Tafsir As-Saadi - Turkish — Enbiya 21:69 – Hacc 22:78
İçindekiler
- Enbiya 21:69
- Enbiya 21:70
- Enbiya 21:71
- Enbiya 21:72
- Enbiya 21:73
- Enbiya 21:74
- Enbiya 21:75
- Enbiya 21:76
- Enbiya 21:77
- Enbiya 21:78
- Enbiya 21:79
- Enbiya 21:80
- Enbiya 21:81
- Enbiya 21:82
- Enbiya 21:83
- Enbiya 21:84
- Enbiya 21:85
- Enbiya 21:86
- Enbiya 21:87
- Enbiya 21:88
- Enbiya 21:89
- Enbiya 21:90
- Enbiya 21:91
- Enbiya 21:92
- Enbiya 21:93
- Enbiya 21:94
- Enbiya 21:95
- Enbiya 21:96
- Enbiya 21:97
- Enbiya 21:98
- Enbiya 21:99
- Enbiya 21:100
- Enbiya 21:101
- Enbiya 21:102
- Enbiya 21:103
- Enbiya 21:104
- Enbiya 21:105
- Enbiya 21:106
- Enbiya 21:107
- Enbiya 21:108
- Enbiya 21:109
- Enbiya 21:110
- Enbiya 21:111
- Enbiya 21:112
- Hacc 22:1
- Hacc 22:2
- Hacc 22:3
- Hacc 22:4
- Hacc 22:5
- Hacc 22:6
- Hacc 22:7
- Hacc 22:8
- Hacc 22:9
- Hacc 22:10
- Hacc 22:11
- Hacc 22:12
- Hacc 22:13
- Hacc 22:14
- Hacc 22:15
- Hacc 22:16
- Hacc 22:17
- Hacc 22:18
- Hacc 22:19
- Hacc 22:20
- Hacc 22:21
- Hacc 22:22
- Hacc 22:23
- Hacc 22:24
- Hacc 22:25
- Hacc 22:26
- Hacc 22:27
- Hacc 22:28
- Hacc 22:29
- Hacc 22:30
- Hacc 22:31
- Hacc 22:32
- Hacc 22:33
- Hacc 22:34
- Hacc 22:35
- Hacc 22:36
- Hacc 22:37
- Hacc 22:38
- Hacc 22:39
- Hacc 22:40
- Hacc 22:41
- Hacc 22:42
- Hacc 22:43
- Hacc 22:44
- Hacc 22:45
- Hacc 22:46
- Hacc 22:47
- Hacc 22:48
- Hacc 22:49
- Hacc 22:50
- Hacc 22:51
- Hacc 22:52
- Hacc 22:53
- Hacc 22:54
- Hacc 22:55
- Hacc 22:56
- Hacc 22:57
- Hacc 22:58
- Hacc 22:59
- Hacc 22:60
- Hacc 22:61
- Hacc 22:62
- Hacc 22:63
- Hacc 22:64
- Hacc 22:65
- Hacc 22:66
- Hacc 22:67
- Hacc 22:68
- Hacc 22:69
- Hacc 22:70
- Hacc 22:71
- Hacc 22:72
- Hacc 22:73
- Hacc 22:74
- Hacc 22:75
- Hacc 22:76
- Hacc 22:77
- Hacc 22:78
Enbiya 21:69
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:70
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:71
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:72
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:73
51- Andolsun ki biz daha önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Biz, onu (ve buna liyakatini) biliyorduk. 52- Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti:“Tapınıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” 53- Onlar da:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler. 54- “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz” dedi. 55- “Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun?” dediler. 56- Dedi ki:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir. Ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerdenim. 57- “Vallahi siz, arkanızı dönüp gittikten sonra ben, bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” 58- Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti. 59- Dediler ki:“Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” 60- Dediler ki:“İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.” 61- Dediler ki:“Onu insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.” 62- Dediler ki:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?” 63- Dedi ki:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun, tabi konuşurlarsa!” 64- Kendi vicdanlarına dönüp içlerinden:“Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz.” dediler. 65- Sonra baş aşağı (küfre) döndüler de (şöyle dediler): “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar.” 66- Dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 67- “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 68- Onlar da:“Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” dediler. 69- Biz de:“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik. 70- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık. 71- Biz onu ve Lût’u kurtarıp alemler için bereketlendirdiğimiz yere ulaştırdık. 72- Ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak Yakub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık. 73- Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
51. Allah, Mûsâ ile Muhammed’i -ikisine de salât ve selâm olsun- ve onlara verilen kitapları söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz daha önce de” yani Mûsâ ve Muhammed’i peygamber olarak göndermeden, onlara kitaplarımızı indirmeden önce “İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” Allah, ona göklerin ve yerin melekutunu göstermiş, nefsini kemale eriştirecek derecede bir rüşd (doğruluk, doğru yolu bulma imkanı) vermiştir. İbrahim de insanları buna davet etmişti. Ki Yüce Allah, İbrahim’e verdiği bu bağışı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında, alemler arasında kimseye vermiş değildir. Burada “rüşdünü” denilerek rüşdün İbrahim’e izafe edilmesi, bunun onun durumuna ve yüksek mertebesine uygun bir rüşd oluşundan dolayıdır. Yoksa sahip olduğu iman oranında rüşdden belli bir payı bulunmayan hiçbir mü’min yoktur. “Biz onu (ve buna liyakatini) biliyorduk.” Yani biz ona rüşdü, özellikle de risaleti ve halillik makamını ihsan ettik, dünya ve âhirette onu seçip üstün kıldık; çünkü tertemiz, arınmış ve zeki oluşu dolayısı ile bu meziyetlere layık olduğunu biliyorduk. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, devamla İbrahim’in kavmine karşı çıkışını, onları Allah’a ortak koşmaktan sakındırışını, putları kırışını ve getirdiği delillerle onları susturuşunu söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
52. “Bir vakit o, babasına ve kavmine şöyle demişti…” kendi ellerinizle yontup birtakım yaratıkların şeklini verdiğiniz ve “tapınıp durduğunuz” yani kendilerine ibadetten bir türlü vazgeçmediğiniz “bu heykeller de nedir?” Bunların ne gibi bir üstünlükleri var? Vaktinizi bunlara ibadet ile öldürecek kadar akıllarınız başınızdan nereye gitmiş? Halbuki bunları siz kendi ellerinizle yonttunuz ve onlara bu şekli siz verdiniz. Gerçekten bu, hayret edilecek, acaip işlerdendir. Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere nasıl taparsınız?
53. Kavmi delile dayanmaksızın, hatta elinde delile benzer en ufak bir şey dahi bulunmayan aciz kimselerin cevabına benzer şekilde:“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” diyerek cevap verdiler. Onlar böyle yapıyorlardı, biz de onların yolunu izledik ve putlara ibadet yolunda onların arkasından gittik. Bilindiği gibi peygamberler dışında yaratılmışlardan herhangi birinin yaptığı iş delil olmaz. Özellikle dinin itikadi hükümleri ve âlemlerin Rabbinin tevhidi hususunda onlardan başka birine uymak caiz değildir. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam hepsinin sapıklıkta olduklarını belirterek şöyle dedi:
54. “Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklığa düşmüşsünüz.” Sizin sapıklığınız, gâyet açık ve seçik bir şekilde ortadadır. Şirk koşmak ve tevhidi terk etmek sureti ile içine düşülen sapıklıktan daha ileri sapıklık ne olabilir ki? Bu şu demek oluyordu: Şirk koşmanıza dair ileri sürdüğünüz bu gerekçe, delil diye tutunulabilecek bir gerekçe değildir. Siz de onlar da herkes tarafından görülebilen apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
55. Onlar İbrahim’in, akılsızlıklarını yüzlerine çarpan ve babalarının da akılsız olduklarını ileri süren bu sözünü garip karşıladılar ve dediklerinin iç yüzünü sorarak:“Sen bunu gerçek mi söylüyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun, dediler.” Yani senin söylediğin bu sözler, bize sunduğun bu görüş gerçek midir? Sen ciddi mi söylüyorsun? Yoksa senin bu sözlerin, şaka yapıp alay eden ve ne söylediğini bilmeyen bir kimsenin sözleri türünden midir? Onların kastı bu sonuncusuysu. Söylediği sözün, bu iki şıktan birisi olduğunu söylemekle birlikte esas amaçları, onun bu sözlerinin, söylediklerine aklı ermeyen, akılsız bir kimsenin sözleri olduğu ve bunun herkes tarafından da kabul edildiğidir.
56. Ancak İbrahim, onların akıllarını gereği gibi kullanamayan zavallı akılsızlar olmalarının gerekçesini zikrederek şöyle dedi:“Hayır (şaka yapmıyorum)! Sizin Rabbiniz, göklerle yerin rabbidir, onları yoktan var edendir.” bu sözleri ile İbrahim, onlara karşı hem aklî delili hem de naklî delili bir arada zikretmiştir. Onlara karşı getirdiği aklî delil şudur: İbrahim’in kendileri ile tartıştığı bu kimseler de dahil olmak üzere herkes kesinlikle bilir ki insanları, melekleri, cinleri, hayvanları, gökleri, yeri ve bütün mahlukatı yaratan, onların her türlü işlerini çekip çeviren yalnızca Allah’tır. Dolayısı ile her bir yaratılmış, aynı zamanda Allah tarafından var edilmiş, işleri çekip çevirilen ve kendisi üzerinde tasarrufta bulunulan bir varlıktır ki Allah’tan başka ibadet edilen bütün varlıklar da bunun kapsamına girmektedir. O halde asgari seviyede aklı ve temyiz gücü bulunan herhangi bir kimseye, yaratılmış ve üzerinde tasarrufta bulunulan, ne bir fayda sağlayabilen, ne de bir zarar verebilen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bir varlığa tapıp da her şeyi yaratan, rızık veren ve bütün varlıkların işlerini idare eden o yüce Zata ibadeti terk etmesi yakışır mı? Onun getirdiği naklî delile gelince bu, bütün peygamberlerden nakledilegelen delildir ki onların getirdikleri her şey hatadan korunmuştur, masumdur, yanlışlığı yoktur. Onlar hak olmayan bir şeyi de bildirmezler. Bu nakli delilin kısımlarından birisi de peygamberlerden birisinin herhangi bir hususa şahitlik etmesidir. Bundan dolayı İbrahim de şöyle demiştir:“Ben de bu gerçeğe” yani yalnızca Yüce Allah’a ibadet edilmesi gerektiğine ve O’nun dışındaki şeylere ibadetin batıl olduğuna “tanıklık edenlerdenim.” Allah’ın tanıklığından sonra peygamberlerin tanıklığından daha üstün bir tanıklık var mıdır? Özellikle de onlardan azim sahibi (ulu’l-azm) olan bir peygamberin hele hele de Halilurrahmanın tanıklığından daha üstün bir tanıklık olabilir mi?
57. İbrahim, onların putlarının herhangi bir şekilde varlıkların işlerini idare edemediklerini açıkladıktan sonra bir de bu putlarının aciz olduklarını ve kendilerini koruyamadıklarını göstermek ve onların bunu itiraf etmelerini sağlamak için putlarına bir tuzak kurmak istedi. Bundan dolayı da:“Vallahi siz” bayramlarından birine gitmek üzere onları yalnız bırakıp “arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Yani belli bir plan dahilinde onları kıracağım.
58. Onlar putlarını bırakıp gittikten sonra İbrahim, gizlice putların bulunduğu yere gitti “ona başvururlar diye” yani büyük putlarına dönüp İbrahim’in delilini kabul ederler, bu delile dikkat eder ve ondan yüz çevirmezler diye ki bu nedenle kıssanın sonlarında:“Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki...” buyurulmaktadır, “büyükleri dışında (putların) hepsini” ki bu putlar tek bir puthanede bir arada bulunuyordu ve İbrahim büyükleri dışında hepsini “paramparça etti.” Yani İbrahim, ilerde açıklayacağı bir maksaddan dolayı büyük kabul ettikleri putları kırmadı. Burada “büyükleri” tabirindeki hassas nükte üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü Allah nezdinde sevilmeyen ve gazap olunan herhangi bir şey hakkında tazim ifadesi kullanılmaz, ancak bu, o tazimi fiilen yapan kimselere izafe etmek sureti ile olabilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müşrik krallara mektup yazdığında: “İranlıların büyüğü, Bizanslıların büyüğü” vb. ifadeler kullanıyor ve “falan büyüğe” şeklinde bir ifade yazdırmıyordu. İşte burada da Yüce Allah “putlarından bir büyüğü” demeyerek “onların büyükleri” buyurmuştur. O nedenle bu hususa dikkat etmek ve Allah’ın hakir kılmış olduğu bir varlığı tazim etmekten sakınmak, bu tazim bildiren ifadeyi sadece onu öylece kabul edenlere izafe ederek kullanmakta titizlik göstermek gerekir.
59. Puta tapanlar, putlarının başına gelen son derece aşağılayıcı ve alçaltıcı bu davranışı gördüklerinde:“dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptı? Gerçekten o, zalimlerdendir.” İbrahim’i putları kırdı diye zalim olmakla itham ettiler. Oysa kendileri zalim olmaya daha layıktırlar. Ama bu putları kırmasının, İbrahim’in en güzel hallerinden, onun son derece adaletli ve halis bir muvahhid oluşundan kaynaklandığının farkında değillerdi. Asıl zalim bu putlara yapılanları görmekle birlikte, onları ilâh edinen kimsedir.
60. “Dediler ki: İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.” Onları ayıpladığını ve yerdiğini duymuştuk. Bu niteliğe sahip olan bir kimsenin ise bu putları kırmış olması kaçınılmaz bir şeydir. Ya da aralarından birisi, İbrahim’in bu putlara bir tuzak hazırlayacağından söz ettiğini işitmiş olabilirdi.
61. Bunu yapanın İbrahim olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmaları üzerine:“Dediler ki: Onu” Yani İbrahim’i “insanların gözü önüne” herkesin görüp işiteceği bir şekilde “getirin, belki şahitlik ederler.” Putlarını kıranlara neler yapıldığını görmek için hazır olurlar. Zaten İbrahim’in istediği de herkesin hakkı görüp delilin onlara karşı ortaya konmasını sağlamak için herkesin görebileceği bir yerde hakkı beyan etmek ve bunu sağlamaktı. Onun maksadı bu idi. Nitekim Mûsâ da Firavun ile sözleştiğinde şunları söylemişti:“Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü insanlar toplandığı kuşluk vakti olsun.”(Taha, 20/59)
62. İnsanlar hazır olup İbrahim aleyhisselam da getirildiğinde ona:“İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?” Onları sen mi bu şekilde kırıp döktün “Ey İbrahim?” Bu, takriri bir istifhamdır. Yani sen böyle bir işe kalkışma cesaretini nereden buldun ve böyle bir şeyi yapmanı gerektiren nedir? Söyle bakalım, demektir.
63. İbrahim de herkesin gözü önünde:“Aksine bunu onların şu büyükleri yapmıştır.” Kendisi ile birlikte onlara da tapıldığından dolayı büyükleri, küçüklerine öfkelenerek kırmış ve sizin yalnızca bu büyük puta tapmanızı isteyerek bu işi yapmıştır. Bu sözleri ile İbrahim’in amacı, karşısındaki hasımları susturmak ve onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bundan dolayı daha sonra şunları söylediğini görüyoruz:“Onlara sorun, tabi konuşurlarsa.” Yani şu kırık putlara niçin kırıldılar diye sorun. Aynı şekilde kırılmamış olan puta da sorun, ne diye diğer putları kırdığını söylesin size; eğer konuşabilirlerse size bunun cevabını vereceklerdir. Ben de siz de herkes de kesinlikle bilir ki bu putlar söz söylemez, konuşmazlar. Herhangi bir fayda sağlayamaz, zarar veremezler. Hatta bu putlar kendilerine kötülük yapmak isteyen bir kimseye karşı da kendilerini koruyamazlar.
64. “Kendi vicdanlarına dönüp” yani akıllarını başlarına alarak, doğruyu görme imkânını bularak bu putlara tapmakla kendilerinin sapıklıklarını anladılar, zalim olduklarını ve şirk koştuklarını itiraf ettiler. “içlerinden: “Gerçekten asıl zalimler sizlersiniz, dediler.” Bununla İbrahim’in maksadı tahakkuk etmişti, zira onlar izledikleri yolun batıl olduğunu, yaptıkları işin de kötü ve zulüm olduğunu itiraf etmişlerdi. Onlara karşı susturucu delil de ortaya konmuş oluyordu.
65. Ancak bu hallerini çok fazla sürdüremediler. Aksine:“Sonra baş aşağı (küfre) döndüler” Yani durumları tersine döndü, akılları işlemez, bir şey anlamaz oldu. Şaşırdılar ve İbrahim’e dediler ki:“Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.” Nasıl bizimle dalga geçip alay ediyorsun da bu putların hiç konuşamadıklarını sen de bildiğin halde onlara soru sormamızı istiyorsun?
66. Bunun üzerine İbrahim, onları azarlayan bir üslupla herkesin gözü önünde şirk koştuklarını ilan ederek ve bu uydurma ilâhlarının ibadete layık olmadıklarını açıklayarak dedi ki:“O halde Allah’ın dışında size fayda sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” Bunlar ne bir fayda sağlayabilirler, ne bir zararı önleyebilirler.
67. “Yuh olsun size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da!” Sizin bu alışverişiniz ne kadar zararlıdır, ne kadar sapıksınız! Siz de Allah’tan başka taptıklarınız da ne kadar değersiz ve hakirsiniz! “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” Aklınızı başınıza alırsanız bu durumu anlarsınız. Sizler aklı başında kimseler olmadığınızdan, bile bile cahilliği ve sapıklığı tercih ettiğinizden dolayı gerçekten hayvanların durumu sizden daha iyidir.
68. İbrahim, onları bu delillerle susturduktan sonra onlar, herhangi bir gerekçe açıklayamadıklarından ötürü onu cezalandırmak için kaba kuvvet kullanma yoluna gittiler ve:“Dediler ki: Eğer (bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın ve ilahlarınıza arka çıkın.” Onu en ağır ölüm şekli olan yakarak öldürün. İlâhlarınız adına gazap ederek ve onlara arka çıkıp destek olarak bunu yapın. Yazıklar olsun onlara, tekrar tekrar yazıklar olsun! Çünkü onlar kendilerinin yardımına ihtiyaç duyan varlıklara ibadet ediyor ve onları ilâh ediniyorlardı.
69. Ancak onlar İbrahim’i ateşe attıklarında Yüce Allah ona yardım etti ve ateşe:“İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedi. Gerçekten de ateş, ona karşı serin ve selâmet oldu. Ateşten en ufak bir şekilde rahatsız olmadı. Hoşuna gitmeyecek hiçbir şey hissetmedi.
70. İbrahim’i yakma kararını verdiklerinde “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları” dünyada da âhirette de “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Buna karşılık Yüce Allah, Halili İbrahim’i ve ona uyanları kazananlar ve kurtuluşa erenler kıldı.
71. “Biz onu ve Lût’u kurtarıp” Çünkü kavmi arasından İbrahim’e Lût aleyhisselam’dan başka kimse iman etmemişti. Denildiğine göre Lût İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Allah onları kurtardı ve o da hicret ederek “alemler için bereketlendirdiğimiz yere” Şam topraklarına gitti. Böylece Irak topraklarından olan Babil’de yaşayan kavminden ayrılıp uzaklaştı. “Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz ki O, Azîzdir, Hakîmdir.”(el-Ankebut, 29/26) buyruğunda bu hususa işaret edilmektedir. Şam topraklarının bereketli oluşunun bir alâmeti de pek çok peygamberin orada bulunması ve Yüce Allah’ın orayı İbrahim’in hicret edeceği yer olarak seçmesidir. Diğer taraftan kutsal üç mescidden birisi olan Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) de oradadır.
72. İbrahim, kavmini terk edince “ona İshak’ı bir de (isteğinden) fazla olarak” İshak’ın oğlu “Yakub’u” oldukça ileri bir yaşta “bağışladık.” İbrahim’in eşi doğum yapacak yaşta değildi. Melekler, ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermişti. Yüce Allah, İshak’ın arkasından da Yakub’u bağışlamıştır. Yakub, İsrail ünvanlı ve o büyük ümmetin kendisinden geldiği zattır. Faziletli ümmetin kendisinden geldiği ve öncekilerin de sonrakilerin de efendisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun soyundan geldiği zat ise İbrahim’in oğlu İsmail’dir. “Onların her birini” İbrahim’i de, İshak’ı da Yakub’u da “salih kimseler kıldık.” Yani onlar, hem Allah’ın haklarını hem de kullarının haklarını yerine getiren kimselerdi. Yüce Allah’ın onları emri ile hidâyete çağıran önderler kılması da onların salih oluşlarının bir neticesidir.
73. Bir kulun hidâyet bulanların kendisi vasıtası ile hidâyet bulacağı bir önder haline gelmesi, doğru yolu izleyenlerin onun arkasından yürümesi, Allah’ın o kul üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Bu da sabretmeleri ve Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmaları sebebi ile olmuştur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Onlar, bizim emrimizle, dinimiz uyarınca insanları hidâyete ileten kimselerdi. Kendi nefislerinin arzusuna göre emir vermezlerdi. Aksine Allah’ın emrini, O’nun dinini, O’nun rızasını gerektirecek şeylere tâbi olmayı emrederlerdi. Kul, Allah’ın emrine davet etmedikçe önder olamaz. “Onlara hayırlar yapmayı… vahyettik” bu hayırları hem bizzat işlerler hem de insanları onlara çağırırlardı ki bu hayırlar, hem Allah’ın haklarını hem de kulların haklarını içeren her türlü hayır demektir “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi” Bu, özel olanın genel olana atfedilmesi kabilindendir. Bunun sebebi ise bu iki ibadetin şerefi ve faziletidir. Zira bunları emrolunduğu gibi eksiksiz olarak yerine getiren kimse dinini dimdik ayakta tutmuş, onun hakkını yerine getirmiş olur. Bunları zayi eden ise onların dışında kalan dini emirleri hayd haydi zayi eder. Ayrıca namaz, Yüce Allah’ın hakkı olan amellerin en faziletlisi, zekât ise O’nun kullarına iyiliği içeren amellerin en faziletlisidir. “Onlar” başkasına değil “yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.” Hem kalbi, hem lisani, hem de bedeni ibadetlere vakitlerinin büyük bölümünde devam ederlerdi. Bu yüzden onlar, gerçekten ibadet edenler vasfına sahip olmayı hak etmişlerdi. Böylece Allah’ın bütün mahlukata vermiş olduğu emir ve kendisi sebebi ile onları yaratmış olduğu husus (ibadet), onların sabit vasfı olmuştu.
Enbiya 21:74
74- Lût’a da hüküm/hikmet ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapmakta olan o ülkeden de kurtardık. Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler. 75- Ve biz, onu rahmetimize aldık. Çünkü o, salihlerdendir.
74. Bu buyrukta Yüce Allah, rasûlü Lût aleyhisselam’ın şer’i bilgiye sahip olduğunu, insanlar arasında doğruluk ve adaletle hükmettiğini belirterek onu övmektedir. Yüce Allah, onu kavmini Allah’a ibadete davet etmek, işlemekte oldukları hayasızlıklardan vazgeçmelerini istemek üzere göndermişti. Lût uzun bir süre onları davet etti; fakat çağrısını kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah, yurtlarını alt üst edip tepelerine yıktı ve tek bir kişi müstesna olmamak üzere hepsini azaba uğrattı. “Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler.” Zira kendilerini Allah’ın yoluna davet eden peygamberi yalanladılar ve yurdundan çıkarmakla tehdit ettiler. Yüce Allah da Lût’u ve aile halkını kurtardı. Çünkü Yüce Allah, ona kasabadan uzaklaşmaları için aile halkı ile birlikte geceleyin yola koyulmasını emretti. Geceleyin yola koyuldular ve kurtuldular. Bu, Allah’ın onlara bir lütuf ve bir ihsanıdır.
75. “Biz onu” içine girenlerin bütün korkulacak şeylerden yana emniyete kavuştuğu, her türlü hayır, mutluluk, iyilik, sevinç ve övgüye nail oldukları o “rahmetimize aldık.” Bunun sebebi onun, amelleri salih, halleri tertemiz olan, kötü hallerini de Allah’ın ıslâh ettiği salih kimselerden olmasıdır. Salih olmak, kulun Allah’ın rahmetine girmesinin sebebidir. Tıpkı fesadın rahmet ve hayırdan mahrumiyete sebeb olduğu gibi. İnsanlar arasında salahı en ileri derecede olanlar ise hiç şüphesiz peygamberlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onları salih olmakla nitelendirir. Nitekim Süleyman aleyhisselam da şöyle dua etmişti:“Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!”(en-Neml, 27/19)
Enbiya 21:75
74- Lût’a da hüküm/hikmet ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapmakta olan o ülkeden de kurtardık. Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler. 75- Ve biz, onu rahmetimize aldık. Çünkü o, salihlerdendir.
74. Bu buyrukta Yüce Allah, rasûlü Lût aleyhisselam’ın şer’i bilgiye sahip olduğunu, insanlar arasında doğruluk ve adaletle hükmettiğini belirterek onu övmektedir. Yüce Allah, onu kavmini Allah’a ibadete davet etmek, işlemekte oldukları hayasızlıklardan vazgeçmelerini istemek üzere göndermişti. Lût uzun bir süre onları davet etti; fakat çağrısını kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah, yurtlarını alt üst edip tepelerine yıktı ve tek bir kişi müstesna olmamak üzere hepsini azaba uğrattı. “Çünkü onlar, çok kötü ve fasık bir toplum idiler.” Zira kendilerini Allah’ın yoluna davet eden peygamberi yalanladılar ve yurdundan çıkarmakla tehdit ettiler. Yüce Allah da Lût’u ve aile halkını kurtardı. Çünkü Yüce Allah, ona kasabadan uzaklaşmaları için aile halkı ile birlikte geceleyin yola koyulmasını emretti. Geceleyin yola koyuldular ve kurtuldular. Bu, Allah’ın onlara bir lütuf ve bir ihsanıdır.
75. “Biz onu” içine girenlerin bütün korkulacak şeylerden yana emniyete kavuştuğu, her türlü hayır, mutluluk, iyilik, sevinç ve övgüye nail oldukları o “rahmetimize aldık.” Bunun sebebi onun, amelleri salih, halleri tertemiz olan, kötü hallerini de Allah’ın ıslâh ettiği salih kimselerden olmasıdır. Salih olmak, kulun Allah’ın rahmetine girmesinin sebebidir. Tıpkı fesadın rahmet ve hayırdan mahrumiyete sebeb olduğu gibi. İnsanlar arasında salahı en ileri derecede olanlar ise hiç şüphesiz peygamberlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onları salih olmakla nitelendirir. Nitekim Süleyman aleyhisselam da şöyle dua etmişti:“Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!”(en-Neml, 27/19)
Enbiya 21:76
76- Nuh’u da (an). Hani o daha önce dua etmişti de biz de onun duasını kabul edip hem onu hem de ailesini/tabilerini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. 77- Ona yardım edip ayetlerimizi yalanlayan o kavimden onu koruduk. Çünkü onlar, çok kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü biz de hepsini suda boğduk.
76-77. Yani kulumuz ve Rasûlümüz Nuh aleyhisselam’ı, övgü ile an. O, kavmi arasında 950 yıl kalmış, onları Allah’a ibadete davet etmiş, O’na ortak koşmaktan vazgeçmelerini istemişti. Çağrısını tekrar tekrar yineleyip gizli ve açık, gece ve gündüz her şekilde onları davet etmişti. Öğüt vermenin hiçbir fayda sağlamadığını, onları vazgeçirmeye çalışmanın herhangi bir etkisinin olmadığını görünce yüce Rabbine şöylece seslenip niyaz etmişti:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan hem kullarını saptırırlar hem de günahkar ve aşırı derecede kâfirden başka evlat doğurmazlar.”(Nuh, 71/56-57) Yüce Allah da duasını kabul buyurarak onları suda boğmuş, geriye kimseyi bırakmamıştı. Buna karşılık Yüce Allah; Nuh’u, aile efradını ve onunla birlikte bulunan mü’minleri gemide kurtarmıştı. Onun soyundan gelenleri baki kılmış ve onlara kendileri ile alay eden kavmine karşı yardım ve zafer ihsan etmişti.
Enbiya 21:77
76- Nuh’u da (an). Hani o daha önce dua etmişti de biz de onun duasını kabul edip hem onu hem de ailesini/tabilerini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. 77- Ona yardım edip ayetlerimizi yalanlayan o kavimden onu koruduk. Çünkü onlar, çok kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü biz de hepsini suda boğduk.
76-77. Yani kulumuz ve Rasûlümüz Nuh aleyhisselam’ı, övgü ile an. O, kavmi arasında 950 yıl kalmış, onları Allah’a ibadete davet etmiş, O’na ortak koşmaktan vazgeçmelerini istemişti. Çağrısını tekrar tekrar yineleyip gizli ve açık, gece ve gündüz her şekilde onları davet etmişti. Öğüt vermenin hiçbir fayda sağlamadığını, onları vazgeçirmeye çalışmanın herhangi bir etkisinin olmadığını görünce yüce Rabbine şöylece seslenip niyaz etmişti:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan hem kullarını saptırırlar hem de günahkar ve aşırı derecede kâfirden başka evlat doğurmazlar.”(Nuh, 71/56-57) Yüce Allah da duasını kabul buyurarak onları suda boğmuş, geriye kimseyi bırakmamıştı. Buna karşılık Yüce Allah; Nuh’u, aile efradını ve onunla birlikte bulunan mü’minleri gemide kurtarmıştı. Onun soyundan gelenleri baki kılmış ve onlara kendileri ile alay eden kavmine karşı yardım ve zafer ihsan etmişti.
Enbiya 21:78
78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.
78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.
80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.
82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.
Enbiya 21:79
78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.
78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.
80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.
82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.
Enbiya 21:80
78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.
78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.
80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.
82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.
Enbiya 21:81
78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.
78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.
80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.
82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.
Enbiya 21:82
78- Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. 79- Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik. Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık. (Bunları) yapanlar biziz. 80- Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz? 81- Süleyman’ın emrine de şiddetli esen rüzgarı verdik ki onun emriyle bereketli kıldığımız topraklara eserdi. Biz her şeyi biliriz. 82- Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler bizlerdik.
78. Yani şu iki şerefli peygamber olan Davud ile Süleyman’ı da övgü ile an. Çünkü Allah onlara geniş bir ilim ve kullar arasında hikmetli hüküm vermeyi bahşetmiş idi. Bunun delili Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.” Yani iki taraf onların hükmüne başvurmuşlardı. Bunlardan birinin ekinine başkalarına ait koyunlar geceleyin girmiş, orada otlamış, ağaçlarda bulunan meyveleri ve ekini yemişlerdir. Davud aleyhisselam bu hususta şöyle bir hüküm vermişti: Koyunlar ekin sahibine ait olacaktı, çünkü koyun sahibinin bu konuda kusuru vardı. Bu yüzden koyun sahiplerini böylece cezalandırmayı uygun görmüştü. Süleyman ise doğruya en uygun bir hüküm vermişti. Ona göre koyun sahipleri, kendi koyunlarını ekin sahibine vereceklerdi. Ekin sahibi, bu koyunların sütünden ve yününden yararlanacak, diğer taraftan koyun sahipleri de ekin sahibinin ekinleri önceki durumuna dönünceye kadar ekinlere bakacaklardı. Ekinleri önceki haline gelince de herkes elinde bulunanı karşı tarafa geri verecek ve herkes kendi malını diğerinden alacaktı. Bu da Süleyman’ın kemâl derecesindeki kavrayışı ve zekasının bir sonucu idi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
79. “Biz” o meselenin en uygun çözümünü “Süleyman’a kavratmıştık.” Yani Süleyman’a bu meseleyi kavratmıştık. Ancak bu, Yüce Allah’ın bunun dışındaki meseleleri Davud’a kavratmadığı anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, bu meseleyi özellikle zikretmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:“Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Bu, hakimin bazen doğruya ve hakka isabet ettireceğinin bazen da yanılabileceğinin delilidir. Ancak o, elinden geleni yaptıktan sonra bu hatalı hükmünden dolayı kınanmaz. Daha sonra Yüce Allah, her bir peygamberine vermiş olduğu özel lütuflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ayrıca Davud’a onunla birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları amade kıldık.” Nakledildiğine göre Davud insanlar içinde en çok ibadet eden, Yüce Allah’ı çokça anan, tesbih eden ve O’nun şanını tazim eden biri idi. Yüce Allah ona, insanlardan hiç kimseye vermemiş olduğu güzel, dokunaklı ve kalbi yumuşatan bir ses vermişti. Böylece tesbih edip Yüce Allah’a senada bulunduğu sırada dilsiz dağlar ve kuşlar ona karşılık verirdi. Bu, Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bundan dolayı Allah:“(Bunları) yapanlar biziz” buyurmaktadır.
80. “Biz, ona sizin için, savaşlarınızda sizi korusun diye dokuma zırh yapma sanatını öğrettik.” Yani Allah, Davud aleyhisselam’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Zırhları yapan, bunu başkalarına öğreten ilk kişi odur. Bunları yapma sanatı ondan sonrakilere böylelikle miras kalmıştır. Yüce Allah, demiri kendisine yumuşatmış, zırhları nasıl dokuyacağını öğretmişti. Zırhların faydası ise pek büyüktür. Bu zırhlar savaş esnasında ve çarpışmaların kızışması halinde insanları korur. “Artık” Yüce Allah’ın üzerinizdeki nimetine “şükredecek misiniz?” Çünkü O, bu nimeti kulu Davud vasıtası ile size ihsan etmiş bulunuyor. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaştığınızda (darbelerden) koruyacak elbiseler/zırhlar var etmiştir. İşte O, teslim/müslüman olasınız diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlar.”(en-Nahl, 16/81) üce Allah’ın Davud aleyhisselam’a zırh yapmayı öğretmesi ve demiri ona yumuşatması harikulade bir iş olup müfessirlerin dedikleri gibi bunun şöyle olma ihtimali vardır: Yüce Allah ona demiri o derece yumuşatmıştı ki, o bu demiri ateşte ısıtıp eritmeksizin tıpkı bir hamur ve bir çamur gibi işleyebiliyordu. Diğer bir ihtimale göre Yüce Allah’ın Davud’a bu işi öğretmesi tabii kanunlara uygun olmuştur. Yani demirin ona yumuşatılması, Yüce Allah’ın ona öğretmiş olduğu demiri eritip yumuşatmak için şu anda bilinen sebepler ile olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan mana da budur. Çünkü Yüce Allah, bu nimetini kullarına hatırlatmakta ve buna şükretmelerini emretmektedir. Eğer kulun bu zırh yapma işi, Yüce Allah’ın kullarının gücü çerçevesinde takdir ettiği işlerden olmamış olsa idi bununla onlara nimetini hatırlatmaz, onlara olan faydasını dile getirmezdi. Ayrıca Davud’un yapmış olduğu zırhların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da mümkün değildir. Asıl kastedilen, genel olarak zırh yapma imkanının bir nimet olduğunun hatırlatılmasıdır. Müfessirlerin söz konusu ettiği ihtimalin lehine Yüce Allah’ın:“Ve biz ona demiri yumuşatmıştık”(Sebe, 34/10) buyruğundan başka delil bulunmamaktadır. Ancak bu buyrukta herhangi bir sebep/vasıta olmaksızın demirin yumuşatıldığından söz edilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
81. “Süleyman’ın emrine de şiddetli” sert ve hızlıca “esen rüzgarı verdik ki onun emriyle” Bu rüzgar, nereye emrederse onun emrine göre eser ve gidişi de dönüşü de bir aylık mesafe olan yerlere giderdi, “bereketli kıldığımız topraklara eserdi.” Burası, onun yerleştiği yer olan Şam topraklarıydı. Rüzgarın sırtında doğuya ve batıya giderdi, bu rüzgarın dönüp geldiği yer ise o mübarek topraklardı. “Biz her şeyi biliriz.” Bizim bilgimiz her şeyi kuşatmıştır. Biz Davud’a da Süleyman’a da kendilerini sözünü ettiğimiz bu seviyeye kendisi vasıtası ile ulaştırdığımız her şeyi biliriz.
82. “Şeytanlardan kendisi için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik)” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın özelliklerindendi. Yüce Allah şeytanları ve ifritleri, onun emrine vermiş ve onu birtakım işlerde onları kullanabilecek güce sahip kılmıştı. Onların yaptıkları işlerin pek çoğu da başkalarının güç yetiremeyeceği türdendi. Bu şeytan ve ifritlerin kimisi Süleyman’ın emri ile denize dalıp oradan inci ve benzeri şeyleri çıkartırdı. Kimileri de ona “köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı.”(Sebe, 34/13) Süleyman bunların bir kesimini de Beytu’l-Makdisi inşa etmek ile görevlendirmişti. Onlar Beytu’l-Makdisi yaparlarken Süleyman’ın eceli gelmiş, vefat etmişti. Ama onlar -ileride Yüce Allah’ın izni ile geleceği gibi- onun vefat ettiğini öğreninceye kadar bir sene bu şekilde çalışmalarını sürdürmüşlerdi. “Onları gözetenler bizlerdik.” Yani onlar, Süleyman’a karşı gelemiyor, isyan edemiyorlardı. Aksine Yüce Allah kuvveti, izzeti ve egemenliği ile onları Süleyman’ın emri altında tutmuş, muhafaza etmişti.
Enbiya 21:83
83- Eyyub’u da (an). Hani Rabbine:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti. 84- Biz de onun duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı kaldırdık. Ona hem katımızdan bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.
83. Yani kulumuz ve rasûlümüz Eyyub’u da övgü ile, kadrini yücelterek an. Allah onu çok ağır bir musibet ile sınamış, onun gerçekten sabırlı ve Rabbinden razı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şöyle ki şeytan, -Allah tarafından bir sınama ve bir imtihan olmak üzere- ona musallat kılınmış ve vücudunda pek büyük yaralar açılmıştı. Eyyub uzun bir süre bu halde kaldı. Bela ve sıkıntıları ağırlaştı, yakınları vefat etti ve malı elinden gitti. Rabbine şu sözleri ile niyazda bulundu:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin.” Böylelikle Yüce Allah’a hem durumunu bildirip musibet ve sıkıntının ulaştığı noktayı arz ederek hem de Rabbinin her şeyi kuşatan geniş rahmetini dile getirerek tevessül etti.
84. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak dedi ki:“Ayağını yere vur. İşte hem yıkanacak hem de içilecek soğuk bir su!”(Sad, 38/42) Eyyub da ayağını yere vurdu. Onun bu vuruşundan soğuk bir pınar fışkırdı, ondan yıkandı ve içti. Şanı Yüce Allah, böylelikle ondaki rahatsızlıkları giderdi. “Ona hem katımızdan” sabredip haline rıza gösterdiği için “bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” Yüce Allah sağlık ve afiyetin yanı sıra ona pek çok çoluk çocuk ve mal bağışladı. Böylelikle Yüce Allah, onu âhiretteki mükâfatlardan önce dünyada da mükâfatlandırmış oldu. Onu sabrın faydasını gören gerçek kulluk edenlere bir öğüt/ibret kıldı ki Eyyub aleyhisselam’a isabet eden musibeti, sonra onun ortadan kalkmasından sonra Allah’ın ona vermiş olduğu mükâfatları görüp de bunun sebebinin sabır olduğunu görsünler. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, şu buyruğunda onun bu özelliğinden övgü ile söz etmektedir:“Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldur! Çünkü o (bize) çokça yönelen bir kul idi.” Böylece o kullar, başlarına herhangi bir sıkıntı geldiğinde onu kendilerine örnek ve uyulacak bir önder kabul ederler.
Enbiya 21:84
83- Eyyub’u da (an). Hani Rabbine:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti. 84- Biz de onun duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı kaldırdık. Ona hem katımızdan bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.
83. Yani kulumuz ve rasûlümüz Eyyub’u da övgü ile, kadrini yücelterek an. Allah onu çok ağır bir musibet ile sınamış, onun gerçekten sabırlı ve Rabbinden razı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şöyle ki şeytan, -Allah tarafından bir sınama ve bir imtihan olmak üzere- ona musallat kılınmış ve vücudunda pek büyük yaralar açılmıştı. Eyyub uzun bir süre bu halde kaldı. Bela ve sıkıntıları ağırlaştı, yakınları vefat etti ve malı elinden gitti. Rabbine şu sözleri ile niyazda bulundu:“Başıma bu sıkıntı geldi. Sense merhametlilerin en merhametlisisin.” Böylelikle Yüce Allah’a hem durumunu bildirip musibet ve sıkıntının ulaştığı noktayı arz ederek hem de Rabbinin her şeyi kuşatan geniş rahmetini dile getirerek tevessül etti.
84. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak dedi ki:“Ayağını yere vur. İşte hem yıkanacak hem de içilecek soğuk bir su!”(Sad, 38/42) Eyyub da ayağını yere vurdu. Onun bu vuruşundan soğuk bir pınar fışkırdı, ondan yıkandı ve içti. Şanı Yüce Allah, böylelikle ondaki rahatsızlıkları giderdi. “Ona hem katımızdan” sabredip haline rıza gösterdiği için “bir rahmet hem de kullukta bulunanlara bir öğüt/ibret olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.” Yüce Allah sağlık ve afiyetin yanı sıra ona pek çok çoluk çocuk ve mal bağışladı. Böylelikle Yüce Allah, onu âhiretteki mükâfatlardan önce dünyada da mükâfatlandırmış oldu. Onu sabrın faydasını gören gerçek kulluk edenlere bir öğüt/ibret kıldı ki Eyyub aleyhisselam’a isabet eden musibeti, sonra onun ortadan kalkmasından sonra Allah’ın ona vermiş olduğu mükâfatları görüp de bunun sebebinin sabır olduğunu görsünler. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, şu buyruğunda onun bu özelliğinden övgü ile söz etmektedir:“Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldur! Çünkü o (bize) çokça yönelen bir kul idi.” Böylece o kullar, başlarına herhangi bir sıkıntı geldiğinde onu kendilerine örnek ve uyulacak bir önder kabul ederler.
Enbiya 21:85
85- İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların her biri, sabredenlerdendi. 86- Biz, onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar salihlerden idiler.
85. Yani bu seçkin kullarımızı ve risalet verdiğimiz peygamberlerimizi de en güzel şekilde an, onları en ileri derecede övgü ile yad et. İbrahim’in oğlu İsmail’i ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden ikisi olan İdris ile Zülkifl’i hatırla! “Onların her biri sabredenlerdendi.” Sabır, nefsi tabiatı itibarı ile meylettiği şeylerden alıkoymak, engellemektir. Bu da sabrın üç çeşidini kapsar: Allah’a itaat üzere sabır, Allah’a isyandan uzak durmakta sabır, Allah’ın acı ve ızdırap verici kaderlerine tahammül göstererek sabır. Kul, sabrın bu üç çeşidinin de hakkını vermedikçe tam anlamı ile sabırlı ünvanına hak kazanamaz. İşte bu peygamberleri -salat ve selam onlara olsun- Yüce Allah sabır ile vasfetmiştir. Böylelikle bu, onların sabrın hakkını eksiksiz yerine getirdiklerine ve gereğini hakkı ile ifa ettiklerine delildir.
86. Yine Yüce Allah, bunları salih olmakla da nitelendirmektedir. Salih olmak, Allah’ı bilen, seven, her vakit ona yönelen bir kalbe; her zaman Allah’ın zikri ile diri olan bir dile; Allah’a itaat edip masiyetlerden uzak olan azalara sahip olmak demektir. İşte Yüce Allah, bu peygamberleri salih ve sabırlı olmaları sebebi ile rahmetine almış, onları diğer peygamber kardeşleri ile birlikte dünya ve âhirette pek çok mükâfatlara ve ecirlere mazhar kılmıştır. Eğer Yüce Allah’ın alemler arasında onların anılmalarına dikkat çekmesinden, onlara sonrakiler arasında övgü ile anılmalarını sağlamasından başka bir mükafatları olmasaydı, sadece bu bile şeref ve fazilet olarak yeterdi.
Enbiya 21:86
85- İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların her biri, sabredenlerdendi. 86- Biz, onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar salihlerden idiler.
85. Yani bu seçkin kullarımızı ve risalet verdiğimiz peygamberlerimizi de en güzel şekilde an, onları en ileri derecede övgü ile yad et. İbrahim’in oğlu İsmail’i ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden ikisi olan İdris ile Zülkifl’i hatırla! “Onların her biri sabredenlerdendi.” Sabır, nefsi tabiatı itibarı ile meylettiği şeylerden alıkoymak, engellemektir. Bu da sabrın üç çeşidini kapsar: Allah’a itaat üzere sabır, Allah’a isyandan uzak durmakta sabır, Allah’ın acı ve ızdırap verici kaderlerine tahammül göstererek sabır. Kul, sabrın bu üç çeşidinin de hakkını vermedikçe tam anlamı ile sabırlı ünvanına hak kazanamaz. İşte bu peygamberleri -salat ve selam onlara olsun- Yüce Allah sabır ile vasfetmiştir. Böylelikle bu, onların sabrın hakkını eksiksiz yerine getirdiklerine ve gereğini hakkı ile ifa ettiklerine delildir.
86. Yine Yüce Allah, bunları salih olmakla da nitelendirmektedir. Salih olmak, Allah’ı bilen, seven, her vakit ona yönelen bir kalbe; her zaman Allah’ın zikri ile diri olan bir dile; Allah’a itaat edip masiyetlerden uzak olan azalara sahip olmak demektir. İşte Yüce Allah, bu peygamberleri salih ve sabırlı olmaları sebebi ile rahmetine almış, onları diğer peygamber kardeşleri ile birlikte dünya ve âhirette pek çok mükâfatlara ve ecirlere mazhar kılmıştır. Eğer Yüce Allah’ın alemler arasında onların anılmalarına dikkat çekmesinden, onlara sonrakiler arasında övgü ile anılmalarını sağlamasından başka bir mükafatları olmasaydı, sadece bu bile şeref ve fazilet olarak yeterdi.
Enbiya 21:87
87- Balık sahibi (Yunus’u) da (an). Hani o, (kavmine) kızıp gitmişti de bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti. 88- Biz de duasını kabul edip kendisini sıkıntıdan kurtarmıştık. Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.
87-88. Yani kulumuz ve rasûlümüz olan, “balık sahibi” anlamına gelen Zünnun’u, yani Yunus’u da an. Ondan güzel övgü ile söz et, onu güzel bir şekilde yad et. Allah, onu kavmine peygamber olarak göndermiş, onları davet ettiği halde iman etmemişlerdi. Yunus aleyhisselam da bir süre tayin edip o zaman başlarına azabın geleceğini söyleyerek onları uyarmıştı. Azap da onlara yaklaşmış ve onu gözleri ile görmüşlerdi. O vakit hep birlikte Yüce Allah’a yöneldiler, yalvara yakara tevbeye sarıldılar. Allah da şu buyruğunda belirttiği gibi onlardan azabı kaldırdı:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke halkı olsaydı ya! Yunus’un kavmi bundan müstesnadır. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.”(Yunus, 10/98) Yine bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz onu yüz bin hatta daha fazla kimseye gönderdik. Onlar imana geldiler. Biz de onları bir zamana kadar faydalandırdık.”(es-Sâffât, 37/147-148) Bu büyük ümmetin Yunus’un daveti ile iman etmesi onun, en büyük faziletlerindendir. Ama o, bir vakit öfkelenerek gitmiş ve Yüce Allah’ın bize Kitabında sözünü etmediği ve esasen bizim de bilmeye ihtiyacımız bulunmayan bir hata dolayısı ile Rabbinden izin almadan kavminden ayrılmıştı. Zira Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani kaçıp o yüklü gemiye binmişti... Kınanmış bir halde iken balık onu yuttu.”(es-Sâffât, 37/140-142) Yani o kendisi sebebi ile kınandığı bir iş yapmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu iş, Allah'ın kendisine izin vermesinden önce onun bu şekilde acele etmesi ve kavmine kızıp gitmesi idi. O, Yüce Allah’ın kendisini sıkıştırmayacağını, yani balığın karnında onu zora sokmayacağını sanmıştı. Yahut da bu şekilde Yüce Allah’tan kaçabileceğini aklından geçirmişti ki Allah’ın kâmil kullarının bu şekilde gelip geçici, sabit olmayan bir düşünceye kapılmalarına bir mani yoktur. Derken Yunus bazı kimselerle birlikte gemiye bindi. Gemidekiler, hepsi gemide kalacak olurlarsa boğulacaklarından endişeye kapıldıkları sırada aralarından denize kimi atacaklarını tespit etmek için kura çektiler. Kura Yunus’a isabet edince onu attılar. Bir balık da onu yuttu ve Yunus ile birlikte denizin karanlıklarında kaybolup gitti. İşte bu karanlıklar içerisinde Yunus:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tehzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmiş, niyaz etmişti. Bu sözleri ile Yüce Allah’ın uluhiyetinin kemâlini dile getirmiş, O’nu her türlü eksiklik, kusur ve zatına yakışmayan noksanlıklardan tenzih etmiş, zalimlik ettiğini ve suç işlediğini böylelikle itiraf etmişti. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı (insanların) diriltilecekleri güne kadar (o balığın) karnında kalırdı.”(es-Saffat, 37/143-144)“Biz de duasını kabul edip kendisini sıkıntıdan kurtarmıştık;” yani içine düştüğü bu sıkıntıdan kurtarmıştık. “Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” Bu, herhangi bir keder ve sıkıntıya düşen her mü’mini -imanı sebebi ile- Allah'ın, -Yunus aleyhisselam’a yaptığı gibi- o keder ve sıkıntıdan kurtaracağına, o sıkıntısını açıp gidereceğine dair bir vaat ve müjdedir.
Enbiya 21:88
87- Balık sahibi (Yunus’u) da (an). Hani o, (kavmine) kızıp gitmişti de bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti. 88- Biz de duasını kabul edip kendisini sıkıntıdan kurtarmıştık. Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.
87-88. Yani kulumuz ve rasûlümüz olan, “balık sahibi” anlamına gelen Zünnun’u, yani Yunus’u da an. Ondan güzel övgü ile söz et, onu güzel bir şekilde yad et. Allah, onu kavmine peygamber olarak göndermiş, onları davet ettiği halde iman etmemişlerdi. Yunus aleyhisselam da bir süre tayin edip o zaman başlarına azabın geleceğini söyleyerek onları uyarmıştı. Azap da onlara yaklaşmış ve onu gözleri ile görmüşlerdi. O vakit hep birlikte Yüce Allah’a yöneldiler, yalvara yakara tevbeye sarıldılar. Allah da şu buyruğunda belirttiği gibi onlardan azabı kaldırdı:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke halkı olsaydı ya! Yunus’un kavmi bundan müstesnadır. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.”(Yunus, 10/98) Yine bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz onu yüz bin hatta daha fazla kimseye gönderdik. Onlar imana geldiler. Biz de onları bir zamana kadar faydalandırdık.”(es-Sâffât, 37/147-148) Bu büyük ümmetin Yunus’un daveti ile iman etmesi onun, en büyük faziletlerindendir. Ama o, bir vakit öfkelenerek gitmiş ve Yüce Allah’ın bize Kitabında sözünü etmediği ve esasen bizim de bilmeye ihtiyacımız bulunmayan bir hata dolayısı ile Rabbinden izin almadan kavminden ayrılmıştı. Zira Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani kaçıp o yüklü gemiye binmişti... Kınanmış bir halde iken balık onu yuttu.”(es-Sâffât, 37/140-142) Yani o kendisi sebebi ile kınandığı bir iş yapmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu iş, Allah'ın kendisine izin vermesinden önce onun bu şekilde acele etmesi ve kavmine kızıp gitmesi idi. O, Yüce Allah’ın kendisini sıkıştırmayacağını, yani balığın karnında onu zora sokmayacağını sanmıştı. Yahut da bu şekilde Yüce Allah’tan kaçabileceğini aklından geçirmişti ki Allah’ın kâmil kullarının bu şekilde gelip geçici, sabit olmayan bir düşünceye kapılmalarına bir mani yoktur. Derken Yunus bazı kimselerle birlikte gemiye bindi. Gemidekiler, hepsi gemide kalacak olurlarsa boğulacaklarından endişeye kapıldıkları sırada aralarından denize kimi atacaklarını tespit etmek için kura çektiler. Kura Yunus’a isabet edince onu attılar. Bir balık da onu yuttu ve Yunus ile birlikte denizin karanlıklarında kaybolup gitti. İşte bu karanlıklar içerisinde Yunus:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tehzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmiş, niyaz etmişti. Bu sözleri ile Yüce Allah’ın uluhiyetinin kemâlini dile getirmiş, O’nu her türlü eksiklik, kusur ve zatına yakışmayan noksanlıklardan tenzih etmiş, zalimlik ettiğini ve suç işlediğini böylelikle itiraf etmişti. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı (insanların) diriltilecekleri güne kadar (o balığın) karnında kalırdı.”(es-Saffat, 37/143-144)“Biz de duasını kabul edip kendisini sıkıntıdan kurtarmıştık;” yani içine düştüğü bu sıkıntıdan kurtarmıştık. “Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” Bu, herhangi bir keder ve sıkıntıya düşen her mü’mini -imanı sebebi ile- Allah'ın, -Yunus aleyhisselam’a yaptığı gibi- o keder ve sıkıntıdan kurtaracağına, o sıkıntısını açıp gidereceğine dair bir vaat ve müjdedir.
Enbiya 21:89
89- Zekeriyya’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle seslenmişti:“Rabbim beni bir başıma bırakma! Sen varislerin en hayırlısısın.” 90- Biz, duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık, zevcesini de onun için saliha/elverişli kıldık. Şüphesiz bu (peygamberler) hayırlı işlere koşarlar, ümit ve korku içinde Bize dua ederler ve yalnızca Bize huşu ile boyun bükerlerdi.
89. Yani kulumuz ve rasûlümüz Zekeriya’yı da güzel bir şekilde anarak onun üstün menkıbe ve faziletlerini anlatarak hatırla! Bunlardan birisi de onun insanların hayrını istediğini ve Allah’ın ona olan rahmetini ortaya koyan bu üstün menkıbesidir. Şöyle ki o:“Rabbim beni bir başıma bırakma!” diye dua etmişti. Yani şöyle demişti:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım. Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla! Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”(Meryem, 19/4-6) İşte bu âyet-i kerimelerden onun, ecelinin yaklaştığı, artık kendisinden sonra Yüce Allah’a davet, Allah’ın kullarına nasihat hususunda yerini tutacak kimsenin bulunmadığıdan, tek başına kalıp arkasından ifa ettiği görevde kendisine yardımcı olacak ve onun yerini tutacak kimsenin kalmayacağından endişe ettiği bir zamanda “Rabbim, beni bir başıma bırakma” diyerek bu duayı yaptığını anlıyoruz. “Sen varislerin en hayırlısısın.” Sen baki kalacakların, benim arkamdan hayrı sürdüreceklerin en hayırlısısın ve sen kullarına benden daha merhametlisin. Ancak ben, kendisi vasıtası ile kalbimin mutmain olacağı, ruhumun sükûn bulacağı, onunla kazanacağım sevabın benim mizanıma ağırlık olarak geçeceği bir şey istiyorum.
90. “Biz duasını kabul edip ona” daha önce kendisine Allah’ın kimseyi adaş kılmadığı o şerefli peygamber olan “Yahya’yı bağışladık, zevcesini de onun için saliha/elverişli kıldık.” Daha önceleri kısır iken çocuk doğuramaz halde iken, Allah onu peygamberi Zekeriya için hamile olmaya elverişli hale getirdi. Bu ise kişinin salih bir arkadaşının bulunmasının, oturup kalktığı kişinin salih olmasının faydalarındandır. Bu salih kişinin bereketi arkadaşına da ulaşır. Böylelikle Yahya, bu anne-babanın salih bir meyvesi olmuştu. üce Allah, bu peygamber ve rasûllerin her birisini tek başına zikrettikten sonra bu sefer de genel olarak hepsinden övgü ile şu şekilde söz etmektedir:“Şüphesiz bu (peygamberler) hayırlı işlere koşarlar,” bu hayırlı işlerde ellerini çabuk tutar, faziletli vakitlerinde bu işleri yapar, onları gereken şekilde layık-ı veçhile eda eder, güç yetirebildikleri herhangi bir fazileti terk etmeyerek mutlaka bütün fırsatları değerlendirirler, “ümit ve korku içinde Bize dua ederler” Dünya ve âhiret maslahatına dair arzu edilen şeyleri bizden dilerler, dünya ve âhirette zararlı olan ve kendilerinden korkulan hususlardan da bize sığınırlardı. Onlar, hem ümitli hem korku içinde olan kimselerdi. Gaflet içerisinde oyalanan ve gelişigüzel hareket eden kimseler değillerdi. “ve yalnızca Bize huşu ile boyun bükerlerdi.” Zilletle itaat eden, boyun eğen, yalvarıp yakaran kimselerdi. Bu, onların Rablerini kemâl derecesinde tanımalarından ötürüdür.
Enbiya 21:90
89- Zekeriyya’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle seslenmişti:“Rabbim beni bir başıma bırakma! Sen varislerin en hayırlısısın.” 90- Biz, duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık, zevcesini de onun için saliha/elverişli kıldık. Şüphesiz bu (peygamberler) hayırlı işlere koşarlar, ümit ve korku içinde Bize dua ederler ve yalnızca Bize huşu ile boyun bükerlerdi.
89. Yani kulumuz ve rasûlümüz Zekeriya’yı da güzel bir şekilde anarak onun üstün menkıbe ve faziletlerini anlatarak hatırla! Bunlardan birisi de onun insanların hayrını istediğini ve Allah’ın ona olan rahmetini ortaya koyan bu üstün menkıbesidir. Şöyle ki o:“Rabbim beni bir başıma bırakma!” diye dua etmişti. Yani şöyle demişti:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım. Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla! Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”(Meryem, 19/4-6) İşte bu âyet-i kerimelerden onun, ecelinin yaklaştığı, artık kendisinden sonra Yüce Allah’a davet, Allah’ın kullarına nasihat hususunda yerini tutacak kimsenin bulunmadığıdan, tek başına kalıp arkasından ifa ettiği görevde kendisine yardımcı olacak ve onun yerini tutacak kimsenin kalmayacağından endişe ettiği bir zamanda “Rabbim, beni bir başıma bırakma” diyerek bu duayı yaptığını anlıyoruz. “Sen varislerin en hayırlısısın.” Sen baki kalacakların, benim arkamdan hayrı sürdüreceklerin en hayırlısısın ve sen kullarına benden daha merhametlisin. Ancak ben, kendisi vasıtası ile kalbimin mutmain olacağı, ruhumun sükûn bulacağı, onunla kazanacağım sevabın benim mizanıma ağırlık olarak geçeceği bir şey istiyorum.
90. “Biz duasını kabul edip ona” daha önce kendisine Allah’ın kimseyi adaş kılmadığı o şerefli peygamber olan “Yahya’yı bağışladık, zevcesini de onun için saliha/elverişli kıldık.” Daha önceleri kısır iken çocuk doğuramaz halde iken, Allah onu peygamberi Zekeriya için hamile olmaya elverişli hale getirdi. Bu ise kişinin salih bir arkadaşının bulunmasının, oturup kalktığı kişinin salih olmasının faydalarındandır. Bu salih kişinin bereketi arkadaşına da ulaşır. Böylelikle Yahya, bu anne-babanın salih bir meyvesi olmuştu. üce Allah, bu peygamber ve rasûllerin her birisini tek başına zikrettikten sonra bu sefer de genel olarak hepsinden övgü ile şu şekilde söz etmektedir:“Şüphesiz bu (peygamberler) hayırlı işlere koşarlar,” bu hayırlı işlerde ellerini çabuk tutar, faziletli vakitlerinde bu işleri yapar, onları gereken şekilde layık-ı veçhile eda eder, güç yetirebildikleri herhangi bir fazileti terk etmeyerek mutlaka bütün fırsatları değerlendirirler, “ümit ve korku içinde Bize dua ederler” Dünya ve âhiret maslahatına dair arzu edilen şeyleri bizden dilerler, dünya ve âhirette zararlı olan ve kendilerinden korkulan hususlardan da bize sığınırlardı. Onlar, hem ümitli hem korku içinde olan kimselerdi. Gaflet içerisinde oyalanan ve gelişigüzel hareket eden kimseler değillerdi. “ve yalnızca Bize huşu ile boyun bükerlerdi.” Zilletle itaat eden, boyun eğen, yalvarıp yakaran kimselerdi. Bu, onların Rablerini kemâl derecesinde tanımalarından ötürüdür.
Enbiya 21:91
91- Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve hem onu hem de oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık. 92- İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız Bana ibadet edin.” 93- Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler. Hepsi de bize döneceklerdir. 94- Artık kim mü’min olarak salih ameller işlerse onun gayretleri inkar edilmez. Biz onu muhakkak yazmaktayız.
91. Yani kadr-u kıymetini açıklayarak, şerefini açıkça dile getirerek, övgü ile söz ederek Meryem’i de an. Yüce Allah:“Irzını koruyan” buyurmaktadır. Yani o, namus ve haysiyetini haramdan ve harama yaklaşmaktan korumuştu. Hatta helâlden bile uzak tutmuş, ibadetle meşgul olduğundan ve bütün zamanını Rabbine hizmet ile doldurduğundan dolayı evlenmemişti. Cibril aleyhisselam, ona hilkatı tam, eksiksiz ve güzel bir insan suretinde geldiğinde:“Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)”(Meryem, 19/18) demişti. Yüce Allah da onu amelinin türünden mükâfatlandırmış ve ona babasız bir evlat ihsan etmişti. Cebrail aleyhisselam ona üflemiş ve Allah’ın izni ile gebe kalmıştı. Hiçbir kimse kendisine dokunmaksızın hamile kalıp doğurduğu oğlu, bu oğlun beşikte bebekken konuşması, ithamcıların Meryem hakkındaki su-i zanlarından onu temize çıkarması, kendi durumunu haber vermesi, onun ellerinde meşhur pek çok olağanüstü olayların ve mucizeleri gerçekleşmesi suretiyle “onu ve oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık.” Böylelikle Meryem de oğlu da nesiller boyu sözü edilen, ibret alanların ibret aldığı bir alâmet ve ibret sebebi olmuşlardı.
92. Yüce Allah peygamberleri söz konusu ettikten sonra bütün insanlara hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir.” Yani sözü edilen bu peygamberler, sizin ümmetiniz, kendilerini rehber tanımanız ve hidâyetlerine uymanız gereken önderlerinizdir. Hepsi de aynı din ve aynı yol üzeredirler. Hepinizin Rabbi de birdir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Ben de sizin Rabbinizim.” Sizi yaratan, din ve dünyadaki nimetlerimle sizi terbiye eden Benim. Rab bir, peygamber bir, din de bir olduğuna göre -ki bu din, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, bütün şekilleri ile yalnız Allah’a ibadet etmektir- o halde yerine getirmeniz gereken görev, bu ibadeti ifa etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde bana yalnız bana ibadet edin.” Yüce Allah, ibadeti daha önce sözü edilenlerin bir sonucu olarak dile getirmektedir. Yani onların sonucu O’na ibadet etmeyi gerektirmektedir.
93. Bu ibadet hususunda insanların birlik olmaları, bu konuda tefrikaya düşmemeleri gerekirdi, onlara yaraşan buydu. Fakat kıskançlık ve düşmanlık, insanların parçalanıp dağılmasından başka bir şeye el vermez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Buna rağmen onlar din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler.” Yani peygamberlere tâbi olanlara mensup bazıları, çeşitli fırkalara, gruplara ve bölüklere ayrıldılar da herkes kendisinin haklı olduğunu diğer fırkaların batıl olduğunu iddia etti. “Her fırka, kendi yanlarında olanla sevinmektedir.”(el-Mü’minin, 23/53; er-Rûm, 30/32) Bu fırkalar arasından hakkı isabet ettirenlerin, peygamberlere uyarak dosdoğru dini ve sırat-i müstakimi izleyen kimseler olduğu bilinen bir gerçektir. Örtünün açılıp gizliliklerin açığa çıkacağı ve Allah'ın, aralarında kesin hükmünü vermek üzere insanları haşredeceği zaman kimlerin hak üzere oldukları ortaya çıkacaktır. İşte o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu da ayan beyan bilinecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu ayrılmış fırkaların ve diğerlerinin “hepsi bize döneceklerdir.” Biz de onlara amellerinin karşılıklarını eksiksiz şekilde vereceğiz.
94. Daha sonra Yüce Allah, onların amellerinin karşılığına dair hem lafzen hem de manen net bir açıklama yaparak şöyle buyurmaktadır:“Kim” Allah’a, peygamberlerine ve peygamberlerinin getirdiklerine inanan bir “mü’min olarak salih ameller” peygamberlerin teşri buyurduğu ve semavi kitapların teşvik ettiği amelleri “işlerse, onun gayretleri inkar edilmez.” Onun yaptıklarını boşa çıkarmayız. Aksine onu kat kat fazlası ile mükâfatlandırırız. “Biz onu muhakkak yazmaktayız.” O işlediğini Levh-i Mahfuzda olsun, Hafaza melekleri ile beraber bulunan amel defterlerinde olsun yazıp tespit ederiz. Bu ayet, mana itibariyle de şunu ifade etmektedir: Salih ameller işlemeyen yahut da mü’min olmaksızın salih ameller işleyen kimseler dünyalarında da dinlerinde de hüsrandadırlar.
Enbiya 21:92
91- Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve hem onu hem de oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık. 92- İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız Bana ibadet edin.” 93- Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler. Hepsi de bize döneceklerdir. 94- Artık kim mü’min olarak salih ameller işlerse onun gayretleri inkar edilmez. Biz onu muhakkak yazmaktayız.
91. Yani kadr-u kıymetini açıklayarak, şerefini açıkça dile getirerek, övgü ile söz ederek Meryem’i de an. Yüce Allah:“Irzını koruyan” buyurmaktadır. Yani o, namus ve haysiyetini haramdan ve harama yaklaşmaktan korumuştu. Hatta helâlden bile uzak tutmuş, ibadetle meşgul olduğundan ve bütün zamanını Rabbine hizmet ile doldurduğundan dolayı evlenmemişti. Cibril aleyhisselam, ona hilkatı tam, eksiksiz ve güzel bir insan suretinde geldiğinde:“Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)”(Meryem, 19/18) demişti. Yüce Allah da onu amelinin türünden mükâfatlandırmış ve ona babasız bir evlat ihsan etmişti. Cebrail aleyhisselam ona üflemiş ve Allah’ın izni ile gebe kalmıştı. Hiçbir kimse kendisine dokunmaksızın hamile kalıp doğurduğu oğlu, bu oğlun beşikte bebekken konuşması, ithamcıların Meryem hakkındaki su-i zanlarından onu temize çıkarması, kendi durumunu haber vermesi, onun ellerinde meşhur pek çok olağanüstü olayların ve mucizeleri gerçekleşmesi suretiyle “onu ve oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık.” Böylelikle Meryem de oğlu da nesiller boyu sözü edilen, ibret alanların ibret aldığı bir alâmet ve ibret sebebi olmuşlardı.
92. Yüce Allah peygamberleri söz konusu ettikten sonra bütün insanlara hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir.” Yani sözü edilen bu peygamberler, sizin ümmetiniz, kendilerini rehber tanımanız ve hidâyetlerine uymanız gereken önderlerinizdir. Hepsi de aynı din ve aynı yol üzeredirler. Hepinizin Rabbi de birdir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Ben de sizin Rabbinizim.” Sizi yaratan, din ve dünyadaki nimetlerimle sizi terbiye eden Benim. Rab bir, peygamber bir, din de bir olduğuna göre -ki bu din, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, bütün şekilleri ile yalnız Allah’a ibadet etmektir- o halde yerine getirmeniz gereken görev, bu ibadeti ifa etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde bana yalnız bana ibadet edin.” Yüce Allah, ibadeti daha önce sözü edilenlerin bir sonucu olarak dile getirmektedir. Yani onların sonucu O’na ibadet etmeyi gerektirmektedir.
93. Bu ibadet hususunda insanların birlik olmaları, bu konuda tefrikaya düşmemeleri gerekirdi, onlara yaraşan buydu. Fakat kıskançlık ve düşmanlık, insanların parçalanıp dağılmasından başka bir şeye el vermez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Buna rağmen onlar din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler.” Yani peygamberlere tâbi olanlara mensup bazıları, çeşitli fırkalara, gruplara ve bölüklere ayrıldılar da herkes kendisinin haklı olduğunu diğer fırkaların batıl olduğunu iddia etti. “Her fırka, kendi yanlarında olanla sevinmektedir.”(el-Mü’minin, 23/53; er-Rûm, 30/32) Bu fırkalar arasından hakkı isabet ettirenlerin, peygamberlere uyarak dosdoğru dini ve sırat-i müstakimi izleyen kimseler olduğu bilinen bir gerçektir. Örtünün açılıp gizliliklerin açığa çıkacağı ve Allah'ın, aralarında kesin hükmünü vermek üzere insanları haşredeceği zaman kimlerin hak üzere oldukları ortaya çıkacaktır. İşte o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu da ayan beyan bilinecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu ayrılmış fırkaların ve diğerlerinin “hepsi bize döneceklerdir.” Biz de onlara amellerinin karşılıklarını eksiksiz şekilde vereceğiz.
94. Daha sonra Yüce Allah, onların amellerinin karşılığına dair hem lafzen hem de manen net bir açıklama yaparak şöyle buyurmaktadır:“Kim” Allah’a, peygamberlerine ve peygamberlerinin getirdiklerine inanan bir “mü’min olarak salih ameller” peygamberlerin teşri buyurduğu ve semavi kitapların teşvik ettiği amelleri “işlerse, onun gayretleri inkar edilmez.” Onun yaptıklarını boşa çıkarmayız. Aksine onu kat kat fazlası ile mükâfatlandırırız. “Biz onu muhakkak yazmaktayız.” O işlediğini Levh-i Mahfuzda olsun, Hafaza melekleri ile beraber bulunan amel defterlerinde olsun yazıp tespit ederiz. Bu ayet, mana itibariyle de şunu ifade etmektedir: Salih ameller işlemeyen yahut da mü’min olmaksızın salih ameller işleyen kimseler dünyalarında da dinlerinde de hüsrandadırlar.
Enbiya 21:93
91- Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve hem onu hem de oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık. 92- İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız Bana ibadet edin.” 93- Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler. Hepsi de bize döneceklerdir. 94- Artık kim mü’min olarak salih ameller işlerse onun gayretleri inkar edilmez. Biz onu muhakkak yazmaktayız.
91. Yani kadr-u kıymetini açıklayarak, şerefini açıkça dile getirerek, övgü ile söz ederek Meryem’i de an. Yüce Allah:“Irzını koruyan” buyurmaktadır. Yani o, namus ve haysiyetini haramdan ve harama yaklaşmaktan korumuştu. Hatta helâlden bile uzak tutmuş, ibadetle meşgul olduğundan ve bütün zamanını Rabbine hizmet ile doldurduğundan dolayı evlenmemişti. Cibril aleyhisselam, ona hilkatı tam, eksiksiz ve güzel bir insan suretinde geldiğinde:“Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)”(Meryem, 19/18) demişti. Yüce Allah da onu amelinin türünden mükâfatlandırmış ve ona babasız bir evlat ihsan etmişti. Cebrail aleyhisselam ona üflemiş ve Allah’ın izni ile gebe kalmıştı. Hiçbir kimse kendisine dokunmaksızın hamile kalıp doğurduğu oğlu, bu oğlun beşikte bebekken konuşması, ithamcıların Meryem hakkındaki su-i zanlarından onu temize çıkarması, kendi durumunu haber vermesi, onun ellerinde meşhur pek çok olağanüstü olayların ve mucizeleri gerçekleşmesi suretiyle “onu ve oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık.” Böylelikle Meryem de oğlu da nesiller boyu sözü edilen, ibret alanların ibret aldığı bir alâmet ve ibret sebebi olmuşlardı.
92. Yüce Allah peygamberleri söz konusu ettikten sonra bütün insanlara hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir.” Yani sözü edilen bu peygamberler, sizin ümmetiniz, kendilerini rehber tanımanız ve hidâyetlerine uymanız gereken önderlerinizdir. Hepsi de aynı din ve aynı yol üzeredirler. Hepinizin Rabbi de birdir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Ben de sizin Rabbinizim.” Sizi yaratan, din ve dünyadaki nimetlerimle sizi terbiye eden Benim. Rab bir, peygamber bir, din de bir olduğuna göre -ki bu din, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, bütün şekilleri ile yalnız Allah’a ibadet etmektir- o halde yerine getirmeniz gereken görev, bu ibadeti ifa etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde bana yalnız bana ibadet edin.” Yüce Allah, ibadeti daha önce sözü edilenlerin bir sonucu olarak dile getirmektedir. Yani onların sonucu O’na ibadet etmeyi gerektirmektedir.
93. Bu ibadet hususunda insanların birlik olmaları, bu konuda tefrikaya düşmemeleri gerekirdi, onlara yaraşan buydu. Fakat kıskançlık ve düşmanlık, insanların parçalanıp dağılmasından başka bir şeye el vermez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Buna rağmen onlar din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler.” Yani peygamberlere tâbi olanlara mensup bazıları, çeşitli fırkalara, gruplara ve bölüklere ayrıldılar da herkes kendisinin haklı olduğunu diğer fırkaların batıl olduğunu iddia etti. “Her fırka, kendi yanlarında olanla sevinmektedir.”(el-Mü’minin, 23/53; er-Rûm, 30/32) Bu fırkalar arasından hakkı isabet ettirenlerin, peygamberlere uyarak dosdoğru dini ve sırat-i müstakimi izleyen kimseler olduğu bilinen bir gerçektir. Örtünün açılıp gizliliklerin açığa çıkacağı ve Allah'ın, aralarında kesin hükmünü vermek üzere insanları haşredeceği zaman kimlerin hak üzere oldukları ortaya çıkacaktır. İşte o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu da ayan beyan bilinecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu ayrılmış fırkaların ve diğerlerinin “hepsi bize döneceklerdir.” Biz de onlara amellerinin karşılıklarını eksiksiz şekilde vereceğiz.
94. Daha sonra Yüce Allah, onların amellerinin karşılığına dair hem lafzen hem de manen net bir açıklama yaparak şöyle buyurmaktadır:“Kim” Allah’a, peygamberlerine ve peygamberlerinin getirdiklerine inanan bir “mü’min olarak salih ameller” peygamberlerin teşri buyurduğu ve semavi kitapların teşvik ettiği amelleri “işlerse, onun gayretleri inkar edilmez.” Onun yaptıklarını boşa çıkarmayız. Aksine onu kat kat fazlası ile mükâfatlandırırız. “Biz onu muhakkak yazmaktayız.” O işlediğini Levh-i Mahfuzda olsun, Hafaza melekleri ile beraber bulunan amel defterlerinde olsun yazıp tespit ederiz. Bu ayet, mana itibariyle de şunu ifade etmektedir: Salih ameller işlemeyen yahut da mü’min olmaksızın salih ameller işleyen kimseler dünyalarında da dinlerinde de hüsrandadırlar.
Enbiya 21:94
91- Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve hem onu hem de oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık. 92- İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız Bana ibadet edin.” 93- Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler. Hepsi de bize döneceklerdir. 94- Artık kim mü’min olarak salih ameller işlerse onun gayretleri inkar edilmez. Biz onu muhakkak yazmaktayız.
91. Yani kadr-u kıymetini açıklayarak, şerefini açıkça dile getirerek, övgü ile söz ederek Meryem’i de an. Yüce Allah:“Irzını koruyan” buyurmaktadır. Yani o, namus ve haysiyetini haramdan ve harama yaklaşmaktan korumuştu. Hatta helâlden bile uzak tutmuş, ibadetle meşgul olduğundan ve bütün zamanını Rabbine hizmet ile doldurduğundan dolayı evlenmemişti. Cibril aleyhisselam, ona hilkatı tam, eksiksiz ve güzel bir insan suretinde geldiğinde:“Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)”(Meryem, 19/18) demişti. Yüce Allah da onu amelinin türünden mükâfatlandırmış ve ona babasız bir evlat ihsan etmişti. Cebrail aleyhisselam ona üflemiş ve Allah’ın izni ile gebe kalmıştı. Hiçbir kimse kendisine dokunmaksızın hamile kalıp doğurduğu oğlu, bu oğlun beşikte bebekken konuşması, ithamcıların Meryem hakkındaki su-i zanlarından onu temize çıkarması, kendi durumunu haber vermesi, onun ellerinde meşhur pek çok olağanüstü olayların ve mucizeleri gerçekleşmesi suretiyle “onu ve oğlunu âlemlere bir delil/ibret kıldık.” Böylelikle Meryem de oğlu da nesiller boyu sözü edilen, ibret alanların ibret aldığı bir alâmet ve ibret sebebi olmuşlardı.
92. Yüce Allah peygamberleri söz konusu ettikten sonra bütün insanlara hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz, tek bir dindir/ümmettir.” Yani sözü edilen bu peygamberler, sizin ümmetiniz, kendilerini rehber tanımanız ve hidâyetlerine uymanız gereken önderlerinizdir. Hepsi de aynı din ve aynı yol üzeredirler. Hepinizin Rabbi de birdir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Ben de sizin Rabbinizim.” Sizi yaratan, din ve dünyadaki nimetlerimle sizi terbiye eden Benim. Rab bir, peygamber bir, din de bir olduğuna göre -ki bu din, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, bütün şekilleri ile yalnız Allah’a ibadet etmektir- o halde yerine getirmeniz gereken görev, bu ibadeti ifa etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde bana yalnız bana ibadet edin.” Yüce Allah, ibadeti daha önce sözü edilenlerin bir sonucu olarak dile getirmektedir. Yani onların sonucu O’na ibadet etmeyi gerektirmektedir.
93. Bu ibadet hususunda insanların birlik olmaları, bu konuda tefrikaya düşmemeleri gerekirdi, onlara yaraşan buydu. Fakat kıskançlık ve düşmanlık, insanların parçalanıp dağılmasından başka bir şeye el vermez. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Buna rağmen onlar din işlerini parça parça edip aralarında ayrılığa düştüler.” Yani peygamberlere tâbi olanlara mensup bazıları, çeşitli fırkalara, gruplara ve bölüklere ayrıldılar da herkes kendisinin haklı olduğunu diğer fırkaların batıl olduğunu iddia etti. “Her fırka, kendi yanlarında olanla sevinmektedir.”(el-Mü’minin, 23/53; er-Rûm, 30/32) Bu fırkalar arasından hakkı isabet ettirenlerin, peygamberlere uyarak dosdoğru dini ve sırat-i müstakimi izleyen kimseler olduğu bilinen bir gerçektir. Örtünün açılıp gizliliklerin açığa çıkacağı ve Allah'ın, aralarında kesin hükmünü vermek üzere insanları haşredeceği zaman kimlerin hak üzere oldukları ortaya çıkacaktır. İşte o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu da ayan beyan bilinecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu ayrılmış fırkaların ve diğerlerinin “hepsi bize döneceklerdir.” Biz de onlara amellerinin karşılıklarını eksiksiz şekilde vereceğiz.
94. Daha sonra Yüce Allah, onların amellerinin karşılığına dair hem lafzen hem de manen net bir açıklama yaparak şöyle buyurmaktadır:“Kim” Allah’a, peygamberlerine ve peygamberlerinin getirdiklerine inanan bir “mü’min olarak salih ameller” peygamberlerin teşri buyurduğu ve semavi kitapların teşvik ettiği amelleri “işlerse, onun gayretleri inkar edilmez.” Onun yaptıklarını boşa çıkarmayız. Aksine onu kat kat fazlası ile mükâfatlandırırız. “Biz onu muhakkak yazmaktayız.” O işlediğini Levh-i Mahfuzda olsun, Hafaza melekleri ile beraber bulunan amel defterlerinde olsun yazıp tespit ederiz. Bu ayet, mana itibariyle de şunu ifade etmektedir: Salih ameller işlemeyen yahut da mü’min olmaksızın salih ameller işleyen kimseler dünyalarında da dinlerinde de hüsrandadırlar.
Enbiya 21:95
95- Helâk ettiğimiz bir ülke halkının (tekrar dünyaya) dönmeleri imkânsızdır.
95. Yani azaba uğrayıp helâk edilen ülke halklarının, yaptıkları kusurları telafi etmek için tekrar dünyaya dönmeleri mümkün değildir. Helak edilip azaba uğrayan kimseler için geri dönüş imkanı olmayacaktır. O halde bu buyruklara muhatap olanlar, helak edilmelerini gerektirecek şeyleri sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa bu azap onların başlarına iner, bunu kaldırmaya da imkân olmaz. O halde geri dönüşün ve kusurları telafi etmenin mümkün olduğu zamanda bu kötülüklerden vazgeçsinler.
Enbiya 21:96
96- Nihâyet Yecuc ile Mecuc (seddi) açılır da onlar her tepeden akın ederler. 97- Ve hak vaat (kıyamet) de yaklaşır. İşte o zaman bakarsın ki kâfirlerin gözleri (dehşetten) yerinden fırlamış! “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz bu (günden) gafil idik, hatta (onu inkar eden) zalim kimselerdik.” derler.
96. Bu buyruklarda Yüce Allah, insanları küfür ve masiyetlerini sürdürmekten sakındırmakta, Ye’cüc ile Me’cüc’ün setlerinin açılmasının yaklaşmış olduğunu belirterek uyarmaktadır. Ye’cüc ile Me’cüc, Âdemoğullarına mensup iki büyük kabiledir. Zülkarneyn, bunların yeryüzünde fesat çıkardıkları kendisine şikâyet edildiğinde üzerlerine bir set yapmıştı. Ahir zamanda onların bu setleri açılacak, onlar da Yüce Allah’ın nitelendirdiği bu durum ve vasıfta yüksekçe her bir yerden insanların üzerlerine akın edeceklerdir. Bu ifadede onların dikkat çekecek kadar çok olduklarına ve yeryüzünde hızlıca yayılacaklarına dair delil vardır. Bu da ya bizzat onların hızlıca geleceklerine yahut da Yüce Allah’ın onlar lehine yaratmış olacağı ve uzağı kendilerine yakınlaştıracak, zoru kendilerine kolaylaştıracak şekilde vereceği sebepler ile olacaktır. Onlar insanları baskıları altına alacak ve dünyada üstünlük sağlayacaklardır. Kimse onlara karşı savaşma gücünü kendinde bulamayacaktır.
97. “Ve hak vaat” Yani Yüce Allah’ın geleceğini vaat ettiği Kıyamet günü “yaklaşır.” Yüce Allah’ın vaadi haktır, doğrudur. İşte o gün karşı karşıya kalacakları aşırı dehşetli hallerden ve yoğun musibetlerin baskısından, işledikleri günah ve suçlarını bildiklerinden dolayı kâfirlerin gözlerinin dışarı fırladığını göreceksin. O vakit ölüm ve helakin gelip kendilerini kurtarmasını isteyecekler. Geçmişte yaptıkları için pişmanlık duyacaklar ve: “Gerçekten biz bu (günden) gafil idik” diyeceklerdir. Bu büyük günden gaflet içindeydik, ölüm bize gelip de Kıyamet günü ile karşılaşıncaya kadar dünyanın zevki içerisinde oyalanıp duruyorduk. Eğer bir kimsenin pişmanlıktan dolayı ölmesi söz konusu olsaydı hiç şüphesiz onlar o an ölürlerdi. “Hatta (onu inkar eden) zalim kimselerdik” diyerek de zalimliklerini itiraf edeceklerdir. Yüce Allah, onlar hakkında adaletli bir hüküm vermiş olacaktır. O vakit hem onların hem de tapındıkları varlıkların, cehennem ateşine götürülüp atılmaları emrolunacaktır. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
Enbiya 21:97
96- Nihâyet Yecuc ile Mecuc (seddi) açılır da onlar her tepeden akın ederler. 97- Ve hak vaat (kıyamet) de yaklaşır. İşte o zaman bakarsın ki kâfirlerin gözleri (dehşetten) yerinden fırlamış! “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz bu (günden) gafil idik, hatta (onu inkar eden) zalim kimselerdik.” derler.
96. Bu buyruklarda Yüce Allah, insanları küfür ve masiyetlerini sürdürmekten sakındırmakta, Ye’cüc ile Me’cüc’ün setlerinin açılmasının yaklaşmış olduğunu belirterek uyarmaktadır. Ye’cüc ile Me’cüc, Âdemoğullarına mensup iki büyük kabiledir. Zülkarneyn, bunların yeryüzünde fesat çıkardıkları kendisine şikâyet edildiğinde üzerlerine bir set yapmıştı. Ahir zamanda onların bu setleri açılacak, onlar da Yüce Allah’ın nitelendirdiği bu durum ve vasıfta yüksekçe her bir yerden insanların üzerlerine akın edeceklerdir. Bu ifadede onların dikkat çekecek kadar çok olduklarına ve yeryüzünde hızlıca yayılacaklarına dair delil vardır. Bu da ya bizzat onların hızlıca geleceklerine yahut da Yüce Allah’ın onlar lehine yaratmış olacağı ve uzağı kendilerine yakınlaştıracak, zoru kendilerine kolaylaştıracak şekilde vereceği sebepler ile olacaktır. Onlar insanları baskıları altına alacak ve dünyada üstünlük sağlayacaklardır. Kimse onlara karşı savaşma gücünü kendinde bulamayacaktır.
97. “Ve hak vaat” Yani Yüce Allah’ın geleceğini vaat ettiği Kıyamet günü “yaklaşır.” Yüce Allah’ın vaadi haktır, doğrudur. İşte o gün karşı karşıya kalacakları aşırı dehşetli hallerden ve yoğun musibetlerin baskısından, işledikleri günah ve suçlarını bildiklerinden dolayı kâfirlerin gözlerinin dışarı fırladığını göreceksin. O vakit ölüm ve helakin gelip kendilerini kurtarmasını isteyecekler. Geçmişte yaptıkları için pişmanlık duyacaklar ve: “Gerçekten biz bu (günden) gafil idik” diyeceklerdir. Bu büyük günden gaflet içindeydik, ölüm bize gelip de Kıyamet günü ile karşılaşıncaya kadar dünyanın zevki içerisinde oyalanıp duruyorduk. Eğer bir kimsenin pişmanlıktan dolayı ölmesi söz konusu olsaydı hiç şüphesiz onlar o an ölürlerdi. “Hatta (onu inkar eden) zalim kimselerdik” diyerek de zalimliklerini itiraf edeceklerdir. Yüce Allah, onlar hakkında adaletli bir hüküm vermiş olacaktır. O vakit hem onların hem de tapındıkları varlıkların, cehennem ateşine götürülüp atılmaları emrolunacaktır. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
Enbiya 21:98
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:99
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:100
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:101
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:102
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:103
98- Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz. 99- Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebediyen kalacaklardır. 100- Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir. 101- Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. 102- Onlar, ateşin sesini dahi işitmezler. (Aksine) onlar canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalacaklardır. 103- En büyük dehşet, onları endişelendirmez. Melekler onları karşılayıp:“İşte bu, size vaat edilen gündür” derler.
98. Siz ey Allah ile birlikte başkasına da ibadet edenler! “Siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da” cehennemin tutuşturucusu, yakıtı, “odunusunuz.” Putlarınızla beraber “oraya gireceksiniz.”
99. Putların cansız, aklı bulunmayan ve günahsız varlıklar olmalarına rağmen cehennem ateşine girmelerindeki hikmet, onları ilâh edinenlerin yalanlarını açıklamak ve onların azaplarını daha da artırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklayacak ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir.”(en-Nahl, 16/39) İbadet edenler olsun, ibadet olunanlar olsun cehennemde ebediyen kalacaklardır, oradan çıkamayacaklar ve oradan başka bir yere geçemeyeceklerdir.
100. Azabın şiddetinden dolayı “Onlar orada inleyerek nefes verecekler ve (azabın şiddetinden hiçbir şey) işitmeyeceklerdir.” Orada dilsiz, sağır ve kör kalacaklardır. Yahut da cehennemin ileri derecedeki kaynama sesinden ve uğultusundan başka bir ses işitmeyeceklerdir.
101. Müşriklerin tapındıkları ilâhların ateşe girmeleri, sadece putlar hakkında yahut kendisine ibadet olunmasına rıza gösteren batıl mabudlar hakkında söz konusudur. Mesih, Üzeyr, melekler ve bu kabilden kendilerine ibadet olunan Allah’ın dostlarına gelince onlar elbette ki azap görmeyeceklerdir. Aksie onlar şu buyruğun kapsamına dahildirler:“Kendileri için daha önce tarafımızdan en güzel (akıbet) takdir edilmiş olanlar” Yüce Allah’ın ilminde, Levh-i Mahfuz’da haklarında dünya hayatında iyilikler ve salih ameller kolaylaştırılarak mutlu ve bahtiyar kimseler arasında oldukları takdir edilmiş bulunanlar “işte onlar, oradan” cehennemden “uzak tutulacaklardır.” Oraya girmeyecekler, hatta yaklaşmayacaklar bile. Aksine onlar oradan alabildiğine uzaklaştırılacaklardır. 102. O kadar ki oranın sesini dahi işitmeyecek ve cehennemin kendisini bile görmeyeceklerdir. “(Aksine) onlar canlarının arzu ettiği” yiyecek, içecek, eşler ve manzaralardan oluşan hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği “şeyler içinde ebedi kalacaklardır” ve bu, onlar için süreklidir, zaman geçtikçe bu nimetlerin güzelliği de artıp duracaktır.
103. “En büyük dehşet onları endişelendirmez” İnsanlar ileri derecede korkup dehşete düşeceklerinde kendileri tedirgin olmayacaklardır. Bu, Kıyamet gününde cehennem ateşinin yakınlaştırılacağı vakit olacaktır. O vakit cehennem kâfirlere ve isyankârlara karşı öfkelenip köpürecek, insanlar bu işten dolayı alabildiğine korkacaklardır. Onlar kendilerini bekleyen nimetleri bildiklerinden ve Yüce Allah da korktuklarından yana onlara güvenlik altında olacakları teminatını verdiğinden dolayı bu durumdan tasalanmayacaklardır. Kabirlerinden diriltilecekleri ve amel defterlerini almak üzere asil binekler üzerinde konuk heyetler halinde gelecekleri vakit “melekler onları” tebrik ederek “karşılayıp: İşte bu, size vaat edilen gündür, derler.” Allah’ın size vaat ettiğinden dolayı ne mutlu sizlere! Karşı karşıya kalacağınız lütuf ve ihsanlardan ötürü müjde size! Alabildiğine sevinebilir, neşelenebilirsiniz. Çünkü hoşunuza gitmeyecek ve sizi korkutacak her şeye karşı Allah, sizi güvenlik altına almıştır.
Enbiya 21:104
104- O gün gökleri, yazılı sayfanın katlanıp dürüldüğü gibi düreceğiz. İlk yaratmaya başladığımız gibi (hepsini) tekrar yaratırız. Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Şüphesiz biz bunu yapacağız. 105- Andolsun ki biz, Zikir’den sonra Zebûr’da da:“Yeryüzüne salih kullarım mirasçı olacaktır” diye yazdık.
104. Yüce Allah, Kıyamet gününde alabildiğine geniş ve muazzam olmalarına rağmen gökleri, kâtibin yazı yazdığı bir kağıdı katlayıp dürdüğü gibi düreceğini haber vermektedir. O vakit gökteki yıldızlar etrafa saçılıp savrulacak, güneşin ve ayın ışığı söndürülecek, hepsi yerlerinden kopup dağılacaklardır. “İlk yaratmaya başladığımız gibi (hepsini) tekrar yaratırız.” Yani onları ilkin nasıl yarattı isek tekrar öylece yaratacağız. Daha önceden hiçbir şey değilken insanları nasıl yarattıysak, ölümlerinden sonra da onları o şekilde dirilteceğiz. “Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Şüphesiz biz bunu yapacağız.” Yani vaat ettiğimizi gerçekleştiririz. Çünkü O’nun kudreti kemâl derecesindedir ve hiçbir şey O’na karşı koyamaz.
105. “Andolsun ki Biz Zikir’den sonra Zebûr’da da” Zebûr, yazılmış kitap demektir. Maksat ise Tevrat ve benzeri Allah tarafından indirilmiş bütün kitaplardır. “Zikir” ise Levh-i Mahfuz, yani vücuda gelen bütün takdirlerin kendisine uygun olarak gerçekleştiği ilk kitaptır. Yani biz, bunu ilkin Levh-i Mahfuz’da daha sonra da indirilmiş kitaplarda yazdık. Onlarda yazılı lansa şudur: “Yeryüzüne” yani cennete “salih” emrettiklerimi yerine getiren ve yasaklarımdan sakınan “kullarım mirasçı olacaktır.” İşte Yüce Allah’ın cenneti kendilerine miras vereceği kimseler bunlardır. Nitekim cennetliklerin yapacakları belirtilen şu dua da buna benzemektedir:“Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere yerleşmek üzere arzı bize miras veren Allah’a hamd olsun.”(ez-Zümer, 39/74) Bu buyrukla yeryüzündeki hakimiyet de kastedilmiş olabilir. Yani Yüce Allah, yeryüzünde salihleri iktidara getiriri, onları orada yönetici kimseler konumuna yükseltir. Bu anlam da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacaktır…”(en-Nûr, 24/55)
Enbiya 21:105
104- O gün gökleri, yazılı sayfanın katlanıp dürüldüğü gibi düreceğiz. İlk yaratmaya başladığımız gibi (hepsini) tekrar yaratırız. Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Şüphesiz biz bunu yapacağız. 105- Andolsun ki biz, Zikir’den sonra Zebûr’da da:“Yeryüzüne salih kullarım mirasçı olacaktır” diye yazdık.
104. Yüce Allah, Kıyamet gününde alabildiğine geniş ve muazzam olmalarına rağmen gökleri, kâtibin yazı yazdığı bir kağıdı katlayıp dürdüğü gibi düreceğini haber vermektedir. O vakit gökteki yıldızlar etrafa saçılıp savrulacak, güneşin ve ayın ışığı söndürülecek, hepsi yerlerinden kopup dağılacaklardır. “İlk yaratmaya başladığımız gibi (hepsini) tekrar yaratırız.” Yani onları ilkin nasıl yarattı isek tekrar öylece yaratacağız. Daha önceden hiçbir şey değilken insanları nasıl yarattıysak, ölümlerinden sonra da onları o şekilde dirilteceğiz. “Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Şüphesiz biz bunu yapacağız.” Yani vaat ettiğimizi gerçekleştiririz. Çünkü O’nun kudreti kemâl derecesindedir ve hiçbir şey O’na karşı koyamaz.
105. “Andolsun ki Biz Zikir’den sonra Zebûr’da da” Zebûr, yazılmış kitap demektir. Maksat ise Tevrat ve benzeri Allah tarafından indirilmiş bütün kitaplardır. “Zikir” ise Levh-i Mahfuz, yani vücuda gelen bütün takdirlerin kendisine uygun olarak gerçekleştiği ilk kitaptır. Yani biz, bunu ilkin Levh-i Mahfuz’da daha sonra da indirilmiş kitaplarda yazdık. Onlarda yazılı lansa şudur: “Yeryüzüne” yani cennete “salih” emrettiklerimi yerine getiren ve yasaklarımdan sakınan “kullarım mirasçı olacaktır.” İşte Yüce Allah’ın cenneti kendilerine miras vereceği kimseler bunlardır. Nitekim cennetliklerin yapacakları belirtilen şu dua da buna benzemektedir:“Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere yerleşmek üzere arzı bize miras veren Allah’a hamd olsun.”(ez-Zümer, 39/74) Bu buyrukla yeryüzündeki hakimiyet de kastedilmiş olabilir. Yani Yüce Allah, yeryüzünde salihleri iktidara getiriri, onları orada yönetici kimseler konumuna yükseltir. Bu anlam da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacaktır…”(en-Nûr, 24/55)
Enbiya 21:106
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:107
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:108
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:109
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:110
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:111
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Enbiya 21:112
106- Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterli bir öğüt vardır. 107- Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik. 108- De ki:“Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık teslim/müslüman olacak mısınız?” 109- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaat olunan (azap) yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” 110- Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir. 111- “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” 112- (Peygamber) dedi ki: “Rabbim (bizimle onlar arasında) hak ile hükmet. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.”
106. Yüce Allah, Kitab-ı Azîzi Kuran-ı Kerim’i övmekte, onun her hususta tam anlamı ile yeterli olacağını, onsuz yapmanın da imkânsızlığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bunda (hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için yeterince öğüt vardır.” Rablerine ulaşmak, O’nun lütuf ve ihsan yurduna varmak için bu Kitap, onlara yeterlidir. O, onları en yüce emellerine, en üstün arzularına ulaştıracaktır. İnsanların en şereflileri olan abidlerin onun ötesinde bir gayeleri olamaz. Çünkü bu Kitap; Rablerini, isimlerini, sıfatlarını, fiillerini tanıtmanın teminatıdır. Doğru gaybî haberleri içerdiği gibi iman hakikatlerine, kat’i yakînî belgelere de davet eder. Bütün ilâhî emirleri ve yasakları açıkça bildirir, nefsin kusurlarını, amel yollarını ve dinin büyük küçük bütün hususlarında izlemeleri gereken yolları açıklar. Şeytanın yollarından sakındırır, insana hangi yollardan yaklaştığını beyan eder. Kur’an ile zengin olmayan kimseyi Allah, hiçbir şey ile zengin etmez. Kur’an ile yetinmeyen bir kimseye de hiçbir şey yeterli gelmez.
107. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’i getiren Rasûlünden övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” O yüce peygamber, Allah’ın, kullarına hediye olarak gönderdiği bir rahmetidir. Ona iman edenler bu rahmeti kabul edip ona karşı şükürlerini ortaya koymuş ve bu rahmetin gereğini yerine getirmiş olurlar. Onların dışında kalanlar ise bu rahmeti inkar ederler, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde küfür/nankörlük ile karşılık verirler. Allah’ın rahmet ve nimetini istemezler.
108. Ey Muhammed! “De ki: Bana, sizin ilahınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor.” O’ndan başka hiçbir kimse ibadete layık değildir. Bundan dolayı “Artık siz teslim/müslüman olacak mısınız?” Yani O’na ibadete yönelecek ve ulûhiyetine teslim olacak mısınız? Eğer bunu gereği gibi yapacak olurlarsa, bütün lütuflardan daha üstün olan bu nimeti onlara ihsan ettiğinden ötürü Rablerine hamd etsinler.
109. “Eğer” Rablerine ibadete yönelmekten “yüz çevirirlerse” başlarına gelecek türlü musibetlerden ve azaplardan onları sakındırarak “de ki: Ben size eşit olarak bildirdim.” Yani gelecek olan cezayı haber verdim. Bu konuda benim bilgim ile sizin bilginiz artık eşittir. O halde azap üzerinize indiği vakit:“Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi”(el-Maide, 5/19) demeyin. Aksine şu anda benim bilgim ile sizin bilginiz bu hususta birbirine eşittir. Çünkü ben sizi uyardım, sakındırdım ve küfrün âkıbetini size bildirdim. Sizden hiçbir şey gizlemedim. “Size vaat olunan” o azab “yakın mıdır, uzak mıdır, orasını bilemem.” Çünkü onun bilgisi Allah nezdindedir ve o azabı getirmek, O’nun kudretindedir. Benim bu konuda hiçbir yetkim yoktur. [110. “Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, sizin gizlediklerinizi de bilir.” Şüphesiz Allah, açığa vurduğunuz sözleri de içinizde gizlediğiniz şeyleri de bilmektedir ve onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.]
111. “Bilemiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizin için bir imtihan ve (dünyadan) bir süreye kadar faydalanmanız içindir.” Belki sizin çabucak gelmesini istediğiniz o azabın ertelenmesi, sizin için bir şerdir. Zira bu, dünya hayatında bir süreye kadar faydalandıktan sonra göreceğiniz cezanın daha da büyük olmasına bir sebep olabilir.
112. “Dedi ki: Rabbim” bizim ile kâfirler topluluğu arasında “hak ile hükmet!” Yüce Allah da onun bu duasını kabul etti. Ahiretten önce dünyada aralarında hükmünü verdi. Bu, Yüce Allah’ın Bedir vakasında ve diğerlerinde kâfirleri cezalandırması ile gerçekleşti. “Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı dilenecek olan, Rahman olan Rabbimizdir.” Biz Rabbimiz, Rahman olan Allah’tan dileriz. Sizin söylediğiniz sözler olan:“Size galip geleceğiz ve dininiz yok olacaktır”, şeklindeki iddialarınıza karşı O’nun yardımını isteriz. Bu hususta biz kendimizi beğenen kimseler değiliz. Kendi gücümüze ve imkânlarımıza da güvenip dayanmayız. Biz bütün mahlukatın mukadderatını elinde tutan Rahman olan Allah’ın yardımını isteriz. Rahmeti ile kendisinden yardım istediğimiz hususu da kemâle erdireceğini ümit ederiz. Nitekim gerçekten O, böyle yaptı. Allah’a hamd-ü senâlar olsun. nbiya Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hacc 22:1
1- Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının. Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir. 2- Onu göreceğiniz gün her emzikli emzirdiğini unutur ve her hamile yükünü düşürür. Sen insanları sarhoş bir halde görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.
(Kısmen Mekke’de, kısmen Medine’de inmiştir. 78 âyettir)
1. Yüce Allah, bütün insanlara kendilerini gizli ve açık nimetlerle besleyip doyuran Rablerinden korkup sakınmaları hususunda hitap etmektedir. Şirki, fasıklığı ve isyanı terk etmek ve güçleri yettiğince de emirlerine uymakla O’ndan sakınmaları (takvâlı olmaları) onlara yaraşan ve yerine getirmeleri gereken bir husustur. Daha sonra Yüce Allah, Allah’tan sakınmak hususunda kendilerine yardımcı olacak ve bu sakınmayı (takvâyı) terk etmekten de onları sakındıracak bir hususu zikretmektedir ki bu, kıyametin dehşetli halleridir. Şöyle buyurmaktadır:“Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.” Onun mahiyeti takdir edilemez, özü kavranılamaz. Çünkü kıyamet koptuğunda yeryüzü büyük bir sarsıntı ile sarsılır. Kendine has zelzelesi tahakkuk eder. Dağlar paramparça olur, dümdüz edilir. Adeta bir kum yığını haline gelir, sonra da etrafa saçılıp savrulan toz zerrecikleri olur. Daha sonra insanlar üç kısma ayrılır. İşte o vakit sema çatlar, güneş ve ay söndürülür, yıldızlar saçıp savrulur. Kalpleri paramparça edecek, yürekleri yerlerinden oynatacak, küçük çocukların saçlarını ağartacak ve sapasağlam kayaları dahi eritecek pek dehşetli haller ve musibetler vukua gelir. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
2. “Onu göreceğiniz gün her emzikli” yaratılıştan gelen yavrularını son derecede sevme özelliklerine ve hele de onların, kendileri olmaksızın yaşamaları mümkün olmayan o hallerine rağmen yine de “emzirdiğini unutur. Her hamile” aşırı dehşetten dolayı “yükünü düşürür. Sen insanları sarhoş bir halde görürsün. Halbuki onlar sarhoş değillerdir.” Ey onları görecek olan kişi! Sen onları içki içmiş ve sarhoş olmuş zannedeceksin. Gerçekte ise sarhoş değillerdir. “Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” Bundan dolayı akılları başlarından gitmiş, kalpleri duygudan ve bilgiden boşalmış, dehşetle dolup taşmış, korkudan yürekler ağızlara gelip dayanmış, gözler yuvalarından fırlamıştır. O günde hiçbir babanın evladına, hiçbir evladın da babasına en ufak bir faydası olmayacaktır. Ve o gün kişi, “kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır.”(Abese, 80/34-36) Azaptan kurutulmak için “kendisini barındıran aşiretini”(el-Meâric, 70/13) feda etmek isteyecektir. Ve “o günde onlardan her bir kişinin kendine yetecek bir işi olacaktır.”(Abese, 80/37) O vakit, zalim kişi pişmanlıktan ellerini ısıracak, “Keşke peygamber ile birlikte bir yol tutsaydım, keşke filanı dost edinmeseydim” diyecek. O zaman kimi yüzler kararacak, kimi yüzler de ağaracaktır. Hayır ve şer türünden zerre kadar ağırlıkların dahi tartılacağı teraziler kurulacak, amel sahifeleri ve onlardaki bütün ameller, sözler, niyetler, küçüğü ile büyüğü ile yayılacak, cehennem üzerinde boydan boya sırat kurulacak, cennet takvâ sahiplerine yakınlaştıracak, azgınlara cehennemin alevli ateşi açıktan açığa gösterilecektir. Cehennem bu azgınları uzaktan göreceği vakit onun alabildiğine öfkeli uğultusunu işiteceklerdir. Birbirlerine zincire vurulmuş olarak cehennemin dar bir yerine atılacakları vakit ise: Yetiş bize ey ölüm, diye feryad edeceklerdir. Bunlara:“Bugün ölümü bir kere değil, birçok kereler temenni edin”(el-Furkan, 25/14) denilecektir. Rablerine kendilerini cehennemden çıkarması için sesleneceklerinde O:“Yıkılın içerisine, bana da bir söz söylemeyin.”(el-Muminun, 23/108) diyecektir. Rahmeti sonsuz olan Rab onlara gazap etmiştir, o can yakıcı azap da onları kuşatmıştır. Her türlü hayırdan ümitlerini kesecekler, hurma çekirdeğinin sırtındaki ufacık nokta ve incecik zar kadar dahi olsa bütün amellerinin karşılığını bulacaklardır. Onlar bu durumda iken takvâ sahipleri de cennet bahçelerinde sevinç ve huzur içerisinde, türlü zevk ve lezzetler ile memnun ve bahtiyar olacaklardır. Canlarının çektikleri şeyler arasında ebedi kalacaklardır. O halde bütün bunların önünde/gelecekte olduğunu bilen aklı başında bir kimseye yaraşan, o güne gerekli şekilde hazırlanmaktır. Ameli terk ederek boş umutlarla oyalanmamaktır. Takvâyı ana hedef, Allah korkusunu bürüneceği elbise edinmeli, Allah’ı sevmeyi ve O’nu zikretmeyi de amellerinin ruhu haline getirmelidir.
Hacc 22:2
1- Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının. Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir. 2- Onu göreceğiniz gün her emzikli emzirdiğini unutur ve her hamile yükünü düşürür. Sen insanları sarhoş bir halde görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.
(Kısmen Mekke’de, kısmen Medine’de inmiştir. 78 âyettir)
1. Yüce Allah, bütün insanlara kendilerini gizli ve açık nimetlerle besleyip doyuran Rablerinden korkup sakınmaları hususunda hitap etmektedir. Şirki, fasıklığı ve isyanı terk etmek ve güçleri yettiğince de emirlerine uymakla O’ndan sakınmaları (takvâlı olmaları) onlara yaraşan ve yerine getirmeleri gereken bir husustur. Daha sonra Yüce Allah, Allah’tan sakınmak hususunda kendilerine yardımcı olacak ve bu sakınmayı (takvâyı) terk etmekten de onları sakındıracak bir hususu zikretmektedir ki bu, kıyametin dehşetli halleridir. Şöyle buyurmaktadır:“Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.” Onun mahiyeti takdir edilemez, özü kavranılamaz. Çünkü kıyamet koptuğunda yeryüzü büyük bir sarsıntı ile sarsılır. Kendine has zelzelesi tahakkuk eder. Dağlar paramparça olur, dümdüz edilir. Adeta bir kum yığını haline gelir, sonra da etrafa saçılıp savrulan toz zerrecikleri olur. Daha sonra insanlar üç kısma ayrılır. İşte o vakit sema çatlar, güneş ve ay söndürülür, yıldızlar saçıp savrulur. Kalpleri paramparça edecek, yürekleri yerlerinden oynatacak, küçük çocukların saçlarını ağartacak ve sapasağlam kayaları dahi eritecek pek dehşetli haller ve musibetler vukua gelir. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
2. “Onu göreceğiniz gün her emzikli” yaratılıştan gelen yavrularını son derecede sevme özelliklerine ve hele de onların, kendileri olmaksızın yaşamaları mümkün olmayan o hallerine rağmen yine de “emzirdiğini unutur. Her hamile” aşırı dehşetten dolayı “yükünü düşürür. Sen insanları sarhoş bir halde görürsün. Halbuki onlar sarhoş değillerdir.” Ey onları görecek olan kişi! Sen onları içki içmiş ve sarhoş olmuş zannedeceksin. Gerçekte ise sarhoş değillerdir. “Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” Bundan dolayı akılları başlarından gitmiş, kalpleri duygudan ve bilgiden boşalmış, dehşetle dolup taşmış, korkudan yürekler ağızlara gelip dayanmış, gözler yuvalarından fırlamıştır. O günde hiçbir babanın evladına, hiçbir evladın da babasına en ufak bir faydası olmayacaktır. Ve o gün kişi, “kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır.”(Abese, 80/34-36) Azaptan kurutulmak için “kendisini barındıran aşiretini”(el-Meâric, 70/13) feda etmek isteyecektir. Ve “o günde onlardan her bir kişinin kendine yetecek bir işi olacaktır.”(Abese, 80/37) O vakit, zalim kişi pişmanlıktan ellerini ısıracak, “Keşke peygamber ile birlikte bir yol tutsaydım, keşke filanı dost edinmeseydim” diyecek. O zaman kimi yüzler kararacak, kimi yüzler de ağaracaktır. Hayır ve şer türünden zerre kadar ağırlıkların dahi tartılacağı teraziler kurulacak, amel sahifeleri ve onlardaki bütün ameller, sözler, niyetler, küçüğü ile büyüğü ile yayılacak, cehennem üzerinde boydan boya sırat kurulacak, cennet takvâ sahiplerine yakınlaştıracak, azgınlara cehennemin alevli ateşi açıktan açığa gösterilecektir. Cehennem bu azgınları uzaktan göreceği vakit onun alabildiğine öfkeli uğultusunu işiteceklerdir. Birbirlerine zincire vurulmuş olarak cehennemin dar bir yerine atılacakları vakit ise: Yetiş bize ey ölüm, diye feryad edeceklerdir. Bunlara:“Bugün ölümü bir kere değil, birçok kereler temenni edin”(el-Furkan, 25/14) denilecektir. Rablerine kendilerini cehennemden çıkarması için sesleneceklerinde O:“Yıkılın içerisine, bana da bir söz söylemeyin.”(el-Muminun, 23/108) diyecektir. Rahmeti sonsuz olan Rab onlara gazap etmiştir, o can yakıcı azap da onları kuşatmıştır. Her türlü hayırdan ümitlerini kesecekler, hurma çekirdeğinin sırtındaki ufacık nokta ve incecik zar kadar dahi olsa bütün amellerinin karşılığını bulacaklardır. Onlar bu durumda iken takvâ sahipleri de cennet bahçelerinde sevinç ve huzur içerisinde, türlü zevk ve lezzetler ile memnun ve bahtiyar olacaklardır. Canlarının çektikleri şeyler arasında ebedi kalacaklardır. O halde bütün bunların önünde/gelecekte olduğunu bilen aklı başında bir kimseye yaraşan, o güne gerekli şekilde hazırlanmaktır. Ameli terk ederek boş umutlarla oyalanmamaktır. Takvâyı ana hedef, Allah korkusunu bürüneceği elbise edinmeli, Allah’ı sevmeyi ve O’nu zikretmeyi de amellerinin ruhu haline getirmelidir.
Hacc 22:3
3- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah hakkında bilgisizce tartışır ve her azgın şeytana uyar. 4- O (şeytan) hakkında şu yazılmıştır: O, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.
3. Yani insanlardan bir kesim, sapıklık yolunu izler ve batılı ileri sürerek hak ile mücadele eder. Batılı hak yerine geçirip hakkı ortadan kaldırmak ister. Halbuki bunlar son derece bilgisiz kimselerdir. En ufak bir bilgiye sahip değillerdir. Onların bütün yapabildikleri Allah’a ve peygamberlerine karşı azgınlaşmış, onlara karşı inat eden, haddini aşmış, azgın ve sapıklığın önderliğini yapan şeytanları taklit etmekten ibarettir. Bunlar Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmiş, böylece cehennem ateşine davet eden önderlerden olmuşlardır. 4. “O” yani bu azgın şeytan “hakkında şu yazılmıştır” takdir edilmiştir: “O, kendisini dost edinen” izinden giden “herkesi mutlaka” haktan ve dosdoğru yoldan uzaklaştırarak “saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.” İşte böylesi gerçek anlamı ile İblis’in temsilcisidir. Çünkü Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır:“O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır.”(Fâtır, 35/6) İşte Allah hakkında bu şekilde tartışan bir kimse, hem bizatihi sapmış hem de insanları saptırmaya kalkışmış bir kimsedir. O, bu tutumu ile azgın her bir şeytanın taklitçisidir. Durumu üst üste yığılmış karanlıklar gibidir. Bunun kapsamına kâfirlerle bid’atçilerin tamamı girmektedir. Zira onların çoğunluğu taklitçidir ve bilgisizce tartışmaktadırlar.
Hacc 22:4
3- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah hakkında bilgisizce tartışır ve her azgın şeytana uyar. 4- O (şeytan) hakkında şu yazılmıştır: O, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.
3. Yani insanlardan bir kesim, sapıklık yolunu izler ve batılı ileri sürerek hak ile mücadele eder. Batılı hak yerine geçirip hakkı ortadan kaldırmak ister. Halbuki bunlar son derece bilgisiz kimselerdir. En ufak bir bilgiye sahip değillerdir. Onların bütün yapabildikleri Allah’a ve peygamberlerine karşı azgınlaşmış, onlara karşı inat eden, haddini aşmış, azgın ve sapıklığın önderliğini yapan şeytanları taklit etmekten ibarettir. Bunlar Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmiş, böylece cehennem ateşine davet eden önderlerden olmuşlardır. 4. “O” yani bu azgın şeytan “hakkında şu yazılmıştır” takdir edilmiştir: “O, kendisini dost edinen” izinden giden “herkesi mutlaka” haktan ve dosdoğru yoldan uzaklaştırarak “saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.” İşte böylesi gerçek anlamı ile İblis’in temsilcisidir. Çünkü Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır:“O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır.”(Fâtır, 35/6) İşte Allah hakkında bu şekilde tartışan bir kimse, hem bizatihi sapmış hem de insanları saptırmaya kalkışmış bir kimsedir. O, bu tutumu ile azgın her bir şeytanın taklitçisidir. Durumu üst üste yığılmış karanlıklar gibidir. Bunun kapsamına kâfirlerle bid’atçilerin tamamı girmektedir. Zira onların çoğunluğu taklitçidir ve bilgisizce tartışmaktadırlar.
Hacc 22:5
5- Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa (şunu bilin ki) biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ki size (kudretimizi) açıklayalım. Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz, sonra sizi bebek olarak çıkarırız. Sonra da rüşt çağınıza ermeniz için (yaşatırız). Kiminiz (bundan önce) ölür, kiminiz ise ömrün en kötü zamanına kadar götürülür tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bitirir. 6- Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O ölüleri diriltecektir ve O, her şeye güç yetirendir. 7- Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.
5. “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa...” Yani bu konuda herhangi bir tereddüdünüz var ve onun gerçekleşeceği konusunda bilginiz yoksa... demektir. Halbuki sizin göreviniz, bu hususta Rabbinizi tasdik etmek, onun peygamberlerinin doğruyu getirdiklerine inanmaktır. Ancak şüphe etmekte diretiyorsanız, işte size kendilerine tanık olduğunuz iki tane aklî delil sunuyoruz. Bunların her birisi, hakkında şüphe ettiğiniz hususa dair kesinlikle delildir ve kalplerinizden şüpheyi giderecek özelliktedir. Bu iki delilden birisi, insanın yaratılmasının başlangıcıdır. Onu ilk olarak var eden, onu tekrar yaratacaktır. Bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Biz sizi topraktan yarattık.” Bu insanlığın atası, Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştu. “Sonra nutfeden” yani bir damla meniden ki bu da yaratmanın başlangıcıdır. “Sonra alakadan” yani o nutfe, Yüce Allah’ın izni ile kırmızı renkli bir kana dönüşür. “Sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten” yani o kan, bir çiğnem ete, çiğnenebilecek büyüklükteki bir et parçasına dönüşür ve bu et parçasından kimi zaman şekli belli ve tam bir insan yaratılır, kimi zaman da yaratılmadan önce rahimler onu dışarı atar. “ki size” yaratılışınızın aslını “açıklayalım” diye böyle yapıyoruz. Bununla birlikte Yüce Allah, insanın yaratılışını bir anda tamamlamaya kadirdir. Fakat O, bizlere hikmetinin kemâlini, kudretinin azametini ve rahmetinin genişliğini açıklamak için böyle yapmaktadır. “Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz.” Yani rahimlerin dışarı atmadıklarını, rahimlerde tutmayı dilediğimiz belli bir süre olan hamilelik süresince bırakırız. “Sonra sizi” annelerinizin karnından hiç bir şey bilmeyen, hiçbir şeye güç yetiremeyen “bir bebek olarak çıkarırız.” Biz size anneleri amade kıldık. Bu halinizde annelerinizin göğüslerinden size rızık verdik. Daha sonra aşamadan aşamaya geçer ve nihâyet en güçlü kuvvetli zamanınıza, rüşt çağınıza erişirsiniz. Bu ise güç ve aklın kemâl derecesidir. “Kiminiz” güçlü kuvvetli dönemine erişmeden önce “ölür” kiminiz de bu dönemi aşarak “ömrün en kötü zamanına kadar götürülür.” Yani onun en fena ve en kötü hali olan, diğer güçler gerileyip zayıfladığı gibi aklın da gerileyip gücünü oldukça kaybettiği ihtiyarlık ve bunaklık haline döndürülür. “tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin.” Yani bu şekilde kendisine uzun ömür verilen kişi, bundan önce bilmiş olduğu şeyleri bilmeyecek hale gelsin diye bunları yapıyoruz. Önceden bildiklerini bilmeyişinin sebebi ise aklının zayıflamasıdır. İşte insanın güçlü hali, iki zayıflık ile kuşatılmıştır: çocukluk dönemi zayıflığı ve eksikliği ile yaşlılık döneminin zayıflığı ve eksikliği. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.” (er-Rûm, 30/54) kinci delil ise ölümünden sonra yeryüzünün canlandırılması/diriltilmesidir. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Sen yeryüzünü kupkuru görürsün.” Yani üzerinde herhangi bir bitki, bir yeşillik bulunmaksızın, çıplak, toz toprak halinde görürsün. “Biz üzerine su indirdiğimizde” bitkiler ile harekete geçip “kıpırdanır, kabarır.” Yani daha önce seviyesi düşük iken yükselir, bunun sebebi ondaki bitkilerin gösterdiği artıştır. “Ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.” Bakanların gözlerini kamaştıracak ve onları neşelendirecek şekilde göz alıcı çeşitli bitki türlerini yeşertir.
6-7. İşte bu iki delil, şu beş hususa kesin olarak delalet etmektedir: Âdem oğlunu size açıkladığı şekilde yaratan ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilten O’dur. “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” Kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken, hak ma’bud olan Rabdır. O’na ibadet hakkın kendisidir, O’nun dışındakilere ibadet ise batıldır. “O, ölüleri diriltecektir.” Tıpkı varlıkları ilkin yarattığı ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi. “ve O, her şeye güç yetirendir.” Nitekim sizlere de tanık olduğunuz üzere kudretinin harikuladeliklerini ve san’atının büyüklüğünü göstermiştir. “Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur.” Öyleyse onun gerçekleşmesini uzak bir ihtimal görmenin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. “Ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.” Sonra da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını verecektir.
Hacc 22:6
5- Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa (şunu bilin ki) biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ki size (kudretimizi) açıklayalım. Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz, sonra sizi bebek olarak çıkarırız. Sonra da rüşt çağınıza ermeniz için (yaşatırız). Kiminiz (bundan önce) ölür, kiminiz ise ömrün en kötü zamanına kadar götürülür tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bitirir. 6- Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O ölüleri diriltecektir ve O, her şeye güç yetirendir. 7- Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.
5. “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa...” Yani bu konuda herhangi bir tereddüdünüz var ve onun gerçekleşeceği konusunda bilginiz yoksa... demektir. Halbuki sizin göreviniz, bu hususta Rabbinizi tasdik etmek, onun peygamberlerinin doğruyu getirdiklerine inanmaktır. Ancak şüphe etmekte diretiyorsanız, işte size kendilerine tanık olduğunuz iki tane aklî delil sunuyoruz. Bunların her birisi, hakkında şüphe ettiğiniz hususa dair kesinlikle delildir ve kalplerinizden şüpheyi giderecek özelliktedir. Bu iki delilden birisi, insanın yaratılmasının başlangıcıdır. Onu ilk olarak var eden, onu tekrar yaratacaktır. Bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Biz sizi topraktan yarattık.” Bu insanlığın atası, Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştu. “Sonra nutfeden” yani bir damla meniden ki bu da yaratmanın başlangıcıdır. “Sonra alakadan” yani o nutfe, Yüce Allah’ın izni ile kırmızı renkli bir kana dönüşür. “Sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten” yani o kan, bir çiğnem ete, çiğnenebilecek büyüklükteki bir et parçasına dönüşür ve bu et parçasından kimi zaman şekli belli ve tam bir insan yaratılır, kimi zaman da yaratılmadan önce rahimler onu dışarı atar. “ki size” yaratılışınızın aslını “açıklayalım” diye böyle yapıyoruz. Bununla birlikte Yüce Allah, insanın yaratılışını bir anda tamamlamaya kadirdir. Fakat O, bizlere hikmetinin kemâlini, kudretinin azametini ve rahmetinin genişliğini açıklamak için böyle yapmaktadır. “Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz.” Yani rahimlerin dışarı atmadıklarını, rahimlerde tutmayı dilediğimiz belli bir süre olan hamilelik süresince bırakırız. “Sonra sizi” annelerinizin karnından hiç bir şey bilmeyen, hiçbir şeye güç yetiremeyen “bir bebek olarak çıkarırız.” Biz size anneleri amade kıldık. Bu halinizde annelerinizin göğüslerinden size rızık verdik. Daha sonra aşamadan aşamaya geçer ve nihâyet en güçlü kuvvetli zamanınıza, rüşt çağınıza erişirsiniz. Bu ise güç ve aklın kemâl derecesidir. “Kiminiz” güçlü kuvvetli dönemine erişmeden önce “ölür” kiminiz de bu dönemi aşarak “ömrün en kötü zamanına kadar götürülür.” Yani onun en fena ve en kötü hali olan, diğer güçler gerileyip zayıfladığı gibi aklın da gerileyip gücünü oldukça kaybettiği ihtiyarlık ve bunaklık haline döndürülür. “tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin.” Yani bu şekilde kendisine uzun ömür verilen kişi, bundan önce bilmiş olduğu şeyleri bilmeyecek hale gelsin diye bunları yapıyoruz. Önceden bildiklerini bilmeyişinin sebebi ise aklının zayıflamasıdır. İşte insanın güçlü hali, iki zayıflık ile kuşatılmıştır: çocukluk dönemi zayıflığı ve eksikliği ile yaşlılık döneminin zayıflığı ve eksikliği. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.” (er-Rûm, 30/54) kinci delil ise ölümünden sonra yeryüzünün canlandırılması/diriltilmesidir. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Sen yeryüzünü kupkuru görürsün.” Yani üzerinde herhangi bir bitki, bir yeşillik bulunmaksızın, çıplak, toz toprak halinde görürsün. “Biz üzerine su indirdiğimizde” bitkiler ile harekete geçip “kıpırdanır, kabarır.” Yani daha önce seviyesi düşük iken yükselir, bunun sebebi ondaki bitkilerin gösterdiği artıştır. “Ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.” Bakanların gözlerini kamaştıracak ve onları neşelendirecek şekilde göz alıcı çeşitli bitki türlerini yeşertir.
6-7. İşte bu iki delil, şu beş hususa kesin olarak delalet etmektedir: Âdem oğlunu size açıkladığı şekilde yaratan ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilten O’dur. “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” Kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken, hak ma’bud olan Rabdır. O’na ibadet hakkın kendisidir, O’nun dışındakilere ibadet ise batıldır. “O, ölüleri diriltecektir.” Tıpkı varlıkları ilkin yarattığı ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi. “ve O, her şeye güç yetirendir.” Nitekim sizlere de tanık olduğunuz üzere kudretinin harikuladeliklerini ve san’atının büyüklüğünü göstermiştir. “Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur.” Öyleyse onun gerçekleşmesini uzak bir ihtimal görmenin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. “Ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.” Sonra da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını verecektir.
Hacc 22:7
5- Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa (şunu bilin ki) biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ki size (kudretimizi) açıklayalım. Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz, sonra sizi bebek olarak çıkarırız. Sonra da rüşt çağınıza ermeniz için (yaşatırız). Kiminiz (bundan önce) ölür, kiminiz ise ömrün en kötü zamanına kadar götürülür tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bitirir. 6- Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O ölüleri diriltecektir ve O, her şeye güç yetirendir. 7- Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.
5. “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa...” Yani bu konuda herhangi bir tereddüdünüz var ve onun gerçekleşeceği konusunda bilginiz yoksa... demektir. Halbuki sizin göreviniz, bu hususta Rabbinizi tasdik etmek, onun peygamberlerinin doğruyu getirdiklerine inanmaktır. Ancak şüphe etmekte diretiyorsanız, işte size kendilerine tanık olduğunuz iki tane aklî delil sunuyoruz. Bunların her birisi, hakkında şüphe ettiğiniz hususa dair kesinlikle delildir ve kalplerinizden şüpheyi giderecek özelliktedir. Bu iki delilden birisi, insanın yaratılmasının başlangıcıdır. Onu ilk olarak var eden, onu tekrar yaratacaktır. Bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Biz sizi topraktan yarattık.” Bu insanlığın atası, Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştu. “Sonra nutfeden” yani bir damla meniden ki bu da yaratmanın başlangıcıdır. “Sonra alakadan” yani o nutfe, Yüce Allah’ın izni ile kırmızı renkli bir kana dönüşür. “Sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten” yani o kan, bir çiğnem ete, çiğnenebilecek büyüklükteki bir et parçasına dönüşür ve bu et parçasından kimi zaman şekli belli ve tam bir insan yaratılır, kimi zaman da yaratılmadan önce rahimler onu dışarı atar. “ki size” yaratılışınızın aslını “açıklayalım” diye böyle yapıyoruz. Bununla birlikte Yüce Allah, insanın yaratılışını bir anda tamamlamaya kadirdir. Fakat O, bizlere hikmetinin kemâlini, kudretinin azametini ve rahmetinin genişliğini açıklamak için böyle yapmaktadır. “Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz.” Yani rahimlerin dışarı atmadıklarını, rahimlerde tutmayı dilediğimiz belli bir süre olan hamilelik süresince bırakırız. “Sonra sizi” annelerinizin karnından hiç bir şey bilmeyen, hiçbir şeye güç yetiremeyen “bir bebek olarak çıkarırız.” Biz size anneleri amade kıldık. Bu halinizde annelerinizin göğüslerinden size rızık verdik. Daha sonra aşamadan aşamaya geçer ve nihâyet en güçlü kuvvetli zamanınıza, rüşt çağınıza erişirsiniz. Bu ise güç ve aklın kemâl derecesidir. “Kiminiz” güçlü kuvvetli dönemine erişmeden önce “ölür” kiminiz de bu dönemi aşarak “ömrün en kötü zamanına kadar götürülür.” Yani onun en fena ve en kötü hali olan, diğer güçler gerileyip zayıfladığı gibi aklın da gerileyip gücünü oldukça kaybettiği ihtiyarlık ve bunaklık haline döndürülür. “tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin.” Yani bu şekilde kendisine uzun ömür verilen kişi, bundan önce bilmiş olduğu şeyleri bilmeyecek hale gelsin diye bunları yapıyoruz. Önceden bildiklerini bilmeyişinin sebebi ise aklının zayıflamasıdır. İşte insanın güçlü hali, iki zayıflık ile kuşatılmıştır: çocukluk dönemi zayıflığı ve eksikliği ile yaşlılık döneminin zayıflığı ve eksikliği. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.” (er-Rûm, 30/54) kinci delil ise ölümünden sonra yeryüzünün canlandırılması/diriltilmesidir. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Sen yeryüzünü kupkuru görürsün.” Yani üzerinde herhangi bir bitki, bir yeşillik bulunmaksızın, çıplak, toz toprak halinde görürsün. “Biz üzerine su indirdiğimizde” bitkiler ile harekete geçip “kıpırdanır, kabarır.” Yani daha önce seviyesi düşük iken yükselir, bunun sebebi ondaki bitkilerin gösterdiği artıştır. “Ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.” Bakanların gözlerini kamaştıracak ve onları neşelendirecek şekilde göz alıcı çeşitli bitki türlerini yeşertir.
6-7. İşte bu iki delil, şu beş hususa kesin olarak delalet etmektedir: Âdem oğlunu size açıkladığı şekilde yaratan ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilten O’dur. “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” Kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken, hak ma’bud olan Rabdır. O’na ibadet hakkın kendisidir, O’nun dışındakilere ibadet ise batıldır. “O, ölüleri diriltecektir.” Tıpkı varlıkları ilkin yarattığı ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi. “ve O, her şeye güç yetirendir.” Nitekim sizlere de tanık olduğunuz üzere kudretinin harikuladeliklerini ve san’atının büyüklüğünü göstermiştir. “Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur.” Öyleyse onun gerçekleşmesini uzak bir ihtimal görmenin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. “Ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.” Sonra da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını verecektir.
Hacc 22:8
8- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın tartışır. 9- Büyüklenip yüz çevirir de insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır. Dünyada onun için rüsvaylık vardır. Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız. 10- “İşte bu, kendi ellerinin önceden gönderdikleri sebebi iledir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
8. Daha önceki (3. ayette geçen) tartışma, başkalarını taklit edenlerin yaptığı tartışma idi. Burada ise bid’atlere çağıran azgın şeytanın yaptığı tartışma söz konusu edilmektedir. Yüce Allah, bu şeytanın “Allah hakkında” sağlıklı “bir bilgi” sahibi olmadan ve “bir delili” bulunmaksızın Allah’ın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara karşı batılı ileri sürüp bu yolla hakkı çürütmek maksadı ile tartıştığını haber vermektedir. O, bu tartışmasında kendisini doğruya iletecek kimseye uymadığı gibi ona doğruyu gösteren bir akla da hidâyet bulmuş bir kimseye de uymamaktadır. “Aydınlatıcı” açık ve anlaşılır “bir kitabı” da yoktur. Onun ne aklî ne de naklî bir delili vardır. Onun ileri sürdüğü, ancak şeytanın kendisine telkin ettiği birtakım şüphelerden ibarettir:“Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.”(el-En’am, 6/21)
9-10. Bununla birlikte “büyüklenip yüz çevirir”, yanını ve yüzünü başka tarafa döndürür. Bu, onun hakka karşı büyüklenmesini, insanları da hakir görmesini kinayeli olarak anlatan bir ifadedir. O, faydasız bilgisi sebebi ile şımarmış, hak ehlini ve beraberlerinde bulunan hakkı küçümsemiştir. “insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır” o, sapıklığın davetçilerindendir. Bunun kapsamına da bütün küfür ve sapıklığın önderleri girer. Daha sonra Yüce Allah, böylesinin dünya ve âhiretteki cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Dünyada onun için rüsvaylık vardır.” Yani âhiretten önce o, daha bu dünyada rezil olur. Bu, Yüce Allah’ın hayret verici âyetlerinden birisidir. Küfür ve sapıklığa davet edenlerden olup da layık olduğu şekilde ve durumuna uygun olarak insanlar tarafından kendisine kızılmadık, lanet okunmayan, nefret edilmeyen ve yerilmeyen hiç kimse yoktur. “Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız.” O ateşi, ileri derecedeki sıcaklığını ve aşırı yakıcı alevini tattırırız. Bu azap, dünyada iken kendi elleri ile kazandıkları sebebi iledir. “Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
Hacc 22:9
8- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın tartışır. 9- Büyüklenip yüz çevirir de insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır. Dünyada onun için rüsvaylık vardır. Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız. 10- “İşte bu, kendi ellerinin önceden gönderdikleri sebebi iledir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
8. Daha önceki (3. ayette geçen) tartışma, başkalarını taklit edenlerin yaptığı tartışma idi. Burada ise bid’atlere çağıran azgın şeytanın yaptığı tartışma söz konusu edilmektedir. Yüce Allah, bu şeytanın “Allah hakkında” sağlıklı “bir bilgi” sahibi olmadan ve “bir delili” bulunmaksızın Allah’ın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara karşı batılı ileri sürüp bu yolla hakkı çürütmek maksadı ile tartıştığını haber vermektedir. O, bu tartışmasında kendisini doğruya iletecek kimseye uymadığı gibi ona doğruyu gösteren bir akla da hidâyet bulmuş bir kimseye de uymamaktadır. “Aydınlatıcı” açık ve anlaşılır “bir kitabı” da yoktur. Onun ne aklî ne de naklî bir delili vardır. Onun ileri sürdüğü, ancak şeytanın kendisine telkin ettiği birtakım şüphelerden ibarettir:“Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.”(el-En’am, 6/21)
9-10. Bununla birlikte “büyüklenip yüz çevirir”, yanını ve yüzünü başka tarafa döndürür. Bu, onun hakka karşı büyüklenmesini, insanları da hakir görmesini kinayeli olarak anlatan bir ifadedir. O, faydasız bilgisi sebebi ile şımarmış, hak ehlini ve beraberlerinde bulunan hakkı küçümsemiştir. “insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır” o, sapıklığın davetçilerindendir. Bunun kapsamına da bütün küfür ve sapıklığın önderleri girer. Daha sonra Yüce Allah, böylesinin dünya ve âhiretteki cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Dünyada onun için rüsvaylık vardır.” Yani âhiretten önce o, daha bu dünyada rezil olur. Bu, Yüce Allah’ın hayret verici âyetlerinden birisidir. Küfür ve sapıklığa davet edenlerden olup da layık olduğu şekilde ve durumuna uygun olarak insanlar tarafından kendisine kızılmadık, lanet okunmayan, nefret edilmeyen ve yerilmeyen hiç kimse yoktur. “Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız.” O ateşi, ileri derecedeki sıcaklığını ve aşırı yakıcı alevini tattırırız. Bu azap, dünyada iken kendi elleri ile kazandıkları sebebi iledir. “Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
Hacc 22:10
8- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın tartışır. 9- Büyüklenip yüz çevirir de insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır. Dünyada onun için rüsvaylık vardır. Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız. 10- “İşte bu, kendi ellerinin önceden gönderdikleri sebebi iledir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
8. Daha önceki (3. ayette geçen) tartışma, başkalarını taklit edenlerin yaptığı tartışma idi. Burada ise bid’atlere çağıran azgın şeytanın yaptığı tartışma söz konusu edilmektedir. Yüce Allah, bu şeytanın “Allah hakkında” sağlıklı “bir bilgi” sahibi olmadan ve “bir delili” bulunmaksızın Allah’ın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara karşı batılı ileri sürüp bu yolla hakkı çürütmek maksadı ile tartıştığını haber vermektedir. O, bu tartışmasında kendisini doğruya iletecek kimseye uymadığı gibi ona doğruyu gösteren bir akla da hidâyet bulmuş bir kimseye de uymamaktadır. “Aydınlatıcı” açık ve anlaşılır “bir kitabı” da yoktur. Onun ne aklî ne de naklî bir delili vardır. Onun ileri sürdüğü, ancak şeytanın kendisine telkin ettiği birtakım şüphelerden ibarettir:“Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.”(el-En’am, 6/21)
9-10. Bununla birlikte “büyüklenip yüz çevirir”, yanını ve yüzünü başka tarafa döndürür. Bu, onun hakka karşı büyüklenmesini, insanları da hakir görmesini kinayeli olarak anlatan bir ifadedir. O, faydasız bilgisi sebebi ile şımarmış, hak ehlini ve beraberlerinde bulunan hakkı küçümsemiştir. “insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır” o, sapıklığın davetçilerindendir. Bunun kapsamına da bütün küfür ve sapıklığın önderleri girer. Daha sonra Yüce Allah, böylesinin dünya ve âhiretteki cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Dünyada onun için rüsvaylık vardır.” Yani âhiretten önce o, daha bu dünyada rezil olur. Bu, Yüce Allah’ın hayret verici âyetlerinden birisidir. Küfür ve sapıklığa davet edenlerden olup da layık olduğu şekilde ve durumuna uygun olarak insanlar tarafından kendisine kızılmadık, lanet okunmayan, nefret edilmeyen ve yerilmeyen hiç kimse yoktur. “Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız.” O ateşi, ileri derecedeki sıcaklığını ve aşırı yakıcı alevini tattırırız. Bu azap, dünyada iken kendi elleri ile kazandıkları sebebi iledir. “Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”
Hacc 22:11
11- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir. 12- O, Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen fayda da sağlamayan şeylere yalvarır. İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir. 13- Zarar vermesi, fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır. O (yalvardığı), ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!
11. Yani insanlardan bazılarının imanı zayıftır. İman kalbine girmemiş ve imanın o güzel lezzetini tatmamıştır. Aksine o, dine ya korkusundan dolayı yahut da zor zamanlarda sebat etmeyecek bir şekilde öylesine girmiştir. “Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur.” Yani rızkı, bol bol gelmeye devam edip de hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmazsa, imanı ile değil de bu hayırla tatmin olur, huzur bulur. Böylesini Yüce Allah’ın cezalandırmaması ve onu kendisini dininden çevirecek türden birtakım imtihanlarla karşı karşıya bırakmaması muhtemeldir. Ama “şâyet başına” hoşuna gitmeyeceği “bir musibet gelirse” yahut sevdiği bir şeyi kaybederse “yüz üstü geri (küfre) döner.” Dininden irtidat eder. “Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder.” Dünyaya gelince o, irtidat etmekle amaçladığı, irtidat etmeyi sermayesi kabul edip elde edeceğini sandığı şeyin bedeli saydığı o şeyi elde edemez. Çalışmaları boşa çıkar ve kendisine kısmet olarak takdir edilenden başkası ulaşmaz. Ahiretteki kaybı ise aşikardır. Zira o, eni gökler ve yer olan cennetten mahrum kalmış, cehennem ateşini hak etmiştir. “İşte bu, apaçık hüsranın” herkes tarafından açıkça görülüp bilinen zararın “ta kendisidir.”
12. Bu yüz üstü geri dönen kişi “Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen, fayda da sağlayamayan şeylere yalvarır.” ki Allah’tan başka kendisine dua ve ibadet edilen her bir varlığın niteliği de budur. Onlar ne kendilerine ne de başkalarına, ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar verebilirler. “İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir.” Bu sapıklığın uzaklığı son haddine ulaşmıştır. Zira böyle bir kimse, fayda ve zarar verebilen, hem kendisi muhtaç olmayan, hem de başkasının ihtiyacını karşılayanın ibadetinden yüz çevirmiş, buna karşılık ya kendisi gibi yahut kendisinden daha aşağı bir yaratılmışa yönelmiştir ki o yaratılmışın da hiçbir şeye gücü yetmez. Aksine ona ibadet eden kişinin maksadının tam zıddına ulaşma ihtimali çok daha yüksektir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Zarar vermesi fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır.” ki bunun akla da bedene de dünyaya da âhirete de vereceği zararlar bilinen bir husustur. Yalvarılan bu ma’bud “ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!” Böylesinin arkadaşlığını sürdürmek pek kötüdür. Çünkü yardımcı ve arkadaş edinmekten amaç, fayda elde etmek ve zararı önlemektir. Eğer bunlardan hiçbiri gerçekleşmiyor ise bunu yapan kişi yerilir ve kınanır.
Hacc 22:12
11- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir. 12- O, Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen fayda da sağlamayan şeylere yalvarır. İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir. 13- Zarar vermesi, fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır. O (yalvardığı), ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!
11. Yani insanlardan bazılarının imanı zayıftır. İman kalbine girmemiş ve imanın o güzel lezzetini tatmamıştır. Aksine o, dine ya korkusundan dolayı yahut da zor zamanlarda sebat etmeyecek bir şekilde öylesine girmiştir. “Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur.” Yani rızkı, bol bol gelmeye devam edip de hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmazsa, imanı ile değil de bu hayırla tatmin olur, huzur bulur. Böylesini Yüce Allah’ın cezalandırmaması ve onu kendisini dininden çevirecek türden birtakım imtihanlarla karşı karşıya bırakmaması muhtemeldir. Ama “şâyet başına” hoşuna gitmeyeceği “bir musibet gelirse” yahut sevdiği bir şeyi kaybederse “yüz üstü geri (küfre) döner.” Dininden irtidat eder. “Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder.” Dünyaya gelince o, irtidat etmekle amaçladığı, irtidat etmeyi sermayesi kabul edip elde edeceğini sandığı şeyin bedeli saydığı o şeyi elde edemez. Çalışmaları boşa çıkar ve kendisine kısmet olarak takdir edilenden başkası ulaşmaz. Ahiretteki kaybı ise aşikardır. Zira o, eni gökler ve yer olan cennetten mahrum kalmış, cehennem ateşini hak etmiştir. “İşte bu, apaçık hüsranın” herkes tarafından açıkça görülüp bilinen zararın “ta kendisidir.”
12. Bu yüz üstü geri dönen kişi “Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen, fayda da sağlayamayan şeylere yalvarır.” ki Allah’tan başka kendisine dua ve ibadet edilen her bir varlığın niteliği de budur. Onlar ne kendilerine ne de başkalarına, ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar verebilirler. “İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir.” Bu sapıklığın uzaklığı son haddine ulaşmıştır. Zira böyle bir kimse, fayda ve zarar verebilen, hem kendisi muhtaç olmayan, hem de başkasının ihtiyacını karşılayanın ibadetinden yüz çevirmiş, buna karşılık ya kendisi gibi yahut kendisinden daha aşağı bir yaratılmışa yönelmiştir ki o yaratılmışın da hiçbir şeye gücü yetmez. Aksine ona ibadet eden kişinin maksadının tam zıddına ulaşma ihtimali çok daha yüksektir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Zarar vermesi fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır.” ki bunun akla da bedene de dünyaya da âhirete de vereceği zararlar bilinen bir husustur. Yalvarılan bu ma’bud “ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!” Böylesinin arkadaşlığını sürdürmek pek kötüdür. Çünkü yardımcı ve arkadaş edinmekten amaç, fayda elde etmek ve zararı önlemektir. Eğer bunlardan hiçbiri gerçekleşmiyor ise bunu yapan kişi yerilir ve kınanır.
Hacc 22:13
11- İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir. 12- O, Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen fayda da sağlamayan şeylere yalvarır. İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir. 13- Zarar vermesi, fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır. O (yalvardığı), ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!
11. Yani insanlardan bazılarının imanı zayıftır. İman kalbine girmemiş ve imanın o güzel lezzetini tatmamıştır. Aksine o, dine ya korkusundan dolayı yahut da zor zamanlarda sebat etmeyecek bir şekilde öylesine girmiştir. “Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur.” Yani rızkı, bol bol gelmeye devam edip de hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmazsa, imanı ile değil de bu hayırla tatmin olur, huzur bulur. Böylesini Yüce Allah’ın cezalandırmaması ve onu kendisini dininden çevirecek türden birtakım imtihanlarla karşı karşıya bırakmaması muhtemeldir. Ama “şâyet başına” hoşuna gitmeyeceği “bir musibet gelirse” yahut sevdiği bir şeyi kaybederse “yüz üstü geri (küfre) döner.” Dininden irtidat eder. “Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder.” Dünyaya gelince o, irtidat etmekle amaçladığı, irtidat etmeyi sermayesi kabul edip elde edeceğini sandığı şeyin bedeli saydığı o şeyi elde edemez. Çalışmaları boşa çıkar ve kendisine kısmet olarak takdir edilenden başkası ulaşmaz. Ahiretteki kaybı ise aşikardır. Zira o, eni gökler ve yer olan cennetten mahrum kalmış, cehennem ateşini hak etmiştir. “İşte bu, apaçık hüsranın” herkes tarafından açıkça görülüp bilinen zararın “ta kendisidir.”
12. Bu yüz üstü geri dönen kişi “Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen, fayda da sağlayamayan şeylere yalvarır.” ki Allah’tan başka kendisine dua ve ibadet edilen her bir varlığın niteliği de budur. Onlar ne kendilerine ne de başkalarına, ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar verebilirler. “İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir.” Bu sapıklığın uzaklığı son haddine ulaşmıştır. Zira böyle bir kimse, fayda ve zarar verebilen, hem kendisi muhtaç olmayan, hem de başkasının ihtiyacını karşılayanın ibadetinden yüz çevirmiş, buna karşılık ya kendisi gibi yahut kendisinden daha aşağı bir yaratılmışa yönelmiştir ki o yaratılmışın da hiçbir şeye gücü yetmez. Aksine ona ibadet eden kişinin maksadının tam zıddına ulaşma ihtimali çok daha yüksektir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Zarar vermesi fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır.” ki bunun akla da bedene de dünyaya da âhirete de vereceği zararlar bilinen bir husustur. Yalvarılan bu ma’bud “ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!” Böylesinin arkadaşlığını sürdürmek pek kötüdür. Çünkü yardımcı ve arkadaş edinmekten amaç, fayda elde etmek ve zararı önlemektir. Eğer bunlardan hiçbiri gerçekleşmiyor ise bunu yapan kişi yerilir ve kınanır.
Hacc 22:14
14- Şüphe yok ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
14. Yüce Allah, batılı ileri sürerek tartışıp mücadele eden kimseleri söz konusu ettikten ve onların, bu konuda başkasını taklit eden ve bizzat batıla davet eden olmak üzere iki kısma ayrıldığını belirttikten sonra zahiren “mü’min” adını alanların da iki kısma ayrıldığını zikretmektedir. Bu kısımlardan biri, az önce geçtiği üzere kalbine henüz iman girmemiş olanlardır. İkinci kısım ise gerçek mü’min olup sahip olduğu imanını salih amellerle doğrulayanlardır. İşte Yüce Allah, onları altından ırmaklar akan cennetlere sokacağını bildirmektedir. Cennete bu adın veriliş sebebi, pek çok konaklar, köşkler, ağaçlar ve bitkiler ihtiva etmesi ve bunların çoklukları ile içinde bulunan kimseleri örtüp gizlemeleridir. “Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.” Yüce Allah, dilediğini yerine getirir. Kimse O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Bunlardan birisi de cennetlikleri cennete ulaştırmaktır. Yüce Allah, lütuf ve kereminden bizi de onlardan kılsın.
Hacc 22:15
15- Kim Allah’ın, o (Peygamber’e) dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa semâya bir ip uzatsın, sonra da (oradan gelecek yardımı) kessin de baksın bakalım başvurduğu bu tuzak, öfkelendiği şeyi giderecek mi?
15. Yani Yüce Allah’ın Rasûlüne yardım etmeyeceğini kabul eden, dininin pek yakında yok olup gideceğini zanneden kimse şunu bilsin ki yardım ve zafer, Allah’tandır ve semâdan iner. Öyleyse bu kimse “semâya bir ip uzatsın, sonra da” oraya tırmanıp Allah Rasûlüne gelen yardımı “kessin de baksın bakalım başvurduğu bu tuzak, öfkelendiği şeyi giderecek mi?” Yani Allah Rasûlüne karşı kurduğu bu tuzak, ona karşı savaş ve mücadelesi, onun dinini ortadan kaldırma tutkusu, kendisini öfkelendiren dininin galip gelmesini ortadan kaldırabilir mi? Bu, olumsuz anlamda bir sorudur. Yani böyle bir kimse, yaptığı işler ve başvurduğu yollar ile kendisini öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmaya güç yetiremeyecektir. Bu âyet-i kerimenin anlamı şudur: Ey Allah Rasûlü Muhammed’e düşmanlık eden, onun dininin nurunu söndürmeye çalışan ve bu çalışmasının -bilgisizliği dolayısı ile- kendisine bir fayda sağlayacağını zanneden kişi! Şunu bil ki sen, bu uğurda hangi yola başvurursan vur, Allah Rasûlüne karşı tuzak kurmak için istediğin kadar çalış bu, seni öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmayacak ve kinini susturmayacaktır. Bu konuda gücün asla yeterli gelmez. Ancak biz, sana bir fikir verelim. Sen de bunu yaptığın takdirde kinini susturabilir ve -eğer mümkünse- Allah Rasûlü’ne gelecek yardımı kesebilirsin. Bu hususta sen bu işi uygun yolundan gerçekleştirmeye ve gerekli yolları izleyerek ona varmaya çalışmalısın. Şöyle ki liften veya başka bir şeyden yapılmış bir ip bul. Sonra bunu semaya bağla, sonra da bu ipe tırmanıp zaferin ve yardımın indiği gök kapılarına ulaşmaya çalış. Ardından bu kapıları kapat ve kilitle. Böylece bu yardımı kes. Sen, ancak bu yolla kinini bastırabilirsin. İşte senin için uygun fikir ve başvurabileceğin tek yol budur. Bunun dışındaki hiçbir yolla seni öfkelendiren hususu ortadan kaldıracağın sanma! Bu konuda yaratılmışlardan kim yardım ederse etsin, yine durum değişmez. u âyet-i kerimede Yüce Allah’ın; dinine, peygamberine ve mü’min kullarına ilâhi yardımını göndereceğine dair bir vaat ve müjde vardır ve bu, açıkça anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Allah’ın nurunu ağızları ile söndürmek isteyen kâfirlerin, bu emellerini gerçekleştirmelerinin imkansız olduğu da ifade edilmektedir. Zira Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler hoş görmeseler ve ellerindeki bütün imkânları ortaya koysalar bile.
Hacc 22:16
16- İşte biz, o (Kur'ân’ı) böylece apaçık âyetler halinde indirdik. Şüphesiz ki Allah, dilediğini doğru yola iletir.
16. Yani işte böylelikle biz, Kur’an-ı Kerim’i geniş geniş açıklamış bulunuyoruz. Onu “apaçık âyetler” yani faydalı bütün maksat ve meselelere delil olan belgeler halinde indirdik. Ama hidâyet, Allah’ın elindedir. Allah’ın hidâyet bulmasını dilediği kimseler, bu Kur’an-ı Kerim ile hidayet bulur, onu kendisine rehber ve uyulacak önder edinir, onun nuru ile aydınlanır. Allah’ın hidâyet bulmasını dilemediği kimselere ise her türlü âyet gelecek olsa dahi onlar iman etmezler. Kur’an-ı Kerim’in de ona hiçbir faydası olmaz. Aksine Kur’an-ı Kerim, onun aleyhine bir delil olur.
Hacc 22:17
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:18
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:19
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:20
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:21
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:22
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:23
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:24
17- İman edenler, yahudiler, sabiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler var ya muhakkak Allah, kıyamet gününde bunların aralarında hükmedecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 18- Görmez misin mi ki göklerde ve yerde olan herkes, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 19- Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar. Kâfirlere gelince onlar için ateşten elbiseler biçilir ve başlarının üzerinden kaynar su dökülür. 20- (Öyle ki) o suyla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. 21- Onlar için demir sopalar da vardır. 22- (Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler ve onlara: “Yakıcı ateşin azabını tadın” denir. 23- Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Oradaki giyecekleri de ipektir. 24- Onlar (Allah tarafından) hem güzel söze ulaştırılmışlardır, hem de Hamîd olanın yoluna ulaştırılmışlardır.
17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda:“Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır. 20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.” 21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir. 22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de:“Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.
23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:
24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir:“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.”(el-Araf, 7/143)
18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.
Hacc 22:25
25- Şüphe yok ki kâfir olanlar, hem Allah’ın yolundan hem de yolcu olsun yerli olsun tüm insanlar için eşit (bir ibadet yeri) kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (bilsinler ki) kim orada zulmedip haktan sapmaya kalkışırsa biz, ona can yakıcı bir azap tattırırız.
25. Yüce Allah, Rablerini inkar eden müşriklerin tutturduğu yolun ne kadar çirkin olduğunu, onların hem Allah’ı ve Rasûlünü inkâr edip kâfir olduklarını, hem de Allah’ın yolundan başkalarını alıkoyarak insanların iman etmelerini önlediklerini haber vermektedir. Aynı şekilde onların, kendilerinin de atalarının da mülkü olmayan Mescid-i Haram’dan da insanları alıkoyduklarını bildirmektedir. Halbuki orada bütün insanlar, yani orada ikamet edenler de başka yerden oraya gelenler de birbirlerine eşittirler. Hatta bu kâfir ve müşrikler, insanlığın en faziletlisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ve ashabını dahi Mescid-i Haram’dan alıkoymuşlardır. escid-i Haram’a hürmet göstermenin ve onu tazim etmenin bir parçası olmak üzere “kim orada zulmedip haktan sapmaya kalkışırsa biz, ona can yakıcı bir azap tattırırız.” Harem bölgesinde sadece zulümle haktan sapmaya kalkışmak, bunu irade etmek dahi azabı gerektiren bir şeydir. Halbuki onun dışındaki yerlerde ise kul, ancak zulüm işlediği takdirde cezalandırılmayı hak eder. Bu durumda orada zulmün en büyüğü olan küfrü, şirki, Allah’ın yolundan alıkoyup Beyt-i Haram’ı ziyaret etmek isteyenleri engelleme suçlarını işleyen kimsenin hali nice olur? Allah’ın böylelerine ne yapacağı zannedilir? u âyet-i kerimede Hareme gereken saygının gösterilmesinin, onun ileri derecede tazim edilmesinin farz olduğuna, orada masiyette bulunmak isteğinin ve fiilen masiyet işlemenin sakınılması gerekenler arasında olduğuna açık delil vardır.
Hacc 22:26
26- Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip hazırlamış ve şöyle demiştik:“Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû’ ve secde edenler için Beyt’imi temizle!” 27- “İnsanlar arasında haccı ilân et de hem yayan hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde sana gelsinler.” 28- “Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar ve belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin ve eli dar olan fakire de yedirin.” 29- “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.”
26. Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın yüceliğini, üstünlüğünü ve onu bina eden Halilurrahmanın büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini edip hazırlamış.” Yani orayı ona hazırlamış ve orada konaklamasını sağlamıştık. Zürriyetinin bazısını Allah, orada yerleşenlerden kılmış ve ona Beyt’i bina etmesini emretmişti. O da Allah’tan takvâ esası üzerine o evi bina etmiş, Allah’a itaat temeli üzerine onu yükseltmişti. Oğlu İsmail ile birlikte bu Beyt’i inşa etmişlerdi. Yüce Allah, ona amellerini yalnızca Allah’a halis kılması ve o Beyt’i Allah adına bina ederek kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını da emretmişti. “Tavaf edenler... için Beyt’imi” şirkten, günahlardan, türlü pisliklerden ve kirlerden “temizle!” Yüce Allah'ın burada Beyt’i kendi zatına izafe etmesinin sebebi, bu Beyt’in şerefi ve fazileti dolayısı iledir. Kalplerin ona besledikleri sevginin daha da büyümesi ve artması, kalplerin ona meyledip her yönden ona akın etmeleri içindir. Ayrıca oranın tertemiz kılınıp ta’zim edilmesini sağlamak maksadıyladır. Çünkü orası, tavaf edenlerin, orada itikafa girenlerin, zikir, Kur’an okumak, ilim öğrenmek, öğretmek vb. gibi Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli ibadetleri yapmak üzere orada bulunan kimselerin Rabbinin Beyt’idir/evidir. “Rükû’ ve secde edenler için” yani namaz kılanlar için de tertemiz edilmelidir. Yani: Sen benim evimi, maksatları mevlâlarına itaat, O’nun Beyt’inin yanında O’na yakınlaşmak ve O’na hizmet etmek olan bu faziletli kimseler için Beyt’imi temizle! Çünkü onların buna hakkı vardır, hem de onlar ikram görmeye layıktırlar. Onlar için Beyt’in tertemiz edilmesi de onlara yapılacak ikramın bir parçasıdır. Namaz ve tavaf gibi ibadetlerle meşgul olanları şaşırtacak şekilde yüksek ve boş seslerden arındırılması da bu Beyt’in temizlenmesinin kapsamına girer. yet-i kerimede tavafın, itikaftan ve namazdan önce söz konusu edilmesi, tavafın sadece bu Beyt’e has bir ibadet oluşundandır. İtikafin öncelenmesi ise onun sadece mescidlerde yapılan bir ibadet olmasındadır.
27. “İnsanlar arasında haccı ilan et.” Yani onlara haccı bildir, onları haccetmeye çağır, yakındakine de uzakta bulunana da haccın farziyetini ve faziletini bildir. Davet edecek olursan hac ve umre yapmak maksadı ile senin yanına geleceklerdir. Hem de şevklerinden dolayı yaya yani bineksiz olarak “hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde” Yani pek uzak mesafeleri, dağlar arasındaki geçitleri kat ederek o en şerefli yere ulaşıncaya kadar yol alan zayıf düşmüş her bir deve üzerinde uzak ülkelerden sana geleceklerdir. İbrahim el-Halil aleyhisselam bu emri yerine getirdiği gibi ondan sonra da onun soyundan gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aynı emri yerine getirmiştir. Her ikisi de bu Beyt’in haccedilmesine insanları davet etmiş, bu konuda davetlerini defalarca tekrarlamışlardır. Yüce Allah’ın da vaadi gerçekleşmiş ve insanlar oraya yerin doğularından da batılarından da binekli, bineksiz gelmişlerdir.
28. Daha sonra Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın ziyaretini teşvik etmek üzere de onu ziyarete gelmenin çeşitli faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar.” Yüce Allah’ın Beyt’i sebebi ile hem üstün, faziletli ve ancak orada yapılan ibadetler sayesinde dinî birtakım faydalara, hem de kâr sağlamak, dünyevi kazançlar elde etmek sureti ile dünyevî menfaatlere nail olsunlar. Nitekim bütün bunlar gözle görülen ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatler arasında yer alır. Yani hediye olarak sunulan kurbanları kestikleri esnada Yüce Allah’a bunları kendilerine rızık olarak verdiği ve bunları kurban etmeyi de kendilerine kolaylaştırdığı için şükretmek üzere üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Bu hayvanları kestiğiniz vakit de “artık onlardan yiyin ve eli dar olan” aşırı derecede yoksul bulunan “fakire yedirin.”
29. “Sonra kirlerini gidersinler” yani ibadetlerini bitirerek ihramda bulunmaları sebebi ile üzerlerinde oluşan kirleri ve rahatsız edici şeyleri gidersinler. Hac, umre, hediye kurbanlığı gibi yerine getirmeyi kendilerine vacip kıldıkları “adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” Mutlak olarak bütün mescidlerin en faziletlisi olan o Atik, yani kadim ve zorbaların ona musallat edilmesinden yana korunmuş Evi tavaf etsinler. Burada genel olarak hac ibadetlerinin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesi, fazileti, şerefi, ana maksat olarak gözetilen bir ibadet olması, ondan önceki diğer ibadetlerin ise ona ulaştıran vesile/araç ibadetler olmaları dolayısıyladır. Yine -Allah bilir ama- bunun bir başka anlamı da şu olabilir: Tavaf, ister belli bir ibadete tâbi olsun, ister başlıbaşına ve bağımsız olsun, her vakit yapılması meşru olan bir ibadettir.
Hacc 22:27
26- Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip hazırlamış ve şöyle demiştik:“Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû’ ve secde edenler için Beyt’imi temizle!” 27- “İnsanlar arasında haccı ilân et de hem yayan hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde sana gelsinler.” 28- “Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar ve belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin ve eli dar olan fakire de yedirin.” 29- “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.”
26. Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın yüceliğini, üstünlüğünü ve onu bina eden Halilurrahmanın büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini edip hazırlamış.” Yani orayı ona hazırlamış ve orada konaklamasını sağlamıştık. Zürriyetinin bazısını Allah, orada yerleşenlerden kılmış ve ona Beyt’i bina etmesini emretmişti. O da Allah’tan takvâ esası üzerine o evi bina etmiş, Allah’a itaat temeli üzerine onu yükseltmişti. Oğlu İsmail ile birlikte bu Beyt’i inşa etmişlerdi. Yüce Allah, ona amellerini yalnızca Allah’a halis kılması ve o Beyt’i Allah adına bina ederek kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını da emretmişti. “Tavaf edenler... için Beyt’imi” şirkten, günahlardan, türlü pisliklerden ve kirlerden “temizle!” Yüce Allah'ın burada Beyt’i kendi zatına izafe etmesinin sebebi, bu Beyt’in şerefi ve fazileti dolayısı iledir. Kalplerin ona besledikleri sevginin daha da büyümesi ve artması, kalplerin ona meyledip her yönden ona akın etmeleri içindir. Ayrıca oranın tertemiz kılınıp ta’zim edilmesini sağlamak maksadıyladır. Çünkü orası, tavaf edenlerin, orada itikafa girenlerin, zikir, Kur’an okumak, ilim öğrenmek, öğretmek vb. gibi Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli ibadetleri yapmak üzere orada bulunan kimselerin Rabbinin Beyt’idir/evidir. “Rükû’ ve secde edenler için” yani namaz kılanlar için de tertemiz edilmelidir. Yani: Sen benim evimi, maksatları mevlâlarına itaat, O’nun Beyt’inin yanında O’na yakınlaşmak ve O’na hizmet etmek olan bu faziletli kimseler için Beyt’imi temizle! Çünkü onların buna hakkı vardır, hem de onlar ikram görmeye layıktırlar. Onlar için Beyt’in tertemiz edilmesi de onlara yapılacak ikramın bir parçasıdır. Namaz ve tavaf gibi ibadetlerle meşgul olanları şaşırtacak şekilde yüksek ve boş seslerden arındırılması da bu Beyt’in temizlenmesinin kapsamına girer. yet-i kerimede tavafın, itikaftan ve namazdan önce söz konusu edilmesi, tavafın sadece bu Beyt’e has bir ibadet oluşundandır. İtikafin öncelenmesi ise onun sadece mescidlerde yapılan bir ibadet olmasındadır.
27. “İnsanlar arasında haccı ilan et.” Yani onlara haccı bildir, onları haccetmeye çağır, yakındakine de uzakta bulunana da haccın farziyetini ve faziletini bildir. Davet edecek olursan hac ve umre yapmak maksadı ile senin yanına geleceklerdir. Hem de şevklerinden dolayı yaya yani bineksiz olarak “hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde” Yani pek uzak mesafeleri, dağlar arasındaki geçitleri kat ederek o en şerefli yere ulaşıncaya kadar yol alan zayıf düşmüş her bir deve üzerinde uzak ülkelerden sana geleceklerdir. İbrahim el-Halil aleyhisselam bu emri yerine getirdiği gibi ondan sonra da onun soyundan gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aynı emri yerine getirmiştir. Her ikisi de bu Beyt’in haccedilmesine insanları davet etmiş, bu konuda davetlerini defalarca tekrarlamışlardır. Yüce Allah’ın da vaadi gerçekleşmiş ve insanlar oraya yerin doğularından da batılarından da binekli, bineksiz gelmişlerdir.
28. Daha sonra Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın ziyaretini teşvik etmek üzere de onu ziyarete gelmenin çeşitli faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar.” Yüce Allah’ın Beyt’i sebebi ile hem üstün, faziletli ve ancak orada yapılan ibadetler sayesinde dinî birtakım faydalara, hem de kâr sağlamak, dünyevi kazançlar elde etmek sureti ile dünyevî menfaatlere nail olsunlar. Nitekim bütün bunlar gözle görülen ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatler arasında yer alır. Yani hediye olarak sunulan kurbanları kestikleri esnada Yüce Allah’a bunları kendilerine rızık olarak verdiği ve bunları kurban etmeyi de kendilerine kolaylaştırdığı için şükretmek üzere üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Bu hayvanları kestiğiniz vakit de “artık onlardan yiyin ve eli dar olan” aşırı derecede yoksul bulunan “fakire yedirin.”
29. “Sonra kirlerini gidersinler” yani ibadetlerini bitirerek ihramda bulunmaları sebebi ile üzerlerinde oluşan kirleri ve rahatsız edici şeyleri gidersinler. Hac, umre, hediye kurbanlığı gibi yerine getirmeyi kendilerine vacip kıldıkları “adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” Mutlak olarak bütün mescidlerin en faziletlisi olan o Atik, yani kadim ve zorbaların ona musallat edilmesinden yana korunmuş Evi tavaf etsinler. Burada genel olarak hac ibadetlerinin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesi, fazileti, şerefi, ana maksat olarak gözetilen bir ibadet olması, ondan önceki diğer ibadetlerin ise ona ulaştıran vesile/araç ibadetler olmaları dolayısıyladır. Yine -Allah bilir ama- bunun bir başka anlamı da şu olabilir: Tavaf, ister belli bir ibadete tâbi olsun, ister başlıbaşına ve bağımsız olsun, her vakit yapılması meşru olan bir ibadettir.
Hacc 22:28
26- Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip hazırlamış ve şöyle demiştik:“Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû’ ve secde edenler için Beyt’imi temizle!” 27- “İnsanlar arasında haccı ilân et de hem yayan hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde sana gelsinler.” 28- “Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar ve belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin ve eli dar olan fakire de yedirin.” 29- “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.”
26. Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın yüceliğini, üstünlüğünü ve onu bina eden Halilurrahmanın büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini edip hazırlamış.” Yani orayı ona hazırlamış ve orada konaklamasını sağlamıştık. Zürriyetinin bazısını Allah, orada yerleşenlerden kılmış ve ona Beyt’i bina etmesini emretmişti. O da Allah’tan takvâ esası üzerine o evi bina etmiş, Allah’a itaat temeli üzerine onu yükseltmişti. Oğlu İsmail ile birlikte bu Beyt’i inşa etmişlerdi. Yüce Allah, ona amellerini yalnızca Allah’a halis kılması ve o Beyt’i Allah adına bina ederek kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını da emretmişti. “Tavaf edenler... için Beyt’imi” şirkten, günahlardan, türlü pisliklerden ve kirlerden “temizle!” Yüce Allah'ın burada Beyt’i kendi zatına izafe etmesinin sebebi, bu Beyt’in şerefi ve fazileti dolayısı iledir. Kalplerin ona besledikleri sevginin daha da büyümesi ve artması, kalplerin ona meyledip her yönden ona akın etmeleri içindir. Ayrıca oranın tertemiz kılınıp ta’zim edilmesini sağlamak maksadıyladır. Çünkü orası, tavaf edenlerin, orada itikafa girenlerin, zikir, Kur’an okumak, ilim öğrenmek, öğretmek vb. gibi Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli ibadetleri yapmak üzere orada bulunan kimselerin Rabbinin Beyt’idir/evidir. “Rükû’ ve secde edenler için” yani namaz kılanlar için de tertemiz edilmelidir. Yani: Sen benim evimi, maksatları mevlâlarına itaat, O’nun Beyt’inin yanında O’na yakınlaşmak ve O’na hizmet etmek olan bu faziletli kimseler için Beyt’imi temizle! Çünkü onların buna hakkı vardır, hem de onlar ikram görmeye layıktırlar. Onlar için Beyt’in tertemiz edilmesi de onlara yapılacak ikramın bir parçasıdır. Namaz ve tavaf gibi ibadetlerle meşgul olanları şaşırtacak şekilde yüksek ve boş seslerden arındırılması da bu Beyt’in temizlenmesinin kapsamına girer. yet-i kerimede tavafın, itikaftan ve namazdan önce söz konusu edilmesi, tavafın sadece bu Beyt’e has bir ibadet oluşundandır. İtikafin öncelenmesi ise onun sadece mescidlerde yapılan bir ibadet olmasındadır.
27. “İnsanlar arasında haccı ilan et.” Yani onlara haccı bildir, onları haccetmeye çağır, yakındakine de uzakta bulunana da haccın farziyetini ve faziletini bildir. Davet edecek olursan hac ve umre yapmak maksadı ile senin yanına geleceklerdir. Hem de şevklerinden dolayı yaya yani bineksiz olarak “hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde” Yani pek uzak mesafeleri, dağlar arasındaki geçitleri kat ederek o en şerefli yere ulaşıncaya kadar yol alan zayıf düşmüş her bir deve üzerinde uzak ülkelerden sana geleceklerdir. İbrahim el-Halil aleyhisselam bu emri yerine getirdiği gibi ondan sonra da onun soyundan gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aynı emri yerine getirmiştir. Her ikisi de bu Beyt’in haccedilmesine insanları davet etmiş, bu konuda davetlerini defalarca tekrarlamışlardır. Yüce Allah’ın da vaadi gerçekleşmiş ve insanlar oraya yerin doğularından da batılarından da binekli, bineksiz gelmişlerdir.
28. Daha sonra Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın ziyaretini teşvik etmek üzere de onu ziyarete gelmenin çeşitli faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar.” Yüce Allah’ın Beyt’i sebebi ile hem üstün, faziletli ve ancak orada yapılan ibadetler sayesinde dinî birtakım faydalara, hem de kâr sağlamak, dünyevi kazançlar elde etmek sureti ile dünyevî menfaatlere nail olsunlar. Nitekim bütün bunlar gözle görülen ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatler arasında yer alır. Yani hediye olarak sunulan kurbanları kestikleri esnada Yüce Allah’a bunları kendilerine rızık olarak verdiği ve bunları kurban etmeyi de kendilerine kolaylaştırdığı için şükretmek üzere üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Bu hayvanları kestiğiniz vakit de “artık onlardan yiyin ve eli dar olan” aşırı derecede yoksul bulunan “fakire yedirin.”
29. “Sonra kirlerini gidersinler” yani ibadetlerini bitirerek ihramda bulunmaları sebebi ile üzerlerinde oluşan kirleri ve rahatsız edici şeyleri gidersinler. Hac, umre, hediye kurbanlığı gibi yerine getirmeyi kendilerine vacip kıldıkları “adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” Mutlak olarak bütün mescidlerin en faziletlisi olan o Atik, yani kadim ve zorbaların ona musallat edilmesinden yana korunmuş Evi tavaf etsinler. Burada genel olarak hac ibadetlerinin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesi, fazileti, şerefi, ana maksat olarak gözetilen bir ibadet olması, ondan önceki diğer ibadetlerin ise ona ulaştıran vesile/araç ibadetler olmaları dolayısıyladır. Yine -Allah bilir ama- bunun bir başka anlamı da şu olabilir: Tavaf, ister belli bir ibadete tâbi olsun, ister başlıbaşına ve bağımsız olsun, her vakit yapılması meşru olan bir ibadettir.
Hacc 22:29
26- Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip hazırlamış ve şöyle demiştik:“Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû’ ve secde edenler için Beyt’imi temizle!” 27- “İnsanlar arasında haccı ilân et de hem yayan hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde sana gelsinler.” 28- “Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar ve belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin ve eli dar olan fakire de yedirin.” 29- “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.”
26. Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın yüceliğini, üstünlüğünü ve onu bina eden Halilurrahmanın büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini edip hazırlamış.” Yani orayı ona hazırlamış ve orada konaklamasını sağlamıştık. Zürriyetinin bazısını Allah, orada yerleşenlerden kılmış ve ona Beyt’i bina etmesini emretmişti. O da Allah’tan takvâ esası üzerine o evi bina etmiş, Allah’a itaat temeli üzerine onu yükseltmişti. Oğlu İsmail ile birlikte bu Beyt’i inşa etmişlerdi. Yüce Allah, ona amellerini yalnızca Allah’a halis kılması ve o Beyt’i Allah adına bina ederek kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını da emretmişti. “Tavaf edenler... için Beyt’imi” şirkten, günahlardan, türlü pisliklerden ve kirlerden “temizle!” Yüce Allah'ın burada Beyt’i kendi zatına izafe etmesinin sebebi, bu Beyt’in şerefi ve fazileti dolayısı iledir. Kalplerin ona besledikleri sevginin daha da büyümesi ve artması, kalplerin ona meyledip her yönden ona akın etmeleri içindir. Ayrıca oranın tertemiz kılınıp ta’zim edilmesini sağlamak maksadıyladır. Çünkü orası, tavaf edenlerin, orada itikafa girenlerin, zikir, Kur’an okumak, ilim öğrenmek, öğretmek vb. gibi Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli ibadetleri yapmak üzere orada bulunan kimselerin Rabbinin Beyt’idir/evidir. “Rükû’ ve secde edenler için” yani namaz kılanlar için de tertemiz edilmelidir. Yani: Sen benim evimi, maksatları mevlâlarına itaat, O’nun Beyt’inin yanında O’na yakınlaşmak ve O’na hizmet etmek olan bu faziletli kimseler için Beyt’imi temizle! Çünkü onların buna hakkı vardır, hem de onlar ikram görmeye layıktırlar. Onlar için Beyt’in tertemiz edilmesi de onlara yapılacak ikramın bir parçasıdır. Namaz ve tavaf gibi ibadetlerle meşgul olanları şaşırtacak şekilde yüksek ve boş seslerden arındırılması da bu Beyt’in temizlenmesinin kapsamına girer. yet-i kerimede tavafın, itikaftan ve namazdan önce söz konusu edilmesi, tavafın sadece bu Beyt’e has bir ibadet oluşundandır. İtikafin öncelenmesi ise onun sadece mescidlerde yapılan bir ibadet olmasındadır.
27. “İnsanlar arasında haccı ilan et.” Yani onlara haccı bildir, onları haccetmeye çağır, yakındakine de uzakta bulunana da haccın farziyetini ve faziletini bildir. Davet edecek olursan hac ve umre yapmak maksadı ile senin yanına geleceklerdir. Hem de şevklerinden dolayı yaya yani bineksiz olarak “hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde” Yani pek uzak mesafeleri, dağlar arasındaki geçitleri kat ederek o en şerefli yere ulaşıncaya kadar yol alan zayıf düşmüş her bir deve üzerinde uzak ülkelerden sana geleceklerdir. İbrahim el-Halil aleyhisselam bu emri yerine getirdiği gibi ondan sonra da onun soyundan gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aynı emri yerine getirmiştir. Her ikisi de bu Beyt’in haccedilmesine insanları davet etmiş, bu konuda davetlerini defalarca tekrarlamışlardır. Yüce Allah’ın da vaadi gerçekleşmiş ve insanlar oraya yerin doğularından da batılarından da binekli, bineksiz gelmişlerdir.
28. Daha sonra Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın ziyaretini teşvik etmek üzere de onu ziyarete gelmenin çeşitli faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar.” Yüce Allah’ın Beyt’i sebebi ile hem üstün, faziletli ve ancak orada yapılan ibadetler sayesinde dinî birtakım faydalara, hem de kâr sağlamak, dünyevi kazançlar elde etmek sureti ile dünyevî menfaatlere nail olsunlar. Nitekim bütün bunlar gözle görülen ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatler arasında yer alır. Yani hediye olarak sunulan kurbanları kestikleri esnada Yüce Allah’a bunları kendilerine rızık olarak verdiği ve bunları kurban etmeyi de kendilerine kolaylaştırdığı için şükretmek üzere üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Bu hayvanları kestiğiniz vakit de “artık onlardan yiyin ve eli dar olan” aşırı derecede yoksul bulunan “fakire yedirin.”
29. “Sonra kirlerini gidersinler” yani ibadetlerini bitirerek ihramda bulunmaları sebebi ile üzerlerinde oluşan kirleri ve rahatsız edici şeyleri gidersinler. Hac, umre, hediye kurbanlığı gibi yerine getirmeyi kendilerine vacip kıldıkları “adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” Mutlak olarak bütün mescidlerin en faziletlisi olan o Atik, yani kadim ve zorbaların ona musallat edilmesinden yana korunmuş Evi tavaf etsinler. Burada genel olarak hac ibadetlerinin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesi, fazileti, şerefi, ana maksat olarak gözetilen bir ibadet olması, ondan önceki diğer ibadetlerin ise ona ulaştıran vesile/araç ibadetler olmaları dolayısıyladır. Yine -Allah bilir ama- bunun bir başka anlamı da şu olabilir: Tavaf, ister belli bir ibadete tâbi olsun, ister başlıbaşına ve bağımsız olsun, her vakit yapılması meşru olan bir ibadettir.
Hacc 22:30
30- Bu böyledir. Kim Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyleri tazim ederse bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Davarlar size helâl kılındı, ancak (Kitapta) size okunanlar müstesnâ. Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan sözden de kaçının. 31- Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun. Kim, Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut da rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.
30. “Bu böyledir.” Yani size sözünü ettiğimiz bu hükümlerle bunlar arasında yer alan şeyler, Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim ve iclal edilmesine dahildir. Çünkü Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim edilmesi de Allah’ın sevdiği ve kendisine yakınlaştırıcı işlerin en büyüklerinden, en değerlilerindendir. Bu şekilde hareket eden bir kimseye Yüce Allah, pek büyük bir sevap/mükafat verir. Bu, Rabbi nezdinde onun hakkında dünyasında da âhiretinde de pek hayırlı olur. Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyler (hurumât), dokunulmazlığı ve saygınlığı olan ve Yüce Allah’ın, saygı duyulmasını emrettiği ibadet ve benzeri her şeydir. Bütün hac ibadetleri, Harem bölgesi, ihram, hediye kurbanları, Yüce Allah’ın yerine getirilmesini emretmiş olduğu bütün ibadetler böyledir. Bunların ta’zim edilmeleri ise kalben saygı duymakla, sevmekle, onlardaki kulluk/ibadet yönünü eksiksiz olarak, onları önemseyerek, tembellik göstermeden ve ağırdan almadan yerine getirmekle olur. aha sonra Yüce Allah, kullarına deve, inek ve koyun türü hayvanları helâl kılmak ve bunların kurban edilmesini kendisine yakınlaştırıcı ibadetler arasında meşru kılmak sureti ile onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanları söz konusu etmektedir. Böylelikle bunlarda Yüce Allah’ın her iki yönden de büyük bir lütfu vardır. “Ancak size” Kur’ân’da haram olduklarına dair hükümleri “okunanlar müstesnâ.” Yüce Allah’ın: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyruğunda sözü edilenler ise haramdır. Fakat bu, Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Bunları haram kılması ve yasaklaması, kendisine ortak koşmalarına ve yalan söz söylemeye karşı onlar için bir arındırma ve temizlemedir. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun.” Allah ile birlikte ilâh kabul etmiş olduğunuz ve Allah’a ortak koştuğunuz o pisliklerden uzaklaşın. Çünkü bunlar, gerçekten pisliğin en büyük çeşididir. Anlaşıldığı kadarı ile buradaki “من” kelimesi, pek çok müfessirin de belirttiğinin aksine cinsin beyanı için olmayıp teb’îd/kısımlık anlamında olduğudur. Çünkü pislik, yasak kılınan ya da haram olan her şeyde bulunan umumi bir vasıftır. Buna göre bu buyrukta genel olarak bütün pisliklerden yani haram ve yasak kılınmış şeylerden uzak durulması istenirken, özel olarak da bu pisliklerin bir bölümünü teşkil eden putlardan uzak kalınması istenmektedir. [Buna göre ayete şöyle meal verilebilir: Şu halde pisliklerden uzak durun, putlardan da.] “Ve yalan sözden de kaçının.” Bütün haram sözler, bu buyrukta sözü edilen yalan sözün kapsamına girer. Yalancı şahitlik de buna dahildir.
31. Yüce Allah, mü’minlere şirki, pislikleri ve yalan sözü yasakladıktan sonra ayrıca onlara hangi halde olmalarını gerektiğini de şöylece emretmektedir:“Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun” O’na ve O’nun ibadetine yönelip, O’nun dışındaki varlıklardan yüz çevirin. “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o” yani onun misali “gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.” İşte müşrikler de böyledir. İman, yüksek ve korunmuş semaya benzer. İmanı terk eden kimse de çeşitli afet ve belalara maruz kalarak semadan düşen kimseye benzer. Ya kuşlar onu süratle kapıverir ve paramparça eder. Nitekim müşrik kimse de imana bağlılığı, iman ile korunmayı terk edecek olursa, dört bir yandan şeytanlar onu kapıverir ve paramparça ederler. Dünyasından da dininden de onu mahrum bırakırlar. [Yahut da bu kişi, şiddetli bir rüzgara yakalanıp da bu rüzgarın kendisini havada savurduğu kimse gibi olur. Rüzgar onu paramparça ettikten sonra alabildiğine uzak bir yere savurup bırakır.]
Hacc 22:31
30- Bu böyledir. Kim Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyleri tazim ederse bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Davarlar size helâl kılındı, ancak (Kitapta) size okunanlar müstesnâ. Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan sözden de kaçının. 31- Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun. Kim, Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut da rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.
30. “Bu böyledir.” Yani size sözünü ettiğimiz bu hükümlerle bunlar arasında yer alan şeyler, Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim ve iclal edilmesine dahildir. Çünkü Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim edilmesi de Allah’ın sevdiği ve kendisine yakınlaştırıcı işlerin en büyüklerinden, en değerlilerindendir. Bu şekilde hareket eden bir kimseye Yüce Allah, pek büyük bir sevap/mükafat verir. Bu, Rabbi nezdinde onun hakkında dünyasında da âhiretinde de pek hayırlı olur. Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyler (hurumât), dokunulmazlığı ve saygınlığı olan ve Yüce Allah’ın, saygı duyulmasını emrettiği ibadet ve benzeri her şeydir. Bütün hac ibadetleri, Harem bölgesi, ihram, hediye kurbanları, Yüce Allah’ın yerine getirilmesini emretmiş olduğu bütün ibadetler böyledir. Bunların ta’zim edilmeleri ise kalben saygı duymakla, sevmekle, onlardaki kulluk/ibadet yönünü eksiksiz olarak, onları önemseyerek, tembellik göstermeden ve ağırdan almadan yerine getirmekle olur. aha sonra Yüce Allah, kullarına deve, inek ve koyun türü hayvanları helâl kılmak ve bunların kurban edilmesini kendisine yakınlaştırıcı ibadetler arasında meşru kılmak sureti ile onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanları söz konusu etmektedir. Böylelikle bunlarda Yüce Allah’ın her iki yönden de büyük bir lütfu vardır. “Ancak size” Kur’ân’da haram olduklarına dair hükümleri “okunanlar müstesnâ.” Yüce Allah’ın: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyruğunda sözü edilenler ise haramdır. Fakat bu, Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Bunları haram kılması ve yasaklaması, kendisine ortak koşmalarına ve yalan söz söylemeye karşı onlar için bir arındırma ve temizlemedir. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun.” Allah ile birlikte ilâh kabul etmiş olduğunuz ve Allah’a ortak koştuğunuz o pisliklerden uzaklaşın. Çünkü bunlar, gerçekten pisliğin en büyük çeşididir. Anlaşıldığı kadarı ile buradaki “من” kelimesi, pek çok müfessirin de belirttiğinin aksine cinsin beyanı için olmayıp teb’îd/kısımlık anlamında olduğudur. Çünkü pislik, yasak kılınan ya da haram olan her şeyde bulunan umumi bir vasıftır. Buna göre bu buyrukta genel olarak bütün pisliklerden yani haram ve yasak kılınmış şeylerden uzak durulması istenirken, özel olarak da bu pisliklerin bir bölümünü teşkil eden putlardan uzak kalınması istenmektedir. [Buna göre ayete şöyle meal verilebilir: Şu halde pisliklerden uzak durun, putlardan da.] “Ve yalan sözden de kaçının.” Bütün haram sözler, bu buyrukta sözü edilen yalan sözün kapsamına girer. Yalancı şahitlik de buna dahildir.
31. Yüce Allah, mü’minlere şirki, pislikleri ve yalan sözü yasakladıktan sonra ayrıca onlara hangi halde olmalarını gerektiğini de şöylece emretmektedir:“Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun” O’na ve O’nun ibadetine yönelip, O’nun dışındaki varlıklardan yüz çevirin. “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o” yani onun misali “gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.” İşte müşrikler de böyledir. İman, yüksek ve korunmuş semaya benzer. İmanı terk eden kimse de çeşitli afet ve belalara maruz kalarak semadan düşen kimseye benzer. Ya kuşlar onu süratle kapıverir ve paramparça eder. Nitekim müşrik kimse de imana bağlılığı, iman ile korunmayı terk edecek olursa, dört bir yandan şeytanlar onu kapıverir ve paramparça ederler. Dünyasından da dininden de onu mahrum bırakırlar. [Yahut da bu kişi, şiddetli bir rüzgara yakalanıp da bu rüzgarın kendisini havada savurduğu kimse gibi olur. Rüzgar onu paramparça ettikten sonra alabildiğine uzak bir yere savurup bırakır.]
Hacc 22:32
32- Bu böyledir. Kim Allah’ın şiar/alamet kıldığı şeyleri tazim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvâsındandır. 33- O (kurbanlıklarda) belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır. Sonra onların varacakları yer, Beyt-i Atik’tir.
32. Yani, sözünü ettiğimiz bu hususlar, Allah’ın saygı duyulmasını emrettiği şeyleri ve O’na ibadet olan hususları tazim etmenin bir gereğidir. Şiarlardan kasıt, dinin aşikar alâmetleridir. Bütün hac ibadetleri buna dahildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir.”(el-Bakara, 2/158) Yine Beytullah’a gönderilen hediye kurbanlar ile diğer kurbanlar da bu alametler arasında yer alır. Daha nce bunları ta’zim etmenin, bunlara gereken saygıyı göstermek, gereğini yerine getirmek ve kulun güç yetirebildiği en mükemmel şekli ile onları ifa etmesi demek olduğunu belirtmiştik. Yine hediye kurbanlarının ta’zimi de buna dahildir ki bunların ta’zim edilmesi de onların güzellerinden seçilmesi, semiz ve her bakımdan mükemmel olmaları ile olur. İşte Allah’ın şiarlarının tazim edilmesi, kalplerin takvâsından ileri gelir. Onları ta’zim eden kimse, takvâsını ve imanının sıhhatini belgelendirmiş olur. Çünkü bunları ta’zim etmek, Allah’ı ta’zim edip O’nun azametine saygı duymaya bağlıdır.
33. “Onlarda” yani hediye kurbanlarında “belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır.” Beyt-i Haram’a getirilen deve ve buna benzer hediye kurbanlarının sahipleri, bunların sırtına binmekle, sütlerini sağmakla vb. ona zararlı olmayan şekillerde onlardan birtakım faydalar sağlarlar ki bu da belli bir süreye kadardır. Bu süre de bu kurbanlıkların “varacakları yer” olan Beyt-i Atik’e ulaşıp da kesilmeleri vaktine kadardır. Beyt-i Atik, Mina ve diğer yerler de dahil bütün harem bölgedir. Orada kesildikleri takdirde hayvanların etlerinden yerler, başkalarına hediye verirler ve yoksullara da yedirirler.
Hacc 22:33
32- Bu böyledir. Kim Allah’ın şiar/alamet kıldığı şeyleri tazim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvâsındandır. 33- O (kurbanlıklarda) belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır. Sonra onların varacakları yer, Beyt-i Atik’tir.
32. Yani, sözünü ettiğimiz bu hususlar, Allah’ın saygı duyulmasını emrettiği şeyleri ve O’na ibadet olan hususları tazim etmenin bir gereğidir. Şiarlardan kasıt, dinin aşikar alâmetleridir. Bütün hac ibadetleri buna dahildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir.”(el-Bakara, 2/158) Yine Beytullah’a gönderilen hediye kurbanlar ile diğer kurbanlar da bu alametler arasında yer alır. Daha nce bunları ta’zim etmenin, bunlara gereken saygıyı göstermek, gereğini yerine getirmek ve kulun güç yetirebildiği en mükemmel şekli ile onları ifa etmesi demek olduğunu belirtmiştik. Yine hediye kurbanlarının ta’zimi de buna dahildir ki bunların ta’zim edilmesi de onların güzellerinden seçilmesi, semiz ve her bakımdan mükemmel olmaları ile olur. İşte Allah’ın şiarlarının tazim edilmesi, kalplerin takvâsından ileri gelir. Onları ta’zim eden kimse, takvâsını ve imanının sıhhatini belgelendirmiş olur. Çünkü bunları ta’zim etmek, Allah’ı ta’zim edip O’nun azametine saygı duymaya bağlıdır.
33. “Onlarda” yani hediye kurbanlarında “belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır.” Beyt-i Haram’a getirilen deve ve buna benzer hediye kurbanlarının sahipleri, bunların sırtına binmekle, sütlerini sağmakla vb. ona zararlı olmayan şekillerde onlardan birtakım faydalar sağlarlar ki bu da belli bir süreye kadardır. Bu süre de bu kurbanlıkların “varacakları yer” olan Beyt-i Atik’e ulaşıp da kesilmeleri vaktine kadardır. Beyt-i Atik, Mina ve diğer yerler de dahil bütün harem bölgedir. Orada kesildikleri takdirde hayvanların etlerinden yerler, başkalarına hediye verirler ve yoksullara da yedirirler.
Hacc 22:34
34- Biz, her ümmete kurban kesme ibadetini meşru kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır. O halde O’na teslim olun! (Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele! 35- Onlar ki Allah anılınca kalpleri titrer, başlarına gelenlere karşı sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
34. Yani geçmişteki ümmetlerin her birisi için kurban kesmeyi meşru kılmışızdır. O halde hayırlarda birbirinizle yarışın ve hayır işlemekte elinizi çabuk tutun. Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkaralım diye böyle yaptık. Yüce Allah’ın her ümmete kurban kesmeyi meşru kılmasının sebebi ise Allah’ı anmak ve O’na şükretmeye yönelmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır.” Şeriatlerin türleri arasında farklılık bulunsa bile hepsi, bu esası ittifakla ortaya koymuşlardır. O esas da tek başına Yüce Allah’ın ulûhiyetinin kabul edilmesi, ibadetin yalnız O’na yapılması ve O’na ortak koşmanın terk edilmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde O’na teslim olun.” Başkasına değil, yalnız O’na itaat edin ve O’na teslim olun. Çünkü O’na teslim olmak selamet yurduna ulaştıran yoldur. “(Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları” dünya ve âhiret hayırları ile “müjdele!” Âyet-i kerimede geçen “المخبت”, itaatkâr ve alçakgönüllü kimse, Rabbine boyun eğen, emrine teslim olan, O’na ibadette alçakgönüllü davranan kimse demektir.
35. Daha sonra Yüce Allah, bu itaatkâr ve alçakgönüllülerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki Allah anılınca” korkuları ve ta’zimleri dolayısı ile “kalpleri titrer.” Bundan dolayı da haram kılınan şeyleri terk ederler. Çünkü yalnızca Allah’tan korkar, yalnızca O’ndan dolayı kalpleri titrer. “Başlarına gelenlere” darlık ve sıkıntılara, çeşitli eziyetlere “sabreder”, bunların hiçbirisi dolayısı ile öfkelenmezler. Aksine Rablerinin rızası için, O’nun mükâfatını umarak ve ecrini bekleyerek sabrederler. “Namazı dosdoğru kılar” Yani bunlar, namazda yerine getirilmeleri gereken farzları da müstehabları da edâ ederek, zahir ve batın özellikleri ile birlikte ve ubudiyetin gereğini yerine getirerek eksiksiz ve dosdoğru şekli ile ifa ederler “ve kendilerini rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.” Buradaki infak; zekât, kefaret ve hanımların, kölelerin ve yakın akrabaların nafakalarını sağlamak gibi farz olan bütün nafaka türlerini kapsadığı gibi bütün çeşitleri ile sadaka verme kabilinden müstehab infakları da kapsar. Burada teb’îz/kısmilik ifade eden “من” kelimesinin getirilmesi, Allah’ın vermiş olduğu ve teşvik ettiği emirlerin kolaylığının anlaşılması ve bu infakın, Allah’ın ihsan ettiği rızkın küçük bir bölümü olduğunun bilinmesi içindir. Eğer Yüce Allah, bu rızkı kazanmayı kolaylaştırmamış ve rızık olarak ona ihsan etmemiş olsaydı, kulun bu rızkı elde etme güç ve imkânı olmazdı. O halde ey Allah’ın lütfu ile rızka mazhar olan kişi! Allah’ın sana vermiş olduğu rızıktan infak et ki, Allah da sana infak etsin ve lütfundan sana daha fazlasını versin.
Hacc 22:35
34- Biz, her ümmete kurban kesme ibadetini meşru kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır. O halde O’na teslim olun! (Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele! 35- Onlar ki Allah anılınca kalpleri titrer, başlarına gelenlere karşı sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
34. Yani geçmişteki ümmetlerin her birisi için kurban kesmeyi meşru kılmışızdır. O halde hayırlarda birbirinizle yarışın ve hayır işlemekte elinizi çabuk tutun. Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkaralım diye böyle yaptık. Yüce Allah’ın her ümmete kurban kesmeyi meşru kılmasının sebebi ise Allah’ı anmak ve O’na şükretmeye yönelmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır.” Şeriatlerin türleri arasında farklılık bulunsa bile hepsi, bu esası ittifakla ortaya koymuşlardır. O esas da tek başına Yüce Allah’ın ulûhiyetinin kabul edilmesi, ibadetin yalnız O’na yapılması ve O’na ortak koşmanın terk edilmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde O’na teslim olun.” Başkasına değil, yalnız O’na itaat edin ve O’na teslim olun. Çünkü O’na teslim olmak selamet yurduna ulaştıran yoldur. “(Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları” dünya ve âhiret hayırları ile “müjdele!” Âyet-i kerimede geçen “المخبت”, itaatkâr ve alçakgönüllü kimse, Rabbine boyun eğen, emrine teslim olan, O’na ibadette alçakgönüllü davranan kimse demektir.
35. Daha sonra Yüce Allah, bu itaatkâr ve alçakgönüllülerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki Allah anılınca” korkuları ve ta’zimleri dolayısı ile “kalpleri titrer.” Bundan dolayı da haram kılınan şeyleri terk ederler. Çünkü yalnızca Allah’tan korkar, yalnızca O’ndan dolayı kalpleri titrer. “Başlarına gelenlere” darlık ve sıkıntılara, çeşitli eziyetlere “sabreder”, bunların hiçbirisi dolayısı ile öfkelenmezler. Aksine Rablerinin rızası için, O’nun mükâfatını umarak ve ecrini bekleyerek sabrederler. “Namazı dosdoğru kılar” Yani bunlar, namazda yerine getirilmeleri gereken farzları da müstehabları da edâ ederek, zahir ve batın özellikleri ile birlikte ve ubudiyetin gereğini yerine getirerek eksiksiz ve dosdoğru şekli ile ifa ederler “ve kendilerini rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.” Buradaki infak; zekât, kefaret ve hanımların, kölelerin ve yakın akrabaların nafakalarını sağlamak gibi farz olan bütün nafaka türlerini kapsadığı gibi bütün çeşitleri ile sadaka verme kabilinden müstehab infakları da kapsar. Burada teb’îz/kısmilik ifade eden “من” kelimesinin getirilmesi, Allah’ın vermiş olduğu ve teşvik ettiği emirlerin kolaylığının anlaşılması ve bu infakın, Allah’ın ihsan ettiği rızkın küçük bir bölümü olduğunun bilinmesi içindir. Eğer Yüce Allah, bu rızkı kazanmayı kolaylaştırmamış ve rızık olarak ona ihsan etmemiş olsaydı, kulun bu rızkı elde etme güç ve imkânı olmazdı. O halde ey Allah’ın lütfu ile rızka mazhar olan kişi! Allah’ın sana vermiş olduğu rızıktan infak et ki, Allah da sana infak etsin ve lütfundan sana daha fazlasını versin.
Hacc 22:36
36- Kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın şiarlarından/alametlerinden kıldık. Onlarda sizler için hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken üzerlerine Allah’ın adını anın, yanları üzere düşünce de etinden hem siz yiyin hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin. İşte şükredesiniz diye onları böylece sizin istifadenize sunduk. 37- Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na takvâ ulaşır. Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz. İhsan sahiplerini müjdele.
36. Bu buyruk “şeâir/şiarlar” kelimesinin dinin aşikar olan bütün alâmetleri hakkında kullanılan bir tabir olduğunun delilidir. Daha önce de Yüce Allah, şiarlarını tazim eden, onlara saygı gösteren kimsenin bu halinin kalbin takvâsından ileri geldiğini haber vermişti. Burada da Yüce Allah şunu bildirmektedir: Onun şiarlarından birisi de deve -iki görüşten birisine göre de sığır- kurbanlıklardır. Bunlara da saygı gösterilir, beslenip semizletilir ve güzel olanları tercih edilir. “Onlarda sizin için” hediye kurbanı gönderen için de diğerleri için de ondan yemek, sadaka vermek, faydalanmak, mükâfaat ve ecir gibi pek çok “hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken” ayakta bulunuyorlarken “üzerlerine Allah’ın adını anın.” Onları kestiğiniz vakit “Bismillah” deyin ve onları dört ayakları üzerinde iken sol ön ayağını bağlayarak boğazlayın (bu deve için böyledir). “Yanları üzere düşünce” yani bu hayvanlar yanları üzere yere yıkılıp kasap tarafından derileri soyulduktan sonra artık etlerinden yenilebilir. Bu yüzden “etinden hem siz yiyin” Bu, hediye kurbanının sahibine hitaptır. Onun bu kurbanlığından yemesi caizdir. “hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin.” Yani kanaat göstererek, iffetli davranarak dilenmeyen fakire de dilenen fakire de bunlardan yedirin. Çünkü bunların her birisi bu hediye kurbanında hak sahibidir. “İşte” Allah’a “şükredesiniz diye onları” yani bu büyükbaş kurbanlıkları, develeri “böylece sizin istifadenize sunduk.” Çünkü Yüce Allah, onları size boyun eğdirip istifadenize vermemeiş olsaydı onlara güç yetiremezdiniz. Ama O, onları sizlerin emrine verdi. Size rahmet, lütuf ve ihsanda bulunarak istifadenize sundu. O bakımdan siz de O’na hamdedin, şükredin.
37. “Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz.” Yani onlardan maksat, yalnızca onların kesilmesi değildir. Hem etlerinden de kanlarından da Allah’a herhangi bir şey ulaşmaz. Çünkü Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğaniydir, her türlü hamde layık olan Hamid’dir. O’na ancak bu amelinizdeki ihlâsınız, ecrini Allah’tan beklemeniz ve salih niyetiniz ulaşır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Fakat sizden O’na takvâ ulaşır” buyurmaktadır. Bu buyruk ile kurban kesiminde ihlâslı olmaya ve yalnızca Allah’ın rızasının kastedilmesi gerektiğine, övünmek, riyakârlık, başkalarının işitmesi veya sadece âdet olduğu için kurban kesme yoluna gidilmemesine teşvik vardır. Diğer tüm ibadetler de böyledir. Eğer bu ibadetlerde ihlâs ve Allah'a karşı takvâ olmayacak olursa bu amel, özü bulunmayan bir kabuğa, ruhu bulunmayan bir cesede benzer. “Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için” O’nun sizi hidâyete kavuşturmasının karşılığında “tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz.” Allah’ın büyüklüğünü dile getirerek O’nu ta’zim edesiniz. Çünkü O, en kâmil övgülere, en yüce hamdlere ve en üstün tazime layık olandır. “İhsan sahiplerini” Allah’a, O’nu görüyorlarmış gibi güzelce ibadet edenleri “müjdele!” ,Onlar bu dereceye ulaşamaz iseler dahi yine ibadetleri esnasında O’nun kendilerini gördüğüne, kendilerinin hallerinden haberdar olduğuna inanırlar. Mal, ilim, mevki, nasihat, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, hoş bir söz vb. bütün ihsan/iyilik çeşitleri ile Allah’ın kullarına iyilikte bulunan kimseler de “ihsan sahipleri” arasındadır. İşte bu ihsan sahiplerine Allah’tan dünya ve âhiret saadeti müjdesi vardır. Yüce Allah, bunlara kendileri Allah’a ibadetlerinde ihsan makamına yükseldikleri ve kullarına da iyilikte bulundukları için ihsanda bulunacaktır. “İhsan/iyiliğin karşılığı ihsandan/iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60); “İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.”(Yunus, 10/26)
Hacc 22:37
36- Kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın şiarlarından/alametlerinden kıldık. Onlarda sizler için hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken üzerlerine Allah’ın adını anın, yanları üzere düşünce de etinden hem siz yiyin hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin. İşte şükredesiniz diye onları böylece sizin istifadenize sunduk. 37- Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na takvâ ulaşır. Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz. İhsan sahiplerini müjdele.
36. Bu buyruk “şeâir/şiarlar” kelimesinin dinin aşikar olan bütün alâmetleri hakkında kullanılan bir tabir olduğunun delilidir. Daha önce de Yüce Allah, şiarlarını tazim eden, onlara saygı gösteren kimsenin bu halinin kalbin takvâsından ileri geldiğini haber vermişti. Burada da Yüce Allah şunu bildirmektedir: Onun şiarlarından birisi de deve -iki görüşten birisine göre de sığır- kurbanlıklardır. Bunlara da saygı gösterilir, beslenip semizletilir ve güzel olanları tercih edilir. “Onlarda sizin için” hediye kurbanı gönderen için de diğerleri için de ondan yemek, sadaka vermek, faydalanmak, mükâfaat ve ecir gibi pek çok “hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken” ayakta bulunuyorlarken “üzerlerine Allah’ın adını anın.” Onları kestiğiniz vakit “Bismillah” deyin ve onları dört ayakları üzerinde iken sol ön ayağını bağlayarak boğazlayın (bu deve için böyledir). “Yanları üzere düşünce” yani bu hayvanlar yanları üzere yere yıkılıp kasap tarafından derileri soyulduktan sonra artık etlerinden yenilebilir. Bu yüzden “etinden hem siz yiyin” Bu, hediye kurbanının sahibine hitaptır. Onun bu kurbanlığından yemesi caizdir. “hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin.” Yani kanaat göstererek, iffetli davranarak dilenmeyen fakire de dilenen fakire de bunlardan yedirin. Çünkü bunların her birisi bu hediye kurbanında hak sahibidir. “İşte” Allah’a “şükredesiniz diye onları” yani bu büyükbaş kurbanlıkları, develeri “böylece sizin istifadenize sunduk.” Çünkü Yüce Allah, onları size boyun eğdirip istifadenize vermemeiş olsaydı onlara güç yetiremezdiniz. Ama O, onları sizlerin emrine verdi. Size rahmet, lütuf ve ihsanda bulunarak istifadenize sundu. O bakımdan siz de O’na hamdedin, şükredin.
37. “Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz.” Yani onlardan maksat, yalnızca onların kesilmesi değildir. Hem etlerinden de kanlarından da Allah’a herhangi bir şey ulaşmaz. Çünkü Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğaniydir, her türlü hamde layık olan Hamid’dir. O’na ancak bu amelinizdeki ihlâsınız, ecrini Allah’tan beklemeniz ve salih niyetiniz ulaşır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Fakat sizden O’na takvâ ulaşır” buyurmaktadır. Bu buyruk ile kurban kesiminde ihlâslı olmaya ve yalnızca Allah’ın rızasının kastedilmesi gerektiğine, övünmek, riyakârlık, başkalarının işitmesi veya sadece âdet olduğu için kurban kesme yoluna gidilmemesine teşvik vardır. Diğer tüm ibadetler de böyledir. Eğer bu ibadetlerde ihlâs ve Allah'a karşı takvâ olmayacak olursa bu amel, özü bulunmayan bir kabuğa, ruhu bulunmayan bir cesede benzer. “Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için” O’nun sizi hidâyete kavuşturmasının karşılığında “tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz.” Allah’ın büyüklüğünü dile getirerek O’nu ta’zim edesiniz. Çünkü O, en kâmil övgülere, en yüce hamdlere ve en üstün tazime layık olandır. “İhsan sahiplerini” Allah’a, O’nu görüyorlarmış gibi güzelce ibadet edenleri “müjdele!” ,Onlar bu dereceye ulaşamaz iseler dahi yine ibadetleri esnasında O’nun kendilerini gördüğüne, kendilerinin hallerinden haberdar olduğuna inanırlar. Mal, ilim, mevki, nasihat, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, hoş bir söz vb. bütün ihsan/iyilik çeşitleri ile Allah’ın kullarına iyilikte bulunan kimseler de “ihsan sahipleri” arasındadır. İşte bu ihsan sahiplerine Allah’tan dünya ve âhiret saadeti müjdesi vardır. Yüce Allah, bunlara kendileri Allah’a ibadetlerinde ihsan makamına yükseldikleri ve kullarına da iyilikte bulundukları için ihsanda bulunacaktır. “İhsan/iyiliğin karşılığı ihsandan/iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60); “İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.”(Yunus, 10/26)
Hacc 22:38
38- Şüphesiz Allah, iman edenleri savunup korur. Çünkü Allah, hiçbir hain ve nankörü sevmez.
38. Bu buyrukla Yüce Allah, iman edenleri hoşlanmayacakları her bir şeye karşı koruyup savunduğuna dair bir haber, bir vaat ve müjde vermektedir. İmanları sebebi ile gerek kâfirlerin her türlü kötülüklerine, gerek şeytanın vesveselerinin kötülüklerine, gerek nefislerinin kötülüklerine, gerekse de amellerinin kötülüklerine karşı onları koruyup savunur ve hoş olmayan şeylerle karşı karşıya kaldıkları vakit yüklerini hafifleterek bu hoşlanmadıkları musibetlere katlanmalarını kolaylaştırır. Her mü’min, imanı oranında -az ya da çok- böyle bir savunmadan ve bu faziletten payını alır. “Çünkü Allah hiçbir hain” kendisine yüklemiş olduğu emanete hainlik ederek hem Allah’ın haklarını eksilten hem de insanlar hainlik edenleri “ve” Allah’ın nimetlerine karşı “nankör” olan kimseleri “sevmez.” Yüce Allah böylesine ardı arkasına iyilikte bulunduğu halde, küfür, nankörlük ve isyanı tercih eden kimseyi elbette sevmez. Aksine ona buğz ve gazap eder. Küfür ve hainliğinin cezasını da ona verir. Âyetin mefhumundan anlaşıldığına göre şanı Yüce Allah, emanetini gereği gibi yerine getirerek güvenilir olan ve mevlasına şükreden herkesi de sever.
Hacc 22:39
39- Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. 40- Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf:“Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi. Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir. 41- Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten de alıkoyarlar. İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.
39. İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların kâfirlerle savaşmaları yasaktı. İlahi hikmet gereği kâfirlerin sıkıntılarına karşı sabretmeleri emredilmişti. İşkencelere maruz kalıp da Medine’ye hicret ettikten sonra kendilerini koruyacak güç ve imkâna sahip olmaları üzerine savaşmaları için izin verildi. Yüce Allah’ın:“Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi” buyruğundan önceleri savaşmalarının yasak kılındığı ve Yüce Allah'ın daha sonra onlara kendileri ile savaşanlarla savaşma iznini verdiği anlaşılmaktadır. Bu izni vermesinin sebebi ise dinlerini yaşamalarının engellenmek istenmesi, dinleri sebebi ile eziyet ve işkencelere uğratılmaları, yurtlarından çıkarılmaları ve zulme uğratılmalarıdır. “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” Öyleyse O’ndan zafer ve yardım istesinler.
40. Daha sonra Yüce Allah, onlara yapılan zulmün mahiyetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır.” Düşmanlarının kendilerinden intikam almalarına sebep olan suçları(!), “Rabbimiz Allah’tır” demeleridir. İşte bu yüzden haksız yere eziyet ve işkencelere uğratılarak yurtlarından göçmek zorunda bırakıldılar. Evet suçları, Yüce Allah’ı tevhid etmeleri ve dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet etmeleri idi. Eğer bu bir günah ise onların günahı sadece bundan ibaretti. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) Bu, cihadın hikmetinin de delilidir. Zira cihaddan maksat, Allah’ın dininin uygulanması yahut da mü’minlere eziyet eden ve mü’minlere ilk önce saldıran kâfirlerin zulümlerine ve haksızlıklarına karşı mü’minleri savunmak, Allah’a ibadet etme ve açıkça dini hükümleri uygulama ortamını oluşturmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kendi yolunda cihad edenler vasıtası ile kâfirlerin zararlarını önlemeseydi “elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi.” Kitap ehline mensup çeşitli kesimlere ait büyük ma’bedler, yahudilerin ve hristiyanların ma’bedleri, müslümanlara ait mescidler yıkılır giderdi. Halbuki oralarda namazlar kılınmakta, Allah’ın kitapları okunmakta, Allah’ın adı çeşitli şekillerde anılıp durmaktadır. Eğer Allah insanların bazısının zararını diğer bazısı ile önlemiş olmasaydı, kâfirler müslümanlara egemen olur, onların ma’bedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu halin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna bir delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir”(el-Bakara, 2/251) ğer denilirse ki şu anda müslümanların mescidlerinin mamur olduğunu, tahrib edilmediğini görüyoruz. Halbuki müslümanların pek çok bölgesinde küçük emirlikler yahut da düzensiz bir yönetim/hükümet bulunmaktadır ve çevrelerindeki kafirlerle savaşma güçleri de bulunmamaktadır. Hatta biz, o kafirlerin yönetimleri altındaki birtakım mescidlerin bile mamur olduğunu, o mescidlere gidip gelenlerin güven ve huzur içinde bulunduklarını görüyoruz. Halbuki o bölgelerdeki kâfir yöneticiler bu mescidleri yıkabilirlerdi. Yüce Allah ise insanların bazılarını diğer bazısı ile savmasaydı bu mabedlerin yıkılacağını bildirmektedir. Bizler ise herhangi bir savma göremiyoruz. evap: Böyle bir sorunun ve izahı gerektiren bu durumun cevabı da bu âyet-i kerimenin genel muhtevasına dahildir ve âyetin kapsamında yer alan hususlardan birisidir. Şöyle ki şu andaki devletlerin durumlarını ve düzenlerini bilen kimse görür ki onlar, yönetimi altında yaşayan, egemenliğinin sınırları içerisinde bulunan her bir ulus ve ırkı ülkesinin bir üyesi, bir parçası olarak kabul eder. Bu ulus, ister gücü ile yahut sayısı ile isterse de malı, bilgisi veya hizmetleri ile orada pay sahibi olsun, fark etmez. Yönetimler, bu ulusun dinî ve dünyevî maslahatlarını göz önünde bulundurur ve bunları göz önünde bulundurmayacak olursa düzeninin bozulacağından, bazı esaslarının yıkılacağından korkar. İşte bundan dolayı dini birtakım hususların yerine gelmesini sağlar, özellikle mescidleri korurlar. O nedele -Yüce Allah’a hamdolsun- mescidler, son derece düzenli ve tertiplidir. Hatta o büyük devletlerin başkentlerinde bile bunu görüyoruz. Bu devletler ve bağımsız yönetimler, yönetimleri altında bulunan müslüman vatandaşların isteklerini göz önünde bulundurarak bu hususlara dikkat ederler. Bununla birlikte hristiyan devletler arasında karşılıklı kıskançlık ve nefret de vardır ki Yüce Allah, Kıyamet gününe kadar bunun sürekli olacağını haber vermektedir. Bu sebeple kendisini savunmaya güç yetiremeyen müslüman bir yönetim, onların aralarındaki bu kıskançlık ve anlaşmazlık dolayısı ile pek çok zararlardan uzak kalabilmektedir. Onlardan herhangi bir devlet, bu müslümanların yönetimini diğer ülke himayesine alır korkusu ile ona kötülük etme gücünü kendinde bulamamaktadır. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kullarına, Kitab-ı Keriminde vaat etmiş olduğu şekilde İslâm ve Müslümanların zaferlerini göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu zaferin sebebleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü müslümanlar, dinlerine geri dönmenin zorunlu olduğunun şuuruna sahip olmuşlardır. Böyle bir şuura sahip olmak ise o yolda çalışmanın başlangıcıdır. Yüce Allah’a hamdeder, O’ndan nimetini tamamlamasını niyaz ederiz. Bundan ötürü Yüce Allah, vakıaya da uygun olan doğru vaadinde:“Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder” buyurmaktadır. Yani, ihlâsla dinine yardıma koşup sonunda en yüce söz Allah’ın sözü olsun diye savaşan kimselere şüphesiz yardım eder. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nun gücü kemâl derecesindedir. O, kimsenin karşı koyamayacağı kadar güç ve izzet sahibidir. Bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Onların mukadderatı O’nun elindedir. Öyleyse ey müslümanlar! Müjde olsun sizlere ki sayımız ve teçhizatımız az olsa da buna karşılık düşmanlarımızın sayısı çok olsa da sizin dayanağınız, O güçlü ve Aziz olandır. Sizin bel bağladığınız, sizi de yaptıklarınızı da yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebepleri yerine getirin, gereğince amel edin, sonra da O’ndan size yardım etmesini isteyin. O, mutlaka size yardım edecektir:“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.”(Muhammed, 47/7) Ey müslümanlar; artık imanın hakkını salih amelin gereğini yerine getirin. Çünkü “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini hakim kılacak, önceki korkularını da güvene çevirecektir ki böylece onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler.”(en-Nûr, 24/25)
41. Daha sonra Yüce Allah, dinine yardım edenin kendisi ile tanınacağı alâmeti söz konusu etmektedir ki Allah’ın dinine yardım ettiğini iddia edip de bu niteliğe sahip olmayan bir kimse, yalancıdır. İşte Yüce Allah bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek...” Yani onları kendilerine karşı çıkabilecek ve kendilerine ayak bağı olabilecek hiç kimse söz konusu olmaksızın yeryüzüne hakim kılarsak “onlar, namazlarını” vakitleri içerisinde, sınırları çerçevesinde, rükun ve şartlarını eda ederek, cumalar da dahil cemaatler halinde “dosdoğru kılarlar.” Özel olarak kendileri için farz olan, genel olarak da yönetimleri altında bulunanlara farz kılınan “zekâtı” ehil olan kimselere, hak sahiplerine verirler “verirler.” Şer’an ve aklen güzel görülüp Allah’a ait olsun, insanlara ait olsun bütün hakları kapsayan her türlü “iyiliği emreder”, şer’an ve aklen uygun karşılanmayan her türlü “kötülükten de alıkoyarlar.” Bir şeyi emretmenin ve bir şeyi yasaklayıp ondan alıkoymanın kapsamına o emir ve yasağın tahakkuku için gerekli olan her bir şey girer. Buna göre eğer söz konusu iyilik ve kötülük, öğrenip öğretmeye bağlı ise insanları öğrenip öğretmeye mecbur ederler. Eğer şer’an belirlenmiş yahut da -tazir türleri gibi- belirlenmemiş herhangi bir tehdide bağlı bulunuyor ise o zaman yöneticiler onu da yerine getirirler. Eğer bu işlerin tahakkuku için bu görevi yapacak birtakım insanların tayini gerekiyor ise bunun da yapılması gerekir. Buna benzer kendileri gerçekleşmeksizin iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanması tam olarak gerçekleşmeyen bütün hususlar da bu kapsama girer. “İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.” Yani bütün işler Allah’a döner. Yüce Allah aynı zamanda güzel âkıbetin takvâda olduğunu da haber vermektedir. Buna göre kulların başına yönetici olarak geçen herhangi bir hükümdar, eğer Allah’ın emrinin gereğini yerine getirecek olursa övülmeye değer, güzel bir âkıbete ve istikamet üzere olan bir hale sahip demektir. Zorbalıkla insanları yönetip onlara nefsinin arzusuna göre uygulamalar yapan kimse ise geçici olarak egemen olsa dahi onun âkıbeti, iyi bir âkıbet olmayacaktır. Onun yönetimi bereketsiz ve âkıbeti de kötüdür.
Hacc 22:40
39- Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. 40- Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf:“Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi. Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir. 41- Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten de alıkoyarlar. İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.
39. İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların kâfirlerle savaşmaları yasaktı. İlahi hikmet gereği kâfirlerin sıkıntılarına karşı sabretmeleri emredilmişti. İşkencelere maruz kalıp da Medine’ye hicret ettikten sonra kendilerini koruyacak güç ve imkâna sahip olmaları üzerine savaşmaları için izin verildi. Yüce Allah’ın:“Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi” buyruğundan önceleri savaşmalarının yasak kılındığı ve Yüce Allah'ın daha sonra onlara kendileri ile savaşanlarla savaşma iznini verdiği anlaşılmaktadır. Bu izni vermesinin sebebi ise dinlerini yaşamalarının engellenmek istenmesi, dinleri sebebi ile eziyet ve işkencelere uğratılmaları, yurtlarından çıkarılmaları ve zulme uğratılmalarıdır. “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” Öyleyse O’ndan zafer ve yardım istesinler.
40. Daha sonra Yüce Allah, onlara yapılan zulmün mahiyetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır.” Düşmanlarının kendilerinden intikam almalarına sebep olan suçları(!), “Rabbimiz Allah’tır” demeleridir. İşte bu yüzden haksız yere eziyet ve işkencelere uğratılarak yurtlarından göçmek zorunda bırakıldılar. Evet suçları, Yüce Allah’ı tevhid etmeleri ve dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet etmeleri idi. Eğer bu bir günah ise onların günahı sadece bundan ibaretti. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) Bu, cihadın hikmetinin de delilidir. Zira cihaddan maksat, Allah’ın dininin uygulanması yahut da mü’minlere eziyet eden ve mü’minlere ilk önce saldıran kâfirlerin zulümlerine ve haksızlıklarına karşı mü’minleri savunmak, Allah’a ibadet etme ve açıkça dini hükümleri uygulama ortamını oluşturmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kendi yolunda cihad edenler vasıtası ile kâfirlerin zararlarını önlemeseydi “elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi.” Kitap ehline mensup çeşitli kesimlere ait büyük ma’bedler, yahudilerin ve hristiyanların ma’bedleri, müslümanlara ait mescidler yıkılır giderdi. Halbuki oralarda namazlar kılınmakta, Allah’ın kitapları okunmakta, Allah’ın adı çeşitli şekillerde anılıp durmaktadır. Eğer Allah insanların bazısının zararını diğer bazısı ile önlemiş olmasaydı, kâfirler müslümanlara egemen olur, onların ma’bedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu halin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna bir delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir”(el-Bakara, 2/251) ğer denilirse ki şu anda müslümanların mescidlerinin mamur olduğunu, tahrib edilmediğini görüyoruz. Halbuki müslümanların pek çok bölgesinde küçük emirlikler yahut da düzensiz bir yönetim/hükümet bulunmaktadır ve çevrelerindeki kafirlerle savaşma güçleri de bulunmamaktadır. Hatta biz, o kafirlerin yönetimleri altındaki birtakım mescidlerin bile mamur olduğunu, o mescidlere gidip gelenlerin güven ve huzur içinde bulunduklarını görüyoruz. Halbuki o bölgelerdeki kâfir yöneticiler bu mescidleri yıkabilirlerdi. Yüce Allah ise insanların bazılarını diğer bazısı ile savmasaydı bu mabedlerin yıkılacağını bildirmektedir. Bizler ise herhangi bir savma göremiyoruz. evap: Böyle bir sorunun ve izahı gerektiren bu durumun cevabı da bu âyet-i kerimenin genel muhtevasına dahildir ve âyetin kapsamında yer alan hususlardan birisidir. Şöyle ki şu andaki devletlerin durumlarını ve düzenlerini bilen kimse görür ki onlar, yönetimi altında yaşayan, egemenliğinin sınırları içerisinde bulunan her bir ulus ve ırkı ülkesinin bir üyesi, bir parçası olarak kabul eder. Bu ulus, ister gücü ile yahut sayısı ile isterse de malı, bilgisi veya hizmetleri ile orada pay sahibi olsun, fark etmez. Yönetimler, bu ulusun dinî ve dünyevî maslahatlarını göz önünde bulundurur ve bunları göz önünde bulundurmayacak olursa düzeninin bozulacağından, bazı esaslarının yıkılacağından korkar. İşte bundan dolayı dini birtakım hususların yerine gelmesini sağlar, özellikle mescidleri korurlar. O nedele -Yüce Allah’a hamdolsun- mescidler, son derece düzenli ve tertiplidir. Hatta o büyük devletlerin başkentlerinde bile bunu görüyoruz. Bu devletler ve bağımsız yönetimler, yönetimleri altında bulunan müslüman vatandaşların isteklerini göz önünde bulundurarak bu hususlara dikkat ederler. Bununla birlikte hristiyan devletler arasında karşılıklı kıskançlık ve nefret de vardır ki Yüce Allah, Kıyamet gününe kadar bunun sürekli olacağını haber vermektedir. Bu sebeple kendisini savunmaya güç yetiremeyen müslüman bir yönetim, onların aralarındaki bu kıskançlık ve anlaşmazlık dolayısı ile pek çok zararlardan uzak kalabilmektedir. Onlardan herhangi bir devlet, bu müslümanların yönetimini diğer ülke himayesine alır korkusu ile ona kötülük etme gücünü kendinde bulamamaktadır. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kullarına, Kitab-ı Keriminde vaat etmiş olduğu şekilde İslâm ve Müslümanların zaferlerini göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu zaferin sebebleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü müslümanlar, dinlerine geri dönmenin zorunlu olduğunun şuuruna sahip olmuşlardır. Böyle bir şuura sahip olmak ise o yolda çalışmanın başlangıcıdır. Yüce Allah’a hamdeder, O’ndan nimetini tamamlamasını niyaz ederiz. Bundan ötürü Yüce Allah, vakıaya da uygun olan doğru vaadinde:“Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder” buyurmaktadır. Yani, ihlâsla dinine yardıma koşup sonunda en yüce söz Allah’ın sözü olsun diye savaşan kimselere şüphesiz yardım eder. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nun gücü kemâl derecesindedir. O, kimsenin karşı koyamayacağı kadar güç ve izzet sahibidir. Bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Onların mukadderatı O’nun elindedir. Öyleyse ey müslümanlar! Müjde olsun sizlere ki sayımız ve teçhizatımız az olsa da buna karşılık düşmanlarımızın sayısı çok olsa da sizin dayanağınız, O güçlü ve Aziz olandır. Sizin bel bağladığınız, sizi de yaptıklarınızı da yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebepleri yerine getirin, gereğince amel edin, sonra da O’ndan size yardım etmesini isteyin. O, mutlaka size yardım edecektir:“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.”(Muhammed, 47/7) Ey müslümanlar; artık imanın hakkını salih amelin gereğini yerine getirin. Çünkü “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini hakim kılacak, önceki korkularını da güvene çevirecektir ki böylece onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler.”(en-Nûr, 24/25)
41. Daha sonra Yüce Allah, dinine yardım edenin kendisi ile tanınacağı alâmeti söz konusu etmektedir ki Allah’ın dinine yardım ettiğini iddia edip de bu niteliğe sahip olmayan bir kimse, yalancıdır. İşte Yüce Allah bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek...” Yani onları kendilerine karşı çıkabilecek ve kendilerine ayak bağı olabilecek hiç kimse söz konusu olmaksızın yeryüzüne hakim kılarsak “onlar, namazlarını” vakitleri içerisinde, sınırları çerçevesinde, rükun ve şartlarını eda ederek, cumalar da dahil cemaatler halinde “dosdoğru kılarlar.” Özel olarak kendileri için farz olan, genel olarak da yönetimleri altında bulunanlara farz kılınan “zekâtı” ehil olan kimselere, hak sahiplerine verirler “verirler.” Şer’an ve aklen güzel görülüp Allah’a ait olsun, insanlara ait olsun bütün hakları kapsayan her türlü “iyiliği emreder”, şer’an ve aklen uygun karşılanmayan her türlü “kötülükten de alıkoyarlar.” Bir şeyi emretmenin ve bir şeyi yasaklayıp ondan alıkoymanın kapsamına o emir ve yasağın tahakkuku için gerekli olan her bir şey girer. Buna göre eğer söz konusu iyilik ve kötülük, öğrenip öğretmeye bağlı ise insanları öğrenip öğretmeye mecbur ederler. Eğer şer’an belirlenmiş yahut da -tazir türleri gibi- belirlenmemiş herhangi bir tehdide bağlı bulunuyor ise o zaman yöneticiler onu da yerine getirirler. Eğer bu işlerin tahakkuku için bu görevi yapacak birtakım insanların tayini gerekiyor ise bunun da yapılması gerekir. Buna benzer kendileri gerçekleşmeksizin iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanması tam olarak gerçekleşmeyen bütün hususlar da bu kapsama girer. “İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.” Yani bütün işler Allah’a döner. Yüce Allah aynı zamanda güzel âkıbetin takvâda olduğunu da haber vermektedir. Buna göre kulların başına yönetici olarak geçen herhangi bir hükümdar, eğer Allah’ın emrinin gereğini yerine getirecek olursa övülmeye değer, güzel bir âkıbete ve istikamet üzere olan bir hale sahip demektir. Zorbalıkla insanları yönetip onlara nefsinin arzusuna göre uygulamalar yapan kimse ise geçici olarak egemen olsa dahi onun âkıbeti, iyi bir âkıbet olmayacaktır. Onun yönetimi bereketsiz ve âkıbeti de kötüdür.
Hacc 22:41
39- Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. 40- Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf:“Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi. Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir. 41- Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten de alıkoyarlar. İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.
39. İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların kâfirlerle savaşmaları yasaktı. İlahi hikmet gereği kâfirlerin sıkıntılarına karşı sabretmeleri emredilmişti. İşkencelere maruz kalıp da Medine’ye hicret ettikten sonra kendilerini koruyacak güç ve imkâna sahip olmaları üzerine savaşmaları için izin verildi. Yüce Allah’ın:“Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi” buyruğundan önceleri savaşmalarının yasak kılındığı ve Yüce Allah'ın daha sonra onlara kendileri ile savaşanlarla savaşma iznini verdiği anlaşılmaktadır. Bu izni vermesinin sebebi ise dinlerini yaşamalarının engellenmek istenmesi, dinleri sebebi ile eziyet ve işkencelere uğratılmaları, yurtlarından çıkarılmaları ve zulme uğratılmalarıdır. “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” Öyleyse O’ndan zafer ve yardım istesinler.
40. Daha sonra Yüce Allah, onlara yapılan zulmün mahiyetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır.” Düşmanlarının kendilerinden intikam almalarına sebep olan suçları(!), “Rabbimiz Allah’tır” demeleridir. İşte bu yüzden haksız yere eziyet ve işkencelere uğratılarak yurtlarından göçmek zorunda bırakıldılar. Evet suçları, Yüce Allah’ı tevhid etmeleri ve dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet etmeleri idi. Eğer bu bir günah ise onların günahı sadece bundan ibaretti. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) Bu, cihadın hikmetinin de delilidir. Zira cihaddan maksat, Allah’ın dininin uygulanması yahut da mü’minlere eziyet eden ve mü’minlere ilk önce saldıran kâfirlerin zulümlerine ve haksızlıklarına karşı mü’minleri savunmak, Allah’a ibadet etme ve açıkça dini hükümleri uygulama ortamını oluşturmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kendi yolunda cihad edenler vasıtası ile kâfirlerin zararlarını önlemeseydi “elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi.” Kitap ehline mensup çeşitli kesimlere ait büyük ma’bedler, yahudilerin ve hristiyanların ma’bedleri, müslümanlara ait mescidler yıkılır giderdi. Halbuki oralarda namazlar kılınmakta, Allah’ın kitapları okunmakta, Allah’ın adı çeşitli şekillerde anılıp durmaktadır. Eğer Allah insanların bazısının zararını diğer bazısı ile önlemiş olmasaydı, kâfirler müslümanlara egemen olur, onların ma’bedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu halin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna bir delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir”(el-Bakara, 2/251) ğer denilirse ki şu anda müslümanların mescidlerinin mamur olduğunu, tahrib edilmediğini görüyoruz. Halbuki müslümanların pek çok bölgesinde küçük emirlikler yahut da düzensiz bir yönetim/hükümet bulunmaktadır ve çevrelerindeki kafirlerle savaşma güçleri de bulunmamaktadır. Hatta biz, o kafirlerin yönetimleri altındaki birtakım mescidlerin bile mamur olduğunu, o mescidlere gidip gelenlerin güven ve huzur içinde bulunduklarını görüyoruz. Halbuki o bölgelerdeki kâfir yöneticiler bu mescidleri yıkabilirlerdi. Yüce Allah ise insanların bazılarını diğer bazısı ile savmasaydı bu mabedlerin yıkılacağını bildirmektedir. Bizler ise herhangi bir savma göremiyoruz. evap: Böyle bir sorunun ve izahı gerektiren bu durumun cevabı da bu âyet-i kerimenin genel muhtevasına dahildir ve âyetin kapsamında yer alan hususlardan birisidir. Şöyle ki şu andaki devletlerin durumlarını ve düzenlerini bilen kimse görür ki onlar, yönetimi altında yaşayan, egemenliğinin sınırları içerisinde bulunan her bir ulus ve ırkı ülkesinin bir üyesi, bir parçası olarak kabul eder. Bu ulus, ister gücü ile yahut sayısı ile isterse de malı, bilgisi veya hizmetleri ile orada pay sahibi olsun, fark etmez. Yönetimler, bu ulusun dinî ve dünyevî maslahatlarını göz önünde bulundurur ve bunları göz önünde bulundurmayacak olursa düzeninin bozulacağından, bazı esaslarının yıkılacağından korkar. İşte bundan dolayı dini birtakım hususların yerine gelmesini sağlar, özellikle mescidleri korurlar. O nedele -Yüce Allah’a hamdolsun- mescidler, son derece düzenli ve tertiplidir. Hatta o büyük devletlerin başkentlerinde bile bunu görüyoruz. Bu devletler ve bağımsız yönetimler, yönetimleri altında bulunan müslüman vatandaşların isteklerini göz önünde bulundurarak bu hususlara dikkat ederler. Bununla birlikte hristiyan devletler arasında karşılıklı kıskançlık ve nefret de vardır ki Yüce Allah, Kıyamet gününe kadar bunun sürekli olacağını haber vermektedir. Bu sebeple kendisini savunmaya güç yetiremeyen müslüman bir yönetim, onların aralarındaki bu kıskançlık ve anlaşmazlık dolayısı ile pek çok zararlardan uzak kalabilmektedir. Onlardan herhangi bir devlet, bu müslümanların yönetimini diğer ülke himayesine alır korkusu ile ona kötülük etme gücünü kendinde bulamamaktadır. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kullarına, Kitab-ı Keriminde vaat etmiş olduğu şekilde İslâm ve Müslümanların zaferlerini göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu zaferin sebebleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü müslümanlar, dinlerine geri dönmenin zorunlu olduğunun şuuruna sahip olmuşlardır. Böyle bir şuura sahip olmak ise o yolda çalışmanın başlangıcıdır. Yüce Allah’a hamdeder, O’ndan nimetini tamamlamasını niyaz ederiz. Bundan ötürü Yüce Allah, vakıaya da uygun olan doğru vaadinde:“Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder” buyurmaktadır. Yani, ihlâsla dinine yardıma koşup sonunda en yüce söz Allah’ın sözü olsun diye savaşan kimselere şüphesiz yardım eder. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nun gücü kemâl derecesindedir. O, kimsenin karşı koyamayacağı kadar güç ve izzet sahibidir. Bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Onların mukadderatı O’nun elindedir. Öyleyse ey müslümanlar! Müjde olsun sizlere ki sayımız ve teçhizatımız az olsa da buna karşılık düşmanlarımızın sayısı çok olsa da sizin dayanağınız, O güçlü ve Aziz olandır. Sizin bel bağladığınız, sizi de yaptıklarınızı da yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebepleri yerine getirin, gereğince amel edin, sonra da O’ndan size yardım etmesini isteyin. O, mutlaka size yardım edecektir:“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.”(Muhammed, 47/7) Ey müslümanlar; artık imanın hakkını salih amelin gereğini yerine getirin. Çünkü “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini hakim kılacak, önceki korkularını da güvene çevirecektir ki böylece onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler.”(en-Nûr, 24/25)
41. Daha sonra Yüce Allah, dinine yardım edenin kendisi ile tanınacağı alâmeti söz konusu etmektedir ki Allah’ın dinine yardım ettiğini iddia edip de bu niteliğe sahip olmayan bir kimse, yalancıdır. İşte Yüce Allah bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek...” Yani onları kendilerine karşı çıkabilecek ve kendilerine ayak bağı olabilecek hiç kimse söz konusu olmaksızın yeryüzüne hakim kılarsak “onlar, namazlarını” vakitleri içerisinde, sınırları çerçevesinde, rükun ve şartlarını eda ederek, cumalar da dahil cemaatler halinde “dosdoğru kılarlar.” Özel olarak kendileri için farz olan, genel olarak da yönetimleri altında bulunanlara farz kılınan “zekâtı” ehil olan kimselere, hak sahiplerine verirler “verirler.” Şer’an ve aklen güzel görülüp Allah’a ait olsun, insanlara ait olsun bütün hakları kapsayan her türlü “iyiliği emreder”, şer’an ve aklen uygun karşılanmayan her türlü “kötülükten de alıkoyarlar.” Bir şeyi emretmenin ve bir şeyi yasaklayıp ondan alıkoymanın kapsamına o emir ve yasağın tahakkuku için gerekli olan her bir şey girer. Buna göre eğer söz konusu iyilik ve kötülük, öğrenip öğretmeye bağlı ise insanları öğrenip öğretmeye mecbur ederler. Eğer şer’an belirlenmiş yahut da -tazir türleri gibi- belirlenmemiş herhangi bir tehdide bağlı bulunuyor ise o zaman yöneticiler onu da yerine getirirler. Eğer bu işlerin tahakkuku için bu görevi yapacak birtakım insanların tayini gerekiyor ise bunun da yapılması gerekir. Buna benzer kendileri gerçekleşmeksizin iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanması tam olarak gerçekleşmeyen bütün hususlar da bu kapsama girer. “İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.” Yani bütün işler Allah’a döner. Yüce Allah aynı zamanda güzel âkıbetin takvâda olduğunu da haber vermektedir. Buna göre kulların başına yönetici olarak geçen herhangi bir hükümdar, eğer Allah’ın emrinin gereğini yerine getirecek olursa övülmeye değer, güzel bir âkıbete ve istikamet üzere olan bir hale sahip demektir. Zorbalıkla insanları yönetip onlara nefsinin arzusuna göre uygulamalar yapan kimse ise geçici olarak egemen olsa dahi onun âkıbeti, iyi bir âkıbet olmayacaktır. Onun yönetimi bereketsiz ve âkıbeti de kötüdür.
Hacc 22:42
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
Hacc 22:43
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
Hacc 22:44
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
Hacc 22:45
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
Hacc 22:46
42- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. 43- İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… 44- Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları (azapla ansızın) yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 45- Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik ki şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler! Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)! 46- Yeryüzünde gezmezler mi ki akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.
42-44. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Müşrikler seni yalanlamada iseler de bil ki ilk yalanlanan peygamber, sen değilsin, kendilerine gönderilen peygamberi yalanlayan ilk ümmet de bunlar değil. “Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de… Medyen halkı da” yani Şuayb’ın kavmi de “(peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlandı. Ben de” o yalanlayan “kâfirlere mühlet verdim.” Onları cezalandırmakta acele etmedim. Onlara süre tanıdım. Sonunda azgınlıkları içerisinde küfürlerine, kötülüklerine şaşkınca devam edip gittiler, bunları iyice artırdılar. “Sonra onları” gönderdiğim azab ile Aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile “yakaladım. Benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?!” Beni inkâr edip kâfir olmalarına ve yalanlayışlarına karşı gösterdiğim tepki, verdiğim karşılık nasılmış!? Elbette ki bu, cezaların en çetini, ibretli belaların en ağırı idi. Zira onlardan kimisini Yüce Allah suda boğdu. Kimisini şiddetli bir çığlık yakaladı, kimisi kısır rüzgar ile helâk edildi, kimisi yerin dibine geçirildi, kimisine de buluttan gölgelerin gününde üzerlerine azap gönderildi. İşte bu yalanlayıcılar da onlardan ibret alsınlar. Onların başına gelen musibetlerin kendilerinin başına da geleceğinden korksunlar. Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. İndirilmiş olan kitaplarda Allah tarafından onların azaptan uzak kalacaklarına dair bir belge de gönderilmiş değildir. Aksine bunlar gibi helâk edilip azaba uğratılan nice topluluklar vardır. Bu yüzden Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
45. “Halkı” küfürleri ve peygamberleri yalanlayışları dolayısı ile “zalim olan nice memleketleri” çetin azap ve dünyevi rüsvaylık ile “helâk ettik.” Bizim onları cezalandırışımız, onlara bir zulüm değildi. “Şimdi onlar duvarları çatıları üstüne çökmüş bir haldeler!” yurtları viraneye dönmüş, sarayları yıkılmış ve duvarları üzerine çatıları çökmüş bulunuyor. Önceleri buralar mamur iken harabeye dönüşmüş, burada insanlar cıvıldaşırken şimdi oldukça ıssız! “Nice terk edilmiş kuyular, nice yüksek köşkler (var şimdi ıpıssız)!” Nice kuyular vardı ki insanlar oradan hem kendileri içmek, hem davarlarına içirmek için kalabalıklar halinde başlarında birikirdi. Şu anda o kuyuların başında kimse yok, giden gelen kalmamış! Nice köşkler vardı ki oraların sahipleri çalışarak çabalayarak bunları yükseltmiş, inşa etmiş, alabildiğine sağlamlaştırmış, koruyup süslemişlerdi. Fakat Allah’ın emri onlara gelince bunların hiçbir faydası olmadı. Artık oralar ıpıssız kalmıştır. İbret alanlara bir ibret belgesi olmuş, düşünen ve ibretle tetkik eden kimselere ibretli bir örnek haline gelmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, kullarını görsünler ve ibret alsınlar diye yeryüzünde dolaşmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:
46. “Yeryüzünde” gerek bedenleri ile gerek kalpleri ile seyahata çıkarak “gezmezler mi ki akledecekleri” Allah’ın âyetlerini anlayacakları ve o ibretlik yerleri inceleyecekleri “kalpleri”, geçmiş ümmetlerin haberlerini, azaba uğratılmış nesillere dair bilgileri “işitecekleri kulakları olsun.” Çünkü tefekkür ve ibretten uzak olarak sadece gözle görmek, kulakla işitmek ve bedenen seyahat etmek faydasızdır. Bu, istenen maksada ulaştırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” Yani din hususunda zararlı olan körlük, kalbin hakka karşı körlüğüdür. Nasıl ki gözü görmeyen kimse görülen şeyleri göremiyor ise artık o da hakkı görmez olur. Gözün görmemesi ise nihâyet bir noktaya kadardır ve gözle görmenin faydası da dünyevîdir.
Hacc 22:47
47- Senden azabın çabucak gelmesini isterler. Allah sözünden asla caymaz. Gerçek şu ki, Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir. 48- Halkı zalim olan nice memleketlere mühlet verdim, sonra onları (azabımla ansızın) yakaladım. Dönüş yalnız banadır.
47. Yani şu azabı yalanlayan kimseler cahillikleri, zulümleri, inatları, Allah’ın aciz olduğunu ortaya koyma arzuları, peygamberleri yalanlamaları sebebi ile azabı çabucak getirmeni isterler. Oysa Allah, asla vaadinden dönmez. Onları kendisi ile tehdit ettiği azabın gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu azaba karşı onları hiçbir şey de koruyamaz. Bu azabın acele gelmesini sağlamak, bunu çabucak gerçekleştirmek ise senin elinde değildir, ey Muhammed! Öyleyse onların acele etmeleri ve bizim acizliğimizi ortaya koymak isteyişleri seni üzmesin, rahatsız etmesin. Bunların önünde ilkinden sonuna kadar bütün insanların bir araya getirileceği bir gün, kıyamet günü vardır. O günde amellerinin karşılığı verilecektir ve sonu gelmez, can yakıcı bir azaba uğratılacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki Rabbinin katında bir gün” uzunluğu, şiddeti ve dehşetinden ötürü “sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir.” Dolayısı ile dünya hayatında onlara azap ister gelip çatsın, ister ertelensin, bu günün onları gelip yakalaması kaçınılmaz bir şeydir. Bu âyet-i kerimeden maksadın şu olma ihtimali de vardır: Yüce Allah Halîmdir. Çabucak azabı göndermez. Onlar azabın çabucak gelmesini isteyecek olsalar dahi şunu bilmeliler ki Allah nezdindeki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. Dolayısı ile siz, bu süreyi uzun görseniz dahi ve bu süre zarfında azabın inişinin geciktiğini zannetseniz bile, şüphesiz Yüce Allah çok uzun süreler mühlet vermekle birlikte, ihmal etmez. Nihâyet o azabı ile zalimleri yakalar ve bir daha da onları bırakmaz.
48. “Halkı zalim olan nice memleketlere” zulümlerine rağmen uzunca bir süre tanıyarak “mühlet verdim.” Onların zulüm işlemeleri, Bizim onlara azabı çabucak göndermemizi gerektirmedi. “Sonra onları” azab ile “yakaladım. Dönüş yalnız Banadır.” Yani bunlar, dünya hayatında azaba uğramakla birlikte tekrar Allah’a dönecekler ve günahları sebebi ile Allah onları cezalandıracaktır. O halde şu zalimler de Allah’ın cezasının gelip kendilerini bulmasından sakınsınlar ve kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar.
Hacc 22:48
47- Senden azabın çabucak gelmesini isterler. Allah sözünden asla caymaz. Gerçek şu ki, Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir. 48- Halkı zalim olan nice memleketlere mühlet verdim, sonra onları (azabımla ansızın) yakaladım. Dönüş yalnız banadır.
47. Yani şu azabı yalanlayan kimseler cahillikleri, zulümleri, inatları, Allah’ın aciz olduğunu ortaya koyma arzuları, peygamberleri yalanlamaları sebebi ile azabı çabucak getirmeni isterler. Oysa Allah, asla vaadinden dönmez. Onları kendisi ile tehdit ettiği azabın gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu azaba karşı onları hiçbir şey de koruyamaz. Bu azabın acele gelmesini sağlamak, bunu çabucak gerçekleştirmek ise senin elinde değildir, ey Muhammed! Öyleyse onların acele etmeleri ve bizim acizliğimizi ortaya koymak isteyişleri seni üzmesin, rahatsız etmesin. Bunların önünde ilkinden sonuna kadar bütün insanların bir araya getirileceği bir gün, kıyamet günü vardır. O günde amellerinin karşılığı verilecektir ve sonu gelmez, can yakıcı bir azaba uğratılacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki Rabbinin katında bir gün” uzunluğu, şiddeti ve dehşetinden ötürü “sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl gibidir.” Dolayısı ile dünya hayatında onlara azap ister gelip çatsın, ister ertelensin, bu günün onları gelip yakalaması kaçınılmaz bir şeydir. Bu âyet-i kerimeden maksadın şu olma ihtimali de vardır: Yüce Allah Halîmdir. Çabucak azabı göndermez. Onlar azabın çabucak gelmesini isteyecek olsalar dahi şunu bilmeliler ki Allah nezdindeki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. Dolayısı ile siz, bu süreyi uzun görseniz dahi ve bu süre zarfında azabın inişinin geciktiğini zannetseniz bile, şüphesiz Yüce Allah çok uzun süreler mühlet vermekle birlikte, ihmal etmez. Nihâyet o azabı ile zalimleri yakalar ve bir daha da onları bırakmaz.
48. “Halkı zalim olan nice memleketlere” zulümlerine rağmen uzunca bir süre tanıyarak “mühlet verdim.” Onların zulüm işlemeleri, Bizim onlara azabı çabucak göndermemizi gerektirmedi. “Sonra onları” azab ile “yakaladım. Dönüş yalnız Banadır.” Yani bunlar, dünya hayatında azaba uğramakla birlikte tekrar Allah’a dönecekler ve günahları sebebi ile Allah onları cezalandıracaktır. O halde şu zalimler de Allah’ın cezasının gelip kendilerini bulmasından sakınsınlar ve kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar.
Hacc 22:49
49- De ki:“Ey insanlar! Ben sadece sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” 50- İman edip salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır. 51- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.
49. Yüce Allah, kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün insanlara hitap ederek kendisinin mü’minlere Allah’ın mükâfatını müjdeleyen, zalim ve kâfirleri de Allah’ın cezasını haber vererek uyaran, Allah’ın gerçek rasûlü olduğunu söylemesini emretmektedir. “Apaçık” buyruğu, uyarısı apaçık olan demektir ki uyarı/inzar, korkutucu olan hususu bildirerek ondan sakındırmak demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem apaçık uyarıcıdır, çünkü onun kendisi ile kendilerini uyarmış olduğu şeylerin doğruluğuna dair apaçık delilleri ortaya koymuştur.
50. Daha sonra Yüce Allah, bu uyarı ve müjdenin tafsilatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile doğru ve samimi olarak “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır.” Yani yiyecek, içecek, nikahlanacak türlü nimetler, güzel manzaralar, hoş sesler, Yüce Rabbin cemalini görmek ve kelamını işitmek suretiyle içinde pek çok nimetlere mazhar olunacak olan cennetler vardır.
51. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.” Rablerinin nimetine küfür/nankörlük eden, rasullerini ve ayetlerini yalanlayanlar ise bütün vakitlerde o ateş içinde kalacaklar, ondan hiç ayrılmayacaklardır. O ateşin azabı hiç hafifletilmeyecektir ve ona bir an dahi ara verilmeyecektir.
Hacc 22:50
49- De ki:“Ey insanlar! Ben sadece sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” 50- İman edip salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır. 51- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.
49. Yüce Allah, kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün insanlara hitap ederek kendisinin mü’minlere Allah’ın mükâfatını müjdeleyen, zalim ve kâfirleri de Allah’ın cezasını haber vererek uyaran, Allah’ın gerçek rasûlü olduğunu söylemesini emretmektedir. “Apaçık” buyruğu, uyarısı apaçık olan demektir ki uyarı/inzar, korkutucu olan hususu bildirerek ondan sakındırmak demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem apaçık uyarıcıdır, çünkü onun kendisi ile kendilerini uyarmış olduğu şeylerin doğruluğuna dair apaçık delilleri ortaya koymuştur.
50. Daha sonra Yüce Allah, bu uyarı ve müjdenin tafsilatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile doğru ve samimi olarak “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır.” Yani yiyecek, içecek, nikahlanacak türlü nimetler, güzel manzaralar, hoş sesler, Yüce Rabbin cemalini görmek ve kelamını işitmek suretiyle içinde pek çok nimetlere mazhar olunacak olan cennetler vardır.
51. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.” Rablerinin nimetine küfür/nankörlük eden, rasullerini ve ayetlerini yalanlayanlar ise bütün vakitlerde o ateş içinde kalacaklar, ondan hiç ayrılmayacaklardır. O ateşin azabı hiç hafifletilmeyecektir ve ona bir an dahi ara verilmeyecektir.
Hacc 22:51
49- De ki:“Ey insanlar! Ben sadece sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” 50- İman edip salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır. 51- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.
49. Yüce Allah, kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün insanlara hitap ederek kendisinin mü’minlere Allah’ın mükâfatını müjdeleyen, zalim ve kâfirleri de Allah’ın cezasını haber vererek uyaran, Allah’ın gerçek rasûlü olduğunu söylemesini emretmektedir. “Apaçık” buyruğu, uyarısı apaçık olan demektir ki uyarı/inzar, korkutucu olan hususu bildirerek ondan sakındırmak demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem apaçık uyarıcıdır, çünkü onun kendisi ile kendilerini uyarmış olduğu şeylerin doğruluğuna dair apaçık delilleri ortaya koymuştur.
50. Daha sonra Yüce Allah, bu uyarı ve müjdenin tafsilatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile doğru ve samimi olarak “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenler için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır.” Yani yiyecek, içecek, nikahlanacak türlü nimetler, güzel manzaralar, hoş sesler, Yüce Rabbin cemalini görmek ve kelamını işitmek suretiyle içinde pek çok nimetlere mazhar olunacak olan cennetler vardır.
51. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar ise alevli ateşin ehlidirler.” Rablerinin nimetine küfür/nankörlük eden, rasullerini ve ayetlerini yalanlayanlar ise bütün vakitlerde o ateş içinde kalacaklar, ondan hiç ayrılmayacaklardır. O ateşin azabı hiç hafifletilmeyecektir ve ona bir an dahi ara verilmeyecektir.
Hacc 22:52
52- Senden önce ne kadar rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman şeytan, mutlaka onun okumasına bir şeyler katmak istemiştir. Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder, sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 53- Bu; Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla kalpleri katılaşmış olanlar için bir imtihan kılması içindir. Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler. 54- Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen hak olduğunu bilip ona iman etmeleri ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.
52. Yüce Allah, sonsuz hikmetini ve kulları için tercihini haber vererek şunu bildirmektedir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce ne kadar “rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman” yani insanlara öğüt vermek, onlara birtakım hususları emredip bazı şeyleri de yasaklamak üzere okumaya geçtiğinde “şeytan mutlaka” kendi özel yolları, hile ve tuzakları ile “onun okumasına” peygamberin o okuyuşu ile çelişen “bir şeyler katmak istemiştir.” Bununla birlikte Yüce Allah, peygamberleri Allah’tan alıp tebliğ ettikleri hususlarda hatadan yana korumuş, vahyini de başka şeylerle karışmaya yahut da onda tereddüde düşmeye karşı muhafaza etmiş bulunduğundan, şeytanın katmak istediği bu şeylerin kalıcılığı ve sürekliliği söz konusu değildir. O sadece gelip geçici bir durumdur. Daha sonra yok olur, bir etkisi kalmaz. Gelip geçici hususların ise kendine has birtakım etkileri vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder.” Giderir, yok eder, çürütür ve onun kendi âyetlerinden olmadığını da beyan eder. “Sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir.” Ve bunları şeytanın katmak istediklerinden arındırır, muhafaza eder ve böylelikle şeytanın katıştırmaya çalıştıklarından uzak, arı duru halleri ile kalmaya devam ederler. “Allah her şeyi bilendir.” Yani kuvvet ve kudreti kâmil olandır ki bu kuvvetinin kemali ile vahyini korur ve şeytanların katıştırmak istediklerini de ortadan kaldırır. “hikmet sahibidir.” Her şeyi yerli yerine koyandır. Şeytanlara sözü edilen katıştırma imkânını vermesi de O’nun hikmetinin kemalindendir ki O, şu buyruğunda sözünü ettiği hususun gerçekleşmesi için buna izin verir:
53. “Bu, Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla” Bunlar, kalplerinde zayıflık bulunan, tam bir iman ve kati bir tasdik bulunmayan kimselerdir ki bu nedenle de en basit bir şüphe dahi kalplerinde tereddüt uyandırır. Böylelikle şeytanın katmak istediklerini işitir işitmez hemen şüphelerin etkisi altında kalır ve bu onun için bir imtihan olur. “kalpleri katılaşmış olanlar için” Bunlar da herhangi bir uyarı ve hatırlatmanın etki etmediği, katılığı dolayısı ile Allah’tan da Rasûlünden de bir şey kabul etmeyen kimselerdir. İşte Allah bu olayı, kendilerine hiçbir önem atfetmediği bu iki kesim için “bir imtihan” sebebi “kılması için.” yapar. Bu katı kalpliler, şeytanın katmak istediklerini işittiklerinde onu batıl yollarının lehine bir delil kabul eder, bunu ileri sürerek Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkarlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.” Allah’a karşı çıkmaktadırlar. Hakka karşı inatlaşmakta, muhalefet etmektedirler ve doğrudan alabildiğine uzaktırlar. Şeytanın bu katmak istedikleri, işte bu iki kesim için bir imtihan sebebi olur. Böylelikle kalplerinde saklı bulunan murdarlık ortaya çıkmış olur. Üçüncü kesime gelince bu husus, bu üçüncü kesim hakkında bir rahmet halini alır ki bu kimseler de şu buyrukta söz konusu edilmektedirler:
54. “Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen bir hak olduğunu bilip ona iman etmeleri” Yüce Allah’ın kendilerine bağışladığı ilim sayesinde hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırabilmeleri, Yüce Allah’ın sağlamlaştırdığı ve sabit kalmasını dilediği hak ile hükmünü ortadan kaldıracağı gelip geçici batılı, her birisine dair delillere dayanarak ayırt edebilmeleri içindir. Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğunu ve iyi olsun kötü olsun nefislerin gizli saklı yönlerini bu yolla ortaya çıkartmak için türlü imtihan şekillerini takdir buyurduğunu bilsinler, bundan dolayı O’na gereği gibi iman etsinler, çeşitli şüphe ve tereddütler arız olduğu takdirde bunları bertaraf ederek imanları artsın diyedir. “ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir.” Allah’ın emrine boyun eğsinler, hikmetine teslim olsunlar diyedir ki bu da Yüce Allah’ın kendilerine verdiği hidâyetin bir parçasıdır. “Muhakkak Allah iman edenleri” imanları sebebi ile “dosdoğru bir yola iletir.” Hakkı bilmeye ve gereğince amel etmeye ulaştırır. “Allah Teâlâ, sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sebat verir”(İbrahim, 14/27) İşte bu da Yüce Allah’ın kuluna verdiği sebat türlerden biridir. u ayetlerde Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem’e rasûllerden diğer kardeşleri örnek olarak gösterilmektedir. Zira o, en-Necm sûresini okurken:“Gördünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı ve o üçüncüleri olan Menat’ı” âyetine gelince şeytan, onun kıraatına “onlar yüce putlardır, şefaatleri ümit edilir” sözlerini kattı. Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i üzdü ve insanlar içinde de bir fitne/imtihan oldu. Bunun üzerine de Allah bu âyetleri indirdi.
Hacc 22:53
52- Senden önce ne kadar rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman şeytan, mutlaka onun okumasına bir şeyler katmak istemiştir. Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder, sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 53- Bu; Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla kalpleri katılaşmış olanlar için bir imtihan kılması içindir. Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler. 54- Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen hak olduğunu bilip ona iman etmeleri ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.
52. Yüce Allah, sonsuz hikmetini ve kulları için tercihini haber vererek şunu bildirmektedir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce ne kadar “rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman” yani insanlara öğüt vermek, onlara birtakım hususları emredip bazı şeyleri de yasaklamak üzere okumaya geçtiğinde “şeytan mutlaka” kendi özel yolları, hile ve tuzakları ile “onun okumasına” peygamberin o okuyuşu ile çelişen “bir şeyler katmak istemiştir.” Bununla birlikte Yüce Allah, peygamberleri Allah’tan alıp tebliğ ettikleri hususlarda hatadan yana korumuş, vahyini de başka şeylerle karışmaya yahut da onda tereddüde düşmeye karşı muhafaza etmiş bulunduğundan, şeytanın katmak istediği bu şeylerin kalıcılığı ve sürekliliği söz konusu değildir. O sadece gelip geçici bir durumdur. Daha sonra yok olur, bir etkisi kalmaz. Gelip geçici hususların ise kendine has birtakım etkileri vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder.” Giderir, yok eder, çürütür ve onun kendi âyetlerinden olmadığını da beyan eder. “Sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir.” Ve bunları şeytanın katmak istediklerinden arındırır, muhafaza eder ve böylelikle şeytanın katıştırmaya çalıştıklarından uzak, arı duru halleri ile kalmaya devam ederler. “Allah her şeyi bilendir.” Yani kuvvet ve kudreti kâmil olandır ki bu kuvvetinin kemali ile vahyini korur ve şeytanların katıştırmak istediklerini de ortadan kaldırır. “hikmet sahibidir.” Her şeyi yerli yerine koyandır. Şeytanlara sözü edilen katıştırma imkânını vermesi de O’nun hikmetinin kemalindendir ki O, şu buyruğunda sözünü ettiği hususun gerçekleşmesi için buna izin verir:
53. “Bu, Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla” Bunlar, kalplerinde zayıflık bulunan, tam bir iman ve kati bir tasdik bulunmayan kimselerdir ki bu nedenle de en basit bir şüphe dahi kalplerinde tereddüt uyandırır. Böylelikle şeytanın katmak istediklerini işitir işitmez hemen şüphelerin etkisi altında kalır ve bu onun için bir imtihan olur. “kalpleri katılaşmış olanlar için” Bunlar da herhangi bir uyarı ve hatırlatmanın etki etmediği, katılığı dolayısı ile Allah’tan da Rasûlünden de bir şey kabul etmeyen kimselerdir. İşte Allah bu olayı, kendilerine hiçbir önem atfetmediği bu iki kesim için “bir imtihan” sebebi “kılması için.” yapar. Bu katı kalpliler, şeytanın katmak istediklerini işittiklerinde onu batıl yollarının lehine bir delil kabul eder, bunu ileri sürerek Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkarlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.” Allah’a karşı çıkmaktadırlar. Hakka karşı inatlaşmakta, muhalefet etmektedirler ve doğrudan alabildiğine uzaktırlar. Şeytanın bu katmak istedikleri, işte bu iki kesim için bir imtihan sebebi olur. Böylelikle kalplerinde saklı bulunan murdarlık ortaya çıkmış olur. Üçüncü kesime gelince bu husus, bu üçüncü kesim hakkında bir rahmet halini alır ki bu kimseler de şu buyrukta söz konusu edilmektedirler:
54. “Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen bir hak olduğunu bilip ona iman etmeleri” Yüce Allah’ın kendilerine bağışladığı ilim sayesinde hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırabilmeleri, Yüce Allah’ın sağlamlaştırdığı ve sabit kalmasını dilediği hak ile hükmünü ortadan kaldıracağı gelip geçici batılı, her birisine dair delillere dayanarak ayırt edebilmeleri içindir. Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğunu ve iyi olsun kötü olsun nefislerin gizli saklı yönlerini bu yolla ortaya çıkartmak için türlü imtihan şekillerini takdir buyurduğunu bilsinler, bundan dolayı O’na gereği gibi iman etsinler, çeşitli şüphe ve tereddütler arız olduğu takdirde bunları bertaraf ederek imanları artsın diyedir. “ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir.” Allah’ın emrine boyun eğsinler, hikmetine teslim olsunlar diyedir ki bu da Yüce Allah’ın kendilerine verdiği hidâyetin bir parçasıdır. “Muhakkak Allah iman edenleri” imanları sebebi ile “dosdoğru bir yola iletir.” Hakkı bilmeye ve gereğince amel etmeye ulaştırır. “Allah Teâlâ, sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sebat verir”(İbrahim, 14/27) İşte bu da Yüce Allah’ın kuluna verdiği sebat türlerden biridir. u ayetlerde Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem’e rasûllerden diğer kardeşleri örnek olarak gösterilmektedir. Zira o, en-Necm sûresini okurken:“Gördünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı ve o üçüncüleri olan Menat’ı” âyetine gelince şeytan, onun kıraatına “onlar yüce putlardır, şefaatleri ümit edilir” sözlerini kattı. Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i üzdü ve insanlar içinde de bir fitne/imtihan oldu. Bunun üzerine de Allah bu âyetleri indirdi.
Hacc 22:54
52- Senden önce ne kadar rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman şeytan, mutlaka onun okumasına bir şeyler katmak istemiştir. Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder, sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 53- Bu; Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla kalpleri katılaşmış olanlar için bir imtihan kılması içindir. Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler. 54- Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen hak olduğunu bilip ona iman etmeleri ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.
52. Yüce Allah, sonsuz hikmetini ve kulları için tercihini haber vererek şunu bildirmektedir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce ne kadar “rasûl ve nebi gönderdi isek hepsi de (kendisine vahyedileni) okumak istediği zaman” yani insanlara öğüt vermek, onlara birtakım hususları emredip bazı şeyleri de yasaklamak üzere okumaya geçtiğinde “şeytan mutlaka” kendi özel yolları, hile ve tuzakları ile “onun okumasına” peygamberin o okuyuşu ile çelişen “bir şeyler katmak istemiştir.” Bununla birlikte Yüce Allah, peygamberleri Allah’tan alıp tebliğ ettikleri hususlarda hatadan yana korumuş, vahyini de başka şeylerle karışmaya yahut da onda tereddüde düşmeye karşı muhafaza etmiş bulunduğundan, şeytanın katmak istediği bu şeylerin kalıcılığı ve sürekliliği söz konusu değildir. O sadece gelip geçici bir durumdur. Daha sonra yok olur, bir etkisi kalmaz. Gelip geçici hususların ise kendine has birtakım etkileri vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama Allah, şeytanın katmak istediğini iptal eder.” Giderir, yok eder, çürütür ve onun kendi âyetlerinden olmadığını da beyan eder. “Sonra da kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir.” Ve bunları şeytanın katmak istediklerinden arındırır, muhafaza eder ve böylelikle şeytanın katıştırmaya çalıştıklarından uzak, arı duru halleri ile kalmaya devam ederler. “Allah her şeyi bilendir.” Yani kuvvet ve kudreti kâmil olandır ki bu kuvvetinin kemali ile vahyini korur ve şeytanların katıştırmak istediklerini de ortadan kaldırır. “hikmet sahibidir.” Her şeyi yerli yerine koyandır. Şeytanlara sözü edilen katıştırma imkânını vermesi de O’nun hikmetinin kemalindendir ki O, şu buyruğunda sözünü ettiği hususun gerçekleşmesi için buna izin verir:
53. “Bu, Allah'ın, şeytanın katacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunanlarla” Bunlar, kalplerinde zayıflık bulunan, tam bir iman ve kati bir tasdik bulunmayan kimselerdir ki bu nedenle de en basit bir şüphe dahi kalplerinde tereddüt uyandırır. Böylelikle şeytanın katmak istediklerini işitir işitmez hemen şüphelerin etkisi altında kalır ve bu onun için bir imtihan olur. “kalpleri katılaşmış olanlar için” Bunlar da herhangi bir uyarı ve hatırlatmanın etki etmediği, katılığı dolayısı ile Allah’tan da Rasûlünden de bir şey kabul etmeyen kimselerdir. İşte Allah bu olayı, kendilerine hiçbir önem atfetmediği bu iki kesim için “bir imtihan” sebebi “kılması için.” yapar. Bu katı kalpliler, şeytanın katmak istediklerini işittiklerinde onu batıl yollarının lehine bir delil kabul eder, bunu ileri sürerek Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkarlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.” Allah’a karşı çıkmaktadırlar. Hakka karşı inatlaşmakta, muhalefet etmektedirler ve doğrudan alabildiğine uzaktırlar. Şeytanın bu katmak istedikleri, işte bu iki kesim için bir imtihan sebebi olur. Böylelikle kalplerinde saklı bulunan murdarlık ortaya çıkmış olur. Üçüncü kesime gelince bu husus, bu üçüncü kesim hakkında bir rahmet halini alır ki bu kimseler de şu buyrukta söz konusu edilmektedirler:
54. “Yine bu, kendilerine ilim verilenlerin, bu (Kitabın) Rabbinden sana gelen bir hak olduğunu bilip ona iman etmeleri” Yüce Allah’ın kendilerine bağışladığı ilim sayesinde hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırabilmeleri, Yüce Allah’ın sağlamlaştırdığı ve sabit kalmasını dilediği hak ile hükmünü ortadan kaldıracağı gelip geçici batılı, her birisine dair delillere dayanarak ayırt edebilmeleri içindir. Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğunu ve iyi olsun kötü olsun nefislerin gizli saklı yönlerini bu yolla ortaya çıkartmak için türlü imtihan şekillerini takdir buyurduğunu bilsinler, bundan dolayı O’na gereği gibi iman etsinler, çeşitli şüphe ve tereddütler arız olduğu takdirde bunları bertaraf ederek imanları artsın diyedir. “ve kalplerinin de ona boyun eğmesi içindir.” Allah’ın emrine boyun eğsinler, hikmetine teslim olsunlar diyedir ki bu da Yüce Allah’ın kendilerine verdiği hidâyetin bir parçasıdır. “Muhakkak Allah iman edenleri” imanları sebebi ile “dosdoğru bir yola iletir.” Hakkı bilmeye ve gereğince amel etmeye ulaştırır. “Allah Teâlâ, sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sebat verir”(İbrahim, 14/27) İşte bu da Yüce Allah’ın kuluna verdiği sebat türlerden biridir. u ayetlerde Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem’e rasûllerden diğer kardeşleri örnek olarak gösterilmektedir. Zira o, en-Necm sûresini okurken:“Gördünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı ve o üçüncüleri olan Menat’ı” âyetine gelince şeytan, onun kıraatına “onlar yüce putlardır, şefaatleri ümit edilir” sözlerini kattı. Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i üzdü ve insanlar içinde de bir fitne/imtihan oldu. Bunun üzerine de Allah bu âyetleri indirdi.
Hacc 22:55
55- Kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar kâfirler, o (Kur'ân’dan) yana şüphe içinde olmaya devam edeceklerdir. 56- O gün hükümranlık Allah’ındır. O, onların aralarında (şöyle) hükmeder: İman edip salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler. 57- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar için de alçaltıcı bir azap vardır.
55. Yüce Allah, kâfirlerin durumunu, onların inatlarını ve yüz çevirmelerini haber vermektedir: Ey Muhammed, kendilerine getirdiğin kitap hakkında şüphe içerisinde kalmaya devam edecekler ve bu hallerini “kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar” sürdüreceklerdir ki o kısır günde kendileri hakkında hiçbir hayır olmayacaktır. Kıyamet günü yahut o kısır gün, kendilerine geleceği vakit kâfirler yalan söylediklerini bilecekler ve pişmanlığın kendilerine fayda sağlayamayacağı bir vakitte pişmanlık duyacaklardır. Her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, peygambere iman etselerdi ve onunla birlikte yol tutmuş olsalardı diye arzu edeceklerdir. O nedenle bu buyruklarda şüphelerini ve iftiralarını sürdürmeye devam etmekten sakındırılmaktadırlar.
56. “O gün” yani kıyamet gününde “hükümranlık Allah’ındır.” O’ndan başkasının hiçbir hükümranlığı olmayacaktır. “O, onların aralarında” adaletli hükmü ile haklıyı haksızdan ayırt edici yargısı ile “(şöyle) hükmeder:” Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine “iman edip” bu imanlarını tasdik etmek üzere “salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler.” Hiçbir kimsenin nitelendiremeyeceği, akılların idrak edemeyeceği türden kalbi, ruhi ve bedeni nimetler içerisinde olacaklardır. Allah’a ve peygamberlere karşı “kâfir olup âyetlerimizi” hakka ve doğruya ileten belgelerimizi “yalanlayanlara” onlardan yüz çeviren veya onlara karşı inatlaşanlara “gelince onlar için de” aşırı şiddetinden, acısından ve kalplere kadar ulaşmasından dolayı “alçaltıcı bir azap vardır.” Allah’ın peygamberlerini ve âyetlerini hakir gördükleri için Yüce Allah da azap ile onları hakir kılacaktır.
Hacc 22:56
55- Kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar kâfirler, o (Kur'ân’dan) yana şüphe içinde olmaya devam edeceklerdir. 56- O gün hükümranlık Allah’ındır. O, onların aralarında (şöyle) hükmeder: İman edip salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler. 57- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar için de alçaltıcı bir azap vardır.
55. Yüce Allah, kâfirlerin durumunu, onların inatlarını ve yüz çevirmelerini haber vermektedir: Ey Muhammed, kendilerine getirdiğin kitap hakkında şüphe içerisinde kalmaya devam edecekler ve bu hallerini “kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar” sürdüreceklerdir ki o kısır günde kendileri hakkında hiçbir hayır olmayacaktır. Kıyamet günü yahut o kısır gün, kendilerine geleceği vakit kâfirler yalan söylediklerini bilecekler ve pişmanlığın kendilerine fayda sağlayamayacağı bir vakitte pişmanlık duyacaklardır. Her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, peygambere iman etselerdi ve onunla birlikte yol tutmuş olsalardı diye arzu edeceklerdir. O nedenle bu buyruklarda şüphelerini ve iftiralarını sürdürmeye devam etmekten sakındırılmaktadırlar.
56. “O gün” yani kıyamet gününde “hükümranlık Allah’ındır.” O’ndan başkasının hiçbir hükümranlığı olmayacaktır. “O, onların aralarında” adaletli hükmü ile haklıyı haksızdan ayırt edici yargısı ile “(şöyle) hükmeder:” Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine “iman edip” bu imanlarını tasdik etmek üzere “salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler.” Hiçbir kimsenin nitelendiremeyeceği, akılların idrak edemeyeceği türden kalbi, ruhi ve bedeni nimetler içerisinde olacaklardır. Allah’a ve peygamberlere karşı “kâfir olup âyetlerimizi” hakka ve doğruya ileten belgelerimizi “yalanlayanlara” onlardan yüz çeviren veya onlara karşı inatlaşanlara “gelince onlar için de” aşırı şiddetinden, acısından ve kalplere kadar ulaşmasından dolayı “alçaltıcı bir azap vardır.” Allah’ın peygamberlerini ve âyetlerini hakir gördükleri için Yüce Allah da azap ile onları hakir kılacaktır.
Hacc 22:57
55- Kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar kâfirler, o (Kur'ân’dan) yana şüphe içinde olmaya devam edeceklerdir. 56- O gün hükümranlık Allah’ındır. O, onların aralarında (şöyle) hükmeder: İman edip salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler. 57- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar için de alçaltıcı bir azap vardır.
55. Yüce Allah, kâfirlerin durumunu, onların inatlarını ve yüz çevirmelerini haber vermektedir: Ey Muhammed, kendilerine getirdiğin kitap hakkında şüphe içerisinde kalmaya devam edecekler ve bu hallerini “kıyamet kendilerine ansızın gelinceye dek yahut da kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar” sürdüreceklerdir ki o kısır günde kendileri hakkında hiçbir hayır olmayacaktır. Kıyamet günü yahut o kısır gün, kendilerine geleceği vakit kâfirler yalan söylediklerini bilecekler ve pişmanlığın kendilerine fayda sağlayamayacağı bir vakitte pişmanlık duyacaklardır. Her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, peygambere iman etselerdi ve onunla birlikte yol tutmuş olsalardı diye arzu edeceklerdir. O nedenle bu buyruklarda şüphelerini ve iftiralarını sürdürmeye devam etmekten sakındırılmaktadırlar.
56. “O gün” yani kıyamet gününde “hükümranlık Allah’ındır.” O’ndan başkasının hiçbir hükümranlığı olmayacaktır. “O, onların aralarında” adaletli hükmü ile haklıyı haksızdan ayırt edici yargısı ile “(şöyle) hükmeder:” Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine “iman edip” bu imanlarını tasdik etmek üzere “salih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler.” Hiçbir kimsenin nitelendiremeyeceği, akılların idrak edemeyeceği türden kalbi, ruhi ve bedeni nimetler içerisinde olacaklardır. Allah’a ve peygamberlere karşı “kâfir olup âyetlerimizi” hakka ve doğruya ileten belgelerimizi “yalanlayanlara” onlardan yüz çeviren veya onlara karşı inatlaşanlara “gelince onlar için de” aşırı şiddetinden, acısından ve kalplere kadar ulaşmasından dolayı “alçaltıcı bir azap vardır.” Allah’ın peygamberlerini ve âyetlerini hakir gördükleri için Yüce Allah da azap ile onları hakir kılacaktır.
Hacc 22:58
58- Allah yolunda hicret eden, sonra da öldürülen yahut ölen kimseleri Allah, elbette güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Hiç şüphesiz rızık verenlerin hayırlısı Allah'tır. 59- O, elbette onları razı olacakları bir yere koyacaktır. Gerçekten Allah, her şeyi pek iyi bilendir, Halîmdir.
58. Bu, Allah yolunda yurdundan çıkan, vatanından, çocuklarından ve malından Allah rızası için ve O’nun dinine yardımcı olmak kastı ile hicret eden kimselere pek büyük bir müjdedir. Böylesinin mükâfatını vermek Allah’a aittir. İster yatağında ölsün, isterse Allah yolunda cihad ederek öldürülsün, fark etmez. “Allah elbette güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır.” Onları hem Berzah aleminde hem de Kıyamet gününde o huzur ve sükûnu, güzel kokuları, güzelliği ve ihsanı, kalbî ve bedenî nimetleri bir arada barındıran cennete koymakla rızıklandıracaktır. Bu ayet-i kerimeden maksat şu da olabilir: Allah yolunda hicret eden kimsenin dünyada güzel ve geniş bir şekilde rızkını vermeyi Allah üzerine almıştır. İster bu kimsenin yatağı üzerinde öleceğini isterse de şehid olarak öldürüleceğini bilmiş olsun, hepsinin rızkı Allah’ın teminatındadır. Öyleyse herhangi bir kimse yurdunu ve mallarını bırakıp hicret ettiği takdirde fakir düşeceğini ve muhtaç olacağını zannetmesin. Çünkü ona rızık veren, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Nitekim bu, Yüce Allah’ın haber verdiği gibi aynen gerçekleşmiştir. İlk muhacirler yurtlarını, çoluk çocuklarını ve mallarını Allah’ın dininin yardımına koşmak maksadı ile terk ettiler. Aradan fazla bir süre geçmeden de Yüce Allah nice ülkeleri fethetmelerini sağladı. Onları insanlara yönetici yaptı. O bölgelerin mallarından onlara vergiler ve çeşitli gelirler geldi. Böylece onlar insanların en zenginleri oluverdiler.
59. Bu açıklamaya göre Yüce Allah’ın:“O, elbette onları razı olacakları bir yere koyacaktır.” buyruğu Allah’ın onlara çeşitli ülkelerin fethini, özellikle de hoşnutluk ve sevinç içerisinde girdikleri şerefli Mekke fethini müyesser kılması ile gerçekleşmiştir. Ya da (ilk manaya göre) bundan kasıt, âhiretteki rızık olup girilecek yer de cennettir. Böylelikle âyet-i kerime, hem dünyadaki hem âhiretteki rızkı bir arada ifade etmiş olmaktadır. Buyruğun lafızları bütün bu anlamlara uygun düşmektedir. Anlaşılan o ki bu iki mana da doğrudur. İki mananın bir arada kastedilmiş olmasına da bir mani yoktur. “Gerçekten Allah, her şeyi pek iyi bilendir.” İşlerin içini de dışını da öncekilerini de sonrakilerini de bilir. ”Halîmdir.” İnsanlar, O’na isyan ederler, pek büyük günahlarla O’na karşı çıkarlar. O ise onları cezalandırmaya tam anlamıyla muktedir olduğu halde cezalarını çabuklaştırmaz. Aksine kesintisiz olarak onlara rızkını ihsan eder. Yine de lütfunu onlara ulaştırır.
Hacc 22:59
58- Allah yolunda hicret eden, sonra da öldürülen yahut ölen kimseleri Allah, elbette güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Hiç şüphesiz rızık verenlerin hayırlısı Allah'tır. 59- O, elbette onları razı olacakları bir yere koyacaktır. Gerçekten Allah, her şeyi pek iyi bilendir, Halîmdir.
58. Bu, Allah yolunda yurdundan çıkan, vatanından, çocuklarından ve malından Allah rızası için ve O’nun dinine yardımcı olmak kastı ile hicret eden kimselere pek büyük bir müjdedir. Böylesinin mükâfatını vermek Allah’a aittir. İster yatağında ölsün, isterse Allah yolunda cihad ederek öldürülsün, fark etmez. “Allah elbette güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır.” Onları hem Berzah aleminde hem de Kıyamet gününde o huzur ve sükûnu, güzel kokuları, güzelliği ve ihsanı, kalbî ve bedenî nimetleri bir arada barındıran cennete koymakla rızıklandıracaktır. Bu ayet-i kerimeden maksat şu da olabilir: Allah yolunda hicret eden kimsenin dünyada güzel ve geniş bir şekilde rızkını vermeyi Allah üzerine almıştır. İster bu kimsenin yatağı üzerinde öleceğini isterse de şehid olarak öldürüleceğini bilmiş olsun, hepsinin rızkı Allah’ın teminatındadır. Öyleyse herhangi bir kimse yurdunu ve mallarını bırakıp hicret ettiği takdirde fakir düşeceğini ve muhtaç olacağını zannetmesin. Çünkü ona rızık veren, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Nitekim bu, Yüce Allah’ın haber verdiği gibi aynen gerçekleşmiştir. İlk muhacirler yurtlarını, çoluk çocuklarını ve mallarını Allah’ın dininin yardımına koşmak maksadı ile terk ettiler. Aradan fazla bir süre geçmeden de Yüce Allah nice ülkeleri fethetmelerini sağladı. Onları insanlara yönetici yaptı. O bölgelerin mallarından onlara vergiler ve çeşitli gelirler geldi. Böylece onlar insanların en zenginleri oluverdiler.
59. Bu açıklamaya göre Yüce Allah’ın:“O, elbette onları razı olacakları bir yere koyacaktır.” buyruğu Allah’ın onlara çeşitli ülkelerin fethini, özellikle de hoşnutluk ve sevinç içerisinde girdikleri şerefli Mekke fethini müyesser kılması ile gerçekleşmiştir. Ya da (ilk manaya göre) bundan kasıt, âhiretteki rızık olup girilecek yer de cennettir. Böylelikle âyet-i kerime, hem dünyadaki hem âhiretteki rızkı bir arada ifade etmiş olmaktadır. Buyruğun lafızları bütün bu anlamlara uygun düşmektedir. Anlaşılan o ki bu iki mana da doğrudur. İki mananın bir arada kastedilmiş olmasına da bir mani yoktur. “Gerçekten Allah, her şeyi pek iyi bilendir.” İşlerin içini de dışını da öncekilerini de sonrakilerini de bilir. ”Halîmdir.” İnsanlar, O’na isyan ederler, pek büyük günahlarla O’na karşı çıkarlar. O ise onları cezalandırmaya tam anlamıyla muktedir olduğu halde cezalarını çabuklaştırmaz. Aksine kesintisiz olarak onlara rızkını ihsan eder. Yine de lütfunu onlara ulaştırır.
Hacc 22:60
60- Bu böyledir. Kim kendisine yapılanın aynıyla ceza verir, sonra yine ona haksızca saldırılırsa, Allah elbette ona yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
60. Bir kimseye karşı bir suç işlenir, haksızlıkta bulunulursa o kimsenin suç işleyene aynıyla karşılık vermesi caizdir. Bunu yapacak olursa ona bir sorumluluk yoktur ve bundan dolayı da kınanmaz. Eğer bundan sonra da ona tekrar haksızlıkta bulunulursa şüphesiz Allah ona yardımcı olur. Çünkü o, mazlumdur. Hakkını tastamam aldığı için ona karşı haksızlık yapılması da caiz olmaz. Eğer kendisine yapılan kötülük sebebi ile başkasını cezalandıran bir kimseye bundan sonra zulüm edilecek olursa, Allah ona yardım edecektir. O halde kendisine zulmedildiği ve kendisine karşı suç işlendiği vakit herhangi bir kimseyi cezalandırmayan bir kimsenin Allah’ın yardımına mazhar olması öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” O, günahkârları affeder, onları cezalandırmakta acele etmez. Günahlarını da bağışlar, siler. O günahların üzerlerindeki etkileri de izale eder. İşte Yüce Allah’ın bizatihi sahip olduğu sıfatı ve bütün zamanlarda kullarına muamelesi, af ve mağfiret ile onlara muamele etmektir. O halde ey zulme uğrayan, kendilerine karşı suç işlenen kimseler! Sizin de affedip bağışlamanız, cezalandırmaktan vazgeçmeniz gerekir ki Yüce Allah da size, sizin O’nun kullarına davrandığınız gibi davransın. Çünkü:“Kim affedip düzeltirse onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40)
Hacc 22:61
61- Bu böyledir. Çünkü Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Yine Allah, her şeyi işitendir, görendir. 62- Bu böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir, O’nun dışında yalvardıkları ise batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah çok yücedir, büyüktür.
61. Size bunca güzel ve adaletli hükümleri şeriat olarak belirleyen, tasarrufu, takdir ve idaresi güzel olan zat, “geceyi gündüze” ekleyen “gündüzü de geceye” ekleyen, bunu ötekine, ötekini de buna girdirendir. Gündüzden sonra geceyi, geceden sonra gündüzü getiren, birinden eksilttiği kadarını diğerine katan, daha sonra da bunun aksini yapandır. Ki bunun sonucunda da mevsimler meydana gelir, gece ve gündüzün, güneş ve ayın maslahatları gerçekleşir ki bunlar, Yüce Allah'ın kullarına olan en üstün nimetlerinden ve en zorunlu ihtiyaçlarındandır. “Yine Allah her şeyi işitendir.” Değişik dillerle ifade edilen çeşitli ihtiyaçlarla yükselen bütün sesleri -birbirine karışsa dahi- işitendir. Siyah bir karıncanın karanlık gecedeki bir kayanın altındaki kıpırdanışını dahi “görendir.” “İçinizden birisi ister sözünü gizlesin ister açıklasın, gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin hepsi (O’nun ilminde) birdir.”(er-Rad, 13/10)
62. “Bu” hükümler ve onların sahibi işte “böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir.” Asla sonu gelmez, yok olmaz. Kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan ilk, kendisinden sonra hiçbir şey olmayacak olan Âhir/sondur. İsimleri de sıfatları da kemâl derecesindedir. Vaadini dosdoğru gerçekleştirendir. Sözü haktır, O’nun huzuruna çıkmak da, dini de haktır. İbadeti sürekli olarak fayda sağlayacak ve bu faydası kalıcı olan hakkın kendisidir. “O’nun dışında yalvardıkları” canlı-cansız putlar, Allah’a eş koşulan bütün varlıklar “ise batılın ta kendisidir.” Onlara yapılan ibadet de batıldır. Çünkü onlara yapılan ibadet, fani ve yok olmaya mahkum bir varlığa yöneliktir. Fani bir varlığa bağlı olarak yapılan ibadet de kaçınılmaz olarak batıl olacaktır. “Gerçekten Allah çok yücedir, büyüktür.” O, zatı itibari ile yücedir ve bütün yarattıklarının üstündedir. O, kadri/değeri itibari ile de yücedir ki bu sebeple sıfatları kemal derecesindedir. Bütün mahlukatı emri altında tuttuğu için de kahrı itibaryle de yücdir. Yine Zatı ile de isim ve sıfaları ile de büyüktür. Kıyamet gününde yeryüzünün O’nun avucunda, göklerin de sağ elinde katlanıp dürülmüş olacak olması, O’nun bu azametinin ve büyüklüğünün bir tecellisidir. Yine O’nun Kürsisinin gökleri ve yeri kuşatmış olması da O’nun büyüklüğünün bir tecellisidir. Bütün kulların mukadderatının O’nun elinde olması da azamet ve kibriyâsındandır. O nedenle kullar, O’nun meşîeti/dilemesi olmaksızın hiçbir tasarrufta bulunamazlar. O’nun iradesi olmadan hareket edemezler, hareket halinde iken de duramazlar. Mukarreb meleklerin ve mürsel peygamberler de dahil Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği Allah’ın büyüklüğünün/kibriyâsının hakikati şudur: Bütün kemal, celal, azamet ve kibriya sıfatları Yüce Allah’ındır. O, bütün bu sıfatların en yüce, en yüksek ve en mükemmel derecesine sahiptir. Göklerde ve yerde bulunanların tümünden sadır olan bütün ibadetlerin hepsinin O’na yöneltilmesi, bu ibadetlerde yalnızca O’nun yüceltilmesi, tazim edilmesi, celal ve ikram sahibi olduğunun dile getirmesi de O’nun kibriyasından/büyüklüğündendir. Bundan dolayıdır ki tekbir, namaz ve benzeri büyük ibadetlerin şiârıdır.
Hacc 22:62
61- Bu böyledir. Çünkü Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Yine Allah, her şeyi işitendir, görendir. 62- Bu böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir, O’nun dışında yalvardıkları ise batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah çok yücedir, büyüktür.
61. Size bunca güzel ve adaletli hükümleri şeriat olarak belirleyen, tasarrufu, takdir ve idaresi güzel olan zat, “geceyi gündüze” ekleyen “gündüzü de geceye” ekleyen, bunu ötekine, ötekini de buna girdirendir. Gündüzden sonra geceyi, geceden sonra gündüzü getiren, birinden eksilttiği kadarını diğerine katan, daha sonra da bunun aksini yapandır. Ki bunun sonucunda da mevsimler meydana gelir, gece ve gündüzün, güneş ve ayın maslahatları gerçekleşir ki bunlar, Yüce Allah'ın kullarına olan en üstün nimetlerinden ve en zorunlu ihtiyaçlarındandır. “Yine Allah her şeyi işitendir.” Değişik dillerle ifade edilen çeşitli ihtiyaçlarla yükselen bütün sesleri -birbirine karışsa dahi- işitendir. Siyah bir karıncanın karanlık gecedeki bir kayanın altındaki kıpırdanışını dahi “görendir.” “İçinizden birisi ister sözünü gizlesin ister açıklasın, gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin hepsi (O’nun ilminde) birdir.”(er-Rad, 13/10)
62. “Bu” hükümler ve onların sahibi işte “böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir.” Asla sonu gelmez, yok olmaz. Kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan ilk, kendisinden sonra hiçbir şey olmayacak olan Âhir/sondur. İsimleri de sıfatları da kemâl derecesindedir. Vaadini dosdoğru gerçekleştirendir. Sözü haktır, O’nun huzuruna çıkmak da, dini de haktır. İbadeti sürekli olarak fayda sağlayacak ve bu faydası kalıcı olan hakkın kendisidir. “O’nun dışında yalvardıkları” canlı-cansız putlar, Allah’a eş koşulan bütün varlıklar “ise batılın ta kendisidir.” Onlara yapılan ibadet de batıldır. Çünkü onlara yapılan ibadet, fani ve yok olmaya mahkum bir varlığa yöneliktir. Fani bir varlığa bağlı olarak yapılan ibadet de kaçınılmaz olarak batıl olacaktır. “Gerçekten Allah çok yücedir, büyüktür.” O, zatı itibari ile yücedir ve bütün yarattıklarının üstündedir. O, kadri/değeri itibari ile de yücedir ki bu sebeple sıfatları kemal derecesindedir. Bütün mahlukatı emri altında tuttuğu için de kahrı itibaryle de yücdir. Yine Zatı ile de isim ve sıfaları ile de büyüktür. Kıyamet gününde yeryüzünün O’nun avucunda, göklerin de sağ elinde katlanıp dürülmüş olacak olması, O’nun bu azametinin ve büyüklüğünün bir tecellisidir. Yine O’nun Kürsisinin gökleri ve yeri kuşatmış olması da O’nun büyüklüğünün bir tecellisidir. Bütün kulların mukadderatının O’nun elinde olması da azamet ve kibriyâsındandır. O nedenle kullar, O’nun meşîeti/dilemesi olmaksızın hiçbir tasarrufta bulunamazlar. O’nun iradesi olmadan hareket edemezler, hareket halinde iken de duramazlar. Mukarreb meleklerin ve mürsel peygamberler de dahil Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği Allah’ın büyüklüğünün/kibriyâsının hakikati şudur: Bütün kemal, celal, azamet ve kibriya sıfatları Yüce Allah’ındır. O, bütün bu sıfatların en yüce, en yüksek ve en mükemmel derecesine sahiptir. Göklerde ve yerde bulunanların tümünden sadır olan bütün ibadetlerin hepsinin O’na yöneltilmesi, bu ibadetlerde yalnızca O’nun yüceltilmesi, tazim edilmesi, celal ve ikram sahibi olduğunun dile getirmesi de O’nun kibriyasından/büyüklüğündendir. Bundan dolayıdır ki tekbir, namaz ve benzeri büyük ibadetlerin şiârıdır.
Hacc 22:63
63- Görmez misin ki Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluverir? Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır. 64- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. Hiç şüphesiz Ğaniy ve Hamid olan Allah'tır.
63. Bu buyruk ile Yüce Allah, vahdâniyetine ve kemaline delil olan ilâhî belgelere dikkatle bakmaya teşvikte bulunmaktır. “Görmez misin” Gözünle ve basiretinle tanık olmadın mı “ki Allah gökten bir su indirir” yağmuru, kupkuru, sakin, her tarafı toz toprak haline gelmiş, ağaçları ve bitkileri kurumuş bir halde bulunan toprağa indirir “de yeryüzü yemyeşil oluverir.” Değerli her çift bitkiye bürünmüş ve böylelikle yeryüzü göz kamaştırıcı bir manzara almış olur. İşte ölümünden ve hareketsizliğinden sonra orayı dirilten, hiç şüphesiz çürümüş kemik haline geldikten sonra ölüleri de diriltecek olandır. “Şüphesiz Allah Latiftir.” Latif; eşyanın iç yüzünü, gizli saklı hallerini ve bütün incelikleri bilen, kulların fark edemeyecekleri, onlar için saklı kalan oldukça inceliklere sahip çeşitli yollarla hayır ve nimetler ulaştıran ve onlardan şerri uzaklaştıran demektir. Kuluna intikamındaki gücünü ve buna tam muktedir olduğunu gösterdikten sonra kul, helâk olacak noktaya geldiğinde lütfunu açığa çıkartması da O’nun lütfunun bir tecellisidir. Yağmur damlalarının yeryüzünün nerelerine düştüğünü ve yerin içinde saklı bulunan tohumları bilmesi ve bütün insanların bilemediği bir husus olan tohumların oldukları yere bu suyu/yağmuru sürüklemesi, oraya yağdırması ve ondan çeşitli bitkiler bitirmesi de O’nun lütfundandır. “Her şeyden haberdardır” işlerin sırlarını, kalplerin gizlediklerini, her bir şeyin örtülü ve saklı olanını bilendir, onlardan haberdardır.
64. “Göklerde olanlar da yerde olanlar da” hem yaratılma itibari ile hem de kul olma itibari ile “yalnız O’nundur.” O, onlar hakkında malikiyeti, hikmeti ve kemâl derecesindeki kudreti ile tasarrufta bulunur. O’nun dışında hiçbir kimsenin bu hususlarda en ufak bir hak ve yetkisi yoktur. “Hiç şüphesiz Ğaniy ve Hamid olan Allah'tır.” Bütün yönleri ile tam ve mutlak Ğanî (zengin olan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) O’dur. Yarattıklarından hiçbir kimseye muhtaç olmaması, herhangi bir düşkünlük dolayısı ile dost edinmemesi, azlık sebebi ile onlar ile varlığını çoğaltmaya muhtaç olmaması da O’nun Ğanî oluşundandır. Herhangi hiçbir eş ve evlat edinmemiş olması, yememesi, içmemesi, yaratılmışların muhtaç oldukları herhangi bir şeye hiçbir bakımdan muhtaç olmaması, başkasına yedirdiği halde kendisine yedirilmemesi, bütün yaratıkların var oluşlarında, yardıma mazhar oluşlarında, dinlerinde ve dünyalarında O’na muhtaç olmaları da O’nun Ğanî oluşundandır. Göklerde ve yerde bulunan her bir şey, canlı cansız bütün varlıklar, tek bir düzlükte toplanıp da onların her birisi temenni edebildiği her bir şeyi dilese ve O da herkese temenni ettiklerini kat kat fazlasıyla verecek olsa bu, O’nun mülkünden hiçbir şeyi eksiltmez. O, çok cömert olması, gece ve gündüz her türlü hayır ve bereketi kesintisiz olarak ihsan etmesi ve tüm canlılara lütuf ve ihsanlarının kesintisiz sürmesi, lütuf ve ihsan yurdu olan cennetinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimet ve ihsanları hazırlamış olması... hep O’nun Ğani oluşunun tecellileridir. Hamid; zatı ve isimleri itibari ile kendisine hamd edilen, övülen demektir. Çünkü O’nun isimlerinin hepsi güzeldir. Sıfatları sebebi ile de övülendir; çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatıdır. Fiilleri dolayısı ile de övülendir; çünkü bütün fiilleri adalet, ihsan, rahmet ve hikmettir. Şeriatı dolayısı ile övülendir; çünkü O, ya katıksız maslahat olan bir hususu emreder yahut da maslahatı ağırlıklı olan bir emir verir. Yine O, bir şeyi yasaklamışsa ya katıksız fesattır ya da ağırlıklı olarak fesat içerir. Gökleri, yeri, her ikisi arasındakileri ve bunlardan sonra O’nun dilediği şeyleri dolduracak kadar hamd, yalnız O’nundur. Dahası O, kendi zatını nasıl övdü ise öyledir. Kullarının kendisine yapacakları övgü ve senâların çok çok üstündedir. O, kendisine tevhid ihsan ettiği kimselere tevfikinden dolayı hamde layık olandır. Kendilerine yardımını vermediği kimselere de bu yardımı vermemesi dolayısı ile hamd edilendir. O hamdinde Ğani, Ğaniliğinde Hamîd olandır.
Hacc 22:64
63- Görmez misin ki Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluverir? Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır. 64- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. Hiç şüphesiz Ğaniy ve Hamid olan Allah'tır.
63. Bu buyruk ile Yüce Allah, vahdâniyetine ve kemaline delil olan ilâhî belgelere dikkatle bakmaya teşvikte bulunmaktır. “Görmez misin” Gözünle ve basiretinle tanık olmadın mı “ki Allah gökten bir su indirir” yağmuru, kupkuru, sakin, her tarafı toz toprak haline gelmiş, ağaçları ve bitkileri kurumuş bir halde bulunan toprağa indirir “de yeryüzü yemyeşil oluverir.” Değerli her çift bitkiye bürünmüş ve böylelikle yeryüzü göz kamaştırıcı bir manzara almış olur. İşte ölümünden ve hareketsizliğinden sonra orayı dirilten, hiç şüphesiz çürümüş kemik haline geldikten sonra ölüleri de diriltecek olandır. “Şüphesiz Allah Latiftir.” Latif; eşyanın iç yüzünü, gizli saklı hallerini ve bütün incelikleri bilen, kulların fark edemeyecekleri, onlar için saklı kalan oldukça inceliklere sahip çeşitli yollarla hayır ve nimetler ulaştıran ve onlardan şerri uzaklaştıran demektir. Kuluna intikamındaki gücünü ve buna tam muktedir olduğunu gösterdikten sonra kul, helâk olacak noktaya geldiğinde lütfunu açığa çıkartması da O’nun lütfunun bir tecellisidir. Yağmur damlalarının yeryüzünün nerelerine düştüğünü ve yerin içinde saklı bulunan tohumları bilmesi ve bütün insanların bilemediği bir husus olan tohumların oldukları yere bu suyu/yağmuru sürüklemesi, oraya yağdırması ve ondan çeşitli bitkiler bitirmesi de O’nun lütfundandır. “Her şeyden haberdardır” işlerin sırlarını, kalplerin gizlediklerini, her bir şeyin örtülü ve saklı olanını bilendir, onlardan haberdardır.
64. “Göklerde olanlar da yerde olanlar da” hem yaratılma itibari ile hem de kul olma itibari ile “yalnız O’nundur.” O, onlar hakkında malikiyeti, hikmeti ve kemâl derecesindeki kudreti ile tasarrufta bulunur. O’nun dışında hiçbir kimsenin bu hususlarda en ufak bir hak ve yetkisi yoktur. “Hiç şüphesiz Ğaniy ve Hamid olan Allah'tır.” Bütün yönleri ile tam ve mutlak Ğanî (zengin olan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) O’dur. Yarattıklarından hiçbir kimseye muhtaç olmaması, herhangi bir düşkünlük dolayısı ile dost edinmemesi, azlık sebebi ile onlar ile varlığını çoğaltmaya muhtaç olmaması da O’nun Ğanî oluşundandır. Herhangi hiçbir eş ve evlat edinmemiş olması, yememesi, içmemesi, yaratılmışların muhtaç oldukları herhangi bir şeye hiçbir bakımdan muhtaç olmaması, başkasına yedirdiği halde kendisine yedirilmemesi, bütün yaratıkların var oluşlarında, yardıma mazhar oluşlarında, dinlerinde ve dünyalarında O’na muhtaç olmaları da O’nun Ğanî oluşundandır. Göklerde ve yerde bulunan her bir şey, canlı cansız bütün varlıklar, tek bir düzlükte toplanıp da onların her birisi temenni edebildiği her bir şeyi dilese ve O da herkese temenni ettiklerini kat kat fazlasıyla verecek olsa bu, O’nun mülkünden hiçbir şeyi eksiltmez. O, çok cömert olması, gece ve gündüz her türlü hayır ve bereketi kesintisiz olarak ihsan etmesi ve tüm canlılara lütuf ve ihsanlarının kesintisiz sürmesi, lütuf ve ihsan yurdu olan cennetinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimet ve ihsanları hazırlamış olması... hep O’nun Ğani oluşunun tecellileridir. Hamid; zatı ve isimleri itibari ile kendisine hamd edilen, övülen demektir. Çünkü O’nun isimlerinin hepsi güzeldir. Sıfatları sebebi ile de övülendir; çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatıdır. Fiilleri dolayısı ile de övülendir; çünkü bütün fiilleri adalet, ihsan, rahmet ve hikmettir. Şeriatı dolayısı ile övülendir; çünkü O, ya katıksız maslahat olan bir hususu emreder yahut da maslahatı ağırlıklı olan bir emir verir. Yine O, bir şeyi yasaklamışsa ya katıksız fesattır ya da ağırlıklı olarak fesat içerir. Gökleri, yeri, her ikisi arasındakileri ve bunlardan sonra O’nun dilediği şeyleri dolduracak kadar hamd, yalnız O’nundur. Dahası O, kendi zatını nasıl övdü ise öyledir. Kullarının kendisine yapacakları övgü ve senâların çok çok üstündedir. O, kendisine tevhid ihsan ettiği kimselere tevfikinden dolayı hamde layık olandır. Kendilerine yardımını vermediği kimselere de bu yardımı vermemesi dolayısı ile hamd edilendir. O hamdinde Ğani, Ğaniliğinde Hamîd olandır.
Hacc 22:65
65- Görmez misin ki Allah, yeryüzünde olanları ve emri ile denizde akıp giden gemileri sizin emrinize vermiştir? O’nun izni olmadıkça yerin üzerine düşmesin diye semâyı da O tutuyor. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. 66- Size hayat veren, sonra sizi öldürecek olan, sonra da sizi diriltecek olan O’dur. Şüphesiz ki insan çok nankördür.
65. Yani sen gözünle ve kalbinle Rabbinin her tarafı kuşatan nimetini, pek geniş rahmet ve ihsanını görmedin mi? “Allah yeryüzünde olanları” canlı-cansız ve bitkileri “ve emri ile denizde akıp giden gemileri sizin emrinize vermiştir.” Yeryüzünde bulunan her şey, Âdemoğullarının emrine/hizmetine verilmiştir. Yeryüzündeki hayvanlar, Âdemoğullarının binmesi, yüklerini taşımaları, çeşitli işlerini görmeleri, onlardan uygun olanlarını yemeleri, çeşitli şekillerde yararlanmaları içindir. Ağaçlardan, meyvelerden de gıdalarını alır, beslenirler. Yüce Allah, insana bu ağaçları tanımak, bunlardan yararlanmak imkânını verdiği gibi onlar, yeryüzündeki çeşitli madenleri de çıkartıp onlardan yararlanabilirler. Diğer taraftan Allah, gemileri de insanların emrine vermiştir. Bunlar, Allah’ın emri ile insanları ve onların ticaret mallarını taşır, onları bir yerden bir yere ulaştırır. Diğer taraftan insanlar, denizlerden giyinip takınacakları süsler de çıkartırlar. Yüce Allah’ın size olan rahmetinin bir tecellisi de “yerin üzerine düşmesin diye semâyı” O’nun tutuyor olmasıdır. O’nun rahmet ve kudreti olmasaydı semâ, yerin üzerine düşer, yer üzerinde ne varsa yok olup gider, telef olurdu. “Muhakkak ki Allah göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar. Eğer zeval bulsalar andolsun ki O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Muhakkak O, Halîmdir, mağfiret edicidir.”(Fatır, 35/41)“Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” Onlara kendi öz anne-babalarından hatta kendi nefislerinden bile daha çok merhametlidir. Bundan dolayı da onlar için hayır diler. Kendileri ise kendi nefislerinin kötülüğünü, onlara zararlı olan şeyi isterler. Bunca şeyleri onların emrine vermiş olması da O’nun bu merhametinin bir tecellisidir.
66. “Sizi hayat veren” yoktan var eden “sonra sizi öldürecek olan” ölümünüzden “sonra da sizi” iyilik yapana iyiliğinin karşılığını, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığını vermek üzere “diriltecek olan da O’dur. Şüphesiz ki insan” Allah’ın koruduğu müstesna bütün insanlar, Allah’ın nimetlerine karşı “çok nankördür.” Allah’a karşı çok nankörlük eder, O’nun ihsanını itiraf edip kabul etmez. Hatta kimi zaman öldükten sonra dirilişi ve Rabbinin buna kudretini dahi inkâr edecek kadar ileri gider.
Hacc 22:66
65- Görmez misin ki Allah, yeryüzünde olanları ve emri ile denizde akıp giden gemileri sizin emrinize vermiştir? O’nun izni olmadıkça yerin üzerine düşmesin diye semâyı da O tutuyor. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. 66- Size hayat veren, sonra sizi öldürecek olan, sonra da sizi diriltecek olan O’dur. Şüphesiz ki insan çok nankördür.
65. Yani sen gözünle ve kalbinle Rabbinin her tarafı kuşatan nimetini, pek geniş rahmet ve ihsanını görmedin mi? “Allah yeryüzünde olanları” canlı-cansız ve bitkileri “ve emri ile denizde akıp giden gemileri sizin emrinize vermiştir.” Yeryüzünde bulunan her şey, Âdemoğullarının emrine/hizmetine verilmiştir. Yeryüzündeki hayvanlar, Âdemoğullarının binmesi, yüklerini taşımaları, çeşitli işlerini görmeleri, onlardan uygun olanlarını yemeleri, çeşitli şekillerde yararlanmaları içindir. Ağaçlardan, meyvelerden de gıdalarını alır, beslenirler. Yüce Allah, insana bu ağaçları tanımak, bunlardan yararlanmak imkânını verdiği gibi onlar, yeryüzündeki çeşitli madenleri de çıkartıp onlardan yararlanabilirler. Diğer taraftan Allah, gemileri de insanların emrine vermiştir. Bunlar, Allah’ın emri ile insanları ve onların ticaret mallarını taşır, onları bir yerden bir yere ulaştırır. Diğer taraftan insanlar, denizlerden giyinip takınacakları süsler de çıkartırlar. Yüce Allah’ın size olan rahmetinin bir tecellisi de “yerin üzerine düşmesin diye semâyı” O’nun tutuyor olmasıdır. O’nun rahmet ve kudreti olmasaydı semâ, yerin üzerine düşer, yer üzerinde ne varsa yok olup gider, telef olurdu. “Muhakkak ki Allah göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar. Eğer zeval bulsalar andolsun ki O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Muhakkak O, Halîmdir, mağfiret edicidir.”(Fatır, 35/41)“Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” Onlara kendi öz anne-babalarından hatta kendi nefislerinden bile daha çok merhametlidir. Bundan dolayı da onlar için hayır diler. Kendileri ise kendi nefislerinin kötülüğünü, onlara zararlı olan şeyi isterler. Bunca şeyleri onların emrine vermiş olması da O’nun bu merhametinin bir tecellisidir.
66. “Sizi hayat veren” yoktan var eden “sonra sizi öldürecek olan” ölümünüzden “sonra da sizi” iyilik yapana iyiliğinin karşılığını, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığını vermek üzere “diriltecek olan da O’dur. Şüphesiz ki insan” Allah’ın koruduğu müstesna bütün insanlar, Allah’ın nimetlerine karşı “çok nankördür.” Allah’a karşı çok nankörlük eder, O’nun ihsanını itiraf edip kabul etmez. Hatta kimi zaman öldükten sonra dirilişi ve Rabbinin buna kudretini dahi inkâr edecek kadar ileri gider.
Hacc 22:67
67- Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu tayin ettik. O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. 68- Yine de seninle tartışırlarsa de ki:“Allah yapmakta olduklarınız en iyi bilendir.” 69- Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir. 70- Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir? Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.
67. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu” bir ibadet şekli “tayin ettik.” Bu “ibadet yolu” adalet ve hikmette ortak olmakla birlikte bazı hususlarda farklılık gösterebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi.”(el-Maide, 5/48) Her ümmet kendi hallerine göre bu ibadet gereğince amel ederler. Hiçbir şeriata karşı itiraz söz konusu olamaz. Özellikle de müşrik ve apaçık bilgisizlik içerisinde bulunan ümmiler için bu böyledir. Çünkü Allah Rasûlünün risaleti, delilleri ile sabit olduğu takdirde onun bütün getirdiklerinin kabul edilmesi ve teslimiyetle karşılanması, getirdiklerine karşı itirazdan vazgeçilmesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler.” Seni yalanlayanlar seninle çekişmesin, getirdiklerinin bir kısmına karşı bile olsa bozuk akılları ile itiraza kalkışmasınlar. Mesela yaptıkları yanlış kıyas ile leşin yenilmesinin helâl olması konusunda seninle tartışırken “Kendi öldürdüklerinizi yersiniz de Allah’ın öldürdüğünü niye yemezsiniz?” demeye kalkışmasınlar. Yine “Alışveriş de faiz gibidir.”(el-Bakara, 2/275) şeklindeki itirazları bu kabildendir. Bunların tek tek cevaplandırılması gerekmez. Çünkü onlar, risaletin kaynağına itiraz etmektedirler. Dolayısı ile bu gibi meselelerde tek tek tartışmak ve bunlar hakkında delil getirmek söz konusu değildir. Aksine her bir konu ile ilgili yapılacak açıklama ayrıdır. O nedenle Allah Rasûlünün risaletini inkâr eden bir kimse böyle bir itirazı ileri sürer de: Ben doğru yolu bulmak için tartışıyorum, iddiasında bulunursa ona şöyle denilir: Seninle tartışma konusu, risaletin kabul edilip edilmemesi meselesidir. Aksi takdirde sadece diğer konularda tartışmayı istemesi, işi yokuşa sürmek ve karşısındakini aciz bırakmak maksadında olduğunu gösterir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet etmesini ve bu yol üzere devam etmesini emretmiştir. İtiraz edenler ister itiraza devam etsinler, ister etmesinler. İzlemekte olduğun davet yolundan herhangi bir şey seni geri çevirmemelidir. Çünkü “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.” Senin bu yolun itidalli bir yoldur. Maksada ulaştıran bir yoldur. Hak bilgisini ve onun gereğince ameli içerir. Yolunun doğruluğundan yana eminsin. Dininin gerçekliğine dair bilgin kesindir. Bu da Rabbinin sana verdiği emir üzere kararlılıkla yürümeni gerektirir. Hakkında şüphe söz konusu olan bir din üzere olmadığın gibi uydurulmuş bir söze de davet etmiyorsun ki insanların hevâları ve görüşleri seni durdursun, onların itirazları yolunda ilerlemene engel olsun. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“O halde sen Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık hak üzeresin.”(en-Neml, 27/79) ununla birlikte Yüce Allah’ın “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin” buyruğunda şeriatın cüz’i/fer’i hükümlerine karşı itiraz eden kimselere akl-ı selim ile verilecek cevapların mahiyeti gösterilmektedir. Çünkü buradaki dosdoğru yol, Allah Rasûlünün getirdiği her şeyin ayrılmaz bir sıfatıdır. O da aslî/itikadi ve fer’i bütün meselelerde kendisi ile doğruya ulaşılan, doğru elde edilen yoldur. Bu ise güzelliği, adaleti ve hikmeti akıl ile ve selim fıtrat ile bilinen meselelerdir. Bu da emrolunan ve yasak kılınan şeyler üzerinde ayrı ayrı düşünmek ile öğrenilebilecek bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah bu gibi hallerde kendisi ile tartışmayı sürdürecek olurlarsa, onlarla tartışmaktan vazgeçmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:
68-69. “Yine de seninle tartışırlarsa de ki: Allah yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.” O, sizin maksatlarınızı ve niyetlerinizi bilendir ve size bunların karşılığını verecektir. “Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir.” İzlediği yolu dosdoğru yola (Sırat-ı Mustakime) uygun gelen kimse, nimet dolu cennetlere gireceklerdendir. Bu yoldan ayrılıp sapan ise alevli ateşe girecekler arasındadır.
70. Şanı Yüce Allah’ın hükmünün tam ve eksiksiz oluşunun bir göstergesi de hükmünü ilme dayalı olarak koymuş olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, ilminin ve Kitabının her şeyi kuşattığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir?” Bütün işlerin zahirini de batınını da gizlisini de açığını da büyüğünü de küçüğünü önce olanını da sonra olanını da bilir. Göklerde ve yerde olacak her şeyi kuşatmış olan bu ilmi Allah, bir kitapta tespit etmiştir. Bu da Levh-i Mahfuzdur. Zira Yüce Allah, kalemi yarattığında ona:“Yaz” buyurdu. Kalem: “Neyi yazayım?” diye sorunca ona: “Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi yaz!” diye emretti. “Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Sizin için tasavvuru kabil olmayan bir husus olsa dahi her şeyi bilgisi ile kuşatmak ve her şeyi vakıaya uygun olarak bir kitapta yazmak Yüce Allah için pek kolaydır.
Hacc 22:68
67- Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu tayin ettik. O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. 68- Yine de seninle tartışırlarsa de ki:“Allah yapmakta olduklarınız en iyi bilendir.” 69- Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir. 70- Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir? Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.
67. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu” bir ibadet şekli “tayin ettik.” Bu “ibadet yolu” adalet ve hikmette ortak olmakla birlikte bazı hususlarda farklılık gösterebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi.”(el-Maide, 5/48) Her ümmet kendi hallerine göre bu ibadet gereğince amel ederler. Hiçbir şeriata karşı itiraz söz konusu olamaz. Özellikle de müşrik ve apaçık bilgisizlik içerisinde bulunan ümmiler için bu böyledir. Çünkü Allah Rasûlünün risaleti, delilleri ile sabit olduğu takdirde onun bütün getirdiklerinin kabul edilmesi ve teslimiyetle karşılanması, getirdiklerine karşı itirazdan vazgeçilmesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler.” Seni yalanlayanlar seninle çekişmesin, getirdiklerinin bir kısmına karşı bile olsa bozuk akılları ile itiraza kalkışmasınlar. Mesela yaptıkları yanlış kıyas ile leşin yenilmesinin helâl olması konusunda seninle tartışırken “Kendi öldürdüklerinizi yersiniz de Allah’ın öldürdüğünü niye yemezsiniz?” demeye kalkışmasınlar. Yine “Alışveriş de faiz gibidir.”(el-Bakara, 2/275) şeklindeki itirazları bu kabildendir. Bunların tek tek cevaplandırılması gerekmez. Çünkü onlar, risaletin kaynağına itiraz etmektedirler. Dolayısı ile bu gibi meselelerde tek tek tartışmak ve bunlar hakkında delil getirmek söz konusu değildir. Aksine her bir konu ile ilgili yapılacak açıklama ayrıdır. O nedenle Allah Rasûlünün risaletini inkâr eden bir kimse böyle bir itirazı ileri sürer de: Ben doğru yolu bulmak için tartışıyorum, iddiasında bulunursa ona şöyle denilir: Seninle tartışma konusu, risaletin kabul edilip edilmemesi meselesidir. Aksi takdirde sadece diğer konularda tartışmayı istemesi, işi yokuşa sürmek ve karşısındakini aciz bırakmak maksadında olduğunu gösterir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet etmesini ve bu yol üzere devam etmesini emretmiştir. İtiraz edenler ister itiraza devam etsinler, ister etmesinler. İzlemekte olduğun davet yolundan herhangi bir şey seni geri çevirmemelidir. Çünkü “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.” Senin bu yolun itidalli bir yoldur. Maksada ulaştıran bir yoldur. Hak bilgisini ve onun gereğince ameli içerir. Yolunun doğruluğundan yana eminsin. Dininin gerçekliğine dair bilgin kesindir. Bu da Rabbinin sana verdiği emir üzere kararlılıkla yürümeni gerektirir. Hakkında şüphe söz konusu olan bir din üzere olmadığın gibi uydurulmuş bir söze de davet etmiyorsun ki insanların hevâları ve görüşleri seni durdursun, onların itirazları yolunda ilerlemene engel olsun. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“O halde sen Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık hak üzeresin.”(en-Neml, 27/79) ununla birlikte Yüce Allah’ın “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin” buyruğunda şeriatın cüz’i/fer’i hükümlerine karşı itiraz eden kimselere akl-ı selim ile verilecek cevapların mahiyeti gösterilmektedir. Çünkü buradaki dosdoğru yol, Allah Rasûlünün getirdiği her şeyin ayrılmaz bir sıfatıdır. O da aslî/itikadi ve fer’i bütün meselelerde kendisi ile doğruya ulaşılan, doğru elde edilen yoldur. Bu ise güzelliği, adaleti ve hikmeti akıl ile ve selim fıtrat ile bilinen meselelerdir. Bu da emrolunan ve yasak kılınan şeyler üzerinde ayrı ayrı düşünmek ile öğrenilebilecek bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah bu gibi hallerde kendisi ile tartışmayı sürdürecek olurlarsa, onlarla tartışmaktan vazgeçmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:
68-69. “Yine de seninle tartışırlarsa de ki: Allah yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.” O, sizin maksatlarınızı ve niyetlerinizi bilendir ve size bunların karşılığını verecektir. “Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir.” İzlediği yolu dosdoğru yola (Sırat-ı Mustakime) uygun gelen kimse, nimet dolu cennetlere gireceklerdendir. Bu yoldan ayrılıp sapan ise alevli ateşe girecekler arasındadır.
70. Şanı Yüce Allah’ın hükmünün tam ve eksiksiz oluşunun bir göstergesi de hükmünü ilme dayalı olarak koymuş olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, ilminin ve Kitabının her şeyi kuşattığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir?” Bütün işlerin zahirini de batınını da gizlisini de açığını da büyüğünü de küçüğünü önce olanını da sonra olanını da bilir. Göklerde ve yerde olacak her şeyi kuşatmış olan bu ilmi Allah, bir kitapta tespit etmiştir. Bu da Levh-i Mahfuzdur. Zira Yüce Allah, kalemi yarattığında ona:“Yaz” buyurdu. Kalem: “Neyi yazayım?” diye sorunca ona: “Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi yaz!” diye emretti. “Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Sizin için tasavvuru kabil olmayan bir husus olsa dahi her şeyi bilgisi ile kuşatmak ve her şeyi vakıaya uygun olarak bir kitapta yazmak Yüce Allah için pek kolaydır.
Hacc 22:69
67- Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu tayin ettik. O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. 68- Yine de seninle tartışırlarsa de ki:“Allah yapmakta olduklarınız en iyi bilendir.” 69- Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir. 70- Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir? Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.
67. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu” bir ibadet şekli “tayin ettik.” Bu “ibadet yolu” adalet ve hikmette ortak olmakla birlikte bazı hususlarda farklılık gösterebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi.”(el-Maide, 5/48) Her ümmet kendi hallerine göre bu ibadet gereğince amel ederler. Hiçbir şeriata karşı itiraz söz konusu olamaz. Özellikle de müşrik ve apaçık bilgisizlik içerisinde bulunan ümmiler için bu böyledir. Çünkü Allah Rasûlünün risaleti, delilleri ile sabit olduğu takdirde onun bütün getirdiklerinin kabul edilmesi ve teslimiyetle karşılanması, getirdiklerine karşı itirazdan vazgeçilmesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler.” Seni yalanlayanlar seninle çekişmesin, getirdiklerinin bir kısmına karşı bile olsa bozuk akılları ile itiraza kalkışmasınlar. Mesela yaptıkları yanlış kıyas ile leşin yenilmesinin helâl olması konusunda seninle tartışırken “Kendi öldürdüklerinizi yersiniz de Allah’ın öldürdüğünü niye yemezsiniz?” demeye kalkışmasınlar. Yine “Alışveriş de faiz gibidir.”(el-Bakara, 2/275) şeklindeki itirazları bu kabildendir. Bunların tek tek cevaplandırılması gerekmez. Çünkü onlar, risaletin kaynağına itiraz etmektedirler. Dolayısı ile bu gibi meselelerde tek tek tartışmak ve bunlar hakkında delil getirmek söz konusu değildir. Aksine her bir konu ile ilgili yapılacak açıklama ayrıdır. O nedenle Allah Rasûlünün risaletini inkâr eden bir kimse böyle bir itirazı ileri sürer de: Ben doğru yolu bulmak için tartışıyorum, iddiasında bulunursa ona şöyle denilir: Seninle tartışma konusu, risaletin kabul edilip edilmemesi meselesidir. Aksi takdirde sadece diğer konularda tartışmayı istemesi, işi yokuşa sürmek ve karşısındakini aciz bırakmak maksadında olduğunu gösterir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet etmesini ve bu yol üzere devam etmesini emretmiştir. İtiraz edenler ister itiraza devam etsinler, ister etmesinler. İzlemekte olduğun davet yolundan herhangi bir şey seni geri çevirmemelidir. Çünkü “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.” Senin bu yolun itidalli bir yoldur. Maksada ulaştıran bir yoldur. Hak bilgisini ve onun gereğince ameli içerir. Yolunun doğruluğundan yana eminsin. Dininin gerçekliğine dair bilgin kesindir. Bu da Rabbinin sana verdiği emir üzere kararlılıkla yürümeni gerektirir. Hakkında şüphe söz konusu olan bir din üzere olmadığın gibi uydurulmuş bir söze de davet etmiyorsun ki insanların hevâları ve görüşleri seni durdursun, onların itirazları yolunda ilerlemene engel olsun. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“O halde sen Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık hak üzeresin.”(en-Neml, 27/79) ununla birlikte Yüce Allah’ın “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin” buyruğunda şeriatın cüz’i/fer’i hükümlerine karşı itiraz eden kimselere akl-ı selim ile verilecek cevapların mahiyeti gösterilmektedir. Çünkü buradaki dosdoğru yol, Allah Rasûlünün getirdiği her şeyin ayrılmaz bir sıfatıdır. O da aslî/itikadi ve fer’i bütün meselelerde kendisi ile doğruya ulaşılan, doğru elde edilen yoldur. Bu ise güzelliği, adaleti ve hikmeti akıl ile ve selim fıtrat ile bilinen meselelerdir. Bu da emrolunan ve yasak kılınan şeyler üzerinde ayrı ayrı düşünmek ile öğrenilebilecek bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah bu gibi hallerde kendisi ile tartışmayı sürdürecek olurlarsa, onlarla tartışmaktan vazgeçmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:
68-69. “Yine de seninle tartışırlarsa de ki: Allah yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.” O, sizin maksatlarınızı ve niyetlerinizi bilendir ve size bunların karşılığını verecektir. “Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir.” İzlediği yolu dosdoğru yola (Sırat-ı Mustakime) uygun gelen kimse, nimet dolu cennetlere gireceklerdendir. Bu yoldan ayrılıp sapan ise alevli ateşe girecekler arasındadır.
70. Şanı Yüce Allah’ın hükmünün tam ve eksiksiz oluşunun bir göstergesi de hükmünü ilme dayalı olarak koymuş olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, ilminin ve Kitabının her şeyi kuşattığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir?” Bütün işlerin zahirini de batınını da gizlisini de açığını da büyüğünü de küçüğünü önce olanını da sonra olanını da bilir. Göklerde ve yerde olacak her şeyi kuşatmış olan bu ilmi Allah, bir kitapta tespit etmiştir. Bu da Levh-i Mahfuzdur. Zira Yüce Allah, kalemi yarattığında ona:“Yaz” buyurdu. Kalem: “Neyi yazayım?” diye sorunca ona: “Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi yaz!” diye emretti. “Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Sizin için tasavvuru kabil olmayan bir husus olsa dahi her şeyi bilgisi ile kuşatmak ve her şeyi vakıaya uygun olarak bir kitapta yazmak Yüce Allah için pek kolaydır.
Hacc 22:70
67- Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu tayin ettik. O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. 68- Yine de seninle tartışırlarsa de ki:“Allah yapmakta olduklarınız en iyi bilendir.” 69- Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir. 70- Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir? Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.
67. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz her ümmet için uyguladıkları bir ibadet yolu” bir ibadet şekli “tayin ettik.” Bu “ibadet yolu” adalet ve hikmette ortak olmakla birlikte bazı hususlarda farklılık gösterebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi.”(el-Maide, 5/48) Her ümmet kendi hallerine göre bu ibadet gereğince amel ederler. Hiçbir şeriata karşı itiraz söz konusu olamaz. Özellikle de müşrik ve apaçık bilgisizlik içerisinde bulunan ümmiler için bu böyledir. Çünkü Allah Rasûlünün risaleti, delilleri ile sabit olduğu takdirde onun bütün getirdiklerinin kabul edilmesi ve teslimiyetle karşılanması, getirdiklerine karşı itirazdan vazgeçilmesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlar, din hususunda seninle asla çekişmesinler.” Seni yalanlayanlar seninle çekişmesin, getirdiklerinin bir kısmına karşı bile olsa bozuk akılları ile itiraza kalkışmasınlar. Mesela yaptıkları yanlış kıyas ile leşin yenilmesinin helâl olması konusunda seninle tartışırken “Kendi öldürdüklerinizi yersiniz de Allah’ın öldürdüğünü niye yemezsiniz?” demeye kalkışmasınlar. Yine “Alışveriş de faiz gibidir.”(el-Bakara, 2/275) şeklindeki itirazları bu kabildendir. Bunların tek tek cevaplandırılması gerekmez. Çünkü onlar, risaletin kaynağına itiraz etmektedirler. Dolayısı ile bu gibi meselelerde tek tek tartışmak ve bunlar hakkında delil getirmek söz konusu değildir. Aksine her bir konu ile ilgili yapılacak açıklama ayrıdır. O nedenle Allah Rasûlünün risaletini inkâr eden bir kimse böyle bir itirazı ileri sürer de: Ben doğru yolu bulmak için tartışıyorum, iddiasında bulunursa ona şöyle denilir: Seninle tartışma konusu, risaletin kabul edilip edilmemesi meselesidir. Aksi takdirde sadece diğer konularda tartışmayı istemesi, işi yokuşa sürmek ve karşısındakini aciz bırakmak maksadında olduğunu gösterir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet etmesini ve bu yol üzere devam etmesini emretmiştir. İtiraz edenler ister itiraza devam etsinler, ister etmesinler. İzlemekte olduğun davet yolundan herhangi bir şey seni geri çevirmemelidir. Çünkü “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.” Senin bu yolun itidalli bir yoldur. Maksada ulaştıran bir yoldur. Hak bilgisini ve onun gereğince ameli içerir. Yolunun doğruluğundan yana eminsin. Dininin gerçekliğine dair bilgin kesindir. Bu da Rabbinin sana verdiği emir üzere kararlılıkla yürümeni gerektirir. Hakkında şüphe söz konusu olan bir din üzere olmadığın gibi uydurulmuş bir söze de davet etmiyorsun ki insanların hevâları ve görüşleri seni durdursun, onların itirazları yolunda ilerlemene engel olsun. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“O halde sen Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık hak üzeresin.”(en-Neml, 27/79) ununla birlikte Yüce Allah’ın “Şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerindesin” buyruğunda şeriatın cüz’i/fer’i hükümlerine karşı itiraz eden kimselere akl-ı selim ile verilecek cevapların mahiyeti gösterilmektedir. Çünkü buradaki dosdoğru yol, Allah Rasûlünün getirdiği her şeyin ayrılmaz bir sıfatıdır. O da aslî/itikadi ve fer’i bütün meselelerde kendisi ile doğruya ulaşılan, doğru elde edilen yoldur. Bu ise güzelliği, adaleti ve hikmeti akıl ile ve selim fıtrat ile bilinen meselelerdir. Bu da emrolunan ve yasak kılınan şeyler üzerinde ayrı ayrı düşünmek ile öğrenilebilecek bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah bu gibi hallerde kendisi ile tartışmayı sürdürecek olurlarsa, onlarla tartışmaktan vazgeçmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:
68-69. “Yine de seninle tartışırlarsa de ki: Allah yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.” O, sizin maksatlarınızı ve niyetlerinizi bilendir ve size bunların karşılığını verecektir. “Allah, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir.” İzlediği yolu dosdoğru yola (Sırat-ı Mustakime) uygun gelen kimse, nimet dolu cennetlere gireceklerdendir. Bu yoldan ayrılıp sapan ise alevli ateşe girecekler arasındadır.
70. Şanı Yüce Allah’ın hükmünün tam ve eksiksiz oluşunun bir göstergesi de hükmünü ilme dayalı olarak koymuş olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, ilminin ve Kitabının her şeyi kuşattığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir?” Bütün işlerin zahirini de batınını da gizlisini de açığını da büyüğünü de küçüğünü önce olanını da sonra olanını da bilir. Göklerde ve yerde olacak her şeyi kuşatmış olan bu ilmi Allah, bir kitapta tespit etmiştir. Bu da Levh-i Mahfuzdur. Zira Yüce Allah, kalemi yarattığında ona:“Yaz” buyurdu. Kalem: “Neyi yazayım?” diye sorunca ona: “Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi yaz!” diye emretti. “Gerçekten bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Sizin için tasavvuru kabil olmayan bir husus olsa dahi her şeyi bilgisi ile kuşatmak ve her şeyi vakıaya uygun olarak bir kitapta yazmak Yüce Allah için pek kolaydır.
Hacc 22:71
71- Onlar, Allah’ın dışında haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere ibadet ediyorlar. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur. 72- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda o kâfirlerin hoşnutsuzluklarını çehrelerinden anlarsın. Neredeyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine çullanacak olurlar. De ki:“(Sizin için) bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateş; Allah onu kâfirlere vaat etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!”
71. Yüce Allah, kendisine ortak koşup başkalarını kendisine denk tutanların durumlarını söz konusu etmekte ve hallerinin en çirkin hal olduğunu, yaptıklarının hiçbir dayanağının bulunmadığını bildirmektedir. Bu konuda herhangi bir bilgileri de yoktur. Sadece taklitçidirler. Zira bu hususta sapık atalarından gördüklerini taklit ediyorlar. Bazen insan, yaptığı hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmayabilir. Ancak gerçekte o konuda kendisinin bilmediği bir delil de bulunabilir. Ancak Yüce Allah, burada bu hususta hiçbir delil indirmediğini haber vermektedir. Yani bu konuda böyle bir taklidi caiz kılacak ve ona delil olacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Aksine Allah, kendisine ortak koşmanın tutarsızlığına ve batıl oluşuna dair kat’i deliller indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah, aralarından hakka karşı inatlaşan zalimleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Allah’ın azabı üzerlerine inecek olursa onları koruyacak bir yardımcıları bulunmayacaktır.
72. Peki izlemekte oldukları yol hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmayan bu kimseler, acaba ilâhi âyetler ve hidâyet kendilerine geldiği takdirde bunları izlemek gibi bir maksatları var mı? Yoksa onlar izlemekte oldukları batıldan memnun ve ona razılar mı? Yüce Allah, bunu da şu buyruğu ile dile getirmektedir: Hakkı batıldan açık seçik bir şekilde ayıran “ayetlerimiz onlara açık açık okunduğunda” onlara iltifat etmezler. Hiçbir şekilde aldırmazlar. Aksine “o kâfirlerin hoşnutsuzluklarını” bu âyetlere karşı duydukları nefret ve tiksintilerini “çehrelerinden anlarsın.” Suratlarını astıklarını, tüylerinin diken diken olduğunu görürsün. “Nerede ise onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine çullanacak olurlar.” Nerede ise aşırı öfkelerinden, hakka karşı aşırı kin ve düşmanlıklarından ötürü onları öldürecekler ve aşırı derecede dövecekler. İşte kâfirlerin durumu budur. Onların bu halleri ne kötüdür! Bu hallerinin zararı ne kadar da büyüktür! Fakat diğer taraftan bundan da daha kötü bir hal daha vardır. O da onların âkıbetleridir. Bu yüzden Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“De ki: “(Sizin için) bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateş; Allah onu kâfirlere vaat etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Onun kötülüğü uzun ve geniştir. Onun hoşlanılmayan halleri ve acıları da sürekli olarak artıp durur.
Hacc 22:72
71- Onlar, Allah’ın dışında haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere ibadet ediyorlar. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur. 72- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda o kâfirlerin hoşnutsuzluklarını çehrelerinden anlarsın. Neredeyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine çullanacak olurlar. De ki:“(Sizin için) bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateş; Allah onu kâfirlere vaat etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!”
71. Yüce Allah, kendisine ortak koşup başkalarını kendisine denk tutanların durumlarını söz konusu etmekte ve hallerinin en çirkin hal olduğunu, yaptıklarının hiçbir dayanağının bulunmadığını bildirmektedir. Bu konuda herhangi bir bilgileri de yoktur. Sadece taklitçidirler. Zira bu hususta sapık atalarından gördüklerini taklit ediyorlar. Bazen insan, yaptığı hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmayabilir. Ancak gerçekte o konuda kendisinin bilmediği bir delil de bulunabilir. Ancak Yüce Allah, burada bu hususta hiçbir delil indirmediğini haber vermektedir. Yani bu konuda böyle bir taklidi caiz kılacak ve ona delil olacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Aksine Allah, kendisine ortak koşmanın tutarsızlığına ve batıl oluşuna dair kat’i deliller indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah, aralarından hakka karşı inatlaşan zalimleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Allah’ın azabı üzerlerine inecek olursa onları koruyacak bir yardımcıları bulunmayacaktır.
72. Peki izlemekte oldukları yol hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmayan bu kimseler, acaba ilâhi âyetler ve hidâyet kendilerine geldiği takdirde bunları izlemek gibi bir maksatları var mı? Yoksa onlar izlemekte oldukları batıldan memnun ve ona razılar mı? Yüce Allah, bunu da şu buyruğu ile dile getirmektedir: Hakkı batıldan açık seçik bir şekilde ayıran “ayetlerimiz onlara açık açık okunduğunda” onlara iltifat etmezler. Hiçbir şekilde aldırmazlar. Aksine “o kâfirlerin hoşnutsuzluklarını” bu âyetlere karşı duydukları nefret ve tiksintilerini “çehrelerinden anlarsın.” Suratlarını astıklarını, tüylerinin diken diken olduğunu görürsün. “Nerede ise onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine çullanacak olurlar.” Nerede ise aşırı öfkelerinden, hakka karşı aşırı kin ve düşmanlıklarından ötürü onları öldürecekler ve aşırı derecede dövecekler. İşte kâfirlerin durumu budur. Onların bu halleri ne kötüdür! Bu hallerinin zararı ne kadar da büyüktür! Fakat diğer taraftan bundan da daha kötü bir hal daha vardır. O da onların âkıbetleridir. Bu yüzden Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“De ki: “(Sizin için) bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateş; Allah onu kâfirlere vaat etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Onun kötülüğü uzun ve geniştir. Onun hoşlanılmayan halleri ve acıları da sürekli olarak artıp durur.
Hacc 22:73
73- Ey insanlar! Bir misal verildi, ona kulak verin. Allah’ın dışında kendilerine yalvardıklarınız, hepsi bir araya toplansalar bile, asla bir sinek dahi yaratamazlar. Hatta bir sinek onlardan bir şey kapsa onu bile ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de. 74- Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, Azîzdir.
73. Bu, Yüce Allah’ın putlara tapmanın ne kadar çirkin olduğuna, putlara tapanların akıllarının ne derece eksik olduğuna, tapanların da kendilerine tapınılanların da ne kadar zayıf olduğuna dair verdiği bir misaldir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar!” Bu, mü’minlere de kâfirlere de yönelik bir hitaptır. Bu hitap ile mü’minlerin ilmi ve basireti artarken kâfirlere karşı da delil ortaya konmaktadır. “Bir misal verildi, ona kulak verin.” Bu misali iyi dinleyin, muhtevasını iyi kavrayın. Sakın ha bu misali gafil kalplerle, ilgisiz kulaklarla dinlemeyin. Kalbinizle ve kulaklarınızla bunu iyice bellemeye çalışın. İşte o misal:“Allah’ın dışında kendilerine yalvardıklarınız” bu, Allah’ın dışında dua edilen ve tapınılan bütün varlıkları kapsar “hepsi bir araya toplansalar bile asla” sizin nazarınızda mahlukatın en basiti, en değersizi olan “bir sinek dahi yaratamazlar.” Bu tapındığınız varlıklar, bu zayıf yaratığı var edemeyeceklerine göre ondan daha büyük ve güçlü bir varlığı asla var edemezler. Bu durumun daha da ötesi ise şudur:“Hatta bir sinek onlardan bir şey kapsa onu bile ondan geri alamazlar.” Bu da acizliğin en ileri derecesidir. Allah’tan başka kendisine tapınılan “isteyen de âciz” bu örnekte sinek olarak anılan “istenen de.” Yani her ikisi de acizdir, güçsüzdür. Bu güçsüz, aciz ve sahte ilahlara bağlanarak onları alemlerin Rabbi konumunda görenler ise hepsinden de daha güçsüz ve daha acizdir. 74. İşte böylesi kimseler “Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.” Çünkü bütün yönleri ile aciz ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile güçlü ve hiçbir şeye muhtaç olmayan varlık ile denk tuttular. Kendisine de başkasına da bir fayda sağlayamayan, gelecek bir zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen bir yaratığı; fayda veren, zarar veren, istediğini bağışlayan, istemediğini engelleyen, mülkün mutlak sahibi, mutlak hükümranı ve mülkünde bütün türleri ile tasarrufta bulunan mutlak tasarruf sahibi ile eşit kabul ettiler. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” Gücü de kemal derecesindedir, izzeti de kemal derecesindedir. Bütün yaratıkların mukadderatının O’nun elinde olması, hiçbir kimsenin O’nun irade ve meşîeti olmaksızın harekete geçememesi, hareket halinde iken duramaması, O’nun gücünün ve izzetinin kemalindendir. Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutması, ilkinden sonuna kadar bütün yaratıkları tek bir çığlık ile ölümlerinden sonra diriltecek olması, zorbaları ve azgın ümmetleri pek önemsiz bir şeyle ve sadece azabından bir kamçı ile helâk etmiş olması… hep O’nun kuvvetinin kemalinin bir tecellisidir.
Hacc 22:74
73- Ey insanlar! Bir misal verildi, ona kulak verin. Allah’ın dışında kendilerine yalvardıklarınız, hepsi bir araya toplansalar bile, asla bir sinek dahi yaratamazlar. Hatta bir sinek onlardan bir şey kapsa onu bile ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de. 74- Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, Azîzdir.
73. Bu, Yüce Allah’ın putlara tapmanın ne kadar çirkin olduğuna, putlara tapanların akıllarının ne derece eksik olduğuna, tapanların da kendilerine tapınılanların da ne kadar zayıf olduğuna dair verdiği bir misaldir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar!” Bu, mü’minlere de kâfirlere de yönelik bir hitaptır. Bu hitap ile mü’minlerin ilmi ve basireti artarken kâfirlere karşı da delil ortaya konmaktadır. “Bir misal verildi, ona kulak verin.” Bu misali iyi dinleyin, muhtevasını iyi kavrayın. Sakın ha bu misali gafil kalplerle, ilgisiz kulaklarla dinlemeyin. Kalbinizle ve kulaklarınızla bunu iyice bellemeye çalışın. İşte o misal:“Allah’ın dışında kendilerine yalvardıklarınız” bu, Allah’ın dışında dua edilen ve tapınılan bütün varlıkları kapsar “hepsi bir araya toplansalar bile asla” sizin nazarınızda mahlukatın en basiti, en değersizi olan “bir sinek dahi yaratamazlar.” Bu tapındığınız varlıklar, bu zayıf yaratığı var edemeyeceklerine göre ondan daha büyük ve güçlü bir varlığı asla var edemezler. Bu durumun daha da ötesi ise şudur:“Hatta bir sinek onlardan bir şey kapsa onu bile ondan geri alamazlar.” Bu da acizliğin en ileri derecesidir. Allah’tan başka kendisine tapınılan “isteyen de âciz” bu örnekte sinek olarak anılan “istenen de.” Yani her ikisi de acizdir, güçsüzdür. Bu güçsüz, aciz ve sahte ilahlara bağlanarak onları alemlerin Rabbi konumunda görenler ise hepsinden de daha güçsüz ve daha acizdir. 74. İşte böylesi kimseler “Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.” Çünkü bütün yönleri ile aciz ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile güçlü ve hiçbir şeye muhtaç olmayan varlık ile denk tuttular. Kendisine de başkasına da bir fayda sağlayamayan, gelecek bir zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen bir yaratığı; fayda veren, zarar veren, istediğini bağışlayan, istemediğini engelleyen, mülkün mutlak sahibi, mutlak hükümranı ve mülkünde bütün türleri ile tasarrufta bulunan mutlak tasarruf sahibi ile eşit kabul ettiler. “Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” Gücü de kemal derecesindedir, izzeti de kemal derecesindedir. Bütün yaratıkların mukadderatının O’nun elinde olması, hiçbir kimsenin O’nun irade ve meşîeti olmaksızın harekete geçememesi, hareket halinde iken duramaması, O’nun gücünün ve izzetinin kemalindendir. Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutması, ilkinden sonuna kadar bütün yaratıkları tek bir çığlık ile ölümlerinden sonra diriltecek olması, zorbaları ve azgın ümmetleri pek önemsiz bir şeyle ve sadece azabından bir kamçı ile helâk etmiş olması… hep O’nun kuvvetinin kemalinin bir tecellisidir.
Hacc 22:75
75- Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir. 76- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.
75-76. Allah, zatının kemalini, buna karşılık putların zayıflığını, kendinin hak ma’bud olduğunu beyan ettikten sonra, peygamberlerin halini ve onların sahip oldukları müstesna fazilet ve erdemlerle diğer insanlardan ayrıcalıklı olduklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer.” Yani O, hem meleklerden rasûller/elçiler seçer, hem de insanlardan. Bunlar kendi türlerinin en temizleri, şerefli vasıfları kendilerinde en çok toplayanları ve seçilmeye en layık olanlarıdırlar. Rasûller kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en seçkinleridirler. Zira onları seçip belirleyen, eşyanın hakikatını bilmeyen yahut bazı şeyleri bilirken bazı şeyleri bilmeyen bir kimse değildir. Aksine onları seçen, her şeyi işiten, her şeyi görendir. İlmi, işitmesi ve görmesi her şeyi kuşatandır. Bu yüzden O’nun bu rasûlleri seçmesi, bilgisine dayalıdır. O, onların bu işe ehil, vahye muhatap olmaya da elverişli olduklarını bilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah risaletini kime vereceğini çok iyi bilir.”(el-En’âm, 6/124)“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” İnsanları Allah’a davet edecek olan peygamberleri O gönderir. İnsanların kimisi bu çağrıyı kabul eder, kimisi de peygamberlerin çağrısını reddeder. Kimisi gereğince amel eder, kimisi yüz çevirir. Peygamberlerin vazifesi davettir. Amellerin karşılığını vermek ise Allah’a aittir. O nedenle bu ameller, Allah’a döndürülür ve onlara Yüce Allah’ın lütuf ve adaleti ile karşılık verilir.
Hacc 22:76
75- Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir. 76- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.
75-76. Allah, zatının kemalini, buna karşılık putların zayıflığını, kendinin hak ma’bud olduğunu beyan ettikten sonra, peygamberlerin halini ve onların sahip oldukları müstesna fazilet ve erdemlerle diğer insanlardan ayrıcalıklı olduklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer.” Yani O, hem meleklerden rasûller/elçiler seçer, hem de insanlardan. Bunlar kendi türlerinin en temizleri, şerefli vasıfları kendilerinde en çok toplayanları ve seçilmeye en layık olanlarıdırlar. Rasûller kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en seçkinleridirler. Zira onları seçip belirleyen, eşyanın hakikatını bilmeyen yahut bazı şeyleri bilirken bazı şeyleri bilmeyen bir kimse değildir. Aksine onları seçen, her şeyi işiten, her şeyi görendir. İlmi, işitmesi ve görmesi her şeyi kuşatandır. Bu yüzden O’nun bu rasûlleri seçmesi, bilgisine dayalıdır. O, onların bu işe ehil, vahye muhatap olmaya da elverişli olduklarını bilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah risaletini kime vereceğini çok iyi bilir.”(el-En’âm, 6/124)“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” İnsanları Allah’a davet edecek olan peygamberleri O gönderir. İnsanların kimisi bu çağrıyı kabul eder, kimisi de peygamberlerin çağrısını reddeder. Kimisi gereğince amel eder, kimisi yüz çevirir. Peygamberlerin vazifesi davettir. Amellerin karşılığını vermek ise Allah’a aittir. O nedenle bu ameller, Allah’a döndürülür ve onlara Yüce Allah’ın lütuf ve adaleti ile karşılık verilir.
Hacc 22:77
77- Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin ki felâha eresiniz. 78- Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi o seçti ve dinde size hiçbir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dini (de buydu). Allah, daha önce (geçmiş kitaplarda) da bu (Kitapta) da sizi “müslümanlar” olarak adlandırdı ki Rasûl size şahit olsun, siz de insanlara karşı şahit olasınız. O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin Mevlânızdır. O, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.
77. Yüce Allah, mü’min kullarına namaz kılmalarını, özellikle de çok faziletli olmaları ve namazın rükünleri oluşları dolayısı ile de rükû’ ve secde etmelerini, gözlerin nuru ve kederli kalplerin tesellisi olan ibadeti ifa etmelerini emretmektedir. O’nun rububiyetinin ve kullarına olan ihsanlarının, onların ibadetlerini yalnızca O’na ihlâsla yapmalarını gerektirdiğini bildirmektea, ayrıca onlara genel olarak hayır işlemelerini de emretmektedir. Yüce Allah, felahın bu hususlara bağlı olduğunu belirterek de:“...ki felâha eresiniz.” buyurmaktadır. Yani isteyip arzuladığınızı elde edesiniz, hoşlanmadığınız ve korktuğunuz şeylerden de uzak olasınız. Yaratıcıya ihlâsla ibadet edip kullarına faydalı olmaya çalışmanın dışında başarı ve mutluluk yolu yoktur. Buna muvaffak olan bir kimse, hiç şüphesiz mutluluğun, başarının ve felâhın en yüce mevkilerine yükseltilecektir.
78. “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin.” Cihad, isteneni elde etmek için bütün gücün ortaya konulmasıdır. Allah uğrunda hakkıyla cihad etmek ise Allah’ın emrini tam anlamıyla yerine getirmek, insanları bu maksada ulaştıran her bir yolla O’nun yoluna davet etmektir. Öğüt vermek, öğretmek, savaşmak, edeblendirmek, azarlamak, nasihat etmek vb. diğer yollar. “O, sizi seçti” ey müslümanlar! İnsanlar arasından sizi seçen O’dur. Bu dini de sizin için seçti ve sizin için bu dinden hoşnut oldu. Sizin için kitapların en faziletlisini, peygamberlerin en üstününü seçti. Öyleyse siz de bu büyük ilâhi bağışa gereği gibi cihad etmekle karşılık verin. Yüce Allah’ın:“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin” buyruğundan bazılarının, bunun güç yetirilemeyen bir vazife yahut da ağır bir yükümlülük olduğu vehmine kapılmaları muhtemel olduğundan bunu bertaraf etmek üzere Yüce Allah:“Dinde size hiçbir güçlük yüklemedi” buyurmaktadır. Dinde sizin için bir zorluk yoktur. Aksine O, dini alabildiğine kolaylaştırmış ve onu alabildiğine zorluklardan uzak tutmuştur. Evvela O, ancak nefislere kolay gelen, onları yormayacak ve ağır gelmeyecek hususların yerine getirilmesini emretmiştir. Diğer taraftan yükümlülüğün hafifletilmesini gerektiren birtakım sebepler söz konusu olursa emrettiği şeyleri de hafifletmiştir. Şöyle ki ya o emri büsbütün kaldırmış yahut da kısmen kaldırmıştır. Bu âyet-i kerimeden şu şer’î kaideler çıkartılmıştır:“Zorluk kolaylığı getirir” ve “Zaruretler mahzurları/yasakları mubah kılar.” Bunun kapsamına da fıkha dair kitaplarda bilinen pek çok fer’i hüküm girmektedir. “Atanız İbrahim’in dini (de buydu).” Yani sözü edilen bu din, kaydedilen bu emirler, İbrahim’in üzerinde olduğu din ve izlediği yoldur. Siz de bu dine uyun ve ona sımsıkı bağlı kalın. “Allah, daha önce (geçmiş kitaplarda) da bu (Kitapta) da sizi “müslümanlar” olarak adlandırdı.” Önceki kitaplarda da sizler anılmışsınız ve orada da sizin ününüz vardır. Bu kitapta ve bu şeriatta da sizin adınız budur. Yani önceden de sonradan da sizin adınız budur. “ki Rasûl size” hayır ve şer tüm amellerinize “şahit olsun. Siz de insanlara karşı şahit olasınız.” Çünkü siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı, mutedil, adaletli ve hayırlı bir ümmetsiniz. Sizler peygamberlerin kendi ümmetlerine tebliğde bulunduklarına dair şahitlik edeceksiniz, ümmetlere karşı da peygamberlerinin kendilerine tebliğde bulunduklarına şahitlik edeceksiniz. Bunu da cenab-ı Allah’ın Kitabında size verdiği haberlere dayanarak yapacaksınız. “O halde namazı dosdoğru” yani rükünleri ve şartları ile sınırlarına riâyet ederek ve bütün gerekleri ile birlikte “kılın ve” farz olan “zekâtı” Yüce Allah’a, size ihsan etmiş olduğu bunca nimetlere karşı bir şükür olmak üzere “verin ve Allah’a sarılın.” Ona sığınarak korunun, bu hususta O’na güvenip dayanın. Kendi öz gücünüze ve takatinize bel bağlamayın. “O, sizin Mevlânızdır.” İşlerinizi çekip çevirendir. En güzel şekilde işlerinizi O idare eder ve en güzel takdirine uygun olarak sizin işlerinizi O yönlendirir. “O ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.” O, kendisini dost edinenin ne güzel dostudur! Zira o, bu yolla istediğini elde eder. O, yardımını dileyen için de ne güzel yardımcıdır! Zira hoşlanmadığı şeyleri ondan uzaklaştırır.
ac Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
***
Hacc 22:78
77- Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin ki felâha eresiniz. 78- Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi o seçti ve dinde size hiçbir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dini (de buydu). Allah, daha önce (geçmiş kitaplarda) da bu (Kitapta) da sizi “müslümanlar” olarak adlandırdı ki Rasûl size şahit olsun, siz de insanlara karşı şahit olasınız. O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin Mevlânızdır. O, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.
77. Yüce Allah, mü’min kullarına namaz kılmalarını, özellikle de çok faziletli olmaları ve namazın rükünleri oluşları dolayısı ile de rükû’ ve secde etmelerini, gözlerin nuru ve kederli kalplerin tesellisi olan ibadeti ifa etmelerini emretmektedir. O’nun rububiyetinin ve kullarına olan ihsanlarının, onların ibadetlerini yalnızca O’na ihlâsla yapmalarını gerektirdiğini bildirmektea, ayrıca onlara genel olarak hayır işlemelerini de emretmektedir. Yüce Allah, felahın bu hususlara bağlı olduğunu belirterek de:“...ki felâha eresiniz.” buyurmaktadır. Yani isteyip arzuladığınızı elde edesiniz, hoşlanmadığınız ve korktuğunuz şeylerden de uzak olasınız. Yaratıcıya ihlâsla ibadet edip kullarına faydalı olmaya çalışmanın dışında başarı ve mutluluk yolu yoktur. Buna muvaffak olan bir kimse, hiç şüphesiz mutluluğun, başarının ve felâhın en yüce mevkilerine yükseltilecektir.
78. “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin.” Cihad, isteneni elde etmek için bütün gücün ortaya konulmasıdır. Allah uğrunda hakkıyla cihad etmek ise Allah’ın emrini tam anlamıyla yerine getirmek, insanları bu maksada ulaştıran her bir yolla O’nun yoluna davet etmektir. Öğüt vermek, öğretmek, savaşmak, edeblendirmek, azarlamak, nasihat etmek vb. diğer yollar. “O, sizi seçti” ey müslümanlar! İnsanlar arasından sizi seçen O’dur. Bu dini de sizin için seçti ve sizin için bu dinden hoşnut oldu. Sizin için kitapların en faziletlisini, peygamberlerin en üstününü seçti. Öyleyse siz de bu büyük ilâhi bağışa gereği gibi cihad etmekle karşılık verin. Yüce Allah’ın:“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin” buyruğundan bazılarının, bunun güç yetirilemeyen bir vazife yahut da ağır bir yükümlülük olduğu vehmine kapılmaları muhtemel olduğundan bunu bertaraf etmek üzere Yüce Allah:“Dinde size hiçbir güçlük yüklemedi” buyurmaktadır. Dinde sizin için bir zorluk yoktur. Aksine O, dini alabildiğine kolaylaştırmış ve onu alabildiğine zorluklardan uzak tutmuştur. Evvela O, ancak nefislere kolay gelen, onları yormayacak ve ağır gelmeyecek hususların yerine getirilmesini emretmiştir. Diğer taraftan yükümlülüğün hafifletilmesini gerektiren birtakım sebepler söz konusu olursa emrettiği şeyleri de hafifletmiştir. Şöyle ki ya o emri büsbütün kaldırmış yahut da kısmen kaldırmıştır. Bu âyet-i kerimeden şu şer’î kaideler çıkartılmıştır:“Zorluk kolaylığı getirir” ve “Zaruretler mahzurları/yasakları mubah kılar.” Bunun kapsamına da fıkha dair kitaplarda bilinen pek çok fer’i hüküm girmektedir. “Atanız İbrahim’in dini (de buydu).” Yani sözü edilen bu din, kaydedilen bu emirler, İbrahim’in üzerinde olduğu din ve izlediği yoldur. Siz de bu dine uyun ve ona sımsıkı bağlı kalın. “Allah, daha önce (geçmiş kitaplarda) da bu (Kitapta) da sizi “müslümanlar” olarak adlandırdı.” Önceki kitaplarda da sizler anılmışsınız ve orada da sizin ününüz vardır. Bu kitapta ve bu şeriatta da sizin adınız budur. Yani önceden de sonradan da sizin adınız budur. “ki Rasûl size” hayır ve şer tüm amellerinize “şahit olsun. Siz de insanlara karşı şahit olasınız.” Çünkü siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı, mutedil, adaletli ve hayırlı bir ümmetsiniz. Sizler peygamberlerin kendi ümmetlerine tebliğde bulunduklarına dair şahitlik edeceksiniz, ümmetlere karşı da peygamberlerinin kendilerine tebliğde bulunduklarına şahitlik edeceksiniz. Bunu da cenab-ı Allah’ın Kitabında size verdiği haberlere dayanarak yapacaksınız. “O halde namazı dosdoğru” yani rükünleri ve şartları ile sınırlarına riâyet ederek ve bütün gerekleri ile birlikte “kılın ve” farz olan “zekâtı” Yüce Allah’a, size ihsan etmiş olduğu bunca nimetlere karşı bir şükür olmak üzere “verin ve Allah’a sarılın.” Ona sığınarak korunun, bu hususta O’na güvenip dayanın. Kendi öz gücünüze ve takatinize bel bağlamayın. “O, sizin Mevlânızdır.” İşlerinizi çekip çevirendir. En güzel şekilde işlerinizi O idare eder ve en güzel takdirine uygun olarak sizin işlerinizi O yönlendirir. “O ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.” O, kendisini dost edinenin ne güzel dostudur! Zira o, bu yolla istediğini elde eder. O, yardımını dileyen için de ne güzel yardımcıdır! Zira hoşlanmadığı şeyleri ondan uzaklaştırır.
ac Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
***