Tafsir As-Saadi - Turkish — Tâhâ 20:100 – Enbiya 21:68
İçindekiler
- Tâhâ 20:100
- Tâhâ 20:101
- Tâhâ 20:102
- Tâhâ 20:103
- Tâhâ 20:104
- Tâhâ 20:105
- Tâhâ 20:106
- Tâhâ 20:107
- Tâhâ 20:108
- Tâhâ 20:109
- Tâhâ 20:110
- Tâhâ 20:111
- Tâhâ 20:112
- Tâhâ 20:113
- Tâhâ 20:114
- Tâhâ 20:115
- Tâhâ 20:116
- Tâhâ 20:117
- Tâhâ 20:118
- Tâhâ 20:119
- Tâhâ 20:120
- Tâhâ 20:121
- Tâhâ 20:122
- Tâhâ 20:123
- Tâhâ 20:124
- Tâhâ 20:125
- Tâhâ 20:126
- Tâhâ 20:127
- Tâhâ 20:128
- Tâhâ 20:129
- Tâhâ 20:130
- Tâhâ 20:131
- Tâhâ 20:132
- Tâhâ 20:133
- Tâhâ 20:134
- Tâhâ 20:135
- Enbiya 21:1
- Enbiya 21:2
- Enbiya 21:3
- Enbiya 21:4
- Enbiya 21:5
- Enbiya 21:6
- Enbiya 21:7
- Enbiya 21:8
- Enbiya 21:9
- Enbiya 21:10
- Enbiya 21:11
- Enbiya 21:12
- Enbiya 21:13
- Enbiya 21:14
- Enbiya 21:15
- Enbiya 21:16
- Enbiya 21:17
- Enbiya 21:18
- Enbiya 21:19
- Enbiya 21:20
- Enbiya 21:21
- Enbiya 21:22
- Enbiya 21:23
- Enbiya 21:24
- Enbiya 21:25
- Enbiya 21:26
- Enbiya 21:27
- Enbiya 21:28
- Enbiya 21:29
- Enbiya 21:30
- Enbiya 21:31
- Enbiya 21:32
- Enbiya 21:33
- Enbiya 21:34
- Enbiya 21:35
- Enbiya 21:36
- Enbiya 21:37
- Enbiya 21:38
- Enbiya 21:39
- Enbiya 21:40
- Enbiya 21:41
- Enbiya 21:42
- Enbiya 21:43
- Enbiya 21:44
- Enbiya 21:45
- Enbiya 21:46
- Enbiya 21:47
- Enbiya 21:48
- Enbiya 21:49
- Enbiya 21:50
- Enbiya 21:51
- Enbiya 21:52
- Enbiya 21:53
- Enbiya 21:54
- Enbiya 21:55
- Enbiya 21:56
- Enbiya 21:57
- Enbiya 21:58
- Enbiya 21:59
- Enbiya 21:60
- Enbiya 21:61
- Enbiya 21:62
- Enbiya 21:63
- Enbiya 21:64
- Enbiya 21:65
- Enbiya 21:66
- Enbiya 21:67
- Enbiya 21:68
Tâhâ 20:100
99- İşte sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir Zikir verdik. 100- Kim ondan yüz çevirirse muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir (günah) yükü yüklenecektir. 101- Ebediyen de onun altında kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!
99. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e öncekilerin haberlerine ve geçmişlerin hallerine dair anlattığı kıssalardaki lütfunu dile getirmektedir. Bunlardan birisi de bu muazzam kıssa ve ihtiva ettiği hükümlerdir ki bu kıssayı Kitap ehlinden hiçbir kimsenin inkâr etmemektedir. Halbuki sen (ey Muhammed), öncekilerin haberlerini ders olarak okumadın. Bu haberleri bilen kimselerden de öğrenmedin. Senin onların durumuna dair kat’i ve gerçek olan şeyleri bildirmen, Allah’ın gerçek rasûlü olduğuna ve senin getirdiklerinin doğruluğuna açık bir delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki sana katımızdan” oldukça büyük bir bağış, son derece üstün bir armağan olmak üzere “bir Zikir” yani (öğüt ve hatırlatmalar içeren) Kur’an’ı “verdik.” Çünkü Kur’an, geçmişlere ve geleceğe dair haberleri içerir. Allah’ın isimlerini, kamil sıfatlarını hatırlatır. Bu Zikir’de emir ve yasağa dair hükümler ile amellerin karşılığının verileceğine dair hükümler hatırlatılmaktadır. Kur’an, akılların ve fıtratların güzel ve mükemmel olduğuna tanıklık ettiği, olabildiğince güzel hükümleri getirmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın akıllarda ve fıtratlarda güzel olarak tevdi ettiği şeyleri hatırlatıcı olması yönüyle de biz Zikir’dir.
100. Kur’an, Allah’ın Rasûlüne ve ümmetine bir öğüt olduğuna göre onun kabul edilmesi, teslimiyetle karşılanması, ona bağlanılması, itaat olunması, ta’zim edilmesi, onun aydınlığında yürünmesi, dosdoğru yolunun izlenmesi ve ümmetin onu öğrenmek ve öğretmek suretiyle bu Kitaba yönelmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirmek yahut da ondan daha ağır olan bir surette onu inkâr etmek böyle bir nimete karşı nankörlüktür. Bunu yapan, hiç şüphesiz ilâhi cezayı hak eder. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim ondan yüz çevirirse” ona iman etmeyecek, yahut da emir ve yasaklarına aldırmayacak yahut onun öğrenilmesi farz olan anlamlarını öğrenmeyecek olursa “muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir (günah) yükü yüklenecektir.” Bu, onun Kur’an’dan yüz çevirmesine sebep olan, ona karşı nankörlük etmesine ve onu terk etmesine yol açan günahıdır.
101. “Ebediyen de onun altında” yani yüklerinin ağırlığı altında “kalacaklardır.” Çünkü azap, amellerin bizzat kendisidir. O gün ameller sahiplerinin aleyhine, küçüklük veya büyüklüklerine göre azaba dönüşecektir. “Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!” Onların taşıyacakları o yük ne kötüdür. Kıyamet gününde uğrayacakları azap ne büyük bir azaptır!
aha sonra Yüce Allah, kıyamet gününün hallerine ve dehşetli musibetlerine dair genişçe açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Tâhâ 20:101
99- İşte sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir Zikir verdik. 100- Kim ondan yüz çevirirse muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir (günah) yükü yüklenecektir. 101- Ebediyen de onun altında kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!
99. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e öncekilerin haberlerine ve geçmişlerin hallerine dair anlattığı kıssalardaki lütfunu dile getirmektedir. Bunlardan birisi de bu muazzam kıssa ve ihtiva ettiği hükümlerdir ki bu kıssayı Kitap ehlinden hiçbir kimsenin inkâr etmemektedir. Halbuki sen (ey Muhammed), öncekilerin haberlerini ders olarak okumadın. Bu haberleri bilen kimselerden de öğrenmedin. Senin onların durumuna dair kat’i ve gerçek olan şeyleri bildirmen, Allah’ın gerçek rasûlü olduğuna ve senin getirdiklerinin doğruluğuna açık bir delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki sana katımızdan” oldukça büyük bir bağış, son derece üstün bir armağan olmak üzere “bir Zikir” yani (öğüt ve hatırlatmalar içeren) Kur’an’ı “verdik.” Çünkü Kur’an, geçmişlere ve geleceğe dair haberleri içerir. Allah’ın isimlerini, kamil sıfatlarını hatırlatır. Bu Zikir’de emir ve yasağa dair hükümler ile amellerin karşılığının verileceğine dair hükümler hatırlatılmaktadır. Kur’an, akılların ve fıtratların güzel ve mükemmel olduğuna tanıklık ettiği, olabildiğince güzel hükümleri getirmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın akıllarda ve fıtratlarda güzel olarak tevdi ettiği şeyleri hatırlatıcı olması yönüyle de biz Zikir’dir.
100. Kur’an, Allah’ın Rasûlüne ve ümmetine bir öğüt olduğuna göre onun kabul edilmesi, teslimiyetle karşılanması, ona bağlanılması, itaat olunması, ta’zim edilmesi, onun aydınlığında yürünmesi, dosdoğru yolunun izlenmesi ve ümmetin onu öğrenmek ve öğretmek suretiyle bu Kitaba yönelmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirmek yahut da ondan daha ağır olan bir surette onu inkâr etmek böyle bir nimete karşı nankörlüktür. Bunu yapan, hiç şüphesiz ilâhi cezayı hak eder. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim ondan yüz çevirirse” ona iman etmeyecek, yahut da emir ve yasaklarına aldırmayacak yahut onun öğrenilmesi farz olan anlamlarını öğrenmeyecek olursa “muhakkak o kimse, kıyamet gününde ağır bir (günah) yükü yüklenecektir.” Bu, onun Kur’an’dan yüz çevirmesine sebep olan, ona karşı nankörlük etmesine ve onu terk etmesine yol açan günahıdır.
101. “Ebediyen de onun altında” yani yüklerinin ağırlığı altında “kalacaklardır.” Çünkü azap, amellerin bizzat kendisidir. O gün ameller sahiplerinin aleyhine, küçüklük veya büyüklüklerine göre azaba dönüşecektir. “Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yük olacaktır!” Onların taşıyacakları o yük ne kötüdür. Kıyamet gününde uğrayacakları azap ne büyük bir azaptır!
aha sonra Yüce Allah, kıyamet gününün hallerine ve dehşetli musibetlerine dair genişçe açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Tâhâ 20:102
102- O gün Sûr’a üfürülecek ve biz o vakit günahkarları gözleri masmavi halde haşredeceğiz. 103- Kendi aralarında fısıldaşarak:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” derler. 104- Biz, onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Onların görüşçe en iyi olanları der ki:“Siz ancak bir gün kaldınız.”
102-104. Yani Sûra üfürülüp da insanlar kabirlerinden çıkacakları vakit herkes kendi durumuna uygun bir halde olacaktır: Takvâ sahipleri, Rahmân olan Allah’ın huzuruna konuk heyetler halinde toplanacaklardır. Günahkârlar ise korkudan, tedirginlikten ve susuzluktan renkleri mor, gözleri mavi olarak haşrolacaklardır. Kendi aralarında gizlice fısıldaşarak dünyadaki hayat sürelerinin kısalığını, âhiretin çabucak gelişini söz konusu edeceklerdir. Onlardan kimisi:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” diyecekler, kimisi başka şeyler söyleyecekler. Yüce Allah, onların gizlice konuşmalarını çok iyi bilir ve neler söylediklerini işitir. “Onların görüşçe en iyi olanları” yani bu süreyi değerlendirme konusunda doğruya en çok yaklaşanları “der ki: Siz ancak bir gün kaldınız.” Bu ifadelerle o kısacak zamanı nasıl boşa harcadıklarına, gaflet içinde oyalanarak kendilerine fayda veren şeylerden yüz çevirip zarar verecek şeylere yönelerek o günleri nasıl zayi ettiklerine dair duyacakları pişmanlığı dile getireceklerdir. Artık amellerin karşılığının görüleceği vakit gelmiş ve vaad olunan günün hak olduğu ortaya çıkmıştır. Pişmanlık duymaktan, ah vah edip ölüm gelsin diye dua etmekten başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diyecek, onlar: Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar kaldık. Onu sayanlara sor, diyecekler. Buyuracak ki: Siz, ancak çok az bir süre kaldınız. Keşke bilmiş olsaydınız…”(el-Mü’minun 23/112-114)
Tâhâ 20:103
102- O gün Sûr’a üfürülecek ve biz o vakit günahkarları gözleri masmavi halde haşredeceğiz. 103- Kendi aralarında fısıldaşarak:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” derler. 104- Biz, onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Onların görüşçe en iyi olanları der ki:“Siz ancak bir gün kaldınız.”
102-104. Yani Sûra üfürülüp da insanlar kabirlerinden çıkacakları vakit herkes kendi durumuna uygun bir halde olacaktır: Takvâ sahipleri, Rahmân olan Allah’ın huzuruna konuk heyetler halinde toplanacaklardır. Günahkârlar ise korkudan, tedirginlikten ve susuzluktan renkleri mor, gözleri mavi olarak haşrolacaklardır. Kendi aralarında gizlice fısıldaşarak dünyadaki hayat sürelerinin kısalığını, âhiretin çabucak gelişini söz konusu edeceklerdir. Onlardan kimisi:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” diyecekler, kimisi başka şeyler söyleyecekler. Yüce Allah, onların gizlice konuşmalarını çok iyi bilir ve neler söylediklerini işitir. “Onların görüşçe en iyi olanları” yani bu süreyi değerlendirme konusunda doğruya en çok yaklaşanları “der ki: Siz ancak bir gün kaldınız.” Bu ifadelerle o kısacak zamanı nasıl boşa harcadıklarına, gaflet içinde oyalanarak kendilerine fayda veren şeylerden yüz çevirip zarar verecek şeylere yönelerek o günleri nasıl zayi ettiklerine dair duyacakları pişmanlığı dile getireceklerdir. Artık amellerin karşılığının görüleceği vakit gelmiş ve vaad olunan günün hak olduğu ortaya çıkmıştır. Pişmanlık duymaktan, ah vah edip ölüm gelsin diye dua etmekten başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diyecek, onlar: Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar kaldık. Onu sayanlara sor, diyecekler. Buyuracak ki: Siz, ancak çok az bir süre kaldınız. Keşke bilmiş olsaydınız…”(el-Mü’minun 23/112-114)
Tâhâ 20:104
102- O gün Sûr’a üfürülecek ve biz o vakit günahkarları gözleri masmavi halde haşredeceğiz. 103- Kendi aralarında fısıldaşarak:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” derler. 104- Biz, onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Onların görüşçe en iyi olanları der ki:“Siz ancak bir gün kaldınız.”
102-104. Yani Sûra üfürülüp da insanlar kabirlerinden çıkacakları vakit herkes kendi durumuna uygun bir halde olacaktır: Takvâ sahipleri, Rahmân olan Allah’ın huzuruna konuk heyetler halinde toplanacaklardır. Günahkârlar ise korkudan, tedirginlikten ve susuzluktan renkleri mor, gözleri mavi olarak haşrolacaklardır. Kendi aralarında gizlice fısıldaşarak dünyadaki hayat sürelerinin kısalığını, âhiretin çabucak gelişini söz konusu edeceklerdir. Onlardan kimisi:“Siz (dünyada) ancak on gün kaldınız” diyecekler, kimisi başka şeyler söyleyecekler. Yüce Allah, onların gizlice konuşmalarını çok iyi bilir ve neler söylediklerini işitir. “Onların görüşçe en iyi olanları” yani bu süreyi değerlendirme konusunda doğruya en çok yaklaşanları “der ki: Siz ancak bir gün kaldınız.” Bu ifadelerle o kısacak zamanı nasıl boşa harcadıklarına, gaflet içinde oyalanarak kendilerine fayda veren şeylerden yüz çevirip zarar verecek şeylere yönelerek o günleri nasıl zayi ettiklerine dair duyacakları pişmanlığı dile getireceklerdir. Artık amellerin karşılığının görüleceği vakit gelmiş ve vaad olunan günün hak olduğu ortaya çıkmıştır. Pişmanlık duymaktan, ah vah edip ölüm gelsin diye dua etmekten başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diyecek, onlar: Bir gün yahut bir günün bir bölümü kadar kaldık. Onu sayanlara sor, diyecekler. Buyuracak ki: Siz, ancak çok az bir süre kaldınız. Keşke bilmiş olsaydınız…”(el-Mü’minun 23/112-114)
Tâhâ 20:105
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:106
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:107
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:108
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:109
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:110
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:111
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:112
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır.
105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.]
111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
Tâhâ 20:113
113- Böylece onu biz, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarıları türlü türlü anlattık. Olur ki korkarlar yahut da o (Kur'ân), onların öğüt/ibret almalarını sağlar.
113. Yani biz, böylece bu Kur’an-ı Kerim’i anlayıp kavradığınız bir dil olan, lafzı da manası da sizin için açık olan, üstün dil Arapça olarak indirdik. “Ve onda uyarıları türlü türlü anlattık.” Yani pek çok çeşitlerde, şekillerde onları türlü türlü açıkladık. Kimi yerde O’nun adalet ve intikamına delil teşkil eden isimleri zikrederek, kimi yerde daha önceki ümmetlerin başına getirdiği azapları söz konusu ederek, sonradan gelen ümmetlerin bunlardan ibret almalarını emrederek, kimi zaman günahların etkileri ve sebep oldukları kusurları dile getirerek, kimi zaman Kıyamet hallerinin dehşetlerini, o esnada meydana gelecek tedirgin edici halleri dile getirerek, kimi zaman cehennemi, cehennemdeki çeşitli cezaları ve türlü azapları beyan ederek bu türlü tehditleri türlü türlü tekrarladık. Bütün bunlar ise Allah’ın kullara olan bir rahmetidir. Belki Allah’tan korkarlar da kendilerine zararlı olan kötülüklerden ve masiyetlerden uzak kalır, onları terk ederler. “Yahut da o (Kur'ân), onların öğüt/ibret almalarını sağlar.” Bunun sonucunda da kendilerine faydalı olacak itaatleri ve hayırları işlerler. O halde bu Kitabın Arapça olması ve ihtiva ettiği tehditleri türlü şekillerde açıklaması, takvâya ve salih amele çağıran en büyük sebeptir. Eğer Kur’an, Arapça olmasaydı yahut da bu tehditler çeşitli şekillerde dile getirilmemiş olsaydı onun bunca etkisi görülemezdi.
Tâhâ 20:114
114- Hak hükümran olan Allah, ne yücedir! Sana vahyedilişi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Rabbim, ilmimi artır” de!
114. Şanı Yüce Allah, kulları hakkındaki ahirete yönelik cezai hükümlerini ve dine yönelik Kitabında indirmiş olduğu hükümlerini söz konusu ettikten sonra bütün bu hükümleri, O’nun mutlak hükümran oluşunun tecellilerinden olduğundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Hak” yani varlığı, mülkü ve kemali hak olan “hükümran” hükümranlığın kendisine ait bir vasıf olduğu, bütün yaratılmışların sadece kendi mülkiyetinde/hükümranlığında olduğu, haklarında O’nun kaderî ve şer’î hükümranlığının hükümleri geçerli olduğu “Allah ne yücedir!” üstündür, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzehtir. Kemal sıfatları, gerçek anlamıyla ancak celal sahibi olana ait olabilir. Bu sıfatlardan birisi de O’nun malik; mutlak sahip ve hükümran oluşudur. O’nun dışındaki bütün yaratılmışların bazı vakitler, bazı şeylere sahip olmaları söz konusu olmakla birlikte bu, sahiplik/malikiyet sınırlıdır ve gelip geçicidir. Alemlerin Rabbi ise asla zeval bulmaz. Malikiyeti ve hükümranlığı da son bulmaz. O, sonsuz hayat sahibi, her şeyin idaresini elinde bulundurandır, çok yücedir. “Sana vahyedilişi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme!” Yani Cebrail aleyhisselam sana Kur’an-ı Kerim’i okuduğu vakit sen onu okumakta, telaffuz etmekte çabuk davranma. Sana o Kur’an’ın vahyini bitireceği vakte kadar sabret. O vahyini bitirdi mi artık sen okuyabilirsin. Çünkü Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i senin kalbinde toplamayı ve senin onu tam anlamıyla okumanı taahhüd etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onu çabucak bellemek için dilini onunla kıpırdatma. Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak bize düşer. O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir.”(el-Kıyame, 75/16-19) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ın vahyi bir an önce öğrenip bellemek için acele etmesi, ilme karşı mükemmel sevgisi ve tutkusu olduğuna delil teşkil ettiğinden Yüce Allah da devamla kendisinden ilmini artırmasını dilemesini emretti. Çünkü ilim bir hayırdır, hayrın çok olması da istenen bir şeydir ve bu da Allah’tan gelir. Buna götüren yol ise gayret edip çabalamak, ilme şevk duymak, Allah’tan bu hususta niyazda bulunmak, O’nun yardımını istemek, her vakit O’na muhtaç olduğunu arzetmektir. Bu âyet-i kerimeden ilim almada takınılması gereken edebin ne olduğu da anlaşılmaktadır. İlmi dinleyen kimsenin, ilmi yazdıran yahut öğretenin birbiriyle bağlantılı olan sözlerini bitirinceye kadar sabretmesi, aceleye kapılmaması gerekir. Sözünü bitirdikten sonra eğer soracak bir şeyi varsa sorar, ama soru sormakta acele edip onun sözünü kesmez,. Çünkü onun sözünü kesmek, ilimden mahrum kalmaya sebeptir. Aynı şekilde kendisine soru sorulan kimsenin de acele etmeyip soranın sorusunu iyice dinlemesi, cevap vermeden önce maksadının ne olduğunu bilip öğrenmesi gerekir. Çünkü bu, doğru cevap vermeyi sağlar.
Tâhâ 20:115
115- Andolsun biz daha önce Âdem’e bir emir vermiştik; fakat o, onu unuttu. Biz onda güçlü bir azim bulamadık.
115. Yani andolsun biz, Âdem’e yerine getirsin diye bir emir verdik ve tavsiyede bulunduk. O da bu tavsiye ve emre bağlı kaldı, ona kulak verip itaat etti. Onu gereği gibi yerine getirmeye de azmetti. Bununla birlikte kendisine verilen o emri unuttu, böylece o sağlam kararlılığı bozulmuş oldu. O nedenle de başına gelenler geldi. Böylelikle o, soyundan gelecekler için bir ibret oldu. Soyundan geleceklerin tabiatı da Âdem’in tabiatına benzemiş oldu. Âdem unuttu, onun zürriyeti de unuttu. Âdem yanılıp hata işledi, onun zürriyeti de hata işler oldu. O, verdiği kesin kararında sebat gösteremedi, onlar da böyle oldu. Ancak Âdem, hatasından çabucak tevbe etti, hatasını kabul ve itiraf etti. Böylece onun günahı affedildi. O bakımdan babasına benzeyen bir kimse herhangi bir şekilde zulme bulaşmaz.
aha sonra Yüce Allah, bu buyrukta özetle değindiği hususu genişçe açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
Tâhâ 20:116
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:117
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:118
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:119
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:120
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:121
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:122
116- Hani meleklere:“Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti. 117- Biz de dedik ki:“Ey Âdem, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya uğrarsın.” 118- “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da.” 119- “Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” 120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki:“Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?” 121- Böylece ikisi de ondan yediler ve avret yerleri kendilerine göründü. Onlar da üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı. 122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.
116. Yani Yüce Allah, eliyle Âdem’in yaratıp ona isimleri öğreterek üstünlük verdikten ve ona türlü ihsanlarda bulunarak onu şerefli kıldıktan sonra meleklere Âdem’e ikram ve ta’zim olmak üzere secde etmelerini emretti. Melekler de Yüce Allah’ın emrine uyarak hemen secdeye kapandılar. Aralarında İblis de vardı. İblis ise Rabbinin emrine karşı büyüklük taslayıp Âdem’e secde etmeyi kabul etmedi ve:“Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(el-A’raf, 7/12) dedi.
117. İşte o vakit İblis’in Âdem’e ve onun eşine olan aşırı düşmanlığı da açığa çıkmış oldu. Onun bu düşmanlığının asıl sebebi ise Allah’a düşman oluşudur. Bu olay, düşmanlığına sebep teşkil eden kıskançlığını da ortaya koymuş oluyordu. Yüce Allah, Âdem’i ve onun eşini İblis’e karşı uyarıp sakındırarak:“Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Şayet sen oradan çıkacak olursan “sıkıntıya uğrarsın.” dedi. Çünkü senin için cennette huzur ve afiyetle elde edeceğin bir rızık ve tam bir rahat vardır. 118-119. “Çünkü cennette sen aç da kalmazsın, çıplak da. Orada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağını da.” Böylelikle Yüce Allah, Âdem’e orada yiyecek, içecek, giyecek, su ve yorulmama garantisini vermiş oluyordu. Ancak Yüce Allah, ona belli bir ağacın meyvesinden yemesini yasaklamış ve şöyle demişti:“Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.”(el-Bakara, 2/35)
120. Ne var ki şeytan, onlara sürekli vesvese verip ağacın meyvesinden yemeyi onlara süslü gösterdi ve şöyle dedi:“Sana ebedilik ağacını” yani ondan yiyen kimsenin cennette ebedi olarak kalmasını sağlayan ağacı “ve sonu gelmez” o meyveden yediğin takdirde ardı arkası kesilmeyecek türden “bir mülkü(n yolunu) göstereyim mi?”
121. Şeytan, Âdem’e nasihat veren bir kişi kimliğinde gelmişti. Ona yumuşak söz söylemişti. O nedenle Âdem de ona kandı. Her ikisi de ağaçtan yediler ama yediklerinden hemen pişman oluverdiler. Üzerlerindeki elbiseler düşüverdi ve böylelikle masiyet işledikleri ortaya çıktı. Önceleri örtülü iken her birine diğerinin avreti göründü. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine ekleyerek üzerlerine örtmeye ve böylelikle avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah’ın takdir edebileceği çapta çok mahcub oldular, utandılar. “Böylece Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.” Bunun sonucunda her ikisi de tevbeye ve Allah’a yönelmeye koyulup şöyle dediler: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz.”(el-A’raf, 7/23)
122. Rabbi, onu beğenip seçti, ona tevbe etmeyi kolaylaştırdı. “Tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.” Âdem, böylelikle tevbeden sonra tevbeden öncekinden daha iyi bir halde oldu. Düşmanının hilesi de başına geçmiş, tuzağı boşa gitmiş oldu. Âdem’in ve onun zürriyeti üzerindeki nimet de tamamlanmış oldu. Onlar bu nimetin gereğini yerine getirmek ve itiraf etmekle yükümlü oldukları gibi yakalarını gece-gündüz bırakmayan, onları gözetleyip duran bu düşmana karşı da tetikte olmaları gerekir:“Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyararak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”(el-A’raf, 7/27)
Tâhâ 20:123
123- Buyurdu ki:“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.” 124- “Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” 125- Der ki:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.” 126- Buyurur ki:“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” 127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah, şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/38) Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.
124. “Kim de Zikrimden” yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan “yüz çevirirse” ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa “gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki “dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-i kerime Yüce Allah’ın: “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”(el-En’am, 6/93) buyruğudur. Üçüncü âyet-i kerime:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”(es-Secde, 32/21) buyruğudur. Dördüncü âyet-i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”(el-Mü’min, 40/46) buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki “dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim” mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir. “Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak” sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”(el-İsra, 17/97)
125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak, acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben” dünya hayatında iken “görüyordum.” Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?
126. “Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları” onlardan yüz çevirmek suretiyle “unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” Azap içerisinde terk olunacaksın. Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır: Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.
127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak “haddi aşan ve Rabbinin” imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden “âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece” bu ceza ile “cezalandırırız.” Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. “Âhiret azabı elbette” dünya azabına göre kat kat “daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.
Tâhâ 20:124
123- Buyurdu ki:“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.” 124- “Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” 125- Der ki:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.” 126- Buyurur ki:“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” 127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah, şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/38) Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.
124. “Kim de Zikrimden” yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan “yüz çevirirse” ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa “gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki “dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-i kerime Yüce Allah’ın: “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”(el-En’am, 6/93) buyruğudur. Üçüncü âyet-i kerime:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”(es-Secde, 32/21) buyruğudur. Dördüncü âyet-i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”(el-Mü’min, 40/46) buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki “dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim” mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir. “Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak” sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”(el-İsra, 17/97)
125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak, acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben” dünya hayatında iken “görüyordum.” Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?
126. “Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları” onlardan yüz çevirmek suretiyle “unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” Azap içerisinde terk olunacaksın. Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır: Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.
127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak “haddi aşan ve Rabbinin” imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden “âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece” bu ceza ile “cezalandırırız.” Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. “Âhiret azabı elbette” dünya azabına göre kat kat “daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.
Tâhâ 20:125
123- Buyurdu ki:“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.” 124- “Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” 125- Der ki:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.” 126- Buyurur ki:“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” 127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah, şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/38) Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.
124. “Kim de Zikrimden” yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan “yüz çevirirse” ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa “gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki “dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-i kerime Yüce Allah’ın: “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”(el-En’am, 6/93) buyruğudur. Üçüncü âyet-i kerime:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”(es-Secde, 32/21) buyruğudur. Dördüncü âyet-i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”(el-Mü’min, 40/46) buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki “dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim” mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir. “Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak” sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”(el-İsra, 17/97)
125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak, acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben” dünya hayatında iken “görüyordum.” Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?
126. “Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları” onlardan yüz çevirmek suretiyle “unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” Azap içerisinde terk olunacaksın. Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır: Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.
127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak “haddi aşan ve Rabbinin” imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden “âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece” bu ceza ile “cezalandırırız.” Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. “Âhiret azabı elbette” dünya azabına göre kat kat “daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.
Tâhâ 20:126
123- Buyurdu ki:“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.” 124- “Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” 125- Der ki:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.” 126- Buyurur ki:“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” 127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah, şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/38) Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.
124. “Kim de Zikrimden” yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan “yüz çevirirse” ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa “gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki “dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-i kerime Yüce Allah’ın: “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”(el-En’am, 6/93) buyruğudur. Üçüncü âyet-i kerime:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”(es-Secde, 32/21) buyruğudur. Dördüncü âyet-i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”(el-Mü’min, 40/46) buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki “dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim” mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir. “Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak” sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”(el-İsra, 17/97)
125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak, acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben” dünya hayatında iken “görüyordum.” Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?
126. “Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları” onlardan yüz çevirmek suretiyle “unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” Azap içerisinde terk olunacaksın. Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır: Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.
127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak “haddi aşan ve Rabbinin” imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden “âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece” bu ceza ile “cezalandırırız.” Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. “Âhiret azabı elbette” dünya azabına göre kat kat “daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.
Tâhâ 20:127
123- Buyurdu ki:“Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşmansınız. Benden size bir hidâyet geldiğinde kim benim hidâyetime uyarsa o, hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.” 124- “Kim de Zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” 125- Der ki:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben görüyordum.” 126- Buyurur ki:“Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” 127- Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı elbette daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
123. Şanı Yüce Allah, Âdem’e ve İblis’e yeryüzüne inmelerini, Âdem’in ve zürriyetinin şeytanı düşman belleyerek ondan gereği gibi sakınmalarını, ona karşı gerekli hazırlıklarını yaparak onunla savaşmalarını emrettiğini haber vermektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndererek onlara kendisine ve cennetine ulaştıracak dosdoğru yolu beyan edeceğini ve bu apaçık düşmana karşı onları sakındırıp uyaracak peygamberler göndereceğini de bildirmektedir. İşte insanlara bu hidâyetin -ki bu da kitaplar ve peygamberlerdir- geldiği herhangi bir vakitte kim bu hidâyete uyarsa, emrolunduğu şeye uyup kendisine yasak kılınan şeylerden de sakınırsa böyle bir kimse, dünyada da âhirette de sapıtmaz, her ikisinde de bedbaht olmaz. Aksine böyle bir kimse, dünyada da âhirette de dosdoğru yola iletilmiş, âhirette bahtiyarlığa ve güvene kavuşmuş olur. Böyle hareket eden kimseden ise bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah, şu buyruğu ile korkunun da kederin de söz konusu olmayacağını belirtmektedir:“Benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/38) Hidâyete uymak ise gelen haberi tasdik etmek, birtakım şüpheleri ileri sürerek ona karşı çıkmamak, herhangi bir arzusu dolayısıyla da ona karşı itirazda bulunmaksızın emre uymak ile olur.
124. “Kim de Zikrimden” yani üstün isteklerin tümünün kendisi vasıtasıyla öğrenildiği Kitabımdan “yüz çevirirse” ve ondan yüz çevirmek maksadıyla onu terk ederse yahut bundan da daha ağırı olarak onu inkâr etmek ve onu reddetmek suretiyle ondan yüz çevirecek olursa “gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Onun cezası, bizim onun yaşayışını dar ve meşakkatli kılmamız olacaktır. Bu ise ancak azap olur. Buradaki “dar geçim” kabir azabı ve kişinin kabrinin daralması, orada sıkıştırılıp azap edilmesi olarak da tefsir edilmiştir. Bu ise Rabbinin Zikrinden yüz çevirmesinin cezasıdır. Buna göre bu ayet, kabir azabına delâlet eden âyet-i kerimelerden biridir. İkinci âyet-i kerime Yüce Allah’ın: “Sen zalimleri ölümün ızdırap verici sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... derken bir görsen”(el-En’am, 6/93) buyruğudur. Üçüncü âyet-i kerime:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan mutlaka tattıracağız”(es-Secde, 32/21) buyruğudur. Dördüncü âyet-i kerime ise Yüce Allah’ın Firavun hakkında:“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzulunurlar”(el-Mü’min, 40/46) buyruğudur. Seleften bazılarının, bu âyet-i kerimeyi sadece kabir azabı ile ilgili olarak tefsir etmeleri ve sadece bunun hakkında kabul etmelerinin sebebi, -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- âyet-i kerimenin son bölümünde Yüce Allah’ın kıyamet günündeki azabı söz konusu etmesidir. Bazı müfessirler de buradaki “dar geçim”in dünya hayatında Rabbinin Zikrinden yüz çevirene isabet edecek olan peşin azap olduğu, yani gamlar, kederler, üzüntüler ve acılar ile berzah hayatındaki azapla âhiret hayatındaki azabı da kuşatan umumi bir buyruk olduğu kanaatindedir. Çünkü burada “dar geçim” mutlak olarak zikredilmiş ve onunla birlikte herhangi bir kayıt söz konusu edilmemiştir. “Ve onu” Rabbinin zikrinden yüz çeviren o kimseyi “kıyamet günü kör olarak” sahih kabul edilen görüşe göre gözleri görmez bir halde haşrederiz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.”(el-İsra, 17/97)
125. Bu şekilde haşredilen kimse, zillet içinde halinin sebebini sormak, acısını bildirmek ve bu hale tahammülsüzlüğünü ifade etmek üzere:“Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben” dünya hayatında iken “görüyordum.” Beni bu korkunç hale getiren ne oldu?
126. “Buyurur ki: Öyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları” onlardan yüz çevirmek suretiyle “unuttun. İşte aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” Azap içerisinde terk olunacaksın. Böylelikle ona şöyle cevap verilmiş olacaktır: Bu, senin amelinin ta kendisidir. Zira ceza, amel türündendir. Sen, Rabbinin Zikrine karşı kör davrandığın, ona karşı gözlerini perdelediğin, onu unuttuğun, ondan alman gereken payını almayı ihmal ettiğin için Allah da âhirette senin gözünü kör etti. Böylelikle sen cehenneme kör, sağır ve dilsiz olarak haşredildin. Senden yüz çevirdi ve seni azap içerisinde öylece bıraktı.
127. Allah’ın çizdiği sınırları aşarak, haramları işleyerek ve kendisine müsaade edilen çerçevenin dışına çıkarak “haddi aşan ve Rabbinin” imanın gereği olan bütün hususlara açık ve seçik bir şekilde delâlet eden “âyetlerine iman etmeyenleri işte böylece” bu ceza ile “cezalandırırız.” Yüce Allah, böyle bir kimseye verdiği bu ceza ile zulmetmiş olmayacaktır. Layık olmayan kimseyi hak etmediği bir şekilde cezalandırmış olmayacaktır. Bu cezanın sebebi, o kimsenin haddi aşması ve iman etmeyişidir. “Âhiret azabı elbette” dünya azabına göre kat kat “daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret azabı, dünya azabının aksine kesintisizdir, bitmez. Dünya azabı ise sonludur, biter. O halde âhiret azabından korkmak ve çekinmek gerekir.
Tâhâ 20:128
128- Kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onlar için bir hidâyet sebebi olmadı mı? Üstelik onların meskenlerinden yürüyüp geçiyorlar. Şüphe yok ki bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.
128. Âyetlerimizi yalanlayıp onlardan yüz çeviren bu kimselere, Allah’ın kendilerinden önceki geçmiş nesillerin ve arka arkaya gelmiş ümmetlerin arasından yalanlayıcıların başına gönderdiği azaplar, onların izlemeleri gereken doğru yolu da uzak kalmaları gereken sapıklık ve fesat yolunu da göstermeye yeterli değil mi? Üstelik bu yüz çeviren yalanlayıcılar, kendilerinden önce helâk edilen kavimlerin kıssalarını bilmekte, onlara dair haberleri gece sohbetlerinde birbirlerine aktarmakta, onlardan önce helâk edilen bu kavimlerin kaldıkları yerleri de gözleriyle görmektedirler. Hûd, Sâlih, Lût ve diğer peygamberlerin kavimleri gibi. Nitekim onlar bizim peygamberlerimizi yalanlayıp da kitaplarımızdan yüz çevirdiklerinde onlara can yakıcı azabı tattırdık. Öncekilerin başına gelmiş bulunan bu azapların benzerlerinin, bunların başına gelmeyeceğinden yana bunlara güvenlik ve teminat sağlayan nedir? “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır yoksa kitaplarda sizin için bir berat mı var? Yoksa onlar: Biz birbirimize yardım eden bir toplululuğuz, mu diyorlar?”(el-Kamer, 54/43-44) Bunların hiçbirisi söz konusu değildir. Bu kâfirler, öncekilerden daha hayırlı değildirler ki daha hayırlı oldukları için azap onlardan uzak tutulsun. Hatta bunlar ötekilerinden daha kötüdürler. Çünkü bunlar, rasûllerin en şereflisini, kitapların en hayırlısını inkâr edip kâfir olmuşlardır. Yine bunların Allah tarafından gelmiş herhangi bir ahidleri ve yazılı bir beratları da yok. Söyledikleri gibi çoklukları da kendilerine fayda sağlayacak ve gelecek azabı üzerlerinden uzaklaştıracak değildir. Aksine onlar bunu yapamayacak kadar güçsüz ve hakirdirler. Günahları sebebiyle geçmiş nesillerin helâk edilmiş olması, hidâyet bulmanın sebepleri arasındadır. Çünkü bütün bunlar onlara gelen peygamberlerin risaletinin doğruluğuna ve izlemekte oldukları yolların da batıl olduğuna dair apaçık belgelerden ve delillerdendir. Ancak herkes bu tür âyetlerden gereği gibi yararlanamamaktadır. Bunlardan ancak sağlam akıl, dosdoğru fıtrat sahibi ve kişiyi yapmaması gereken işlerden alıkoyan akıllı kimseler yararlanabilir.
Tâhâ 20:129
129- Eğer Rabbin tarafından önceden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı (bunlara da azap) kaçınılmaz olurdu. 130- O halde onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et! Gece saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et! Umulur ki hoşnut olursun.
129. Bu buyruklar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir teselli ve yalanlayıp yüz çevirenlerin çabucak helâk edilmesi isteğine karşı sabırlı davranmasına dair bir irşaddır. Şüphesiz onların küfürleri ve yalanlamaları, azabın başlarına gelip çatmasına ve azabın onlardan ayrılmamasına yeterli bir sebeptir. Çünkü Yüce Allah, günahları cezaya sebep kılmıştır. Ceza, günahlardan dolayıdır ve günahlardan ayrı değildir. İşte bunlar da cezanın sebebini yerine getirmiş bulunuyorlar. Fakat bu cezanın onlara gelmesini geciktiren sebep, onlara mühlet verip onları ertelemeyi ve onların helâki için belli bir vakit tayin etmiş olmayı ihtiva eden Rabbinin sözüdür. O halde onlara gelecek cezayı tayin edilmiş olan vakte kadar erteleyen, bu husustaki Allah’ın sözünün yerine gelmesi ve onlar için tayin edilmiş bulunan belli bir vadenin bulunmasıdır. Belki Allah’ın emrine dönerler, Allah da onların tevbelerini kabul eder ve üzerlerine azap sözü hak olmayınca da onlardan cezayı kaldırır.
130. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlü eziyetlerine karşı sabretmesini ve bu eziyetlere karşı yardım talebini bu faziletli vakitlerde Rabbini hamd ile tesbih ederek arzetmesini emretmektedir. Güneşin doğuşundan önce, batışından önce ve gündüzün uçlarında, başında da sonunda da -ki bu ifade özelden sonra genelin ifade edilmesidir- bir de gece saatlerinde tesbih et. Umulur ki bu şekilde hareket edecek olursan sen Rabbinin sana ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla hoşnut olursun. Rabbine ibadet etmekle kalbin mutmain, gözlerin aydın olur. Böylelikle onların eziyetlerine karşı teselli bulursun ve o vakit sabretmenin yükü de senin için hafifler.
Tâhâ 20:130
129- Eğer Rabbin tarafından önceden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı (bunlara da azap) kaçınılmaz olurdu. 130- O halde onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et! Gece saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et! Umulur ki hoşnut olursun.
129. Bu buyruklar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir teselli ve yalanlayıp yüz çevirenlerin çabucak helâk edilmesi isteğine karşı sabırlı davranmasına dair bir irşaddır. Şüphesiz onların küfürleri ve yalanlamaları, azabın başlarına gelip çatmasına ve azabın onlardan ayrılmamasına yeterli bir sebeptir. Çünkü Yüce Allah, günahları cezaya sebep kılmıştır. Ceza, günahlardan dolayıdır ve günahlardan ayrı değildir. İşte bunlar da cezanın sebebini yerine getirmiş bulunuyorlar. Fakat bu cezanın onlara gelmesini geciktiren sebep, onlara mühlet verip onları ertelemeyi ve onların helâki için belli bir vakit tayin etmiş olmayı ihtiva eden Rabbinin sözüdür. O halde onlara gelecek cezayı tayin edilmiş olan vakte kadar erteleyen, bu husustaki Allah’ın sözünün yerine gelmesi ve onlar için tayin edilmiş bulunan belli bir vadenin bulunmasıdır. Belki Allah’ın emrine dönerler, Allah da onların tevbelerini kabul eder ve üzerlerine azap sözü hak olmayınca da onlardan cezayı kaldırır.
130. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlü eziyetlerine karşı sabretmesini ve bu eziyetlere karşı yardım talebini bu faziletli vakitlerde Rabbini hamd ile tesbih ederek arzetmesini emretmektedir. Güneşin doğuşundan önce, batışından önce ve gündüzün uçlarında, başında da sonunda da -ki bu ifade özelden sonra genelin ifade edilmesidir- bir de gece saatlerinde tesbih et. Umulur ki bu şekilde hareket edecek olursan sen Rabbinin sana ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla hoşnut olursun. Rabbine ibadet etmekle kalbin mutmain, gözlerin aydın olur. Böylelikle onların eziyetlerine karşı teselli bulursun ve o vakit sabretmenin yükü de senin için hafifler.
Tâhâ 20:131
131- O (kafirlerden) bazı gruplara kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
131. Yani dünyanın ahvaline ve bunlardan olan lezzetli yiyecekler, içecekler, değerli ve güzel elbiseler, lüks evler, güzel kadınlardan faydalanan bu gibi kimselere imrenerek gözlerini dikme, onların bu hallerini güzel görerek tekrar tekrar onlara bakma! Çünkü bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Aldanış içerisinde olanların nefisleri, bunlardan memnun olur, öğütlerimizden yüz çevirenlerin gözleri bunlara imrenerek bakar. Zalimler topluluğu bunlardan âhiret göz önünde bulundurmaksızın yararlanır. Fakat daha sonra bunlar, çabucak geçer ve hep birlikte yok olur giderler. Bunları seveni, bunlara aşık olanları bizzat bunlar öldürür ve böyle kimseler pişmanlığın fayda vermeyeceği bir vakitte pişman olurlar. Kıyamet günü gelecekleri vakit gerçek durumlarını öğrenirler. Şanı Yüce Allah, bunları bir sınama aracı kılmıştır. Böylelikle bunların sınırını aşmayıp orada duranları, onlara aldanıp kananları ve güzel amelde bulunanları birbirinden ayırt ederek ortaya çıkartmak istemiştir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yeryüzü üzerinde bulunanları biz, insanlardan hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzüne has bir süs yaptık. Bununla beraber biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yapacağız.”(el-Kehf, 18/7-8)“Rabbinin” dünyada ilim, iman ve gerçek salih ameller, âhirette ise ebedi nimetler ve o Rahim olan Rabbin komşuluğunda esenlikli yaşayış şeklindeki “rızkı” bizim onlara vermiş olduğumuz dünya zevklerinden hem zatıyla, hem de nitelikleri itibariyle “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü cennetteki rızıkların kesilmesi söz konusu değildir. Onun yemişleri de gölgesi de daimidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’la, 87/16-17). Bu âyet-i kerimede şuna işaret vardır: Kul, eğer nefsinin dünya hayatının süsüne meylettiğini ve ona yöneldiğini görecek olursa Rabbinin âhiretteki rızkını hatırlamalı ve her ikisi arasında bir karşılaştırma yapmalıdır.
Tâhâ 20:132
132- Aile halkına namazı emret, sen de sabırla ona devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, (aksine) sana rızkı biz veriyoruz. Güzel âkıbet, takvâdadır.
132. Yani aile halkını farz olsun, nafile olsun namaz kılmaya teşvik et ve onları namaz kılmaya yönlendir. Bir şeyi emretmek ise kendileri olmaksızın o şeyin tamamlanması mümkün olmayan bütün hususların da emredilmesi demektir. Buna göre bu buyruk, aile halkına namazı öğretmeyi ve namazda neyin yapılması gerekip neyin namazı bozduğunu, neyin namazı kemale erdirdiğini öğretmeyi emretmeyi de kapsamaktadır. “sen de sabırla ona devam et!” Namaza onu sınırları, rükünleri, adabı ve huşuu ile eda etmek suretiyle sabırla devam et! Elbette ki bu, nefse ağır gelir. Ancak bu hususta nefsi zorlamak, ona karşı mücadelede bulunmak ve her zaman namaz üzere sabır göstermek gerekir. Kul, emrolunduğu şekilde namazı dosdoğru kılacak olursa hiç şüphesiz dininin diğer emirlerini daha iyi korur, daha güzel uygular. Namazı zayi edip ona gereken dikkati göstermezse de onun dışındaki hususları daha kolaylıkla zayi ve ihmal eder. aha sonra Yüce Allah, Rasûlünün rızkını teminat altına almakta, rızkı ile uğraşmasının onu dinini gereği gibi uygulamaktan alıkoymaması gerektiğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Sana rızkı biz veriyoruz.” Rızkını sağlamak bizim işimizdir. Biz onu üstlenmiş bulunuyoruz. Nitekim bütün mahlukatın rızkını da üstlenen biziz. O halde bizim emrimizi yerine getiren ve bizi zikretmekle meşgul olanın rızkını nasıl üstlenmeyiz? Üstelik Allah’ın rızkı, takvâ sahibi olan kimse için de başkası için de umumidir. O halde ebedî mutluluğu gerektirecek şeylere önem vermek icabeder. Bu ise takvâdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Güzel âkıbet” dünyada da âhirette de “takvâdadır.” Takvâ ise emrolunun şeyi yerine getirmek, yasaklanan şeyi de terk etmek demektir. Takvânın gereklerini yerine getiren kimse için de güzel âkıbet söz konusudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir.”(el-Kasas, 28/83)
Tâhâ 20:133
133- Dediler ki:“O, Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi? 134- Eğer biz onları ondan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi:“Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” 135- De ki:“Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da hidayette olanların kim olduğunu da bileceksiniz.”
133. Yani yalanlayıcılar, Allah Rasûlü için: O, Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil miydi? dediler. Onlar bu sözleriyle kendilerinin teklif ettikleri mucizeleri kastediyorlardı. Şu buyruklarda dile getirildiği gibi:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.”(el-İsrâ, 17/90-92) Bu ise onların işi kasten yokuşa sürmelerinin, inatlaşmalarının ve zulme sapmalarının bir sonucudur. Çünkü onlar da Peygamber de Allah’ın kulları olan bir beşerdirler. O bakımdan kendilerinin arzu ve heveslerine göre birtakım mucizeler teklif etmeleri hadleri değildir. Çünkü bunları indiren, bunlardan hikmetine göre dilediğini seçip tercih eden Yüce Allah’tır. Onların:“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” sözü Peygamber’in, doğruluğuna delil teşkil edecek bir mucize ve hak olduğuna dair hiçbir delil getirmemiş olması anlamını içermektedir ki bu bir yalan ve iftiradır. Zira o, göz kamaştırıcı pek çok mucize ve pek çok âyet getirmiştir ki bunların bir bölümü dahi istenen maksadı gerçekleştirmeye yeterlidir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi ki?” Yani onlar doğru söz söyleyen kimseler olup gerçekten hakkı delili ile birlikte görmek isteyen kimseler iseler işte onlara Tevrat, İncil ve diğer kitaplardan ibaret olan önceki sahifelerde bulunanları tasdik eden, onlara uygun ve onların haber verdiği şeyleri haber veren bu Kur’an-ı Kerim gelmiştir. Üstelik o kitaplarda bu Kur’an-ı Kerim zikredilmiş ve bu Rasûl müjdelemiştir. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunup duran bu Kitap onlara yetmedi mi? Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.”(el-Ankebût, 29/51) Esasen âyetler ve mucizeler, mü’minlere fayda sağlar ve onlarla mü’minlerin imanları ve yakinleri daha da artar. Onlardan yüz çeviren ve onlara karşı çıkanlar ise bunlara iman etmezler ve onlardan gereği gibi yararlanmazlar:“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97)
134. Bu ayet ve delillerin onlara gösterilmesi ve bu yolla onların muhatap alınması ise onlara karşı Allah’ın delilinin ortaya konulması ve üzerlerine azap ineceği vakit şöyle dememeleri içindir:“Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de” bu ceza ile “hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” İşte size benim rasûlüm, beraberinde âyetlerim ve kesin belgelerim bulunduğu halde gelmiş bulunuyor. Eğer gerçekten söylediğiniz gibiyseniz haydi onu tasdik ediniz.
135. Ey Muhammed, senin hakkında: Zamanın başına getireceği musibetleri bekleyin, diyen ve seni yalanlayan kimselere “De ki: Her birimiz gözetliyoruz.” Siz benim ölmemi bekleyin, ben de sizin başınıza gelecek olan azabı beklemekteyim. “De ki: Başımıza iki güzel şeyin birinden” zafer veya şehadetten “başkasının gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getirmesini bekliyoruz.”(et-Tevbe, 9/52)“Siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da” o dosdoğru yolu izlemek suretiyle “hidayette olanların kim olduğunu da” ben miyim, siz misiniz “bileceksiniz.” İşte o dosdoğru yolu izleyen, asıl umduğuna kavuşacak olandır, doğru yol üzerinde bulunandır, kurtuluşa erecek olandır. O yoldan sapan kimse ise hüsrandadır, ziyandadır, azap görecektir. Elbette ki Allah Rasûlünün bu halde olduğu, düşmanlarının ise aksi durumda olduğu bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
***
Tâhâ 20:134
133- Dediler ki:“O, Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi? 134- Eğer biz onları ondan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi:“Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” 135- De ki:“Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da hidayette olanların kim olduğunu da bileceksiniz.”
133. Yani yalanlayıcılar, Allah Rasûlü için: O, Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil miydi? dediler. Onlar bu sözleriyle kendilerinin teklif ettikleri mucizeleri kastediyorlardı. Şu buyruklarda dile getirildiği gibi:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.”(el-İsrâ, 17/90-92) Bu ise onların işi kasten yokuşa sürmelerinin, inatlaşmalarının ve zulme sapmalarının bir sonucudur. Çünkü onlar da Peygamber de Allah’ın kulları olan bir beşerdirler. O bakımdan kendilerinin arzu ve heveslerine göre birtakım mucizeler teklif etmeleri hadleri değildir. Çünkü bunları indiren, bunlardan hikmetine göre dilediğini seçip tercih eden Yüce Allah’tır. Onların:“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” sözü Peygamber’in, doğruluğuna delil teşkil edecek bir mucize ve hak olduğuna dair hiçbir delil getirmemiş olması anlamını içermektedir ki bu bir yalan ve iftiradır. Zira o, göz kamaştırıcı pek çok mucize ve pek çok âyet getirmiştir ki bunların bir bölümü dahi istenen maksadı gerçekleştirmeye yeterlidir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi ki?” Yani onlar doğru söz söyleyen kimseler olup gerçekten hakkı delili ile birlikte görmek isteyen kimseler iseler işte onlara Tevrat, İncil ve diğer kitaplardan ibaret olan önceki sahifelerde bulunanları tasdik eden, onlara uygun ve onların haber verdiği şeyleri haber veren bu Kur’an-ı Kerim gelmiştir. Üstelik o kitaplarda bu Kur’an-ı Kerim zikredilmiş ve bu Rasûl müjdelemiştir. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunup duran bu Kitap onlara yetmedi mi? Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.”(el-Ankebût, 29/51) Esasen âyetler ve mucizeler, mü’minlere fayda sağlar ve onlarla mü’minlerin imanları ve yakinleri daha da artar. Onlardan yüz çeviren ve onlara karşı çıkanlar ise bunlara iman etmezler ve onlardan gereği gibi yararlanmazlar:“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97)
134. Bu ayet ve delillerin onlara gösterilmesi ve bu yolla onların muhatap alınması ise onlara karşı Allah’ın delilinin ortaya konulması ve üzerlerine azap ineceği vakit şöyle dememeleri içindir:“Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de” bu ceza ile “hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” İşte size benim rasûlüm, beraberinde âyetlerim ve kesin belgelerim bulunduğu halde gelmiş bulunuyor. Eğer gerçekten söylediğiniz gibiyseniz haydi onu tasdik ediniz.
135. Ey Muhammed, senin hakkında: Zamanın başına getireceği musibetleri bekleyin, diyen ve seni yalanlayan kimselere “De ki: Her birimiz gözetliyoruz.” Siz benim ölmemi bekleyin, ben de sizin başınıza gelecek olan azabı beklemekteyim. “De ki: Başımıza iki güzel şeyin birinden” zafer veya şehadetten “başkasının gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getirmesini bekliyoruz.”(et-Tevbe, 9/52)“Siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da” o dosdoğru yolu izlemek suretiyle “hidayette olanların kim olduğunu da” ben miyim, siz misiniz “bileceksiniz.” İşte o dosdoğru yolu izleyen, asıl umduğuna kavuşacak olandır, doğru yol üzerinde bulunandır, kurtuluşa erecek olandır. O yoldan sapan kimse ise hüsrandadır, ziyandadır, azap görecektir. Elbette ki Allah Rasûlünün bu halde olduğu, düşmanlarının ise aksi durumda olduğu bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
***
Tâhâ 20:135
133- Dediler ki:“O, Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi? 134- Eğer biz onları ondan önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi:“Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” 135- De ki:“Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da hidayette olanların kim olduğunu da bileceksiniz.”
133. Yani yalanlayıcılar, Allah Rasûlü için: O, Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil miydi? dediler. Onlar bu sözleriyle kendilerinin teklif ettikleri mucizeleri kastediyorlardı. Şu buyruklarda dile getirildiği gibi:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan ve asmalardan bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmelisin.”(el-İsrâ, 17/90-92) Bu ise onların işi kasten yokuşa sürmelerinin, inatlaşmalarının ve zulme sapmalarının bir sonucudur. Çünkü onlar da Peygamber de Allah’ın kulları olan bir beşerdirler. O bakımdan kendilerinin arzu ve heveslerine göre birtakım mucizeler teklif etmeleri hadleri değildir. Çünkü bunları indiren, bunlardan hikmetine göre dilediğini seçip tercih eden Yüce Allah’tır. Onların:“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” sözü Peygamber’in, doğruluğuna delil teşkil edecek bir mucize ve hak olduğuna dair hiçbir delil getirmemiş olması anlamını içermektedir ki bu bir yalan ve iftiradır. Zira o, göz kamaştırıcı pek çok mucize ve pek çok âyet getirmiştir ki bunların bir bölümü dahi istenen maksadı gerçekleştirmeye yeterlidir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önceki sahifelerde bulunanların apaçık delili (olan Kur'ân) onlara gelmedi mi ki?” Yani onlar doğru söz söyleyen kimseler olup gerçekten hakkı delili ile birlikte görmek isteyen kimseler iseler işte onlara Tevrat, İncil ve diğer kitaplardan ibaret olan önceki sahifelerde bulunanları tasdik eden, onlara uygun ve onların haber verdiği şeyleri haber veren bu Kur’an-ı Kerim gelmiştir. Üstelik o kitaplarda bu Kur’an-ı Kerim zikredilmiş ve bu Rasûl müjdelemiştir. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunup duran bu Kitap onlara yetmedi mi? Şüphe yok ki bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.”(el-Ankebût, 29/51) Esasen âyetler ve mucizeler, mü’minlere fayda sağlar ve onlarla mü’minlerin imanları ve yakinleri daha da artar. Onlardan yüz çeviren ve onlara karşı çıkanlar ise bunlara iman etmezler ve onlardan gereği gibi yararlanmazlar:“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97)
134. Bu ayet ve delillerin onlara gösterilmesi ve bu yolla onların muhatap alınması ise onlara karşı Allah’ın delilinin ortaya konulması ve üzerlerine azap ineceği vakit şöyle dememeleri içindir:“Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de” bu ceza ile “hakir ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” İşte size benim rasûlüm, beraberinde âyetlerim ve kesin belgelerim bulunduğu halde gelmiş bulunuyor. Eğer gerçekten söylediğiniz gibiyseniz haydi onu tasdik ediniz.
135. Ey Muhammed, senin hakkında: Zamanın başına getireceği musibetleri bekleyin, diyen ve seni yalanlayan kimselere “De ki: Her birimiz gözetliyoruz.” Siz benim ölmemi bekleyin, ben de sizin başınıza gelecek olan azabı beklemekteyim. “De ki: Başımıza iki güzel şeyin birinden” zafer veya şehadetten “başkasının gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getirmesini bekliyoruz.”(et-Tevbe, 9/52)“Siz de gözetleyin. Zira dosdoğru yolun sahiplerinin kim olduğunu da” o dosdoğru yolu izlemek suretiyle “hidayette olanların kim olduğunu da” ben miyim, siz misiniz “bileceksiniz.” İşte o dosdoğru yolu izleyen, asıl umduğuna kavuşacak olandır, doğru yol üzerinde bulunandır, kurtuluşa erecek olandır. O yoldan sapan kimse ise hüsrandadır, ziyandadır, azap görecektir. Elbette ki Allah Rasûlünün bu halde olduğu, düşmanlarının ise aksi durumda olduğu bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
***
Enbiya 21:1
1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”
(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”
Enbiya 21:2
1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”
(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”
Enbiya 21:3
1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”
(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”
Enbiya 21:4
1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”
(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”
Enbiya 21:5
5- Hatta onlar:“(Kur’an, aslı olmayan) karmaşık rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Bilakis o, bir şairdir. (Öyle değilse) bize öncekilere gönderilenlere benzer bir mucize getirsin, bakalım” dediler. 6- Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
5. Yüce Allah, yalanlayıcıların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ve getirdiği Kur’an-ı Kerim’e dair söyledikleri yalanları, hakkında neler uydurduklarını ve çeşitli batıl sözlerini söz konusu etmektedir. Onlar bazen Kur'ân hakkında:“anlamsız rüyalardır”, uykuda olup da ne söylediğini bilmeyen ve rüyasında saçmalayan bir kimsenin sözü gibidir, derken kimi zaman da “onu kendisi uydurmuştur”, demişler; bir başka sefer de “o, bir şairdir”, söylediği de bir şiirdir, demişlerdir. Allah Rasûlünün durumunu gerçek şekliyle asgari seviyede bilip onun getirdiğini tetkik eden bir kimse, en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın onun bu getirdiğinin en üstün ve en yüce söz olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine, hiçbir insan tarafından kısmen dahi benzerinin ortaya konulamayacağına kesin olarak inanır. Nitekim Yüce Allah, düşmanlarına bu hususta meydan okumuş ve onun benzerini ortaya koymalarını istemiştir. Onların da Kur’an’ın benzerini ortaya koymalarını gerektiren sebepler ve ona karşı duydukları bir düşmanlık vardı ama hiçbir şekilde ona karşı çıkıp benzeri bir söz meydana getirmeye güçleri yetmedi. Onlar da bunu biliyorlardı. Yoksa onları hop kaldırıp hop oturtan, yataklarında rahatlarını bozan, ne söylediklerini bilemez hale getiren ne idi? Karşısında hiçbir şeyin direnemediği haktan başkası mıydı? Onların Kur'ân hakkında bu sözleri söylemelerinin tek sebebi, ona kendileri iman etmedikleri gibi onu yakından tanımayan kimseleri de ondan uzaklaştırma arzularıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim, Allah Rasûlünün getirdiğinin doğruluğuna, onun söylediklerinin gerçek olduğuna en büyük delil teşkil eden ve ebedi olan en büyük mucizedir. Kur’an-ı Kerim, mucize olarak yeterlidir ve tatmin edicidir. Onun dışında bir delil isteyen yahut onun dışında herhangi bir mucize gösterilmesini teklif eden kimse, şüphesiz cahildir, zalimdir, onu yalanlayan ve teklif ettikleri birtakım mucizelerin gösterilmesini isteyen bu inatçılara benzemektedir. Halbuki bu, onlar için çok tehlikeli bir şeydi ve böyle bir teklifte bulunmalarının kendilerine sağlayacağı bir fayda da yoktu. Çünkü eğer maksatları, delili ile ortaya çıkması halinde hakkı bilmek ise işte onların istedikleri mucizeler olmaksızın da hakkın delili apaçık ortadadır. Eğer maksatları hakkı öğrenmek değil de karşılarındakini aciz bırakmak ve istediklerini getirmediği için iman etmemekte kendilerinin mazur olduğunu ileri sürmek ise hiç şüphesiz istedikleri mucizeler gösterilse dahi yine de iman etmeyeceklerdir. “Doğrusu… onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97) Bundan dolayı Yüce Allah onların: “bize öncekilere gönderilenlere benzer” Salih’in dişi devesi, Mûsâ’nın asası vb. gibi “bir mucize getirsin, bakalım” dediklerini nakletmektedir.
6. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti.” Yani onlar, kendi teklif ettikleri ve gösterilmesini istedikleri mucizeleri görmelerine rağmen iman etmemişlerdi. Yüce Allah’ın bu husustaki sünneti/kanunu ise şudur: Birtakım mucizeler gösterilmesini isteyip de onları gördükten sonra iman etmeyenler dünyada helâk edilip cezalandırılırlar. İşte daha öncekiler bunlara iman etmemişlerdi. Peki, kendileri bu teklif ettikleri mucizeleri görünce iman edecekler mi? Bunları kendilerinden öncekilere üstün kılan ne? Bunların hayırlı oluşları nerden gelmektedir ki bu mucizeler ortaya çıktığı takdirde iman etmelerini gerektirsin? Bu soru olumsuz anlam içermektedir, yani onlar da kesinlikle iman etmeyeceklerdir.
Enbiya 21:6
5- Hatta onlar:“(Kur’an, aslı olmayan) karmaşık rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Bilakis o, bir şairdir. (Öyle değilse) bize öncekilere gönderilenlere benzer bir mucize getirsin, bakalım” dediler. 6- Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
5. Yüce Allah, yalanlayıcıların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ve getirdiği Kur’an-ı Kerim’e dair söyledikleri yalanları, hakkında neler uydurduklarını ve çeşitli batıl sözlerini söz konusu etmektedir. Onlar bazen Kur'ân hakkında:“anlamsız rüyalardır”, uykuda olup da ne söylediğini bilmeyen ve rüyasında saçmalayan bir kimsenin sözü gibidir, derken kimi zaman da “onu kendisi uydurmuştur”, demişler; bir başka sefer de “o, bir şairdir”, söylediği de bir şiirdir, demişlerdir. Allah Rasûlünün durumunu gerçek şekliyle asgari seviyede bilip onun getirdiğini tetkik eden bir kimse, en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın onun bu getirdiğinin en üstün ve en yüce söz olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine, hiçbir insan tarafından kısmen dahi benzerinin ortaya konulamayacağına kesin olarak inanır. Nitekim Yüce Allah, düşmanlarına bu hususta meydan okumuş ve onun benzerini ortaya koymalarını istemiştir. Onların da Kur’an’ın benzerini ortaya koymalarını gerektiren sebepler ve ona karşı duydukları bir düşmanlık vardı ama hiçbir şekilde ona karşı çıkıp benzeri bir söz meydana getirmeye güçleri yetmedi. Onlar da bunu biliyorlardı. Yoksa onları hop kaldırıp hop oturtan, yataklarında rahatlarını bozan, ne söylediklerini bilemez hale getiren ne idi? Karşısında hiçbir şeyin direnemediği haktan başkası mıydı? Onların Kur'ân hakkında bu sözleri söylemelerinin tek sebebi, ona kendileri iman etmedikleri gibi onu yakından tanımayan kimseleri de ondan uzaklaştırma arzularıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim, Allah Rasûlünün getirdiğinin doğruluğuna, onun söylediklerinin gerçek olduğuna en büyük delil teşkil eden ve ebedi olan en büyük mucizedir. Kur’an-ı Kerim, mucize olarak yeterlidir ve tatmin edicidir. Onun dışında bir delil isteyen yahut onun dışında herhangi bir mucize gösterilmesini teklif eden kimse, şüphesiz cahildir, zalimdir, onu yalanlayan ve teklif ettikleri birtakım mucizelerin gösterilmesini isteyen bu inatçılara benzemektedir. Halbuki bu, onlar için çok tehlikeli bir şeydi ve böyle bir teklifte bulunmalarının kendilerine sağlayacağı bir fayda da yoktu. Çünkü eğer maksatları, delili ile ortaya çıkması halinde hakkı bilmek ise işte onların istedikleri mucizeler olmaksızın da hakkın delili apaçık ortadadır. Eğer maksatları hakkı öğrenmek değil de karşılarındakini aciz bırakmak ve istediklerini getirmediği için iman etmemekte kendilerinin mazur olduğunu ileri sürmek ise hiç şüphesiz istedikleri mucizeler gösterilse dahi yine de iman etmeyeceklerdir. “Doğrusu… onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97) Bundan dolayı Yüce Allah onların: “bize öncekilere gönderilenlere benzer” Salih’in dişi devesi, Mûsâ’nın asası vb. gibi “bir mucize getirsin, bakalım” dediklerini nakletmektedir.
6. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti.” Yani onlar, kendi teklif ettikleri ve gösterilmesini istedikleri mucizeleri görmelerine rağmen iman etmemişlerdi. Yüce Allah’ın bu husustaki sünneti/kanunu ise şudur: Birtakım mucizeler gösterilmesini isteyip de onları gördükten sonra iman etmeyenler dünyada helâk edilip cezalandırılırlar. İşte daha öncekiler bunlara iman etmemişlerdi. Peki, kendileri bu teklif ettikleri mucizeleri görünce iman edecekler mi? Bunları kendilerinden öncekilere üstün kılan ne? Bunların hayırlı oluşları nerden gelmektedir ki bu mucizeler ortaya çıktığı takdirde iman etmelerini gerektirsin? Bu soru olumsuz anlam içermektedir, yani onlar da kesinlikle iman etmeyeceklerdir.
Enbiya 21:7
7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.
7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.
Enbiya 21:8
7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.
7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.
Enbiya 21:9
7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.
7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.
Enbiya 21:10
10- Andolsun ki size, sizin için bir öğüt/şeref kaynağı olan bir Kitap indirdik. Hâla aklınızı kullanmayacak mısınız?
10. Ey kendilerine Abdulmuttalib’in oğlu, Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmiş olduğu kimseler! Biz sizlere gerçekten değeri üstün ve apaçık bir Kur’an olan “sizin için öğüt/şeref kaynağı olan bir Kitap indirdik.” Bu Kitap sizin için bir şeref ve övünç kaynağıdır. Sizin yücelip yükselmenize sebeptir. Ancak bu, ondan gereken öğüt ve ibreti almanız, ihtiva ettiği doğru haberlere inanıp emirlerini yerine getirmeniz ve yasaklarından kaçınmanız şartıyladır. O vakit kadriniz yükselir, şanınız büyür. “Hâla aklınızı kullanmayacak mısınız?” Size neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu akledip kavramaz mısınız? Niçin sizin için şan ve şeref kaynağı olan, dünya ve âhirette şanınızı yücelten bu Kitabın kadrini bilmiyorsunuz? Eğer gerçekten aklınız bulunsaydı siz bu yolu izlerdiniz. Bu yolu izlemeyip sizin zayi olmanıza, dünya ve âhirette değerinizin alçalmasına, her ikisinde de bedbaht olmanıza sebep teşkil eden yolları izlediğinize göre siz, sağlıklı bir şekilde aklınızı kullanan ve doğru bir görüş sahibi olan kimseler olamazsınız. iilen meydana gelen olaylar, bu âyet-i kerimenin doğrulamaktadır. Zira Peygamber’e iman eden, Kur’an-ı Kerim ile gereği gibi öğüt alan ashab-ı kiram ve onlardan sonra gelenler, öyle bir göz kamaştırıcı yüceliğe, öyle büyük bir şan ve şerefe, hükümdarlara üstünlük sağlayacak noktaya ulaştılar ki bu, herkes tarafından bilinen bir husustur. Diğer taraftan bu Kur’an-ı Kerim’e hiç önem vermeyen, onun hidâyetini kabul etmeyen, onunla arınıp temizlenmeyen kimselerin ne derece gazaba, zayi oluşa, horluğa ve bedbahtlığa mahkum oldukları da bilinen bir husustur. O nedenle bu Kitaptan gerektiği şekilde öğüt ve ibret alınmadığı sürece dünya ve âhirette mutlu olmaya imkân yoktur.
Enbiya 21:11
11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.
11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.
Enbiya 21:12
11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.
11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.
Enbiya 21:13
11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.
11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.
Enbiya 21:14
11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.
11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.
Enbiya 21:15
11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.
11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.
Enbiya 21:16
16- Biz gökleri, yeri ve aralarında olanları oyun olsun diye yaratmadık. 17- Eğer biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.
16. Şanı Yüce Allah, gökleri ve yeri boş yere, amaçsız ve oyun olsun diye yaratmadığını haber vermektedir. Aksine O, bunları hak ile ve hak için yaratmıştır. Her şeyi büyük bir hikmetle idare eden, Rahman ve Rahim, bütün kemal, bütün hamd ve bütün izzet yalnız kendisinin olan o yaratıcının varlığına delil olsunlar diye ve şunları anlasınlar diye yaratmıştır: O, söylediklerinde doğru söyleyendir, peygamberleri de onun hakkında ne haber vermişlerse doğrudur. Bu gökleri ve yeri, genişlik ve büyüklüklerine rağmen yaratmaya kadir olan elbette ki öldükten sonra insanların cesetlerini -iyilik yapan kimseye iyilikle mükâfat vermesi, kötülük yapanı da cezalandırması için- diriltmeye kadirdir.
17. İmkansız bir şeyi var sayarak faraza “eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan” yanımızdan “edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.” Sizleri de böyle bir işteki abes ve boş şeye muttali kılmazdık. Çünkü böyle bir işi yapmak bir eksikliktir, kötü bir örnektir. Size böyle bir şeyi yaptığımızı da göstermek istemezdik. O nedenle sürekli olarak gözlerinizin önünde bulunan göklerin ve yerin yaratılışından maksadın oyun ve eğlence olmasına imkân yoktur. Bütün bu açıklamalar, küçük akıllara uygun ifadeler kullanarak bir nevi onların seviyesine inme ve ikna edici bütün yollarla onları ikna etme amacına yöneliktir. Her şeyi yerli yerince koymakta hikmeti sonsuz Hakim, rahmeti sonsuz Rahim, insanları affedip bağışlaması sonsuz olan Halim Zat’ı her türlü eksiklikten tenzih ederiz.
Enbiya 21:17
16- Biz gökleri, yeri ve aralarında olanları oyun olsun diye yaratmadık. 17- Eğer biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.
16. Şanı Yüce Allah, gökleri ve yeri boş yere, amaçsız ve oyun olsun diye yaratmadığını haber vermektedir. Aksine O, bunları hak ile ve hak için yaratmıştır. Her şeyi büyük bir hikmetle idare eden, Rahman ve Rahim, bütün kemal, bütün hamd ve bütün izzet yalnız kendisinin olan o yaratıcının varlığına delil olsunlar diye ve şunları anlasınlar diye yaratmıştır: O, söylediklerinde doğru söyleyendir, peygamberleri de onun hakkında ne haber vermişlerse doğrudur. Bu gökleri ve yeri, genişlik ve büyüklüklerine rağmen yaratmaya kadir olan elbette ki öldükten sonra insanların cesetlerini -iyilik yapan kimseye iyilikle mükâfat vermesi, kötülük yapanı da cezalandırması için- diriltmeye kadirdir.
17. İmkansız bir şeyi var sayarak faraza “eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan” yanımızdan “edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.” Sizleri de böyle bir işteki abes ve boş şeye muttali kılmazdık. Çünkü böyle bir işi yapmak bir eksikliktir, kötü bir örnektir. Size böyle bir şeyi yaptığımızı da göstermek istemezdik. O nedenle sürekli olarak gözlerinizin önünde bulunan göklerin ve yerin yaratılışından maksadın oyun ve eğlence olmasına imkân yoktur. Bütün bu açıklamalar, küçük akıllara uygun ifadeler kullanarak bir nevi onların seviyesine inme ve ikna edici bütün yollarla onları ikna etme amacına yöneliktir. Her şeyi yerli yerince koymakta hikmeti sonsuz Hakim, rahmeti sonsuz Rahim, insanları affedip bağışlaması sonsuz olan Halim Zat’ı her türlü eksiklikten tenzih ederiz.
Enbiya 21:18
18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.
18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.
Enbiya 21:19
18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.
18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.
Enbiya 21:20
18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.
18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.
Enbiya 21:21
21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”
21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.
Enbiya 21:22
21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”
21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.
Enbiya 21:23
21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”
21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.
Enbiya 21:24
21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”
21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.
Enbiya 21:25
21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”
21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.
Enbiya 21:26
26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?
Enbiya 21:27
26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?
Enbiya 21:28
26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?
Enbiya 21:29
26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?
Enbiya 21:30
30- Kâfirler görmedi mi ki gökler ve yer yapışık idi de biz onları ayırdık ve canlı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?
30. Yani şu Rablerini inkâr ederek kâfir olanlar, yalnız O’na ihlâsla kulluk etmeyi reddedenler, her türlü hamde layık, lütuf ve kerem sahibi, yegane mabud olan yüce Rabbin varlığına delalet edecek hususları müşahade edip görmüyorlar mı? Onlar göğün ve arzı gözlemleyecek olurlarsa, her ikisinin de birbirine bir zamanlar bitişik ve yapışık olduklarını göreceklerdir. Gökte bulut ve yağmur diye bir şey yoktu. Bu yer ise cansız ve hareketsizdi. Bitki namına üzerinde bir şey bulunmuyordu. Biz semayı yağmur ile yeri de bitkiler ile yarıp ayırdık. Göklerde daha önce tek bir bulut parçası dahi yokken orada bulutlar var ettiğini, bu bulutlara bol bol su yükledikten sonra da onları her bir yanı kuruyup toz toprak olmuş, suya hasret kalmış çorak bir beldeye sürdüğünü, bulutlardan oraya yağmur yağdırdıktan sonra oranın sarsılarak harekete geçtiğini, kabardığını, çeşitli şekillerde ve birçok menfaatler ihtiva eden göz kamaştırıcı her bir çiftten türlü türlü ekinler bitirdiğini görmüyorlar mı? Bütün bunlar şanı Yüce Allah’ın hak ilâh olduğuna, O’nun dışındakilerin ise batıl olduklarına, O’nun ölüleri dirilteceğine, Rahman ve Rahim olduğuna delil değil mi? İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlâ” herhangi bir şüphe ve şirk ihtiva etmeyen, doğru bir şekilde “imana gelmezler mi?” diye buyurmaktadır.
aha sonra Yüce Allah afaki (dış dünyadaki) delilleri sayarak şöyle buyurmaktadır:
Enbiya 21:31
31- Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık. Maksatlarına ulaşabilsinler diye de orada geniş yollar var ettik. 32- Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki onlar, gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler. 33- Gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
31. Yüce Allah’ın kudretine, kemaline, vahdaniyet ve rahmetine delillerden bazıları da şunlardır: Yeryüzü ancak dağlarla istikrar bulacağından oraya dağları sağlam kazıklar olarak yerleştirdi ve böylelikle onu sağlamlaştırdı. Ta ki kulları sarsıp çalkalamasın. Aksi takdirde kullar üzerinde yaşayamazlar, ekin ekemezler ve yerleşemezlerdi. Yüce Allah, o yeri dağlarla sağlamlaştırdı. Bunun sonucunda da bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve menfaatler de gerçekleşmiş oldu. Birbirine bağlı sıra dağlar, bu şekilde oldukça yüksek dağlar ve yüce zirveler halinde kalmış olsa idi birçok ülke arasındaki ulaşım da imkânsız olurdu. İşte bu dağlar arasında kolaylıkla geçilebilecek şekilde yollar açmış olması, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetindendir. Böylelikle insanlar çeşitli ülkelerdeki ihtiyaçlarını karşılamak, maksatlarına ulaşmak için oralara gidecek yolları bulabilmektedirler. Belki bu yolla tek lütüfkâr olan Yüce Allah’ın vahdaniyetine de bunları delil görerek doğru yolu bulurlar.
32-33. “Gökyüzünü de” sizin üzerinde yaşamakta olduğunuz arza düşüp çökmekten yana “korunmuş bir tavan yaptık.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.”(Fâtır, 35/41) Orası aynı şekilde şeytanların, kulak hırsızlığıyla birtakım şeyler dinlemesine karşı da korunmuştur. “Halbuki onlar gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler.” Onlardan yana gaflettedirler, oyalanmaktadırlar. Bu, gökte bulunan bütün ayetleri/delil ve ibretleri kapsamaktadır. Onlar, onun yüksekliği, genişliği, azameti, güzel rengi, hayret verici şekildeki sağlamlığı, bunun dışında orada görülen sabit yıldızlar, gezegenler, gece ile gündüzün ortaya çıkmasına sebep teşkil eden ve ışık saçan güneş ile ay, bunların kendi yörüngelerinde -gezegenler de dahil olmak üzere- sürekli yüzüp durmaları vb. gibi bütün âyetlerden gaflet içerisindedirler. Halbuki bunlar vasıtası ile kulların faydasına olan sıcak, soğuk ve mevsimler meydana gelmekte, onlar da ibadetlerinin ve muamelerinin vaktini hesap edebilmekte, geceleyin dinlenerek huzur ve sükun bulmakta, gündüzün de yeryüzüne yayılarak geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalamaktadırlar. Bütün bu hususları aklı başında olan bir kimse iyice düşünür, bunlara dikkatle eğilecek olursa, hiçbir şüphe ve tereddüde yer kalmayacak şekilde Yüce Allah’ın, bunları belli bir süre ve gelmesi kaçınılmaz bir vadeye bağlı olarak var ettiğini kat’i olarak bilir. Bu süre gelinceye kadar kullar bunlardan maksat ve menfaatlerini elde eder, ihtiyaçlarını giderirler ve onlardan yararlanırlar. Daha sonra ise bütün bunların sonu gelecek ve hepsi yok olacaklardır. Bunları kim var etti ise O, onları yok edecektir. Onlara kim hareket verdi ise O, onları durduracaktır. Mükellefler bu yurdun dışında başka bir diyara geçecekler, orada amellerinin karşılığını tam ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Böylelikle anlaşılmış olur ki bu dünya yurdu, ebedilik yurdunun tarlasıdır, öyle görülmelidir. Yine orası yolculuktaki bir konak yeri olup ebedi kalınacak bir yer değildir.
Enbiya 21:32
31- Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık. Maksatlarına ulaşabilsinler diye de orada geniş yollar var ettik. 32- Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki onlar, gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler. 33- Gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
31. Yüce Allah’ın kudretine, kemaline, vahdaniyet ve rahmetine delillerden bazıları da şunlardır: Yeryüzü ancak dağlarla istikrar bulacağından oraya dağları sağlam kazıklar olarak yerleştirdi ve böylelikle onu sağlamlaştırdı. Ta ki kulları sarsıp çalkalamasın. Aksi takdirde kullar üzerinde yaşayamazlar, ekin ekemezler ve yerleşemezlerdi. Yüce Allah, o yeri dağlarla sağlamlaştırdı. Bunun sonucunda da bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve menfaatler de gerçekleşmiş oldu. Birbirine bağlı sıra dağlar, bu şekilde oldukça yüksek dağlar ve yüce zirveler halinde kalmış olsa idi birçok ülke arasındaki ulaşım da imkânsız olurdu. İşte bu dağlar arasında kolaylıkla geçilebilecek şekilde yollar açmış olması, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetindendir. Böylelikle insanlar çeşitli ülkelerdeki ihtiyaçlarını karşılamak, maksatlarına ulaşmak için oralara gidecek yolları bulabilmektedirler. Belki bu yolla tek lütüfkâr olan Yüce Allah’ın vahdaniyetine de bunları delil görerek doğru yolu bulurlar.
32-33. “Gökyüzünü de” sizin üzerinde yaşamakta olduğunuz arza düşüp çökmekten yana “korunmuş bir tavan yaptık.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.”(Fâtır, 35/41) Orası aynı şekilde şeytanların, kulak hırsızlığıyla birtakım şeyler dinlemesine karşı da korunmuştur. “Halbuki onlar gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler.” Onlardan yana gaflettedirler, oyalanmaktadırlar. Bu, gökte bulunan bütün ayetleri/delil ve ibretleri kapsamaktadır. Onlar, onun yüksekliği, genişliği, azameti, güzel rengi, hayret verici şekildeki sağlamlığı, bunun dışında orada görülen sabit yıldızlar, gezegenler, gece ile gündüzün ortaya çıkmasına sebep teşkil eden ve ışık saçan güneş ile ay, bunların kendi yörüngelerinde -gezegenler de dahil olmak üzere- sürekli yüzüp durmaları vb. gibi bütün âyetlerden gaflet içerisindedirler. Halbuki bunlar vasıtası ile kulların faydasına olan sıcak, soğuk ve mevsimler meydana gelmekte, onlar da ibadetlerinin ve muamelerinin vaktini hesap edebilmekte, geceleyin dinlenerek huzur ve sükun bulmakta, gündüzün de yeryüzüne yayılarak geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalamaktadırlar. Bütün bu hususları aklı başında olan bir kimse iyice düşünür, bunlara dikkatle eğilecek olursa, hiçbir şüphe ve tereddüde yer kalmayacak şekilde Yüce Allah’ın, bunları belli bir süre ve gelmesi kaçınılmaz bir vadeye bağlı olarak var ettiğini kat’i olarak bilir. Bu süre gelinceye kadar kullar bunlardan maksat ve menfaatlerini elde eder, ihtiyaçlarını giderirler ve onlardan yararlanırlar. Daha sonra ise bütün bunların sonu gelecek ve hepsi yok olacaklardır. Bunları kim var etti ise O, onları yok edecektir. Onlara kim hareket verdi ise O, onları durduracaktır. Mükellefler bu yurdun dışında başka bir diyara geçecekler, orada amellerinin karşılığını tam ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Böylelikle anlaşılmış olur ki bu dünya yurdu, ebedilik yurdunun tarlasıdır, öyle görülmelidir. Yine orası yolculuktaki bir konak yeri olup ebedi kalınacak bir yer değildir.
Enbiya 21:33
31- Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık. Maksatlarına ulaşabilsinler diye de orada geniş yollar var ettik. 32- Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki onlar, gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler. 33- Gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
31. Yüce Allah’ın kudretine, kemaline, vahdaniyet ve rahmetine delillerden bazıları da şunlardır: Yeryüzü ancak dağlarla istikrar bulacağından oraya dağları sağlam kazıklar olarak yerleştirdi ve böylelikle onu sağlamlaştırdı. Ta ki kulları sarsıp çalkalamasın. Aksi takdirde kullar üzerinde yaşayamazlar, ekin ekemezler ve yerleşemezlerdi. Yüce Allah, o yeri dağlarla sağlamlaştırdı. Bunun sonucunda da bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve menfaatler de gerçekleşmiş oldu. Birbirine bağlı sıra dağlar, bu şekilde oldukça yüksek dağlar ve yüce zirveler halinde kalmış olsa idi birçok ülke arasındaki ulaşım da imkânsız olurdu. İşte bu dağlar arasında kolaylıkla geçilebilecek şekilde yollar açmış olması, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetindendir. Böylelikle insanlar çeşitli ülkelerdeki ihtiyaçlarını karşılamak, maksatlarına ulaşmak için oralara gidecek yolları bulabilmektedirler. Belki bu yolla tek lütüfkâr olan Yüce Allah’ın vahdaniyetine de bunları delil görerek doğru yolu bulurlar.
32-33. “Gökyüzünü de” sizin üzerinde yaşamakta olduğunuz arza düşüp çökmekten yana “korunmuş bir tavan yaptık.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.”(Fâtır, 35/41) Orası aynı şekilde şeytanların, kulak hırsızlığıyla birtakım şeyler dinlemesine karşı da korunmuştur. “Halbuki onlar gökteki âyetlerden yüz çevirmektedirler.” Onlardan yana gaflettedirler, oyalanmaktadırlar. Bu, gökte bulunan bütün ayetleri/delil ve ibretleri kapsamaktadır. Onlar, onun yüksekliği, genişliği, azameti, güzel rengi, hayret verici şekildeki sağlamlığı, bunun dışında orada görülen sabit yıldızlar, gezegenler, gece ile gündüzün ortaya çıkmasına sebep teşkil eden ve ışık saçan güneş ile ay, bunların kendi yörüngelerinde -gezegenler de dahil olmak üzere- sürekli yüzüp durmaları vb. gibi bütün âyetlerden gaflet içerisindedirler. Halbuki bunlar vasıtası ile kulların faydasına olan sıcak, soğuk ve mevsimler meydana gelmekte, onlar da ibadetlerinin ve muamelerinin vaktini hesap edebilmekte, geceleyin dinlenerek huzur ve sükun bulmakta, gündüzün de yeryüzüne yayılarak geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalamaktadırlar. Bütün bu hususları aklı başında olan bir kimse iyice düşünür, bunlara dikkatle eğilecek olursa, hiçbir şüphe ve tereddüde yer kalmayacak şekilde Yüce Allah’ın, bunları belli bir süre ve gelmesi kaçınılmaz bir vadeye bağlı olarak var ettiğini kat’i olarak bilir. Bu süre gelinceye kadar kullar bunlardan maksat ve menfaatlerini elde eder, ihtiyaçlarını giderirler ve onlardan yararlanırlar. Daha sonra ise bütün bunların sonu gelecek ve hepsi yok olacaklardır. Bunları kim var etti ise O, onları yok edecektir. Onlara kim hareket verdi ise O, onları durduracaktır. Mükellefler bu yurdun dışında başka bir diyara geçecekler, orada amellerinin karşılığını tam ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Böylelikle anlaşılmış olur ki bu dünya yurdu, ebedilik yurdunun tarlasıdır, öyle görülmelidir. Yine orası yolculuktaki bir konak yeri olup ebedi kalınacak bir yer değildir.
Enbiya 21:34
34- Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? 35- Her can ölümü tadacaktır. Biz, bir imtihan olmak üzere sizi şerle de hayırla da deneriz. Sonunda yalnız Bize döndürüleceksiniz.
34. Allah Rasûlünün düşmanları:“Siz bunun ölmesini, felaketlere uğramasını bekleyin” dediklerinden dolayı Allah Teala: Bu, bir kere açılmış ve sürekli işleyen bir yoldur, anlamında onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce” ey Muhammed, “hiçbir beşere” dünyada “ebedilik vermedik.” Dolayısı ile sen ölürsen senin yolun, senin gibi rasûllerin, peygamberlerin ve Allah dostlarının yoludur. “Şimdi sen ölürsen onlar” senden sonra “ebedi mi kalacaklar?” Öyle bir şey söz konusu ise o halde ebedi kalıştan dolayı onlara ne mutlu! Ancak durum böyle değildir. Yeryüzü üzerinde bulunan herkes fanidir. İşte bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
35. “Her can ölümü tadacaktır.” Bu bütün canlıları kapsamaktadır. Ölüm içilmesi kaçınılmaz bir kâsedir. İsterse kişi uzun bir ömür sürsün, yıllarca yaşasın... Bununla birlikte Yüce Allah, bu dünyada kullarını yaratıp onlara emir ve yasaklar göndermiş, hayır ve şer ile zenginlik ve fakirlikle, izzet ve zilletle, hayat ve ölüm ile bir imtihan olmak üzere onları denemektedir:“O, hanginizin daha güzel amelde bulunacağını sınamak üzere ölümü ve hayatı yaratandır.”(el-Mülk, 67/2) Bu sınama yerlerinde kimisi fitneye düşer, kimisi de kurtulur. “Sonunda yalnız bize döndürüleceksiniz.” Biz de sizlere amellerinizin karşılığını vereceğiz. Hayırsa hayır, şer ise şer bulacaksınız. “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) u âyet-i kerime, Hızır aleyhisselam’ın hayatta ve ebedi olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna delildir. Bu, delili olmayan bir iddiadır ve şer’i delillere de aykırıdır.
Enbiya 21:35
34- Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? 35- Her can ölümü tadacaktır. Biz, bir imtihan olmak üzere sizi şerle de hayırla da deneriz. Sonunda yalnız Bize döndürüleceksiniz.
34. Allah Rasûlünün düşmanları:“Siz bunun ölmesini, felaketlere uğramasını bekleyin” dediklerinden dolayı Allah Teala: Bu, bir kere açılmış ve sürekli işleyen bir yoldur, anlamında onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce” ey Muhammed, “hiçbir beşere” dünyada “ebedilik vermedik.” Dolayısı ile sen ölürsen senin yolun, senin gibi rasûllerin, peygamberlerin ve Allah dostlarının yoludur. “Şimdi sen ölürsen onlar” senden sonra “ebedi mi kalacaklar?” Öyle bir şey söz konusu ise o halde ebedi kalıştan dolayı onlara ne mutlu! Ancak durum böyle değildir. Yeryüzü üzerinde bulunan herkes fanidir. İşte bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
35. “Her can ölümü tadacaktır.” Bu bütün canlıları kapsamaktadır. Ölüm içilmesi kaçınılmaz bir kâsedir. İsterse kişi uzun bir ömür sürsün, yıllarca yaşasın... Bununla birlikte Yüce Allah, bu dünyada kullarını yaratıp onlara emir ve yasaklar göndermiş, hayır ve şer ile zenginlik ve fakirlikle, izzet ve zilletle, hayat ve ölüm ile bir imtihan olmak üzere onları denemektedir:“O, hanginizin daha güzel amelde bulunacağını sınamak üzere ölümü ve hayatı yaratandır.”(el-Mülk, 67/2) Bu sınama yerlerinde kimisi fitneye düşer, kimisi de kurtulur. “Sonunda yalnız bize döndürüleceksiniz.” Biz de sizlere amellerinizin karşılığını vereceğiz. Hayırsa hayır, şer ise şer bulacaksınız. “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) u âyet-i kerime, Hızır aleyhisselam’ın hayatta ve ebedi olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna delildir. Bu, delili olmayan bir iddiadır ve şer’i delillere de aykırıdır.
Enbiya 21:36
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:37
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:38
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:39
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:40
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:41
36- Kâfirler, seni gördüklerinde:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek seni mutlaka alaya alırlar. Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir. 37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğim. O nedenle Benden (azabı) acele istemeyin. 38- “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” derler. 39- O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği zaman (başlarına gelecekleri) bir bilselerdi... 40- Bilakis o, onlara ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir. 41- Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
36. Bu, onların aşırı derecedeki küfürlerinin bir sonucudur. Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüklerinde onunla alay eder ve:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derlerdi. Yani kendi kanaatlerine göre bu sıradan kişi mi sizin ilâhlarınıza sövüyor, onları yeriyor, onlara dil uzatıyor? Yani onun böyle yapmasına aldırmayın. Böyle yaptığı için de kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Aslında onlar, Peygamberin kemâlini küçük görüyor ve alaya alıyorlardı. Çünkü o, en kâmil, en üstün şahsiyetti. Onun fazilet ve üstün ahlâki değerlerinin birisi de ibadetini yalnız Allah’a ihlâsla yapması, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her bir varlığı yermesi, onu küçük görmesidir. Onun gerçek yerinin ve konumunun ne olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden asıl küçümsenip alay edilmesi gerekenler, şu her türlü kötü huyu şahıslarında toplamış olan kâfirlerdir. Eğer onların yüce Rabbe kâfir olup peygamberlerini inkâr etmenin dışında hiçbir kötü yanları bulunmasaydı bile yine bundan dolayı yaratılmışların en değersizleri ve en aşağılıkları olurlardı. Bununla beraber onların en iyi halleri olan Rahmanı anışları bile aslında onu inkârdır. Zira onlar, ancak şirk koşarak O’nun adını anar ve O’na şirkle karışık iman ederler. Dolayısıyla O’nu anışları bile bir küfür ve şirktir. Peki, ya bunun dışındaki halleri ne olur? Bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Rahman’ın zikrini inkâr eden (o nedenle alayı hak eden) kendileridir” buyurmaktadır. Burada Yüce Allah’ın “Rahman” adının zikredilmesi, onların hallerinin ne kadar çirkin olduğunu açıklamak içindir. Yani onlara bunca nimetleri ihsan eden, onlardan pe kçok musibeti defeden, kulların sahip olduğu ne kadar nimet varsa hepsi kendisinin lütuf ve ihsanı olan, kötülükleri Ondan başka önleyici bulunmayan o Rahman’a onlar, küfür ve şirk ile karşılık vermişler ve böylece çok çirkin bir hale düşmüşlerdir.
37. “İnsan, aceleden yaratılmıştır.” Yani insan çok aceleci olarak yaratılmıştır. O, işlerin çabucak meydana gelmesini ister. Mü’minler kâfirlerin cezasının çabucak gelmesini isterler ve bu cezanın geciktiğini zannederler. Kâfirler ise yüz çevirirler, yalanlama ve inat maksadı ile de azabın acele gelmesini isterler:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) derler. Halbuki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. Ayrıca onlar için belli bir vade tayin etmiştir:“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler”(el-A’raf, 7/34) Bundan dolayı Yüce Allah: “Yakında size âyetlerimi” Beni inkâr eden ve Bana isyan eden kimselerden intikam alışımdaki delillerimi “göstereceğim. O nedenle Benden” bunu “acele istemeyin.”
38. İşte kâfirler bu şekilde “Eğer doğru söylüyorsanız bu (azap) vaadi ne zamandır?” demektedirler. Ki bu sözlerini aldanarak, gaflete kapılarak söylemişlerdir. Zira henüz azabın üzerlerine inmesi hak olmamış ve başlarına gelmemiştir.
39. “O kâfirler, ateşi yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği” başkalarının kendilerine yardım edemeyeceği gibi kendileri de başkalarına yardım edemeyecek ve başkalarının yardımını alamayacakları o “zaman” karşı karşıya kalacakları feci hallerini “bir bilselerdi!” Zira o vakit azap onları her bir yandan kuşatmış olacak, dört bir taraftan sarmış olacaktır.
40. “Bilakis o” ateş “onlara ansızın gelecek” dehşet ve ileri derecedeki korkularından dolayı “onları şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çevirmeye güçleri olmayacak” çünkü bunu yapamayacak kadar zelil ve zayıf olacaklar “ve onlara mühlet de verilmeyecektir.” Azapları ertelenmeyecektir. İşte onlar bu durumu gerçekten bilmiş olsalardı hiçbir vakit azabın çabucak gelmesini istemezler, aksine ondan aşırı derecede korkarlardı. Ancak böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından dolayı bu sözlerini söylemişlerdir.
41. Şanı Yüce Allah onların:“Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” diyerek kendi Rasûlü ile alay ettiklerini söz konusu ettikten sonra önceki ümmetlerin de peygamberlerine karşı takınageldikleri tutumun bu olduğunu belirtip onu teselli etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önceki peygamberle de alay edildi. Ama o alay edenleri, alay ettikleri şey” olan azap “çepeçevre kuşattı” başlarına indi. Artık onlar, bu azaptan kurtulacak hiçbir yol bulamadılar. İşte bunlar da önceki yalanlayanlara isabet eden böyle bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
Enbiya 21:42
42- De ki:“Gece ve gündüz Rahman’dan başka sizi kim koruyabilir?” Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler. 43- Yoksa onların, bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı var? O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez. 44- Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar). Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz? Şimdi üstün gelecekler onlar mı?
42. Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinen müşriklere âcizliklerini ve onların, rahmeti iyileri de kötüleri de gece ve gündüz kuşatmış olan Rahman Rablerine her vakit zorunlu olarak muhtaç olduklarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Gece” yataklarınızda uykuya dalıp hiçbir şeyi hissetmediğiniz vakit “ve” sağa sola yayılıp gaflete daldığınız “gündüz” vaktinde “Rahman’dan başka” O’nun yerine “sizi kim koruyabilir?” Yani sizi ondan başka koruyan var mıdır? Hayır, O’ndan başka koruyucu yoktur. “Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.” Bundan dolayı da O’na ortak koştular. Aksi takdirde onlar Rablerine yönelirler, O’nun öğütlerini kabul ederler, akıllarını başlarına alır ve işlerinde ilâhî tevfike mazhar olurlardı.
43. “Yoksa onların bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı vardır?” Biz, onlara hoşlarına gitmeyecek bir şey yapmak istesek, ilâh kabul ettikleri varlıklar arasından bu hoşlarına gitmeyecek hale ve tepelerine inecek kötülüğe karşı kendilerini korumaya gücü yetecek kimse var mıdır acaba? “O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez.” Biz onların işlerinde onlara yardımcı olmayız. Allah tarafından destek almayacak olurlarsa o vakit onlar, bütün işlerinde yardımsız kalırlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, hiçbir zararı da önleyemezler.
44. Ancak onların küfür ve şirkleri üzere devam etmelerinin asıl sebebi şudur:“Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” Yani onlara pek çok mal ve evlat verdik. Ömürlerini uzattık. Onlar da bunlarla faydalanmakla meşgul oldular, gaflete dalıp oyalandılar. Ne için yaratıldıklarını hatırlarına getirmediler. Yaşadıkları bu süre uzayıp gidince de kalpleri katılaştı, azgınlıkları daha da arttı. İnkâr ve küfürleri de katmerleşti. Eğer yeryüzünde yakın çevrelerinde bulunanlara dikkat edecek olsalar görecekleri, helâk edilenlerden başkası olmayacaktır. Sadece ağıt yakıp feryat edenlerin seslerini işiteceklerdir. Fark edecekleri, ardı arkasına gelip de helâk edilmiş nesillerden başkası olmayacaktır. Ölümün, canları ağına düşürmek için her yola tuzak kurmuş olduğunu göreceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz?” Yani ahalisinin peyderpey ölümü ve yok oluşu sureti ile onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Nihâyet yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak ve onun üzerindeki her şeye Allah, mirasçı olacaktır ki O, mirasçıların en hayırlısıdır. Eğer onlar bu gerçeği görseler aldanmayacaklar ve mevcut durumlarını sürdürmeyeceklerdir. “Şimdi üstün gelecekler onlar mı?” Allah’ın kaderinin dışına çıkabilirler mi? Ölmeme güç ve imkânına sahip olabilirler mi? Onlar böyle bir durumda mıdırlar ki uzun yaşamaya aldanıyorlar? Yoksa durumları şu mudur: Canlarını almak üzere Rablerinin elçisi onlara geldiğinde ona boyun eğecek, zilletle itaat edecek ve en ufak bir şekilde de karşı koyamayacaklardır, bir düşünsünler!
Enbiya 21:43
42- De ki:“Gece ve gündüz Rahman’dan başka sizi kim koruyabilir?” Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler. 43- Yoksa onların, bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı var? O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez. 44- Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar). Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz? Şimdi üstün gelecekler onlar mı?
42. Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinen müşriklere âcizliklerini ve onların, rahmeti iyileri de kötüleri de gece ve gündüz kuşatmış olan Rahman Rablerine her vakit zorunlu olarak muhtaç olduklarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Gece” yataklarınızda uykuya dalıp hiçbir şeyi hissetmediğiniz vakit “ve” sağa sola yayılıp gaflete daldığınız “gündüz” vaktinde “Rahman’dan başka” O’nun yerine “sizi kim koruyabilir?” Yani sizi ondan başka koruyan var mıdır? Hayır, O’ndan başka koruyucu yoktur. “Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.” Bundan dolayı da O’na ortak koştular. Aksi takdirde onlar Rablerine yönelirler, O’nun öğütlerini kabul ederler, akıllarını başlarına alır ve işlerinde ilâhî tevfike mazhar olurlardı.
43. “Yoksa onların bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı vardır?” Biz, onlara hoşlarına gitmeyecek bir şey yapmak istesek, ilâh kabul ettikleri varlıklar arasından bu hoşlarına gitmeyecek hale ve tepelerine inecek kötülüğe karşı kendilerini korumaya gücü yetecek kimse var mıdır acaba? “O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez.” Biz onların işlerinde onlara yardımcı olmayız. Allah tarafından destek almayacak olurlarsa o vakit onlar, bütün işlerinde yardımsız kalırlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, hiçbir zararı da önleyemezler.
44. Ancak onların küfür ve şirkleri üzere devam etmelerinin asıl sebebi şudur:“Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” Yani onlara pek çok mal ve evlat verdik. Ömürlerini uzattık. Onlar da bunlarla faydalanmakla meşgul oldular, gaflete dalıp oyalandılar. Ne için yaratıldıklarını hatırlarına getirmediler. Yaşadıkları bu süre uzayıp gidince de kalpleri katılaştı, azgınlıkları daha da arttı. İnkâr ve küfürleri de katmerleşti. Eğer yeryüzünde yakın çevrelerinde bulunanlara dikkat edecek olsalar görecekleri, helâk edilenlerden başkası olmayacaktır. Sadece ağıt yakıp feryat edenlerin seslerini işiteceklerdir. Fark edecekleri, ardı arkasına gelip de helâk edilmiş nesillerden başkası olmayacaktır. Ölümün, canları ağına düşürmek için her yola tuzak kurmuş olduğunu göreceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz?” Yani ahalisinin peyderpey ölümü ve yok oluşu sureti ile onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Nihâyet yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak ve onun üzerindeki her şeye Allah, mirasçı olacaktır ki O, mirasçıların en hayırlısıdır. Eğer onlar bu gerçeği görseler aldanmayacaklar ve mevcut durumlarını sürdürmeyeceklerdir. “Şimdi üstün gelecekler onlar mı?” Allah’ın kaderinin dışına çıkabilirler mi? Ölmeme güç ve imkânına sahip olabilirler mi? Onlar böyle bir durumda mıdırlar ki uzun yaşamaya aldanıyorlar? Yoksa durumları şu mudur: Canlarını almak üzere Rablerinin elçisi onlara geldiğinde ona boyun eğecek, zilletle itaat edecek ve en ufak bir şekilde de karşı koyamayacaklardır, bir düşünsünler!
Enbiya 21:44
42- De ki:“Gece ve gündüz Rahman’dan başka sizi kim koruyabilir?” Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler. 43- Yoksa onların, bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı var? O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez. 44- Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar). Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz? Şimdi üstün gelecekler onlar mı?
42. Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinen müşriklere âcizliklerini ve onların, rahmeti iyileri de kötüleri de gece ve gündüz kuşatmış olan Rahman Rablerine her vakit zorunlu olarak muhtaç olduklarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Gece” yataklarınızda uykuya dalıp hiçbir şeyi hissetmediğiniz vakit “ve” sağa sola yayılıp gaflete daldığınız “gündüz” vaktinde “Rahman’dan başka” O’nun yerine “sizi kim koruyabilir?” Yani sizi ondan başka koruyan var mıdır? Hayır, O’ndan başka koruyucu yoktur. “Ne var ki onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.” Bundan dolayı da O’na ortak koştular. Aksi takdirde onlar Rablerine yönelirler, O’nun öğütlerini kabul ederler, akıllarını başlarına alır ve işlerinde ilâhî tevfike mazhar olurlardı.
43. “Yoksa onların bizim dışımızda kendilerini koruyacak ilâhları mı vardır?” Biz, onlara hoşlarına gitmeyecek bir şey yapmak istesek, ilâh kabul ettikleri varlıklar arasından bu hoşlarına gitmeyecek hale ve tepelerine inecek kötülüğe karşı kendilerini korumaya gücü yetecek kimse var mıdır acaba? “O (ilah dedikleri) kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan bir destek de verilmez.” Biz onların işlerinde onlara yardımcı olmayız. Allah tarafından destek almayacak olurlarsa o vakit onlar, bütün işlerinde yardımsız kalırlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, hiçbir zararı da önleyemezler.
44. Ancak onların küfür ve şirkleri üzere devam etmelerinin asıl sebebi şudur:“Aksine Biz, bunları da atalarını da nimetlerle faydalandırdık öyle ki (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” Yani onlara pek çok mal ve evlat verdik. Ömürlerini uzattık. Onlar da bunlarla faydalanmakla meşgul oldular, gaflete dalıp oyalandılar. Ne için yaratıldıklarını hatırlarına getirmediler. Yaşadıkları bu süre uzayıp gidince de kalpleri katılaştı, azgınlıkları daha da arttı. İnkâr ve küfürleri de katmerleşti. Eğer yeryüzünde yakın çevrelerinde bulunanlara dikkat edecek olsalar görecekleri, helâk edilenlerden başkası olmayacaktır. Sadece ağıt yakıp feryat edenlerin seslerini işiteceklerdir. Fark edecekleri, ardı arkasına gelip de helâk edilmiş nesillerden başkası olmayacaktır. Ölümün, canları ağına düşürmek için her yola tuzak kurmuş olduğunu göreceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz yeryüzüne yöneliyoruz da onu etrafından eksiltiyoruz?” Yani ahalisinin peyderpey ölümü ve yok oluşu sureti ile onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Nihâyet yeryüzünde hiçbir şey kalmayacak ve onun üzerindeki her şeye Allah, mirasçı olacaktır ki O, mirasçıların en hayırlısıdır. Eğer onlar bu gerçeği görseler aldanmayacaklar ve mevcut durumlarını sürdürmeyeceklerdir. “Şimdi üstün gelecekler onlar mı?” Allah’ın kaderinin dışına çıkabilirler mi? Ölmeme güç ve imkânına sahip olabilirler mi? Onlar böyle bir durumda mıdırlar ki uzun yaşamaya aldanıyorlar? Yoksa durumları şu mudur: Canlarını almak üzere Rablerinin elçisi onlara geldiğinde ona boyun eğecek, zilletle itaat edecek ve en ufak bir şekilde de karşı koyamayacaklardır, bir düşünsünler!
Enbiya 21:45
45- De ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Ne var ki sağırlar, uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” 46- Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunacak olsa elbette:“Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir.
45. Ey Muhammed! Bütün insanlara de ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Yani ben ancak bir Rasûlüm. Ben size kendiliğimden bir şey getirmiyorum. Allah’ın hazineleri de yanımda değildir, gaybı da bilmem. Sizlere melek olduğumu da söylemiyorum. Ben, sizleri ancak Allah’ın bana göndermiş olduğu vahiylerle korkutup uyarıyorum. Eğer benim çağrımı kabul edecek olursanız esasen siz Allah’ın çağrısını kabul etmiş olacaksınız. Bundan dolayı da O, sizi mükâfaatlandıracaktır. Şâyet yüz çevirir ve karşı koyarsanız benim elimde hiçbir şey yoktur. İş bütünü ile Allah’ın elindedir, takdir her şeyiyle O’nundur. “Ne var ki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” Sağır hiçbir şey işitemez. Çünkü onun işitme duyusu bozulmuş, işlemez hale gelmiştir. İşitmek için sesin varlığı ile birlikte onu işitmeye kabil bir organın da bulunması şarttır. İşte vahiy de kalplerin ve ruhların hayat bulmasına, Allah’tan gelen buyrukların iyice anlaşılmasına bir sebeptir. Ancak kalp hidâyeti işitmeye elverişli değil ise hidâyet ve iman karşısında, seslerin karşısındaki sağır kulağın durumunda olur. İşte bu müşrikler de hidâyete karşı sağırdırlar. Dolayısı ile de -özellikle azabın henüz kendilerine gelmediği, azabın acılarının henüz kendilerine dokunmadığı- bu hallerinde hidâyet bulmamalarının garipsenecek bir tarafı yoktur.
46. “Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey” çok küçük bir bölüm dahi “dokunacak olsa elbette: Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir. Yani onlar, kendilerine beddua etmek, ölümün gelmesini isteyip pişmanlık duymak, zulümlerini ve küfürlerini kabul etmek ve o azabı hak ettiklerini itiraf etmek dışında hiçbir şey yapmayacaklardır.
Enbiya 21:46
45- De ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Ne var ki sağırlar, uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” 46- Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunacak olsa elbette:“Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir.
45. Ey Muhammed! Bütün insanlara de ki:“Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Yani ben ancak bir Rasûlüm. Ben size kendiliğimden bir şey getirmiyorum. Allah’ın hazineleri de yanımda değildir, gaybı da bilmem. Sizlere melek olduğumu da söylemiyorum. Ben, sizleri ancak Allah’ın bana göndermiş olduğu vahiylerle korkutup uyarıyorum. Eğer benim çağrımı kabul edecek olursanız esasen siz Allah’ın çağrısını kabul etmiş olacaksınız. Bundan dolayı da O, sizi mükâfaatlandıracaktır. Şâyet yüz çevirir ve karşı koyarsanız benim elimde hiçbir şey yoktur. İş bütünü ile Allah’ın elindedir, takdir her şeyiyle O’nundur. “Ne var ki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” Sağır hiçbir şey işitemez. Çünkü onun işitme duyusu bozulmuş, işlemez hale gelmiştir. İşitmek için sesin varlığı ile birlikte onu işitmeye kabil bir organın da bulunması şarttır. İşte vahiy de kalplerin ve ruhların hayat bulmasına, Allah’tan gelen buyrukların iyice anlaşılmasına bir sebeptir. Ancak kalp hidâyeti işitmeye elverişli değil ise hidâyet ve iman karşısında, seslerin karşısındaki sağır kulağın durumunda olur. İşte bu müşrikler de hidâyete karşı sağırdırlar. Dolayısı ile de -özellikle azabın henüz kendilerine gelmediği, azabın acılarının henüz kendilerine dokunmadığı- bu hallerinde hidâyet bulmamalarının garipsenecek bir tarafı yoktur.
46. “Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey” çok küçük bir bölüm dahi “dokunacak olsa elbette: Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimdik” diyeceklerdir. Yani onlar, kendilerine beddua etmek, ölümün gelmesini isteyip pişmanlık duymak, zulümlerini ve küfürlerini kabul etmek ve o azabı hak ettiklerini itiraf etmek dışında hiçbir şey yapmayacaklardır.
Enbiya 21:47
47- Kıyamet günü için adalet terazilerini koyarız. Hiç kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. (Yapılan amel) tek bir hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.
47. Yüce Allah, kıyamet gününde kullarını bir araya toplayacağı vakit onlar hakkında adaletle, en ufak bir haksızlık olmaksızın hüküm vereceğini haber vermekte, iyiliklerin ve kötülüklerin kendisi ile tartılacağı ve zerre kadar ağırlığı dahi açıkça gösteren adaletli teraziler koyacağını haber vermektedir. “Hiç kimseye” müslüman olsun, kâfir olsun iyilikleri eksiltilmek yahut kötülükleri artırılmak sureti ile “en ufak bir zulüm yapılmaz.” Yapılan hayır ya da şer en küçük ve en hafif bir şey olan “tek bir hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa onu getiririz.” Sahibine onun karşılığı verilmek üzere onu hazır ederiz. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7-8); “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar.” (el-Kehf, 18/49)“Hesaba çekenler olarak Biz yeteriz.” Şanı Yüce Allah, bununla kendi kerim zatını kastetmektedir. Hesaba çeken olarak o yüce zat yeter. Yani O, kullarının bütün yaptıklarını bilir. Onları eksiksiz olarak tespit etmiştir ve bir kitapta kaydetmiştir. Hem o amellerin miktarlarını hem de hak ettikleri sevabı ve cezayı bilir. Amelde bulunanlara amellerinin karşılığını ulaştıracak olan da O’dur.
Enbiya 21:48
48- Andolsun ki Biz, Mûsâ ile Hârûn’a bir ışık ve takvâ sahipleri için bir öğüt olmak üzere Furkân’ı verdik. 49- O (takva sahipleri) ki Rablerinden gıyaben korkarlar ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler. 50- İşte bu (Kur'ân) da (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek bir öğüttür. Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?
48. Yüce Allah, bu âleme daha üstünleri gönderilmemiş, şanı daha büyük, daha mübarek, hidâyet ve açıklamaları daha muazzam bir kitap gelmemiş bulunan iki üstün kitabı, yani Tevrat ile Kur’an-ı Kerim’i çoğu kere bir arada söz konusu etmektedir. Yüce Allah, Mûsâ’ya asaleten Hârûn’a da ona tâbi olarak “Furkân’ı” verdiğini haber vermektedir. Furkan’dan kasıt ise hakkı batıldan, hidâyeti sapıklıktan ayıran Tevrat’tır. O aynı zamanda “bir ışık”tır. Hidâyet bulanların, kendisiyle yollarını buldukları bir nurdur. Doğru yolu izleyecekler onu rehber edinirlerdi. Onun vasıtası ile ahkâm bilinir, helal ile haram birbirinden ayırt edilirdi. O, cehaletin, bidatlerin ve sapıklığın karanlıklarını aydınlatırdı. Yine o, “takvâ sahipleri için bir öğüt” idi. Onun sayesinde kendilerine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünür, hayır ve şerri onun vasıtası ile öğrenrilerdi. Burada öğütün özellikle takva sahiplerine has kılınması, ilim ve amel itibari ile ondan yararlananların onlar olmasından dolayıdır.
49. Yüce Allah daha sonra takvâ sahiplerinin özelliklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden gıyaben korkarlar.” İnsanların kendilerini görmediği yerde, herkesin gözünden uzak oldukları halde bile O’ndan korkarlar. İnsanların kendilerini gördükleri hallerde korkmaları ise öncelikle söz konusudur. Bu sebeple haram kıldığı şeylerden her zaman uzak dururlar ve emirlerini daima yerine getirirler. “Ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler.” Rablerini tam anlamı ile bildiklerinden dolayı ondan korkar, çekinirler. Böylelikle hem ihsan makamını hem de Allah’tan korkma makamını bir arada elde etmiş olurlar. Buradaki atıf (“ve” bağlacı) aynı şey ve aynı niteliğe sahip varlık hakkında varid olan birbirinden farklı sıfatları, birbirine atfetmek kabilindendir.
50. “İşte bu” yani Kur’an-ı Kerim de “indirdiğimiz mübarek bir zikir/öğüttür.” Yüce Allah, bu Kitabı iki üstün sıfat ile nitelendirmektedir: Öncelikle onu “zikir/öğüt ve hatırlatma” olmakla nitelendirmektedir ki o, kendisi vasıtası ile Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri, Rasûllerin ve velilerin sıfatları, halleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, cennet ve cehennem gibi ihtiyaç duyulan bütün hususların hatırlanıp öğüt alındığı bir kitaptır. Yine onun vasıtası ile pek çok mesele, aklî ve naklî deliller de düşünülüp öğrenilir. Yine Yüce Allah bu Kur’an-ı Kerim’e “zikir” adını şu sebeple vermiştir: O, Allah’ın akıl ve fıtratlara yerleştirmiş olduğu doğru haberleri tasdik ederek, aklın güzel gördüğünü emredip çirkin gördüğünü yasaklayarak insanlara kendi öz yapılarını hatırlatmaktadır. Bu yüce Kitabın “mübarek” oluşu ise hayrının çok olmasını ve sürekli artmasını ifade etmektedir. Gerçekten bereketi Kur’an-ı Kerim’den daha büyük hiçbir şey yoktur. Çünkü dinî veya dünyevî bütün hayır ve nimetler yahut bunların artması, hiç şüphesiz onun sebebi iledir ve gereğince amel etmenin bir sonucudur. Bu yüce Kitap, mübarek bir zikir olduğuna göre kabulle, itaatle, teslimiyetle karşılanması, bu üstün bağış dolayısı ile Yüce Allah’a şükredilmesi, bu nimetin gereğinin yerine getirilmesi, lafız ve manalarının öğrenilmesi sureti ile bereketinin ortaya çıkartılması gerekir. Bunun zıddı olarak ondan yüz çevirmek, ona aldırış etmemek, iman etmemek, aksine onu inkâr etmek sureti ile ona karşılık vermek ise hiç şüphesiz küfrün ve nankörlüğün en büyüğü, cahillik ve zulmün en ileri şeklidir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitabı inkâr edenlerin bu tutumlarını reddeden bir üslup ile:“Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?” buyurmaktadır.
Enbiya 21:49
48- Andolsun ki Biz, Mûsâ ile Hârûn’a bir ışık ve takvâ sahipleri için bir öğüt olmak üzere Furkân’ı verdik. 49- O (takva sahipleri) ki Rablerinden gıyaben korkarlar ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler. 50- İşte bu (Kur'ân) da (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek bir öğüttür. Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?
48. Yüce Allah, bu âleme daha üstünleri gönderilmemiş, şanı daha büyük, daha mübarek, hidâyet ve açıklamaları daha muazzam bir kitap gelmemiş bulunan iki üstün kitabı, yani Tevrat ile Kur’an-ı Kerim’i çoğu kere bir arada söz konusu etmektedir. Yüce Allah, Mûsâ’ya asaleten Hârûn’a da ona tâbi olarak “Furkân’ı” verdiğini haber vermektedir. Furkan’dan kasıt ise hakkı batıldan, hidâyeti sapıklıktan ayıran Tevrat’tır. O aynı zamanda “bir ışık”tır. Hidâyet bulanların, kendisiyle yollarını buldukları bir nurdur. Doğru yolu izleyecekler onu rehber edinirlerdi. Onun vasıtası ile ahkâm bilinir, helal ile haram birbirinden ayırt edilirdi. O, cehaletin, bidatlerin ve sapıklığın karanlıklarını aydınlatırdı. Yine o, “takvâ sahipleri için bir öğüt” idi. Onun sayesinde kendilerine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünür, hayır ve şerri onun vasıtası ile öğrenrilerdi. Burada öğütün özellikle takva sahiplerine has kılınması, ilim ve amel itibari ile ondan yararlananların onlar olmasından dolayıdır.
49. Yüce Allah daha sonra takvâ sahiplerinin özelliklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden gıyaben korkarlar.” İnsanların kendilerini görmediği yerde, herkesin gözünden uzak oldukları halde bile O’ndan korkarlar. İnsanların kendilerini gördükleri hallerde korkmaları ise öncelikle söz konusudur. Bu sebeple haram kıldığı şeylerden her zaman uzak dururlar ve emirlerini daima yerine getirirler. “Ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler.” Rablerini tam anlamı ile bildiklerinden dolayı ondan korkar, çekinirler. Böylelikle hem ihsan makamını hem de Allah’tan korkma makamını bir arada elde etmiş olurlar. Buradaki atıf (“ve” bağlacı) aynı şey ve aynı niteliğe sahip varlık hakkında varid olan birbirinden farklı sıfatları, birbirine atfetmek kabilindendir.
50. “İşte bu” yani Kur’an-ı Kerim de “indirdiğimiz mübarek bir zikir/öğüttür.” Yüce Allah, bu Kitabı iki üstün sıfat ile nitelendirmektedir: Öncelikle onu “zikir/öğüt ve hatırlatma” olmakla nitelendirmektedir ki o, kendisi vasıtası ile Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri, Rasûllerin ve velilerin sıfatları, halleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, cennet ve cehennem gibi ihtiyaç duyulan bütün hususların hatırlanıp öğüt alındığı bir kitaptır. Yine onun vasıtası ile pek çok mesele, aklî ve naklî deliller de düşünülüp öğrenilir. Yine Yüce Allah bu Kur’an-ı Kerim’e “zikir” adını şu sebeple vermiştir: O, Allah’ın akıl ve fıtratlara yerleştirmiş olduğu doğru haberleri tasdik ederek, aklın güzel gördüğünü emredip çirkin gördüğünü yasaklayarak insanlara kendi öz yapılarını hatırlatmaktadır. Bu yüce Kitabın “mübarek” oluşu ise hayrının çok olmasını ve sürekli artmasını ifade etmektedir. Gerçekten bereketi Kur’an-ı Kerim’den daha büyük hiçbir şey yoktur. Çünkü dinî veya dünyevî bütün hayır ve nimetler yahut bunların artması, hiç şüphesiz onun sebebi iledir ve gereğince amel etmenin bir sonucudur. Bu yüce Kitap, mübarek bir zikir olduğuna göre kabulle, itaatle, teslimiyetle karşılanması, bu üstün bağış dolayısı ile Yüce Allah’a şükredilmesi, bu nimetin gereğinin yerine getirilmesi, lafız ve manalarının öğrenilmesi sureti ile bereketinin ortaya çıkartılması gerekir. Bunun zıddı olarak ondan yüz çevirmek, ona aldırış etmemek, iman etmemek, aksine onu inkâr etmek sureti ile ona karşılık vermek ise hiç şüphesiz küfrün ve nankörlüğün en büyüğü, cahillik ve zulmün en ileri şeklidir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitabı inkâr edenlerin bu tutumlarını reddeden bir üslup ile:“Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?” buyurmaktadır.
Enbiya 21:50
48- Andolsun ki Biz, Mûsâ ile Hârûn’a bir ışık ve takvâ sahipleri için bir öğüt olmak üzere Furkân’ı verdik. 49- O (takva sahipleri) ki Rablerinden gıyaben korkarlar ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler. 50- İşte bu (Kur'ân) da (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek bir öğüttür. Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?
48. Yüce Allah, bu âleme daha üstünleri gönderilmemiş, şanı daha büyük, daha mübarek, hidâyet ve açıklamaları daha muazzam bir kitap gelmemiş bulunan iki üstün kitabı, yani Tevrat ile Kur’an-ı Kerim’i çoğu kere bir arada söz konusu etmektedir. Yüce Allah, Mûsâ’ya asaleten Hârûn’a da ona tâbi olarak “Furkân’ı” verdiğini haber vermektedir. Furkan’dan kasıt ise hakkı batıldan, hidâyeti sapıklıktan ayıran Tevrat’tır. O aynı zamanda “bir ışık”tır. Hidâyet bulanların, kendisiyle yollarını buldukları bir nurdur. Doğru yolu izleyecekler onu rehber edinirlerdi. Onun vasıtası ile ahkâm bilinir, helal ile haram birbirinden ayırt edilirdi. O, cehaletin, bidatlerin ve sapıklığın karanlıklarını aydınlatırdı. Yine o, “takvâ sahipleri için bir öğüt” idi. Onun sayesinde kendilerine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünür, hayır ve şerri onun vasıtası ile öğrenrilerdi. Burada öğütün özellikle takva sahiplerine has kılınması, ilim ve amel itibari ile ondan yararlananların onlar olmasından dolayıdır.
49. Yüce Allah daha sonra takvâ sahiplerinin özelliklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden gıyaben korkarlar.” İnsanların kendilerini görmediği yerde, herkesin gözünden uzak oldukları halde bile O’ndan korkarlar. İnsanların kendilerini gördükleri hallerde korkmaları ise öncelikle söz konusudur. Bu sebeple haram kıldığı şeylerden her zaman uzak dururlar ve emirlerini daima yerine getirirler. “Ve onlar Kıyametten dolayı da korku içindedirler.” Rablerini tam anlamı ile bildiklerinden dolayı ondan korkar, çekinirler. Böylelikle hem ihsan makamını hem de Allah’tan korkma makamını bir arada elde etmiş olurlar. Buradaki atıf (“ve” bağlacı) aynı şey ve aynı niteliğe sahip varlık hakkında varid olan birbirinden farklı sıfatları, birbirine atfetmek kabilindendir.
50. “İşte bu” yani Kur’an-ı Kerim de “indirdiğimiz mübarek bir zikir/öğüttür.” Yüce Allah, bu Kitabı iki üstün sıfat ile nitelendirmektedir: Öncelikle onu “zikir/öğüt ve hatırlatma” olmakla nitelendirmektedir ki o, kendisi vasıtası ile Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri, Rasûllerin ve velilerin sıfatları, halleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, cennet ve cehennem gibi ihtiyaç duyulan bütün hususların hatırlanıp öğüt alındığı bir kitaptır. Yine onun vasıtası ile pek çok mesele, aklî ve naklî deliller de düşünülüp öğrenilir. Yine Yüce Allah bu Kur’an-ı Kerim’e “zikir” adını şu sebeple vermiştir: O, Allah’ın akıl ve fıtratlara yerleştirmiş olduğu doğru haberleri tasdik ederek, aklın güzel gördüğünü emredip çirkin gördüğünü yasaklayarak insanlara kendi öz yapılarını hatırlatmaktadır. Bu yüce Kitabın “mübarek” oluşu ise hayrının çok olmasını ve sürekli artmasını ifade etmektedir. Gerçekten bereketi Kur’an-ı Kerim’den daha büyük hiçbir şey yoktur. Çünkü dinî veya dünyevî bütün hayır ve nimetler yahut bunların artması, hiç şüphesiz onun sebebi iledir ve gereğince amel etmenin bir sonucudur. Bu yüce Kitap, mübarek bir zikir olduğuna göre kabulle, itaatle, teslimiyetle karşılanması, bu üstün bağış dolayısı ile Yüce Allah’a şükredilmesi, bu nimetin gereğinin yerine getirilmesi, lafız ve manalarının öğrenilmesi sureti ile bereketinin ortaya çıkartılması gerekir. Bunun zıddı olarak ondan yüz çevirmek, ona aldırış etmemek, iman etmemek, aksine onu inkâr etmek sureti ile ona karşılık vermek ise hiç şüphesiz küfrün ve nankörlüğün en büyüğü, cahillik ve zulmün en ileri şeklidir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitabı inkâr edenlerin bu tutumlarını reddeden bir üslup ile:“Şimdi siz onu mu inkâr ediyorsunuz?” buyurmaktadır.
Enbiya 21:51
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:52
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:53
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:54
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:55
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:56
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:57
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:58
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:59
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:60
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:61
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:62
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:63
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:64
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:65
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:66
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:67
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:68
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.