizin birleştiği yeri aşan yolculuğa işaret edilmektedir. Ancak iki denizin birleştiği noktaya kadar olan mesafe, daha uzun olmakla birlikte yorgunluk şikâyeti söz konusu olmamıştır. Çünkü asıl gerçek yolculuğu o idi. İkinci mesafe ise görüldüğü kadarıyla bir günün bir bölümünü kapsamakta idi. Çünkü onlar, kayanın yanında istirahate çekildikleri vakitte balıklarını kaybetmişlerdi. Ve yine anlaşıldığı kadarıyla onlar, o kayanın yakınında gecelerini geçirmişler ve ertesi günü yola koyulmuşlardı. Nihâyet kuşluk yemeklerini yeme vakitleri gelince Mûsâ aleyhisselam, yanındaki genç delikanlıya:“Kuşluk yemeğimizi getir” demiş ve o da o vakit asıl varacakları yer olan o noktada balığı unutmuş olduğunu hatırladı. 10. Mûsâ ile yanındaki delikanlının karşılaştıkları kul, bir peygamber değildi. Salih bir kul idi. Çünkü Yüce Allah, onu kul olmakla vasfetmiştir. Ayrıca ona rahmet ve ilim ihsan etmiş olduğunu hatırlatmış ama onun risaletinden ve nübüvvetinden söz etmemiştir. Eğer o bir peygamber olsa idi Yüce Allah, başka peygamberlerde olduğu gibi bunu da açıkça zikrederdi. Hızır olduğu belirtilen bu zatın kıssanın sonunda “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” sözleri, onun peygamber olduğuna delil olamaz. Bu buyruk, ancak ilhama ve birtakım şeyleri sezdirmeye delalet eder. Peygamber dışındakilere verilen ilham ve sezgi gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mûsâ’nın anasına: O’nu emzir... diye vahiy/ilham ettik.”(el-Kasas, 28/7); “Rabbin bal arısına vahiy/ilham etti ki: Dağlarda, ağaçlarda... evler edin”(en-Nahl, 16/68) 11. Allah’ın kullarına öğrettiği bilgi iki türlüdür: Birisi, kulun gayret ve çabaları ile elde edebileceği kesbî ilim, diğeri ise Yüce Allah’ın kullarından ihsan ve lütufta bulunduğu kimselere bağışladığı ledünnî/vehbî bir ilim. Çünkü Yüce Allah:“biz ona… nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” buyurmaktadır. 12. Hocaya karşı edepli davranmak ve öğrencinin ona en güzel bir şekilde hitap etmesi. Çünkü Mûsâ:“Sana öğretilen ilimden bana, doğru yolu gösterecek bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” diyerek nazikçe hitap etmişti. Mûsâ, bu sözlerini ince bir üslup ve danışmak isteyen bir kimsenin edasıyla söylemiş, adeta “Bu hususta bana izin verir misiniz?” diye sormuştu. Ayrıca ondan birtakım şeyleri öğreneceğini de kabul etmişti. Hocasının bilgisine muhtaç olduklarını itiraf etmeyen, aksine kendileri ile onun arasında bir dayanışma olduğu iddiasında bulunan kibir ehli ve kaba kimseler ise böyle davranmazlar. Hatta bu gibi kimseler bazen kendilerinin hocalarına bir şeyler öğrettiklerini ve hocalarının gerçekten cahil olduğunu dahi zannederler. Hocaya karşı alçak gönüllü olmak ve onun öğreteceği şeylere muhtaç olduğunu ifade etmek, öğrencilik yapana faydalı olan en önemli hususlardan birisidir. 13. İlim öğrencisi daha faziletli olsa da kendisinden daha alt seviyede olan hocasına karşı mütevazı davranmalıdır. Çünkü Mûsâ’nın Hızır’dan daha faziletli olduğunda hiçbir şüphe yoktur. 14. Fazilet sahibi alim, uzman olmadığı bir bilgiyi o hususta uzaman olan bir kimseden -o ilimde kendisinden çok daha aşağıda bulunsa dahi- öğrenebilmelidir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın başkalarına vermemiş olduğu ilmi kendilerine bağışlamış olduğu azim sahibi (ulu’l-azm) rasûllerdendir. Ancak Hızır’ın sahip olduğu bu özel bilgi türünde Mûsâ onun kadar ileri değildi. Bundan dolayı ondan ilim öğrenmeye özel gayret göstermiştir. Buna göre mesela fakih ve muhaddis olan bir kimse, eğer nahiv, sarf vb. herhangi bir ilimde nispeten geri ise bu konuda ileride olan kimselerden -muhaddis veya fakih olmasalar dahi- ders almaktan çekinmemelidir. 15. İlim ve onun dışındaki faziletleri Yüce Allah’a izafe etmek, bunu ikrar ve itiraf etmek ve bunlara karşılık Allah’a şükretmek gerekir. Nitekim “sana öğretilen ilimden” ifadesi de “Yüce Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretmen için” anlamındadır. 16. Faydalı bilgi hayra götüren, ulaştıran bilgidir. Doğruluk ihtiva eden, hayır yollarına ileten, kötü yollardan sakındıran yahut da bunlara vesile olan şeylerden olan her bir ilim, faydalı ilim kapsamı içerisindedir. Bunun dışında kalan bilgiler ise ya zararlıdır yahut da onlarda hiçbir fayda yoktur. Yüce Allah'ın:“Sana öğretilen ilimden bana, doğruyu gösterecek bir şeyler öğretmen için...” buyruğu bunu göstermektedir. 17. Alim ile birlikte olmaya ve ilim öğrenmeye sabredip dayanabilme gücü bulunmayan, bu hususta güzelce sebat gösteremeyen bir kimse, sabırsızlığı oranında ilimden pek çok şeyi kaçırır. Çünkü sabırlı olamayan bir kimse, ilim elde edemez. Sabrı elden bırakmayan kimse ise hangi işte gayret gösterirse O’na ulaşır. Çünkü Hızır, Mûsâ’nın kendisinden bir şeyler öğrenmesini engelleyen hususun, kendisi ile birlikte olmaya sabır gösteremeyeceği olduğunu belirtmiştir. 18. Sabrın gerçekleşmesinin en büyük sebebi, insanın sabır göstermesi emredilen hususu gereği gibi bilmesi ve ondan haberdar olmasıdır. O husus hakkında bilgi sahibi olmayan yahut onun amacını ve sonucunu bilmeyen, nasıl bir fayda ve kazanç sağlayacağından haberdar olmayan kimse, sabrın temelini oluşturan sebebe sahip değildir. Çünkü:“İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin ki?” buyruğunda işi gereği gibi kavramayamış olmanın sabretmeye engel olacağı zikredilmektedir. 19. Aceleci olmamak, iyice araştırıp öğrenmek, herhangi bir şey hakkında maksadını bilmeden, nasıl bir amaç güdüldüğünü anlamadan hüküm vermekte acele etmemek gerekir. 20. Kullar geleceğe dair yapacakları işleri, Allah’ın meşietine bağlı olarak ifade etmeli ve insan herhangi birşey hakkında “inşaallah” demeksizin ben bu işi yapacağım dememelidir. 21. Herhangi bir şeyi yapmaya karar vermek, o işi yapmaya denk değildir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın” diyerek kendisini sabra hazırladı ama bunu yapamadı. 22. Hoca eğer öğrencisine işin başında bazı hususlara dair, o hususların iç yüzünü ona kendisi anlatıncaya soru sormaktan uzak durmasını maslahata uygun görürse hiç şüphesiz maslahat neyi gerektiriyorsa ona uymak gerekir. Mesela daha önemli işler varken başkasını soruyorsa yahut zihnen idrak edemeyeceği ya da konu ile ilgisi olmayan bir hususa dair soru soracaksa soru sormasını engelleyebilir. 23. Tehlike bulunmaması halinde deniz yolculuğu yapmak caizdir. 24. Unutan bir kimse, ister Allah’a ait ister kullara ait haklar dolayısıyla olsun, unutmasından ötürü sorumlu değildir. Çünkü:“Unuttuğum bir şeyden ötürü beni azarlama!” sözü bunu gerektirir. 25. İnsan başkaları ile ilişkilerinde ve ahlâkında onlara yük teşkil etmemeli, kolaylık sağlamalı ve gönül hoşluğuyla yapabildikleriyle yetinmelidir. Güç yetiremeyecekleri yahut onlara ağır gelecek veya sıkıntıya sokacak şeyleri onlara yüklememelidir. Böyle bir şeye kalkışmak, onların kendisinden uzaklaşmasına ve usanmalarına sebep olur. Bunun yerine işin kolaylaşması için kolay olanı esas almalıdır. 26. İşlerin hükümleri zahirlerine göredir. Mal, can ve benzeri hususlarda da dünyevi hükümler bu zahire göredir. O yüzden Mûsâ aleyhisselam, Hızır’ın gemiyi delmesini ve çocuğu öldürmesini tepki ile karşılamıştır. Çünkü bu işler, zahiren münker işlerdir. Mûsâ aleyhisselam ise Hızır ile arkadaşlık ettiği bu halin dışında bu gibi şeylere sessiz kalamazdı. O yüzden Mûsâ, tepki göstermekte aceleci davranmış ve bu gibi işlerin genellikle görülen hallerindeki hükmü ne ise onun gereğini yapmaya kalkışmış, sabretmesini ve tepki göstermekte acele etmemesini gerektiren bu arızî ve istisnai duruma aldırış etmemiştir. 27. “Küçük olan kötülük işlenmek suretiyle daha büyük olan kötülük bertaraf edilir; maslahat olan iki husustan da daha büyük olanı göz önünde bulundurularak küçük maslahat büyük olana feda edilir” şeklindeki büyük kaide de burdan anlaşılmaktadır. Çünkü çocuğun öldürülmesi bir kötülüktür. Fakat anne babasını dinleri dolayısıyla fitneye düşürecek hale gelinceye kadar hayatta kalması, ondan daha büyük bir kötülüktür. Çocuğun öldürülmedense hayatta kalıp korunmasının daha hayırlı olduğu düşünülebilirse de anne ve babasının din ve imanlarının selamette kalması bundan daha hayırlıdır. Bundan dolayı Hızır onu öldürmüştür. Bu kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’i mesele ve faydalı hükümler girer. Her türlü fayda ve zarar çatışması, bu kaidenin kapsamına girmektedir. 28. Yine büyük kaidelerden birisi de şudur:“İnsanın başkasının malındaki tasarrufu, eğer maslahatı sağlamak ve kötülüğü engellemek şeklinde ise izinsiz olsa dahi caizdir.” Hatta bu işi yapanın ameli dolayısıyla başkasının malının telef edilmesi söz konusu olsa bile bu böyledir. Nitekim Hızır, gemiyi kusurlu olsun diye delmiş ve böylelikle gemi zalim hükümdarın gasbına maruz kalmaktan kurtulmuştur. Buna göre bir kimsenin evinde veya malında herhangi bir yangın, suya batma vb. bir tehlike vukua gelecek olup da malın bir bölümünün telef edilmesi yahut evin bir tarafının yıkılması ile geri kalanı kurtulabilecekse kişinin başkasına ait olan malı korumak üzere böyle bir tasarrufta bulunması caizdir, hatta gereklidir. Aynı şekilde zalim bir kimse başkasının malını almak isterse bir kimse de geri kalanını kurtarmak maksadıyla malın bir bölümünü ona verse, sahibinin izni olmadan dahi bu tasarruf caizdir. 29. Karada çalışmak caiz olduğu gibi denizde çalışmak da caizdir. Çünkü Yüce Allah:“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksullara aitti” buyurmakta ve onların yaptıkları işi reddetmemektedir. 30. Yoksulun (miskin) bazen ihtiyacını karşılayamayacak kadar bir malı bulunabilir. Bu, kişiyi “miskin”lik derecesinden yukarıya çıkartmaz. Çünkü Yüce Allah, bu miskin/yoksul kimselerin bir gemileri olduğunu bize haber vermektedir. 31. Cana kıymak/öldürme en büyük günahlardandır. Nitekim Hızır, çocuğu öldürünce Mûsâ: “Gerçekten sen çok çirkin bir şey yaptın!” demiştir. 32. Kısas ile birisini öldürmek münker bir iş değildir. “Başka bir cana karşılık olmaksızın...” ifadesi bunu göstermektedir. 33. Salih olan kulu Yüce Allah, bizzat kendisini koruduğu gibi onun zürriyetini de korur. 34. Salih kimselere yahut da onlara yakın olanlara hizmet etmek, başka hizmetlerden daha üstündür. Çünkü Hızır, çocukların hazinelerini çıkartıp da duvarlarını doğrultmasını, babalarının salih kimse oluşuna bağlamıştır. 35. Yüce Allah’a karşı kullanılan ifade ve lafızlarda edebi elden bırakmamalıdır. Çünkü Hızır gemiyi kusurlu kılma işini:“Ben onu kusurlu yapmak istedim” ifadesiyle kendi nefsine izafe etmiştir. Hayırlı olan işi ise Yüce Allah’a izafe etmiştir. Şöyle ki:“Bu sebeple Rabbin ikisinin de rüşt çağına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını diledi” buyruğunda bu hayırlı işi, Yüce Allah’a izafe etmiştir. Nitekim İbrahim aleyhisselam da:“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.”(eş-Şuarâ, 76/80) demiş (şifada olduğu gibi hastalığı Allah’a izafe etmemiştir). Cinler de:“Doğrusu biz yerde bulunanlar için şer mi murad edildi yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murad etti, bilmiyoruz.”(el-Cin, 72/10) demişlerdir. Halbuki hayır ve şer hepsi de Allah’ın kaza ve kaderi iledir. 36. Arkadaşlık eden kimse, herhangi bir halde arkadaşına mazeretini beyan edip onu razı etmedikçe arkadaşından ayrılmamalı, onun arkadaşlığını terk etmemelidir. Nitekim Hızır da Mûsâ’ya böyle davranmıştır. 37. Sakıncalı olmayan hususlarda arkadaşın arkadaşına uygun hareket etmesi, arkadaşlığın devamına ve pekişmesine sebeptir. Nitekim uyuşmamak da arkadaşlığın kesilmesine sebep olur. 38. Hızırın icra etmiş olduğu bütün bu işler tamamen kaderin gereğidir. Allah onları bu salih kulun elinde icra etmiştir ki kullar, O’nun kader ve kazasındaki lütuf ve hikmetleri idrak edebilsinler. O’nun, kulu hakkında hiç mi hiç hoşlanmayacağı bazı şeyler takdir edebileceğini ve aslında o şeylerin o kulun dini için daha uygun olabileceğini -ki çocuğu öldürülmesi meselesi buna örnektir- ya da dünyası için daha uygun olabileceğini -ki delinen gemi meselesi böyledir- anlasınlar. Böylece Allah, kullarına lütfundan ve kereminden birer örnek sunmuştur ki onları bilsinler ve O’nun hoşlanılmayan takdirlerine rıza ile teslim olsunlar.