Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Nahl 16:1 – Nahl 16:128

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Nahl 16:1
  2. Nahl 16:2
  3. Nahl 16:3
  4. Nahl 16:4
  5. Nahl 16:5
  6. Nahl 16:6
  7. Nahl 16:7
  8. Nahl 16:8
  9. Nahl 16:9
  10. Nahl 16:10
  11. Nahl 16:11
  12. Nahl 16:12
  13. Nahl 16:13
  14. Nahl 16:14
  15. Nahl 16:15
  16. Nahl 16:16
  17. Nahl 16:17
  18. Nahl 16:18
  19. Nahl 16:19
  20. Nahl 16:20
  21. Nahl 16:21
  22. Nahl 16:22
  23. Nahl 16:23
  24. Nahl 16:24
  25. Nahl 16:25
  26. Nahl 16:26
  27. Nahl 16:27
  28. Nahl 16:28
  29. Nahl 16:29
  30. Nahl 16:30
  31. Nahl 16:31
  32. Nahl 16:32
  33. Nahl 16:33
  34. Nahl 16:34
  35. Nahl 16:35
  36. Nahl 16:36
  37. Nahl 16:37
  38. Nahl 16:38
  39. Nahl 16:39
  40. Nahl 16:40
  41. Nahl 16:41
  42. Nahl 16:42
  43. Nahl 16:43
  44. Nahl 16:44
  45. Nahl 16:45
  46. Nahl 16:46
  47. Nahl 16:47
  48. Nahl 16:48
  49. Nahl 16:49
  50. Nahl 16:50
  51. Nahl 16:51
  52. Nahl 16:52
  53. Nahl 16:53
  54. Nahl 16:54
  55. Nahl 16:55
  56. Nahl 16:56
  57. Nahl 16:57
  58. Nahl 16:58
  59. Nahl 16:59
  60. Nahl 16:60
  61. Nahl 16:61
  62. Nahl 16:62
  63. Nahl 16:63
  64. Nahl 16:64
  65. Nahl 16:65
  66. Nahl 16:66
  67. Nahl 16:67
  68. Nahl 16:68
  69. Nahl 16:69
  70. Nahl 16:70
  71. Nahl 16:71
  72. Nahl 16:72
  73. Nahl 16:73
  74. Nahl 16:74
  75. Nahl 16:75
  76. Nahl 16:76
  77. Nahl 16:77
  78. Nahl 16:78
  79. Nahl 16:79
  80. Nahl 16:80
  81. Nahl 16:81
  82. Nahl 16:82
  83. Nahl 16:83
  84. Nahl 16:84
  85. Nahl 16:85
  86. Nahl 16:86
  87. Nahl 16:87
  88. Nahl 16:88
  89. Nahl 16:89
  90. Nahl 16:90
  91. Nahl 16:91
  92. Nahl 16:92
  93. Nahl 16:93
  94. Nahl 16:94
  95. Nahl 16:95
  96. Nahl 16:96
  97. Nahl 16:97
  98. Nahl 16:98
  99. Nahl 16:99
  100. Nahl 16:100
  101. Nahl 16:101
  102. Nahl 16:102
  103. Nahl 16:103
  104. Nahl 16:104
  105. Nahl 16:105
  106. Nahl 16:106
  107. Nahl 16:107
  108. Nahl 16:108
  109. Nahl 16:109
  110. Nahl 16:110
  111. Nahl 16:111
  112. Nahl 16:112
  113. Nahl 16:113
  114. Nahl 16:114
  115. Nahl 16:115
  116. Nahl 16:116
  117. Nahl 16:117
  118. Nahl 16:118
  119. Nahl 16:119
  120. Nahl 16:120
  121. Nahl 16:121
  122. Nahl 16:122
  123. Nahl 16:123
  124. Nahl 16:124
  125. Nahl 16:125
  126. Nahl 16:126
  127. Nahl 16:127
  128. Nahl 16:128

Nahl 16:1

1- Allah’ın emri geldi (gelecek). Artık onu istemekte acele etmeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir. 2- O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine melekleri rûh/vahiy ile:“(İnsanları) uyarın: Benden başka hiçbir (hak) ilâh yok! Öyleyse benden korkup sakının.” diye indirir. (Mekke’de inmiştir, 128 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, vaadinin yakınlaştığını ve gerçekleşeceğinin muhakkak olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın emri geldi (gelecek). Artık onu istemekte acele etmeyin.” Çünkü o, kesinlikle gelecektir, gelecek olan şey ise pek yakın demektir. “O, onların ortak koştukları” Allah’a ortak koştukları, evlat, eş, denk ve bunun dışında müşriklerin, O’nun celaline yakışmayan yahut kemâline aykırı olarak nispet ettikleri bütün “şeylerden yüce ve münezzehtir.” 2. Allah Teala, kendi zatını düşmanlarının kendisini nitelediği sıfatlardan tenzih ettikten sonra Allah’a nispet edilen kemâl sıfatları hususunda uyulması gereken hususlara dair peygamberlerine indirdiği vahyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, kendi emri ile kullarından dilediği” risâlet görevini yüklenmeye uygun olduğunu bildiği “kimseler üzerine melekleri rûh/vahiy” yani ruhların hayat kaynağı olan vahiy “ile” bütün peygamberlerin çağrısının özü ve ekseni olan: “(İnsanları) uyarın: Benden başka hiçbir (hak) ilah yok! Öyleyse benden korkup sakının.” daveti ile gönderdi. Yani ulûhiyet sıfatları olan azamet sıfatlarında Yüce Allah’ı bilip tanımak ve tevhid etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etme daveti ile ki Yüce Allah’ın kitaplarında indirdiği, peygamberleri ile gönderdiği, bütün şeriatlerin kendisine çağırdığı ayrıca, buna karşı savaş açan ve aksini yerine getirenlere karşı da cihada teşvik ettiği davet de budur. Daha sonra Allah teâlâ buna dair delil ve belgeleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu sûre aynı zamanda “Nimetler Sûresi” diye de adlandırılır. Çünkü Allah, bu sûrenin baş taraflarında nimetlerin temellerini ve belli başlıcalarını söz konusu etmekte, sonlarında da bunların tamamlayıcı olanlarını zikretmektedir.

Nahl 16:2

1- Allah’ın emri geldi (gelecek). Artık onu istemekte acele etmeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir. 2- O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine melekleri rûh/vahiy ile:“(İnsanları) uyarın: Benden başka hiçbir (hak) ilâh yok! Öyleyse benden korkup sakının.” diye indirir. (Mekke’de inmiştir, 128 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, vaadinin yakınlaştığını ve gerçekleşeceğinin muhakkak olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın emri geldi (gelecek). Artık onu istemekte acele etmeyin.” Çünkü o, kesinlikle gelecektir, gelecek olan şey ise pek yakın demektir. “O, onların ortak koştukları” Allah’a ortak koştukları, evlat, eş, denk ve bunun dışında müşriklerin, O’nun celaline yakışmayan yahut kemâline aykırı olarak nispet ettikleri bütün “şeylerden yüce ve münezzehtir.” 2. Allah Teala, kendi zatını düşmanlarının kendisini nitelediği sıfatlardan tenzih ettikten sonra Allah’a nispet edilen kemâl sıfatları hususunda uyulması gereken hususlara dair peygamberlerine indirdiği vahyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, kendi emri ile kullarından dilediği” risâlet görevini yüklenmeye uygun olduğunu bildiği “kimseler üzerine melekleri rûh/vahiy” yani ruhların hayat kaynağı olan vahiy “ile” bütün peygamberlerin çağrısının özü ve ekseni olan: “(İnsanları) uyarın: Benden başka hiçbir (hak) ilah yok! Öyleyse benden korkup sakının.” daveti ile gönderdi. Yani ulûhiyet sıfatları olan azamet sıfatlarında Yüce Allah’ı bilip tanımak ve tevhid etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etme daveti ile ki Yüce Allah’ın kitaplarında indirdiği, peygamberleri ile gönderdiği, bütün şeriatlerin kendisine çağırdığı ayrıca, buna karşı savaş açan ve aksini yerine getirenlere karşı da cihada teşvik ettiği davet de budur. Daha sonra Allah teâlâ buna dair delil ve belgeleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu sûre aynı zamanda “Nimetler Sûresi” diye de adlandırılır. Çünkü Allah, bu sûrenin baş taraflarında nimetlerin temellerini ve belli başlıcalarını söz konusu etmekte, sonlarında da bunların tamamlayıcı olanlarını zikretmektedir.

Nahl 16:3

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:4

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:5

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:6

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:7

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:8

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:9

3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yarattı. O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. 4- O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de. 6- Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır. 7- Onlar, ağırlıklarınızı taşıyıp sizin kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır. Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolların içinde (haktan) sapanları da vardır. Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi. 3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir. 4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur:“O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir. 5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” 6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz. 7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur. 8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir. “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır”(er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir. 9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

Nahl 16:10

10- O, sizin için gökten su indirmiştir ki içecek suyunuz ondan olduğu gibi hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz bitkiler de ondandır. 11- O suyla sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ibret vardır. 10-11. Bu, Allah’ın kudretinin kemalini göstermektedir. Zira O, şu ince ve lâtif buluttan suyu indirmiş, rahmeti gereği onda bol miktarda su var etmiştir. İnsanlar, bu sudan hem kendileri içerler, hem hayvanlarını suvarırlar, hem de ekinlerini sularlar. Bunun sonucunda da pek çok mahsüller ve pek bol nimetler yetişir.

Nahl 16:11

10- O, sizin için gökten su indirmiştir ki içecek suyunuz ondan olduğu gibi hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz bitkiler de ondandır. 11- O suyla sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ibret vardır. 10-11. Bu, Allah’ın kudretinin kemalini göstermektedir. Zira O, şu ince ve lâtif buluttan suyu indirmiş, rahmeti gereği onda bol miktarda su var etmiştir. İnsanlar, bu sudan hem kendileri içerler, hem hayvanlarını suvarırlar, hem de ekinlerini sularlar. Bunun sonucunda da pek çok mahsüller ve pek bol nimetler yetişir.

Nahl 16:12

12- O, geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı istifadenize sunmuştur. Yıldızlar da O’nun emri ile (faydanıza) boyun eğmişlerdir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır. 12. Yani menfaatleriniz ve çeşitli maslahatlarınız için bunca şeyleri faydanıza sunan, O’dur ki onlarsız hayatınızı devam ettirmenize imkân yoktur. Geceleyin sükûn bulur, uyur ve dinlenirsiniz, gündüzün ise geçiminizi sağlamak, din ve dünyanızda menfaatinize olan şeyleri gerçekleştirmek için dört bir yana yayılırsınız. Güneş ve ayla ışık, parlaklık, ağaç, mahsül ve bitkilerin gelişmesi, nemli şeyleri kurutma, yere ve bedenlere zararlı olan soğuğu izale etme vb. gibi varlıkları güneş ve ayın varlığına bağlı olan zorunlu ve temel ihtiyaçlar karşılanır. Ayrıca her ikisi ve yıldızlar göğü süsler, kara ve denizin karanlıklarında yol gösterir, vakitleri öğrenip hesap edebilme imkanı sağlar. Bunlar gibi daha pek çok işaretler ve türlü türlü deliller vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah bu türlü “deliller”e işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır.” Yani yaratılış amacına uygun konularda tedebbür ve tefekkür için kullandıkları, görüp işittiklerini kavrayan akılları bulunan kimseler için deliller vardır ki bunların görmeleri, görmekten payı akılsız hayvanların payı gibi sadece bakmaktan ibaret olan gafillerin görmesi gibi değildir.

Nahl 16:13

13- Sizin için yeryüzünde çeşitli renklerde yaratıp yaydığı şeyleri de (istifadenize sunmuştur)! Şüphesiz bunlarda düşünüp öğüt alan bir topluluk için bir delil vardır. 13. Yani Allah’ın yeryüzünde kulları için yaratıp yaymış olduğu hayvan, ağaç, bitki vb. gibi renkleri de türleri de çeşitli, değişik faydaları olan bütün bu varlıklarda, Allah’ın kudretinin kemâline, ihsanının kapsamlılığına, lütfunun genişliğine apaçık bir delil vardır. Yalnızca O’na -hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- ibadet etmek gerektiğine açık bir işaret vardır. Bunlar, “düşünüp öğüt alan bir topluluk için” delildir. Yani faydalı bilgiyi hafızlarında canlı tutan, Allah’ın üzerinde düşünmeye kendilerini davet ettiği şeyler üzerinde dikkatle düşünen böylece Allah’ın azametine ve kudretine delil olacak şeyleri anlayan kimseler içindir.

Nahl 16:14

14- Denizi, ondan taze et yemeniz ve takınacağınız zineti çıkarmanız için istifadenize sunan da O’dur. Gemilerin orada suyu yara yara gittiklerini görürsün. Bunlar, hem lütfundan arayasınız hem de şükredesiniz diyedir. 14. “Denizi, ondan taze et” yani avladığınız balıkları “yemeniz ve takınacağınız zineti” ki bu süsler güzelliğinize güzellik katar “çıkarmanız için istifadenize sunan” emrinize veren ve türlü menfaatlerinize hazırlayan yalnızca “O’dur.” bunda O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Gemilerin” küçük büyük deniz araçlarını “orada suyu yara yara” yani ön tarafıyla o muazzam deniz sularını yarıp ilerleyerek bir bölgeden bir başka bölgeye “gittiklerini görürsün.” yolcuları, onların erzaklarını, mallarını, rızık elde etmek ve Allah’ın lütfunu ve rızıklarını aramak için çıkan ticaret erbabını ve ticaret mallarını taşırlar. “Bunlar, hem lütfundan arayasınız hem de” bütün bunları sizin için kolaylaştırıp hazırlayan o yüce Zât’a “şükredesiniz” ve bunları lütfeden Allah’ı övesiniz “diyedir.” Kullara isteklerinin üstünde, temenni ettiklerinin ötesinde menfaat ve maslahatlarına olan şeyleri verip diledikleri her şeyden ihsanda bulunan Yüce Allah’a sonsuz hamd, şükür ve senâlar olsun. Bizler O’na gerektiği gibi hamd-u senâda bulunamayız. O, kendi zâtını övdüğü gibidir.

Nahl 16:15

15- Yeryüzünde sizi sarsmasın diye sabit dağlar, ırmaklar ve maksatlarınıza ulaşasınız diye yollar var etti. 16- Bir de (gündüz yol gösteren) alâmetler... Onlar, (gece de) yıldızlarla yollarını bulurlar. 15-16. “Yeryüzünde sizi sarsmasın diye” yani Yüce Allah, kullarının faydası için “sabit dağlar” yani büyük dağlar yerleştirdi ki yeryüzü, üzerindekileri çalkalamasın ve insanlar onda rahatlıkla ekin ekip bina yapabilsinler, üzerinde yolculuk etme imkânı bulsunlar. Yeryüzünde uzak yerlerden çıkarıp gerek insanların kendilerinin gerekse de davarlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılamak için ihtiyaç olan yerlere ulaştırdığı, kimisi yeryüzü üzerinde kimisi de yerin altında ırmaklar ve tatlı su kaynakları yaratmış olması da Allah’ın rahmetinin bir parçasıdır. Nitekim insanlar, gerekli kazıları yaparak yeryüzünün altındaki su kaynaklarına ulaşır ve Allah’ın kendilerinin emrine vermiş olduğu hayvanlar, çeşitli aletler ve benzeri vasıtalarla bu suları çıkartırlar. Yeryüzünde uzak yerlere ulaştıracak şekilde yollar yaratmış olması da Allah’ın rahmetindendir. Bu yollar ile maksat olarak gözetilen yerlere ulaşılır. Öyle ki dağları iç içe girmiş ve ardı sıra devam edip giden bir yerde bile Yüce Allah’ın, bu dağlar arasından birtakım geçitler, gidip gelecekler için yollar yaratmış olduğunu görüyoruz.

Nahl 16:16

15- Yeryüzünde sizi sarsmasın diye sabit dağlar, ırmaklar ve maksatlarınıza ulaşasınız diye yollar var etti. 16- Bir de (gündüz yol gösteren) alâmetler... Onlar, (gece de) yıldızlarla yollarını bulurlar. 15-16. “Yeryüzünde sizi sarsmasın diye” yani Yüce Allah, kullarının faydası için “sabit dağlar” yani büyük dağlar yerleştirdi ki yeryüzü, üzerindekileri çalkalamasın ve insanlar onda rahatlıkla ekin ekip bina yapabilsinler, üzerinde yolculuk etme imkânı bulsunlar. Yeryüzünde uzak yerlerden çıkarıp gerek insanların kendilerinin gerekse de davarlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılamak için ihtiyaç olan yerlere ulaştırdığı, kimisi yeryüzü üzerinde kimisi de yerin altında ırmaklar ve tatlı su kaynakları yaratmış olması da Allah’ın rahmetinin bir parçasıdır. Nitekim insanlar, gerekli kazıları yaparak yeryüzünün altındaki su kaynaklarına ulaşır ve Allah’ın kendilerinin emrine vermiş olduğu hayvanlar, çeşitli aletler ve benzeri vasıtalarla bu suları çıkartırlar. Yeryüzünde uzak yerlere ulaştıracak şekilde yollar yaratmış olması da Allah’ın rahmetindendir. Bu yollar ile maksat olarak gözetilen yerlere ulaşılır. Öyle ki dağları iç içe girmiş ve ardı sıra devam edip giden bir yerde bile Yüce Allah’ın, bu dağlar arasından birtakım geçitler, gidip gelecekler için yollar yaratmış olduğunu görüyoruz.

Nahl 16:17

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:18

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:19

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:20

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:21

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:22

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:23

17- Hiç yaratanla yaratamayan bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz? 18- Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 19- Allah gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. 20- Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır. 21- Hem diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 22- Sizin ilâhınız, tek bir ilâhtır. Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri inkarcıdır ve onlar büyüklenmektedirler. 23- Hiç kuşkusuz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez. 17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın. 18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir. 19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır:“Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.” 20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!? 21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır: 22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.” 23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”(el-Mümin, 40/60)

Nahl 16:24

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:25

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:26

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:27

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:28

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:29

24- Onlara:“Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Eskilerin efsaneleri” derler. 25- (Bu nedenle) kıyamet gününde kendi (günah) yüklerini eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür! 26- Kendilerinden öncekiler de (peygamberlere) tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah, binalarına temellerinden geldi de üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi. 27- Sonra kıyamet gününde Allah, onları rüsvay edecek ve:“Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım?!” diyecek. Kendilerine ilim verilenler de diyecekler ki:“Hiç şüphesiz bugün zillet ve azap, kâfirlerin üzerinedir.” 28- O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar. “Elbette (işliyordunuz), Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” 29- “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!” 24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur:“Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.” 25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler:“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır. 26. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi. u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.”(Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de:“Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.”(el-Araf, 7/37)“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir. 28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara:“Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir. 29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

Nahl 16:30

30- Takva sahiplerine ise:“Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde: “Hayır (indirdi)” dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir! 31- (O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır. İşte Allah, muttakileri böyle mükâfatlandırır. 32- O (muttakiler) ki tertemiz bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Selâm size, yapmakta olduklarınız sebebiyle girin cennete!” derler. 30. Yüce Allah, indirdiklerini yalanlayanların sözlerini zikrettikten sonra takvâ sahiplerinin neler söylediklerinden söz etmektedir. Onlar, Allah’ın indirdiklerinin, pek büyük bir nimet olduğunu anlamış, kullarına lütfedip ihsan ettiği pek büyük bir hayır olduğunu itiraf etmiş, bu nimeti güzel bir şekilde benimsemiş, kabul ve itaat ile karşılamış, ondan dolayı Allah’a şükretmiş ve onu öğrenip gereğince amel etmişlerdir. “Bu dünyada” gerek Allah’a ibadetlerinde ihsan üzere olanlara, gerekse kullara ihsanda bulunarak “iyi hareket edenlere güzellik” geniş bir rızık, mutlu bir yaşam, kalp huzuru, güvenlik ve sevinç “vardır. Âhiret yurdu ise” bu dünya yurdundan, bu dünya yurdundaki çeşitli zevk ve arzulardan “elbette daha hayırlıdır.” Çünkü bu dünyanın nimetleri azdır, sonu gelir ve kesintiye uğrar. Çeşitli afetlerle doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!” 31. “(O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır.” Canları ne isterse, neyi dileyecek olurlarsa onu en mükemmel ve en güzel şekilde elde ederler. Kalplere lezzet, ruhlara sevinç verecek nitelikte olup da isteyecekleri herhangi bir nimetin önlerinde hazır olmaması mümkün değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, cennet ehline temenni edecekleri her şeyi verecektir. Hatta onlara hatırlarına gelmeyecek birtakım nimetleri dahi hatırlatacaktır. Lütuf, kerem ve cömertliğinin sınırı bulunmayan, zatî sıfatlarında, fiilî sıfatlarında, bu sıfatların tecellilerinde, egemenliğinin ve melekutunun azametinde hiçbir benzeri bulunmayan Allah’ın şanı ne yücedir! “İşte Allah” gazabından ve azabından sakınan “muttakileri” yani kendilerine farz kıldığı; kalple, beden ve dille yapılan gerek kendi hakkı, gerek kullarının hakkı ile ilgili olan farzları ve vecibeleri eda eden, Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri de terk eden kimseleri “böyle mükâfaatlandırır.” 32. “O (muttakiler) ki” takva hallerini sürdürerek “tertemiz bir halde iken” kendilerine bulaşabilecek, imanlarına halel getirebilecek her türlü eksiklik ve kirden arınmış ve arındırılmış olarak; böylelikle de Allah’ı bilmek ve sevmek sonucu kalpleri tertemiz olmuş; O’nu anmak, O’nu övmekle dilleri, O’na itaat etmek, O’na yönelmekle de organları arınmış olarak “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada” her türlü afetten uzak ve yalnız size has olmak üzere eksiksiz bir esenlik dileği olarak “Selam size” siz artık hoşunuza gitmeyecek her bir şeyden yana esenliktesiniz, “yapmakta olduklarınız” Allah’a iman, O’nun emirlerine bağlanmak gibi yaptıklarınız “sebebiyle girin cennete” derler. Cennete girip cehennem ateşinden kurtuluşun temel sebebi, salih ameldir. Bu ameli de onlar, Allah’ın rahmet ve lütfu ile yaparlar, kendi güç ve imkânları ile değil.

Nahl 16:31

30- Takva sahiplerine ise:“Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde: “Hayır (indirdi)” dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir! 31- (O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır. İşte Allah, muttakileri böyle mükâfatlandırır. 32- O (muttakiler) ki tertemiz bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Selâm size, yapmakta olduklarınız sebebiyle girin cennete!” derler. 30. Yüce Allah, indirdiklerini yalanlayanların sözlerini zikrettikten sonra takvâ sahiplerinin neler söylediklerinden söz etmektedir. Onlar, Allah’ın indirdiklerinin, pek büyük bir nimet olduğunu anlamış, kullarına lütfedip ihsan ettiği pek büyük bir hayır olduğunu itiraf etmiş, bu nimeti güzel bir şekilde benimsemiş, kabul ve itaat ile karşılamış, ondan dolayı Allah’a şükretmiş ve onu öğrenip gereğince amel etmişlerdir. “Bu dünyada” gerek Allah’a ibadetlerinde ihsan üzere olanlara, gerekse kullara ihsanda bulunarak “iyi hareket edenlere güzellik” geniş bir rızık, mutlu bir yaşam, kalp huzuru, güvenlik ve sevinç “vardır. Âhiret yurdu ise” bu dünya yurdundan, bu dünya yurdundaki çeşitli zevk ve arzulardan “elbette daha hayırlıdır.” Çünkü bu dünyanın nimetleri azdır, sonu gelir ve kesintiye uğrar. Çeşitli afetlerle doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!” 31. “(O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır.” Canları ne isterse, neyi dileyecek olurlarsa onu en mükemmel ve en güzel şekilde elde ederler. Kalplere lezzet, ruhlara sevinç verecek nitelikte olup da isteyecekleri herhangi bir nimetin önlerinde hazır olmaması mümkün değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, cennet ehline temenni edecekleri her şeyi verecektir. Hatta onlara hatırlarına gelmeyecek birtakım nimetleri dahi hatırlatacaktır. Lütuf, kerem ve cömertliğinin sınırı bulunmayan, zatî sıfatlarında, fiilî sıfatlarında, bu sıfatların tecellilerinde, egemenliğinin ve melekutunun azametinde hiçbir benzeri bulunmayan Allah’ın şanı ne yücedir! “İşte Allah” gazabından ve azabından sakınan “muttakileri” yani kendilerine farz kıldığı; kalple, beden ve dille yapılan gerek kendi hakkı, gerek kullarının hakkı ile ilgili olan farzları ve vecibeleri eda eden, Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri de terk eden kimseleri “böyle mükâfaatlandırır.” 32. “O (muttakiler) ki” takva hallerini sürdürerek “tertemiz bir halde iken” kendilerine bulaşabilecek, imanlarına halel getirebilecek her türlü eksiklik ve kirden arınmış ve arındırılmış olarak; böylelikle de Allah’ı bilmek ve sevmek sonucu kalpleri tertemiz olmuş; O’nu anmak, O’nu övmekle dilleri, O’na itaat etmek, O’na yönelmekle de organları arınmış olarak “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada” her türlü afetten uzak ve yalnız size has olmak üzere eksiksiz bir esenlik dileği olarak “Selam size” siz artık hoşunuza gitmeyecek her bir şeyden yana esenliktesiniz, “yapmakta olduklarınız” Allah’a iman, O’nun emirlerine bağlanmak gibi yaptıklarınız “sebebiyle girin cennete” derler. Cennete girip cehennem ateşinden kurtuluşun temel sebebi, salih ameldir. Bu ameli de onlar, Allah’ın rahmet ve lütfu ile yaparlar, kendi güç ve imkânları ile değil.

Nahl 16:32

30- Takva sahiplerine ise:“Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde: “Hayır (indirdi)” dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir! 31- (O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır. İşte Allah, muttakileri böyle mükâfatlandırır. 32- O (muttakiler) ki tertemiz bir halde iken melekler, onların ruhlarını aldığı sırada:“Selâm size, yapmakta olduklarınız sebebiyle girin cennete!” derler. 30. Yüce Allah, indirdiklerini yalanlayanların sözlerini zikrettikten sonra takvâ sahiplerinin neler söylediklerinden söz etmektedir. Onlar, Allah’ın indirdiklerinin, pek büyük bir nimet olduğunu anlamış, kullarına lütfedip ihsan ettiği pek büyük bir hayır olduğunu itiraf etmiş, bu nimeti güzel bir şekilde benimsemiş, kabul ve itaat ile karşılamış, ondan dolayı Allah’a şükretmiş ve onu öğrenip gereğince amel etmişlerdir. “Bu dünyada” gerek Allah’a ibadetlerinde ihsan üzere olanlara, gerekse kullara ihsanda bulunarak “iyi hareket edenlere güzellik” geniş bir rızık, mutlu bir yaşam, kalp huzuru, güvenlik ve sevinç “vardır. Âhiret yurdu ise” bu dünya yurdundan, bu dünya yurdundaki çeşitli zevk ve arzulardan “elbette daha hayırlıdır.” Çünkü bu dünyanın nimetleri azdır, sonu gelir ve kesintiye uğrar. Çeşitli afetlerle doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!” 31. “(O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır.” Canları ne isterse, neyi dileyecek olurlarsa onu en mükemmel ve en güzel şekilde elde ederler. Kalplere lezzet, ruhlara sevinç verecek nitelikte olup da isteyecekleri herhangi bir nimetin önlerinde hazır olmaması mümkün değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, cennet ehline temenni edecekleri her şeyi verecektir. Hatta onlara hatırlarına gelmeyecek birtakım nimetleri dahi hatırlatacaktır. Lütuf, kerem ve cömertliğinin sınırı bulunmayan, zatî sıfatlarında, fiilî sıfatlarında, bu sıfatların tecellilerinde, egemenliğinin ve melekutunun azametinde hiçbir benzeri bulunmayan Allah’ın şanı ne yücedir! “İşte Allah” gazabından ve azabından sakınan “muttakileri” yani kendilerine farz kıldığı; kalple, beden ve dille yapılan gerek kendi hakkı, gerek kullarının hakkı ile ilgili olan farzları ve vecibeleri eda eden, Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri de terk eden kimseleri “böyle mükâfaatlandırır.” 32. “O (muttakiler) ki” takva hallerini sürdürerek “tertemiz bir halde iken” kendilerine bulaşabilecek, imanlarına halel getirebilecek her türlü eksiklik ve kirden arınmış ve arındırılmış olarak; böylelikle de Allah’ı bilmek ve sevmek sonucu kalpleri tertemiz olmuş; O’nu anmak, O’nu övmekle dilleri, O’na itaat etmek, O’na yönelmekle de organları arınmış olarak “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada” her türlü afetten uzak ve yalnız size has olmak üzere eksiksiz bir esenlik dileği olarak “Selam size” siz artık hoşunuza gitmeyecek her bir şeyden yana esenliktesiniz, “yapmakta olduklarınız” Allah’a iman, O’nun emirlerine bağlanmak gibi yaptıklarınız “sebebiyle girin cennete” derler. Cennete girip cehennem ateşinden kurtuluşun temel sebebi, salih ameldir. Bu ameli de onlar, Allah’ın rahmet ve lütfu ile yaparlar, kendi güç ve imkânları ile değil.

Nahl 16:33

33- Onlar ille de meleklerin gelmesini yahut Rabbinin emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar?! Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 34- Bunun için de işlediklerinin kötülüğü başlarına geldi ve alay edip durdukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kendilerine âyetler geldiği halde iman etmeyen, öğüt verildiği halde öğüt almayan bu kimseler neyi gözlüyor, neyi bekliyorlar? Ruhlarını kabzetmek üzere “meleklerin gelmesini yahut Rabbinin” başlarına gelecek azap “emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar?!” Çünkü onlar, gerçekten bu azabın başlarına gelmesini hak etmişlerdir. “Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” Yalanlamış, küfre sapmış ve iman etmemişlerdi de nihayet azap tepelerine inmişti. “Allah” azap etmekle “onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Çünkü nefisler, Allah’a ibadet etmek ve sonunda Allah’ın lütuf ve ihsanın yurduna ulaşmak üzere yaratılmışlardır. Onlarsa bu nefislerine zulmettiler ve yaratılış sebeplerini terk ederek nefislerini sürekli hakirliğe ve kurtuluşu imkânsız bir bedbahtlığa maruz bıraktılar. 34. İşte “bunun için de işlediklerinin kötülüğü” amellerinin cezası ve bunun etkileri “başlarına geldi ve alay edip durdukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.” Zira onlar, peygamberleri azap ile kendilerini korkutup uyardığında o azap ile alay ediyorlar, bu azabı haber verenlerle de dalga geçiyorlardı. İşte kendisi ile alay ettikleri o azap başlarına geldi.

Nahl 16:34

33- Onlar ille de meleklerin gelmesini yahut Rabbinin emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar?! Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 34- Bunun için de işlediklerinin kötülüğü başlarına geldi ve alay edip durdukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kendilerine âyetler geldiği halde iman etmeyen, öğüt verildiği halde öğüt almayan bu kimseler neyi gözlüyor, neyi bekliyorlar? Ruhlarını kabzetmek üzere “meleklerin gelmesini yahut Rabbinin” başlarına gelecek azap “emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar?!” Çünkü onlar, gerçekten bu azabın başlarına gelmesini hak etmişlerdir. “Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” Yalanlamış, küfre sapmış ve iman etmemişlerdi de nihayet azap tepelerine inmişti. “Allah” azap etmekle “onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Çünkü nefisler, Allah’a ibadet etmek ve sonunda Allah’ın lütuf ve ihsanın yurduna ulaşmak üzere yaratılmışlardır. Onlarsa bu nefislerine zulmettiler ve yaratılış sebeplerini terk ederek nefislerini sürekli hakirliğe ve kurtuluşu imkânsız bir bedbahtlığa maruz bıraktılar. 34. İşte “bunun için de işlediklerinin kötülüğü” amellerinin cezası ve bunun etkileri “başlarına geldi ve alay edip durdukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.” Zira onlar, peygamberleri azap ile kendilerini korkutup uyardığında o azap ile alay ediyorlar, bu azabı haber verenlerle de dalga geçiyorlardı. İşte kendisi ile alay ettikleri o azap başlarına geldi.

Nahl 16:35

35- Şirk koşanlar dediler ki:“Eğer Allah dileseydi biz de babalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye ibadet etmez ve O’nun (emri) dışında hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere apaçık bir tebliğden başkası düşer mi hiç?! 35. Yani müşrikler, şirk koşmalarına Allah’ın meşîetini/dilemesini delil gösterirler. Yüce Allah dileseydi, kendilerinin şirk koşmayacaklarını ve bahîre, vasîle, hâm vb. hayvanlardan herhangi birini ya da başka şeyleri haram kılmayacaklarını iddia ettiler. Bu, batıl bir delildir. Çünkü hak olsaydı Yüce Allah, kendisine şirk koştukları için onlardan öncekileri cezalandırmazdı. Oysa onlardan öncekileri Allah, en çetin azaplar ile cezalandırmıştır. Eğer Allah, onların bu yaptıklarını beğense idi elbetteki onlara azap etmezdi. Ancak onların bu sözlerinden maksatları, sadece peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmektir. Yoksa onlar, bu hususta Allah’a karşı herhangi bir delile sahip olmadıklarını kendileri de biliyorlardı. Zira Allah, onlara emir ve yasaklar göndermiş ve kendilerini mükellef tuttuğu görevleri yerine getirme imkânını vermiş, fiillerini ortaya koyabilecek şekilde kendilerine güç ve irade vermiştir. Onların kaza ve kaderi delil göstermeleri batılın en batılıdır. Diğer taraftan herkes, maddi deliller ile ve müşahade ile açıkça bilmektedir ki insan, herhangi bir tartışma söz konusu olmaksızın irade ettiği işleri yapabilecek bir güce sahiptir. Böylece onlar, bu sözleri ile hem Allah’ı ve Peygamber’i yalanlamakta, hem de aklî gerçekleri ve tecrübeyle sabit somut hakikatleri yalanlamakta idiler. “Peygamberlere” kalplere ulaşan ve herhangi bir kimsenin Allah’a karşı ileri sürebileceği bir delil bırakmayan “apaçık bir tebliğden başkası düşer mi hiç?!” Peygamberler, onlara Rablerinin emir ve yasaklarını tebliğ ettikten sonra kavimleri, onlara karşı kaderi delil olarak gösterecek olurlarsa artık peygamberlerin yapabilecekleri bir şey yoktur. Onların hesabını görmek Allah’a aittir.

Nahl 16:36

36- Andolsun ki biz her ümmete:“Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidâyet vermiş, kiminin üzerine de sapıklık hak olmuştur. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bir bakın! 37- Onların hidâyete ermelerini (ne kadar) arzu etsen de (şunu bil ki) Allah, saptırdığı kimseye hidâyet vermez. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. 36. Allah Teâlâ, bütün ümmetlere karşı delilini ortaya koymuş olduğunu, ister önceden geçmiş, ister sonra gelmiş olsun her bir ümmet arasında mutlaka bir rasul göndermiş olduğunu, hepsinin de ittifakla aynı çağrıyı yapıp aynı dini tebliğ ettiklerini haber vermektedir. Bu da O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmektir:“Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının.” Ümmetler ise peygamberlerin çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır: “Allah içlerinden kimine hidâyet vermiş” onlar da ilmen ve amelen peygamberlere tâbi olmuşlardır; “kiminin üzerine de sapıklık hak olmuştur.” Onlar da sapıklık yoluna uymuşlardır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bir bakın!” Sizler bu konuda hayret verecek şeyler göreceksiniz. Ne kadar yalanlayıcı geçmiş ise mutlaka âkıbetinin helâka uğramak olduğunu göreceksiniz 37. “Onların hidâyete ermelerini (ne kadar) arzu etsen” ve bu uğurda bütün gayretini ortaya koysan da “(şunu bil ki) Allah saptırdığı kimseye hidâyet vermez.” O, hidâyet için bütün sebepleri yerine getirecek olsa dahi yine Allah’tan başka kimse ona hidâyet veremez. “Onların” Allah’ın azabına karşı onlara yardım edecek ve O’nun intikamına karşı onları koruyacak “hiçbir yardımcıları da yoktur.”

Nahl 16:37

36- Andolsun ki biz her ümmete:“Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidâyet vermiş, kiminin üzerine de sapıklık hak olmuştur. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bir bakın! 37- Onların hidâyete ermelerini (ne kadar) arzu etsen de (şunu bil ki) Allah, saptırdığı kimseye hidâyet vermez. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. 36. Allah Teâlâ, bütün ümmetlere karşı delilini ortaya koymuş olduğunu, ister önceden geçmiş, ister sonra gelmiş olsun her bir ümmet arasında mutlaka bir rasul göndermiş olduğunu, hepsinin de ittifakla aynı çağrıyı yapıp aynı dini tebliğ ettiklerini haber vermektedir. Bu da O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmektir:“Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının.” Ümmetler ise peygamberlerin çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır: “Allah içlerinden kimine hidâyet vermiş” onlar da ilmen ve amelen peygamberlere tâbi olmuşlardır; “kiminin üzerine de sapıklık hak olmuştur.” Onlar da sapıklık yoluna uymuşlardır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bir bakın!” Sizler bu konuda hayret verecek şeyler göreceksiniz. Ne kadar yalanlayıcı geçmiş ise mutlaka âkıbetinin helâka uğramak olduğunu göreceksiniz 37. “Onların hidâyete ermelerini (ne kadar) arzu etsen” ve bu uğurda bütün gayretini ortaya koysan da “(şunu bil ki) Allah saptırdığı kimseye hidâyet vermez.” O, hidâyet için bütün sebepleri yerine getirecek olsa dahi yine Allah’tan başka kimse ona hidâyet veremez. “Onların” Allah’ın azabına karşı onlara yardım edecek ve O’nun intikamına karşı onları koruyacak “hiçbir yardımcıları da yoktur.”

Nahl 16:38

38- “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye olanca güçleri ile Allah’a yemin ettiler. Hayır (diriltecektir). Bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 39- (Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir. 40- Bir şeyi dilediğimiz zaman (yapacağımız iş) sadece ona “Ol!” dememizden ibarettir. Derhal oluverir. 38. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan müşriklerin durumunu haber vermektedir. Onlar, Allah’ı yalanlamak maksadı ile O’nun ölüleri diriltmeyeceğine, toprak haline dönüştükten sonra onları diriltmeye gücünün yetmeyeceğine dair oldukça ağır ve pekiştirilmiş yeminlerle and içtiler. Allah ise onları yalanlayarak:“Hayır” kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir günde onları diriltecek ve bir araya getirecektir. Zira “bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı” asla değiştirmeyeceği ve caymayacağı “hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Ve onlar büyük cahillikleri dolayısı ile öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılığının görüleceğini inkâr ederler. 39. Daha sonra Allah, amellerin karşılığının verilişinin ve öldükten sonra dirilişin hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” büyük küçük tüm meseleleri “onlara açıklayacak” bunların gerçek mahiyetlerini onlara beyan edecek “ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir” Amellerini görünce pişmanlıklara boğulacaklardır. O vakit Allah ile birlikte tapındıkları tanrılarının kendilerine hiçbir faydaları olmayacaktır. Rabbinin emri gelince tapındıkları varlıkların cehennem odunu olduklarını göreceklerdir. Güneş ve ay tortop edilip ışıkları söndürülecek, yıldızlar etrafa savrulacak, bunlara tapınan kimseler de onların, Allah’ın emrine amade kullar olduklarını, bütün hallerinde Allah’a muhtaç olduklarını anlayacaklardır. 40. Bütün bu işlerin hiçbirisi, Allah için zor ve güç değildir, O’na ağır gelmez. Çünkü O, bir şeyi diledi mi ona: “Ol” der, o da herhangi bir karşı koyma ve herhangi bir direniş söz konusu olmaksızın derhal ve O’nun dilediği şekilde ve murad ettiği gibi oluverir.

Nahl 16:39

38- “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye olanca güçleri ile Allah’a yemin ettiler. Hayır (diriltecektir). Bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 39- (Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir. 40- Bir şeyi dilediğimiz zaman (yapacağımız iş) sadece ona “Ol!” dememizden ibarettir. Derhal oluverir. 38. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan müşriklerin durumunu haber vermektedir. Onlar, Allah’ı yalanlamak maksadı ile O’nun ölüleri diriltmeyeceğine, toprak haline dönüştükten sonra onları diriltmeye gücünün yetmeyeceğine dair oldukça ağır ve pekiştirilmiş yeminlerle and içtiler. Allah ise onları yalanlayarak:“Hayır” kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir günde onları diriltecek ve bir araya getirecektir. Zira “bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı” asla değiştirmeyeceği ve caymayacağı “hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Ve onlar büyük cahillikleri dolayısı ile öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılığının görüleceğini inkâr ederler. 39. Daha sonra Allah, amellerin karşılığının verilişinin ve öldükten sonra dirilişin hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” büyük küçük tüm meseleleri “onlara açıklayacak” bunların gerçek mahiyetlerini onlara beyan edecek “ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir” Amellerini görünce pişmanlıklara boğulacaklardır. O vakit Allah ile birlikte tapındıkları tanrılarının kendilerine hiçbir faydaları olmayacaktır. Rabbinin emri gelince tapındıkları varlıkların cehennem odunu olduklarını göreceklerdir. Güneş ve ay tortop edilip ışıkları söndürülecek, yıldızlar etrafa savrulacak, bunlara tapınan kimseler de onların, Allah’ın emrine amade kullar olduklarını, bütün hallerinde Allah’a muhtaç olduklarını anlayacaklardır. 40. Bütün bu işlerin hiçbirisi, Allah için zor ve güç değildir, O’na ağır gelmez. Çünkü O, bir şeyi diledi mi ona: “Ol” der, o da herhangi bir karşı koyma ve herhangi bir direniş söz konusu olmaksızın derhal ve O’nun dilediği şekilde ve murad ettiği gibi oluverir.

Nahl 16:40

38- “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye olanca güçleri ile Allah’a yemin ettiler. Hayır (diriltecektir). Bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 39- (Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir. 40- Bir şeyi dilediğimiz zaman (yapacağımız iş) sadece ona “Ol!” dememizden ibarettir. Derhal oluverir. 38. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan müşriklerin durumunu haber vermektedir. Onlar, Allah’ı yalanlamak maksadı ile O’nun ölüleri diriltmeyeceğine, toprak haline dönüştükten sonra onları diriltmeye gücünün yetmeyeceğine dair oldukça ağır ve pekiştirilmiş yeminlerle and içtiler. Allah ise onları yalanlayarak:“Hayır” kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir günde onları diriltecek ve bir araya getirecektir. Zira “bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı” asla değiştirmeyeceği ve caymayacağı “hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Ve onlar büyük cahillikleri dolayısı ile öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılığının görüleceğini inkâr ederler. 39. Daha sonra Allah, amellerin karşılığının verilişinin ve öldükten sonra dirilişin hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” büyük küçük tüm meseleleri “onlara açıklayacak” bunların gerçek mahiyetlerini onlara beyan edecek “ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir” Amellerini görünce pişmanlıklara boğulacaklardır. O vakit Allah ile birlikte tapındıkları tanrılarının kendilerine hiçbir faydaları olmayacaktır. Rabbinin emri gelince tapındıkları varlıkların cehennem odunu olduklarını göreceklerdir. Güneş ve ay tortop edilip ışıkları söndürülecek, yıldızlar etrafa savrulacak, bunlara tapınan kimseler de onların, Allah’ın emrine amade kullar olduklarını, bütün hallerinde Allah’a muhtaç olduklarını anlayacaklardır. 40. Bütün bu işlerin hiçbirisi, Allah için zor ve güç değildir, O’na ağır gelmez. Çünkü O, bir şeyi diledi mi ona: “Ol” der, o da herhangi bir karşı koyma ve herhangi bir direniş söz konusu olmaksızın derhal ve O’nun dilediği şekilde ve murad ettiği gibi oluverir.

Nahl 16:41

41- Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada mutlaka güzel bir yerde barındıracağız. Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! 42- Onlar, sabredenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir. 41. Daha sonra Allah, türlü sıkıntılarla sınanan mü’minlerin üstünlüğünü haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda” yani O’nun yolunda ve rızası uğrunda kendilerini küfür ve şirke geri döndürmek maksadı ile kavimleri tarafından çeşitli işkence, sıkıntı ve eziyetlerle zulme uğradıktan sonra vatanlarını ve arkadaşlarını terk ederek “hicret edenleri” yani Rahman’a itaat için göç edenleri “dünyada mutlaka güzel bir yerde barındıracağız.” Allah onlara iki mükafat vaat etmiştir: Dünyadaki peşin mükâfat şudur: Geniş bir rızık ve hicret ettikten sonra gözle görülen rahat yaşam, düşmanlarına karşı zafer, ülkeleri fethetmek ve oralardan büyük ganimetler elde etmek, böylelikle büyük servetlere sahip olmak. Bundan ayrı olarak Allah’ın peygamberi vasıtası ile kendilerine vaat etmiş olduğu “âhiret mükâfatı ise” bundan daha hayırlı ve dünya mükâfatından “daha büyüktür.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerin, Allah katında dereceleri pek büyüktür. İşte umduklarını elde edenler onlardır. Rableri onları katından bir rahmet, hoşnutluk, içlerinde tükenmez ve kalıcı nimetler bulunan kendilerine ait cennetler ile müjdeler. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Gerçekten Allah katında büyük bir mükâfat vardır.”(et-Tevbe, 9/20-22)“Keşke bilselerdi!” Yani eğer onlar, Allah’ın iman edip de kendi yolunda hicret edenlere hazırlamış olduğu ecir ve mükâfatı kesin olarak bilselerdi hiç kimse ondan geri kalmazdı. 42. Sonra Allah Teala gerçek velilerinin/dostlarının niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” Allah’ın emirlerini yerine getirmede, yasaklarından kaçınmada, acı ve ızdırap verici takdirlerine, Allah uğrunda işkence ve mihnetlere dayanıp “sabredenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir.” O’nun sevdiği şeyleri yerine getirmek hususunda kendilerine değil, yalnızca O’na güvenenlerdir. İşte bu vesile ile işleri başarıya ulaşır, durumları istikamet üzere olur. Şüphesiz ki sabır ve tevekkül, bütün işlerin esasını teşkil eder. Bir kimse eğer hayır namına herhangi bir şeyi elinden kaçırmışsa hiç şüphesiz bu, sabırsızlığı, kendisinden istenen şeyleri yerine getirme uğrunda gayretini harcamadığı yahut da Allah’a tevekkülsüzlüğü ve O’na güvenip dayanmaması dolayısı iledir.

Nahl 16:42

41- Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada mutlaka güzel bir yerde barındıracağız. Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! 42- Onlar, sabredenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir. 41. Daha sonra Allah, türlü sıkıntılarla sınanan mü’minlerin üstünlüğünü haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda” yani O’nun yolunda ve rızası uğrunda kendilerini küfür ve şirke geri döndürmek maksadı ile kavimleri tarafından çeşitli işkence, sıkıntı ve eziyetlerle zulme uğradıktan sonra vatanlarını ve arkadaşlarını terk ederek “hicret edenleri” yani Rahman’a itaat için göç edenleri “dünyada mutlaka güzel bir yerde barındıracağız.” Allah onlara iki mükafat vaat etmiştir: Dünyadaki peşin mükâfat şudur: Geniş bir rızık ve hicret ettikten sonra gözle görülen rahat yaşam, düşmanlarına karşı zafer, ülkeleri fethetmek ve oralardan büyük ganimetler elde etmek, böylelikle büyük servetlere sahip olmak. Bundan ayrı olarak Allah’ın peygamberi vasıtası ile kendilerine vaat etmiş olduğu “âhiret mükâfatı ise” bundan daha hayırlı ve dünya mükâfatından “daha büyüktür.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerin, Allah katında dereceleri pek büyüktür. İşte umduklarını elde edenler onlardır. Rableri onları katından bir rahmet, hoşnutluk, içlerinde tükenmez ve kalıcı nimetler bulunan kendilerine ait cennetler ile müjdeler. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Gerçekten Allah katında büyük bir mükâfat vardır.”(et-Tevbe, 9/20-22)“Keşke bilselerdi!” Yani eğer onlar, Allah’ın iman edip de kendi yolunda hicret edenlere hazırlamış olduğu ecir ve mükâfatı kesin olarak bilselerdi hiç kimse ondan geri kalmazdı. 42. Sonra Allah Teala gerçek velilerinin/dostlarının niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” Allah’ın emirlerini yerine getirmede, yasaklarından kaçınmada, acı ve ızdırap verici takdirlerine, Allah uğrunda işkence ve mihnetlere dayanıp “sabredenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir.” O’nun sevdiği şeyleri yerine getirmek hususunda kendilerine değil, yalnızca O’na güvenenlerdir. İşte bu vesile ile işleri başarıya ulaşır, durumları istikamet üzere olur. Şüphesiz ki sabır ve tevekkül, bütün işlerin esasını teşkil eder. Bir kimse eğer hayır namına herhangi bir şeyi elinden kaçırmışsa hiç şüphesiz bu, sabırsızlığı, kendisinden istenen şeyleri yerine getirme uğrunda gayretini harcamadığı yahut da Allah’a tevekkülsüzlüğü ve O’na güvenip dayanmaması dolayısı iledir.

Nahl 16:43

43- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. 44- (Onları) apaçık belgelerle ve kitaplarla (gönderdik). Sana da bu Zikir’i insanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye indirdik. 43. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine” Allah’ın kullarına bir lütuf ve ihsanı olmak üzere şeriat ve hükümler “vahyettiğimiz” -yoksa onlar kendiliklerinden bir şey getirmemişlerdir- “birtakım erkeklerden başkası değildi.” Yani sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. Biz senden önce melekleri değil, aksine kâmil erkekleri peygamber olarak gönderdik. Bunlar kadın da değillerdi. “Eğer” öncekilerin haberlerini “bilmiyorsanız” ve acaba Allah erkekleri mi peygamber olarak göndermiş? diye şüphe ediyorsanız “zikir ehline” sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara “sorun.” Üzerlerine Kitaplar ve apaçık belgeler inmiş olan, bunları öğrenmiş ve kavramış bulunan, bu hususları bilen ilim ehline sorun. Bunların hepsi kesinlikle bilir ki Allah, daha önce de mutlaka şehir ahalisinden olan ve kendilerine vahyettiği erkekleri peygamber olarak göndermiştir. Bu âyet-i kerimenin umumi ifadesi, ilim ehlini övmekte ve ilmin en üstün çeşidinin Allah’ın indirmiş olduğu Kitab’ı bilmek olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah, bilmeyen kimselere bütün hususlarda ilim ehline başvurmayı emretmektedir. Bunun kapsamında ilim ehlinin adaletli olduğu anlatılmakta ve onlar tezkiye edilmektedir. Çünkü Allah, onlara soru sorulmasını emretmekte ve bu yolla da cahilin sorumluluktan kurtulabileceğini belirtmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın ilim ehli olanları vahyine ve indirdiği buyruklara ehil kimseler olarak tayin ettiğini, onların da kendilerini tezkiye etmek ve kemal sıfatlara sahip kılmakla emrolunduklarını göstermektedir. Zikir ehlinin en faziletlileri ise bu Kur’an-ı Azim’in ehlidir. Onlar, gerçek anlamı ile zikir ehlidirler ve bu isme başkalarından daha layıktırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 44. “Sana da bu Zikir’i” yani kulların gerek duyacakları dini ve dünyevi, zahiri ve batıni bütün hususların anıldığı bu Kur’an-ı Kerim’i “indirdik ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın” bu da bu Kitab’ın lafızlarını ve anlamlarını açıklamayı kapsamaktadır “ve onlar da iyice” o Kitab üzerinde “düşünsünler” ve böylelikle kendi istidatlarına ve ona yönelişlerine göre onun hazine ve ilimlerinden yararlanacakları şeyleri çıkarsınlar.

Nahl 16:44

43- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. 44- (Onları) apaçık belgelerle ve kitaplarla (gönderdik). Sana da bu Zikir’i insanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye indirdik. 43. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine” Allah’ın kullarına bir lütuf ve ihsanı olmak üzere şeriat ve hükümler “vahyettiğimiz” -yoksa onlar kendiliklerinden bir şey getirmemişlerdir- “birtakım erkeklerden başkası değildi.” Yani sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. Biz senden önce melekleri değil, aksine kâmil erkekleri peygamber olarak gönderdik. Bunlar kadın da değillerdi. “Eğer” öncekilerin haberlerini “bilmiyorsanız” ve acaba Allah erkekleri mi peygamber olarak göndermiş? diye şüphe ediyorsanız “zikir ehline” sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara “sorun.” Üzerlerine Kitaplar ve apaçık belgeler inmiş olan, bunları öğrenmiş ve kavramış bulunan, bu hususları bilen ilim ehline sorun. Bunların hepsi kesinlikle bilir ki Allah, daha önce de mutlaka şehir ahalisinden olan ve kendilerine vahyettiği erkekleri peygamber olarak göndermiştir. Bu âyet-i kerimenin umumi ifadesi, ilim ehlini övmekte ve ilmin en üstün çeşidinin Allah’ın indirmiş olduğu Kitab’ı bilmek olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah, bilmeyen kimselere bütün hususlarda ilim ehline başvurmayı emretmektedir. Bunun kapsamında ilim ehlinin adaletli olduğu anlatılmakta ve onlar tezkiye edilmektedir. Çünkü Allah, onlara soru sorulmasını emretmekte ve bu yolla da cahilin sorumluluktan kurtulabileceğini belirtmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın ilim ehli olanları vahyine ve indirdiği buyruklara ehil kimseler olarak tayin ettiğini, onların da kendilerini tezkiye etmek ve kemal sıfatlara sahip kılmakla emrolunduklarını göstermektedir. Zikir ehlinin en faziletlileri ise bu Kur’an-ı Azim’in ehlidir. Onlar, gerçek anlamı ile zikir ehlidirler ve bu isme başkalarından daha layıktırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 44. “Sana da bu Zikir’i” yani kulların gerek duyacakları dini ve dünyevi, zahiri ve batıni bütün hususların anıldığı bu Kur’an-ı Kerim’i “indirdik ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın” bu da bu Kitab’ın lafızlarını ve anlamlarını açıklamayı kapsamaktadır “ve onlar da iyice” o Kitab üzerinde “düşünsünler” ve böylelikle kendi istidatlarına ve ona yönelişlerine göre onun hazine ve ilimlerinden yararlanacakları şeyleri çıkarsınlar.

Nahl 16:45

45- Kötülükleri planlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut da farkedemeyecekleri bir yerden azabın kendilerine ansızın gelip çatmayacağından yana emin mi oldular? 46- Ya da Allah'ın, gezip dolaşırlarken kendilerini yakalamayacağından (emin mi oldular)? Zira onlar, (Allah’ı) âciz bırakamazlar. 47- Yahut kendilerini (azaptan yana) korku içerisinde iken yakalamasından? Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir. 45. Bu buyrukla Yüce Allah; kâfirleri, yalanlayanları ve çeşitli masiyetler işleyenleri farkında olmaksızın azabın ansızın onları yakalayabileceği gerçeği ile uyarmaktadır. Bu azap, onların ya üstlerinden tepelerine inecek yahut da altlarından, yerin dibine geçirilmek sureti ile veya başka bir şekille onlara gelecektir. Ya da onlar gezip dolaşırken, işleri ile meşgul olurken ve azaba uğramak hatırlarına bile gelmediği bir zamanda yahut da azaptan korktukları bir sırada azaba duçar olacaklardır. Onlar, hiçbir halde Allah’ı âciz bırakamazlar, aksine Allah’ın kabzasındadırlar, idareleri de O’nun elindedir. Ne var ki O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” İsyankârları cezalandırmakta acele etmez. Aksine onlara mühlet verir, afiyet verir, kendisine ve gerçek dostlarına eziyet vermelerine rağmen onlara rızık verir. Hatta tevbe kapılarını önlerinde açık tutar ve onları kendilerine zararlı olan kötülüklerden vazgeçmeye çağırır. Bunları yaptıkları takdirde de hem en büyük lütuf ve ihsanları hem de işledikleri günahların affedilip bağışlanacağını vaat eder. O halde günahkâr kimseler, bütün hallerinde Allah’ın nimetleri üzerlerine inerken, isyanlarının her an Rablerinin huzuruna yükselmesinden utanmalıdırlar ve bilmelidirler ki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. O, isyankârları yakaladı mı aziz ve kudretli olanın yakalayışı gibi yakalar. Öyleyse isyankâr kimseler, O’na tevbe etmeli, bütün hallerinde O’na dönmelidirler. Çünkü O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” O halde O’nun geniş rahmetine, her şeyi kapsayan lütuf ve ihsanına koşmakta, Rahim olan Rabbin lütfuna ulaştıran yolları izlemekte eli çabuk tutmak gerekir. Bu ise O’nun takvası gereğince ve O’nun sevdiği, razı olacağı şeyler çerçevesinde amelde bulunmakla olur.

Nahl 16:46

45- Kötülükleri planlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut da farkedemeyecekleri bir yerden azabın kendilerine ansızın gelip çatmayacağından yana emin mi oldular? 46- Ya da Allah'ın, gezip dolaşırlarken kendilerini yakalamayacağından (emin mi oldular)? Zira onlar, (Allah’ı) âciz bırakamazlar. 47- Yahut kendilerini (azaptan yana) korku içerisinde iken yakalamasından? Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir. 45. Bu buyrukla Yüce Allah; kâfirleri, yalanlayanları ve çeşitli masiyetler işleyenleri farkında olmaksızın azabın ansızın onları yakalayabileceği gerçeği ile uyarmaktadır. Bu azap, onların ya üstlerinden tepelerine inecek yahut da altlarından, yerin dibine geçirilmek sureti ile veya başka bir şekille onlara gelecektir. Ya da onlar gezip dolaşırken, işleri ile meşgul olurken ve azaba uğramak hatırlarına bile gelmediği bir zamanda yahut da azaptan korktukları bir sırada azaba duçar olacaklardır. Onlar, hiçbir halde Allah’ı âciz bırakamazlar, aksine Allah’ın kabzasındadırlar, idareleri de O’nun elindedir. Ne var ki O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” İsyankârları cezalandırmakta acele etmez. Aksine onlara mühlet verir, afiyet verir, kendisine ve gerçek dostlarına eziyet vermelerine rağmen onlara rızık verir. Hatta tevbe kapılarını önlerinde açık tutar ve onları kendilerine zararlı olan kötülüklerden vazgeçmeye çağırır. Bunları yaptıkları takdirde de hem en büyük lütuf ve ihsanları hem de işledikleri günahların affedilip bağışlanacağını vaat eder. O halde günahkâr kimseler, bütün hallerinde Allah’ın nimetleri üzerlerine inerken, isyanlarının her an Rablerinin huzuruna yükselmesinden utanmalıdırlar ve bilmelidirler ki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. O, isyankârları yakaladı mı aziz ve kudretli olanın yakalayışı gibi yakalar. Öyleyse isyankâr kimseler, O’na tevbe etmeli, bütün hallerinde O’na dönmelidirler. Çünkü O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” O halde O’nun geniş rahmetine, her şeyi kapsayan lütuf ve ihsanına koşmakta, Rahim olan Rabbin lütfuna ulaştıran yolları izlemekte eli çabuk tutmak gerekir. Bu ise O’nun takvası gereğince ve O’nun sevdiği, razı olacağı şeyler çerçevesinde amelde bulunmakla olur.

Nahl 16:47

45- Kötülükleri planlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut da farkedemeyecekleri bir yerden azabın kendilerine ansızın gelip çatmayacağından yana emin mi oldular? 46- Ya da Allah'ın, gezip dolaşırlarken kendilerini yakalamayacağından (emin mi oldular)? Zira onlar, (Allah’ı) âciz bırakamazlar. 47- Yahut kendilerini (azaptan yana) korku içerisinde iken yakalamasından? Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir. 45. Bu buyrukla Yüce Allah; kâfirleri, yalanlayanları ve çeşitli masiyetler işleyenleri farkında olmaksızın azabın ansızın onları yakalayabileceği gerçeği ile uyarmaktadır. Bu azap, onların ya üstlerinden tepelerine inecek yahut da altlarından, yerin dibine geçirilmek sureti ile veya başka bir şekille onlara gelecektir. Ya da onlar gezip dolaşırken, işleri ile meşgul olurken ve azaba uğramak hatırlarına bile gelmediği bir zamanda yahut da azaptan korktukları bir sırada azaba duçar olacaklardır. Onlar, hiçbir halde Allah’ı âciz bırakamazlar, aksine Allah’ın kabzasındadırlar, idareleri de O’nun elindedir. Ne var ki O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” İsyankârları cezalandırmakta acele etmez. Aksine onlara mühlet verir, afiyet verir, kendisine ve gerçek dostlarına eziyet vermelerine rağmen onlara rızık verir. Hatta tevbe kapılarını önlerinde açık tutar ve onları kendilerine zararlı olan kötülüklerden vazgeçmeye çağırır. Bunları yaptıkları takdirde de hem en büyük lütuf ve ihsanları hem de işledikleri günahların affedilip bağışlanacağını vaat eder. O halde günahkâr kimseler, bütün hallerinde Allah’ın nimetleri üzerlerine inerken, isyanlarının her an Rablerinin huzuruna yükselmesinden utanmalıdırlar ve bilmelidirler ki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. O, isyankârları yakaladı mı aziz ve kudretli olanın yakalayışı gibi yakalar. Öyleyse isyankâr kimseler, O’na tevbe etmeli, bütün hallerinde O’na dönmelidirler. Çünkü O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” O halde O’nun geniş rahmetine, her şeyi kapsayan lütuf ve ihsanına koşmakta, Rahim olan Rabbin lütfuna ulaştıran yolları izlemekte eli çabuk tutmak gerekir. Bu ise O’nun takvası gereğince ve O’nun sevdiği, razı olacağı şeyler çerçevesinde amelde bulunmakla olur.

Nahl 16:48

48- Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin, boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini görmediler mi? 49- Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa hepsi Allah’a secde eder. Melekler de (secde ederler) ve hiç kibirlenmezler. 50- Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar. 48. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Rablerinin tevhidi, azamet ve kemali hususunda şüphe içerisinde bulunanlar, “Allah’ın yarattığı şeylerin” bütün yarattıklarının “gölgelerinin” nasıl değişip durduğunu “boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini” yani Rablerine azamet ve celali önünde zilletle ve itaat ile boyun eğerek secde ettiklerini “görmediler mi?” Hepsi bu emir, tedbir ve hakimiyet altında zillet ile eğilmişlerdir. Allah’ın hükmü altında ve O’nun idaresi, emir ve buyrukları çerçevesinde bulunmayan hiçbir varlık yoktur. 49. “Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa” konuşan ve konuşmayan bütün “hepsi Allah’a secde eder.” Şerefli “melekler de (secde ederler).” Bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerinin belirtilmesinden sonra bilhassa melâike-i kirâmın söz konusu edilmesi faziletleri, şerefleri ve ibadetlerinin çokluğundan dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“ve hiç kibirlenmezler” buyurmaktadır. Yani onlar çokluklarına, ahlâk ve güçlerinin büyüklüklerine rağmen Allah’a karşı büyüklenmezler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.”(en-Nisâ, 4/172) 50. Yüce Allah melekleri çokça itaat ve kendisine boyun eğmek ile övdükten sonra hem zatı ile, hem kahr-u galebesi ile hem de vasıflarının kemali ile üstlerinde olan Allah’tan korktuklarını belirterek de onları övmektedir. Onlar, Allah’ın kahr-u galebesi altında zillet ile itaat ederler “ve emrolunduklarını yaparlar.” Allah kendilerine ne emrederse O’nun emrini itaatle ve isteyerek yerine getirirler. Yaratılmışların Yüce Allah’a secde etmeleri iki türlüdür: Birincisi zorunlu olan ve kemal sıfatlarına sahip olana zata delalet eden secdedir. Bunda mü’min, kâfir, iyi, kötü, konuşan ve konuşmayan bütün canlılar ortaktır. Diğeri ise Yüce Allah’ın dostlarına, mü’min kullarına, meleklere vb. mahluklara has olan ihtiyarî ve gönülden yapılan secdedir.

Nahl 16:49

48- Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin, boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini görmediler mi? 49- Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa hepsi Allah’a secde eder. Melekler de (secde ederler) ve hiç kibirlenmezler. 50- Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar. 48. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Rablerinin tevhidi, azamet ve kemali hususunda şüphe içerisinde bulunanlar, “Allah’ın yarattığı şeylerin” bütün yarattıklarının “gölgelerinin” nasıl değişip durduğunu “boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini” yani Rablerine azamet ve celali önünde zilletle ve itaat ile boyun eğerek secde ettiklerini “görmediler mi?” Hepsi bu emir, tedbir ve hakimiyet altında zillet ile eğilmişlerdir. Allah’ın hükmü altında ve O’nun idaresi, emir ve buyrukları çerçevesinde bulunmayan hiçbir varlık yoktur. 49. “Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa” konuşan ve konuşmayan bütün “hepsi Allah’a secde eder.” Şerefli “melekler de (secde ederler).” Bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerinin belirtilmesinden sonra bilhassa melâike-i kirâmın söz konusu edilmesi faziletleri, şerefleri ve ibadetlerinin çokluğundan dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“ve hiç kibirlenmezler” buyurmaktadır. Yani onlar çokluklarına, ahlâk ve güçlerinin büyüklüklerine rağmen Allah’a karşı büyüklenmezler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.”(en-Nisâ, 4/172) 50. Yüce Allah melekleri çokça itaat ve kendisine boyun eğmek ile övdükten sonra hem zatı ile, hem kahr-u galebesi ile hem de vasıflarının kemali ile üstlerinde olan Allah’tan korktuklarını belirterek de onları övmektedir. Onlar, Allah’ın kahr-u galebesi altında zillet ile itaat ederler “ve emrolunduklarını yaparlar.” Allah kendilerine ne emrederse O’nun emrini itaatle ve isteyerek yerine getirirler. Yaratılmışların Yüce Allah’a secde etmeleri iki türlüdür: Birincisi zorunlu olan ve kemal sıfatlarına sahip olana zata delalet eden secdedir. Bunda mü’min, kâfir, iyi, kötü, konuşan ve konuşmayan bütün canlılar ortaktır. Diğeri ise Yüce Allah’ın dostlarına, mü’min kullarına, meleklere vb. mahluklara has olan ihtiyarî ve gönülden yapılan secdedir.

Nahl 16:50

48- Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin, boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini görmediler mi? 49- Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa hepsi Allah’a secde eder. Melekler de (secde ederler) ve hiç kibirlenmezler. 50- Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar. 48. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Rablerinin tevhidi, azamet ve kemali hususunda şüphe içerisinde bulunanlar, “Allah’ın yarattığı şeylerin” bütün yarattıklarının “gölgelerinin” nasıl değişip durduğunu “boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini” yani Rablerine azamet ve celali önünde zilletle ve itaat ile boyun eğerek secde ettiklerini “görmediler mi?” Hepsi bu emir, tedbir ve hakimiyet altında zillet ile eğilmişlerdir. Allah’ın hükmü altında ve O’nun idaresi, emir ve buyrukları çerçevesinde bulunmayan hiçbir varlık yoktur. 49. “Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa” konuşan ve konuşmayan bütün “hepsi Allah’a secde eder.” Şerefli “melekler de (secde ederler).” Bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerinin belirtilmesinden sonra bilhassa melâike-i kirâmın söz konusu edilmesi faziletleri, şerefleri ve ibadetlerinin çokluğundan dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“ve hiç kibirlenmezler” buyurmaktadır. Yani onlar çokluklarına, ahlâk ve güçlerinin büyüklüklerine rağmen Allah’a karşı büyüklenmezler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.”(en-Nisâ, 4/172) 50. Yüce Allah melekleri çokça itaat ve kendisine boyun eğmek ile övdükten sonra hem zatı ile, hem kahr-u galebesi ile hem de vasıflarının kemali ile üstlerinde olan Allah’tan korktuklarını belirterek de onları övmektedir. Onlar, Allah’ın kahr-u galebesi altında zillet ile itaat ederler “ve emrolunduklarını yaparlar.” Allah kendilerine ne emrederse O’nun emrini itaatle ve isteyerek yerine getirirler. Yaratılmışların Yüce Allah’a secde etmeleri iki türlüdür: Birincisi zorunlu olan ve kemal sıfatlarına sahip olana zata delalet eden secdedir. Bunda mü’min, kâfir, iyi, kötü, konuşan ve konuşmayan bütün canlılar ortaktır. Diğeri ise Yüce Allah’ın dostlarına, mü’min kullarına, meleklere vb. mahluklara has olan ihtiyarî ve gönülden yapılan secdedir.

Nahl 16:51

51- Allah buyurdu ki:“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Onun için yalnız benden korkun.” 52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnızca O’nundur. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Sahip olduğunuz her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız. 54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde içinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşuverir. 55- Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır:“İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır. 52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır. 53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz. 54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

Nahl 16:52

51- Allah buyurdu ki:“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Onun için yalnız benden korkun.” 52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnızca O’nundur. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Sahip olduğunuz her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız. 54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde içinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşuverir. 55- Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır:“İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır. 52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır. 53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz. 54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

Nahl 16:53

51- Allah buyurdu ki:“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Onun için yalnız benden korkun.” 52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnızca O’nundur. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Sahip olduğunuz her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız. 54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde içinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşuverir. 55- Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır:“İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır. 52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır. 53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz. 54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

Nahl 16:54

51- Allah buyurdu ki:“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Onun için yalnız benden korkun.” 52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnızca O’nundur. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Sahip olduğunuz her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız. 54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde içinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşuverir. 55- Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır:“İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır. 52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır. 53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz. 54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

Nahl 16:55

51- Allah buyurdu ki:“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Onun için yalnız benden korkun.” 52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnızca O’nundur. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Sahip olduğunuz her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız. 54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde içinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşuverir. 55- Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır:“İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır. 52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır. 53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz. 54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

Nahl 16:56

56- Bir de bizim kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutuyorlar o bilmezlere bir pay ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz. 57- Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar. O, (çocuk edinmekten) münezzehtir. Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar. 58- Halbuki onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir. 59- Verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. (Ne yapacağını şaşırır:) Aşağılanmayı göze alarak onu yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! 60- Kötü örnek yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise ancak Allah’ındır. O, Azîzdir, Hakîmdir. 56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...”(el-En’âm, 6/136)“Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?”(Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. 57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır:“Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür! 60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

Nahl 16:57

56- Bir de bizim kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutuyorlar o bilmezlere bir pay ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz. 57- Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar. O, (çocuk edinmekten) münezzehtir. Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar. 58- Halbuki onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir. 59- Verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. (Ne yapacağını şaşırır:) Aşağılanmayı göze alarak onu yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! 60- Kötü örnek yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise ancak Allah’ındır. O, Azîzdir, Hakîmdir. 56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...”(el-En’âm, 6/136)“Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?”(Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. 57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır:“Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür! 60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

Nahl 16:58

56- Bir de bizim kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutuyorlar o bilmezlere bir pay ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz. 57- Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar. O, (çocuk edinmekten) münezzehtir. Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar. 58- Halbuki onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir. 59- Verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. (Ne yapacağını şaşırır:) Aşağılanmayı göze alarak onu yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! 60- Kötü örnek yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise ancak Allah’ındır. O, Azîzdir, Hakîmdir. 56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...”(el-En’âm, 6/136)“Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?”(Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. 57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır:“Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür! 60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

Nahl 16:59

56- Bir de bizim kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutuyorlar o bilmezlere bir pay ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz. 57- Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar. O, (çocuk edinmekten) münezzehtir. Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar. 58- Halbuki onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir. 59- Verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. (Ne yapacağını şaşırır:) Aşağılanmayı göze alarak onu yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! 60- Kötü örnek yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise ancak Allah’ındır. O, Azîzdir, Hakîmdir. 56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...”(el-En’âm, 6/136)“Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?”(Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. 57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır:“Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür! 60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

Nahl 16:60

56- Bir de bizim kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutuyorlar o bilmezlere bir pay ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz. 57- Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar. O, (çocuk edinmekten) münezzehtir. Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar. 58- Halbuki onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir. 59- Verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. (Ne yapacağını şaşırır:) Aşağılanmayı göze alarak onu yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! 60- Kötü örnek yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise ancak Allah’ındır. O, Azîzdir, Hakîmdir. 56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...”(el-En’âm, 6/136)“Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?”(Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. 57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır:“Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür! 60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

Nahl 16:61

61- Eğer Allah insanları zulümlerinden ötürü (dünyada) sorgulayacak olsaydı (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, insanları belirli bir vadeye kadar erteler. Artık vadeleri geldiği zaman ne bir an geciktirilirler, ne de öne geçebilirler. 61. Yüce Allah, zalimlerin kendi zatı hakkında uydurdukları iftiraları söz konusu ettikten sonra kemal derecesindeki hilmini ve sabrını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, insanları zulümlerinden ötürü” herhangi bir fazlalık ve eksiklik olmaksızın adaletli bir şekilde “sorgulayacak olsaydı (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı.” Yani bizzat günah işleyenleri de onların dışında kalan türlü hayvan ve canlıları da yok ederdi. Çünkü günahların tesiri ile ekinler ve nesiller de telef olur. “Fakat O, insanları” onlara hemen ceza vermeyerek “belirli bir vadeye kadar” ki o da kıyamet günüdür “erteler. Artık vadeleri geldiği zaman ne bir an geciktirilirler, ne de öne geçebilirler.” O halde kendisinde süre tanınmayacak vakit gelip çatmadan önce verilen mühlet içerisinde sakınsınlar, çekinsinler. üce Allah, müşriklere dair şöylece haber vermektedir:

Nahl 16:62

62- Allah’a kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri isnad ediyorlar. Dilleri de yalan yere en güzel âkıbetin kendilerinin olduğunu söylüyor. Hiç şüphesiz onlar için ateş vardır ve onlar (oraya) en önde gideceklerdir. 63- Allah’a andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş gösterdi. Bu nedenle o, bugün (dünyada) onların dostudur. (Ahirette ise) onlara çok elemli bir azap vardır. 62. “Allah’a kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri” kız çocukları ve çirkin sıfatları “isnad ediyorlar.” Bu çirkin sıfatlar da şirktir ki bu da ibadetlerin az bir bölümünü dahi olsa Allah’ın kulları olan yaratılmışlara yöneltmekle olur. Yine onlar, yaratılmış ve kendi türlerinden olan kölelerinin, kendilerine Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızıklarda ortak olmalarından hoşlanmadıklarına ve buna razı olmadıklarına göre nasıl olur da Yüce Allah’a, yarattığı kulları arasından ortaklar koşarlar? Bu kadar büyük kötülük ve saygısızlıklarına rağmen bir de “dilleri yalan yere en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söylüyor.” Yani dünyada da âhirette de durumlarının iyi ve güzel olacağını iddia ediyorlar. Yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece reddetmektedir:“Hiç şüphesiz onlar için ateş vardır ve onlar” o ateşe “en önde gideceklerdir.” ve ebediyen çıkmamak üzere sürekli orada kalacaklardır. 63. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne kavmine gönderilip de yalanlanan ilk peygamberin kendisi olmadığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere de” kendilerini tevhide davet eden “peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş gösterdi.” Onlar da peygamberleri yalanlayarak izlemekte oldukları yolun her türlü kötülükten kurtaracak hak yol olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendisine davet ettikleri yolun aksine olduğunu iddia ettiler. Şeytan, bu ümmetlere amellerini süslü gösterdiğinden dolayı “o, bugün” yani dünyada “onların dostudur.” Onlar, ona itaat eder, ona uyar ve onu dost edinirler:“O halde onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve onun yolunu dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü değiş-tokuştur bu!”(el-Kehf, 18/50)“Onlara” Rahman olan Allah’ın dostluğundan yüz çevirip şeytanın dostluğuna razı oldukları için âhirette “çok elemli bir azap vardır.” Böyle yaptıkları için de horluk ve hakirlik azabını hak etmişlerdir.

Nahl 16:63

62- Allah’a kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri isnad ediyorlar. Dilleri de yalan yere en güzel âkıbetin kendilerinin olduğunu söylüyor. Hiç şüphesiz onlar için ateş vardır ve onlar (oraya) en önde gideceklerdir. 63- Allah’a andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş gösterdi. Bu nedenle o, bugün (dünyada) onların dostudur. (Ahirette ise) onlara çok elemli bir azap vardır. 62. “Allah’a kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri” kız çocukları ve çirkin sıfatları “isnad ediyorlar.” Bu çirkin sıfatlar da şirktir ki bu da ibadetlerin az bir bölümünü dahi olsa Allah’ın kulları olan yaratılmışlara yöneltmekle olur. Yine onlar, yaratılmış ve kendi türlerinden olan kölelerinin, kendilerine Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızıklarda ortak olmalarından hoşlanmadıklarına ve buna razı olmadıklarına göre nasıl olur da Yüce Allah’a, yarattığı kulları arasından ortaklar koşarlar? Bu kadar büyük kötülük ve saygısızlıklarına rağmen bir de “dilleri yalan yere en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söylüyor.” Yani dünyada da âhirette de durumlarının iyi ve güzel olacağını iddia ediyorlar. Yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece reddetmektedir:“Hiç şüphesiz onlar için ateş vardır ve onlar” o ateşe “en önde gideceklerdir.” ve ebediyen çıkmamak üzere sürekli orada kalacaklardır. 63. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne kavmine gönderilip de yalanlanan ilk peygamberin kendisi olmadığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere de” kendilerini tevhide davet eden “peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş gösterdi.” Onlar da peygamberleri yalanlayarak izlemekte oldukları yolun her türlü kötülükten kurtaracak hak yol olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendisine davet ettikleri yolun aksine olduğunu iddia ettiler. Şeytan, bu ümmetlere amellerini süslü gösterdiğinden dolayı “o, bugün” yani dünyada “onların dostudur.” Onlar, ona itaat eder, ona uyar ve onu dost edinirler:“O halde onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve onun yolunu dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü değiş-tokuştur bu!”(el-Kehf, 18/50)“Onlara” Rahman olan Allah’ın dostluğundan yüz çevirip şeytanın dostluğuna razı oldukları için âhirette “çok elemli bir azap vardır.” Böyle yaptıkları için de horluk ve hakirlik azabını hak etmişlerdir.

Nahl 16:64

64- Biz sana bu Kitâb’ı ancak hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdik. 65- Allah gökten bir su indirir de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Şüphesiz bunda dinleyen bir topluluk için bir ibret vardır. [64. Ey Peygamber! Biz, sana bu Kur’an’ ancak insanların ihtilafa düştükleri din ve ahkam konularını açıklaman için indirdik. Senin batıla çaık kapı bırakmayan bu açıklaman sayesinde onlar hakkında delil ortaya konmuş olur. Yine bu Kur'ân, şaşkınlığa yer bırakmayan bir hidayet, müminler için de hidayete uymaları ve dalaletten sakınmaları suretiyle rahmet olsun.] 65. Yani bu ibret, Yüce Allah'ın verdiği öğütlere ve hatırlatmalara kulak verenler ve bunları, ibadetin kendisinden başkasına hiçbir şekilde yakışmadığına, yegane mabudun kendisi olduğuna delil görenler içindir. Zira yağmur yağdırmak ve bütün bitkileri bitirmek suretiyle nimet ihsan eden, her şeye gücü yeten ve ölümünden sonra yeri dirilten O olduğu için O’na ortak koşulmamalıdır. Bunları yapan O olduğu gibi, ölüleri diriltmeye de kâdirdir. Şüphesiz bunca bağışları ihsan eden, elbette ki engin bir rahmetin sahibidir ve oldukça cömerttir.

Nahl 16:65

64- Biz sana bu Kitâb’ı ancak hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdik. 65- Allah gökten bir su indirir de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Şüphesiz bunda dinleyen bir topluluk için bir ibret vardır. [64. Ey Peygamber! Biz, sana bu Kur’an’ ancak insanların ihtilafa düştükleri din ve ahkam konularını açıklaman için indirdik. Senin batıla çaık kapı bırakmayan bu açıklaman sayesinde onlar hakkında delil ortaya konmuş olur. Yine bu Kur'ân, şaşkınlığa yer bırakmayan bir hidayet, müminler için de hidayete uymaları ve dalaletten sakınmaları suretiyle rahmet olsun.] 65. Yani bu ibret, Yüce Allah'ın verdiği öğütlere ve hatırlatmalara kulak verenler ve bunları, ibadetin kendisinden başkasına hiçbir şekilde yakışmadığına, yegane mabudun kendisi olduğuna delil görenler içindir. Zira yağmur yağdırmak ve bütün bitkileri bitirmek suretiyle nimet ihsan eden, her şeye gücü yeten ve ölümünden sonra yeri dirilten O olduğu için O’na ortak koşulmamalıdır. Bunları yapan O olduğu gibi, ölüleri diriltmeye de kâdirdir. Şüphesiz bunca bağışları ihsan eden, elbette ki engin bir rahmetin sahibidir ve oldukça cömerttir.

Nahl 16:66

66- Sağmal hayvanlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Zira size onların karınlarındaki işkembe kalıntılarıyla kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz. 67- Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de sarhoşluk veren içecekler ve güzel bir rızık elde edersiniz. Hiç şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için bir ibret vardır. 66. Yüce Allah’ın sizin menfaatinize amade kılmış olduğu “sağmal hayvanlarda da sizin için elbette” Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve ihsanının genişliğine delil olarak göreceğiniz “bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, kan ve işkembe artıkları barındıran karınlarından, bu ikisi arasından, içenler için lezzet veren, içimi kolay, her türlü bulanıklıktan ve pislikten arınmış bir süt içirmektedir. Ayrıca bu süt, hem susuzluk giderir, hem de besleyicidir. Elbette ki bu, ancak ilâhi bir kudretin eseridir. Bunlar tabiatın işleri olamaz. Zira tabiatta davarların yediği yemleri, içtiği tatlı ve tuzlu suları, kolaylıkla içilebilen ve arı-duru bir süte dönüştürebilecek ne vardır? 67. Ayrıca Yüce Allah, hurma ağaçları ve üzüm bağlarının meyvelerinden elde edilen, kulları için pek çok faydalar ve menfaatlar de ihsan etmiştir. Kulların taze, olgunlaşmış, ağaçtan ve ilerde yenmek üzere saklanmış olarak yedikleri çeşitli güzel rızıklar, bunların sıkılmasından elde edilen sular ve daha önce helâl olan sarhoşluk verici içecekler bunlar arasındadır. Önceleri helâl olan sarhoşluk verici şeylerin içilmesi, daha sonra neshedilmiş ve bunların yerine hoş ve temiz olan meyve suları ile mubah olan lezzet verici diğer içecekler helâl kılınmıştır. İşte bu sebeple kimileri:“Bu ayetteki “sarhoşluk veren içecek”ten kasıt, lezzet verici yiyecek ve içeceklerdir” demişlerdir. Bu açıklama ise (nesh olduğunu söyleyen) birinci görüşten daha uygundur. “Hiç şüphesiz bunda aklını kullanan” ve böylelikle Yüce Allah’ın kudretinin kemalini kavrayan “bir topluluk için bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, bu meyveleri odunu andıran ağaçlardan çıkarmıştır. Böylece bunlar, lezzetli ve hoş meyveler haline gelmişlerdir. İşte bunlarda Allah’ın rahmetinin enginliğine açık bir delil vardır. Zira Yüce Allah, bunu bütün kullarına ihsan etmiş ve bunları elde etmeyi onlara kolaylaştırmıştır. Bütün bunları tek başına yapan O olduğundan dolayı elbette ki bu, O’nun yegane mabud ve hak ilâh olduğuna delildir.

Nahl 16:67

66- Sağmal hayvanlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Zira size onların karınlarındaki işkembe kalıntılarıyla kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz. 67- Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de sarhoşluk veren içecekler ve güzel bir rızık elde edersiniz. Hiç şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için bir ibret vardır. 66. Yüce Allah’ın sizin menfaatinize amade kılmış olduğu “sağmal hayvanlarda da sizin için elbette” Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve ihsanının genişliğine delil olarak göreceğiniz “bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, kan ve işkembe artıkları barındıran karınlarından, bu ikisi arasından, içenler için lezzet veren, içimi kolay, her türlü bulanıklıktan ve pislikten arınmış bir süt içirmektedir. Ayrıca bu süt, hem susuzluk giderir, hem de besleyicidir. Elbette ki bu, ancak ilâhi bir kudretin eseridir. Bunlar tabiatın işleri olamaz. Zira tabiatta davarların yediği yemleri, içtiği tatlı ve tuzlu suları, kolaylıkla içilebilen ve arı-duru bir süte dönüştürebilecek ne vardır? 67. Ayrıca Yüce Allah, hurma ağaçları ve üzüm bağlarının meyvelerinden elde edilen, kulları için pek çok faydalar ve menfaatlar de ihsan etmiştir. Kulların taze, olgunlaşmış, ağaçtan ve ilerde yenmek üzere saklanmış olarak yedikleri çeşitli güzel rızıklar, bunların sıkılmasından elde edilen sular ve daha önce helâl olan sarhoşluk verici içecekler bunlar arasındadır. Önceleri helâl olan sarhoşluk verici şeylerin içilmesi, daha sonra neshedilmiş ve bunların yerine hoş ve temiz olan meyve suları ile mubah olan lezzet verici diğer içecekler helâl kılınmıştır. İşte bu sebeple kimileri:“Bu ayetteki “sarhoşluk veren içecek”ten kasıt, lezzet verici yiyecek ve içeceklerdir” demişlerdir. Bu açıklama ise (nesh olduğunu söyleyen) birinci görüşten daha uygundur. “Hiç şüphesiz bunda aklını kullanan” ve böylelikle Yüce Allah’ın kudretinin kemalini kavrayan “bir topluluk için bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, bu meyveleri odunu andıran ağaçlardan çıkarmıştır. Böylece bunlar, lezzetli ve hoş meyveler haline gelmişlerdir. İşte bunlarda Allah’ın rahmetinin enginliğine açık bir delil vardır. Zira Yüce Allah, bunu bütün kullarına ihsan etmiş ve bunları elde etmeyi onlara kolaylaştırmıştır. Bütün bunları tek başına yapan O olduğundan dolayı elbette ki bu, O’nun yegane mabud ve hak ilâh olduğuna delildir.

Nahl 16:68

68- Rabbin bal arısına şöyle vahiy/ilham etti:“Dağlarda, ağaçlarda ve insanların yapacakları çardaklarda evler edin.” 69- “Sonra her meyveden ye de Rabbinin (sana) kolaylaştırdığı yollara gir!” Onların karınlarından çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette bir ibret vardır. 68-69. Yüce Allah’ın akıllara hayret verecek şekilde yol gösterdiği, önce çeşitli meralardan yararlanmayı, daha sonra da kendisine ihsan etmiş olduğu bilgi ve hidâyet ile yaptıkları yuvalarına geri dönmeyi kolaylaştırdığı; karınlarından da bulunduğu arazi ve beslendiği yerlerin farklılığına göre çeşitli renklerde, lezzetli ve insanlardaki pek çok hastalığa şifa olan balın çıktığı bu küçücük arının yaratılışında hem Yüce Allah’ın inâyetinin kemaline, kullarına lütuf ve ihsanının eksiksizliğine hem de yalnız O’nu sevmek, O’na dua ve ibadet etmek gerektiğine açık bir delil vardır.

Nahl 16:69

68- Rabbin bal arısına şöyle vahiy/ilham etti:“Dağlarda, ağaçlarda ve insanların yapacakları çardaklarda evler edin.” 69- “Sonra her meyveden ye de Rabbinin (sana) kolaylaştırdığı yollara gir!” Onların karınlarından çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette bir ibret vardır. 68-69. Yüce Allah’ın akıllara hayret verecek şekilde yol gösterdiği, önce çeşitli meralardan yararlanmayı, daha sonra da kendisine ihsan etmiş olduğu bilgi ve hidâyet ile yaptıkları yuvalarına geri dönmeyi kolaylaştırdığı; karınlarından da bulunduğu arazi ve beslendiği yerlerin farklılığına göre çeşitli renklerde, lezzetli ve insanlardaki pek çok hastalığa şifa olan balın çıktığı bu küçücük arının yaratılışında hem Yüce Allah’ın inâyetinin kemaline, kullarına lütuf ve ihsanının eksiksizliğine hem de yalnız O’nu sevmek, O’na dua ve ibadet etmek gerektiğine açık bir delil vardır.

Nahl 16:70

70- Sizi Allah yarattı. Sonra da sizi O vefat ettirir. İçinizden kimi de ömrün en kötü zamanına kadar götürülür, tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir. 70. Yüce Allah, insanları yaratanın kendisi olduğunu ve onları yaratılışta bir aşamadan, bir başka aşamaya geçirdiğini, ecellerini tamamladıktan sonra da canlarını alıp öldürdüğünü haber vermektedir. Yüce Allah kimilerine de “ömrün en kötü zamanına” ulaştırılacak kadar uzun ömür verir. Yani insan, zahiri ve batıni güçleri ile en zayıf dereceye ulaşır. Hatta insanın özünü teşkil eden aklı dahi oldukça zayıflar. Daha önce bildiği şeyleri unutur ve aklı adeta küçük bir çocuk aklını andıracak hale gelir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” Yani O’nun ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. Âdemoğlunu ardı ardına yaratışlarla bir aşamadan diğerine taşıması da bunlardandır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.”(er-Rûm, 30/54)

Nahl 16:71

71- Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındaki (köle)lere verip de hep beraber onda eşit olmayı kabul etmezler. O halde onlar Allah’ın nimetini bile bile inkâr mı ediyorlar? 71. Bu, Allah’ın birliğinin ve O’na ortak koşmanın çirkinliğinin delillerindendir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Allah’ın yarattığı ve O’nun tarafından rızıklanan kimseler olmak, sizin ortak özelliğinizdir. Ancak Allah “rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır.” Kiminiz mal ve servet sahibi hür kimselerdir, kiminiz de dünyalık namına hiçbir şeye sahip olmayan kölelerdir. Allah’ın rızık ihsan etmek suretiyle üstün kılmış olduğu efendiler, “rızıklarını ellerinin altındaki (köle)lere verip de hep beraber onda eşit olmayı kabul etmezler.” Nasıl ki bunu imkânsız işlerden biri olarak görüyorlarsa işte Allah’a ortak koştuklarınızın durumu da böyledir. Onlar da birer kuldur. Zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değillerdir. O halde siz, bu uydurma ilâhları nasıl Allah’a ortak koşarsınız? Acaba bu, zulmün ve Allah’ın nimetlerini bile bile inkâr etmenin en ileri bir derecesi değil midir? Bundan dolayı Allah:“O halde Allah’ın nimetini bile bile inkâr mı ediyorlar?” buyurmaktadır. Çünkü onlar, eğer üzerlerindeki nimetleri itiraf edip bu nimetleri kimin ihsan ettiğini kabul ve ikrar edecek olsalardı, hiçbir kimseyi ibadette Allah’a ortak koşmazlardı.

Nahl 16:72

72- Allah, sizin için kendi cinsinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı. Sizi hoş ve temiz şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar batıla inanıyor da Allah’ın nimetine küfür/nankörlük mü ediyorlar? 72. Yüce Allah, kullarına olan büyük lütuf ve ihsanını bildirmektedir. Çünkü onlara kendileriyle sükûn bulsunlar diye eşler yarattığı gibi, eşlerinden de gözlerinin aydınlığı olan, kendilerine hizmet eden, ihtiyaçlarını karşılayan ve pek çok şekilde kendilerinden yararlandıkları çocuklar ihsan etmiştir. Onlara kulların saymaya güç yetiremeyecekleri kadar çok nimetler, yiyecekler ve içeceklerden oluşan hoş ve temiz rızıklar bağışlamıştır. Durum böyle iken “şimdi onlar bâtıla inanıyor da…” Yani bunlar, bir zamanlar kendisinden söz edilmeye değer bir varlık olmayan, daha sonra Allah tarafından var edilen, varlığından da yokluktan başka hiçbir şey ortaya çıkmayan; yani yaratamayan, rızık veremeyen, hiçbir işi çekip çeviremeyen o bâtıl ilahlara mı inanıyorlar? Bu, Allah’tan başka kendisine tapınılan herkes ve her şey hakkında umumidir. Hepsi batıldır. O halde müşrikler nasıl olur da Allah’tan başkalarını ilâh edinirler? “Allah’ın nimetine küfür/nankörlük mü ediyorlar?” Bile bile bu nimetleri ret mi ediyorlar? Onlardan aldıkları güç ile Allah’a isyana ve O’nu inkara nasıl kalkışırlar? Bu, zulmün en ileri şekli, hayasızlığın en ileri derecesi ve akılsızlığın en uç noktası değil midir?!

Nahl 16:73

73- Allah’ın yanı sıra kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlama imkanı olmayan ve buna güç de yetiremeyen şeylere tapıyorlar. 74- Artık Allah hakkında misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75- (İşte) Allah şöyle bir misal getirdi: Bir tarafta başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer tarafta kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, böylece o da ondan gizli-açık infak eden (hür) bir kimse… Hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur. Ama onların çoğu bilmez. 76- Allah, bir misal daha getirdi: İki adam; bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu, adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden kimseyle eşit olur mu? 73. Yüce Allah müşriklerin cahilliklerinden ve zulümlerinden dolayı Allah’a ortak koştuklarını ve Allah’ın dışındaki uydurma ilâhlara ibadet ettiklerini haber vermektedir. Oysa bu uydurma ilâhların onlara göklerden de yerden de en asgari miktarda bir rızık sağlama imkânları yoktur. Ne yağmur yağdırabilir, ne bir rızık indirebilir, ne de yerden herhangi bir bitkiyi bitirebilirler. Göklerde de yerde de zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değildirler. Bunları yapmak isteseler de yapamazlar. Halbuki bir şeye sahip olmayan kimse, bazen başkalarına fayda sağlayacak bir şeyler yapma güç ve imkanına sahip olabilir. Ancak bunlar, ne herhangi bir şeye sahiptirler, ne de herhangi bir şey yapma güç ve imkanına! İşte onların uydurma ilâhlarının nitelikleri budur. O halde nasıl olur da onları ibadette Allah ile bir tutarlar? Nasıl olur da onları göklerin ve yerin sahibi, bütün her şeyin mülk ve egemenliği kendisinin olan, hamd/övgü ve güç tümüyle yalnız kendisine has olan yüce zâta benzetirler? İşte bundan dolayı Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 74. “Artık Allah hakkında” Allah ile O’nun mahlûkatının aynı seviyede olduğunu ihtiva eden “misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle bize düşen, O’nun hakkında bilmediğimiz bir şey söylememek ve O’nun vermiş olduğu misallere kulak vermektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve kendisi dışında ibadet edilen varlıklara dair iki misal vermektedir: 75. Birinci misal: Başkasının mülkiyetinde olan bir köle... Kendi kendisinin sahibi değil. Mal ve dünyalık namına bir şeye de sahip değil. Diğeri ise hür ve zengin bir kimse... Allah, ona kendi katından çeşitli mallardan güzel rızıklar ihsan etmiş. Üstelik iyilik yapmayı seven, cömert bir kimse... Gizli ve açık bu maldan infak ediyor. Hiç bu ikisi eşit olurlar mı? Bunların ikisi de yaratılmış olmakla birlikte asla eşit değildirler. Eşit olmaları da imkânsız bir şeydir. Bunlar eşit olmadıklarına göre hiçbir mülkü, kudreti ve gücü bulunmayan, aksine bütün yönleriyle muhtaç ve aciz olan bir kul, her şeyin mutlak maliki ve her şeye güç yetiren Yüce Rabbe nasıl eşit olur?! İşte bundan dolayı Allah, kendisine övgüde bulunmakta ve bütün türleriyle hamdi/övgüyü yalnız kendisine özgü kılmaktadır:“Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur.” Daha sonra Yüce Allah, sanki: Peki, durum böyle olduğuna göre müşrikler ne diye uydurma ilâhlarını Allah’a eşit tutarlar? diye sorulmuşçasına:“Ama onların çoğu bilmez.” buyurmaktadır. Çünkü gerçekten bilselerdi böyle büyük bir şirke cesaret edemezlerdi. 76. İkinci misal: İki adam var, “bunlardan biri dilsizdir” ne işitir, ne de konuşur ve az ya da çok “hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür.” Efendisi ona hizmet eder, kendi kendisinin işini bile göremez. Her bakımdan eksik ve acizdir. Hiç böyle bir kimse “adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden” yani hem sözleri adalet hem de davranışları dosdoğru olan kimseyle eşit olabilir mi? Bu iki kişi eşit olamayacaklarına göre Allah’ın yanı sıra kendisine ibadet edilen ve kendi işini göremeyen, Allah ona faydalı olacak şeyleri sağlamayacak olsa bunların hiçbirisini yerine getiremeyen uydurma ilâhlar nasıl olur da haktan başka birşey söylemeyen, bütün yaptıkları övgüye değer olan Allah'a denk ve eş olabilir!?

Nahl 16:74

73- Allah’ın yanı sıra kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlama imkanı olmayan ve buna güç de yetiremeyen şeylere tapıyorlar. 74- Artık Allah hakkında misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75- (İşte) Allah şöyle bir misal getirdi: Bir tarafta başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer tarafta kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, böylece o da ondan gizli-açık infak eden (hür) bir kimse… Hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur. Ama onların çoğu bilmez. 76- Allah, bir misal daha getirdi: İki adam; bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu, adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden kimseyle eşit olur mu? 73. Yüce Allah müşriklerin cahilliklerinden ve zulümlerinden dolayı Allah’a ortak koştuklarını ve Allah’ın dışındaki uydurma ilâhlara ibadet ettiklerini haber vermektedir. Oysa bu uydurma ilâhların onlara göklerden de yerden de en asgari miktarda bir rızık sağlama imkânları yoktur. Ne yağmur yağdırabilir, ne bir rızık indirebilir, ne de yerden herhangi bir bitkiyi bitirebilirler. Göklerde de yerde de zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değildirler. Bunları yapmak isteseler de yapamazlar. Halbuki bir şeye sahip olmayan kimse, bazen başkalarına fayda sağlayacak bir şeyler yapma güç ve imkanına sahip olabilir. Ancak bunlar, ne herhangi bir şeye sahiptirler, ne de herhangi bir şey yapma güç ve imkanına! İşte onların uydurma ilâhlarının nitelikleri budur. O halde nasıl olur da onları ibadette Allah ile bir tutarlar? Nasıl olur da onları göklerin ve yerin sahibi, bütün her şeyin mülk ve egemenliği kendisinin olan, hamd/övgü ve güç tümüyle yalnız kendisine has olan yüce zâta benzetirler? İşte bundan dolayı Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 74. “Artık Allah hakkında” Allah ile O’nun mahlûkatının aynı seviyede olduğunu ihtiva eden “misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle bize düşen, O’nun hakkında bilmediğimiz bir şey söylememek ve O’nun vermiş olduğu misallere kulak vermektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve kendisi dışında ibadet edilen varlıklara dair iki misal vermektedir: 75. Birinci misal: Başkasının mülkiyetinde olan bir köle... Kendi kendisinin sahibi değil. Mal ve dünyalık namına bir şeye de sahip değil. Diğeri ise hür ve zengin bir kimse... Allah, ona kendi katından çeşitli mallardan güzel rızıklar ihsan etmiş. Üstelik iyilik yapmayı seven, cömert bir kimse... Gizli ve açık bu maldan infak ediyor. Hiç bu ikisi eşit olurlar mı? Bunların ikisi de yaratılmış olmakla birlikte asla eşit değildirler. Eşit olmaları da imkânsız bir şeydir. Bunlar eşit olmadıklarına göre hiçbir mülkü, kudreti ve gücü bulunmayan, aksine bütün yönleriyle muhtaç ve aciz olan bir kul, her şeyin mutlak maliki ve her şeye güç yetiren Yüce Rabbe nasıl eşit olur?! İşte bundan dolayı Allah, kendisine övgüde bulunmakta ve bütün türleriyle hamdi/övgüyü yalnız kendisine özgü kılmaktadır:“Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur.” Daha sonra Yüce Allah, sanki: Peki, durum böyle olduğuna göre müşrikler ne diye uydurma ilâhlarını Allah’a eşit tutarlar? diye sorulmuşçasına:“Ama onların çoğu bilmez.” buyurmaktadır. Çünkü gerçekten bilselerdi böyle büyük bir şirke cesaret edemezlerdi. 76. İkinci misal: İki adam var, “bunlardan biri dilsizdir” ne işitir, ne de konuşur ve az ya da çok “hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür.” Efendisi ona hizmet eder, kendi kendisinin işini bile göremez. Her bakımdan eksik ve acizdir. Hiç böyle bir kimse “adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden” yani hem sözleri adalet hem de davranışları dosdoğru olan kimseyle eşit olabilir mi? Bu iki kişi eşit olamayacaklarına göre Allah’ın yanı sıra kendisine ibadet edilen ve kendi işini göremeyen, Allah ona faydalı olacak şeyleri sağlamayacak olsa bunların hiçbirisini yerine getiremeyen uydurma ilâhlar nasıl olur da haktan başka birşey söylemeyen, bütün yaptıkları övgüye değer olan Allah'a denk ve eş olabilir!?

Nahl 16:75

73- Allah’ın yanı sıra kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlama imkanı olmayan ve buna güç de yetiremeyen şeylere tapıyorlar. 74- Artık Allah hakkında misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75- (İşte) Allah şöyle bir misal getirdi: Bir tarafta başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer tarafta kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, böylece o da ondan gizli-açık infak eden (hür) bir kimse… Hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur. Ama onların çoğu bilmez. 76- Allah, bir misal daha getirdi: İki adam; bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu, adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden kimseyle eşit olur mu? 73. Yüce Allah müşriklerin cahilliklerinden ve zulümlerinden dolayı Allah’a ortak koştuklarını ve Allah’ın dışındaki uydurma ilâhlara ibadet ettiklerini haber vermektedir. Oysa bu uydurma ilâhların onlara göklerden de yerden de en asgari miktarda bir rızık sağlama imkânları yoktur. Ne yağmur yağdırabilir, ne bir rızık indirebilir, ne de yerden herhangi bir bitkiyi bitirebilirler. Göklerde de yerde de zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değildirler. Bunları yapmak isteseler de yapamazlar. Halbuki bir şeye sahip olmayan kimse, bazen başkalarına fayda sağlayacak bir şeyler yapma güç ve imkanına sahip olabilir. Ancak bunlar, ne herhangi bir şeye sahiptirler, ne de herhangi bir şey yapma güç ve imkanına! İşte onların uydurma ilâhlarının nitelikleri budur. O halde nasıl olur da onları ibadette Allah ile bir tutarlar? Nasıl olur da onları göklerin ve yerin sahibi, bütün her şeyin mülk ve egemenliği kendisinin olan, hamd/övgü ve güç tümüyle yalnız kendisine has olan yüce zâta benzetirler? İşte bundan dolayı Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 74. “Artık Allah hakkında” Allah ile O’nun mahlûkatının aynı seviyede olduğunu ihtiva eden “misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle bize düşen, O’nun hakkında bilmediğimiz bir şey söylememek ve O’nun vermiş olduğu misallere kulak vermektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve kendisi dışında ibadet edilen varlıklara dair iki misal vermektedir: 75. Birinci misal: Başkasının mülkiyetinde olan bir köle... Kendi kendisinin sahibi değil. Mal ve dünyalık namına bir şeye de sahip değil. Diğeri ise hür ve zengin bir kimse... Allah, ona kendi katından çeşitli mallardan güzel rızıklar ihsan etmiş. Üstelik iyilik yapmayı seven, cömert bir kimse... Gizli ve açık bu maldan infak ediyor. Hiç bu ikisi eşit olurlar mı? Bunların ikisi de yaratılmış olmakla birlikte asla eşit değildirler. Eşit olmaları da imkânsız bir şeydir. Bunlar eşit olmadıklarına göre hiçbir mülkü, kudreti ve gücü bulunmayan, aksine bütün yönleriyle muhtaç ve aciz olan bir kul, her şeyin mutlak maliki ve her şeye güç yetiren Yüce Rabbe nasıl eşit olur?! İşte bundan dolayı Allah, kendisine övgüde bulunmakta ve bütün türleriyle hamdi/övgüyü yalnız kendisine özgü kılmaktadır:“Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur.” Daha sonra Yüce Allah, sanki: Peki, durum böyle olduğuna göre müşrikler ne diye uydurma ilâhlarını Allah’a eşit tutarlar? diye sorulmuşçasına:“Ama onların çoğu bilmez.” buyurmaktadır. Çünkü gerçekten bilselerdi böyle büyük bir şirke cesaret edemezlerdi. 76. İkinci misal: İki adam var, “bunlardan biri dilsizdir” ne işitir, ne de konuşur ve az ya da çok “hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür.” Efendisi ona hizmet eder, kendi kendisinin işini bile göremez. Her bakımdan eksik ve acizdir. Hiç böyle bir kimse “adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden” yani hem sözleri adalet hem de davranışları dosdoğru olan kimseyle eşit olabilir mi? Bu iki kişi eşit olamayacaklarına göre Allah’ın yanı sıra kendisine ibadet edilen ve kendi işini göremeyen, Allah ona faydalı olacak şeyleri sağlamayacak olsa bunların hiçbirisini yerine getiremeyen uydurma ilâhlar nasıl olur da haktan başka birşey söylemeyen, bütün yaptıkları övgüye değer olan Allah'a denk ve eş olabilir!?

Nahl 16:76

73- Allah’ın yanı sıra kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlama imkanı olmayan ve buna güç de yetiremeyen şeylere tapıyorlar. 74- Artık Allah hakkında misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75- (İşte) Allah şöyle bir misal getirdi: Bir tarafta başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer tarafta kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, böylece o da ondan gizli-açık infak eden (hür) bir kimse… Hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur. Ama onların çoğu bilmez. 76- Allah, bir misal daha getirdi: İki adam; bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu, adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden kimseyle eşit olur mu? 73. Yüce Allah müşriklerin cahilliklerinden ve zulümlerinden dolayı Allah’a ortak koştuklarını ve Allah’ın dışındaki uydurma ilâhlara ibadet ettiklerini haber vermektedir. Oysa bu uydurma ilâhların onlara göklerden de yerden de en asgari miktarda bir rızık sağlama imkânları yoktur. Ne yağmur yağdırabilir, ne bir rızık indirebilir, ne de yerden herhangi bir bitkiyi bitirebilirler. Göklerde de yerde de zerre ağırlığı kadar bile bir şeye sahip değildirler. Bunları yapmak isteseler de yapamazlar. Halbuki bir şeye sahip olmayan kimse, bazen başkalarına fayda sağlayacak bir şeyler yapma güç ve imkanına sahip olabilir. Ancak bunlar, ne herhangi bir şeye sahiptirler, ne de herhangi bir şey yapma güç ve imkanına! İşte onların uydurma ilâhlarının nitelikleri budur. O halde nasıl olur da onları ibadette Allah ile bir tutarlar? Nasıl olur da onları göklerin ve yerin sahibi, bütün her şeyin mülk ve egemenliği kendisinin olan, hamd/övgü ve güç tümüyle yalnız kendisine has olan yüce zâta benzetirler? İşte bundan dolayı Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 74. “Artık Allah hakkında” Allah ile O’nun mahlûkatının aynı seviyede olduğunu ihtiva eden “misaller getirmeye kalkışmayın. Zira Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle bize düşen, O’nun hakkında bilmediğimiz bir şey söylememek ve O’nun vermiş olduğu misallere kulak vermektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve kendisi dışında ibadet edilen varlıklara dair iki misal vermektedir: 75. Birinci misal: Başkasının mülkiyetinde olan bir köle... Kendi kendisinin sahibi değil. Mal ve dünyalık namına bir şeye de sahip değil. Diğeri ise hür ve zengin bir kimse... Allah, ona kendi katından çeşitli mallardan güzel rızıklar ihsan etmiş. Üstelik iyilik yapmayı seven, cömert bir kimse... Gizli ve açık bu maldan infak ediyor. Hiç bu ikisi eşit olurlar mı? Bunların ikisi de yaratılmış olmakla birlikte asla eşit değildirler. Eşit olmaları da imkânsız bir şeydir. Bunlar eşit olmadıklarına göre hiçbir mülkü, kudreti ve gücü bulunmayan, aksine bütün yönleriyle muhtaç ve aciz olan bir kul, her şeyin mutlak maliki ve her şeye güç yetiren Yüce Rabbe nasıl eşit olur?! İşte bundan dolayı Allah, kendisine övgüde bulunmakta ve bütün türleriyle hamdi/övgüyü yalnız kendisine özgü kılmaktadır:“Hamd, bütünüyle Allah’a mahsustur.” Daha sonra Yüce Allah, sanki: Peki, durum böyle olduğuna göre müşrikler ne diye uydurma ilâhlarını Allah’a eşit tutarlar? diye sorulmuşçasına:“Ama onların çoğu bilmez.” buyurmaktadır. Çünkü gerçekten bilselerdi böyle büyük bir şirke cesaret edemezlerdi. 76. İkinci misal: İki adam var, “bunlardan biri dilsizdir” ne işitir, ne de konuşur ve az ya da çok “hiçbir şeye güç yetiremez. Üstelik de efendisine bir yüktür.” Efendisi ona hizmet eder, kendi kendisinin işini bile göremez. Her bakımdan eksik ve acizdir. Hiç böyle bir kimse “adaleti emreden ve dosdoğru bir yolda giden” yani hem sözleri adalet hem de davranışları dosdoğru olan kimseyle eşit olabilir mi? Bu iki kişi eşit olamayacaklarına göre Allah’ın yanı sıra kendisine ibadet edilen ve kendi işini göremeyen, Allah ona faydalı olacak şeyleri sağlamayacak olsa bunların hiçbirisini yerine getiremeyen uydurma ilâhlar nasıl olur da haktan başka birşey söylemeyen, bütün yaptıkları övgüye değer olan Allah'a denk ve eş olabilir!?

Nahl 16:77

77- Göklerin ve yerin gayb bilgisi yalnız Allah’a aittir. Kıyametin kopması da ancak bir göz kırpma gibi hatta daha da az bir sürede gerçekleşecektir. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir. 77. Yani göklerin ve yerin gaybını tek başına bilen O’dur. Gizlilikleri, sırları, saklı şeyleri O’ndan başka bilen olmaz. Kıyamet’in ne zaman kopacağına dair bilgi de bunlardandır. Allah’tan başka onun ne zaman gerçekleşeceğini kimse bilemez. Vakti gelip de Kıyamet koptuğunda bu, ancak “bir göz kırpma gibi hatta daha da az bir sürede gerçekleşecektir.” İnsanlar da diriltilerek kabirlerinden kalkacak ve mahşere geleceklerdir. Mühlet isteyecekler için de tüm fırsatlar kaçmış olacaktır. “Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” O’nun her şeyi kapsayan kudretine kıyasla ölüleri diriltmesi hiç de garip karşılanamaz.

Nahl 16:78

78- Allah, sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiçbir şey bilmiyordunuz. O, şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi. 78. Yani bunca nimetleri tek başına ihsan eden O’dur. O, “sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiçbir şey bilmiyordunuz” ve hiçbir şeye güç yetiremiyordunuz. Sonra O, “şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi.” Allah bu üç organı şerefleri ve üstünlükleri dolayısıyla özellikle zikretmiştir. Çünkü bunlar, bütün bilgilerin kapısıdır. Kula bilgi namına ulaşan her şey, ancak bu üç kapıdan birisi yoluyla ulaşır. Yoksa diğer organları da açık ve gizli bütün güçleri de insanlara ihsan eden, insanın bünyesinde bunları herkeste kendisi için takdir edilen duruma ulaşıncaya kadar peyderpey geliştiren O’dur. Yüce Allah, insanlara bu organları kendisine itaat uğrunda kullanmak suretiyle şükretsinler diye ihsan etmiştir. Bunlar, onları itaat dışında kullanan kimsenin aleyhine delil olurlar ve böyle bir kimse, nimete en çirkin şekliyle karşılık vermiş olur.

Nahl 16:79

79- Gök boşluğunda emre amade kılınmış kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için deliller vardır. 79. Bu deliller iman edenler içindir; çünkü Allah’ın âyetlerinden ve delillerinden yararlananlar ve âyet (alâmet ve belge) kılındıkları hususlar üzerinde tefekkür edenler onlardır. Onların dışındakilerin bakışları ise boş ve gafilce bir bakıştır. Kuşların iman edenler için bir delil ve ibret oluş yönlerine gelince Yüce Allah, kuşları uçmaya elverişli bir halde yaratmış, daha sonra bu hafif havayı kuşların uçmasına elverişli kılmıştır. Diğer taraftan kuşlarda hareket gücü ve uçmaya kendisi vasıtasıyla güç yetirebilecekleri imkânlar var etmiştir. Bunlar da Yüce Allah’ın hikmetine, geniş ilmine, bütün mahlûkatına olan Rabbanî inâyetine ve mükemmel kudretine delildir. Âlemlerin Rabbı olan Allah ne yücedir!

Nahl 16:80

80- Allah size evlerinizi bir mesken kılmıştır. Ehlî hayvan derilerinden de sizin için gerek göçtüğünüz günde gerek konakladığınız günde hafifçe taşıyacağınız evler, yine yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir. 81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar. 82- Eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir. 83- Onlar, Allah’ın nimetini tanıyıp bilir, sonra da onu inkâr ederler. Zaten bir çoğu kâfirdir. 80. Yüce Allah, kullarına olan nimetlerini hatırlatarak onları bu nimetlere şükredip onları itiraf etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Allah size” çeşitli türlerdeki “evlerinizi bir mesken kılmıştır.” Evler, köşkler vb. meskenler sıcak ve soğuğa karşı sizi himaye eder, sizleri, çocuklarınızı ve eşyalarınızı koruyup saklar. Sizler, o meskenlerinizde çeşitli menfaat ve faydalarınız için odalar ve bölmeler yaparsınız. Orada mallarınız ve korunması gereken şeyleriniz muhafaza edilir. Buna benzer daha bilinen pek çok faydalar elde edersiniz. “Ehlî hayvan derilerinden de” ya bizzat derilerin kendinden yahut da derilerin üzerinde bulunan yün, kıl ve tüyden “gerek göçtüğünüz günde ve gerek konakladığınız günde” yani ister yolculuğunuz halinde, isterse de yurt edinmek maksadı gütmeksizin konaklayacağınız yerlerde “hafifçe taşıyacağınız” taşınması size hafif gelecek “evler” var etmiştir. Bu evler sizleri sıcağa, soğuğa ve yağmura karşı koruduğu gibi, eşyanızı da yağmura karşı muhafaza eder. Yine Yüce Allah, sizlere bu hayvanların kimisinin “yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar” bu dünya hayatında faydalanacağınız ve yararlanacağınız “giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir.” Buna bu sayılanlardan yapılan her türlü kap kacak, yatak, döşek, elbise vb. şeyler dahildir. İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın insanlara işlemeleri ve imal etmeleri için kolaylaştırılmış nimetlerdendir. 81. “Allah” sizin sanatınızın eseri olmayan “yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş” Ağaçların, dağların, tepelerin vb. gölgeleri gibi. “ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler” sıcağa, soğuğa, yağmurlara ve düşmanlara karşı barınacağınız mağaralar “yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” Yüce Allah burada soğuktan korunmayı söz konusu etmemiştir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi bu sûrenin ilk bölümleri temel nimetler hakkında, son bölümleri ise onları tamamlayıcı nitelikteki nimetler hakkındadır. Soğuktan korunma da temel nimetlerdendir. Çünkü bu, zaruri ihtiyaçlar arasındadır. O nedenle Yüce Allah, ondan surenin baş tarafında:“...Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok menfaatler vardır.”(5. ayet) buyurarak söz etmişti. “ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar” yani savaş esnasında sizleri silâha karşı koruyacak elbiseler “var etmiştir” ki uzun zırhlar, bele kadar varan zırhlar vb. bunlar arasındadır. “İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.” O, size sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Siz, Allah’ın bu nimetlerini hatırlayıp her yönüyle sizleri baştan başa kuşattığını gördüğünüze göre O’nun azametine teslim olmalı, O’nun emrine bağlanmalı, bu nimetleri size ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda kullanmalısınız. Nimetlerin çokluğu, kulların Allah’a daha çok şükretmelerini O’na daha çok hamd-u senâda bulunmalarını gerektirir. Ancak zalimler, Allah’a karşı inat etmekten ve O’nun buyruklarına karşı direnmekten başkasını kabul etmediklerinden Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 82-83. “Eğer” kendilerine Allah’ın nimetleri ve âyetleri hatırlatıldıktan sonra Allah’tan ve O’na itaatten “yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir.” Onların hidâyet bulmaları yahut hidâyete muvaffak kılınmaları konusunda senin hiçbir sorumluluğun yoktur. Senden istenen, öğüt vermek, hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmaktır. Sen görevini yerine getirdiğin takdirde onların hesabını görmek Allah’a aittir. Çünkü onlar, Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmekte, Allah’ın nimetlerini bilmektedirler. Fakat buna rağmen bunları bile bile inkâr ediyorlar. “Zaten bir çoğu kâfirdir.” Onlarda bir hayır yoktur. Kavrayışlarının bozukluğu, maksatlarının kötülüğü dolayısıyla ardı arkasına gelen âyetlerin ve delillerin onlara bir faydası olmaz. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, Allah’a ve peygamberlerine karşı başkaldıran, inatçı her bir zorbayı Allah’ın nasıl cezalandırdığını ilerde görecekler.

Nahl 16:81

80- Allah size evlerinizi bir mesken kılmıştır. Ehlî hayvan derilerinden de sizin için gerek göçtüğünüz günde gerek konakladığınız günde hafifçe taşıyacağınız evler, yine yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir. 81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar. 82- Eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir. 83- Onlar, Allah’ın nimetini tanıyıp bilir, sonra da onu inkâr ederler. Zaten bir çoğu kâfirdir. 80. Yüce Allah, kullarına olan nimetlerini hatırlatarak onları bu nimetlere şükredip onları itiraf etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Allah size” çeşitli türlerdeki “evlerinizi bir mesken kılmıştır.” Evler, köşkler vb. meskenler sıcak ve soğuğa karşı sizi himaye eder, sizleri, çocuklarınızı ve eşyalarınızı koruyup saklar. Sizler, o meskenlerinizde çeşitli menfaat ve faydalarınız için odalar ve bölmeler yaparsınız. Orada mallarınız ve korunması gereken şeyleriniz muhafaza edilir. Buna benzer daha bilinen pek çok faydalar elde edersiniz. “Ehlî hayvan derilerinden de” ya bizzat derilerin kendinden yahut da derilerin üzerinde bulunan yün, kıl ve tüyden “gerek göçtüğünüz günde ve gerek konakladığınız günde” yani ister yolculuğunuz halinde, isterse de yurt edinmek maksadı gütmeksizin konaklayacağınız yerlerde “hafifçe taşıyacağınız” taşınması size hafif gelecek “evler” var etmiştir. Bu evler sizleri sıcağa, soğuğa ve yağmura karşı koruduğu gibi, eşyanızı da yağmura karşı muhafaza eder. Yine Yüce Allah, sizlere bu hayvanların kimisinin “yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar” bu dünya hayatında faydalanacağınız ve yararlanacağınız “giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir.” Buna bu sayılanlardan yapılan her türlü kap kacak, yatak, döşek, elbise vb. şeyler dahildir. İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın insanlara işlemeleri ve imal etmeleri için kolaylaştırılmış nimetlerdendir. 81. “Allah” sizin sanatınızın eseri olmayan “yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş” Ağaçların, dağların, tepelerin vb. gölgeleri gibi. “ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler” sıcağa, soğuğa, yağmurlara ve düşmanlara karşı barınacağınız mağaralar “yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” Yüce Allah burada soğuktan korunmayı söz konusu etmemiştir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi bu sûrenin ilk bölümleri temel nimetler hakkında, son bölümleri ise onları tamamlayıcı nitelikteki nimetler hakkındadır. Soğuktan korunma da temel nimetlerdendir. Çünkü bu, zaruri ihtiyaçlar arasındadır. O nedenle Yüce Allah, ondan surenin baş tarafında:“...Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok menfaatler vardır.”(5. ayet) buyurarak söz etmişti. “ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar” yani savaş esnasında sizleri silâha karşı koruyacak elbiseler “var etmiştir” ki uzun zırhlar, bele kadar varan zırhlar vb. bunlar arasındadır. “İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.” O, size sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Siz, Allah’ın bu nimetlerini hatırlayıp her yönüyle sizleri baştan başa kuşattığını gördüğünüze göre O’nun azametine teslim olmalı, O’nun emrine bağlanmalı, bu nimetleri size ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda kullanmalısınız. Nimetlerin çokluğu, kulların Allah’a daha çok şükretmelerini O’na daha çok hamd-u senâda bulunmalarını gerektirir. Ancak zalimler, Allah’a karşı inat etmekten ve O’nun buyruklarına karşı direnmekten başkasını kabul etmediklerinden Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 82-83. “Eğer” kendilerine Allah’ın nimetleri ve âyetleri hatırlatıldıktan sonra Allah’tan ve O’na itaatten “yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir.” Onların hidâyet bulmaları yahut hidâyete muvaffak kılınmaları konusunda senin hiçbir sorumluluğun yoktur. Senden istenen, öğüt vermek, hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmaktır. Sen görevini yerine getirdiğin takdirde onların hesabını görmek Allah’a aittir. Çünkü onlar, Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmekte, Allah’ın nimetlerini bilmektedirler. Fakat buna rağmen bunları bile bile inkâr ediyorlar. “Zaten bir çoğu kâfirdir.” Onlarda bir hayır yoktur. Kavrayışlarının bozukluğu, maksatlarının kötülüğü dolayısıyla ardı arkasına gelen âyetlerin ve delillerin onlara bir faydası olmaz. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, Allah’a ve peygamberlerine karşı başkaldıran, inatçı her bir zorbayı Allah’ın nasıl cezalandırdığını ilerde görecekler.

Nahl 16:82

80- Allah size evlerinizi bir mesken kılmıştır. Ehlî hayvan derilerinden de sizin için gerek göçtüğünüz günde gerek konakladığınız günde hafifçe taşıyacağınız evler, yine yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir. 81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar. 82- Eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir. 83- Onlar, Allah’ın nimetini tanıyıp bilir, sonra da onu inkâr ederler. Zaten bir çoğu kâfirdir. 80. Yüce Allah, kullarına olan nimetlerini hatırlatarak onları bu nimetlere şükredip onları itiraf etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Allah size” çeşitli türlerdeki “evlerinizi bir mesken kılmıştır.” Evler, köşkler vb. meskenler sıcak ve soğuğa karşı sizi himaye eder, sizleri, çocuklarınızı ve eşyalarınızı koruyup saklar. Sizler, o meskenlerinizde çeşitli menfaat ve faydalarınız için odalar ve bölmeler yaparsınız. Orada mallarınız ve korunması gereken şeyleriniz muhafaza edilir. Buna benzer daha bilinen pek çok faydalar elde edersiniz. “Ehlî hayvan derilerinden de” ya bizzat derilerin kendinden yahut da derilerin üzerinde bulunan yün, kıl ve tüyden “gerek göçtüğünüz günde ve gerek konakladığınız günde” yani ister yolculuğunuz halinde, isterse de yurt edinmek maksadı gütmeksizin konaklayacağınız yerlerde “hafifçe taşıyacağınız” taşınması size hafif gelecek “evler” var etmiştir. Bu evler sizleri sıcağa, soğuğa ve yağmura karşı koruduğu gibi, eşyanızı da yağmura karşı muhafaza eder. Yine Yüce Allah, sizlere bu hayvanların kimisinin “yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar” bu dünya hayatında faydalanacağınız ve yararlanacağınız “giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir.” Buna bu sayılanlardan yapılan her türlü kap kacak, yatak, döşek, elbise vb. şeyler dahildir. İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın insanlara işlemeleri ve imal etmeleri için kolaylaştırılmış nimetlerdendir. 81. “Allah” sizin sanatınızın eseri olmayan “yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş” Ağaçların, dağların, tepelerin vb. gölgeleri gibi. “ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler” sıcağa, soğuğa, yağmurlara ve düşmanlara karşı barınacağınız mağaralar “yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” Yüce Allah burada soğuktan korunmayı söz konusu etmemiştir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi bu sûrenin ilk bölümleri temel nimetler hakkında, son bölümleri ise onları tamamlayıcı nitelikteki nimetler hakkındadır. Soğuktan korunma da temel nimetlerdendir. Çünkü bu, zaruri ihtiyaçlar arasındadır. O nedenle Yüce Allah, ondan surenin baş tarafında:“...Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok menfaatler vardır.”(5. ayet) buyurarak söz etmişti. “ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar” yani savaş esnasında sizleri silâha karşı koruyacak elbiseler “var etmiştir” ki uzun zırhlar, bele kadar varan zırhlar vb. bunlar arasındadır. “İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.” O, size sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Siz, Allah’ın bu nimetlerini hatırlayıp her yönüyle sizleri baştan başa kuşattığını gördüğünüze göre O’nun azametine teslim olmalı, O’nun emrine bağlanmalı, bu nimetleri size ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda kullanmalısınız. Nimetlerin çokluğu, kulların Allah’a daha çok şükretmelerini O’na daha çok hamd-u senâda bulunmalarını gerektirir. Ancak zalimler, Allah’a karşı inat etmekten ve O’nun buyruklarına karşı direnmekten başkasını kabul etmediklerinden Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 82-83. “Eğer” kendilerine Allah’ın nimetleri ve âyetleri hatırlatıldıktan sonra Allah’tan ve O’na itaatten “yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir.” Onların hidâyet bulmaları yahut hidâyete muvaffak kılınmaları konusunda senin hiçbir sorumluluğun yoktur. Senden istenen, öğüt vermek, hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmaktır. Sen görevini yerine getirdiğin takdirde onların hesabını görmek Allah’a aittir. Çünkü onlar, Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmekte, Allah’ın nimetlerini bilmektedirler. Fakat buna rağmen bunları bile bile inkâr ediyorlar. “Zaten bir çoğu kâfirdir.” Onlarda bir hayır yoktur. Kavrayışlarının bozukluğu, maksatlarının kötülüğü dolayısıyla ardı arkasına gelen âyetlerin ve delillerin onlara bir faydası olmaz. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, Allah’a ve peygamberlerine karşı başkaldıran, inatçı her bir zorbayı Allah’ın nasıl cezalandırdığını ilerde görecekler.

Nahl 16:83

80- Allah size evlerinizi bir mesken kılmıştır. Ehlî hayvan derilerinden de sizin için gerek göçtüğünüz günde gerek konakladığınız günde hafifçe taşıyacağınız evler, yine yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir. 81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar. 82- Eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir. 83- Onlar, Allah’ın nimetini tanıyıp bilir, sonra da onu inkâr ederler. Zaten bir çoğu kâfirdir. 80. Yüce Allah, kullarına olan nimetlerini hatırlatarak onları bu nimetlere şükredip onları itiraf etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Allah size” çeşitli türlerdeki “evlerinizi bir mesken kılmıştır.” Evler, köşkler vb. meskenler sıcak ve soğuğa karşı sizi himaye eder, sizleri, çocuklarınızı ve eşyalarınızı koruyup saklar. Sizler, o meskenlerinizde çeşitli menfaat ve faydalarınız için odalar ve bölmeler yaparsınız. Orada mallarınız ve korunması gereken şeyleriniz muhafaza edilir. Buna benzer daha bilinen pek çok faydalar elde edersiniz. “Ehlî hayvan derilerinden de” ya bizzat derilerin kendinden yahut da derilerin üzerinde bulunan yün, kıl ve tüyden “gerek göçtüğünüz günde ve gerek konakladığınız günde” yani ister yolculuğunuz halinde, isterse de yurt edinmek maksadı gütmeksizin konaklayacağınız yerlerde “hafifçe taşıyacağınız” taşınması size hafif gelecek “evler” var etmiştir. Bu evler sizleri sıcağa, soğuğa ve yağmura karşı koruduğu gibi, eşyanızı da yağmura karşı muhafaza eder. Yine Yüce Allah, sizlere bu hayvanların kimisinin “yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar” bu dünya hayatında faydalanacağınız ve yararlanacağınız “giyim, döşeme ve kullanım amaçlı eşyalar var etmiştir.” Buna bu sayılanlardan yapılan her türlü kap kacak, yatak, döşek, elbise vb. şeyler dahildir. İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın insanlara işlemeleri ve imal etmeleri için kolaylaştırılmış nimetlerdendir. 81. “Allah” sizin sanatınızın eseri olmayan “yarattığı şeylerden sizin için gölgeler var etmiş” Ağaçların, dağların, tepelerin vb. gölgeleri gibi. “ve dağlarda sığınıp saklanacağınız yerler” sıcağa, soğuğa, yağmurlara ve düşmanlara karşı barınacağınız mağaralar “yaratmıştır. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” Yüce Allah burada soğuktan korunmayı söz konusu etmemiştir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi bu sûrenin ilk bölümleri temel nimetler hakkında, son bölümleri ise onları tamamlayıcı nitelikteki nimetler hakkındadır. Soğuktan korunma da temel nimetlerdendir. Çünkü bu, zaruri ihtiyaçlar arasındadır. O nedenle Yüce Allah, ondan surenin baş tarafında:“...Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok menfaatler vardır.”(5. ayet) buyurarak söz etmişti. “ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar” yani savaş esnasında sizleri silâha karşı koruyacak elbiseler “var etmiştir” ki uzun zırhlar, bele kadar varan zırhlar vb. bunlar arasındadır. “İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.” O, size sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Siz, Allah’ın bu nimetlerini hatırlayıp her yönüyle sizleri baştan başa kuşattığını gördüğünüze göre O’nun azametine teslim olmalı, O’nun emrine bağlanmalı, bu nimetleri size ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda kullanmalısınız. Nimetlerin çokluğu, kulların Allah’a daha çok şükretmelerini O’na daha çok hamd-u senâda bulunmalarını gerektirir. Ancak zalimler, Allah’a karşı inat etmekten ve O’nun buyruklarına karşı direnmekten başkasını kabul etmediklerinden Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 82-83. “Eğer” kendilerine Allah’ın nimetleri ve âyetleri hatırlatıldıktan sonra Allah’tan ve O’na itaatten “yüz çevirirlerse sana düşen, ancak açıkça bir tebliğden ibarettir.” Onların hidâyet bulmaları yahut hidâyete muvaffak kılınmaları konusunda senin hiçbir sorumluluğun yoktur. Senden istenen, öğüt vermek, hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmaktır. Sen görevini yerine getirdiğin takdirde onların hesabını görmek Allah’a aittir. Çünkü onlar, Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmekte, Allah’ın nimetlerini bilmektedirler. Fakat buna rağmen bunları bile bile inkâr ediyorlar. “Zaten bir çoğu kâfirdir.” Onlarda bir hayır yoktur. Kavrayışlarının bozukluğu, maksatlarının kötülüğü dolayısıyla ardı arkasına gelen âyetlerin ve delillerin onlara bir faydası olmaz. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, Allah’a ve peygamberlerine karşı başkaldıran, inatçı her bir zorbayı Allah’ın nasıl cezalandırdığını ilerde görecekler.

Nahl 16:84

84- O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra o kafirlere ne (mazeret sunmak için) izin verilecek, ne de onlardan (Rablerini) razı etmeleri istenecek. 85- Zalimler azabı görünce artık o onlardan ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek. 86- Şirk koşanlar (Allah'a koştukları) ortaklarını görünce: “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız!” diyecekler. Onlar da:“Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyerek onlara karşılık vereceklerdir. 87- O gün Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir. 84. Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerini haber vermekte, onların mazeretlerini kabul etmeyeceğini, cezalarını kaldırmayacağını, Allah’a koştukları ortakların onlardan uzak olduklarını belirteceklerini haber vermektedir. O gün onlar, kendilerinin kâfir olduklarını ve Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını da itiraf edeceklerdir. “O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten” amellerine ve hidâyete çağıran davetçiye nasıl karşılık verdiklerine dair şahitlik edecek “bir şahit çıkaracağız.” Yüce Allah’ın çıkaracağı bu şahitler, şahitlerin en temizi ve en adilleri olacaktır. Bunlar peygamberlerdir ve peygamberler onların aleyhlerine şahitlik etti mi artık onlar hakkındak hüküm tamamdır. “Sonra o kafirlere ne” özür beyan etmek için “izin verilecek” Çünkü izledikleri yolun kesin olarak batıl olduğunu bilmelerinden sonra ileri sürecekleri mazeret, yalan bir mazeret olacaktır ve bu, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde kusurlarını telafi etmek için dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit bu istekleri de kabul edilmeyecek, Rablerini razı etme istekleri de reddedilecektir. 85. Aksine o azabı görecekleri andan itibaren kendilerine herhangi bir mühlet verilmeyecek ve ertelenmeyecekler; derhal hiçbir şekilde hafifletilmeyecek olan çetin azaba uğrayacaklardır. Çünkü onların hiçbir iyilikleri yoktur. Amelleri sayılıp tespit edilmiş olacak, onlar bu amellerden haberdar edilecek, bu amellerini kendileri de ikrar edip kabul edecek ve rezil rüsvay olacaklardır. 86. “Şirk koşanlar” kıyamet gününde “(Allah'a koştukları) ortaklarını görünce” ve bu ortakların batıl olduğunu anlayıp da onları inkâr etmelerine imkân kalmadığını idarak edince “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız, diyecekler.” Artık bunların herhangi bir faydaları da yok, şefaatçilik yapmaları da mümkün değil. Böylelikle bizzat kendileri bu ortakların batıl olduklarını söyleyecek ve onları inkâr edeceklerdir. Kendileri ile ortakları arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkacaktır. “Onlar da” ortakları, onların sözlerine karşı cevap vererek: “Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyecekler. Çünkü siz, bizi Allah’a ortak koştunuz ve O’nunla beraber bize ibadet ettiniz. Biz size böyle bir şeyi emretmemiştik. Ayrıca bizim ulûhiyette herhangi bir hakkımız bulunduğunu da iddia etmemiştik. Kınanması gerekenler sizlersiniz. 87. İşte o vakit Yüce Allah’a teslimiyetlerini arz edecek, O’nun hükmüne boyun eğecek ve azabı hak ettiklerini bileceklerdir. “Uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.” Kalpleri, kendileri hakkında kızgınlık ve öfke ile, Rablerine karşı da kazandıklarından başkası ile kendilerini cezalandırmadığı için övgü duyguları ile dolu bir halde cehennem ateşine girerler.

Nahl 16:85

84- O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra o kafirlere ne (mazeret sunmak için) izin verilecek, ne de onlardan (Rablerini) razı etmeleri istenecek. 85- Zalimler azabı görünce artık o onlardan ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek. 86- Şirk koşanlar (Allah'a koştukları) ortaklarını görünce: “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız!” diyecekler. Onlar da:“Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyerek onlara karşılık vereceklerdir. 87- O gün Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir. 84. Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerini haber vermekte, onların mazeretlerini kabul etmeyeceğini, cezalarını kaldırmayacağını, Allah’a koştukları ortakların onlardan uzak olduklarını belirteceklerini haber vermektedir. O gün onlar, kendilerinin kâfir olduklarını ve Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını da itiraf edeceklerdir. “O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten” amellerine ve hidâyete çağıran davetçiye nasıl karşılık verdiklerine dair şahitlik edecek “bir şahit çıkaracağız.” Yüce Allah’ın çıkaracağı bu şahitler, şahitlerin en temizi ve en adilleri olacaktır. Bunlar peygamberlerdir ve peygamberler onların aleyhlerine şahitlik etti mi artık onlar hakkındak hüküm tamamdır. “Sonra o kafirlere ne” özür beyan etmek için “izin verilecek” Çünkü izledikleri yolun kesin olarak batıl olduğunu bilmelerinden sonra ileri sürecekleri mazeret, yalan bir mazeret olacaktır ve bu, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde kusurlarını telafi etmek için dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit bu istekleri de kabul edilmeyecek, Rablerini razı etme istekleri de reddedilecektir. 85. Aksine o azabı görecekleri andan itibaren kendilerine herhangi bir mühlet verilmeyecek ve ertelenmeyecekler; derhal hiçbir şekilde hafifletilmeyecek olan çetin azaba uğrayacaklardır. Çünkü onların hiçbir iyilikleri yoktur. Amelleri sayılıp tespit edilmiş olacak, onlar bu amellerden haberdar edilecek, bu amellerini kendileri de ikrar edip kabul edecek ve rezil rüsvay olacaklardır. 86. “Şirk koşanlar” kıyamet gününde “(Allah'a koştukları) ortaklarını görünce” ve bu ortakların batıl olduğunu anlayıp da onları inkâr etmelerine imkân kalmadığını idarak edince “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız, diyecekler.” Artık bunların herhangi bir faydaları da yok, şefaatçilik yapmaları da mümkün değil. Böylelikle bizzat kendileri bu ortakların batıl olduklarını söyleyecek ve onları inkâr edeceklerdir. Kendileri ile ortakları arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkacaktır. “Onlar da” ortakları, onların sözlerine karşı cevap vererek: “Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyecekler. Çünkü siz, bizi Allah’a ortak koştunuz ve O’nunla beraber bize ibadet ettiniz. Biz size böyle bir şeyi emretmemiştik. Ayrıca bizim ulûhiyette herhangi bir hakkımız bulunduğunu da iddia etmemiştik. Kınanması gerekenler sizlersiniz. 87. İşte o vakit Yüce Allah’a teslimiyetlerini arz edecek, O’nun hükmüne boyun eğecek ve azabı hak ettiklerini bileceklerdir. “Uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.” Kalpleri, kendileri hakkında kızgınlık ve öfke ile, Rablerine karşı da kazandıklarından başkası ile kendilerini cezalandırmadığı için övgü duyguları ile dolu bir halde cehennem ateşine girerler.

Nahl 16:86

84- O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra o kafirlere ne (mazeret sunmak için) izin verilecek, ne de onlardan (Rablerini) razı etmeleri istenecek. 85- Zalimler azabı görünce artık o onlardan ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek. 86- Şirk koşanlar (Allah'a koştukları) ortaklarını görünce: “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız!” diyecekler. Onlar da:“Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyerek onlara karşılık vereceklerdir. 87- O gün Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir. 84. Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerini haber vermekte, onların mazeretlerini kabul etmeyeceğini, cezalarını kaldırmayacağını, Allah’a koştukları ortakların onlardan uzak olduklarını belirteceklerini haber vermektedir. O gün onlar, kendilerinin kâfir olduklarını ve Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını da itiraf edeceklerdir. “O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten” amellerine ve hidâyete çağıran davetçiye nasıl karşılık verdiklerine dair şahitlik edecek “bir şahit çıkaracağız.” Yüce Allah’ın çıkaracağı bu şahitler, şahitlerin en temizi ve en adilleri olacaktır. Bunlar peygamberlerdir ve peygamberler onların aleyhlerine şahitlik etti mi artık onlar hakkındak hüküm tamamdır. “Sonra o kafirlere ne” özür beyan etmek için “izin verilecek” Çünkü izledikleri yolun kesin olarak batıl olduğunu bilmelerinden sonra ileri sürecekleri mazeret, yalan bir mazeret olacaktır ve bu, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde kusurlarını telafi etmek için dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit bu istekleri de kabul edilmeyecek, Rablerini razı etme istekleri de reddedilecektir. 85. Aksine o azabı görecekleri andan itibaren kendilerine herhangi bir mühlet verilmeyecek ve ertelenmeyecekler; derhal hiçbir şekilde hafifletilmeyecek olan çetin azaba uğrayacaklardır. Çünkü onların hiçbir iyilikleri yoktur. Amelleri sayılıp tespit edilmiş olacak, onlar bu amellerden haberdar edilecek, bu amellerini kendileri de ikrar edip kabul edecek ve rezil rüsvay olacaklardır. 86. “Şirk koşanlar” kıyamet gününde “(Allah'a koştukları) ortaklarını görünce” ve bu ortakların batıl olduğunu anlayıp da onları inkâr etmelerine imkân kalmadığını idarak edince “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız, diyecekler.” Artık bunların herhangi bir faydaları da yok, şefaatçilik yapmaları da mümkün değil. Böylelikle bizzat kendileri bu ortakların batıl olduklarını söyleyecek ve onları inkâr edeceklerdir. Kendileri ile ortakları arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkacaktır. “Onlar da” ortakları, onların sözlerine karşı cevap vererek: “Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyecekler. Çünkü siz, bizi Allah’a ortak koştunuz ve O’nunla beraber bize ibadet ettiniz. Biz size böyle bir şeyi emretmemiştik. Ayrıca bizim ulûhiyette herhangi bir hakkımız bulunduğunu da iddia etmemiştik. Kınanması gerekenler sizlersiniz. 87. İşte o vakit Yüce Allah’a teslimiyetlerini arz edecek, O’nun hükmüne boyun eğecek ve azabı hak ettiklerini bileceklerdir. “Uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.” Kalpleri, kendileri hakkında kızgınlık ve öfke ile, Rablerine karşı da kazandıklarından başkası ile kendilerini cezalandırmadığı için övgü duyguları ile dolu bir halde cehennem ateşine girerler.

Nahl 16:87

84- O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra o kafirlere ne (mazeret sunmak için) izin verilecek, ne de onlardan (Rablerini) razı etmeleri istenecek. 85- Zalimler azabı görünce artık o onlardan ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek. 86- Şirk koşanlar (Allah'a koştukları) ortaklarını görünce: “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız!” diyecekler. Onlar da:“Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyerek onlara karşılık vereceklerdir. 87- O gün Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir. 84. Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerini haber vermekte, onların mazeretlerini kabul etmeyeceğini, cezalarını kaldırmayacağını, Allah’a koştukları ortakların onlardan uzak olduklarını belirteceklerini haber vermektedir. O gün onlar, kendilerinin kâfir olduklarını ve Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını da itiraf edeceklerdir. “O (kıyamet) günü geldiğinde her ümmetten” amellerine ve hidâyete çağıran davetçiye nasıl karşılık verdiklerine dair şahitlik edecek “bir şahit çıkaracağız.” Yüce Allah’ın çıkaracağı bu şahitler, şahitlerin en temizi ve en adilleri olacaktır. Bunlar peygamberlerdir ve peygamberler onların aleyhlerine şahitlik etti mi artık onlar hakkındak hüküm tamamdır. “Sonra o kafirlere ne” özür beyan etmek için “izin verilecek” Çünkü izledikleri yolun kesin olarak batıl olduğunu bilmelerinden sonra ileri sürecekleri mazeret, yalan bir mazeret olacaktır ve bu, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde kusurlarını telafi etmek için dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit bu istekleri de kabul edilmeyecek, Rablerini razı etme istekleri de reddedilecektir. 85. Aksine o azabı görecekleri andan itibaren kendilerine herhangi bir mühlet verilmeyecek ve ertelenmeyecekler; derhal hiçbir şekilde hafifletilmeyecek olan çetin azaba uğrayacaklardır. Çünkü onların hiçbir iyilikleri yoktur. Amelleri sayılıp tespit edilmiş olacak, onlar bu amellerden haberdar edilecek, bu amellerini kendileri de ikrar edip kabul edecek ve rezil rüsvay olacaklardır. 86. “Şirk koşanlar” kıyamet gününde “(Allah'a koştukları) ortaklarını görünce” ve bu ortakların batıl olduğunu anlayıp da onları inkâr etmelerine imkân kalmadığını idarak edince “Rabbimiz, işte şunlar senin yanı sıra yalvardığımız ortaklarımız, diyecekler.” Artık bunların herhangi bir faydaları da yok, şefaatçilik yapmaları da mümkün değil. Böylelikle bizzat kendileri bu ortakların batıl olduklarını söyleyecek ve onları inkâr edeceklerdir. Kendileri ile ortakları arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkacaktır. “Onlar da” ortakları, onların sözlerine karşı cevap vererek: “Şüphe yok ki siz yalancısınız” diyecekler. Çünkü siz, bizi Allah’a ortak koştunuz ve O’nunla beraber bize ibadet ettiniz. Biz size böyle bir şeyi emretmemiştik. Ayrıca bizim ulûhiyette herhangi bir hakkımız bulunduğunu da iddia etmemiştik. Kınanması gerekenler sizlersiniz. 87. İşte o vakit Yüce Allah’a teslimiyetlerini arz edecek, O’nun hükmüne boyun eğecek ve azabı hak ettiklerini bileceklerdir. “Uydurdukları da onları bırakıp gitmiştir.” Kalpleri, kendileri hakkında kızgınlık ve öfke ile, Rablerine karşı da kazandıklarından başkası ile kendilerini cezalandırmadığı için övgü duyguları ile dolu bir halde cehennem ateşine girerler.

Nahl 16:88

88- Küfre sapanlar ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya, (yeryüzünde) fesada yol açtıkları için onların azaplarına azap katacağız. 88. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede günahkârların âkıbetini söz konusu etmektedir. Onlar, kendileri küfre sapmış, Allah’ın âyetlerini yalanlamış ve O’nun peygamberlerine karşı savaş açmışlar, bir de insanları Allah’ın yolundan alıkoymuş, bunun sonucunda da sapıklığa davet eden kimseler olmuşlardır. Onlar, günahları ve suçları kat kat olduğu ve yeryüzünde fesat çıkardıkları için kat kat azabı hak edeceklerdir.

Nahl 16:89

89- O gün her ümmetin içinden kendilerine karşı birer şahit çıkaracağız, seni de bunlar üzerine şahit getireceğiz! Biz, sana bu Kitab’ı her şey için bir açıklayıcı, hidâyet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için de bir müjde olmak üzere indirdik. 89. Yüce Allah bundan önce “her ümmetten bir şahit” çıkaracağından söz etmişti. Burada da aynısını söz konusu etmekte ve bu şahitler arasından şerefli ve yüce son rasûlü özellikle zikrederek:“Seni de bunlar üzerine şahit getireceğiz” buyurmaktadır. Yani sen ümmetine karşı hayır ve şer hususunda şahitlik edeceksin. Her bir peygamberin kendi ümmetine karşı şahitlik etmesi, Yüce Allah’ın adaletinin kemalindendir. Çünkü her bir peygamber, diğerlerine göre ümmetinin amellerini daha iyi bilir, onlara karşı daha adaletlidir ve onlara karşı layık olmadıkları şekilde şahitlik etmeyecek kadar şefkatlidir. Bu buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık, bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye.”(el-Bakara, 2/143)“Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur! Küfre sapanlar ve peygambere isyan edenler o gün yerle bir olma temennisinde bulunacaklardır.”(en-Nisa, 4/41-42)“Biz, sana bu Kitab’ı her şey için bir açıklayıcı… olmak üzere indirdik.” Bu Kitap dinin asli/itikadi ve fer’î/fıkhi hükümlerini, iki cihana ait hükümleri, kulların gerek duydukları her bir hususu açık ifadelerle, net ve anlaşılır anlamlar ile açıklamış bulunmaktadır. O kadar ki Yüce Allah kalplerin, her zaman duymaya ve her an tekrarlamaya ihtiyaç duyduğu önemli meseleleri tekrar tekrar sunmakta, bunları çeşitli lafızlarla ve değişik delillerle açıklığa kavuşturmaktadır. Ta ki bunlar kalpte iyice yer etsin ve kalpte yer edişlerine göre hayır ve iyiliği sonuç olarak ortaya çıkarsınlar. Ayrıca Yüce Allah, açık seçik ve az bir lafızda pek çok anlamları bir arada sunmaktadır. Böylelikle bu lafız, o anlamlar için adeta bir kaide ve temel teşkil etmektedir. Mesela bu âyet-i kerimeden sonra gelen âyet-i kerimede bu hususu görmekteyiz. Zira o âyet-i kerimede sayılamayacak kadar çok türde emir ve yasaklar yer almaktadır. u Kur’an-ı Kerim, her şeyin mükemmel bir açıklaması olduğundan dolayı o, ayrıca Yüce Allah’ın bütün kullara karşı bir hücceti ve delilidir. Böylelikle zalimlerin kendi lehlerine sürebilecekleri herhangi bir delilleri ve mazeretleri kalmamış, müslümanlar da bu Kitaptan gereği gibi yararlanmışlardır. Bu itibarla bu Kitap, onlar için din ve dünya işlerinde kendisiyle hidâyet buldukları bir hidâyet rehberi ve kendisi ile dünya ve âhiretin her türlü hayrına nail olabildikleri bir rahmet olmuştur. Bu Kitab’ın hidâyeti, onun vasıtasıyla sahip oldukları faydalı ilim ve salih amel ile ortaya çıkar. Bu Kitap vasıtasıyla nail oldukları rahmet ise bunlara bağlı olarak elde ettikleri dünya ve âhiret sevabı ile müşahhaslaşır. Kalbin salâh bulması, iyiliğe yönelmesi, huzur ve sükûn bulması, buna bir örnektir. Diğer taraftan aklın da tamam olma noktasına ulaşması da bunun bir örneğidir ki esasen akıl, ancak en üstün ve en yüce anlamları ihtiva eden Kur'ân’ın manaları üzere eğitilmedikçe tamam olmaz. Yine bu Kitap sayesinde faziletli amellere, üstün ahlâka, geniş rızka, söz ve fiillerle düşmanlara karşı zafere de ulaşılır. Yüce Allah’ın rızasına ve ihtiva ettiği ebedi nimetleri rahmeti sonsuz yüce Rabbin dışında hiç kimsenin bilmediği pek büyük lütuflara nail olunur.

Nahl 16:90

90- Şüphesiz ki Allah, size adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emrediyor. Fahşâyı, münkeri ve bağyi de yasaklıyor. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 90. Yüce Allah’ın emrettiği “adalet” hem Allah’ın hakları, hem de kulların hakları konusunda adaletli davranmayı kapsar. Bunlarda ise adalet ancak kulun Yüce Allah’ın kendisine farz kılmış olduğu malî ve bedenî bütün hakları tam ve eksiksiz olarak yerine getirmesi ile gerçekleşir. Bu mali ve bedeni hakların bir bölümü Yüce Allah’ın haklarıdır; bir bölümü de O’nun kullarının haklarıdır. Böylece kul, insanlara karşı tam bir adaletle davranır, yönetim ve idaresi altında birtakım kimselerin bulunduğu herkes, yönettiği kimselere karşı bütün görev ve sorumluluklarını eksiksiz eda eder. Bu da halife, hâkim, halife ve hakimlerin vekilleri vb. yetkililerin hepsi için geçerlidir. Adalet, Allah’ın onlara Kitâb-ı Kerîm’inde ve Rasûlü vasıtasıyla farz kılıp yerine getirmelerini emrettiği hususlardır. Alış-veriş ve diğer karşılıklı ilişkilerde kişinin, kullara karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu bütün hakları tam verip onların haklarını eksiltmemek, onları aldatıp kandırmamak, onlara zulmetmemek de adaletin bir gereğidir. O halde adalet farzdır. “İhsan” ise müstehab bir fazilettir. İnsanın başkalarına malıyla, bedeniyle, ilmiyle ve diğer çeşitli yollarla faydalı olması buna örnektir. Hatta eti yenen hayvanlara ve diğerlerine karşı iyi davranmak dahi ihsanın kapsamına girer. Yüce Allah’ın -genel olan “ihsan” emri kapsamına girmekle birlikte- özellikle “yakınlara verme”yi söz konusu etmesinin sebebi, onların haklarının daha kuvvetli olması, özellikle onlara haklarını gözetip iyilikte bulunmanın ve buna bilhassa dikkat göstermenin gerekli oluşundan dolayıdır. Yakınıyla uzağıyla bütün akrabalar bunun kapsamına girer. Fakat kim daha yakın ise kendisine iyilik yapılması hakkı daha ileri derecededir. üce Allah’ın:“Fahşâyı... yasaklar” buyruğunda sözü edilen “fahşa”, şeriatlerin ve fıtratların çirkin gördüğü her bir büyük günahtır. Yüce Allah’a şirk koşmak, haksız yere birini öldürmek, zina, hırsızlık, kendini ve amelini beğenmek, kibir, insanları hakir görmek vb. türlü günahlar bunun kapsamına girer. “Münker”in kapsamına da Yüce Allah’ın hakkını ilgilendiren her türlü günah ve isyan girer. Kan, mal, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda insanlara karşı yapılan her tür haksızlık da “bağy”in kapsamına girmektedir. Böylelikle bu âyet-i kerime bütün emir ve yasakları ihtivâ etmektedir. Onun kapsamına girmeyen herhangi bir şey kalmamaktadır. İşte bu, diğer bütün cüz’î emirlerin kapsamına girdiği temel bir kaidedir. Adalet yahut ihsan özelliğini taşıyan ya da yakın akrabaya vermeyi ihtiva eden her bir mes’ele, Yüce Allah’ın emrettiği hususlara dahildir. Fahşâ, münker veya bağyi ihtiva eden her bir husus da Yüce Allah’ın yasakladığı şeyler arasındadır. Böylece Yüce Allah’ın verdiği emirlerin ne kadar güzel olduğu, O’nun yasakladığı şeylerin de ne kadar çirkin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ölçü nazar-ı itibara alınarak insanların sahip oldukları görüşler değerlendirilir, diğer bütün haller de bununla ölçülüp biçilir. Yüce kelâmını bir hidâyet, bir şifa, bir nur ve her bir şeyin durumunu ortaya koyan bir Furkan kılan Allah'ın şanı ne yücedir! İşte bundan dolayı Allah: “Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” buyurmaktadır. O, Kitabında size yaptığı açıklamalar ile sizin faydanızı en ileri derecede gerçekleştirecek şeyleri emrediyor ve size zararlı olacak şeyleri de yasaklıyor. Böylelikle O’nun size verdiği öğütleri belki iyice anlar ve bunların mükemmelliklerine akıl erdirirsiniz. Çünkü sizler, O’nun bu buyruklarını iyice anlayıp akledecek olursanız, bunların gereğince amel eder ve en ufak bir bedbahtlığın söz konusu olmadığı bir saadete erersiniz. anı Yüce Allah, şeriatın aslı itibariyle farz olan şeyleri emrettikten sonra kulun, kendi kendisine uymayı taahhüt ettiği hususları yerine getirmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:

Nahl 16:91

91- Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra yeminleri bozmayın! Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir. 92- Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip de ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozup dağıtan kadın gibi olmayın! Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır. 91. “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin.” Bu buyruklar, kulun Rabbi ile ahdi olan ibadetleri, adakları ve eğer iyilik ihtiva ediyor ise yaptığı yeminleri tümüyle kapsar. Aynı şekilde kulun başkası ile akdetmiş olduğu taraflar arasındaki ahitleri, başkasına verdiği ve kendisine yükümlülük olmak üzere üstlenip pekiştirdiği sözleri de kapsar. İşte kulun, güç yetirebildiği takdirde bütün bunlara eksiksiz bağlı kalması ve bunları tamamlaması görevidir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu gibi ahidleri bozmayı yasaklayarak: Yüce Allah’ın adı ile akdetmek suretiyle “Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra” ey akidlerde bulunanlar! “yeminleri bozmayın!” Yüce Allah’ı üzerinize kefil kıldığınız ahitlerinizi sağlamca yerine getirmemek, size helâl değildir. Çünkü bunları yerine getirmeyecek olursanız Yüce Allah’ı ta’zim etmeyi terketmiş ve O’na karşı saygısızca davranmış olursunuz. Diğer taraftan karşıdaki şahıs, sizin yemin vermenize ve bu hususta Allah’ı kefil kılarak yemininizi pekiştirmenize razı olmuştur. O bakımdan karşı taraf size güvenip hakkınızda hüsn-ü zan beslediğine göre sizin de söylediğinizi ve yemin ile pekiştirdiğiniz yükümlülüğünüzü eksiksiz yerine getirmeniz gerekir. “Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir.” Herkese, niyet ve maksadına uygun olarak ortaya koymuş olduğu ameline göre karşılık verir. 92. Ahidlerinizi bozma hususunda “ipliğini sağlamca eğirdikten sonra” eğirdiği bu iplik muhkem bir şekilde örüldükten ve istenen noktaya getldikten sonra onu “bozup dağıtan kadın gibi olmayın.” Böylelikle ahitleri bozmanız, verdiğiniz söz ve vaatlerde durmamanızla, çok kötü ve çirkin olan böyle bir örneğe benzemeyin. Çünkü bu örnekteki kadın, ipliğini sağlamca eğirip bu uğurda yorulduktan sonra yaptığını çözüp bozar ve bu işinden zarar, yorgunluk, akılsızlık ve kıt görüşlülükten başka hiçbir şey ele geçiremez. İşte verdiği sözleri yerine getirmeyip, ahidlerinde durmayan kimseler de dini ve mertliği eksik, zalim, cahil ve akılsız bir kimse demektir. “Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip…” Yani sizin böyle bir tutum takınmamanız gerekir. Önce sağlamlaştırılmış ahitlerde bulunup sonra da onları bozmak için fırsat beklemeyin. Şöyle ki eğer ahitte bulunan kişi zayıf ve karşı tarafa güç yetiremeyen bir kimse ise ahdini eksiksiz yerine getirir. Ama bunu akit ve yemini ta’zim ettiği için değil de acizliğinden dolayı yapar. Şâyet güçlü olup da dünyevi menfaatinin o ahdini bozmasını gerektirdiğini görürse, Allah adına verdiği ahit ve yemine aldırmadan onu bozar. Bu şekildeki davranışlar, nefislerin hevaları doğrultusunda hareket etmek ve bu hevaları Allah’ın yapmanızı istediklerinin, mertliğin ve güzel ahlâkın önüne geçirmekt demektir. Böyle bir şey genelde bir topluluğun sayıca diğerinden daha çok ve daha güçlü olması dolayısıyla yapılır. “Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder.” Yüce Allah kimin doğru ve ahdine bağlı olduğunu, kimin de sözünde durmayan ve bedbaht bir kimse olduğunu ortaya çıkartmak için kulları kendileri ile sınadığı çeşitli imtihan sebeplerini ortaya koyar. “Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır.” Ve herkese amelinin karşılığını vereceği gibi ahdinde durmayanı da cezalandıracaktır.

Nahl 16:92

91- Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra yeminleri bozmayın! Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir. 92- Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip de ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozup dağıtan kadın gibi olmayın! Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır. 91. “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin.” Bu buyruklar, kulun Rabbi ile ahdi olan ibadetleri, adakları ve eğer iyilik ihtiva ediyor ise yaptığı yeminleri tümüyle kapsar. Aynı şekilde kulun başkası ile akdetmiş olduğu taraflar arasındaki ahitleri, başkasına verdiği ve kendisine yükümlülük olmak üzere üstlenip pekiştirdiği sözleri de kapsar. İşte kulun, güç yetirebildiği takdirde bütün bunlara eksiksiz bağlı kalması ve bunları tamamlaması görevidir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu gibi ahidleri bozmayı yasaklayarak: Yüce Allah’ın adı ile akdetmek suretiyle “Pekiştirdikten ve Allah’ı üzerinize kefil kıldıktan sonra” ey akidlerde bulunanlar! “yeminleri bozmayın!” Yüce Allah’ı üzerinize kefil kıldığınız ahitlerinizi sağlamca yerine getirmemek, size helâl değildir. Çünkü bunları yerine getirmeyecek olursanız Yüce Allah’ı ta’zim etmeyi terketmiş ve O’na karşı saygısızca davranmış olursunuz. Diğer taraftan karşıdaki şahıs, sizin yemin vermenize ve bu hususta Allah’ı kefil kılarak yemininizi pekiştirmenize razı olmuştur. O bakımdan karşı taraf size güvenip hakkınızda hüsn-ü zan beslediğine göre sizin de söylediğinizi ve yemin ile pekiştirdiğiniz yükümlülüğünüzü eksiksiz yerine getirmeniz gerekir. “Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir.” Herkese, niyet ve maksadına uygun olarak ortaya koymuş olduğu ameline göre karşılık verir. 92. Ahidlerinizi bozma hususunda “ipliğini sağlamca eğirdikten sonra” eğirdiği bu iplik muhkem bir şekilde örüldükten ve istenen noktaya getldikten sonra onu “bozup dağıtan kadın gibi olmayın.” Böylelikle ahitleri bozmanız, verdiğiniz söz ve vaatlerde durmamanızla, çok kötü ve çirkin olan böyle bir örneğe benzemeyin. Çünkü bu örnekteki kadın, ipliğini sağlamca eğirip bu uğurda yorulduktan sonra yaptığını çözüp bozar ve bu işinden zarar, yorgunluk, akılsızlık ve kıt görüşlülükten başka hiçbir şey ele geçiremez. İşte verdiği sözleri yerine getirmeyip, ahidlerinde durmayan kimseler de dini ve mertliği eksik, zalim, cahil ve akılsız bir kimse demektir. “Bir grup diğer bir gruptan daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı edinip…” Yani sizin böyle bir tutum takınmamanız gerekir. Önce sağlamlaştırılmış ahitlerde bulunup sonra da onları bozmak için fırsat beklemeyin. Şöyle ki eğer ahitte bulunan kişi zayıf ve karşı tarafa güç yetiremeyen bir kimse ise ahdini eksiksiz yerine getirir. Ama bunu akit ve yemini ta’zim ettiği için değil de acizliğinden dolayı yapar. Şâyet güçlü olup da dünyevi menfaatinin o ahdini bozmasını gerektirdiğini görürse, Allah adına verdiği ahit ve yemine aldırmadan onu bozar. Bu şekildeki davranışlar, nefislerin hevaları doğrultusunda hareket etmek ve bu hevaları Allah’ın yapmanızı istediklerinin, mertliğin ve güzel ahlâkın önüne geçirmekt demektir. Böyle bir şey genelde bir topluluğun sayıca diğerinden daha çok ve daha güçlü olması dolayısıyla yapılır. “Allah, bu şekilde sizi ancak imtihan eder.” Yüce Allah kimin doğru ve ahdine bağlı olduğunu, kimin de sözünde durmayan ve bedbaht bir kimse olduğunu ortaya çıkartmak için kulları kendileri ile sınadığı çeşitli imtihan sebeplerini ortaya koyar. “Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O, kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır.” Ve herkese amelinin karşılığını vereceği gibi ahdinde durmayanı da cezalandıracaktır.

Nahl 16:93

93- Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz. 93. Yani “eğer Allah dileseydi” bütün insanları hidâyet üzerinde toplar da “sizi tek bir ümmet yapardı.” Fakat tek başına hidâyet ve dalâlet veren ve hidâyete iletmesi de saptırması da ilim ve hikmetine bağlı fiillerinden olan Yüce Allah, hidâyeti lütfu ile hak edene verir ve onu hak etmeyeni de adaletinin gereği olarak mahrum bırakır. Hayır ve şer bütün “yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.” O da amellerinizin karşılığını en mükemmel ve en âdil şekilde verecektir.

Nahl 16:94

94- Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat aracı edinmeyin, yoksa ayağınız sapasağlam yerleştikten sonra kayıverir ve Allah yolundan sapıp alıkoyduğunuz için kötülüğü(n cezasını) tadarsınız. (Ahirette de) büyük bir azabı hak edersiniz. 94. “Yeminlerinizi” ve ahitlerinizle pekiştirdiğiniz sözlerinizi hevânıza uyarak “aranızda” istediğiniz zaman bağlı kaldığınız, istediğiniz zaman bozacağınız bir “hile ve fesat aracı edinmeyin.” Çünkü böyle yapacak olursanız, ayaklarınız dosdoğru yol üzere sebat bulduktan sonra hak yoldan kayıverir. “Allah yolundan sapıp alıkoyduğunuz” hem siz saptığınız hem de başkalarını saptırdığınız “için kötülüğü(n cezasını)” yani sizi üzecek olan azabı “tadarsınız. (Ahirette de)” kat kat arttırılmış “büyük bir azabı hak edersiniz.”

Nahl 16:95

95- Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah’ın katındakiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz. 97- Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse biz, kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız ve böylelerini elbette işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız. 95. Allah, dünyanın gelip geçici faydaları için antları, ahitleri ve yeminleri bozmaktan kullarını sakındırarak buyuruyor ki:“Allah’ın ahdini” ahdi bozmak ve ahde bağlı kalmamak suretiyle elde edeceğiniz “az bir bedele satmayın. Çünkü Allah katında olan” Allah’ın rızasını tercih ederek Allah’a vermiş olduğu ahde tastamam bağlı kalmayı tercih eden kimselere ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlar “eğer bilirseniz sizin için” gelip geçici dünyanın değersiz malından “daha hayırlıdır.” O halde kalıcı olanı fani olana tercih etmelisiniz. Çünkü: 96. “Sizin yanınızdakiler” ne kadar çok olursa olsun, mutlaka “tükenir” ve yok olup gider. “Allah’ın katındakiler ise” Yüce Allah bâkî olduğundan dolayı “kalıcıdır” bitmez, yok olmaz. Öyleyse değersiz ve yok olup gideni, fani olanı, kalıcı ve son derece değerli olana tercih eden bir kimse aklı başında bir kişi olamaz. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17)“Allah nezdinde olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 3/198) Bu buyruklar, dünyaya karşı zahid olmaya bir teşviktir. Özellikle uyulması kesinlik kazanan zühd teşvik edilmektedir. Bu zühdden kasıt ise kula zararlı olan, onu Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerle uğraşmaktan alıkoyan ve bunları Yüce Allah’ın hakkından öncelemeye iten şeylere karşı yapılır. Böyle bir durumda zühd, farzdır. Zühde götüren sebeplerden biri, kulun dünya lezzet ve arzularını âhiretin hayırlarıyla karşılaştırmasıdır. Böyle bir karşılaştırma halinde kul, aradaki farkı tespit eder ve bu iki şeyin daha yüce ve üstün olanını tercih eder. Yalnızca namaz, oruç, zikir vb. gibi faydası kişiyi aşmayan ibadetlere kendisini verip her şeyden uzaklaşmak, övülmeye değer zühd değildir. Aksine kul, güç yetirebildiği zahiri ve batıni şer’i bütün emirleri yerine getirmedikçe, Yüce Allah’ın dinine ve Allah yoluna söz ve fiili ile davet etmedikçe gerçek anlamı ile zahid olamaz. O halde gerçek zühd, din ve dünyada fayda sağlamayan şeylerden yüz çevirip faydalı olan her bir şeye rağbet ederek o uğurda çalışmak demektir. Yüce Allah’a itaate devam edip O’na isyana karşı direnerek kendi nefislerini dinlerine zarar verecek türden dünyevi arzularından uzak tutarak “sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Bir iyiliğe karşılık on katından başlayarak yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar fazlasıyla mükâfatlandıracağız. Şüphesiz Allah, güzel amelde bulunanı mükâfatsız bırakmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerde bulunan kimselerin dünya ve âhiretteki mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 97. “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse...” Salih amellerin geçerli olması ve kabul edilmesi için iman şarttır. Hatta iman olmadan ameller “salih olmak”la nitelendirilemez. Onları gerektiren de zaten imandır. Çünkü iman, azaların farz ve müstehap olan amellerini ortaya çıkartan, kesin ve kararlı tasdik demektir. İşte iman ve amel-i salihe bir arada sahip olan kimseye “biz kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız.” Bu da kalbinin huzur, ruhunun sükûn bulması, kalbini şaşırtıp meşgul edecek şeylere iltifat etmemesi ve Yüce Allah’ın o kimseye ummadığı yerden hoş ve helâl rızık ihsan etmesiyle olur. “Ve böylelerini elbette” âhirette “işlediklerinin en güzeliyle” hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği türlü lezzetlerle “mükâfatlandıracağız.” Yüce Allah böylesine hem dünyada hem de âhirette iyilik verecektir.

Nahl 16:96

95- Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah’ın katındakiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz. 97- Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse biz, kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız ve böylelerini elbette işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız. 95. Allah, dünyanın gelip geçici faydaları için antları, ahitleri ve yeminleri bozmaktan kullarını sakındırarak buyuruyor ki:“Allah’ın ahdini” ahdi bozmak ve ahde bağlı kalmamak suretiyle elde edeceğiniz “az bir bedele satmayın. Çünkü Allah katında olan” Allah’ın rızasını tercih ederek Allah’a vermiş olduğu ahde tastamam bağlı kalmayı tercih eden kimselere ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlar “eğer bilirseniz sizin için” gelip geçici dünyanın değersiz malından “daha hayırlıdır.” O halde kalıcı olanı fani olana tercih etmelisiniz. Çünkü: 96. “Sizin yanınızdakiler” ne kadar çok olursa olsun, mutlaka “tükenir” ve yok olup gider. “Allah’ın katındakiler ise” Yüce Allah bâkî olduğundan dolayı “kalıcıdır” bitmez, yok olmaz. Öyleyse değersiz ve yok olup gideni, fani olanı, kalıcı ve son derece değerli olana tercih eden bir kimse aklı başında bir kişi olamaz. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17)“Allah nezdinde olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 3/198) Bu buyruklar, dünyaya karşı zahid olmaya bir teşviktir. Özellikle uyulması kesinlik kazanan zühd teşvik edilmektedir. Bu zühdden kasıt ise kula zararlı olan, onu Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerle uğraşmaktan alıkoyan ve bunları Yüce Allah’ın hakkından öncelemeye iten şeylere karşı yapılır. Böyle bir durumda zühd, farzdır. Zühde götüren sebeplerden biri, kulun dünya lezzet ve arzularını âhiretin hayırlarıyla karşılaştırmasıdır. Böyle bir karşılaştırma halinde kul, aradaki farkı tespit eder ve bu iki şeyin daha yüce ve üstün olanını tercih eder. Yalnızca namaz, oruç, zikir vb. gibi faydası kişiyi aşmayan ibadetlere kendisini verip her şeyden uzaklaşmak, övülmeye değer zühd değildir. Aksine kul, güç yetirebildiği zahiri ve batıni şer’i bütün emirleri yerine getirmedikçe, Yüce Allah’ın dinine ve Allah yoluna söz ve fiili ile davet etmedikçe gerçek anlamı ile zahid olamaz. O halde gerçek zühd, din ve dünyada fayda sağlamayan şeylerden yüz çevirip faydalı olan her bir şeye rağbet ederek o uğurda çalışmak demektir. Yüce Allah’a itaate devam edip O’na isyana karşı direnerek kendi nefislerini dinlerine zarar verecek türden dünyevi arzularından uzak tutarak “sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Bir iyiliğe karşılık on katından başlayarak yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar fazlasıyla mükâfatlandıracağız. Şüphesiz Allah, güzel amelde bulunanı mükâfatsız bırakmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerde bulunan kimselerin dünya ve âhiretteki mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 97. “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse...” Salih amellerin geçerli olması ve kabul edilmesi için iman şarttır. Hatta iman olmadan ameller “salih olmak”la nitelendirilemez. Onları gerektiren de zaten imandır. Çünkü iman, azaların farz ve müstehap olan amellerini ortaya çıkartan, kesin ve kararlı tasdik demektir. İşte iman ve amel-i salihe bir arada sahip olan kimseye “biz kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız.” Bu da kalbinin huzur, ruhunun sükûn bulması, kalbini şaşırtıp meşgul edecek şeylere iltifat etmemesi ve Yüce Allah’ın o kimseye ummadığı yerden hoş ve helâl rızık ihsan etmesiyle olur. “Ve böylelerini elbette” âhirette “işlediklerinin en güzeliyle” hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği türlü lezzetlerle “mükâfatlandıracağız.” Yüce Allah böylesine hem dünyada hem de âhirette iyilik verecektir.

Nahl 16:97

95- Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah’ın katındakiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz. 97- Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse biz, kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız ve böylelerini elbette işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız. 95. Allah, dünyanın gelip geçici faydaları için antları, ahitleri ve yeminleri bozmaktan kullarını sakındırarak buyuruyor ki:“Allah’ın ahdini” ahdi bozmak ve ahde bağlı kalmamak suretiyle elde edeceğiniz “az bir bedele satmayın. Çünkü Allah katında olan” Allah’ın rızasını tercih ederek Allah’a vermiş olduğu ahde tastamam bağlı kalmayı tercih eden kimselere ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlar “eğer bilirseniz sizin için” gelip geçici dünyanın değersiz malından “daha hayırlıdır.” O halde kalıcı olanı fani olana tercih etmelisiniz. Çünkü: 96. “Sizin yanınızdakiler” ne kadar çok olursa olsun, mutlaka “tükenir” ve yok olup gider. “Allah’ın katındakiler ise” Yüce Allah bâkî olduğundan dolayı “kalıcıdır” bitmez, yok olmaz. Öyleyse değersiz ve yok olup gideni, fani olanı, kalıcı ve son derece değerli olana tercih eden bir kimse aklı başında bir kişi olamaz. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17)“Allah nezdinde olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 3/198) Bu buyruklar, dünyaya karşı zahid olmaya bir teşviktir. Özellikle uyulması kesinlik kazanan zühd teşvik edilmektedir. Bu zühdden kasıt ise kula zararlı olan, onu Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerle uğraşmaktan alıkoyan ve bunları Yüce Allah’ın hakkından öncelemeye iten şeylere karşı yapılır. Böyle bir durumda zühd, farzdır. Zühde götüren sebeplerden biri, kulun dünya lezzet ve arzularını âhiretin hayırlarıyla karşılaştırmasıdır. Böyle bir karşılaştırma halinde kul, aradaki farkı tespit eder ve bu iki şeyin daha yüce ve üstün olanını tercih eder. Yalnızca namaz, oruç, zikir vb. gibi faydası kişiyi aşmayan ibadetlere kendisini verip her şeyden uzaklaşmak, övülmeye değer zühd değildir. Aksine kul, güç yetirebildiği zahiri ve batıni şer’i bütün emirleri yerine getirmedikçe, Yüce Allah’ın dinine ve Allah yoluna söz ve fiili ile davet etmedikçe gerçek anlamı ile zahid olamaz. O halde gerçek zühd, din ve dünyada fayda sağlamayan şeylerden yüz çevirip faydalı olan her bir şeye rağbet ederek o uğurda çalışmak demektir. Yüce Allah’a itaate devam edip O’na isyana karşı direnerek kendi nefislerini dinlerine zarar verecek türden dünyevi arzularından uzak tutarak “sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Bir iyiliğe karşılık on katından başlayarak yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar fazlasıyla mükâfatlandıracağız. Şüphesiz Allah, güzel amelde bulunanı mükâfatsız bırakmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerde bulunan kimselerin dünya ve âhiretteki mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 97. “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse...” Salih amellerin geçerli olması ve kabul edilmesi için iman şarttır. Hatta iman olmadan ameller “salih olmak”la nitelendirilemez. Onları gerektiren de zaten imandır. Çünkü iman, azaların farz ve müstehap olan amellerini ortaya çıkartan, kesin ve kararlı tasdik demektir. İşte iman ve amel-i salihe bir arada sahip olan kimseye “biz kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız.” Bu da kalbinin huzur, ruhunun sükûn bulması, kalbini şaşırtıp meşgul edecek şeylere iltifat etmemesi ve Yüce Allah’ın o kimseye ummadığı yerden hoş ve helâl rızık ihsan etmesiyle olur. “Ve böylelerini elbette” âhirette “işlediklerinin en güzeliyle” hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği türlü lezzetlerle “mükâfatlandıracağız.” Yüce Allah böylesine hem dünyada hem de âhirette iyilik verecektir.

Nahl 16:98

98- Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 99- Doğrusu onun, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. 100- Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. 98. Yani kitapların en şereflisi, en üstün ve değerlisi olan, kalpleri ıslah edip düzelten, pek çok ilimler ihtiva eden, Allah’ın Kitab’ını okumak istediğinde “şeytandan Allah’a sığın.” Çünkü şeytanın kula en çok kötülük vermek istediği zamanlar, faziletli amellere başlayacağı vakitlerdir. Onu bu işlerin gerçek maksatlarından ve gerçek anlamlarından alıkoyup uzaklaştırmak için çalışır. Şeytanın kötülüğünden kurtulmanın yolu ise Yüce Allah’a sığınmak ve şeytanın kötülüğünden Allah’ın korumasına girmektir. Onun için de Kur’an okuyan kimse “ أعوذ بالله من الشيطان الرجيم / Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” sözlerinin anlamını düşünerek söyler. Kalbinden şeytanın kötülüğünü kendisinden uzaklaştırmak için Yüce Allah’a güvenip dayanır. Şeytanın aşağılık vesvese ve düşüncelerini bertaraf etmek için bütün gayretini ortaya koyar. Bunu uzaklaştırmak için en güçlü yol olan iman ve tevekkül ile bezenip süslenmeye gayret gösterir. 99. Gerçek şu ki şeytanın “iman edip de yalnız” bir ve tek olan “Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu “yoktur.” Yüce Allah, iman edip kendisine tevekkül edenlerden, şeytanın kötülüklerini bertaraf eder ve şeytanın onların aleyhine bulabileceği bir yol bırakmaz. 100. “Onun hakimiyeti” tasallutu “ancak kendisini dost edinip...” Bu da onların Allah’ın dostluğundan uzaklaşarak şeytanın itaati çerçevesine girip şeytanın taraftarları arasına katılmalarıyla olur. İşte şeytanı kendilerine hakim olma noktasına çıkartanlar onlardır. Şeytan da onları masiyetlere doğru ittikçe iter ve onlara ateşe giden yolda önderlik eder.

Nahl 16:99

98- Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 99- Doğrusu onun, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. 100- Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. 98. Yani kitapların en şereflisi, en üstün ve değerlisi olan, kalpleri ıslah edip düzelten, pek çok ilimler ihtiva eden, Allah’ın Kitab’ını okumak istediğinde “şeytandan Allah’a sığın.” Çünkü şeytanın kula en çok kötülük vermek istediği zamanlar, faziletli amellere başlayacağı vakitlerdir. Onu bu işlerin gerçek maksatlarından ve gerçek anlamlarından alıkoyup uzaklaştırmak için çalışır. Şeytanın kötülüğünden kurtulmanın yolu ise Yüce Allah’a sığınmak ve şeytanın kötülüğünden Allah’ın korumasına girmektir. Onun için de Kur’an okuyan kimse “ أعوذ بالله من الشيطان الرجيم / Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” sözlerinin anlamını düşünerek söyler. Kalbinden şeytanın kötülüğünü kendisinden uzaklaştırmak için Yüce Allah’a güvenip dayanır. Şeytanın aşağılık vesvese ve düşüncelerini bertaraf etmek için bütün gayretini ortaya koyar. Bunu uzaklaştırmak için en güçlü yol olan iman ve tevekkül ile bezenip süslenmeye gayret gösterir. 99. Gerçek şu ki şeytanın “iman edip de yalnız” bir ve tek olan “Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu “yoktur.” Yüce Allah, iman edip kendisine tevekkül edenlerden, şeytanın kötülüklerini bertaraf eder ve şeytanın onların aleyhine bulabileceği bir yol bırakmaz. 100. “Onun hakimiyeti” tasallutu “ancak kendisini dost edinip...” Bu da onların Allah’ın dostluğundan uzaklaşarak şeytanın itaati çerçevesine girip şeytanın taraftarları arasına katılmalarıyla olur. İşte şeytanı kendilerine hakim olma noktasına çıkartanlar onlardır. Şeytan da onları masiyetlere doğru ittikçe iter ve onlara ateşe giden yolda önderlik eder.

Nahl 16:100

98- Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 99- Doğrusu onun, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. 100- Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. 98. Yani kitapların en şereflisi, en üstün ve değerlisi olan, kalpleri ıslah edip düzelten, pek çok ilimler ihtiva eden, Allah’ın Kitab’ını okumak istediğinde “şeytandan Allah’a sığın.” Çünkü şeytanın kula en çok kötülük vermek istediği zamanlar, faziletli amellere başlayacağı vakitlerdir. Onu bu işlerin gerçek maksatlarından ve gerçek anlamlarından alıkoyup uzaklaştırmak için çalışır. Şeytanın kötülüğünden kurtulmanın yolu ise Yüce Allah’a sığınmak ve şeytanın kötülüğünden Allah’ın korumasına girmektir. Onun için de Kur’an okuyan kimse “ أعوذ بالله من الشيطان الرجيم / Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” sözlerinin anlamını düşünerek söyler. Kalbinden şeytanın kötülüğünü kendisinden uzaklaştırmak için Yüce Allah’a güvenip dayanır. Şeytanın aşağılık vesvese ve düşüncelerini bertaraf etmek için bütün gayretini ortaya koyar. Bunu uzaklaştırmak için en güçlü yol olan iman ve tevekkül ile bezenip süslenmeye gayret gösterir. 99. Gerçek şu ki şeytanın “iman edip de yalnız” bir ve tek olan “Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu “yoktur.” Yüce Allah, iman edip kendisine tevekkül edenlerden, şeytanın kötülüklerini bertaraf eder ve şeytanın onların aleyhine bulabileceği bir yol bırakmaz. 100. “Onun hakimiyeti” tasallutu “ancak kendisini dost edinip...” Bu da onların Allah’ın dostluğundan uzaklaşarak şeytanın itaati çerçevesine girip şeytanın taraftarları arasına katılmalarıyla olur. İşte şeytanı kendilerine hakim olma noktasına çıkartanlar onlardır. Şeytan da onları masiyetlere doğru ittikçe iter ve onlara ateşe giden yolda önderlik eder.

Nahl 16:101

101- Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimizde -ki Allah neyi indireceğini en iyi bilendir-: “Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. 102- De ki:“Onu Ruhu’l-Kudüs, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere Rabbinden hak olarak indirmiştir.” 101. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlayan kimselerin kendi lehlerine delil olacak şeyler aradıklarını söz konusu etmektedir. Şöyle ki Yüce Allah -ki O, hükümleri teşri’ eden, hikmeti sonsuz ve mutlak hüküm koyucudur- hikmet ve rahmeti dolayısıyla bir hükmü değiştirerek onun yerine bir başka hüküm koyabilir. İşte yalanlayıcılar bunu gördükleri zaman, Allah Rasûlünü ve onun getirdiklerini tenkide kalkışıp:“Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Yüce Allah ise bunlara:“Hayır, onların çoğu bilmezler” diye cevap vermektedir. Onlar arasında Rablerini de şeriatini de bilmeyen cahiller vardır. Bilindiği gibi cahil kimselerin tenkitlerine itibar edilmez. Çünkü bir şeyi tenkit etmek için ona dair bilgi sahibi olmak, o şeyin ihtiva ettiği övülmeyi ve tenkidi gerektiren şeyleri bilmek gerekir. 102. Bundan dolayı Yüce Allah, bu konudaki hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs” her türlü kusurdan, hainlikten ve kötülüklerden münezzeh, mukaddes bir elçi olan Cebrail, “iman edenlere” âyetlerinin nüzulu ve ara ara âyetlerin onlara ardı sıra ulaşması suretiyle “sebat vermek... üzere Rabbinden hak olarak indirmiştir.” Bu kitap, hak ile indirilmiştir. Verdiği haberleri, emirleri, yasakları ile hakkı ihtiva eder. Herhangi bir kimsenin bu kitaba sağlıklı ve doğru bir eleştiride bulunmasına imkân yoktur. Bu kitabın hak olduğu açıkça ortaya çıktığına göre ona karşı çıkan ve onunla çelişen her şeyin de batıl olduğu aynı şekilde ortaya çıkar. İşte bu kitabın içerdiği hak ve gerçekler, peyderpey mü’minlerin kalplerine ulaşır. Nihayet imanları sarsılmaz dağlardan daha sağlam olur. Onlar, bu kitabın hakkın ta kendisi olduğunu bilirler. Yüce Allah eğer herhangi bir hükmü önce teşrî buyurup sonra da onu neshederse mü’minler bilirler ki Allah, bu hükmü ya benzeriyle ya da ondan daha hayırlısıyla değiştirmiştir ve o hükmü neshetmesi, Rabbani hikmete daha uygun, akla daha münasiptir. Bu kitap, aynı zamanda “müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere” indirilmiştir. Yani Yüce Allah, onlara eşyanın hakikatini gösterir, neyin hak, neyin batıl olduğunu, neyin hidâyet neyin sapıklık olduğunu açıklar. Onlar için, içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğu müjdesini de verir. Aynı şekilde bu kitabın kısım kısım inmesi de büyük bir hidâyet ve müjdedir. Zira eğer toptan inseydi ve düşünceler onun farklı yönlerine kaysaydı hidayet ve müjdes bu kadar büyük olmazdı. Bu nedenle O, bazen bir hüküm bazen de birkaç hüküm indirmiştir. Onlar, bunları akledip kavradıktan, onun maksadını bilip ondan kana kana içtikten sonra ona benzer bir başka hükmü indirmiştir. Bu böylece sürüp gitmiştir. Bundan dolayı ashab -Allah cümlesinden razı olsun- Kur'ân sayesinde büyük bir seviyeye ulaşmış, huyları, karakterleri değişmiş, onların ulaştıkları ahlâk, güzellikler ve ameller öncekilerin de sonrakilerin de çok ilerisine ulaşmıştır. Onlardan sonra gelenlere yakışan da bu Kitabın ihtiva ettiği ilimler ile kendilerini eğitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmak, sapıklığın ve bilgisizliğin karanlıklarında onun nuruyla aydınlanmak olmalı ve bütün hallerde bu kitabı kendilerine rehber edinmelidirler. Ancak böylelikle dinî ve dünyevi bütün işleri dosdoğru olur, istikamet bulur.

Nahl 16:102

101- Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimizde -ki Allah neyi indireceğini en iyi bilendir-: “Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. 102- De ki:“Onu Ruhu’l-Kudüs, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere Rabbinden hak olarak indirmiştir.” 101. Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlayan kimselerin kendi lehlerine delil olacak şeyler aradıklarını söz konusu etmektedir. Şöyle ki Yüce Allah -ki O, hükümleri teşri’ eden, hikmeti sonsuz ve mutlak hüküm koyucudur- hikmet ve rahmeti dolayısıyla bir hükmü değiştirerek onun yerine bir başka hüküm koyabilir. İşte yalanlayıcılar bunu gördükleri zaman, Allah Rasûlünü ve onun getirdiklerini tenkide kalkışıp:“Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Yüce Allah ise bunlara:“Hayır, onların çoğu bilmezler” diye cevap vermektedir. Onlar arasında Rablerini de şeriatini de bilmeyen cahiller vardır. Bilindiği gibi cahil kimselerin tenkitlerine itibar edilmez. Çünkü bir şeyi tenkit etmek için ona dair bilgi sahibi olmak, o şeyin ihtiva ettiği övülmeyi ve tenkidi gerektiren şeyleri bilmek gerekir. 102. Bundan dolayı Yüce Allah, bu konudaki hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs” her türlü kusurdan, hainlikten ve kötülüklerden münezzeh, mukaddes bir elçi olan Cebrail, “iman edenlere” âyetlerinin nüzulu ve ara ara âyetlerin onlara ardı sıra ulaşması suretiyle “sebat vermek... üzere Rabbinden hak olarak indirmiştir.” Bu kitap, hak ile indirilmiştir. Verdiği haberleri, emirleri, yasakları ile hakkı ihtiva eder. Herhangi bir kimsenin bu kitaba sağlıklı ve doğru bir eleştiride bulunmasına imkân yoktur. Bu kitabın hak olduğu açıkça ortaya çıktığına göre ona karşı çıkan ve onunla çelişen her şeyin de batıl olduğu aynı şekilde ortaya çıkar. İşte bu kitabın içerdiği hak ve gerçekler, peyderpey mü’minlerin kalplerine ulaşır. Nihayet imanları sarsılmaz dağlardan daha sağlam olur. Onlar, bu kitabın hakkın ta kendisi olduğunu bilirler. Yüce Allah eğer herhangi bir hükmü önce teşrî buyurup sonra da onu neshederse mü’minler bilirler ki Allah, bu hükmü ya benzeriyle ya da ondan daha hayırlısıyla değiştirmiştir ve o hükmü neshetmesi, Rabbani hikmete daha uygun, akla daha münasiptir. Bu kitap, aynı zamanda “müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere” indirilmiştir. Yani Yüce Allah, onlara eşyanın hakikatini gösterir, neyin hak, neyin batıl olduğunu, neyin hidâyet neyin sapıklık olduğunu açıklar. Onlar için, içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğu müjdesini de verir. Aynı şekilde bu kitabın kısım kısım inmesi de büyük bir hidâyet ve müjdedir. Zira eğer toptan inseydi ve düşünceler onun farklı yönlerine kaysaydı hidayet ve müjdes bu kadar büyük olmazdı. Bu nedenle O, bazen bir hüküm bazen de birkaç hüküm indirmiştir. Onlar, bunları akledip kavradıktan, onun maksadını bilip ondan kana kana içtikten sonra ona benzer bir başka hükmü indirmiştir. Bu böylece sürüp gitmiştir. Bundan dolayı ashab -Allah cümlesinden razı olsun- Kur'ân sayesinde büyük bir seviyeye ulaşmış, huyları, karakterleri değişmiş, onların ulaştıkları ahlâk, güzellikler ve ameller öncekilerin de sonrakilerin de çok ilerisine ulaşmıştır. Onlardan sonra gelenlere yakışan da bu Kitabın ihtiva ettiği ilimler ile kendilerini eğitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmak, sapıklığın ve bilgisizliğin karanlıklarında onun nuruyla aydınlanmak olmalı ve bütün hallerde bu kitabı kendilerine rehber edinmelidirler. Ancak böylelikle dinî ve dünyevi bütün işleri dosdoğru olur, istikamet bulur.

Nahl 16:103

103- Andolsun ki biz, onların:“Ona (Kur'ân’ı) muhakkak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu (Kur'ân) ise apaçık bir Arapçadır. 104- Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri elbette Allah, hidâyete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azap vardır. 105- Yalan uydurup düzenler, ancak Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. 103. Allah, Rasûlünü yalanlayan müşriklerin gerçekle ilgisi olmayan sözlerini şöylece haber vermektedir:“Andolsun ki biz, onların: Ona muhakkak” getirmiş olduğu bu kitabı “bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz.” Onların işaret ettikleri bu insanın dili ise “yabancıdır. Bu” Kur’an-ı Kerim “ise apaçık bir Arapçadır.” Peki, böyle bir iddianın doğru olması mümkün müdür? Az da olsa doğru olma ihtimali var mıdır? Ancak yalan söyleyen kimse, söylediği yalanın nereye varacağını düşünmeden yalan söyler. Böylece o sözün sadece anlaşılması ile reddedilmesini gerektiren çelişki ve tutarsızlıkları hemen ortaya çıkar. 104. “Allah’ın” apaçık hakka net bir şekilde delalet eden “âyetlerine iman etmeyenleri” ve bu âyetleri reddedip kabul etmeyen kimseleri “elbette Allah hidâyete erdirmez.” Çünkü hidâyet, onlara geldiği halde onu reddetmişlerdir. O yüzden hidâyetten mahrum edilmekle ve Allah’ın onlara tevfikini ihsan etmemesiyle cezalandırılmışlardır. “Onlara” âhirette “can yakıcı bir azap vardır.” 105. “Yalan uydurup düzenler ancak” apaçık delillerin kendilerine gelmesinden sonra Allah’ın Peygamberine karşı inat göstererek “Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir.” Ancak böyleleri, Allah’a karşı yalan söylerler. “İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.” Yani yalancılık yalnız onlara hastır. Başkalarındansa bunlara yalancı demek daha uygundur. Allah’ın âyetlerine iman edip Rabbine itaatle boyun eğen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ise Allah hakkında yalan uydurması imkânsızdır. Allah’ın söylemediği şeyleri Allah’a izafe etmesine imkân yoktur. O’nun düşmanları, onu asıl kendilerinin vasfı olan yalancılıkla itham etmişlerdir. Yüce Allah ise onların rezilliklerini açıkça ortaya koymuş ve onların bu rezil işlerini beyan etmiştir. Allah’a bundan dolayı hamd-u senâlar olsun.

Nahl 16:104

103- Andolsun ki biz, onların:“Ona (Kur'ân’ı) muhakkak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu (Kur'ân) ise apaçık bir Arapçadır. 104- Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri elbette Allah, hidâyete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azap vardır. 105- Yalan uydurup düzenler, ancak Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. 103. Allah, Rasûlünü yalanlayan müşriklerin gerçekle ilgisi olmayan sözlerini şöylece haber vermektedir:“Andolsun ki biz, onların: Ona muhakkak” getirmiş olduğu bu kitabı “bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz.” Onların işaret ettikleri bu insanın dili ise “yabancıdır. Bu” Kur’an-ı Kerim “ise apaçık bir Arapçadır.” Peki, böyle bir iddianın doğru olması mümkün müdür? Az da olsa doğru olma ihtimali var mıdır? Ancak yalan söyleyen kimse, söylediği yalanın nereye varacağını düşünmeden yalan söyler. Böylece o sözün sadece anlaşılması ile reddedilmesini gerektiren çelişki ve tutarsızlıkları hemen ortaya çıkar. 104. “Allah’ın” apaçık hakka net bir şekilde delalet eden “âyetlerine iman etmeyenleri” ve bu âyetleri reddedip kabul etmeyen kimseleri “elbette Allah hidâyete erdirmez.” Çünkü hidâyet, onlara geldiği halde onu reddetmişlerdir. O yüzden hidâyetten mahrum edilmekle ve Allah’ın onlara tevfikini ihsan etmemesiyle cezalandırılmışlardır. “Onlara” âhirette “can yakıcı bir azap vardır.” 105. “Yalan uydurup düzenler ancak” apaçık delillerin kendilerine gelmesinden sonra Allah’ın Peygamberine karşı inat göstererek “Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir.” Ancak böyleleri, Allah’a karşı yalan söylerler. “İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.” Yani yalancılık yalnız onlara hastır. Başkalarındansa bunlara yalancı demek daha uygundur. Allah’ın âyetlerine iman edip Rabbine itaatle boyun eğen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ise Allah hakkında yalan uydurması imkânsızdır. Allah’ın söylemediği şeyleri Allah’a izafe etmesine imkân yoktur. O’nun düşmanları, onu asıl kendilerinin vasfı olan yalancılıkla itham etmişlerdir. Yüce Allah ise onların rezilliklerini açıkça ortaya koymuş ve onların bu rezil işlerini beyan etmiştir. Allah’a bundan dolayı hamd-u senâlar olsun.

Nahl 16:105

103- Andolsun ki biz, onların:“Ona (Kur'ân’ı) muhakkak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu (Kur'ân) ise apaçık bir Arapçadır. 104- Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri elbette Allah, hidâyete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azap vardır. 105- Yalan uydurup düzenler, ancak Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. 103. Allah, Rasûlünü yalanlayan müşriklerin gerçekle ilgisi olmayan sözlerini şöylece haber vermektedir:“Andolsun ki biz, onların: Ona muhakkak” getirmiş olduğu bu kitabı “bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz.” Onların işaret ettikleri bu insanın dili ise “yabancıdır. Bu” Kur’an-ı Kerim “ise apaçık bir Arapçadır.” Peki, böyle bir iddianın doğru olması mümkün müdür? Az da olsa doğru olma ihtimali var mıdır? Ancak yalan söyleyen kimse, söylediği yalanın nereye varacağını düşünmeden yalan söyler. Böylece o sözün sadece anlaşılması ile reddedilmesini gerektiren çelişki ve tutarsızlıkları hemen ortaya çıkar. 104. “Allah’ın” apaçık hakka net bir şekilde delalet eden “âyetlerine iman etmeyenleri” ve bu âyetleri reddedip kabul etmeyen kimseleri “elbette Allah hidâyete erdirmez.” Çünkü hidâyet, onlara geldiği halde onu reddetmişlerdir. O yüzden hidâyetten mahrum edilmekle ve Allah’ın onlara tevfikini ihsan etmemesiyle cezalandırılmışlardır. “Onlara” âhirette “can yakıcı bir azap vardır.” 105. “Yalan uydurup düzenler ancak” apaçık delillerin kendilerine gelmesinden sonra Allah’ın Peygamberine karşı inat göstererek “Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir.” Ancak böyleleri, Allah’a karşı yalan söylerler. “İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.” Yani yalancılık yalnız onlara hastır. Başkalarındansa bunlara yalancı demek daha uygundur. Allah’ın âyetlerine iman edip Rabbine itaatle boyun eğen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ise Allah hakkında yalan uydurması imkânsızdır. Allah’ın söylemediği şeyleri Allah’a izafe etmesine imkân yoktur. O’nun düşmanları, onu asıl kendilerinin vasfı olan yalancılıkla itham etmişlerdir. Yüce Allah ise onların rezilliklerini açıkça ortaya koymuş ve onların bu rezil işlerini beyan etmiştir. Allah’a bundan dolayı hamd-u senâlar olsun.

Nahl 16:106

106- Her kim imanından sonra Allah’ı inkar ederse -kalbi imanla dolu olduğu halde (küfre) zorlanan müstesna, ama her kim gönlünü küfre açarsa- işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. 107- Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir ve Allah da hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna yol göstericilik etmez. 108- İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gafillerin ta kendisidir. 109- Hiç şüphesiz âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır. 106. Şanı Yüce Allah “imanından sonra Allah’ı inkar” edip kafir olan kimselerin feci hallerini haber vermektedir. Onlar gözleri açılmışken tekrar kör olan, hidâyet bulduktan sonra dalâlete dönen, rahatlıkla ve rıza ile küfre göğüs açan kimselerdir. İşte onlar, son derece merhametli olan Rabbin oldukça ağır gazabına maruz kalacaklardır ki O, gazap etmesi halinde gazabına karşı hiçbir şey mukavemet gösteremez ve onunla birlikte her şey gazaba gelir. “Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” Bu azap ebedî ve sürekli, ayrıca oldukça da şiddetli ve çetindir. 107-108. “Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir.” Çünkü onlar, gelip geçici dünyalığın bir bölümüne göz dikip onu istediler. Ahiret hayırlarına iltifat etmediler, ahiretten yana isteksiz davrandılar. Ne zaman ki onlar, küfrü imana tercih ettiler, Allah da onları hidâyetten mahrum bıraktı. Çünkü küfür, değişmez sıfatları olmuştur. Allah da bundan dolayı onların kalplerine mühür vurmuştur. Kalplerine hayır namına bir şey girmez. Onların kulaklarını ve gözlerini de mühürlediğinden dolayı bunlardan içeriye kendilerine faydalı olacak şeyler sızmaz ve kalplerine ulaşmaz. Bu sebepten gaflet, onları kuşatmış ve Allah’ın yardımından uzak kalmak onların çevrelerini sarmıştır. Her şeyi kuşatmış olan Allah’ın rahmetinden mahrum olmuşlardır. Buna sebep ise bu rahmet kendilerine geldiğinde onu reddetmiş olmaları, kendilerine sunulduğunda onu kabul etmemiş olmalarıdır. 109. “Hiç şüphesiz âhirette” kıyamet gününde “hüsrana uğrayacaklar da onlardır.” kendilerini zarara sokup mallarını ve ailelerini kaybederek ziyana uğrayacak, böylelikle ebedi kalıcı nimetleri elden kaçırıp can yakıcı azaba duçar olacaklardır. Küfür sözünü söylemek için zorlanan, buna mecbur tutulan, bununla birlikte kalbi iman ile dopdolu olup imanı candan benimseyen kimse ise onlar gibi değildir. Böylesi için herhangi bir vebal ve günah yoktur. Onun baskı altında küfür sözünü söylemesi caizdir. Bu, aynı zamanda hanımını boşamaya, kölesini azad etmeye, bir malı satmaya yahut satın almaya veya diğer akitlere mecbur edilen mükreh (zorlanan) kimsenin söyleyeceği sözlerin muteber olmadığına ve bunun şer’i herhangi bir hüküm/sonuç doğurmadığına delildir. Zira böyle bir kimse, zorlanması halinde küfür sözünü söylediği takdirde cezalandırılmayacağına göre bunun dışındaki sözlerden sorumlu olmaması öncelikle söz konusu olur.

Nahl 16:107

106- Her kim imanından sonra Allah’ı inkar ederse -kalbi imanla dolu olduğu halde (küfre) zorlanan müstesna, ama her kim gönlünü küfre açarsa- işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. 107- Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir ve Allah da hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna yol göstericilik etmez. 108- İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gafillerin ta kendisidir. 109- Hiç şüphesiz âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır. 106. Şanı Yüce Allah “imanından sonra Allah’ı inkar” edip kafir olan kimselerin feci hallerini haber vermektedir. Onlar gözleri açılmışken tekrar kör olan, hidâyet bulduktan sonra dalâlete dönen, rahatlıkla ve rıza ile küfre göğüs açan kimselerdir. İşte onlar, son derece merhametli olan Rabbin oldukça ağır gazabına maruz kalacaklardır ki O, gazap etmesi halinde gazabına karşı hiçbir şey mukavemet gösteremez ve onunla birlikte her şey gazaba gelir. “Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” Bu azap ebedî ve sürekli, ayrıca oldukça da şiddetli ve çetindir. 107-108. “Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir.” Çünkü onlar, gelip geçici dünyalığın bir bölümüne göz dikip onu istediler. Ahiret hayırlarına iltifat etmediler, ahiretten yana isteksiz davrandılar. Ne zaman ki onlar, küfrü imana tercih ettiler, Allah da onları hidâyetten mahrum bıraktı. Çünkü küfür, değişmez sıfatları olmuştur. Allah da bundan dolayı onların kalplerine mühür vurmuştur. Kalplerine hayır namına bir şey girmez. Onların kulaklarını ve gözlerini de mühürlediğinden dolayı bunlardan içeriye kendilerine faydalı olacak şeyler sızmaz ve kalplerine ulaşmaz. Bu sebepten gaflet, onları kuşatmış ve Allah’ın yardımından uzak kalmak onların çevrelerini sarmıştır. Her şeyi kuşatmış olan Allah’ın rahmetinden mahrum olmuşlardır. Buna sebep ise bu rahmet kendilerine geldiğinde onu reddetmiş olmaları, kendilerine sunulduğunda onu kabul etmemiş olmalarıdır. 109. “Hiç şüphesiz âhirette” kıyamet gününde “hüsrana uğrayacaklar da onlardır.” kendilerini zarara sokup mallarını ve ailelerini kaybederek ziyana uğrayacak, böylelikle ebedi kalıcı nimetleri elden kaçırıp can yakıcı azaba duçar olacaklardır. Küfür sözünü söylemek için zorlanan, buna mecbur tutulan, bununla birlikte kalbi iman ile dopdolu olup imanı candan benimseyen kimse ise onlar gibi değildir. Böylesi için herhangi bir vebal ve günah yoktur. Onun baskı altında küfür sözünü söylemesi caizdir. Bu, aynı zamanda hanımını boşamaya, kölesini azad etmeye, bir malı satmaya yahut satın almaya veya diğer akitlere mecbur edilen mükreh (zorlanan) kimsenin söyleyeceği sözlerin muteber olmadığına ve bunun şer’i herhangi bir hüküm/sonuç doğurmadığına delildir. Zira böyle bir kimse, zorlanması halinde küfür sözünü söylediği takdirde cezalandırılmayacağına göre bunun dışındaki sözlerden sorumlu olmaması öncelikle söz konusu olur.

Nahl 16:108

106- Her kim imanından sonra Allah’ı inkar ederse -kalbi imanla dolu olduğu halde (küfre) zorlanan müstesna, ama her kim gönlünü küfre açarsa- işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. 107- Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir ve Allah da hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna yol göstericilik etmez. 108- İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gafillerin ta kendisidir. 109- Hiç şüphesiz âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır. 106. Şanı Yüce Allah “imanından sonra Allah’ı inkar” edip kafir olan kimselerin feci hallerini haber vermektedir. Onlar gözleri açılmışken tekrar kör olan, hidâyet bulduktan sonra dalâlete dönen, rahatlıkla ve rıza ile küfre göğüs açan kimselerdir. İşte onlar, son derece merhametli olan Rabbin oldukça ağır gazabına maruz kalacaklardır ki O, gazap etmesi halinde gazabına karşı hiçbir şey mukavemet gösteremez ve onunla birlikte her şey gazaba gelir. “Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” Bu azap ebedî ve sürekli, ayrıca oldukça da şiddetli ve çetindir. 107-108. “Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir.” Çünkü onlar, gelip geçici dünyalığın bir bölümüne göz dikip onu istediler. Ahiret hayırlarına iltifat etmediler, ahiretten yana isteksiz davrandılar. Ne zaman ki onlar, küfrü imana tercih ettiler, Allah da onları hidâyetten mahrum bıraktı. Çünkü küfür, değişmez sıfatları olmuştur. Allah da bundan dolayı onların kalplerine mühür vurmuştur. Kalplerine hayır namına bir şey girmez. Onların kulaklarını ve gözlerini de mühürlediğinden dolayı bunlardan içeriye kendilerine faydalı olacak şeyler sızmaz ve kalplerine ulaşmaz. Bu sebepten gaflet, onları kuşatmış ve Allah’ın yardımından uzak kalmak onların çevrelerini sarmıştır. Her şeyi kuşatmış olan Allah’ın rahmetinden mahrum olmuşlardır. Buna sebep ise bu rahmet kendilerine geldiğinde onu reddetmiş olmaları, kendilerine sunulduğunda onu kabul etmemiş olmalarıdır. 109. “Hiç şüphesiz âhirette” kıyamet gününde “hüsrana uğrayacaklar da onlardır.” kendilerini zarara sokup mallarını ve ailelerini kaybederek ziyana uğrayacak, böylelikle ebedi kalıcı nimetleri elden kaçırıp can yakıcı azaba duçar olacaklardır. Küfür sözünü söylemek için zorlanan, buna mecbur tutulan, bununla birlikte kalbi iman ile dopdolu olup imanı candan benimseyen kimse ise onlar gibi değildir. Böylesi için herhangi bir vebal ve günah yoktur. Onun baskı altında küfür sözünü söylemesi caizdir. Bu, aynı zamanda hanımını boşamaya, kölesini azad etmeye, bir malı satmaya yahut satın almaya veya diğer akitlere mecbur edilen mükreh (zorlanan) kimsenin söyleyeceği sözlerin muteber olmadığına ve bunun şer’i herhangi bir hüküm/sonuç doğurmadığına delildir. Zira böyle bir kimse, zorlanması halinde küfür sözünü söylediği takdirde cezalandırılmayacağına göre bunun dışındaki sözlerden sorumlu olmaması öncelikle söz konusu olur.

Nahl 16:109

106- Her kim imanından sonra Allah’ı inkar ederse -kalbi imanla dolu olduğu halde (küfre) zorlanan müstesna, ama her kim gönlünü küfre açarsa- işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azap vardır. 107- Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir ve Allah da hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna yol göstericilik etmez. 108- İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gafillerin ta kendisidir. 109- Hiç şüphesiz âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır. 106. Şanı Yüce Allah “imanından sonra Allah’ı inkar” edip kafir olan kimselerin feci hallerini haber vermektedir. Onlar gözleri açılmışken tekrar kör olan, hidâyet bulduktan sonra dalâlete dönen, rahatlıkla ve rıza ile küfre göğüs açan kimselerdir. İşte onlar, son derece merhametli olan Rabbin oldukça ağır gazabına maruz kalacaklardır ki O, gazap etmesi halinde gazabına karşı hiçbir şey mukavemet gösteremez ve onunla birlikte her şey gazaba gelir. “Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” Bu azap ebedî ve sürekli, ayrıca oldukça da şiddetli ve çetindir. 107-108. “Bunun sebebi şudur: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir.” Çünkü onlar, gelip geçici dünyalığın bir bölümüne göz dikip onu istediler. Ahiret hayırlarına iltifat etmediler, ahiretten yana isteksiz davrandılar. Ne zaman ki onlar, küfrü imana tercih ettiler, Allah da onları hidâyetten mahrum bıraktı. Çünkü küfür, değişmez sıfatları olmuştur. Allah da bundan dolayı onların kalplerine mühür vurmuştur. Kalplerine hayır namına bir şey girmez. Onların kulaklarını ve gözlerini de mühürlediğinden dolayı bunlardan içeriye kendilerine faydalı olacak şeyler sızmaz ve kalplerine ulaşmaz. Bu sebepten gaflet, onları kuşatmış ve Allah’ın yardımından uzak kalmak onların çevrelerini sarmıştır. Her şeyi kuşatmış olan Allah’ın rahmetinden mahrum olmuşlardır. Buna sebep ise bu rahmet kendilerine geldiğinde onu reddetmiş olmaları, kendilerine sunulduğunda onu kabul etmemiş olmalarıdır. 109. “Hiç şüphesiz âhirette” kıyamet gününde “hüsrana uğrayacaklar da onlardır.” kendilerini zarara sokup mallarını ve ailelerini kaybederek ziyana uğrayacak, böylelikle ebedi kalıcı nimetleri elden kaçırıp can yakıcı azaba duçar olacaklardır. Küfür sözünü söylemek için zorlanan, buna mecbur tutulan, bununla birlikte kalbi iman ile dopdolu olup imanı candan benimseyen kimse ise onlar gibi değildir. Böylesi için herhangi bir vebal ve günah yoktur. Onun baskı altında küfür sözünü söylemesi caizdir. Bu, aynı zamanda hanımını boşamaya, kölesini azad etmeye, bir malı satmaya yahut satın almaya veya diğer akitlere mecbur edilen mükreh (zorlanan) kimsenin söyleyeceği sözlerin muteber olmadığına ve bunun şer’i herhangi bir hüküm/sonuç doğurmadığına delildir. Zira böyle bir kimse, zorlanması halinde küfür sözünü söylediği takdirde cezalandırılmayacağına göre bunun dışındaki sözlerden sorumlu olmaması öncelikle söz konusu olur.

Nahl 16:110

110- Sonra şüphesiz ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra da cihad edip sabreden kimselere; evet Rabbin bunun arkasından Ğafûrdur, Rahîmdir. 111- O gün herkes gelip kendisi(ni kurtarmak) için çabalayacaktır. Herkese yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir. 110. Rabbin, yani ihlaslı kullarını lütuf ve ihsanı ile terbiye eden, hiç şüphesiz kendi yolunda “hicret eden” yani yurdunu ve mallarını Allah’ın rızasını arayarak terk eden, küfre dönmek için dini dolayısıyla işkencelere maruz kalmasına rağmen iman üzere sebat gösteren ve böylelikle yakini daha da arınıp saflaşan kimseler için mağfireti bol, rahmeti pek çok olandır. Bundan sonra Allah’ın düşmanlarına karşı -onları Allah’ın dinine sokmak amacıyla- diliyle, eliyle cihad eden ve insanların çoğuna ağır gelen bu ibadetler üzere sabır ve sebat gösteren kimselere mağfiret ve rahmetini ihsan eder. Çünkü bunlar kulun kendileri vasıtasıyla en büyük lütuf ve ihsanlara, en faziletli bağışlara nail olduğu sebeplerdir. Bu sebepler, Yüce Allah’ın küçüğüyle büyüğüyle tüm günahları mağfiret etmesidir. Bu da hoşa gitmeyen her bir işin ortadan kalkmasını ihtiva eder. Bu yolla kişi, Yüce Allah’ın büyük rahmetine nail olur. Bu rahmet sayesinde ise onların halleri salah bulur, din ve dünya işleri istikamet üzere yürür. İşte kıyamet gününde böylelerine Yüce Allah’tan rahmet vardır. 111. “O gün herkes gelip kendisi(ni kurtarmak) için çabalayacaktır.” herkes “Nefsim! Nefsim!” diyecek, kendisinden başka hiçbir kimseyle ilgilenmeyecektir. İşte böyle bir günde kul, zerre ağırlığı kadar bile olsa hayır sahibi olmaya ihtiyaç duyacaktır. “Herkese” hayır olsun şer olsun “yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.” Kötülüklerine bir ek yapılmayacağı gibi iyiliklerinden de hiçbir şey eksiltilmeyecektir. “O günde hiçbir kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Siz ancak işlediğinizin karşılığını görürsünüz.”(Yâsîn, 36/54)

Nahl 16:111

110- Sonra şüphesiz ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra da cihad edip sabreden kimselere; evet Rabbin bunun arkasından Ğafûrdur, Rahîmdir. 111- O gün herkes gelip kendisi(ni kurtarmak) için çabalayacaktır. Herkese yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir. 110. Rabbin, yani ihlaslı kullarını lütuf ve ihsanı ile terbiye eden, hiç şüphesiz kendi yolunda “hicret eden” yani yurdunu ve mallarını Allah’ın rızasını arayarak terk eden, küfre dönmek için dini dolayısıyla işkencelere maruz kalmasına rağmen iman üzere sebat gösteren ve böylelikle yakini daha da arınıp saflaşan kimseler için mağfireti bol, rahmeti pek çok olandır. Bundan sonra Allah’ın düşmanlarına karşı -onları Allah’ın dinine sokmak amacıyla- diliyle, eliyle cihad eden ve insanların çoğuna ağır gelen bu ibadetler üzere sabır ve sebat gösteren kimselere mağfiret ve rahmetini ihsan eder. Çünkü bunlar kulun kendileri vasıtasıyla en büyük lütuf ve ihsanlara, en faziletli bağışlara nail olduğu sebeplerdir. Bu sebepler, Yüce Allah’ın küçüğüyle büyüğüyle tüm günahları mağfiret etmesidir. Bu da hoşa gitmeyen her bir işin ortadan kalkmasını ihtiva eder. Bu yolla kişi, Yüce Allah’ın büyük rahmetine nail olur. Bu rahmet sayesinde ise onların halleri salah bulur, din ve dünya işleri istikamet üzere yürür. İşte kıyamet gününde böylelerine Yüce Allah’tan rahmet vardır. 111. “O gün herkes gelip kendisi(ni kurtarmak) için çabalayacaktır.” herkes “Nefsim! Nefsim!” diyecek, kendisinden başka hiçbir kimseyle ilgilenmeyecektir. İşte böyle bir günde kul, zerre ağırlığı kadar bile olsa hayır sahibi olmaya ihtiyaç duyacaktır. “Herkese” hayır olsun şer olsun “yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.” Kötülüklerine bir ek yapılmayacağı gibi iyiliklerinden de hiçbir şey eksiltilmeyecektir. “O günde hiçbir kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Siz ancak işlediğinizin karşılığını görürsünüz.”(Yâsîn, 36/54)

Nahl 16:112

112- Allah bir kasabayı misal getirdi ki o, güven ve huzur içindeydi. Rızkı, ona her bir yandan bol bol geliyordu. Derken (ahalisi) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara işledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini (giydirip bunları iyice) tattırdı. 113- Andolsun ki onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu sebeple de onlar zulüm içersindeyken azap kendilerini yakalayıverdi. 112-113. Burda sözü edilen kasaba rahat, huzur ve güvenlik içerisinde bulunan, hiçbir kimsenin rahatsız ve tedirgin edilmediği, o kapkaranlık cahiliyenin dahi saygı gösterdiği Mekke-i Mükerreme’dir. Öyle ki cahiliye döneminde herhangi bir kimse, orada babasının ve kardeşinin katilini bile görse -aşırı intikam hırsı ve o dönemin Araplarına has kabileciliğe rağmen- onu rahatsız etmiyordu. Mekke’de tam bir güvenlik ortamı vardı. Ordaki güvenlik, başka hiç bir yerde yoktu. Rızık genişliği bakımından da böyleydi. Orası ekin ekilen, ağaç yetişen bir belde olmamakla birlikte Allah, oraya her bir yerden rızık gelmesinin yollarını kolaylaştırmıştı. İşte onlara kendi içlerinden güvenilirliğini ve doğruluğunu bildikleri bir peygamber geldi. Bu peygamber onları en mükemmel şeylere davet ediyor, kötü işleri de onlara yasaklıyordu. Onlarsa bu peygamberi yalanladılar. Allah’ın, üzerlerinde olan nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah, içinde bulundukları halin zıddını kendilerine tattırdı. Onlara rahat ve bolluğun zıddı olan açlık elbisesini giydirdi. Güvenliğin zıddı olan korkuyu tattırdı. Bu ise yaptıklarının, küfür ve nankörlükleri ile şükretmeyişlerinden dolayı idi. “Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”(en-Nahl, 16/33)

Nahl 16:113

112- Allah bir kasabayı misal getirdi ki o, güven ve huzur içindeydi. Rızkı, ona her bir yandan bol bol geliyordu. Derken (ahalisi) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara işledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini (giydirip bunları iyice) tattırdı. 113- Andolsun ki onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu sebeple de onlar zulüm içersindeyken azap kendilerini yakalayıverdi. 112-113. Burda sözü edilen kasaba rahat, huzur ve güvenlik içerisinde bulunan, hiçbir kimsenin rahatsız ve tedirgin edilmediği, o kapkaranlık cahiliyenin dahi saygı gösterdiği Mekke-i Mükerreme’dir. Öyle ki cahiliye döneminde herhangi bir kimse, orada babasının ve kardeşinin katilini bile görse -aşırı intikam hırsı ve o dönemin Araplarına has kabileciliğe rağmen- onu rahatsız etmiyordu. Mekke’de tam bir güvenlik ortamı vardı. Ordaki güvenlik, başka hiç bir yerde yoktu. Rızık genişliği bakımından da böyleydi. Orası ekin ekilen, ağaç yetişen bir belde olmamakla birlikte Allah, oraya her bir yerden rızık gelmesinin yollarını kolaylaştırmıştı. İşte onlara kendi içlerinden güvenilirliğini ve doğruluğunu bildikleri bir peygamber geldi. Bu peygamber onları en mükemmel şeylere davet ediyor, kötü işleri de onlara yasaklıyordu. Onlarsa bu peygamberi yalanladılar. Allah’ın, üzerlerinde olan nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah, içinde bulundukları halin zıddını kendilerine tattırdı. Onlara rahat ve bolluğun zıddı olan açlık elbisesini giydirdi. Güvenliğin zıddı olan korkuyu tattırdı. Bu ise yaptıklarının, küfür ve nankörlükleri ile şükretmeyişlerinden dolayı idi. “Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”(en-Nahl, 16/33)

Nahl 16:114

114- O halde Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, hoş ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız… 115- O, size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)ları haram kıldı. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelediği şeyler için:“Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar iflâh olmazlar. 117- (Bu iftira ile) az bir menfaat (elde ederler.) Ama onlar için elemli bir azap vardır. 118- Yahudilere ise daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 114. Şanı Yüce Allah, kullarına rızık olarak ihsan etmiş olduğu hayvanların etlerinden, tahıllardan ve diğer mahsüllerden “helâl, hoş ve temiz olarak” yemelerini emretmektedir. Yani onların bu yedikleri, bu iki niteliğe birden sahip olmalıdır. Şöyle ki Allah’ın haram kıldığı şeylerden yahut da gasp ve benzeri yollarla elde edilmiş şeylerden olmamalıdır. O halde Allah’ın sizin için yaratmış olduklarından israfa kaçmadan ve haddi aşmadan faydalanın. “ve Allah’ın nimetine şükredin.” Yani kalbinizle bu nimetlerin ondan geldiğini itiraf edin, bu nimetler dolayısıyla Allah’a hamd-u senâda bulunun ve onları Allah’a itaat uğrunda kullanın. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” ihlâsla yalnız O’na ibadet ediyorsanız O’ndan başkasına şükretmeyin ve bu nimetleri size ihsan edeni unutmayın. 115. “O size ancak” zararlı olan şeyleri, sizi bu zararlardan korumak maksadı ile “haram kıldı.” Ki bunlar şunlardır: “Leş”; bunun kapsamına dine uygun kesim olmaksızın ölmüş bütün hayvanlar girer. Ancak çekirge ve balıkların ölüleri bundan müstesnadır. Akmış “kan” da haramdır. Ancak (kesim sonrası) damarlarda ve etin iç kısımlarında kalan kan müstesnadır. “Domuz eti” pisliği ve temiz olmaması dolayısıyla haramdır. Eti, yağı ve domuzun bütün bölümleri bu kapsama dahildir. Yine putlara, kabirlere/türbelere/yatırlara vb. kesilenler gibi “Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)lar” da haramdır. Çünkü bunların kesim maksadı şirktir. “Kim” bu haram kılınan şeylerden yemek hususunda “mecbur kalır da” eğer bunlardan yemeyecek olursa ölmekten korkacak derecede zaruret halinde bulunursa “(harama) saldırmamak ve haddi aşmamak” şartıyla bunlardan yemesinde bir sakınca yoktur. Yani zaruret halinde değilse bu haram kılınan şeylerden yememelidir ve helâl sınırını aşıp harama saldırmamalıdır yahut da zaruret halinin gerektirdiği noktadan fazlasını yememelidir. İşte Allah’ın bir sürü mubah arasında haram kıldıkları bunlardır. 116. Yani Yüce Allah’a iftirada bulunup O’nun hakkında söylemediği şeyleri söyleyerek, kendiliğinizden yalan yere haram ve helâl koymayın. “Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar” dünyada da âhirette de “iflâh olmazlar.” Allah’ın onların rezilliklerini açığa çıkarması kaçınılmaz bir şeydir. 117. Dünya hayatında faydalansalar bile bu pek “az bir menfaat”tir. “Ama” varacakları yer, cehennem ateşidir. Hem de “onlar için elemli bir azap vardır.” 118. Allah, bizlere ancak pis ve murdar olan şeyleri kendinden bir lütuf olmak üzere ve bizleri her türlü pis ve tiksinti verici şeylerden korumak için haram kılmıştır. Yahudilere gelince Allah, zulümleri dolayısıyla kendilerine bir ceza olmak üzere önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz şeyleri onlara haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah, En’âm sûresinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”(el-En’âm, 6/146)

Nahl 16:115

114- O halde Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, hoş ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız… 115- O, size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)ları haram kıldı. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelediği şeyler için:“Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar iflâh olmazlar. 117- (Bu iftira ile) az bir menfaat (elde ederler.) Ama onlar için elemli bir azap vardır. 118- Yahudilere ise daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 114. Şanı Yüce Allah, kullarına rızık olarak ihsan etmiş olduğu hayvanların etlerinden, tahıllardan ve diğer mahsüllerden “helâl, hoş ve temiz olarak” yemelerini emretmektedir. Yani onların bu yedikleri, bu iki niteliğe birden sahip olmalıdır. Şöyle ki Allah’ın haram kıldığı şeylerden yahut da gasp ve benzeri yollarla elde edilmiş şeylerden olmamalıdır. O halde Allah’ın sizin için yaratmış olduklarından israfa kaçmadan ve haddi aşmadan faydalanın. “ve Allah’ın nimetine şükredin.” Yani kalbinizle bu nimetlerin ondan geldiğini itiraf edin, bu nimetler dolayısıyla Allah’a hamd-u senâda bulunun ve onları Allah’a itaat uğrunda kullanın. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” ihlâsla yalnız O’na ibadet ediyorsanız O’ndan başkasına şükretmeyin ve bu nimetleri size ihsan edeni unutmayın. 115. “O size ancak” zararlı olan şeyleri, sizi bu zararlardan korumak maksadı ile “haram kıldı.” Ki bunlar şunlardır: “Leş”; bunun kapsamına dine uygun kesim olmaksızın ölmüş bütün hayvanlar girer. Ancak çekirge ve balıkların ölüleri bundan müstesnadır. Akmış “kan” da haramdır. Ancak (kesim sonrası) damarlarda ve etin iç kısımlarında kalan kan müstesnadır. “Domuz eti” pisliği ve temiz olmaması dolayısıyla haramdır. Eti, yağı ve domuzun bütün bölümleri bu kapsama dahildir. Yine putlara, kabirlere/türbelere/yatırlara vb. kesilenler gibi “Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)lar” da haramdır. Çünkü bunların kesim maksadı şirktir. “Kim” bu haram kılınan şeylerden yemek hususunda “mecbur kalır da” eğer bunlardan yemeyecek olursa ölmekten korkacak derecede zaruret halinde bulunursa “(harama) saldırmamak ve haddi aşmamak” şartıyla bunlardan yemesinde bir sakınca yoktur. Yani zaruret halinde değilse bu haram kılınan şeylerden yememelidir ve helâl sınırını aşıp harama saldırmamalıdır yahut da zaruret halinin gerektirdiği noktadan fazlasını yememelidir. İşte Allah’ın bir sürü mubah arasında haram kıldıkları bunlardır. 116. Yani Yüce Allah’a iftirada bulunup O’nun hakkında söylemediği şeyleri söyleyerek, kendiliğinizden yalan yere haram ve helâl koymayın. “Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar” dünyada da âhirette de “iflâh olmazlar.” Allah’ın onların rezilliklerini açığa çıkarması kaçınılmaz bir şeydir. 117. Dünya hayatında faydalansalar bile bu pek “az bir menfaat”tir. “Ama” varacakları yer, cehennem ateşidir. Hem de “onlar için elemli bir azap vardır.” 118. Allah, bizlere ancak pis ve murdar olan şeyleri kendinden bir lütuf olmak üzere ve bizleri her türlü pis ve tiksinti verici şeylerden korumak için haram kılmıştır. Yahudilere gelince Allah, zulümleri dolayısıyla kendilerine bir ceza olmak üzere önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz şeyleri onlara haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah, En’âm sûresinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”(el-En’âm, 6/146)

Nahl 16:116

114- O halde Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, hoş ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız… 115- O, size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)ları haram kıldı. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelediği şeyler için:“Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar iflâh olmazlar. 117- (Bu iftira ile) az bir menfaat (elde ederler.) Ama onlar için elemli bir azap vardır. 118- Yahudilere ise daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 114. Şanı Yüce Allah, kullarına rızık olarak ihsan etmiş olduğu hayvanların etlerinden, tahıllardan ve diğer mahsüllerden “helâl, hoş ve temiz olarak” yemelerini emretmektedir. Yani onların bu yedikleri, bu iki niteliğe birden sahip olmalıdır. Şöyle ki Allah’ın haram kıldığı şeylerden yahut da gasp ve benzeri yollarla elde edilmiş şeylerden olmamalıdır. O halde Allah’ın sizin için yaratmış olduklarından israfa kaçmadan ve haddi aşmadan faydalanın. “ve Allah’ın nimetine şükredin.” Yani kalbinizle bu nimetlerin ondan geldiğini itiraf edin, bu nimetler dolayısıyla Allah’a hamd-u senâda bulunun ve onları Allah’a itaat uğrunda kullanın. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” ihlâsla yalnız O’na ibadet ediyorsanız O’ndan başkasına şükretmeyin ve bu nimetleri size ihsan edeni unutmayın. 115. “O size ancak” zararlı olan şeyleri, sizi bu zararlardan korumak maksadı ile “haram kıldı.” Ki bunlar şunlardır: “Leş”; bunun kapsamına dine uygun kesim olmaksızın ölmüş bütün hayvanlar girer. Ancak çekirge ve balıkların ölüleri bundan müstesnadır. Akmış “kan” da haramdır. Ancak (kesim sonrası) damarlarda ve etin iç kısımlarında kalan kan müstesnadır. “Domuz eti” pisliği ve temiz olmaması dolayısıyla haramdır. Eti, yağı ve domuzun bütün bölümleri bu kapsama dahildir. Yine putlara, kabirlere/türbelere/yatırlara vb. kesilenler gibi “Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)lar” da haramdır. Çünkü bunların kesim maksadı şirktir. “Kim” bu haram kılınan şeylerden yemek hususunda “mecbur kalır da” eğer bunlardan yemeyecek olursa ölmekten korkacak derecede zaruret halinde bulunursa “(harama) saldırmamak ve haddi aşmamak” şartıyla bunlardan yemesinde bir sakınca yoktur. Yani zaruret halinde değilse bu haram kılınan şeylerden yememelidir ve helâl sınırını aşıp harama saldırmamalıdır yahut da zaruret halinin gerektirdiği noktadan fazlasını yememelidir. İşte Allah’ın bir sürü mubah arasında haram kıldıkları bunlardır. 116. Yani Yüce Allah’a iftirada bulunup O’nun hakkında söylemediği şeyleri söyleyerek, kendiliğinizden yalan yere haram ve helâl koymayın. “Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar” dünyada da âhirette de “iflâh olmazlar.” Allah’ın onların rezilliklerini açığa çıkarması kaçınılmaz bir şeydir. 117. Dünya hayatında faydalansalar bile bu pek “az bir menfaat”tir. “Ama” varacakları yer, cehennem ateşidir. Hem de “onlar için elemli bir azap vardır.” 118. Allah, bizlere ancak pis ve murdar olan şeyleri kendinden bir lütuf olmak üzere ve bizleri her türlü pis ve tiksinti verici şeylerden korumak için haram kılmıştır. Yahudilere gelince Allah, zulümleri dolayısıyla kendilerine bir ceza olmak üzere önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz şeyleri onlara haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah, En’âm sûresinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”(el-En’âm, 6/146)

Nahl 16:117

114- O halde Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, hoş ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız… 115- O, size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)ları haram kıldı. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelediği şeyler için:“Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar iflâh olmazlar. 117- (Bu iftira ile) az bir menfaat (elde ederler.) Ama onlar için elemli bir azap vardır. 118- Yahudilere ise daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 114. Şanı Yüce Allah, kullarına rızık olarak ihsan etmiş olduğu hayvanların etlerinden, tahıllardan ve diğer mahsüllerden “helâl, hoş ve temiz olarak” yemelerini emretmektedir. Yani onların bu yedikleri, bu iki niteliğe birden sahip olmalıdır. Şöyle ki Allah’ın haram kıldığı şeylerden yahut da gasp ve benzeri yollarla elde edilmiş şeylerden olmamalıdır. O halde Allah’ın sizin için yaratmış olduklarından israfa kaçmadan ve haddi aşmadan faydalanın. “ve Allah’ın nimetine şükredin.” Yani kalbinizle bu nimetlerin ondan geldiğini itiraf edin, bu nimetler dolayısıyla Allah’a hamd-u senâda bulunun ve onları Allah’a itaat uğrunda kullanın. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” ihlâsla yalnız O’na ibadet ediyorsanız O’ndan başkasına şükretmeyin ve bu nimetleri size ihsan edeni unutmayın. 115. “O size ancak” zararlı olan şeyleri, sizi bu zararlardan korumak maksadı ile “haram kıldı.” Ki bunlar şunlardır: “Leş”; bunun kapsamına dine uygun kesim olmaksızın ölmüş bütün hayvanlar girer. Ancak çekirge ve balıkların ölüleri bundan müstesnadır. Akmış “kan” da haramdır. Ancak (kesim sonrası) damarlarda ve etin iç kısımlarında kalan kan müstesnadır. “Domuz eti” pisliği ve temiz olmaması dolayısıyla haramdır. Eti, yağı ve domuzun bütün bölümleri bu kapsama dahildir. Yine putlara, kabirlere/türbelere/yatırlara vb. kesilenler gibi “Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)lar” da haramdır. Çünkü bunların kesim maksadı şirktir. “Kim” bu haram kılınan şeylerden yemek hususunda “mecbur kalır da” eğer bunlardan yemeyecek olursa ölmekten korkacak derecede zaruret halinde bulunursa “(harama) saldırmamak ve haddi aşmamak” şartıyla bunlardan yemesinde bir sakınca yoktur. Yani zaruret halinde değilse bu haram kılınan şeylerden yememelidir ve helâl sınırını aşıp harama saldırmamalıdır yahut da zaruret halinin gerektirdiği noktadan fazlasını yememelidir. İşte Allah’ın bir sürü mubah arasında haram kıldıkları bunlardır. 116. Yani Yüce Allah’a iftirada bulunup O’nun hakkında söylemediği şeyleri söyleyerek, kendiliğinizden yalan yere haram ve helâl koymayın. “Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar” dünyada da âhirette de “iflâh olmazlar.” Allah’ın onların rezilliklerini açığa çıkarması kaçınılmaz bir şeydir. 117. Dünya hayatında faydalansalar bile bu pek “az bir menfaat”tir. “Ama” varacakları yer, cehennem ateşidir. Hem de “onlar için elemli bir azap vardır.” 118. Allah, bizlere ancak pis ve murdar olan şeyleri kendinden bir lütuf olmak üzere ve bizleri her türlü pis ve tiksinti verici şeylerden korumak için haram kılmıştır. Yahudilere gelince Allah, zulümleri dolayısıyla kendilerine bir ceza olmak üzere önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz şeyleri onlara haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah, En’âm sûresinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”(el-En’âm, 6/146)

Nahl 16:118

114- O halde Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, hoş ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız… 115- O, size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)ları haram kıldı. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelediği şeyler için:“Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar iflâh olmazlar. 117- (Bu iftira ile) az bir menfaat (elde ederler.) Ama onlar için elemli bir azap vardır. 118- Yahudilere ise daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 114. Şanı Yüce Allah, kullarına rızık olarak ihsan etmiş olduğu hayvanların etlerinden, tahıllardan ve diğer mahsüllerden “helâl, hoş ve temiz olarak” yemelerini emretmektedir. Yani onların bu yedikleri, bu iki niteliğe birden sahip olmalıdır. Şöyle ki Allah’ın haram kıldığı şeylerden yahut da gasp ve benzeri yollarla elde edilmiş şeylerden olmamalıdır. O halde Allah’ın sizin için yaratmış olduklarından israfa kaçmadan ve haddi aşmadan faydalanın. “ve Allah’ın nimetine şükredin.” Yani kalbinizle bu nimetlerin ondan geldiğini itiraf edin, bu nimetler dolayısıyla Allah’a hamd-u senâda bulunun ve onları Allah’a itaat uğrunda kullanın. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” ihlâsla yalnız O’na ibadet ediyorsanız O’ndan başkasına şükretmeyin ve bu nimetleri size ihsan edeni unutmayın. 115. “O size ancak” zararlı olan şeyleri, sizi bu zararlardan korumak maksadı ile “haram kıldı.” Ki bunlar şunlardır: “Leş”; bunun kapsamına dine uygun kesim olmaksızın ölmüş bütün hayvanlar girer. Ancak çekirge ve balıkların ölüleri bundan müstesnadır. Akmış “kan” da haramdır. Ancak (kesim sonrası) damarlarda ve etin iç kısımlarında kalan kan müstesnadır. “Domuz eti” pisliği ve temiz olmaması dolayısıyla haramdır. Eti, yağı ve domuzun bütün bölümleri bu kapsama dahildir. Yine putlara, kabirlere/türbelere/yatırlara vb. kesilenler gibi “Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olan (hayvan)lar” da haramdır. Çünkü bunların kesim maksadı şirktir. “Kim” bu haram kılınan şeylerden yemek hususunda “mecbur kalır da” eğer bunlardan yemeyecek olursa ölmekten korkacak derecede zaruret halinde bulunursa “(harama) saldırmamak ve haddi aşmamak” şartıyla bunlardan yemesinde bir sakınca yoktur. Yani zaruret halinde değilse bu haram kılınan şeylerden yememelidir ve helâl sınırını aşıp harama saldırmamalıdır yahut da zaruret halinin gerektirdiği noktadan fazlasını yememelidir. İşte Allah’ın bir sürü mubah arasında haram kıldıkları bunlardır. 116. Yani Yüce Allah’a iftirada bulunup O’nun hakkında söylemediği şeyleri söyleyerek, kendiliğinizden yalan yere haram ve helâl koymayın. “Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah hakkında yalan uyduranlar” dünyada da âhirette de “iflâh olmazlar.” Allah’ın onların rezilliklerini açığa çıkarması kaçınılmaz bir şeydir. 117. Dünya hayatında faydalansalar bile bu pek “az bir menfaat”tir. “Ama” varacakları yer, cehennem ateşidir. Hem de “onlar için elemli bir azap vardır.” 118. Allah, bizlere ancak pis ve murdar olan şeyleri kendinden bir lütuf olmak üzere ve bizleri her türlü pis ve tiksinti verici şeylerden korumak için haram kılmıştır. Yahudilere gelince Allah, zulümleri dolayısıyla kendilerine bir ceza olmak üzere önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz şeyleri onlara haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah, En’âm sûresinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”(el-En’âm, 6/146)

Nahl 16:119

119- Sonra şüphesiz ki Rabbin cehaletle bir kötülük işleyen, sonra da arkasından tevbe edip hallerini düzelten kimseler hakkında, evet Rabbin bunun arkasından elbette Ğafûrdur, Rahîmdir. 119. Bununla Yüce Allah, kullarını tevbe etmeye teşvik etmekte, onları kendisine dönmeye davet etmektedir. Bu buyruğunda Allah, yaptığı kötülüğün akıbetinden yana cehalet içinde olduğu bir halde kötülük işleyen kimsenin -bu günahı kasten işlese dahi- kalbindeki ilimden bir kısmının -günahı işlediği esnada- azalmasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Şâyet o günahı terk etmek, ondan dolayı pişman olmak ve amellerini ıslah etmek suretiyle tevbe edip halini düzeltirse şüphesiz Allah, ona mağfiret buyurur ve merhamet eyler. Tevbesini kabul eder ve onu ya önceki haline veya ondan daha üstün bir hale ulaştırır.

Nahl 16:120

120- Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder, Allah'a karşı itaatkar ve hanif idi. Asla müşriklerden değildi. 121- O’nun nimetlerine şükredendi. O da onu beğenip şeçmiş ve dosdoğru bir yola iletmişti. 122- Biz ona dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir. 123- Sonra biz sana:“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi” diye vahyettik. 120. Yüce Allah, bu buyruklarda, halili İbrahim aleyhisselam’a vermiş olduğu üstünlükleri, özellikle ona tahsis etmiş olduğu faziletleri ve mükemmel özellikleri haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder idi.” Yani her türlü hayır hasletlerini kendisinde toplayan, hidâyete götüren ve hidâyete ermiş bir imam/önder idi. “Allah'a karşı itaatkar” yani devamlı Rabbine itaat eden ve dinini yalnız O’na halis kılan “ve hanif” Yani sevgiyle ve ubûdiyetle Rabbine dönen, O’nun dışındakilerden yüz çevirerek yalnızca Allah’a yönelen bir kimse “idi.” Sözüyle, ameliyle ve bütün halleriyle o, “asla müşriklerden değildi.” Çünkü o, muvahhid ve haniflerin önderidir. 121. “O’nun nimetlerine şükredendi.” Allah, ona dünyada bir iyilik ve güzellik vermiş, ona zahiri ve batıni pek çok nimetler ihsan etmişti. O da bu nimetlerin şükürlerini edâ etmişti. İşte bütün bu üstün hasletlerinin bir sonucu olarak da Rabbi “onu beğenip seçmiş” onu kendisinin özel dostu kılmış, yarattıklarının seçkinleri, kendisine yakınlaştırdığı kullarının hayırlıları arasına katmıştır. İlminde ve amelinde “kendisini dosdoğru bir yola iletmişti.” Böylelikle o, hakkı bilmiş ve onu başka şeylere tercih etmişti. 122. “Biz ona dünyada bir güzellik” geniş bir rızık, güzel bir eş, salih bir zürriyet ve üstün bir ahlâk “verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka” üstün mevkilere sahip ve Allah’a olabildiğince yakınlaştırılmış “salihlerdendir.” 123. İbrahim aleyhisselam’ın faziletlerinin en büyüklerinden birisi de Allah’ın, insanların efendisi ve en mükemmeli olanına, İbrahim’in dinine tâbi olmasını vahyedip ümmeti ile birlikte ona uymasını emretmiş olmasıdır.

Nahl 16:121

120- Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder, Allah'a karşı itaatkar ve hanif idi. Asla müşriklerden değildi. 121- O’nun nimetlerine şükredendi. O da onu beğenip şeçmiş ve dosdoğru bir yola iletmişti. 122- Biz ona dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir. 123- Sonra biz sana:“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi” diye vahyettik. 120. Yüce Allah, bu buyruklarda, halili İbrahim aleyhisselam’a vermiş olduğu üstünlükleri, özellikle ona tahsis etmiş olduğu faziletleri ve mükemmel özellikleri haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder idi.” Yani her türlü hayır hasletlerini kendisinde toplayan, hidâyete götüren ve hidâyete ermiş bir imam/önder idi. “Allah'a karşı itaatkar” yani devamlı Rabbine itaat eden ve dinini yalnız O’na halis kılan “ve hanif” Yani sevgiyle ve ubûdiyetle Rabbine dönen, O’nun dışındakilerden yüz çevirerek yalnızca Allah’a yönelen bir kimse “idi.” Sözüyle, ameliyle ve bütün halleriyle o, “asla müşriklerden değildi.” Çünkü o, muvahhid ve haniflerin önderidir. 121. “O’nun nimetlerine şükredendi.” Allah, ona dünyada bir iyilik ve güzellik vermiş, ona zahiri ve batıni pek çok nimetler ihsan etmişti. O da bu nimetlerin şükürlerini edâ etmişti. İşte bütün bu üstün hasletlerinin bir sonucu olarak da Rabbi “onu beğenip seçmiş” onu kendisinin özel dostu kılmış, yarattıklarının seçkinleri, kendisine yakınlaştırdığı kullarının hayırlıları arasına katmıştır. İlminde ve amelinde “kendisini dosdoğru bir yola iletmişti.” Böylelikle o, hakkı bilmiş ve onu başka şeylere tercih etmişti. 122. “Biz ona dünyada bir güzellik” geniş bir rızık, güzel bir eş, salih bir zürriyet ve üstün bir ahlâk “verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka” üstün mevkilere sahip ve Allah’a olabildiğince yakınlaştırılmış “salihlerdendir.” 123. İbrahim aleyhisselam’ın faziletlerinin en büyüklerinden birisi de Allah’ın, insanların efendisi ve en mükemmeli olanına, İbrahim’in dinine tâbi olmasını vahyedip ümmeti ile birlikte ona uymasını emretmiş olmasıdır.

Nahl 16:122

120- Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder, Allah'a karşı itaatkar ve hanif idi. Asla müşriklerden değildi. 121- O’nun nimetlerine şükredendi. O da onu beğenip şeçmiş ve dosdoğru bir yola iletmişti. 122- Biz ona dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir. 123- Sonra biz sana:“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi” diye vahyettik. 120. Yüce Allah, bu buyruklarda, halili İbrahim aleyhisselam’a vermiş olduğu üstünlükleri, özellikle ona tahsis etmiş olduğu faziletleri ve mükemmel özellikleri haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder idi.” Yani her türlü hayır hasletlerini kendisinde toplayan, hidâyete götüren ve hidâyete ermiş bir imam/önder idi. “Allah'a karşı itaatkar” yani devamlı Rabbine itaat eden ve dinini yalnız O’na halis kılan “ve hanif” Yani sevgiyle ve ubûdiyetle Rabbine dönen, O’nun dışındakilerden yüz çevirerek yalnızca Allah’a yönelen bir kimse “idi.” Sözüyle, ameliyle ve bütün halleriyle o, “asla müşriklerden değildi.” Çünkü o, muvahhid ve haniflerin önderidir. 121. “O’nun nimetlerine şükredendi.” Allah, ona dünyada bir iyilik ve güzellik vermiş, ona zahiri ve batıni pek çok nimetler ihsan etmişti. O da bu nimetlerin şükürlerini edâ etmişti. İşte bütün bu üstün hasletlerinin bir sonucu olarak da Rabbi “onu beğenip seçmiş” onu kendisinin özel dostu kılmış, yarattıklarının seçkinleri, kendisine yakınlaştırdığı kullarının hayırlıları arasına katmıştır. İlminde ve amelinde “kendisini dosdoğru bir yola iletmişti.” Böylelikle o, hakkı bilmiş ve onu başka şeylere tercih etmişti. 122. “Biz ona dünyada bir güzellik” geniş bir rızık, güzel bir eş, salih bir zürriyet ve üstün bir ahlâk “verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka” üstün mevkilere sahip ve Allah’a olabildiğince yakınlaştırılmış “salihlerdendir.” 123. İbrahim aleyhisselam’ın faziletlerinin en büyüklerinden birisi de Allah’ın, insanların efendisi ve en mükemmeli olanına, İbrahim’in dinine tâbi olmasını vahyedip ümmeti ile birlikte ona uymasını emretmiş olmasıdır.

Nahl 16:123

120- Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder, Allah'a karşı itaatkar ve hanif idi. Asla müşriklerden değildi. 121- O’nun nimetlerine şükredendi. O da onu beğenip şeçmiş ve dosdoğru bir yola iletmişti. 122- Biz ona dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir. 123- Sonra biz sana:“Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi” diye vahyettik. 120. Yüce Allah, bu buyruklarda, halili İbrahim aleyhisselam’a vermiş olduğu üstünlükleri, özellikle ona tahsis etmiş olduğu faziletleri ve mükemmel özellikleri haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten İbrahim bir ümmet/önder idi.” Yani her türlü hayır hasletlerini kendisinde toplayan, hidâyete götüren ve hidâyete ermiş bir imam/önder idi. “Allah'a karşı itaatkar” yani devamlı Rabbine itaat eden ve dinini yalnız O’na halis kılan “ve hanif” Yani sevgiyle ve ubûdiyetle Rabbine dönen, O’nun dışındakilerden yüz çevirerek yalnızca Allah’a yönelen bir kimse “idi.” Sözüyle, ameliyle ve bütün halleriyle o, “asla müşriklerden değildi.” Çünkü o, muvahhid ve haniflerin önderidir. 121. “O’nun nimetlerine şükredendi.” Allah, ona dünyada bir iyilik ve güzellik vermiş, ona zahiri ve batıni pek çok nimetler ihsan etmişti. O da bu nimetlerin şükürlerini edâ etmişti. İşte bütün bu üstün hasletlerinin bir sonucu olarak da Rabbi “onu beğenip seçmiş” onu kendisinin özel dostu kılmış, yarattıklarının seçkinleri, kendisine yakınlaştırdığı kullarının hayırlıları arasına katmıştır. İlminde ve amelinde “kendisini dosdoğru bir yola iletmişti.” Böylelikle o, hakkı bilmiş ve onu başka şeylere tercih etmişti. 122. “Biz ona dünyada bir güzellik” geniş bir rızık, güzel bir eş, salih bir zürriyet ve üstün bir ahlâk “verdik. Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka” üstün mevkilere sahip ve Allah’a olabildiğince yakınlaştırılmış “salihlerdendir.” 123. İbrahim aleyhisselam’ın faziletlerinin en büyüklerinden birisi de Allah’ın, insanların efendisi ve en mükemmeli olanına, İbrahim’in dinine tâbi olmasını vahyedip ümmeti ile birlikte ona uymasını emretmiş olmasıdır.

Nahl 16:124

124- Cumartesi (yasağı) ancak onda ihtilafa düşenlere farz kılınmıştı. Şüphesiz ki Rabbin, ihtilâf edegeldikleri şey hakkında Kıyamet günü aralarında hükmedecektir. 124. “Cumartesi (yasağı) ancak onda ihtilâfa düşenlere” Cuma gününün üstünlüğü hususunda sapmaları üzerine “farz kılınmıştı.” Bunlar, Yahudilerdir. Onların bu konuda ihtilafa düşmeleri, Cumartesi gününe saygı ve ta’zim göstermelerinin farz kılınmasına sebep teşkil etmişti. Yoksa gerçek fazilet, Allah’ın bu ümmeti kendisine hidâyet eylediği Cuma gününe aittir. “Şüphesiz ki Rabbin, ihtilâf edegeldikleri şey hakkında kıyamet günü aralarında hükmedecektir.” Onlara kimin hak üzere, kimin de batıl peşinde olduğunu, kimin sevap ve mükâfatı, kimin de azabı hak ettiğini beyan edecektir.

Nahl 16:125

125- Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel yolla yap. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. 125. Yani müslümanlarıyla, kâfirleriyle insanları Rabbinin, faydalı ilmi ve salih ameli kapsayan dosdoğru yoluna davet et! Bu daveti de “hikmetle” yap. Yani herkese durumuna ve kavrayışına uygun, kabul ve itaatini sağlayacak şekilde davette bulun. Bilgisizce değil de ilimle davet etmek, daha önemli olan şeylere öncelik tanımak, zihinlerin daha kolay anlayıp kavrayabilecekleri, daha kolay kabul edilebilir şeyleri öne almak ve yumuşaklıkla davette bulunmak, hikmetle davetin kapsamı içerisindedir. Eğer muhatap, hikmet ile davete icabet ederse mesele yok, aksi takdirde onun “güzel öğütle” davet edilmesi yoluna gidilmelidir. Bu, yerine göre teşvik ve korkutmaların eşlik ettiği emir ve yasakların anlatılmasıyla yapılır. Bu da ya emirlerin ihtiva ettiği faydaları ve yasakların ihtiva ettiği zararları zikredip saymak suretiyle yapılır yahut da Allah’ın, dininin gereklerini yerine getirenlere yönelik ikram ve ihsanlarını, gereklerini yerine getirmeyen kimseleri de hakir düşürüp değersiz kıldığını hatırlatmakla ya da Yüce Allah’ın kendisine itaat eden kimselere hazırlamış olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfatları, buna karşılık isyankârlara hazırlamış olduğu dünyevi ve uhrevi cezaları söz konusu etmekle olur. âyet davet olunan kişi, kendisinin hak üzere olduğu yahut da kendisini davet edenin batıl üzere olduğu görüşünde ise o zaman böyle bir kimseyle en güzel yol hangisi ise o yolla mücadele edilir, tartışılır. Bu da aklen ve naklen daveti kabul etmesini daha çok sağlayabilecek olan yoldur. Onun delil diye kabul ettiği şeyleri ona karşı aleyhte delil olarak ortaya koymak bu kabildendir. Böyle bir şey, maksadın gerçekleşmesi ihtimalini daha da yükseltir. Diğer taraftan bu mücadelenin düşmanlığa veyahut da karşılıklı hakarete varmaması gerekir. İşte bu durumda mücadelenin maksadı ortadan kalkar ve ondan gözetilen fayda gerçekleşmez. Mücadelede amaç, insanları hakka iletmek olmalıdır. Onlarla yarışmak ve onları yenik düşürmek gibi maksatlarla yapılmamalıdır. “Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir.” Kişiyi sapıklığa götüren sebebi de onun sapması sonucu ortaya çıkan amellerini de en iyi O bilir ve buna karşılık o kimseyi O cezalandıracaktır. “O hidâyette olanları da çok iyi bilendir.” Onların hidâyete elverişli kimseler olduklarını bildiğinden onları hidâyete iletmiştir, daha sonra da onlara lütuf ve ihsanda bulunarak onları hidâyetine seçmiştir.

Nahl 16:126

126- Eğer bir ceza verecek olursanız size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır. 127- Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır, onlar için üzülme ve kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme. 128- Çünkü Allah, korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir. 126. Yüce Allah, adaletle cezalandırmayı mubah kılmak, ama fazilet ve ihsanı da teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer” söz ve davranışıyla size karşı kötü davranan kimselere “bir ceza verecek olursanız” size yapılanların daha fazlasını yapmaksızın “size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz” ceza vermeyerek onların suçlarını bağışlayacak olursanız “elbette bu, sabredenler için” haksızlığa karşılık vermekten “daha hayırlıdır.” Allah’ın nezdindeki senin için daha hayırlıdır, âkıbeti de daha güzeldir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affeder ve ıslah edip düzeltirse onun ecrini vermek Allah’a aittir”(eş-Şûrâ, 42/40) 127. Yüce Allah, Peygamberine insanları Allah’ın yoluna davet etmek yolunda sabırlı davranmasını ve bu uğurda Allah’tan yardım dileyerek kendi gücüne güven duymamasını emredip şöyle buyurmaktadır:“Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır.” Sabır üzere sana yardımcı olan ve sebat veren O’dur. Onları davet edip de davetini kabul etmediklerini görecek olursan da “onlar için üzülme” Çünkü üzülmenin sana bir faydası yoktur. “Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme!” Bundan dolayı darlanma, sıkılma! Çünkü onların bu tuzakları kendi başlarına geçecektir. Ayrıca sen korkup sakınanlardan (muttakilerden) ve ihsan sahibi kimselerdensin. Allah da yardımıyla, tevfikiyle ve doğruya ulaştırmasıyla “korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir.” Ki onlar, küfür ve günahlardan korunup sakınan, Yüce Allah’a O’nu görüyormuşcasına, O’nu görmüyorsa dahi O’nun kendisini gördüğünün bilinci içinde ihsan üzere ibadet eden, bunun yanı sıra her yönüyle insanlara karşılık gözetmeksizin faydalı olmaya çalışan kimselerdirler. Yüce Allah’tan bizleri muttakî ve ihsan sahibi kullarından eylemesini niyaz ederiz. ahl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, lütuf ve ihsanı dolayısıyla yalnız Allah’adır. ***

Nahl 16:127

126- Eğer bir ceza verecek olursanız size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır. 127- Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır, onlar için üzülme ve kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme. 128- Çünkü Allah, korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir. 126. Yüce Allah, adaletle cezalandırmayı mubah kılmak, ama fazilet ve ihsanı da teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer” söz ve davranışıyla size karşı kötü davranan kimselere “bir ceza verecek olursanız” size yapılanların daha fazlasını yapmaksızın “size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz” ceza vermeyerek onların suçlarını bağışlayacak olursanız “elbette bu, sabredenler için” haksızlığa karşılık vermekten “daha hayırlıdır.” Allah’ın nezdindeki senin için daha hayırlıdır, âkıbeti de daha güzeldir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affeder ve ıslah edip düzeltirse onun ecrini vermek Allah’a aittir”(eş-Şûrâ, 42/40) 127. Yüce Allah, Peygamberine insanları Allah’ın yoluna davet etmek yolunda sabırlı davranmasını ve bu uğurda Allah’tan yardım dileyerek kendi gücüne güven duymamasını emredip şöyle buyurmaktadır:“Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır.” Sabır üzere sana yardımcı olan ve sebat veren O’dur. Onları davet edip de davetini kabul etmediklerini görecek olursan da “onlar için üzülme” Çünkü üzülmenin sana bir faydası yoktur. “Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme!” Bundan dolayı darlanma, sıkılma! Çünkü onların bu tuzakları kendi başlarına geçecektir. Ayrıca sen korkup sakınanlardan (muttakilerden) ve ihsan sahibi kimselerdensin. Allah da yardımıyla, tevfikiyle ve doğruya ulaştırmasıyla “korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir.” Ki onlar, küfür ve günahlardan korunup sakınan, Yüce Allah’a O’nu görüyormuşcasına, O’nu görmüyorsa dahi O’nun kendisini gördüğünün bilinci içinde ihsan üzere ibadet eden, bunun yanı sıra her yönüyle insanlara karşılık gözetmeksizin faydalı olmaya çalışan kimselerdirler. Yüce Allah’tan bizleri muttakî ve ihsan sahibi kullarından eylemesini niyaz ederiz. ahl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, lütuf ve ihsanı dolayısıyla yalnız Allah’adır. ***

Nahl 16:128

126- Eğer bir ceza verecek olursanız size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır. 127- Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır, onlar için üzülme ve kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme. 128- Çünkü Allah, korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir. 126. Yüce Allah, adaletle cezalandırmayı mubah kılmak, ama fazilet ve ihsanı da teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer” söz ve davranışıyla size karşı kötü davranan kimselere “bir ceza verecek olursanız” size yapılanların daha fazlasını yapmaksızın “size yapılanın aynıyla ceza verin. Eğer sabrederseniz” ceza vermeyerek onların suçlarını bağışlayacak olursanız “elbette bu, sabredenler için” haksızlığa karşılık vermekten “daha hayırlıdır.” Allah’ın nezdindeki senin için daha hayırlıdır, âkıbeti de daha güzeldir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affeder ve ıslah edip düzeltirse onun ecrini vermek Allah’a aittir”(eş-Şûrâ, 42/40) 127. Yüce Allah, Peygamberine insanları Allah’ın yoluna davet etmek yolunda sabırlı davranmasını ve bu uğurda Allah’tan yardım dileyerek kendi gücüne güven duymamasını emredip şöyle buyurmaktadır:“Sen sabret, ki senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır.” Sabır üzere sana yardımcı olan ve sebat veren O’dur. Onları davet edip de davetini kabul etmediklerini görecek olursan da “onlar için üzülme” Çünkü üzülmenin sana bir faydası yoktur. “Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da endişe etme!” Bundan dolayı darlanma, sıkılma! Çünkü onların bu tuzakları kendi başlarına geçecektir. Ayrıca sen korkup sakınanlardan (muttakilerden) ve ihsan sahibi kimselerdensin. Allah da yardımıyla, tevfikiyle ve doğruya ulaştırmasıyla “korkup sakınanlarla ve ihsan sahipleriyle beraberdir.” Ki onlar, küfür ve günahlardan korunup sakınan, Yüce Allah’a O’nu görüyormuşcasına, O’nu görmüyorsa dahi O’nun kendisini gördüğünün bilinci içinde ihsan üzere ibadet eden, bunun yanı sıra her yönüyle insanlara karşılık gözetmeksizin faydalı olmaya çalışan kimselerdirler. Yüce Allah’tan bizleri muttakî ve ihsan sahibi kullarından eylemesini niyaz ederiz. ahl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, lütuf ve ihsanı dolayısıyla yalnız Allah’adır. ***