Tafsir As-Saadi - Turkish — Kasas 28:51 – Ankebut 29:69
İçindekiler
- Kasas 28:51
- Kasas 28:52
- Kasas 28:53
- Kasas 28:54
- Kasas 28:55
- Kasas 28:56
- Kasas 28:57
- Kasas 28:58
- Kasas 28:59
- Kasas 28:60
- Kasas 28:61
- Kasas 28:62
- Kasas 28:63
- Kasas 28:64
- Kasas 28:65
- Kasas 28:66
- Kasas 28:67
- Kasas 28:68
- Kasas 28:69
- Kasas 28:70
- Kasas 28:71
- Kasas 28:72
- Kasas 28:73
- Kasas 28:74
- Kasas 28:75
- Kasas 28:76
- Kasas 28:77
- Kasas 28:78
- Kasas 28:79
- Kasas 28:80
- Kasas 28:81
- Kasas 28:82
- Kasas 28:83
- Kasas 28:84
- Kasas 28:85
- Kasas 28:86
- Kasas 28:87
- Kasas 28:88
- Ankebut 29:1
- Ankebut 29:2
- Ankebut 29:3
- Ankebut 29:4
- Ankebut 29:5
- Ankebut 29:6
- Ankebut 29:7
- Ankebut 29:8
- Ankebut 29:9
- Ankebut 29:10
- Ankebut 29:11
- Ankebut 29:12
- Ankebut 29:13
- Ankebut 29:14
- Ankebut 29:15
- Ankebut 29:16
- Ankebut 29:17
- Ankebut 29:18
- Ankebut 29:19
- Ankebut 29:20
- Ankebut 29:21
- Ankebut 29:22
- Ankebut 29:23
- Ankebut 29:24
- Ankebut 29:25
- Ankebut 29:26
- Ankebut 29:27
- Ankebut 29:28
- Ankebut 29:29
- Ankebut 29:30
- Ankebut 29:31
- Ankebut 29:32
- Ankebut 29:33
- Ankebut 29:34
- Ankebut 29:35
- Ankebut 29:36
- Ankebut 29:37
- Ankebut 29:38
- Ankebut 29:39
- Ankebut 29:40
- Ankebut 29:41
- Ankebut 29:42
- Ankebut 29:43
- Ankebut 29:44
- Ankebut 29:45
- Ankebut 29:46
- Ankebut 29:47
- Ankebut 29:48
- Ankebut 29:49
- Ankebut 29:50
- Ankebut 29:51
- Ankebut 29:52
- Ankebut 29:53
- Ankebut 29:54
- Ankebut 29:55
- Ankebut 29:56
- Ankebut 29:57
- Ankebut 29:58
- Ankebut 29:59
- Ankebut 29:60
- Ankebut 29:61
- Ankebut 29:62
- Ankebut 29:63
- Ankebut 29:64
- Ankebut 29:65
- Ankebut 29:66
- Ankebut 29:67
- Ankebut 29:68
- Ankebut 29:69
Kasas 28:51
1- Tâ, Sîn, Mîm. 2- Bunlar, apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 3- İman eden bir toplum için Biz, sana Mûsâ ve Firavun’un kıssasından bir bölümü gerçek şekliyle okuyacağız. 4- Firavun ülkede üstünlük sağlayıp zorbalık yaptı ve oranın ahalisini farklı gruplara ayırdı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor ve kadınlarını da hayatta bırakıyordu. Gerçekten o, bozgunculardan idi. 5- Biz ise o ülkede ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) varis kılmak istiyorduk. 6- Yine onlara o ülkede güç ve imkân verelim; Firavun’a, Haman’a ve ordularına da onlardan yana çekindikleri o (kötü sonu) gösterelim (istiyorduk). 7- Mûsâ’nın anasına şöyle ilham ettik:“Onu emzir. Onun hakkında bir endişeye kapılırsan onu nehre bırak. Korkma ve üzülme! Çünkü Biz, seni ona kavuşturacağız ve onu peygamberlerden kılacağız.” 8- Böylece Firavun hanedanı onu (Nil’de) bulup sonunda kendilerine düşman ve keder olacağından (habersiz bir şekilde) yanlarına aldılar. Gerçekten Firavun, Hâmân ve o ikisinin orduları günahkar kimselerdi. 9- Firavun’un hanımı dedi ki:“(Bu bebek) benim için de senin için de bir sevinç kaynağıdır. Onu öldürmeyin; belki bize faydalı olur yahut da onu evlat ediniriz.” Onlar (işin) farkında değillerdi. 10- Mûsâ’nın (tasası) anasının yüreğini (öyle bir kapladı ki orada onun dışında hiçbir şeye) yer kalmadı. Şâyet (Allah'ın vaadine) inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik az kalsın bu durumu açıklayıverecekti. 11- Anası, (Musa’nın) kızkardeşine: “Onu takip et!” dedi. O da onlar farkında olmadan onu uzaktan gözetledi. 12- Bundan önce biz, onun sütanneleri emmesini engellemiştik. Bunun üzerine (kızkardeşi): “Sizin için onun bakımını üstlenecek hem de ona iyi bakacak bir aile göstereyim mi?” dedi. 13- Böylece anasını ona kavuşturduk ki gözü aydın olsun da üzülmesin ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin. Fakat onların çoğu bilmezler. 14- Ergenlik çağına varıp olgunlaşınca ona hüküm/hikmet ve ilim verdik. İşte ihsan sahiplerini biz, böyle mükâfatlandırırız. 15- (Bir defasında Musa) şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi ve orada birbiri ile dövüşen iki adam gördü. Biri kendi kavminden, diğeri ise düşmanlarından idi. Kavminden olan, düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ ona bir yumruk attı ve (istemeden) onu öldürdü. “Bu, şeytanın işidir. Şüphesiz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır” dedi. 16- “Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için beni bağışla” dedi. Allah da onu bağışladı. Zira O, Ğafûrdur, Rahîmdir. 17- Dedi ki:“Rabbim, bana verdiğin nimetlere karşılık artık asla günahkârlara arka çıkmayacağım.” 18- Böylece şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahı etti ve bir de baktı ki dün kendisinden yardım isteyen kişi, yine ondan imdat diliyor! Mûsâ ona:“Gerçekten sen besbelli azgın bir kimsesin” dedi. 19- Musa, ikisinin de düşmanı olan kişiyi yakalamak isteyince o kişi dedi ki:“Ey Mûsâ! Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? (Anlaşılan) sen bu ülkede ancak bir zorba olmak istiyorsun. Islâha çalışanlardan olmak istemiyorsun.” 20- Derken şehrin uzak köşesinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki:“Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşüyorlar. Derhal (şehirden) ayrıl! Gerçekten ben senin iyiliğin için öğüt veriyorum.” 21- Bunun üzerine Musa korku içinde (etrafı) gözetleyerek şehirden ayrıldı. “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar” dedi. 22- Medyen’e doğru yönelince:“Umarım Rabbim bana doğru yolu gösterir” dedi. 23- Medyen suyuna varınca onun başında (hayvanlarını) sulayan bir grup insan gördü. Onların berisinde de (hayvanlarını suya gitmekten) alıkoyan iki hanım gördü. “Neyiniz var (niye hayvanları sulamıyorsunuz)?” dedi. Onlar da:“Çobanlar (hayvanlarını) sulayıp gitmedikçe biz (aralarına sokulup hayvanlarımızı) sulamayız. Babamız da çok yaşlı bir ihtiyardır” dediler. 24- Bunun üzerine Musa, onların yerine (hayvanlarını) suladı. Sonra da bir gölgeye çekilip:“Rabbim, doğrusu bana göndereceğin her tür hayra muhtacım” dedi. 25- Derken o iki hanımdan biri, haya içerisinde yürüyerek ona gelip:“Babam, bizim yerimize sulamanın ücretini sana vermek için seni çağırıyor” dedi. Musa da onun yanına gidip (başından geçen) olayı ona anlatınca o: “Korkma! O zalim toplumdan kurtuldun” dedi. 26- O iki hanımdan biri dedi ki:“Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü senin ücretle tutacağın en iyi kişi, güçlü ve güvenilir olandır (ki bu da öyledir).” 27- Dedi ki:“Sekiz yıl bana ücretle çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on yıla tamamlarsan bu, senin bir iyiliğin olur. Bununla beraber sana zorluk çıkarmak istemem. İnşaallah benim iyi biri olduğumu göreceksin.” 28- Dedi ki:“Bu, seninle benim aramda (bir sözleşmedir). İki süreden hangisini doldurursam doldurayım (sözümü tutmuş olurum ve) bana bir haksızlık yapılamaz. Allah da söylediklerimize şahittir.” 29- Mûsâ, süreyi doldurup ailesi ile yola çıkınca Tûr’un yan tarafında bir ateş fark etti. Ailesine:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size oradan bir haber veya ısınmanız için bir parça ateş getiririm” dedi. 30- Oraya varınca o mübarek bölgedeki vadinin sağ yanında bulunan o ağaçtan ona şöyle nida edildi:“Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, alemlerin Rabbi Allah’ım!” 31- Asanı (yere) at.” (Atıp da) onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ! Geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın.” 32- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. Korkudan dolayı (açılan) kolunu kendine çek. İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden iki delildir. Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” 33- Dedi ki:“Rabbim! Ben onlardan bir kişi öldürmüştüm. O nedenle beni öldürmelerinden korkuyorum.” 34- “Kardeşim Hârûn’un dili de benden daha akıcıdır. O nedenle onu da beni tasdik edecek bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.” 35- Buyurdu ki:“Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki onlar size ilişemeyecekler. Âyetlerimiz/mucizelerimiz sayesinde siz ve size uyanlar, galip geleceksiniz.” 36- Mûsâ, onlara apaçık âyetlerimizi/mucizelerimizi getirince dediler ki:“Bu, ancak düzmece bir sihirdir. Ayrıca biz, önceki atalarımız arasında da böyle bir şey işitmedik.” 37- Mûsâ dedi ki:“Rabbim, kendi katından olan hidâyeti kimin getirdiğini de dünya yurdunun (güzel) âkıbetinin kimin olacağını da çok iyi bilir. Doğrusu zalimler iflah olmazlar.” 38- Firavun dedi ki:“Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. O halde ey Hâmân, benim için çamura (tuğla yapmak için) ateş yak da bana yüksek bir kule yap. Belki (ona çıkıp) Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” 39- O da orduları da o ülkede haksız yere büyüklendiler ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zalimlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak! 41- Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet gününde onlara yardım da edilmez. 42- Bu dünyada peşlerine bir lânet taktık. Kıyamet gününde ise onlar, iğrenilen kimselerden olacaklardır. 43- Andolsun ilk nesilleri helâk ettikten sonra Mûsâ’ya, insanlar için basiret, hidâyet ve rahmet olmak üzere Kitabı verdik ki düşünüp öğüt alsınlar. 44- Biz, Mûsâ’ya o (peygamberlik) görevini verdiğimizde sen, (o dağın) batı tarafında değildin. Sen (bu olaya) tanık olanlardan da değildin. 45- Fakat Biz (Musa’dan sonra) nice nesiller yarattık da onlar (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar). Yine sen Meyden halkı arasında yaşamış ve âyetlerimizi onlara okuyup da (bu kıssayı onlardan öğrenmiş) biri de değilsin. Fakat (bunları vahiy yoluyla sana) gönderen Biziz. 46- Biz (Musa’ya) seslendiğimizde sen, Tûr’un yanında da değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye (biz seni peygamber olarak gönderdik) ki düşünüp öğüt alsınlar. 47- Eğer kendi işledikleri sebebiyle başlarına bir musibet/azap geldiğinde:“Rabbimiz! Bize (de) bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı (seni göndermezdik). 48- Ama onlara katımızdan hak gelince:“Mûsâ’ya verilenlerin benzeri ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Acaba daha önce Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? Nitekim “Birbirini destekleyen iki sihir” demişlerdi. Yine “Biz hepsini inkâr ediyoruz.” da demişlerdi. 49- De ki:“Eğer doğru söylüyorsanız o halde Allah katından o ikisinden daha doğru bir kitap getirin de ben de ona uyayım.” 50- Eğer sana (bu isteğini yerine getirerek) karşılık vermezlerse bil ki onlar, sadece hevâlarına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidâyet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. 51- Andolsun ki Biz düşünüp öğüt alırlar diye onlara sözü (Kur'ân ayetlerini) birbiri ardınca ulaştırdık.
(Mekke’de inmiştir. 88 âyettir)
1-2. Tazim edilmeye, saygı ve hürmete layık olan bu ayetler, kulların gerek duyacakları her bir hususu “açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” Bu kitap, kulların gerek duydukları; Rablerini bilip tanımak, haklarını öğrenmek, O’nun dost ve düşmanlarını bilmek, geçmiş kavimlerin başına getirdiği önemli vakaları, O’nun ibret alınması gereken günlerini, amellerin mükâfat ve cezası vb. gibi hususları açıklar. u Kur’ân-ı Kerîm, bütün bunları en ileri derecede açıklamış, kullara bütün bu hususları açık seçik göstermiş, izah etmiştir. Bu yüce Kitabın açıkladığı hususlar arasında Mûsâ ve Firavun kıssası da vardır. Bu kıssayı bir kaç yerde tekrarlamış ve söz konusu etmiştir ki burada da bu kıssayı genişçe ele alarak şöyle buyurmaktadır:
3. “İman eden bir toplum için...” Hitap onlaradır. Bu sözler, onlara söylenmiştir. Çünkü onlar, sahip oldukları iman sayesinde bu hususlar üzerinde dikkatle düşünmeye yönelirler, onu kabul ile karşılar ve ibret alınacak taraflarından da ibret alarak yollarını belirlerler. Bu sayede iman ve yakinleri daha bir artar, sahip oldukları hayırlara hayır katarlar. nların dışında kalanlara gelince onlar, bu buyruklardan gereği gibi istifade etmezler. Bu buyruklar ile sadece onlara karşı mazeret kapısını kapatan deliller ortaya konmuş olur. anı Yüce Allah, -inkarları sebebiyle- bu Kitabını onlara karşı korumuş ve onunla onlar arasına onu gereği gibi anlamalarını önleyecek bir perde koymuştur. “Biz sana Mûsâ ve Firavun’un kıssasından bir bölümü gerçek şekliyle okuyacağız.” Çünkü onların haberleri oldukça ilginç ve hayret edilecek hususları ihtiva etmektedir. İşte bu kıssa şöyle başlamaktadır:
4. “Firavun ülkede üstünlük sağlayıp” Mülkünde, saltanatında, askerleri arasında ve yönetiminde “zorbalık yaptı.” O bakımdan o, orada üstün ve yüce olanlardan değil, zorbalık edeblerden olmuştu. “Oranın ahalisini” darmadağınık ve birbirinden ayrı “farklı gruplara ayırdı.” Onlar hakkında keyfine göre tasarrufta bulunarak dilediği şekilde onlara baskı ve zulüm uyguluyordu. “Onlardan bir kesimi eziyor…” Bu kesim, Yüce Allah’ın kendilerini çağdaşları olan insanlara üstün kıldığı ve aslında Firavun’un kendilerine ikramda kusur etmemesi ve onlara gereken şekilde saygı göstermesi gereken İsrailoğullarıydı. Halbuki Firavun, onları eziyordu. Çünkü onların, kendisinin uygulamalarına karşı koruyabilecek bir güçlerinin olmadığını görmüştü. O bakımdan onlara hiçbir şekilde önemsemiyordu. nlara yaptığı uygulamalarla “oğullarını boğazlıyor ve kadınlarını da hayatta bırakıyordu.” Durum bu hale kadar ulaşmıştı. Bunu da onların çoğalıp kendi topraklarında kendilerini geriletmelerinden ve yönetimi ellerine geçirmelerinden korktuğu için yapmıştı. “Gerçekten o” dini ıslah etmek, dünya işlerini de düzene koyma maksadı gütmeyen “bozgunculardan idi.” Bu onun yeryüzündeki fesatlarının bir parçası idi.
5. “Biz ise o ülkede ezilenlere” onların ezilmesine sebep teşkil eden hususları ortadan kaldırmak, onlara karşı direnenleri helâk etmek, onlara karşı çıkanları yardımsız ve güçsüz kılmak sureti ile “lütufta bulunmak, onları” dinde “önderler yapmak ve onları” yeryüzünde, âhiretten önce dünyada güzel âkıbete sahip olmak sureti ile “varis kılmak istiyorduk.” Önder olmak ise zayıflık hali ile birlikte gerçekleşmez. O bakımdan bu, yeryüzünde tam bir güç, iktidar ve imkan sahibi kılınmayı kılınmayı gerektiriyordu.
6. “Yine onlara o ülkede güç ve imkân verelim…” İşte şanı Yüce Allah, bütün bunları gerçekleştirmeyi murad etmişti ve iradesi ile de bunları yerine getirdi. ynı şekilde “Firavun’a”, onun veziri “Hâmân’a ve” kendileri vasıtası ile güç ve kudret sahibi oldukları, onlarla bölgeleri ele geçirip üstünlük sağlayarak azdıkları “ordularına da, onlardan” yani ezdikleri o kesimden “yana çekindikleri” yurtlarından çıkarılmak vb. gibi “o (kötü sonu) gösterelim” istiyorduk. Nitekim Firavun ve kavminin, İsrailoğullarını toptan imha etmeyip de sadece güçlerini kırmalarının ve kuvvet kaynağı olan evlatlarını öldürmelerinin sebebi de bu korku idi. üce Allah işte bütün bunları gerçekleştirmeyi murad etmişti. O, bir işi gerçekleştirmeyi diledi mi sebeplerini kolaylaştırır, yollarını açar. Bu iş de böyle idi. O, bu ilâhî maksada ulaştıracak sebepleri dostlarının da düşmanlarının da aklına gelmeyecek bir şekilde takdir etti ve uygulamaya koydu ki bunların ilki, şanı Yüce Allah'ın İsrailoğullarının kurtarıcısı olarak takdir etmiş olduğu rasûlü Mûsâ’yı yaratmasıdır.
7. Mûsâ aleyhisselam’ın dünyaya gelişi oldukça korkunç bir dönem olan oğulların boğazlandığı döneme rastgelmişti. Yüce Allah da annesine onu emzirmesini ve bir süre yanında tutmasını ilham etmişti. “Onun hakkında bir endişeye kapılırsan” yani herhangi bir kimsenin Mûsâ’nın doğum haberini onlara ulaştıracağını sezecek olursan kapalı bir sandık içinde “onu nehre” Mısır’daki Nil nehrine “bırak. Korkma ve üzülme! Çünkü Biz, seni ona kavuşturacağız ve onu peygamberlerden kılacağız.” üce Allah, ona oğlunu geri döndüreceğini, büyüyüp onların tuzaklarından kurtulacağını ve Allah’ın onu bir peygamber kılacağını müjdelemişti. Bu ise en üstün ve en değerli müjdelerdendir. ûsâ’nın annesine bu müjdenin verilmesi, kalbinin rahat bulması, endişe ve tedirginliğinin gitmesi içindi.
8. Anlaşılan o ki annesi Musa’ya bir zarar verileceğinden korkmuştu. O bakımdan emrolunduğu şeyi yaptı ve Mûsâ’yı suya bıraktı. Şanı Yüce Allah da Mûsâ’yı su vasıtası ile götürdü ta ki “Firavun hanedanı onu bulup… yanlarına aldılar.” Böylece Mûsâ onlar tarafından bulunmuş oldu. “sonunda kendilerine düşman ve keder olacağından (habersiz bir şekilde)” Yani onu almalarının bir sonucu ve bir âkıbeti olacaktı ki o da şu idi: Mûsâ aleyhisselam onlara bir düşman ve onları üzüntüye gark edecek bir keder olacaktı. Çünkü tedbirin kadere karşı bir faydası yoktur. İlâhî takdir, İsrailoğullarından yana korkup çekindikleri tehlikenin, Firavun ve hanedanının elleri altında, gözleri önünde ve onların himayesi altında büyümesini sağladı. yice düşünülüp tetkik edilecek olursa bu ilâhî takdirin kapsamı içerisinde İsrailoğulları lehine pek çok maslahatların gerçekleştiğini, başından pek büyük belâ ve sıkıntıların giderildiğini ve Mûsâ’nın risâletinden önce onlara yapılabilecek pek çok saldırı ve haksızlığın önlendiğini görürüz. Çünkü Mûsâ, Firavun krallığının liderlerinden birisi olmuştu. Tabii olarak o, kavminin haklarını savunacaktı. Çünkü kişilik olarak o, üstün gayretli ve son derece hamiyetli bir kimse idi. İşte bunun bir sonucu olarak şanı Yüce Allah’ın bize bir kısmını nakletmiş olduğu zilletleri ve aşağılanmaları ileri dereceye ulaşmış olan bu ezilmiş halkın bazı fertleri, -ileride açıklaması geleceği üzere- o ülkede üstünlük sağlamış, o zorba kavimle çekişip onlara karşı koyacak noktaya kadar ulaşmıştı. İşte bu, galibiyetin başlangıcı idi. İşlerin yavaş yavaş ve tedrici olarak ilerlemesi ve bir defada gerçekleşmemesi, şanı Yüce Allah’ın cereyan edegelen sünnetinin/kanunun bir parçasıdır. “Gerçekten Firavun, Hâmân ve o ikisinin orduları günahkar kimselerdi” Onlar günahkâr kimseler oldukları için Biz de bu günahkârlıkları sebebi ile onları cezalandırmak, onlara karşı hile ve tuzaklarının cezası olmak üzere karşı tuzaklar hazırlamak istedik.
9. Firavun hanedanı Mûsâ’yı sudan aldıktan sonra Yüce Allah, Firavun’un faziletli, üstün, değerli ve mü’mine hanımı Muzahim kızı Âsiye’nin kalbini ona ısındırdı. “Dedi ki:” Bu çocuk “benim için de senin için de bir sevinç kaynağıdır. Onu öldürmeyin.” Yani onunla gözlerimiz aydın olsun, hayatımız boyunca onun sebebi ile sevinelim. O yüzden onu öldürme, hayatta kalsın. “Belki bize faydalı olur yahut da onu evlât ediniriz.” Yani bu çocuk ya bizim faydamız ve hizmetimiz için çalışıp çabalayacak bir hizmetçi olur ya da onu bundan daha yüksek bir mertebeye çıkartıp onu evlat edinir, ona ikramda bulunur, yüksek bir kadir ve kıymet sahibi yaparız. anı Yüce Allah, Musa’nın bu sözleri söyleyen Firavun’un hanımına faydalı olmasını takdir etti. Mûsâ, onun gözbebeği durumunda oldu. Onu ileri derecede sevdi ve kendi öz evladı gibi bağrına bastı. Nihâyet büyüdü, Yüce Allah ona peygamberlik verdi. O da hiç beklemeden ona iman edip müslüman oldu. Allah o yüce hanımdan razı olsun ve onu razı etsin. anı Yüce Allah, Mûsâ hakkında bize bu sözleri ve konuşmaları nakletmekle birlikte onların durumunu “onlar (işin) farkında değillerdi” diye anlatmaktadır. Yani onlar, kudret kaleminin neler yazdığını, ilâhî takdirin ne olduğunu ve bu işin sonunun ne olacağını bilmiyorlardı, hiçbir şeyin farkında değillerdi. İşte bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Çünkü onlar, bunu fark etmiş olsalardı, elbette ona karşı farklı davranırlardı.
10. Mûsâ aleyhisselam’ın annesi, oğlunun yokluğu dolayısı ile ileri derecede üzüldü. Şanı Yüce Allah ona üzülmemesini ve korkmamasını emredip onu kendisine geri döndüreceğini vaat etmiş olmasına rağmen, beşeriyetinin bir gereği olarak kendisini tedirgin eden huzursuzluktan ötürü kalbi başka şeylerden yana bomboş oldu. “Şâyet (Allah'ın vaadine) inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik” ona sebat, sabır ve metanet vererek durumu açıklamasını önlemese idik “az kalsın bu durumu açıklayıverecekti.” Kalbinde bulunan duyguları açığa çıkartacaktı. üphesiz kula bir musibet gelip çatacak olur da buna karşı sabır ve sebat gösterecek olursa elbette bundan dolayı imanı artar. u buyruk, kulun sabır ve metanet göstermeyişinin, imanının zayıflığına delil olduğunu göstermektedir.
11. Mûsâ’nın annesi, Mûsâ’nın “kızkardeşine: Onu takip et, dedi.” Git, kardeşinin izini takip et. Kimse seni farketmeksizin veya senin maksadının ne olduğunu anlatmaksızın onun durumunu araştır. unun üzerine kızkardeşi de onun takip ederek gitti. “Onlar farkında olmadan onu uzaktan gözetledi.” Kızkardeşi öyle bir maksadı olmaksızın rastgele geçiyormuşçasına hareket ederek onu gözetledi. Bu ise son derece tedbirli olmanın ve dikkatli davranmanın bir sonucudur. Çünkü kardeşini görüp de onun için gelmiş olduğunu hissettirmiş olsa idi onu nehre bırakanın kendisi olduğunu zannedecekler, belki de onun aile halkına ceza olsun diye onu boğazlamayı kararlaştıracaklardı.
12. Yüce Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’a ve annesine olan lütfunun bir tecellisi olarak o, hiçbir kadının memesini kabul etmedi. Ona şefkatlerinden dolayı ve belki birisi onu emzirmek için ister ümidi ile çarşıya çıkardılar. Bu halde iken kızkardeşi yanlarına geldi ve “Sizin için onun bakımını üstlenecek hem de ona iyi bakacak bir aile göstereyim mi?” dedi” Onların bütün maksatları da bu idi. Zira onu çok sevmişlerdi. Yüce Allah da onun başka annelerin memelerini almasını engellemişti. Öleceğinden korkmuşlardı. Kızkardeşi de onlara onu gereği gibi koruyup himaye edecek ve ona iyilikte bulunacak bir aile halkını gösterip onlara vermeye teşviki ifade eden bu sözleri söyleyince, hemen onun teklifini kabul ettiler. Kızkardeşi de onlara bu aile halkının kimler olduğunu bildirdi ve onlara yol gösterdi.
13. “Böylece” daha önceden kendisine vaat ettiğimiz şekilde “anasını ona kavuşturduk ki gözü aydın olsun da üzülmesin” Çünkü oğlundan yana güven ve huzur içinde, son derece mutlu idi. Ayrıca çokça ücret alarak onu kendi yanında büyütecekti. “Ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin.” İşte Biz, ona vaat ettiklerimizin bir bölümünü gözle görülecek şekilde gösterdik. Bununla kalbi huzur bulsun, imanı artsın ve Allah’ın, onun korunması ve ona risalet verilmesi hususundaki vaadinin pek yakında gerçekleşeceğini bilsin diye böyle yaptık. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Onlar sebebi elverişli görmeyecek olurlarsa bu, imanlarını sarsar, tereddüde düşerler. Çünkü Yüce Allah’ın üstün işler ve oldukça değerli maksatlardan önce zorlu engelleri ve imtihanları takdir ettiğini bilmezler. ûsâ aleyhisselam, böylece Firavun hanedanı yanında, onların saltanatları dahilinde yaşadı. Onların bineklerine biniyor, onların giysilerini giyiyordu. Annesi de bundan dolayı huzur içerisinde idi. Böylelikle onun süt annesi olduğu da artık kabul edilmişti. O bakımdan annesinin yanından ayrılmayışını ve onun da ona şefkat duymasını kimse tepki ile karşılamıyordu. üce Allah’ın bu lütfunu, peygamberi Mûsâ’yı yalan söylemekten koruyuşunu ve annesi ile kendisi arasında bütün insanlarca görülen bu derece bağlılığı kolaylaştırışı düşünmeye değer. Zira bu bağlılık, insanların gözünde süt emzirmesi dolayısıyla idi ve onlara göre Musa, süt annesi olduğu için ona anne diyordu. O bakımdan gerek onun, gerekse başkalarının bütün bu hususlarda söyledikleri sözlerin çoğu, bu yönden doğru ve gerçek idi.
14. Mûsâ aleyhisselam “ergenlik çağına varıp olgunlaşınca” kuvvet, akıl ve tedbir açısından çoğunlukla kırk yaşları dolaylarında erişilen çağa ulaşıp da bu hususlar onda kemale erince “ona hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Yani kendisi vasıtası ile şer’î hükümleri bileceği, insanlar arasında da hüküm vermesini sağlayacak bir hikmet ve pek çok ilim verdik. “İşte ihsan sahiplerini biz, böyle mükâfatlandırırız.” Allah’a ibadetlerini ihsan ile yapan, Allah’ın kullarına ihsanda/iyilikte bulunan kimselere Allah, ihsanlarına uygun olarak kendilerine ilim ve hikmet verir. u da Mûsâ aleyhisselam’ın ihsanın kemâl derecesinde olduğunu göstermektedir.
15. “(Bir defasında Musa) şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi.” Bu ya öğle uykusuna yatıldığı vakit yahut da insanların etrafta bulunmadığı, çevrelerinden habersiz kaldıkları başka herhangi bir vakitte olmuştu. “Orada birbiri ile dövüşen iki adam gördü.” Birbirleri ile kavga ediyor, biri diğerine vuruyordu. “Biri kendi kavminden” yani İsrailoğullarından “dieri ise düşmanlarından idi.” Kıptilerden idi. “Kavminden olan düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi.” Zira o, meşhur olmuş ve onun artık İsrailoğullarından birisi olduğunu insanlar öğrenmişti. Onun kavminden olan kimsenin Mûsâ aleyhisselam’dan yardım istemesi, Mûsâ aleyhisselam’ın hükümdarlık ve saltanat hanedanı arasında kendisinden korkulacak birisi olduğunun ve ondan bir şeyler umulacak bir seviyeye gelmiş olduğunun da delilidir. “Mûsâ ona” yani İsrailoğullarına mensup kimsenin yardım isteğini kabul ederek düşmanına “bir yumruk attı” bu yumruğu güçlü bir darbe olduğundan ve Mûsâ aleyhisselam’ın kuvvetinden dolayı “(istemeden) onu öldürdü” Bu işten dolayı pişman oldu ve: “Bu şeytanın işidir.” Onun süslü gösterdiği ve vesvesesinin yol açtığı şeylerdendir. “Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır.” Onun apaçık düşmanlığı ve insanları saptırmaya aşırı tutkunluğu dolayısı ile benim elimden bu iş çıktı, “dedi.” 16. Böylece Mûsâ, Rabbinden bağışlanma diledi. “Zira O, Ğafûrdur, Rahîmdir” Özellikle de Mûsâ aleyhisselam’ın yaptığı gibi kendisine tevazu ile yalvarıp yakaranlara, tevbe etmekte ve O’na yönelmekte ellerini çabuk dönenlere karşı böyledir. 17. Mûsâ aleyhisselam “dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimete” tevbe, mağfiret ve pek çok nimetlere “karşılık artık günahkârlara arka çıkmayacağım.” Onlara hiçbir şekilde yardımcı olmayacağım. Masiyet üzere hiçbir kimseye yardım etmeyeceğim. u, onun Yüce Allah’ın kendisine olan lütfu sebebiyle Kıptiyi öldürmek sureti ile işlediği fiilde olduğu gibi hiçbir günahkâra yardımcı olmayacağına dair verdiği bir sözdü. Bu da kulun, üzerindeki nimetler dolayısı ile iyilik yapmasının ve kötülükleri terk etmesinin gerektiğini ifade etmektedir.
18. Mûsâ aleyhisselam düşmanlarından olan kişiyi öldürdükten sonra “şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahı etti.” Firavun hanedanı kendisinin farkına varacak mıydı, varmayacak mıydı? O, İsrailoğullarından Mûsâ’nın dışında böyle bir işe hiç kimsenin cesaret edemeyeceğinin anlaşılacağını bildiğinden dolayı korkmuştu. ûsâ aleyhisselam bu halde iken “bir de baktı ki dün kendisinden” düşmanına karşı “yardım isteyen kişi yine” bir başka Kıptiye karşı “ondan imdat diliyor!”“Mûsâ ona” bu hali dolayısı ile onu azarlayarak “Gerçekten sen besbelli azgın” azgınlığı ve suça cüretkârlığı açıkça ortada olan “bir kimsesin, dedi” 19. Mûsâ “ikisinin de” yani hem kendisinin hem de kendisinden yardım isteyen, İsrailoğullarına mensup kişinin “düşmanı olan kişiyi yakalamak isteyince...” Yani Kıptilerden olan kişi ile İsrailoğullarından olan kişi arasındaki çekişme sürüp gitti. İsrailoğullarından olan kişi de Mûsâ aleyhisselam’dan yardım isteyip durdu. Nihâyet Mûsâ hamiyete geldi ve Kıptiyi yakalamak istedi. Kıpti de kendisini öldürme isteğine karşı onu azarlamak üzere “dedi ki: Ey Mûsâ! Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? (Anlaşılan) sen bu ülkede ancak bir zorba olmak istiyorsun.” Çünkü yeryüzünde zorbalık yapanın en büyük işlerinden birisi, haksız yere insanları öldürmektir. “Islâha çalışanlardan olmak istemiyorsun.” Çünkü sen, ıslah edicilerden olmayı isteseydin herhangi bir kimseyi öldürmeksizin benimle onun arasına girerdin, bizi ayırırdın. Bunun üzerine Mûsâ onu öldürmekten vazgeçti. Onun verdiği öğüdü dinledi ve yaptığı azardan etkilendi.
20. Bu iki olaya ve Mûsâ aleyhisselam’ın yaptıklarına dair haberler etrafa yayıldı. Nihâyet Firavun çevresinin ileri gelenleri ve Firavun, onu öldürmenin planlarını yapmaya koyuldular ve bu hususta görüş alışverişi yaptılar. Yüce Allah da takdiriyle öğüt veren o adamı yönlendirdi ve bu adam, Mûsâ aleyhisselam’a ileri gelenlerin almış olduğu kararı çabucak ulaştırdı. “Derken şehrin uzak köşesinden bir adam koşarak geldi.” Yani Mûsâ aleyhisselam’ın iyiliğini istediğinden ve o habersiz iken ona bir zarar vereceklerinden korktuğundan dolayı koşa koşa ona geldi ve “dedi ki: Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşüyorlar.” Hemen şehirden “ayrıl! Gerçekten ben senin iyiliğin için öğüt veriyorum.” Mûsâ aleyhisselam da onun öğüdünü tuttu.
21. “Bunun üzerine” öldürüleceğinden endişe ettiği için “korku içinde (etrafı) gözetleyerek şehirden ayrıldı” ve dua ederek “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar, dedi.” Çünkü o, işlediği günahtan, öldürme kastı gütmeksizin sırf kızgınlıktan yaptığı o işten tevbe etmişti. O bakımdan onların kendisi hakkındakı bu tavırları onların bir zulmü ve cüretkârlıkları idi.
22. “Medyen’e doğru” yani Filistin topraklarının güney tarafında bulunan ve Firavun’un hakimiyet alanı içerisinde olmayan Medyen’e doğru gitmek üzere o tarafa yüzünü çevirince “Umarım Rabbim bana doğru yolu gösterir, dedi.” Beni oraya kolaylıkla, rahatlıkla ulaştıracak, en kısa yola iletir, diye temennide bulundu. Yüce Allah da ona doğru yolu gösterdi ve böylece o da Medyen’e ulaştı.
23. “Medyen suyuna varınca onun başında” davarlarını “sulayan bir grup insan buldu.” Çünkü oranın ahalisi, davarları çok kimselerdi. “Onların berisinde de” yani bu insanların berisinde duran ve koyunlarını diğerlerinin suladığı yerden uzak tutmak için “alıkoyan iki hanım gördü.” Çünkü bu iki hanım, erkeklerin arasında sıkışmak istemiyorlardı. Erkekler ise bu konuda bencillik ediyor, onların davarlarını sulama erdemini göstermiyorlardı. Mûsâ aleyhisselam onlara:“Neyiniz var?” Sizin bu durumunuzun sebebi ne? “dedi.” “Onlar da: “Çobanlar (hayvanlarını) sulayıp gitmedikçe biz (aralarına sokulup hayvanlarımızı) sulamayız.” Yani öteden beri durum şöyledir: Çobanlar davarlarını sulayıp gitmedikçe biz sulama imkânını bulamıyoruz. Onlar gidip suyun etrafı tenhalaştığında biz de davarlarımızı suluyoruz. “Babamız da çok yaşlı bir ihtiyardır, dediler.” Yani o, davarları sulayacak güçte değildir. Bizim de buna gücümüz yok, ayrıca bu çobanlarla birlikte sulayabilecek güce sahip erkeklerimiz de yok.
24. Mûsâ aleyhisselam onların bu hallerine acıdı ve “Onların yerine (hayvanlarını) suladı.” onlardan herhangi bir ücret istemeksizin ve Yüce Allah’ın rızasından başka hiçbir maksat gözetmeksizin davarlarını onlara suladı. Davarlarını suladığı vakit oldukça sıcak bir gün ortası idi. Zira Allah’ın:“Sonra bir gölgeye çekilip” buyruğu buna delildir. Yani yorulduktan sonra dinlenmek üzere o gölgeye çekildiğinde Rabbinden rızık isteyerek:“Rabbim, gerçekten bana göndereceğin her tür hayra muhtacım, dedi.” enim, Senin bana doğru yönlendireceğin ve bana elde etmeyi kolaylaştıracağın her hayra ihtiyacım var. Bu, Mûsâ’nın hali ile bir dileğini ifade etmesidir. Hal ile yapılan dilek ise şüphesiz dil ile yapılan dilekten daha ileridir.
25. O, bu hal ile Rabbine dil dökerek dua ve niyazlarını sürdürdüğü sırada o iki hanım, babalarının yanına gitmiş ve başlarından geçeni ona bildirmişlerdi. Babaları onlardan birisini Mûsâ aleyhisselam’a gönderdi. “Derken o iki hanımdan biri, haya içerisinde yürüyerek” geldi. Bu, onun oldukça şerefli, haysiyetli ve güzel ahlaklı biri olduğunun delilidir. Çünkü haya, üstün ahlâkî değerlerdendir. Özellikle de kadınlarda böyledir. yrıca bu, Mûsâ’nın yapmış olduğu bu sulama işinde normalde kendisinden çekinilmeyen bir ücretli işçi veya hizmetkâr durumunda olmadığını, aksine izzet-i nefis sahibi bir kişi olduğunu göstermektedir. O nedenle bu kadın, Mûsâ’nın güzel ve üstün ahlâka sahip oluşunu gördüğü için ondan utanma gereğini hissetmişti. na dedi ki:“Babam, bizim yerimize sulamanın ücretini sana vermek için seni çağırıyor.” Yani sana lütuf ve ihsanda bulunmak için çağırmıyor, aksine öncelikle bize iyilikte bulunan sen oldun. Babamın seni çağırmaktan maksadı yapmış olduğun bu iyiliğinin mükâfatını vermektir. ûsâ da onun isteğini kabul etti. “Onun yanına gidip (başından geçen) olayı ona anlatınca” yani kaçmasını gerektiren sebepten başlayarak buraya kadar başından geçen olayları anlatınca o, korkusunu teskin etmek ve gönlünü hoş tutmak maksadı ile ona:“Korkma! O zalim toplumdan kurtuldun, dedi” Yani korkun artık son bulsun. Çünkü Allah, seni onlardan kurtarmış bulunuyor. Sen onların egemenlikleri altında olmayan bu yere ulaşmakla kurtulmuş bulunuyorsun.
26. “O iki hanımdan biri” iki kızından “biri dedi ki: Babacığım onu ücretle tut.” Koyunları otlatıp sulamak üzere ücretle çalışan bir kişi olarak onu yanında tut. “Çünkü senin ücretle tutacağın en iyi kişi, güçlü ve güvenilir olandır (ki bu da öyledir).” Yani Mûsâ ücretle tutulacakların en iyisidir. Çünkü o, hem güçlü, hem de güvenilir bir kimsedir. Güç ve kudreti kendisinde bulunduran, diğer taraftan güvenilir olup hainlik etmeyen kimse, ücretle çalıştırılmak için en iyi ve en uygun kimsedir. Ücretle olsun veya olmasın herhangi bir işte bu iki niteliğin, görevlendirilecek kimsede göz önünde bulundurulması gerekir. Çünkü dengesizlikler, ancak bunların her ikisinin veya birisinin yokluğu ile ortaya çıkar. Bu iki niteliğin bir arada bulunması halinde ise yapılan iş tam olur ve eksiksiz yapılır. u kızın bu sözleri söylemesine sebep ise koyunları suladığı vakit Mûsâ’nın güç ve gayretini görmesi, buna tanık olması, onun ne kadar güvenilir ve ne kadar dinine bağlı bir kişi olduğunu müşahade etmesidir. Herhangi bir şekilde kendisine faydalı olmalarını ummadığı halde onlara merhamet edip acıdı. Onun bundan maksadı da sadece Allah’ın rızası idi.
27. Medyenli olan o zat Mûsâ aleyhisselam’a “dedi ki: Sekiz yıl bana ücretle çalışmana karşılık” benim yanımda ücretle çalışman şartı ile “bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on yıla tamamlarsan bu, senin bir iyiliğin olur.” Bu, senin kendiliğinden yapacağın bir bağış olur. Senin bir görevin değildir. “Bununla beraber sana zorluk çıkarmak istemem” yani on yıl ücretli çalışmanı kesinleştirmek sureti ile seni zora sokmak istemem. Ya da ben, çok ağır işlerle seni yükümlü tutayım diye seni ücretle tutmak istemiyorum. Aksine hiçbir zorluğu bulunmayan, gâyet kolay bir iş için seni tutmak istiyorum. “İnşaallah benim iyi biri olduğumu göreceksin.” Bu sözleri ile işin kolaylığını ve ona güzel davranacağını belirterek bu işi kabul etmeye onu teşvik etti. Bu da salih insanın huyunu mümkün olduğunca güzelleştirmesi gerektiğine ve bu konuda ondan beklenenin, salih olmayan kimseden beklenenden daha ileri olduğuna delildir.
28. Mûsâ aleyhisselam, onun kendisinden istediklerini kabul ederek “dedi ki: Bu seninle benim aramdadır.” Yani senin söz konusu ettiğin bu şartı ben kabul ediyorum ve böylelikle benim ile senin aranda koşulan bu şartlar tamamen kabul edilmiş olmaktadır. “İki süreden hangisini doldurursam doldurayım” Yani ister yerine getirmekle yükümlü bulunduğum sekiz yıl süre ile çalışayım, isterse de ondan fazlası olan süreyi tamamlayayım “(sözümü tutmuş olurum ve) bana bir haksızlık yapılamaz.”“Allah da söylediklerimize şahittir.” Bizi görüp gözetmekte ve bu sözleşmemizi bilmektedir. u iki hanımın babası olan Medyenli bu zat, çoğu kimsenin zannettiği gibi peygamber olan Şuayb aleyhisselam değildir. Çünkü buna dair herhangi bir delil yoktur. Burada en fazla şu ifade edilebilir. Şuayb aleyhisselam da Medyenli idi. Bu olay da Medyen’de cereyan etmiştir. Ama bu iki olayın bağlantılı olmasını gerektiren nedir? Diğer taraftan Mûsâ aleyhisselam’ın Şuayb aleyhisselam’ın dönemine yetiştiği bilinmemektedir. Kaldı ki onunla bizzat görüştüğü nasıl bilinsin? âyet o kişi Şuayb aleyhisselam olsa idi şüphesiz Yüce Allah, bundan söz eder ve o iki hanım da onu ismen zikrederlerdi. Diğer taraftan Yüce Allah Şuayb aleyhisselam’ın kavmini kendisini yalanladıkları için helâk etmiştir. Geriye sadece ona iman edenler kalmıştır. Şanı Yüce Allah da ona iman eden kimseleri, peygamberlerinin kızlarının davarlarını sulamasına engel olmaktan, bu nedenle de yabancı bir kimsenin gelip onlara iyilik yaparak onların davarlarını sulayacak kadar ihmalkâr olmaktan korumuş olmalıdır. uayb aleyhisselam’ın kendisi de Mûsâ aleyhisselam’ın kendisinin yanında çobanlık etmesine ve kendisine işçi olmasına razı olmazdı. Çünkü Mûsâ aleyhisselam ondan daha faziletli ve derece itibari ile ondan daha üstün idi. Ancak “Bu durum Mûsâ aleyhisselam’ın peygamberliğinden önce olmuştu”, denilebilir ki bu takdirde bir problem kalmaz. Durum ne olursa olsun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş sahih bir nakil olmaksızın o zatın, peygamber Şuayb olduğu görüşü, güvenilir bir görüş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
29. “Mûsâ süreyi doldurup...” bunun bitirmesi gerekli olan süre yahut da Mûsâ’dan beklendiği ve vefakârlığından umulduğu üzere fazla olan süre olma ihtimali vardır. Süreyi tamamlayınca kendi ailesini, annesini, aşiretini ve vatanını özledi. Aradan geçen uzun süre sebebi ile kendisinden sadır olan işleri unuttuklarını düşündü. “Ailesi ile” Mısır’a doğru “yola çıkınca Tûr’un yan tarafında bir ateş fark etti. Ailesine: Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size oradan bir haber veya ısınmanız için bir parça ateş getiririm, dedi” Çünkü ailesi soğuktan oldukça etkilenmişti ve yolu da kaybetmişlerdi.
30. “Oraya varınca o mübarek bölgedeki vadinin sağ yanında bulunan o ağaçtan ona şöyle nida edildi: Ey Mûsâ, şüphesiz Ben âlemlerin Rabbi Allah’ım.” Bu buyrukla Yüce Allah ona, ulûhiyet ve rubûbiyetini haber verdi. Bu, kendisine ibadet etmesini ve kendisini ilâh bilerek buyruklarına bağlı kalmasını emretmesi anlamına da gelir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede bu husus açıkça dile getirilmektedir:“Öyleyse Bana ibadet et ve Beni zikretmek için namazı dosdoğru kıl!”(Tâhâ, 20/14)
31. “Asanı (yere) at.” Emir üzere asasını yere bıraktı. “Onun çevik” ve dehşet verici büyüklükte bir erkek “yılan gibi” hızlıca ve dehşetli bir görünüm içinde “hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Çünkü korku ve dehşet, kalbini büsbütün kaplamıştı. üce Allah ona:“Ey Mûsâ! Geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın.” dedi. Bu, teminat ve güvenlik ifade eden ve korkmamak gerektiğini ortaya koyan çok açık bir ifadedir. Çünkü Yüce Allah’ın:“Geri gel” buyruğu, geri gelmesini gerektirdiği gibi bu emre uymasını da gerektirmekteydi. Fakat onun geri dönmekle birlikte yine korkmasına sebep teşkil eden durum devam ediyor olabilirdi. O bakımdan “ve korkma” diye buyurdu. Böylelikle ona iki emir verilmiş oluyordu: Geri dönmesi ve kalbinde korku kalmaması. Fakat geriye bir ihtimal daha kalmaktadır. O da korkmaksızın geri dönmekle birlikte hoşlanmadığı bu hale karşı güvenlik altında bulunmayabilir ve korunması söz konusu olmayabilirdi. O bakımdan Yüce Allah ona:“Çünkü sen güven içinde olanlardansın” buyurdu. şte o vakit, o sakınılan durum bütün yönleri ile bertaraf edilmiş oldu. Mûsâ aleyhisselam korkmaksızın ve dehşete kapılmaksızın tam bir güven içinde ve Rabbinin kendisine hayırlı şeyler göstereceğinden ümitle geri döndü. İmanı artmış ve yakînî tamamlanmış bulunuyordu. Bu, Yüce Allah’ın Firavun’a gitmeden önce kendisine göstermiş olduğu bir mucize idi. Bununla tam bir yakîne sahip olması ve böylelikle Firavun’a karşı daha cesur, daha güçlü ve daha dirençli olması sağlanmıştı.
32. Daha sonra Yüce Allah ona bir diğer mucizeyi göstermek üzere dedi ki:“Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Yüce Allah’ın belirttiği üzere elini yakasından içeri sokup çıkardı. “Korkudan dolayı (açılan) kolunu kendine çek.” Yani korku ve dehşetinin yok olması için elini yan tarafına bitiştir. “İşte bunlar” yani asanın yılana dönüşmesi ile elinin parlak olarak koynundan çıkması, “Firavun’a ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden” gelmiş oldukça kesin ve tartışılmaz “iki delildir. Şüphesiz onlar, fasık bir toplumdur.” Tek başına uyarıp korkutmak ve peygamberin onlara emirler vermesi, onlar için yeterli gelmez. O bakımdan göz kamaştırıcı mucizelerin de bulunması kaçınılmazdır. Tabi fayda sağlayacaksa.
33-34. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselam Rabbine karşı özür beyan ederek, kendisine verilen bu yüke karşı yardım dileyerek ve Rabbinden, çekindiği hususları izale etmesi maksadı ile karşılacağı engelleri dile getirerek “dedi ki: Rabbim! Ben onlardan bir kişi öldürmüştüm. O nedenle beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn’un dili de benden daha akıcıdır. O nedenle onu da beni tasdik edecek bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder.” Zira birbirini destekleyen haberler ile hakkın gücü artar. “Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.” Yüce Allah da onun isteğini kabul etti.
35. “Buyurdu ki: Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz.” Onunla sana yardımcı olacak ve gücüne güç katacağız. Daha sonra Yüce Allah, onlardan birisini öldürmüş olmasından dolayı duyduğu çekinceyi izale ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki” sahip olduğunuz deliller ve ilâhî heybetle düşmanlarınıza karşı size öyle bir güç ve imkân vereceğiz ki “onlar size ilişemeyecekler. Âyetlerimiz/mucizelerimiz sayesinde…” Âyet ve mucizelerimizin hakka delil teşkil etmeleri ve onları görenlerin dehşete düşmeleri sayesinde size ilişemeyeceklerdir. Bunlar sayesinde siz böyle bir güce ulaşacaksınız. Bunlar sayesinde düşmanlarınızın size karşı girişecekleri tuzakların etkisi ortadan kalkacak ve bu âyetler, sizin için sayıca kalabalık araç ve gereçleri bulunan ordulardan daha büyük bir güç kaynağı olacaktır. “Siz ve size uyanlar, galip geleceksiniz.” Bu, o zamanın şartları içerisinde Mûsâ daha tek başına iken, ülkesinden kaçmış bir kimse olarak ülkesine geri dönerken ona verilmiş bir söz idi. Nihâyet işler ilerledi, gelişme gösterdi, halden hale intikal etti. Sonunda Allah, ona verdiği sözü gerçekleştirdi. Kulların ve ülkelerin başına onu getirdi. Mûsâ ve ona tâbi olanlar, üstün gelenler oldular.
36. Mûsâ aleyhisselam Rabbinin kendisine vermiş olduğu risalet görevi ile gitti. “Mûsâ onlara apaçık” söylediklerine açıkça delâlet eden, kusursuz ve hiçbir kapalılığı bulunmayan “âyetlerimizi/mucizelerimizi getirince” zulme saparak büyüklük taslayarak ve inat göstererek “dediler ki: Bu, ancak düzmece bir sihirdir.” Nitekim Firavun, hakkın açıkça ortaya çıkıp batıla üstünlük sağladığı, batılın da yok olup gittiği ve işlerin gerçek mahiyetini bilen sihir işinin ileri gelenlerinin Mûsâ’ya boyun eğdiği o vakit de şu sözleri söylemişti:“Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.”(Tâ-Hâ, 20/71) İşte bu, zeki ama temiz ve iyi niyetli olmayan bu kişinin yaptığı hile ve tuzaklardandır ki Yüce Allah, bize bunları anlatmaktadır. Halbuki O “bütün bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini”(el-İsra, 17/102) pek iyi biliyordu. Fakat onun bedbahtlığı ona baskın gelmişti. “Ayrıca biz, önceki atalarımız arasında da böyle bir şey işitmedik.” Bu hususta yalan söylüyorlardı. Çünkü Yüce Allah, şu buyruğunda da dile getirdiği gibi Mûsâ’dan önce Yusuf’u -ikisine de selâm olsun- onlara peygamber olarak göndermişti:“Andolsun önceden Yusuf da size apaçık belgeler ile gelmiş idi. O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o, vefat ettiğinde de: Allah ondan sonra artık asla bir daha peygamber göndermez, dediniz. Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri işte böyle saptırır.”(el-Mümin, 40/34)
37. “Mûsâ” kendilerine getirdiğinin bir sihir ve sapıklık olduğunu, kendilerinin izlemekte olduğu yolun da doğru olduğunu ileri sürmeleri üzerine “dedi ki: Rabbim, kendi katından olan hidâyeti kimin getirdiğini de dünya yurdunun (güzel) âkıbetinin kimin olacağını da çok iyi bilir.” Yani size karşılık vermek, apaçık âyetleri açıklamak bir fayda sağlamadığına göre ve sizler kendi sapıklığınızda devam edip küfrünüz üzere diretmekten başkasını kabul etmediğinize göre şunu bilin ki Allah, kimin hidâyet üzere olduğunu, kimin olmadığını bildiği gibi güzel âkibetin bizim mi yoksa sizlerin mi olacağını da bilir. “Doğrusu zalimler iflah olmazlar.” Böylelikle güzel âkibet, kurtuluş ve umduklarını elde etmek, Mûsâ’ya ve ona uyanlara nasip oldu. Dğerleri ise hüsrana uğradılar, kötü âkıbetle karşı karşıya kaldılar ve helâk olup gittiler.
38. “Firavun” Rabbine karşı küstahlık ederek, kıt akıllı kavmine karşı da gerçekleri tersyüz edip sulandırarak dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum.” Sizin ilâhınız ve mabudunuz sadece benim. Eğer benden başka bir ilâh bulunsaydı elbette ben onu bilirdim. Firavun’un “Sizin benden başka hiçbir ilâhınız yoktur” demeyip de “Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum” diyerek sözünü ne kadar dikkatle kullandığına dikkat edilim. Çünkü onlara göre Firavun üstün bir bilgindir. Ne derse doğru söyler, ne emrederse ona itaat ederlerdi. endisinden başka ilâh olduğu ihtimalini içeren bu sözü söyleyince bu ihtimali ihtiva eden fakat böyle bir ilâhın bulunmadığını ortaya koyan bu olumsuzlayıcı ifadenin gerçekliğini ortaya koymak üzere Hâmân’a şunları söyledi:“Benim için çamura ateş yak.” Böylelikle ona pişmiş çamurdan tuğla yapacaktı. “Bana yüksek bir kule yap” yüksekçe bir bina yap “Belki (ona çıkıp) Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Fakat biz, bu düşüncemizin bir hakikat olduğunu ve Mûsâ’nın yalan söylediğini size göstereceğiz. üce Allah’a karşı hiçbir insanın cesaret edemediğ şu küstahlığa dikkatle bakalım: Mûsâ’yı yalanladı, kendisinin ilâh olduğunu iddia etti, başka bir hak ilâhın olduğunu bilmediğini söyledi. Mûsâ’nın ilâhına ulaşmak için de gerekli yolları denedi, hazırlıkları yaptı. Bütün bunlar ise boş bir propagandadan ibaretti. Ancak ülkenin büyükleri, önderleri, ülkenin işlerini çekip çevirenler olduklarını iddia eden şu ileri gelenlere hayret etmek gerekir. Bu adam, nasıl onların akılları ile oynadı ve onları hafife aldı? Bunun sebebi, onların değişmez nitelikleri olan fâsıklıklarıdır. Bu fasıklık, onların dinlerini ifsâd etti. Buna bağlı olarak akılları da fesâda uğradı. Allah’ım! İman üzere sebat dileriz Senden. Bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma! Sen bize kendi katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın.
39. “O da orduları da o ülkede haksız yere büyüklendiler.” Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları en kötü ve ağır şekilde işkencelere uğrattılar. Allah’ın peygamberlerine, onların getirdikleri âyet ve mucizelere karşı büyüklenip onları yalanladılar. İzlemekte oldukları yolun onlarınkinden daha üstün ve değerli olduğunu iddia ettiler. “Ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” Bundan dolayı bu küstahlığı gösterdiler. Yoksa Allah’a döneceklerini bilip buna inanmış olsalardı böyle yapmazlardı.
40. İnatları ve azgınlıkları devam edince “biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zalimlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O âkıbet, en kötü ve en hüsranlı bir âkibettir. Bu dünyevî âkibetin hemen arkasından sürekli ve kesintisiz bir ceza olan uhrevî âkibet de vardır.
41. “Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık.” Yani Firavun’u ve onun ileri gelenlerini, arkalarından gidenleri ve kendilerine uyanları hüsranlık ve bedbahtlık yurduna götüren önderlerden kıldık. “Kıyamet gününde onlara” Allah’ın gazabına karşı “yardım da edilmez.” O azabı kendilerinden uzaklaştıramayacak kadar güçsüz olacaklardır. Allah’ın dışında onların dostları ve yardımcıları olmayacaktır.
42. “Bu dünyada” dünyevi ceza ve rüsvaylıklarını daha da artırmak üzere “peşlerine bir lânet taktık.” Onlara lanet olunur. İnsanlar onlardan kötülükle söz ederler. Onları yererek ve nefretle onlardan söz ederler. Bu, görülen bir durumdur. Onlar, dünyada lanete uğramışların önderleri ve önde gelenleridirler. “Kıyamet gününde de onlar iğrenilen kimselerden olacaklardır.” Rahmetten uzaklaştırılmış, fiilleri tiksinti veren, hem Allah’ın, hem de yaratılmışların gazabına hatta bizzat kendilerinin gazabına uğramış kimselerdirler.
43. “Andolsun” toplu helâk edilişin son örneği olan Firavun ve askerleri olan “ilk nesilleri helâk ettikten sonra Mûsâ’ya, insanlar için basiret, hidâyet ve rahmet olmak üzere kitabı” yani Tevrat’ı “verdik.” Bu buyruk, Tevrat’ın indirilişinden sonra toplu helâkin sona erdiğine ve artık kâfirlere karşı kılıçla cihadın meşrû kılındığına delildir. u kitap “insanlar için basiret” olmak üzere verilmiştir. Yani Yüce Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’a indirdiği Kitapta insanlar için basiretler vardır. Bunlar vasıtası ile onlar, kendilerine neyin fayda sağlayacağını ve neyin zarar vereceğini görüyorlardı. Böylelikle isyankâra karşı gerekli delil ortaya konulmuş ve bunlardan da mü’minler gerektiği şekilde yararlanmış oluyorlardı. Bu basiretler, mü’min hakkında böylelikle rahmet ve dosdoğru yola ileten bir hidâyet olmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“...hidâyet ve rahmet olmak üzere Kitabı verdik ki düşünüp öğüt alsınlar” buyurmaktadır.
44. Yüce Allah, Rasûlü’ne gayba dair bu haberleri anlattıktan sonra kulların dikkatlerini bunun katıksız ilâhî bir haber olduğuna, vahiy dışında peygamberin bunları bilmesine imkân bulunmadığına çekmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Biz, Mûsâ’ya o (peygamberlik) görevini verdiğimizde sen” Tûr dağının “batı tarafında değildin. Sen” buna “tanık olanlardan da değildin” ki bu yolla ona dair bilgi sana ulaşmış, denilebilsin.
45. “Fakat Biz (Musa’dan sonra) nice nesiller yarattık da onlar (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” İlmin izleri silindi, Allah’ın âyetleri unutuldu. Biz de seni sana öğrettiklerimize ve sana gönderdiğimiz vahye şiddetle ihtiyaç bulunan bir zamanda peygamber olarak gönderdik. “Yine sen Medyen halkı arasında yaşamış” ikamet etmiş “ve âyetlerimizi onlara okuyup da (bu kıssayı onlardan öğrenmiş) biri de değilsin.” Yani onlara bu âyetleri okuyan ve onlardan öğrenen bir kimse değilsin ki Mûsâ’nın Medyen’deki durumu ile ilgili olarak vermiş olduğun haberleri buna dayanarak vermiş olasın. “Fakat (bunları vahiy yoluyla sana) gönderen Biziz.” Yani Mûsâ’ya dair senin getirmiş olduğun bu haber, Bizim seni peygamber olarak gönderişimizin bir etkisidir ve bu, vahyin bir neticesidir. Biz, seni peygamber olarak göndermese idik senin bunları bilmene imkân bulunmazdı.
46. Sen Mûsâ’ya “seslendiğimizde” ve ona zalimler topluluğuna gitmesini, risâletimizi onlara tebliğ etmesini, Bizim sana anlattığımız şekilde âyetlerimizi/mucizelerimizi kendilerine göstermesini emrettiğimiz sırada “sen Tur’un yanında değildin.” ani belirtilen bu yerlerde Mûsâ aleyhisselam’ın başından geçenleri, olduğu gibi fazlasız ve eksiksiz olarak anlatman hakkında iki ihtimal vardır: Ya sen bu olayların cereyan ettiği sırada orada hazır bulunuyor ve bunları görüyordun yahut da sen bizzat bu olayların cereyan ettiği yerlere gitmiş ve ora ahalisinden bunları öğrenmiştin. şte o vakit bunlar, senin Allah’ın Rasûlü olduğuna delil teşkil etmeyebilir. Çünkü tanık olunduğu ve incelendiği için kendilerine dair haber verilen olaylar, peygamberlere has olmayan ve başkalarının da bilmekte ortak olduğu hususlardandır. ncak burada kesinlikle böyle bir şeyin olmadığı bilinmektedir. Senin dostların da düşmanların da böyle bir şeyin olmadığını bilirler. O halde ikinci hususu kabul etmekten başka çıkar yol yok. O da sana gelen bu bilgilerin Allah’tan olduğu, O’nun vahyi olduğu ve O’nun sana verdiği risaletin bir sonucu olduğudur. öylelikle kati delille senin risâletinin doğruluğu, senin vasıtanla Allah’ın kullara rahmetini ihsan ettiği ispat edilmiş olmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye (biz seni peygamber olarak gönderdik).” Senden önce Araplara ve Kureyşlilere bir uyarıcı gelmemişti. Son peygamber gönderildiği sırada da ondan önceki uzun dönemlerde de onlar, risaletin ne olduğunu bilmiyorlardı. “ki düşünüp öğüt alsınlar” etraflı olarak hayrı öğrenip onu işlesinler ve şerri de bilip reddetsinler. enin durumun bu olduğuna göre onlara düşen görev, sana iman etmekte ellerini çabuk tutmak ve değeri asla ölçülemeyen, şükür ile karşılığı ödenemeyen bu nimete karşı şükretmeye koşmaktır. eygamber’in Arapları uyarıp korkutması, onlardan başkalarına da peygamber olarak gönderilmiş olmasına aykırı değildir. O, Arabi bir peygamberdir. Ona inen Kur’ân-ı Kerîm de Arapçadır ve hiç şüphesiz onun ilk davet ettiği kimseler de Araplardır. O bakımdan onun Araplara peygamber olarak gönderilmesi asaleten, diğerlerine gönderilişi ise tebeandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanları uyar... diye içlerinden bir adama vahiy göndermemiz şaşılacak bir şey mi ki?”(Yunus, 10/2); “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan... Allah’ın sizin hepinize gönderdiği peygamberiyim.”(el-A’raf, 7/158)
47. “Eğer kendi işledikleri” küfür ve masiyetler “sebebiyle başlarına bir musibet/azap geldiğinde: “Rabbimiz! Bize (de) bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı...” Yani ey Muhammed! Biz onların (böyle bir delil) ileri sürmelerinin önünü almak ve bu kabilden söz söylemelerini önlemek için seni peygamber olarak gönderdik.
48. “Ama onlara katımızdan” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak” sana vahyetmiş olduğumuz bu Kur’ân “gelince” onu yalanlamak ve hiç de itiraz teşkil edecek türden olmayan sözlerle itiraz ederek “Mûsâ’ya verilenlerin benzeri ona da verilmeli değil miydi?” dediler?” Yani ona da Kitap semâdan bir defada ve toptan indirilmeli değil miydi? dediler. Yani madem ki bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) bölüm bölüm inmeye devam ediyor, o halde o Allah tarafından gönderilmiyor. öyle bir itirazın delil olacak tarafı neresidir? Bölüm bölüm indirilmesi Allah tarafından gönderilmiş olduğuna dair bir şüphe teşkil eder mi? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in bölüm bölüm indirilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’in bir kemal özelliğidir ve Yüce Allah’ın bu Kitabı indirdiği kimseye verdiği önemi ortaya koyar. Çünkü böylelikle Yüce Allah Rasûlünün kalbine sebat vermekte ve bu yolla mü’minlerin imanı daha bir artmaktadır:“Onlar, sana bir misal getirdikleri her seferinde biz (ona karşılık) sana hakkı ve en güzel açıklamayı getiririz.”(el-Furkan, 25/33) Diğer taraftan onlar, Kur’ân-ı Kerîm’i, Mûsâ aleyhisselam’a indirilen Kitaba kıyas etme işini bizzat kendileri çürütmüşlerdir. Zira onlar inkâr edip iman etmedikleri bir Kitaba nasıl kıyas yapmaktadırlar? Bundan dolayı Yüce Allah:“Acaba daha önce Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?” buyurmaktadır. “Nitekim “Birbirini destekleyen iki sihir” demişlerdi.” Yani Kur'ân ve Tevrat sihirde ve insanları saptırmada birbirini desteklemektedir. Böylelikle onların delil olmayacak şeylerle hakkı çürütmek, nakzedici nitelikte olmayan iddialarla hakkı nakzetmek istedikleri ortaya çıkmakta ve onların birbirini tutmayan çelişkili sözler söyledikleri anlaşılmaktadır. Esasen bütün kâfirlerin durumu da budur. Bundan dolayıdır ki onlar, her iki Kitabı da bu kitapların indirildiği peygamberleri de inkâr ettiklerini şöylece itiraf etmektedir:“Yine “Biz hepsini inkâr ediyoruz.” da demişlerdi.” Peki, onların bu ikisini de inkâr etmelerinden maksatları hakka talip olmak ve ellerinde bulunan ve bu ikisinden daha hayırlı olan bir emre uymak mıydı yoksa sadece hevalarının peşinden mi gidiyorlardı? Yüce Allah, bu hususta onları bağlayıcı ve susturucu ifadelerle şöyle buyurmaktadır:
49. “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız o halde Allah katından o ikisinden” yani Tevrat ve Kur’ân’dan “daha doğru bir kitap getirin de ben de ona uyayım.” Ancak onların da başkalarının da o kitaplara benzer bir kitap ortaya koymalarına imkânları yoktur. ünkü Yüce Allah, bu kainatı yarattığından beri ilim, hidâyet, beyan ve insanlara rahmet olmak üzere bu iki kitabın bir benzeri daha dünyaya gelmiş değildir. u buyruk, davetçinin insafının ne kadar mükemmel olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü bu sözler şu anlama gelmektedir: Benim maksadım hakkı, hidâyeti ve doğruyu bulmaktır. Ben size Mûsâ’nın kitabına uygun ve bunları ihtiva eden bu kitabı getirmiş bulunuyorum. Hepimizin bu iki kitaba hidâyet ve hak olmaları itibari ile boyun eğmemiz ve onlara uymamız gerekir. Eğer sizler, bana Allah nezdinden gönderilmiş ve bu ikisinden daha doğru ve yol gösterici bir kitap getirecek olursanız ben ona uyarım. Aksi takdirde ben, hak ve hidâyet olduğunu bildiğim bir şeyi, hidâyet ve hak vasfını taşımayan başka bir şey için terk edecek değilim.
50. “Eğer sana (bu isteğini yerine getirerek) karşılık vermezlerse” bu ikisinden daha ileri derecede hidâyet ihtiva eden bir kitap getirmezlerse “bil ki onlar, sadece hevâlarına uymaktadırlar.” Yani bil ki onların sana uymayı terk edişleri, bildikleri bir hakka veya bir hidâyete uymak için değildir. Onların bu yaptıkları ancak hevâlarına tabi olmaktan ibarettir. “Allah’tan bir hidâyet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?” Böylesi, insanların en sapığıdır. Çünkü böylesine hidâyete gelmesi, Allah’a ulaştıran, O’nun lütuf ve ihsan yurduna götüren dosdoğru yola uyması teklif edildiği halde o, buna dönüp bakmaz ve önem vermez. Onun hevâsı, helâke ve yok oluşa ulaştıran yolları izlemeye davet ettiğinden o da bu yolları izlemiş ve hidâyeti terk etmiştir. u niteliğe sahip olandan daha sapık bir kimse olabilir mi? Onun zulmü, haksızlığı ve hakkı sevmeyişi sapıklığı üzerinde kalmasına sebep olmuş, Allah’ın kendisine hidâyet vermemesi sonucunu doğurmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez” buyurmaktadır. Yani ayrılmaz niteliği zulüm, yakasını bırakmayan vasfı inat olan bu kimselere hidâyet geldiği halde onlar bu hidâyeti reddettiler. Sadece hevalarının arkasından gittiler. Böylelikle onlar, kendilerinin önünde açılmış bulunan hidâyet kapılarını ve yollarını kendileri kapattılar. Buna karşılık sapıklığın ve azgınlığın kapılarını da ardına kadar açtılar. Onlar, bu azgınlık ve zulümleri içerisinde serserice dolaşmakta, bu bedbahtlık ve yok oluşları içerisinde bocalamaktadırlar. üce Allah’ın:“Eğer sana (bu isteğini yerine getirerek) karşılık vermezlerse” buyruğunda Allah Rasûlünün çağrısını kabul etmeyip de Rasûlün sözüne muhalif herhangi bir sözün arkasından giden kimsenin hiçbir şekilde hidâyete yönelmiş olamayacağına, sadece ve sadece hevânın peşine takılmış olacağına delil vardır.
51. Bu âyetler onlara tekrar tekrar okunduğunda, açıklamalarına ihtiyaç duyacakları vakit üzerlerine nazil olduğunda belki öğüt alırlar diye sözü arka arkaya ulaştırdık. Onlara bir rahmet ve bir lütuf olmak üzere peyderpey indirdik. Böylelikle bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara bir rahmet olmak üzere kısım kısım indirilmiş oldu. Bunlar kendilerinin menfaatlerine olan bir şeye niye itiraz ediyorlar ki?
Bu İlgi Çekici Kıssadan Çıkartılacak Bazı Sonuçlar ve İbretler: Bu hayret verici kıssadan alınacak birtakım ibretler ve çıkartılacak sonuçlar vardır ki biz bunların bir kısmına yer vereceğiz: 1. Allah’ın âyetlerinden, geçmiş ümmetlerdeki ibretlik azap ve takdirlerinden ancak mü’minler istifade ederler ve ancak onlar bunların aydınlığında yürürler. Kul, imanı oranında bunlardan ibret alır. Yüce Allah, kıssaları ancak onlar için anlatır. Başkalarına ise esasen Yüce Allah, hiçbir önem vermez ve onların bu kıssalardan herhangi bir nur ve hidâyet alıp yararlanmaları da söz konusu değildir. 2. Yüce Allah, bir işi murad etti mi onun sebeplerini de hazırlar. Bu sebepleri de bir anda değil tedrici olarak aşama aşama meydana getirir. 3. Ezilmiş bir ümmet, ne kadar zayıf düşürülürse düşürülsün hiçbir şekilde hakkını talep etmekten yana gevşekliğe düşmemeli, en üstün seviyeye yükseltmekten ümit kesmemelidir. Özellikle bu ümmet mazlum ise. Nitekim Yüce Allah, o zayıf ve ezilmiş ümmet olan İsrailoğullarını Firavun ve onun ileri gelenlerinin esaretinden kurtardıktan sonra yeryüzünde onlara iktidar vermiş ve onların ülkelerini onların mülkiyetlerine vermiştir. 4. Bir ümmet zelil ve ezilmiş olduğu, hakkını aramadığı ve bunu söz konusu dahi etmediği sürece hiçbir zaman ne dünyasının, ne de dininin işleri düzene girmez. Dünyada bu ümmetin önderlik makamına yükselmesi de söz konusu olmaz. 5. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ın annesine lütufta bulunmuş, uğradığı musibeti oğlunu kendisine geri vereceği ve onu peygamberlerden kılacağı müjdesi ile hafifletmiştir. 6. Yüce Allah, kulu hakkında bazı zorlukları onu daha ileri derecede sevindirmek yahut da bu yolla ondan daha büyük bir kötülüğü def etmek için takdir eder. Nitekim Yüce Allah, Mûsâ’nın annesi hakkında bu ileri derecedeki üzüntü ve kederi takdir etmişti. Bu ise oğlunun kendisine mutmain olacağı, huzur duyacağı ve sevincinin kat kat artacağı bir şekilde geri dönmesi için bir yoldu. 7. İnsanların tabiatları gereği korkmaları imana aykırı değildir ve imanı ortadan kaldırmaz. Nitekim Mûsâ’nın annesi de Mûsâ aleyhisselam’ın kendisi de o korku verici şeylerden korkmuşlardır. 8. İman artar ve eksilir. İmanı artıran ve yakîni tamamlayan en büyük unsurlardan birisi de musibetler karşısında sabretmek ve tedirgin edici hallerde Allah’ın vereceği sebattır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Şâyet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik...”(10. âyet) Yani bu yolla imanının artması, kalbinin mutmain olması için kalbine sebat verdik. 9. Allah’ın kullarına en büyük nimetlerinden ve kulun karşı karşıya kaldığı olaylarda ona olan en büyük yardımlarından birisi de o kişiye sebat vermesi, huzursuzluğunu teskin etmesi, korkulu hallerde kalbine metanet ve dehşetli hallerde ona huzur vermesidir. Bu yolla kul, hem doğru söz söyleme, hem de doğruyu yapma imkânını elde eder. Oysa huzursuzluğu, korkusu, tedirginliği devam eden kimse, sağlıklı düşünme imkânını yitirir, aklını kaybeder. Böyle bir durumda kendisine herhangi bir faydası da olmaz. 10. Kul, kaza ile kaderin ve Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini bilse dahi emrolunduğu şekilde sebepleri yerine getirmeyi ihmal etmemelidir. Bu, onun Yüce Allah’ın verdiği habere iman etmesine de aykırı değildir. Nitekim Yüce Allah, Mûsâ’nın annesine oğlunu kendisine geri döndüreceğine söz vermişti. Bununla birlikte o, oğlunun kendisine geri döndürülmesi için olanca gayretini harcamış, izini takip etmek ve onun nerede olduğunu öğrenmek üzere de kızkardeşini arkasından göndermişti. 11. Kadının ihtiyaçlarını görmek üzere dışarı çıkması ve ihtiyaç halinde erkeklerle konuşması -sakıncalı bir iş yapılmaksızın- caizdir. Nitekim Mûsâ’nın kızkardeşi ile Medyenli salih kimsenin kızları da böyle yapmışlardı. 12. Çocuk bakımı ve süt emzirme karşılığında ücret almak ve bu tür işleri yapanları tavsiye etmek caizdir. 13. Şanı Yüce Allah'ın, lütuf ve ihsanda bulunmak istediği zayıf kuluna olan rahmetinin bir tecellisi de ona yakînini artıracak türden âyetlerini göstermesi ve birtakım mucizelerine onu tanık etmesidir. Nitekim Mûsâ’nın annesinin Allah’ın vaadinin hak olduğunu kesinlikle bilmesi için oğlunu ona geri döndürmesi bu türdendir. 14. Akit yahut örf yoluyla ahdi/anlaşması bulunan bir kâfirin öldürülmesi caiz değildir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam, Kıpti olan kâfirin öldürülmesini bir günah olarak değerlendirmiş ve bundan dolayı Allah’tan mağfiret dilemiştir. 15. Haksız yere birini öldüren kimse yeryüzünde fesat çıkartan zorbalardan sayılır. 16. Başkalarını haksız yere öldürüp de bununla yeryüzünde ıslah yapmak ve masiyet işleyenleri korkutmak istediğini iddia eden bir kimse, böyle bir iddiasında yalan söylemektedir. Böyle bir kimse Yüce Allah’ın, Kıptîden naklen aktardığı şu buyrukta da olduğu gibi fesat çıkartan biridir:“(Anlaşılan) sen bu ülkede ancak bir zorba olmak istiyorsun. Islâha çalışanlardan olmak istemiyorsun.”(19. âyet) Yüce Allah, Kıptînin bu sözünü doğru bir söz olarak bize aktarmakta ve bunu reddetmemektedir. 17. Bir kimseye karşısına çıkacak bir kötülükten sakındırmak üzere hakkında söylenen birtakım sözleri bildirmek, nemime/koğuculuk değildir. Aksine bunu yapmak, farz bile olabilir. Nitekim âyette sözü edilen kişi de Mûsâ’ya öğüt vermek ve tedbir almasını sağlamak kastı ile hakkında konuşulanları haber vermişti. 18. Bir kimse, belli bir yerde kalması halinde öldürülmekten veya zarara uğramaktan korkarsa kendi elleri ile kendisini tehlikeye atmaz ve o sona kendisini teslim etmez. Aksine Mûsâ aleyhisselam’ın yaptığı gibi böyle bir yerden ayrılıp gider. 19. İki kötülük bir arada bulunur da bunlardan birisini işlemek kaçınılmaz olursa onların daha hafif ve esenliğe daha yakın olanı işlenir. Nitekim Mûsâ aleyhisselam Mısır’da kalıp öldürülmek ile yolunu bilmediği ve Rabbinden başka bir yol göstericisinin bulunmadığı, fakat birincisine göre esenliğe ulaştırma ihtimali daha yüksek olan uzak bir ülkeye gitme arasında tercih yapmakla karşı karşıya kaldığında ikincisini tercih etmişti. 20. İlmî bir meselede konuşma ihtiyacı ortaya çıkar da bu konuda söz söylemek durumunda olan kimse, iki görüşten birisini tercih edemiyor ise Rabbinden kendisine hidâyet vermesini ister ve konu ile ilgili görüşlerden doğru olanına iletmesini diler. Ancak önce kalbi ile hakkı isabet ettirme maksadını güder ve o konuyu iyice araştırır. O takdirde şüphesiz Allah, bu durumda olan kimseyi zararlı çıkarmaz. Nitekim Mûsâ da Medyen’e gitmek üzere yola koyulduğunda:“Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, dedi”(22. âyet) 21. İnsanlara merhamet etmek ve tanınan tanınmayan herkese iyilikte bulunmak, peygamberlerin ahlâkındandır. Davarları sulamak ve gücü yetmeyen kimselere yardımcı olmak da iyiliğin bir türüdür. 22. İçinde bulunulan durumu açıklayarak dua etmek -her ne kadar Yüce Allah bu hali bilse de- müstehaptır. Çünkü Yüce Allah, kulunun kendisine niyaz etmesini, huzurunda zillet ve acizliğini açığa vurmasını sever. Nitekim Mûsâ aleyhisselam da şöyle dua etmişti:“Rabbim! Gerçekten bana göndereceğin her tür hayra muhtacım.”(24. âyet) 23. Haya, özellikle şerefli insanlar için övülmeye değer huylardandır. 24. Yapılan iyilikleri mükâfatlandırmak, eskiden beri geçmiş ümmetlerde de görülen âdetlerdendir. 25. Kul, Yüce Allah için bir iş yapacak olur da daha sonra böyle bir maksadı olmaksızın karşılığında mükâfat elde ederse bundan dolayı kınanmaz. Nitekim Mûsâ aleyhisselam, yaptığı iyiliğe karşı Medyenli zatın verdiği mükâfatı -öyle bir maksadı önceden olmamakla birlikte ve kalbinden bunun bir karşılığını almak umudunu beslememesine rağmen- kabul etmişti. 26. İcâre (ücretle çalışmak ve kira) meşrudur. Yapılacak işin miktarı tespit edilemeyecek türden olan koyun çobanlığı ve benzeri işler hakkında da caizdir. Bu gibi hususlarda örfün hükmüne başvurulur. 27. Menfaat karşılığı icare -bu menfaat evlilik menfaati olsa bile- caizdir. 28. Bir kimse, kızı için hayırlı gördüğü bir erkeğe talip olmasından dolayı kınanmaz. 29. Bir kimsenin ücretle tutacağı en hayırlı kişi, güçlü ve güvenilir olan kişidir. 30. Kişinin, yanında ücretle çalıştırdığı kimseye ve hizmetçisine güzel ahlâk ile davranması, işinde ona zorluk çıkarmaması ahlâkın üstün değerlerindendir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber sana zorluk çıkarmak da istemem. İnşallah beni iyilerden bulacaksın.”(27. âyet) 31. İcare ve benzeri akitleri şahitsiz olarak yapmak caizdir. Çünkü Yüce Allah:“Allah da söylediklerimize şahittir”(28. âyet) buyurmaktadır. 32. Yüce Allah’ın, Mûsâ aleyhisselam vasıtası ile göstermiş olduğu apaçık belgeler ve göz kamaştırıcı mucizelerden bazısı şunlardı: Yılan, elinin herhangi bir hastalık olmaksızın bembeyaz olması, Allah’ın Mûsâ ve Hârûn’u -ikisine de selâm olsun- Firavun’dan ve suda boğulmaktan kurtarması. 33. Kişiye verilecek en büyük cezalardan birisi, kötülükte önder olmasıdır. Bu da kişinin Allah’ın âyet ve apaçık belgelerine karşı çıkışı oranında söz konusu olur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın herhangi bir kuluna ihsan ettiği en büyük nimetler arasında o kimseyi hayırda bir önder, doğru yolu bulmuş ve doğru yola ileten bir kimse kılmasıdır. 34. Bu buyruklarda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletine dair apaçık bir delil vardır. Çünkü o, bu kıssayı etraflı bir şekilde haber vermiştir. Bu kıssa, bütün tafsilâtı ile gerçeğe uygundur. Bununla diğer peygamberlerin de doğruluğunu ortaya koymuş, apaçık hakkı bu yolla desteklemiştir. ysa bu olayların hiçbirisine tanık olmamıştı ve o yerlerden herhangi birisinde bulunmamıştı. Bu hususlara dair hiçbir ders okumuş da değildi. İlim ehlinden hiçbir kimseyle oturup kalkmamıştı. Onun okudukları ancak Rahmân ve Rahîm’in risaletidir. Keremi bol, lütfu sonsuz olanın ona indirdiği bir vahyidir. Bu vahiy, bilmeyen bir kavmi, uyarılardan ve peygamberlerden gafil olan kimseleri uyarsın diye ona indirilmiştir. Allah’ın salat ve selamı sadece verdiği haberi ile Allah’ın rasûlü olduğunu gösteren, sadece emir ve yasakları ile aydınlık akılları uyandırarak bunların Allah tarafından gönderildiğini ortaya koyan o yüce zata olsun. em nasıl böyle olmasın ki? Öncekilerin de sonrakilerin de haberleri, alemlerin Rabbi olan Allah’tan getirdiği şeriat, onun fıtratında bulunan üstün ahlâkın ancak derece itibari ile insanların en yüksek mertebesinde bulunan kimsede olabileceği, dininin ve ümmetinin apaçık bir zafer kazanması onun getirdiklerinin doğruluğunu ve gerçekliğini ittifakla ortaya koymaktadır. Nitekim onun dini, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşmış, ümmeti de ülkelerin büyük bir bölümünü kılıçla ve mızrakla, kalpleri de iman ve ilimle fethetmişlerdir. âlâ inat eden ümmetler ve kâfir yöneticiler sözbirliği halinde ona hücum etmekte, ona karşı türlü tuzaklar kurmakta, nurunu söndürmek için planlar hazırlamakta, onu gizleyip saklamak, yeryüzünde onun yayılışını durdurmak için çalışıp çabalamaktadır. Halbuki bu din, onların hepsinin gözlerini kamaştırmış ve bütün tedbirlerinin üstüne çıkmıştır. Her geçen gün onun gelişmesi artmakta, belgeleri gittikçe açıklık kazanmaktadır. Her zaman bütün âlemlere ibret teşkil eden, bütün âlemlere hidâyet olan, doğruyu araştıran akıllı kimseler için nur ve basiret kaynağı olan delil ve belgeleri daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Hamd, yalnızca Yüce Allah’adır. ***
Kasas 28:52
52- O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, ona da iman ederler. 53- Onlara okunduğunda da derler ki:“Biz ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelen haktır. Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” 54- İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilecektir. Hem onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler. 55- Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki:“Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. (Bizden yana) selâm olsun size. Bizim cahillerle işimiz olmaz.”
52. Şanı Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in büyüklüğünü, doğruluğunu, gerçekliğini, hakkı bilen kimselerin onu tanıdıklarını, ona iman ettiklerini, onun hak olduğunu itiraf ve kabul ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler...” Bunlar, herhangi bir değişiklik yapmadan Tevrat ve İncil’e olduğu gibi iman edenlerdir, “ona” yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e ve onu getirene “iman ederler.”
53. “Onlara okunduğunda da” onu dinler, ona itaat eder ve “derler ki: Biz ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelen haktır.” Çünkü bu kitap, geçmiş peygamberlerin getirdiklerine uygundur. Önceki kitaplarda sözü edilen şeyler ile uyum arzetmektedir. Doğru haberleri ihtiva ettiği gibi son derece hikmete uygun emir ve yasaklar da ihtiva etmektedir. şte şahitlikleri fayda veren, sözlerinin yararı olan kimseler bunlardır. Çünkü bunlar, söylediklerini ancak bilgi ve basirete dayalı olarak söylerler. Zira onlar bilgi sahibidirler, bilir kişidirler, Kitap ehlidirler. Onların dışındakilerin reddedişlerinin ve hakka karşı çıkışlarının ise delil olmak şöyle dursun bir şüphe özelliği dahi yoktur. Zira onların dışındakiler, bu hususta ya büsbütün cahildir ya da hakka karşı bile bile inat eden, bilmezlikten gelen kimselerdir. üce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)“Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” İşte biz, Yüce Allah’ın bize lütfetmiş olduğu iman ve İslâm üzere sebat ettik ve bundan dolayı da bu Kur’ân’ı tasdik ettik. Önce indirilen kitaplara iman ettiğimiz gibi son indirilen Kitaba da iman ettik. Bizim dışımızdakiler ise bu Kitabı yalanlamak ile önceki kitaplara olan imanları ile çelişmektedirler.
54. “İşte bunlara” yani her iki kitaba iman edenlere “sabrettikleri için” iman üzere sabredip salih amel üzere de sebat gösterdikleri için, herhangi bir şüphenin kendilerini sarsmadığı, baş olma sevdası veya herhangi bir arzunun imandan geri çevirmediği o kimselere “ecirleri iki kere verilecektir.” Biri ilk imanlarına karşılık, diğeri de ikinci imanlarına karşılıktır. ağlam imanlarının bir sonucu olarak onlar “kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani onların izlediği yol ve adetleri, herkese iyilikte bulunmaktır. Kendilerine söz ve davranış ile kötülük yapan kimselere dahi güzel söz ve övülmeye değer davranışlarla karşılık verirler. Çünkü onlar, bu büyük ahlâkın ne kadar faziletli olduğunu ve böyle bir işi ancak büyük bir nasibe sahip kimselerin yaptığını bilirler.
55. “Boş söz işittiklerinde” cahil bir kimse onlara hitap edip kendilerine boş bir söz söylediği takdirde “ondan yüz çevirirler ve” Rahmân’ın özlü akıl sahibi olan salih kullarının söylediği sözlerle hitap ederek “derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size.” Yani herkes yaptığı amelin karşılığını görecektir. Kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmeyecektir. Buna bağlı olarak onlar, cahillerin söyledikleri boş ve faydasız sözlerden ve yaptıkları batıl işlerden öncelikle uzak dururlar. “(Bizden yana) selâm olsun size” yani bizden hayırdan başka bir söz işitmezsiniz. Bizler sizin cahilliğinizin gereği olan sözlerle sizi muhatap almayız. Sizler kendiniz için böyle aşağılık davranışları kabul etseniz dahi biz kendimize böyle şeyleri yakıştırmayız. Bu gibi şeylere dalmaktan kendimizi koruruz. “Bizim” hiçbir şekilde “cahillerle işimiz olmaz.”
Kasas 28:53
52- O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, ona da iman ederler. 53- Onlara okunduğunda da derler ki:“Biz ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelen haktır. Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” 54- İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilecektir. Hem onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler. 55- Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki:“Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. (Bizden yana) selâm olsun size. Bizim cahillerle işimiz olmaz.”
52. Şanı Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in büyüklüğünü, doğruluğunu, gerçekliğini, hakkı bilen kimselerin onu tanıdıklarını, ona iman ettiklerini, onun hak olduğunu itiraf ve kabul ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler...” Bunlar, herhangi bir değişiklik yapmadan Tevrat ve İncil’e olduğu gibi iman edenlerdir, “ona” yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e ve onu getirene “iman ederler.”
53. “Onlara okunduğunda da” onu dinler, ona itaat eder ve “derler ki: Biz ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelen haktır.” Çünkü bu kitap, geçmiş peygamberlerin getirdiklerine uygundur. Önceki kitaplarda sözü edilen şeyler ile uyum arzetmektedir. Doğru haberleri ihtiva ettiği gibi son derece hikmete uygun emir ve yasaklar da ihtiva etmektedir. şte şahitlikleri fayda veren, sözlerinin yararı olan kimseler bunlardır. Çünkü bunlar, söylediklerini ancak bilgi ve basirete dayalı olarak söylerler. Zira onlar bilgi sahibidirler, bilir kişidirler, Kitap ehlidirler. Onların dışındakilerin reddedişlerinin ve hakka karşı çıkışlarının ise delil olmak şöyle dursun bir şüphe özelliği dahi yoktur. Zira onların dışındakiler, bu hususta ya büsbütün cahildir ya da hakka karşı bile bile inat eden, bilmezlikten gelen kimselerdir. üce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)“Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” İşte biz, Yüce Allah’ın bize lütfetmiş olduğu iman ve İslâm üzere sebat ettik ve bundan dolayı da bu Kur’ân’ı tasdik ettik. Önce indirilen kitaplara iman ettiğimiz gibi son indirilen Kitaba da iman ettik. Bizim dışımızdakiler ise bu Kitabı yalanlamak ile önceki kitaplara olan imanları ile çelişmektedirler.
54. “İşte bunlara” yani her iki kitaba iman edenlere “sabrettikleri için” iman üzere sabredip salih amel üzere de sebat gösterdikleri için, herhangi bir şüphenin kendilerini sarsmadığı, baş olma sevdası veya herhangi bir arzunun imandan geri çevirmediği o kimselere “ecirleri iki kere verilecektir.” Biri ilk imanlarına karşılık, diğeri de ikinci imanlarına karşılıktır. ağlam imanlarının bir sonucu olarak onlar “kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani onların izlediği yol ve adetleri, herkese iyilikte bulunmaktır. Kendilerine söz ve davranış ile kötülük yapan kimselere dahi güzel söz ve övülmeye değer davranışlarla karşılık verirler. Çünkü onlar, bu büyük ahlâkın ne kadar faziletli olduğunu ve böyle bir işi ancak büyük bir nasibe sahip kimselerin yaptığını bilirler.
55. “Boş söz işittiklerinde” cahil bir kimse onlara hitap edip kendilerine boş bir söz söylediği takdirde “ondan yüz çevirirler ve” Rahmân’ın özlü akıl sahibi olan salih kullarının söylediği sözlerle hitap ederek “derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size.” Yani herkes yaptığı amelin karşılığını görecektir. Kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmeyecektir. Buna bağlı olarak onlar, cahillerin söyledikleri boş ve faydasız sözlerden ve yaptıkları batıl işlerden öncelikle uzak dururlar. “(Bizden yana) selâm olsun size” yani bizden hayırdan başka bir söz işitmezsiniz. Bizler sizin cahilliğinizin gereği olan sözlerle sizi muhatap almayız. Sizler kendiniz için böyle aşağılık davranışları kabul etseniz dahi biz kendimize böyle şeyleri yakıştırmayız. Bu gibi şeylere dalmaktan kendimizi koruruz. “Bizim” hiçbir şekilde “cahillerle işimiz olmaz.”
Kasas 28:54
52- O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, ona da iman ederler. 53- Onlara okunduğunda da derler ki:“Biz ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelen haktır. Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” 54- İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilecektir. Hem onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler. 55- Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki:“Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. (Bizden yana) selâm olsun size. Bizim cahillerle işimiz olmaz.”
52. Şanı Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in büyüklüğünü, doğruluğunu, gerçekliğini, hakkı bilen kimselerin onu tanıdıklarını, ona iman ettiklerini, onun hak olduğunu itiraf ve kabul ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler...” Bunlar, herhangi bir değişiklik yapmadan Tevrat ve İncil’e olduğu gibi iman edenlerdir, “ona” yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e ve onu getirene “iman ederler.”
53. “Onlara okunduğunda da” onu dinler, ona itaat eder ve “derler ki: Biz ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelen haktır.” Çünkü bu kitap, geçmiş peygamberlerin getirdiklerine uygundur. Önceki kitaplarda sözü edilen şeyler ile uyum arzetmektedir. Doğru haberleri ihtiva ettiği gibi son derece hikmete uygun emir ve yasaklar da ihtiva etmektedir. şte şahitlikleri fayda veren, sözlerinin yararı olan kimseler bunlardır. Çünkü bunlar, söylediklerini ancak bilgi ve basirete dayalı olarak söylerler. Zira onlar bilgi sahibidirler, bilir kişidirler, Kitap ehlidirler. Onların dışındakilerin reddedişlerinin ve hakka karşı çıkışlarının ise delil olmak şöyle dursun bir şüphe özelliği dahi yoktur. Zira onların dışındakiler, bu hususta ya büsbütün cahildir ya da hakka karşı bile bile inat eden, bilmezlikten gelen kimselerdir. üce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)“Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” İşte biz, Yüce Allah’ın bize lütfetmiş olduğu iman ve İslâm üzere sebat ettik ve bundan dolayı da bu Kur’ân’ı tasdik ettik. Önce indirilen kitaplara iman ettiğimiz gibi son indirilen Kitaba da iman ettik. Bizim dışımızdakiler ise bu Kitabı yalanlamak ile önceki kitaplara olan imanları ile çelişmektedirler.
54. “İşte bunlara” yani her iki kitaba iman edenlere “sabrettikleri için” iman üzere sabredip salih amel üzere de sebat gösterdikleri için, herhangi bir şüphenin kendilerini sarsmadığı, baş olma sevdası veya herhangi bir arzunun imandan geri çevirmediği o kimselere “ecirleri iki kere verilecektir.” Biri ilk imanlarına karşılık, diğeri de ikinci imanlarına karşılıktır. ağlam imanlarının bir sonucu olarak onlar “kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani onların izlediği yol ve adetleri, herkese iyilikte bulunmaktır. Kendilerine söz ve davranış ile kötülük yapan kimselere dahi güzel söz ve övülmeye değer davranışlarla karşılık verirler. Çünkü onlar, bu büyük ahlâkın ne kadar faziletli olduğunu ve böyle bir işi ancak büyük bir nasibe sahip kimselerin yaptığını bilirler.
55. “Boş söz işittiklerinde” cahil bir kimse onlara hitap edip kendilerine boş bir söz söylediği takdirde “ondan yüz çevirirler ve” Rahmân’ın özlü akıl sahibi olan salih kullarının söylediği sözlerle hitap ederek “derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size.” Yani herkes yaptığı amelin karşılığını görecektir. Kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmeyecektir. Buna bağlı olarak onlar, cahillerin söyledikleri boş ve faydasız sözlerden ve yaptıkları batıl işlerden öncelikle uzak dururlar. “(Bizden yana) selâm olsun size” yani bizden hayırdan başka bir söz işitmezsiniz. Bizler sizin cahilliğinizin gereği olan sözlerle sizi muhatap almayız. Sizler kendiniz için böyle aşağılık davranışları kabul etseniz dahi biz kendimize böyle şeyleri yakıştırmayız. Bu gibi şeylere dalmaktan kendimizi koruruz. “Bizim” hiçbir şekilde “cahillerle işimiz olmaz.”
Kasas 28:55
52- O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, ona da iman ederler. 53- Onlara okunduğunda da derler ki:“Biz ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelen haktır. Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” 54- İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilecektir. Hem onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler. 55- Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki:“Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. (Bizden yana) selâm olsun size. Bizim cahillerle işimiz olmaz.”
52. Şanı Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in büyüklüğünü, doğruluğunu, gerçekliğini, hakkı bilen kimselerin onu tanıdıklarını, ona iman ettiklerini, onun hak olduğunu itiraf ve kabul ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (Kur'ân’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler...” Bunlar, herhangi bir değişiklik yapmadan Tevrat ve İncil’e olduğu gibi iman edenlerdir, “ona” yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e ve onu getirene “iman ederler.”
53. “Onlara okunduğunda da” onu dinler, ona itaat eder ve “derler ki: Biz ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelen haktır.” Çünkü bu kitap, geçmiş peygamberlerin getirdiklerine uygundur. Önceki kitaplarda sözü edilen şeyler ile uyum arzetmektedir. Doğru haberleri ihtiva ettiği gibi son derece hikmete uygun emir ve yasaklar da ihtiva etmektedir. şte şahitlikleri fayda veren, sözlerinin yararı olan kimseler bunlardır. Çünkü bunlar, söylediklerini ancak bilgi ve basirete dayalı olarak söylerler. Zira onlar bilgi sahibidirler, bilir kişidirler, Kitap ehlidirler. Onların dışındakilerin reddedişlerinin ve hakka karşı çıkışlarının ise delil olmak şöyle dursun bir şüphe özelliği dahi yoktur. Zira onların dışındakiler, bu hususta ya büsbütün cahildir ya da hakka karşı bile bile inat eden, bilmezlikten gelen kimselerdir. üce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar, çenelerinin üzerine secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)“Zaten biz ondan önce de müslüman idik.” İşte biz, Yüce Allah’ın bize lütfetmiş olduğu iman ve İslâm üzere sebat ettik ve bundan dolayı da bu Kur’ân’ı tasdik ettik. Önce indirilen kitaplara iman ettiğimiz gibi son indirilen Kitaba da iman ettik. Bizim dışımızdakiler ise bu Kitabı yalanlamak ile önceki kitaplara olan imanları ile çelişmektedirler.
54. “İşte bunlara” yani her iki kitaba iman edenlere “sabrettikleri için” iman üzere sabredip salih amel üzere de sebat gösterdikleri için, herhangi bir şüphenin kendilerini sarsmadığı, baş olma sevdası veya herhangi bir arzunun imandan geri çevirmediği o kimselere “ecirleri iki kere verilecektir.” Biri ilk imanlarına karşılık, diğeri de ikinci imanlarına karşılıktır. ağlam imanlarının bir sonucu olarak onlar “kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani onların izlediği yol ve adetleri, herkese iyilikte bulunmaktır. Kendilerine söz ve davranış ile kötülük yapan kimselere dahi güzel söz ve övülmeye değer davranışlarla karşılık verirler. Çünkü onlar, bu büyük ahlâkın ne kadar faziletli olduğunu ve böyle bir işi ancak büyük bir nasibe sahip kimselerin yaptığını bilirler.
55. “Boş söz işittiklerinde” cahil bir kimse onlara hitap edip kendilerine boş bir söz söylediği takdirde “ondan yüz çevirirler ve” Rahmân’ın özlü akıl sahibi olan salih kullarının söylediği sözlerle hitap ederek “derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size.” Yani herkes yaptığı amelin karşılığını görecektir. Kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmeyecektir. Buna bağlı olarak onlar, cahillerin söyledikleri boş ve faydasız sözlerden ve yaptıkları batıl işlerden öncelikle uzak dururlar. “(Bizden yana) selâm olsun size” yani bizden hayırdan başka bir söz işitmezsiniz. Bizler sizin cahilliğinizin gereği olan sözlerle sizi muhatap almayız. Sizler kendiniz için böyle aşağılık davranışları kabul etseniz dahi biz kendimize böyle şeyleri yakıştırmayız. Bu gibi şeylere dalmaktan kendimizi koruruz. “Bizim” hiçbir şekilde “cahillerle işimiz olmaz.”
Kasas 28:56
56- Şüphe yok ki sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsin; fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri de daha iyi bilir.
56. Yüce Allah şunu haber vermektedir: Ey Muhammed! Sen -ki senin dışındakiler de buna dahildir- hiçbir kimseyi hidâyete erdiremezsin. İsterse bu, en sevdiğin insan olsun. Şüphesiz ki insanların, başkalarını hidâyete iletebilmeleri, güçleri çerçevesinde olan bir şey değildir. Kimsenin kalbinde imanı var edemezler. Bu, ancak Yüce Allah’ın elinde olan bir iştir. O, dilediğine hidâyet verir. Kimin hidâyete elverişli olduğunu da en iyi bilen O’dur. Böyle kimselere O hidâyet verir. Kimin elverişli olmadığını en iyi bilen de O’dur. Böylelerini de sapıklığı üzere bırakır. üce Allah’ın:“Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola hidayet edersin.”(eş-Şûrâ, 42/52) buyruğunda Rasûlün hidâyete iletebildiğinin söz konusu edilmesine gelince buradaki hidâyete iletme, dosdoğru yolu beyan edip irşad etme anlamındaki hidâyettir. Yüce Rasûl, dosdoğru yolu açıklar, onu izlemeye teşvik eder, insanların o yolu izlemeleri için olanca gayretini harcar. Ama onların kalplerinde imanı var etmeye, fiilen hidâyet bulma tevfikini onlara vermeye gelince bu, onun için mümkün değildir. Eğer onun buna gücü yetse idi hiç şüphesiz kendisine iyilikte bulunan, destek olan, kavmine karşı kendisini koruyan amcası Ebu Talib’i hidâyete erdirirdi. Bunu yapamadı, ama amcasına tam anlamı ile samimi olarak öğüt vermek ve onu dine davet etmek sureti ile iyilikte bulundu ki onun bu iyilikleri hiç şüphesiz amcasının kendisine yaptıklarından çok daha büyüktür. Ancak hidâyet, Allah’ın elinde olan bir şeydir.
Kasas 28:57
57- Dediler ki:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. 58- Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur. (Hepsine) Biz varis olduk. 59- Rabbin, ülkelerin ana şehirlerine ahalisine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmez. Biz, ancak halkı zalim olan ülkeleri helâk etmişizdir.
57. Şanı Yüce Allah, Kureyşliler ile Mekke ahalisinden yalanlayıcıların o yüce Rasûle şöyle dediklerini haber vermektedir:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak” öldürülmek, esir edilmek, mallarımızın talan edilmesi sureti ile “yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Çünkü insanlar sana düşmanlık ve muhalefet etmiş bulunuyorlar. Biz sana uyacak olursak, bütün insanların düşmanlığına maruz kalırız. Oysa bizim onlara karşı koyacak gücümüz yok. nların söyledikleri bu sözler, Allah hakkında kötü zan beslediklerini, Allah’ın; dinini zafere ulaştırmayacağını, sözünü yüceltmeyeceğini, aksine dinine mensup kimselerin aleyhine diğer insanlara imkân ve iktidar vererek onları en kötü işkencelere maruz bırakacağını zannettiklerini ve bu batıl zanlarının gereği olarak da batılın hakka üstün geleceğini düşündüklerini göstermektedir. Yüce Allah da insanlar arasında sadece kendilerine özel olarak ihsan ettiği hallerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi?” Biz, onlara gidip gelenlerin pek çok olduğu, ziyaretçilerin gelip ziyaret ettikleri o Harem bölgesinde yerleştirip onları türlü imkânlarla donatmadık mı? Ki uzak, yakın herkes bu Hareme saygı duymaktadır. Orada bulunanlar tedirgin edilmez, az olsun çok olsun mallarına dokunulmaz ve küçük görülmezler. Halbuki çevrelerinde bulunan bütün yerleri dört bir yandan korku kuşatmış bulunuyor, ahalileri güven ve huzur içinde değildirler. halde bunlar başkalarının sahip olmadıkları bu tam güvenlik, kendilerine rızık olmak üzere her bir yandan gelen ve bolluk içerisinde yaşamalarını sağlayan mahsullerden, yiyeceklerden ve mallardan oluşan bu pek bol rızık dolayısı ile Rablerine hamd etsinler. Bu güvenliklerinin, bolluklarının, rahat yaşayışlarının kemale ermesi için bu şerefli rasûle tâbi olsunlar. Sakın onu yalanlamasınlar. Sahip oldukları nimetler dolayısı ile şımarmasınlar. O vakit güvenlikleri korkuya, güç ve kuvvetleri zillete, zenginlikleri de fakirliğe dönüştürülür. nedenle Yüce Allah onları, kendilerinden önceki ümmetlere yaptıklarını hatırlatarak tehdit etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
58. “Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik.” O ülke ahalisi, bol geçimleri sebebiyle böbürlendiler, onlarla meşgul olup oyalandılar da peygamberlere iman etmediler. Allah da onları helâk etti. Onların bu nimetlerini ellerinden aldı ve onlara azabını gönderdi. “İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur.” Çünkü helâk onlara peş peşe gelmiş ve ardı arkasına yok edilmişlerdir. Onlardan sonra da meskenleri ıpıssız kalmıştır. ullara “Biz varis olduk.” Onları öldürürüz de kendilerini faydalandırdığımız bütün nimetler de Bize döner. Sonra onları huzurumuza getirir ve amellerinin karşılığını onlara veririz.
59. Kendilerine peygamber göndermeksizin ve onlara karşı delilleri ortaya koymaksızın sırf küfürleri sebebi ile ümmetleri azaba uğratmamak, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin ülkelerin ana şehirlerine” yani insanların gidip geldikleri kasaba ve şehirlerine, onların etrafında bulunanların orada ihtiyaçlarını karşıladıkları ve orada olup bitenden haberdar oldukları yerlere “ahalisine” peygamberin getirdiğinin doğruluğuna ve kendilerini çağırdığı davetin gerçekliğine delil teşkil edecek “âyetlerimizi okuyan” ve böylelikle sözleri uzaktakine de yakındakine de ulaşan “bir peygamber göndermedikçe” sırf küfür ve zulümleri sebebi ile “onları helâk etmez.” Oysa uzak, kıyıda köşede kalmış şehirlere peygamber gönderilmesi halinde böyle olmaz. Böyle bir durumda okunan âyetlerin pek çoğuna gizli kalması ihtimali vardır. Ayrı oranın insanlarının kaba ve katı kimseler olması da çok büyük ihtimaldir. Ana şehirlerde ise bu tür meseleler kolayca açığa çıkıp yayılır, kimseye gizli kalmaz ve çoğunlukla onların ahalisi diğerlerine göre daha az kaba ve katı kimselerdir. “Biz ancak halkı” küfür ve masiyetlerle “zalim olan” ve cezayı hak eden “ülkeleri helâk etmişizdir.” Hülasa Allah kime azap ederse mutlaka zulmü sebebi ile ve ona karşı delili ortaya koyduktan sonra azap eder.
Kasas 28:58
57- Dediler ki:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. 58- Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur. (Hepsine) Biz varis olduk. 59- Rabbin, ülkelerin ana şehirlerine ahalisine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmez. Biz, ancak halkı zalim olan ülkeleri helâk etmişizdir.
57. Şanı Yüce Allah, Kureyşliler ile Mekke ahalisinden yalanlayıcıların o yüce Rasûle şöyle dediklerini haber vermektedir:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak” öldürülmek, esir edilmek, mallarımızın talan edilmesi sureti ile “yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Çünkü insanlar sana düşmanlık ve muhalefet etmiş bulunuyorlar. Biz sana uyacak olursak, bütün insanların düşmanlığına maruz kalırız. Oysa bizim onlara karşı koyacak gücümüz yok. nların söyledikleri bu sözler, Allah hakkında kötü zan beslediklerini, Allah’ın; dinini zafere ulaştırmayacağını, sözünü yüceltmeyeceğini, aksine dinine mensup kimselerin aleyhine diğer insanlara imkân ve iktidar vererek onları en kötü işkencelere maruz bırakacağını zannettiklerini ve bu batıl zanlarının gereği olarak da batılın hakka üstün geleceğini düşündüklerini göstermektedir. Yüce Allah da insanlar arasında sadece kendilerine özel olarak ihsan ettiği hallerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi?” Biz, onlara gidip gelenlerin pek çok olduğu, ziyaretçilerin gelip ziyaret ettikleri o Harem bölgesinde yerleştirip onları türlü imkânlarla donatmadık mı? Ki uzak, yakın herkes bu Hareme saygı duymaktadır. Orada bulunanlar tedirgin edilmez, az olsun çok olsun mallarına dokunulmaz ve küçük görülmezler. Halbuki çevrelerinde bulunan bütün yerleri dört bir yandan korku kuşatmış bulunuyor, ahalileri güven ve huzur içinde değildirler. halde bunlar başkalarının sahip olmadıkları bu tam güvenlik, kendilerine rızık olmak üzere her bir yandan gelen ve bolluk içerisinde yaşamalarını sağlayan mahsullerden, yiyeceklerden ve mallardan oluşan bu pek bol rızık dolayısı ile Rablerine hamd etsinler. Bu güvenliklerinin, bolluklarının, rahat yaşayışlarının kemale ermesi için bu şerefli rasûle tâbi olsunlar. Sakın onu yalanlamasınlar. Sahip oldukları nimetler dolayısı ile şımarmasınlar. O vakit güvenlikleri korkuya, güç ve kuvvetleri zillete, zenginlikleri de fakirliğe dönüştürülür. nedenle Yüce Allah onları, kendilerinden önceki ümmetlere yaptıklarını hatırlatarak tehdit etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
58. “Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik.” O ülke ahalisi, bol geçimleri sebebiyle böbürlendiler, onlarla meşgul olup oyalandılar da peygamberlere iman etmediler. Allah da onları helâk etti. Onların bu nimetlerini ellerinden aldı ve onlara azabını gönderdi. “İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur.” Çünkü helâk onlara peş peşe gelmiş ve ardı arkasına yok edilmişlerdir. Onlardan sonra da meskenleri ıpıssız kalmıştır. ullara “Biz varis olduk.” Onları öldürürüz de kendilerini faydalandırdığımız bütün nimetler de Bize döner. Sonra onları huzurumuza getirir ve amellerinin karşılığını onlara veririz.
59. Kendilerine peygamber göndermeksizin ve onlara karşı delilleri ortaya koymaksızın sırf küfürleri sebebi ile ümmetleri azaba uğratmamak, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin ülkelerin ana şehirlerine” yani insanların gidip geldikleri kasaba ve şehirlerine, onların etrafında bulunanların orada ihtiyaçlarını karşıladıkları ve orada olup bitenden haberdar oldukları yerlere “ahalisine” peygamberin getirdiğinin doğruluğuna ve kendilerini çağırdığı davetin gerçekliğine delil teşkil edecek “âyetlerimizi okuyan” ve böylelikle sözleri uzaktakine de yakındakine de ulaşan “bir peygamber göndermedikçe” sırf küfür ve zulümleri sebebi ile “onları helâk etmez.” Oysa uzak, kıyıda köşede kalmış şehirlere peygamber gönderilmesi halinde böyle olmaz. Böyle bir durumda okunan âyetlerin pek çoğuna gizli kalması ihtimali vardır. Ayrı oranın insanlarının kaba ve katı kimseler olması da çok büyük ihtimaldir. Ana şehirlerde ise bu tür meseleler kolayca açığa çıkıp yayılır, kimseye gizli kalmaz ve çoğunlukla onların ahalisi diğerlerine göre daha az kaba ve katı kimselerdir. “Biz ancak halkı” küfür ve masiyetlerle “zalim olan” ve cezayı hak eden “ülkeleri helâk etmişizdir.” Hülasa Allah kime azap ederse mutlaka zulmü sebebi ile ve ona karşı delili ortaya koyduktan sonra azap eder.
Kasas 28:59
57- Dediler ki:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. 58- Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur. (Hepsine) Biz varis olduk. 59- Rabbin, ülkelerin ana şehirlerine ahalisine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmez. Biz, ancak halkı zalim olan ülkeleri helâk etmişizdir.
57. Şanı Yüce Allah, Kureyşliler ile Mekke ahalisinden yalanlayıcıların o yüce Rasûle şöyle dediklerini haber vermektedir:“Seninle birlikte hidâyete uyarsak” öldürülmek, esir edilmek, mallarımızın talan edilmesi sureti ile “yerimizden-yurdumuzdan ediliriz.” Çünkü insanlar sana düşmanlık ve muhalefet etmiş bulunuyorlar. Biz sana uyacak olursak, bütün insanların düşmanlığına maruz kalırız. Oysa bizim onlara karşı koyacak gücümüz yok. nların söyledikleri bu sözler, Allah hakkında kötü zan beslediklerini, Allah’ın; dinini zafere ulaştırmayacağını, sözünü yüceltmeyeceğini, aksine dinine mensup kimselerin aleyhine diğer insanlara imkân ve iktidar vererek onları en kötü işkencelere maruz bırakacağını zannettiklerini ve bu batıl zanlarının gereği olarak da batılın hakka üstün geleceğini düşündüklerini göstermektedir. Yüce Allah da insanlar arasında sadece kendilerine özel olarak ihsan ettiği hallerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere her türden ürünlerin getirilip toplandığı, güven dolu ve saygın/dokunulmaz o yere biz yerleştirmedik mi?” Biz, onlara gidip gelenlerin pek çok olduğu, ziyaretçilerin gelip ziyaret ettikleri o Harem bölgesinde yerleştirip onları türlü imkânlarla donatmadık mı? Ki uzak, yakın herkes bu Hareme saygı duymaktadır. Orada bulunanlar tedirgin edilmez, az olsun çok olsun mallarına dokunulmaz ve küçük görülmezler. Halbuki çevrelerinde bulunan bütün yerleri dört bir yandan korku kuşatmış bulunuyor, ahalileri güven ve huzur içinde değildirler. halde bunlar başkalarının sahip olmadıkları bu tam güvenlik, kendilerine rızık olmak üzere her bir yandan gelen ve bolluk içerisinde yaşamalarını sağlayan mahsullerden, yiyeceklerden ve mallardan oluşan bu pek bol rızık dolayısı ile Rablerine hamd etsinler. Bu güvenliklerinin, bolluklarının, rahat yaşayışlarının kemale ermesi için bu şerefli rasûle tâbi olsunlar. Sakın onu yalanlamasınlar. Sahip oldukları nimetler dolayısı ile şımarmasınlar. O vakit güvenlikleri korkuya, güç ve kuvvetleri zillete, zenginlikleri de fakirliğe dönüştürülür. nedenle Yüce Allah onları, kendilerinden önceki ümmetlere yaptıklarını hatırlatarak tehdit etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
58. “Biz (rahat) yaşamlarından dolayı şımarmış nice ülkeleri helâk ettik.” O ülke ahalisi, bol geçimleri sebebiyle böbürlendiler, onlarla meşgul olup oyalandılar da peygamberlere iman etmediler. Allah da onları helâk etti. Onların bu nimetlerini ellerinden aldı ve onlara azabını gönderdi. “İşte meskenleri! Oralarda onlardan sonra çok az oturulmuştur.” Çünkü helâk onlara peş peşe gelmiş ve ardı arkasına yok edilmişlerdir. Onlardan sonra da meskenleri ıpıssız kalmıştır. ullara “Biz varis olduk.” Onları öldürürüz de kendilerini faydalandırdığımız bütün nimetler de Bize döner. Sonra onları huzurumuza getirir ve amellerinin karşılığını onlara veririz.
59. Kendilerine peygamber göndermeksizin ve onlara karşı delilleri ortaya koymaksızın sırf küfürleri sebebi ile ümmetleri azaba uğratmamak, Yüce Allah’ın hikmet ve rahmetinin bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin ülkelerin ana şehirlerine” yani insanların gidip geldikleri kasaba ve şehirlerine, onların etrafında bulunanların orada ihtiyaçlarını karşıladıkları ve orada olup bitenden haberdar oldukları yerlere “ahalisine” peygamberin getirdiğinin doğruluğuna ve kendilerini çağırdığı davetin gerçekliğine delil teşkil edecek “âyetlerimizi okuyan” ve böylelikle sözleri uzaktakine de yakındakine de ulaşan “bir peygamber göndermedikçe” sırf küfür ve zulümleri sebebi ile “onları helâk etmez.” Oysa uzak, kıyıda köşede kalmış şehirlere peygamber gönderilmesi halinde böyle olmaz. Böyle bir durumda okunan âyetlerin pek çoğuna gizli kalması ihtimali vardır. Ayrı oranın insanlarının kaba ve katı kimseler olması da çok büyük ihtimaldir. Ana şehirlerde ise bu tür meseleler kolayca açığa çıkıp yayılır, kimseye gizli kalmaz ve çoğunlukla onların ahalisi diğerlerine göre daha az kaba ve katı kimselerdir. “Biz ancak halkı” küfür ve masiyetlerle “zalim olan” ve cezayı hak eden “ülkeleri helâk etmişizdir.” Hülasa Allah kime azap ederse mutlaka zulmü sebebi ile ve ona karşı delili ortaya koyduktan sonra azap eder.
Kasas 28:60
60. Size verilen her şey, dünya hayatının (geçici) menfaati ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 61- Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse, hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz, sonra da Kıyamet günü (hesap ve azap için) huzura getirilecek olan kimse gibi midir?
60. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarını dünyaya karşı düşkün olmamaya, ona aldanmamaya, buna karşılık âhirete arzu duymaya, esas maksat ve isteklerinin âhiret olması gerektiğine teşvik etmekte; insanlara verilen altın, gümüş, hayvan, mal, mülk, kadın, evlat, yiyecekler, içeceklerle zevk alınacak her türlü şeyin, dünya hayatının geçici menfaati ve süsü olduğunu haber vermektedir. Yani kul, bunlarla sınırlı olarak ve hevesi kursakta bırakan kederli şeylerle dolu bir süre içerisinde faydalanır. Övünmek ve riyakârlık için kısa bir süre bunlarla süslenir. Sonra bunlar çabucak yok olup gider, hepsi de bitip tükenir. Bunlara sahip olan kimseye ise bunlardan pişmanlık, zarar ve mahrumiyetten başka bir şey kalmaz. “Allah katında olanlar ise” ebedi nimetler içinde her türlü olumsuzluklardan uzak bir yaşam “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Hem niteliği itibari ile hem miktarı itibari ile daha üstündür. Ebedîdir ve süreklidir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yani bu ikisini ölçüp biçerek hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu ve bu iki yurttan hangisi için çalışmanın daha uygun olduğunu tespit edecek akıllarınız yok mu? u buyruk, kulun aklı oranında âhireti dünyaya tercih edeceğine delildir. Aynı şekilde dünyayı tercih edenin ancak kıt akıllılığından dolayı böyle bir tercihe yöneldiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, dünyayı tercih edenle âhireti tercih edenin âkıbeti arasında bir mukayese yapmak üzere akılları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:
61. “Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse...” Yani Rabbinin kendisine vaat ettiği güzel mükafat olan cennet ve ondaki pek büyük nimetlere arzu duyarak amel edip âhiret için gereken şekilde çalışan ve hiç şüphesiz bu amelin mükâfatını görecek olan -çünkü bu vaat, kendisini razı edecek şeyleri yerine getiren ve onu gazaplandıran şeylerden uzak duran kuluna keremi sonsuz, sözü doğru ve sözünden caymayan Allah vermiştir- böyle bir mü’min kişi “hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz” o nedenle de dünyaya dalan, alıp-veren, yiyip-içen, hayvanların faydalandığı gibi faydalanan, dünyası ile meşgul olup âhiretini unutan, Allah’ın hidâyetine yönelmeyen, peygamberlerin izinden gitmeyen ve dünyasından hüsran ve helâkten başka bir azık biriktirmemeyi sürdüren “sonra da Kıyamet günü” hesap için “huzura getirilecek olan kimse gibi midir?” Böyle bir kimse, nefsi için hayır namına bir şey göndermediğine, aksine kendisine zarar verecek her şeyi yaptığına ve bu halde amellerin karşılığının verileceği yurda intikal ettiğine göre onun nasıl bir sonuçla karşılaşacağı beklenir? Acaba ona yapılacak muamele ne olabilir, dersiniz? İşte aklı başında olanlar, tercih edilmeye değer olanı tercih etsin. Bu iki şıktan daha doğru olanı seçsin.
Kasas 28:61
60. Size verilen her şey, dünya hayatının (geçici) menfaati ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 61- Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse, hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz, sonra da Kıyamet günü (hesap ve azap için) huzura getirilecek olan kimse gibi midir?
60. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarını dünyaya karşı düşkün olmamaya, ona aldanmamaya, buna karşılık âhirete arzu duymaya, esas maksat ve isteklerinin âhiret olması gerektiğine teşvik etmekte; insanlara verilen altın, gümüş, hayvan, mal, mülk, kadın, evlat, yiyecekler, içeceklerle zevk alınacak her türlü şeyin, dünya hayatının geçici menfaati ve süsü olduğunu haber vermektedir. Yani kul, bunlarla sınırlı olarak ve hevesi kursakta bırakan kederli şeylerle dolu bir süre içerisinde faydalanır. Övünmek ve riyakârlık için kısa bir süre bunlarla süslenir. Sonra bunlar çabucak yok olup gider, hepsi de bitip tükenir. Bunlara sahip olan kimseye ise bunlardan pişmanlık, zarar ve mahrumiyetten başka bir şey kalmaz. “Allah katında olanlar ise” ebedi nimetler içinde her türlü olumsuzluklardan uzak bir yaşam “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Hem niteliği itibari ile hem miktarı itibari ile daha üstündür. Ebedîdir ve süreklidir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yani bu ikisini ölçüp biçerek hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu ve bu iki yurttan hangisi için çalışmanın daha uygun olduğunu tespit edecek akıllarınız yok mu? u buyruk, kulun aklı oranında âhireti dünyaya tercih edeceğine delildir. Aynı şekilde dünyayı tercih edenin ancak kıt akıllılığından dolayı böyle bir tercihe yöneldiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, dünyayı tercih edenle âhireti tercih edenin âkıbeti arasında bir mukayese yapmak üzere akılları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:
61. “Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse...” Yani Rabbinin kendisine vaat ettiği güzel mükafat olan cennet ve ondaki pek büyük nimetlere arzu duyarak amel edip âhiret için gereken şekilde çalışan ve hiç şüphesiz bu amelin mükâfatını görecek olan -çünkü bu vaat, kendisini razı edecek şeyleri yerine getiren ve onu gazaplandıran şeylerden uzak duran kuluna keremi sonsuz, sözü doğru ve sözünden caymayan Allah vermiştir- böyle bir mü’min kişi “hiç kendisine dünya hayatının (geçici) menfaatlerini verdiğimiz” o nedenle de dünyaya dalan, alıp-veren, yiyip-içen, hayvanların faydalandığı gibi faydalanan, dünyası ile meşgul olup âhiretini unutan, Allah’ın hidâyetine yönelmeyen, peygamberlerin izinden gitmeyen ve dünyasından hüsran ve helâkten başka bir azık biriktirmemeyi sürdüren “sonra da Kıyamet günü” hesap için “huzura getirilecek olan kimse gibi midir?” Böyle bir kimse, nefsi için hayır namına bir şey göndermediğine, aksine kendisine zarar verecek her şeyi yaptığına ve bu halde amellerin karşılığının verileceği yurda intikal ettiğine göre onun nasıl bir sonuçla karşılaşacağı beklenir? Acaba ona yapılacak muamele ne olabilir, dersiniz? İşte aklı başında olanlar, tercih edilmeye değer olanı tercih etsin. Bu iki şıktan daha doğru olanı seçsin.
Kasas 28:62
62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.
62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.
64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.
65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.
Kasas 28:63
62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.
62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.
64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.
65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.
Kasas 28:64
62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.
62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.
64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.
65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.
Kasas 28:65
62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.
62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.
64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.
65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.
Kasas 28:66
62- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 63. Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” 64. Yine onlara:“(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınıza seslenin/yalvarın” denecek. Onlar da onlara seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir. Üstelik azabı göreceklerdir. Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi… 65- O gün onlara seslenip buyuracak ki:“Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” 66- O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.
62. Yüce Allah, bu buyruğu ile kıyamet gününde insanlara neyi soracağını, onları her şeyin esasını teşkil eden Allah’a ibadet ve peygamberlerin çağrısını kabul konusunda sorgulayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlara” yani kendisine başkalarını ortak koşarak o varlıklara ibadet eden, onların fayda vermelerini ve kendilerine gelecek zararları önlemelerini uman kimselere, bu tapındıkları varlıkların acizliklerini, kendilerinin de sapıklıklarını açıklamak üzere:“seslenecek ve şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” üce Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak onlar, kendi zanları, delilsiz iddia ve iftiraları sonucu bunu ileri sürmüşlerdir. Bundan dolayı:“iddia ettiğiniz ortaklarım” buyurmaktadır. Hani, bunlar nerede? Bunların faydaları nerede? Sizden zararları önlemeleri nerede? ilindiği gibi böyle bir durumda tapındıkları varlıkların ve onlara bağladıkları umutların boş ve batıl olduğunu, zatları itibari ile gerçek olmadıklarını, umutlarının yersiz olduğunu açıkça görecekler ve kendileri aleyhine sapık ve azgın olduklarını itiraf edeceklerdir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 63. “Aleyhlerinde (azap) sözü hak olanlar” küfürde ve kötülükte baş ve önder olanlar, hem kendilerinin azgınlıklarını, hem de başkalarını azdırdıklarını ikrar ve itiraf ederek “diyecekler ki: Rabbimiz! İşte bunlar” bize uyan “azdırdığımız kimselerdir. Biz, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani hepimiz azgınlıkta ortağız ve hepimize azap sözü hak olmuştur. “Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz.” Biz, onların ibadetlerinden uzağız. Yani onların amellerinden de kendilerinden de uzağız. “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” Aksine onlar ancak şeytanlara ibadet ediyorlardı.
64. “Yine onlara” kendilerinden dünyada fayda umduğunuz üzere “ortaklarınıza seslenin/yalvarın, denecek.” İbadet eden kimsenin ibadet ettiği kimseye son derece muhtaç olacağı o oldukça zor zamanda onları çağırmaları emrolunacak. “Onlar da onlara” kendilerine fayda sağlamaları yahut da Allah’ın azabından bir miktarını olsun geri savmaları için “seslenecekler/yalvaracaklar, ama onlar kendilerine karşılık vermeyeceklerdir.” Böylelikle kâfirler, yalan söylediklerini ve cezayı hak ettiklerini anlayacaklardır. “Üstelik” daha önceden yalanladıkları ve inkâr ettikleri o azabı kendi gözleri ile “göreceklerdir.”“Keşke (dünyada) doğru yola girselerdi.” Yani o zaman o durum başlarına gelmez ve dünyada hidâyete ulaştıkları gibi ahirette de cennete götüren yola iletilirlerdi. Fakat dünyada hidâyete gelmediklerinden âhirette de cennete hidâyet olunmayacaklardır.
65. “O gün onlara seslenip buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?” Onları doğruladınız mı, onlara uydunuz mu, yoksa onları yalanlayıp muhalefet mi ettiniz? 66. “O gün söyleyecek söz, verecek cevap bulamayacaklar ve birbirlerine soru da soramayacaklardır.” Yani böyle bir soruya doğru cevap veremeyecekler, doğru cevabı verme imkânları da olmayacak. Bilindiği gibi böyle bir konumda hale uygun olan doğru cevabı açıklamaktan başka bir şeyin faydası olmayacaktır ki bu cevap da: Biz iman ederek ve emirlerine bağlanarak onlara karşılık verdik, şeklindedir. Ancak onlar, peygamberleri yalanladıklarını, emirlerine karşı inat ettiklerini bildiklerinden hiçbir şey söyleyemeyeceklerdir. Birbirlerine soru sormalarına, kendi aralarında yalan dahi olsa ne cevap vereceklerine dair görüş alış-verişinde bulunmalarına da imkân olmayacaktır.
Kasas 28:67
67- Tevbe eden, iman edip salih amel işleyenlere gelince onlar, kurtuluşa erenlerden olmayı umabilirler.
67. Yüce Allah, insanların tapındıkları mabudlarına ve peygamberlerine dair sorgulanacaklarını söz konusu ettikten sonra kulu, Allah’ın azabından kurtaracak yolu söz konusu etmektedir. Şüphe ve masiyetlerden tevbe etmek, Allah’a iman edip O’na ibadet etmek, peygamberlerine iman ederek onları tasdik etmek, peygamberlerine uyarak salih amel işlemekten başka bir kurtuluş yolu olmadığını da zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Tevbe eden, iman edip salih amel işleyenlere gelince onlar” bu hasletleri kendisinde toplayan kimseler “kurtuluşa erenlerden” istediklerini elde ederek başarıya ulaşan ve korktuklarından da kurtulan kimselerden “olmayı umabilirler.” Bunlar olmaksızın ise kurtuluş imkanı yoktur.
Kasas 28:68
68- Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, onların şirk koştuklarından/koşmalarındna yüce ve münezzehtir. 69- Rabbin, hem göğüslerinin gizlediklerini hem de açığa vurduklarını elbette bilir. 70- O, kendisinden başka hiçbir (hak) ilâh bulunmayan Allah’tır. Dünyada da âhirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm de yalnız O’nundur. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.
68. Yüce Allah, bütün mahlukatı kendisinin yarattığını, meşîetinin bütün yaratıklar hakkında geçerli olduğunu, özellikle de birtakım kişileri, emirleri, zamanları ve mekânları kendisinin tek başına seçip tercih ettiğini vurgulamaktadır. Hiçbir kimsenin emir verme ve herhangi bir tercihte bulunma yetkisi yoktur. Yüce Allah, müşriklerin O’na ortak koştukları bütün ortaklardan, yardımcılardan, evlattan, eşten ve buna benzer her türlü ortaktan yüce ve münezzehtir. 69-70. O, kalplerde saklı olanları da açığa vurulanları da bilendir. Dünyada da âhirette de hak ma’bud yalnızca O’dur. Sahip olduğu bütün celal ve cemal sıfatları, kullarına ve yaratılmışlara bağışlamış olduğu her türlü ihsan ve lütuflarından dolayı hamd, yalnız O’nadır. Dünyada da âhirette de yegane hükümran O’dur. Bütün yaratıkları hakkında geçerli olan kaderi hükmü ile de bütün şer’i hükümlerin, emir ve yasakların kaynağı olan dini hükümleri ile de dünyada hükmeden tek hakim O’dur. Âhirette de hem kaderî hükmü ile hem de cezaî (amellerin karşılığını veren) hükmü ile hükmedecek olan O’dur. Bundan dolayı:“Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz” buyurmaktadır. Sizin her birinizi, ameli hayır ve şer türünden her ne ise ona göre mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak olan O’dur.
Kasas 28:69
68- Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, onların şirk koştuklarından/koşmalarındna yüce ve münezzehtir. 69- Rabbin, hem göğüslerinin gizlediklerini hem de açığa vurduklarını elbette bilir. 70- O, kendisinden başka hiçbir (hak) ilâh bulunmayan Allah’tır. Dünyada da âhirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm de yalnız O’nundur. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.
68. Yüce Allah, bütün mahlukatı kendisinin yarattığını, meşîetinin bütün yaratıklar hakkında geçerli olduğunu, özellikle de birtakım kişileri, emirleri, zamanları ve mekânları kendisinin tek başına seçip tercih ettiğini vurgulamaktadır. Hiçbir kimsenin emir verme ve herhangi bir tercihte bulunma yetkisi yoktur. Yüce Allah, müşriklerin O’na ortak koştukları bütün ortaklardan, yardımcılardan, evlattan, eşten ve buna benzer her türlü ortaktan yüce ve münezzehtir. 69-70. O, kalplerde saklı olanları da açığa vurulanları da bilendir. Dünyada da âhirette de hak ma’bud yalnızca O’dur. Sahip olduğu bütün celal ve cemal sıfatları, kullarına ve yaratılmışlara bağışlamış olduğu her türlü ihsan ve lütuflarından dolayı hamd, yalnız O’nadır. Dünyada da âhirette de yegane hükümran O’dur. Bütün yaratıkları hakkında geçerli olan kaderi hükmü ile de bütün şer’i hükümlerin, emir ve yasakların kaynağı olan dini hükümleri ile de dünyada hükmeden tek hakim O’dur. Âhirette de hem kaderî hükmü ile hem de cezaî (amellerin karşılığını veren) hükmü ile hükmedecek olan O’dur. Bundan dolayı:“Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz” buyurmaktadır. Sizin her birinizi, ameli hayır ve şer türünden her ne ise ona göre mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak olan O’dur.
Kasas 28:70
68- Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, onların şirk koştuklarından/koşmalarındna yüce ve münezzehtir. 69- Rabbin, hem göğüslerinin gizlediklerini hem de açığa vurduklarını elbette bilir. 70- O, kendisinden başka hiçbir (hak) ilâh bulunmayan Allah’tır. Dünyada da âhirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm de yalnız O’nundur. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.
68. Yüce Allah, bütün mahlukatı kendisinin yarattığını, meşîetinin bütün yaratıklar hakkında geçerli olduğunu, özellikle de birtakım kişileri, emirleri, zamanları ve mekânları kendisinin tek başına seçip tercih ettiğini vurgulamaktadır. Hiçbir kimsenin emir verme ve herhangi bir tercihte bulunma yetkisi yoktur. Yüce Allah, müşriklerin O’na ortak koştukları bütün ortaklardan, yardımcılardan, evlattan, eşten ve buna benzer her türlü ortaktan yüce ve münezzehtir. 69-70. O, kalplerde saklı olanları da açığa vurulanları da bilendir. Dünyada da âhirette de hak ma’bud yalnızca O’dur. Sahip olduğu bütün celal ve cemal sıfatları, kullarına ve yaratılmışlara bağışlamış olduğu her türlü ihsan ve lütuflarından dolayı hamd, yalnız O’nadır. Dünyada da âhirette de yegane hükümran O’dur. Bütün yaratıkları hakkında geçerli olan kaderi hükmü ile de bütün şer’i hükümlerin, emir ve yasakların kaynağı olan dini hükümleri ile de dünyada hükmeden tek hakim O’dur. Âhirette de hem kaderî hükmü ile hem de cezaî (amellerin karşılığını veren) hükmü ile hükmedecek olan O’dur. Bundan dolayı:“Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz” buyurmaktadır. Sizin her birinizi, ameli hayır ve şer türünden her ne ise ona göre mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak olan O’dur.
Kasas 28:71
71- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinizde geceyi sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size aydınlık getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” 72- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” 73- O, (size olan) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız (diğerinde) lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye yaratmıştır.
71-73. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullara olan lütfunu hatırlatmakta ve böylelikle onları kendisine şükretmeye, O’na kulluklarının gereğini yerine getirmeye ve hakkını ifa etmeye çağırmaktadır. ünkü rahmetinin bir tecellisi olarak, Allah’ın lütfundan aramaları, rızık ve geçimlerini aydınlık içerisinde elde etmek üzere yayılmaları için gündüzü O yaratmıştır. Geceyi de onda dinlensinler ve sükûn bulsunlar, bedenleri ve ruhları gündüzün yaptıkları işlerin yorgunluğundan arınsın diye yaratmıştır. Bu, O’nun kullarına lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Bunlardan herhangi birisini yaratmaya kimin gücü yeter? “Hâlâ” Allah’ın öğütlerini ve âyetlerini kavrayış, kabul ve itaat ile “dinlemeyecek misiniz?”“De ki: Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” İbret alınacak yerleri ve ilâhî belgeleri ihtiva eden hususları görüp de basiretleriniz aydınlanmayacak ve dosdoğru yolu izlemeyecek misiniz? üce Allah gece ile ilgili olarak “hâlâ dinlemeyecek misiniz?” buyururken, gündüz hakkında “hâlâ görmeyecek misiniz?” buyurmaktadır. Çünkü işitme organı, geceleyin görme organından daha fazla etkindir. Gündüz de bunun aksi söz konusudur. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmesi, bunlara basiretle eğilmesi ve yoklukları halinde durumunun ne olacağı üzerinde tefekkür etmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Kul var olan bir şeyi yokluğu ile mukayese edecek olursa, ilâhî lütfun önemini kavrar. Alışkanlıklar gereği bunları kanıksayıp da onların böyle geldiği ve geldiği gibi de devam edeceğini zanneden, kalbi körelip Allah’a nimetleri dolayısı ile senâda bulunmayan, her zaman bunları görmeye ihtiyacı bulunduğunun farkına varmayan kimsenin hali ise böyle değildir. Böyle bir kimsenin aklından şükür de zikir de geçmez.
Kasas 28:72
71- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinizde geceyi sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size aydınlık getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” 72- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” 73- O, (size olan) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız (diğerinde) lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye yaratmıştır.
71-73. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullara olan lütfunu hatırlatmakta ve böylelikle onları kendisine şükretmeye, O’na kulluklarının gereğini yerine getirmeye ve hakkını ifa etmeye çağırmaktadır. ünkü rahmetinin bir tecellisi olarak, Allah’ın lütfundan aramaları, rızık ve geçimlerini aydınlık içerisinde elde etmek üzere yayılmaları için gündüzü O yaratmıştır. Geceyi de onda dinlensinler ve sükûn bulsunlar, bedenleri ve ruhları gündüzün yaptıkları işlerin yorgunluğundan arınsın diye yaratmıştır. Bu, O’nun kullarına lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Bunlardan herhangi birisini yaratmaya kimin gücü yeter? “Hâlâ” Allah’ın öğütlerini ve âyetlerini kavrayış, kabul ve itaat ile “dinlemeyecek misiniz?”“De ki: Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” İbret alınacak yerleri ve ilâhî belgeleri ihtiva eden hususları görüp de basiretleriniz aydınlanmayacak ve dosdoğru yolu izlemeyecek misiniz? üce Allah gece ile ilgili olarak “hâlâ dinlemeyecek misiniz?” buyururken, gündüz hakkında “hâlâ görmeyecek misiniz?” buyurmaktadır. Çünkü işitme organı, geceleyin görme organından daha fazla etkindir. Gündüz de bunun aksi söz konusudur. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmesi, bunlara basiretle eğilmesi ve yoklukları halinde durumunun ne olacağı üzerinde tefekkür etmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Kul var olan bir şeyi yokluğu ile mukayese edecek olursa, ilâhî lütfun önemini kavrar. Alışkanlıklar gereği bunları kanıksayıp da onların böyle geldiği ve geldiği gibi de devam edeceğini zanneden, kalbi körelip Allah’a nimetleri dolayısı ile senâda bulunmayan, her zaman bunları görmeye ihtiyacı bulunduğunun farkına varmayan kimsenin hali ise böyle değildir. Böyle bir kimsenin aklından şükür de zikir de geçmez.
Kasas 28:73
71- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinizde geceyi sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size aydınlık getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” 72- De ki:“Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” 73- O, (size olan) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız (diğerinde) lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye yaratmıştır.
71-73. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullara olan lütfunu hatırlatmakta ve böylelikle onları kendisine şükretmeye, O’na kulluklarının gereğini yerine getirmeye ve hakkını ifa etmeye çağırmaktadır. ünkü rahmetinin bir tecellisi olarak, Allah’ın lütfundan aramaları, rızık ve geçimlerini aydınlık içerisinde elde etmek üzere yayılmaları için gündüzü O yaratmıştır. Geceyi de onda dinlensinler ve sükûn bulsunlar, bedenleri ve ruhları gündüzün yaptıkları işlerin yorgunluğundan arınsın diye yaratmıştır. Bu, O’nun kullarına lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Bunlardan herhangi birisini yaratmaya kimin gücü yeter? “Hâlâ” Allah’ın öğütlerini ve âyetlerini kavrayış, kabul ve itaat ile “dinlemeyecek misiniz?”“De ki: Söyleyin bakalım; eğer Allah Kıyamet gününe kadar üzerinizde gündüzü sürekli kılacak olsa Allah’tan başka size içinde dinleneceğniz geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” İbret alınacak yerleri ve ilâhî belgeleri ihtiva eden hususları görüp de basiretleriniz aydınlanmayacak ve dosdoğru yolu izlemeyecek misiniz? üce Allah gece ile ilgili olarak “hâlâ dinlemeyecek misiniz?” buyururken, gündüz hakkında “hâlâ görmeyecek misiniz?” buyurmaktadır. Çünkü işitme organı, geceleyin görme organından daha fazla etkindir. Gündüz de bunun aksi söz konusudur. u âyet-i kerimelerde kulun, Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmesi, bunlara basiretle eğilmesi ve yoklukları halinde durumunun ne olacağı üzerinde tefekkür etmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Kul var olan bir şeyi yokluğu ile mukayese edecek olursa, ilâhî lütfun önemini kavrar. Alışkanlıklar gereği bunları kanıksayıp da onların böyle geldiği ve geldiği gibi de devam edeceğini zanneden, kalbi körelip Allah’a nimetleri dolayısı ile senâda bulunmayan, her zaman bunları görmeye ihtiyacı bulunduğunun farkına varmayan kimsenin hali ise böyle değildir. Böyle bir kimsenin aklından şükür de zikir de geçmez.
Kasas 28:74
74- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 75- (O gün) her ümmetten bir şahit çıkartacağız ve: “Haydi, delilinizi getirin!” diyeceğiz. Böylece onlar hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.
74. “O gün onlara” Yani kıyamet günü Yüce Allah, kendisine başkasını denk tutan, ortakları bulunduğunu iddia eden, bu ortakların ibadete hak sahibi olduklarını, fayda ve zarar verebildiklerini ileri süren müşriklere “seslenecek” onların bu batıl iddialarındaki cüretkârlıklarını, yalanlarını ve kendi kendilerini de yalanlayışlarını ortaya çıkaracak ve “şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” Yani onların bu iddialarının gerçekle bir ilgisi yoktur. Delilsiz, sırf kendi kanaatleri ile böyle bir iddiada bulunuyorlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) 75. Müşrikler ve koştukları ortaklar bir araya geldiklerinde Yüce Allah, yalanlayıcı ümmetler arasında bulunan “her ümmetten” dünyada cereyan eden şirklerine ve itikatlarına tanıklıkta bulunacak “bir şahit” çıkartacaktır. Bunlar, seçilmiş kimseler olacaklardır. ani Biz yalanlayanların ileri gelenleri arasından onlar namına davalarını sürdürecek ve yoldaşları adına mücadele edecek kimseleri -ki hepsi aynı yol üzere idiler- seçeriz. Muhakeme olunmak üzere ortaya çıkacakları vakit de “deriz ki: Haydi delilinizi getirin!” Yani koştuğunuz şirkin doğruluğuna dair delilinizi ve belgenizi ortaya koysun! Bunu size Biz mi emrettik? Peygamberlerim size böyle bir şeyi emretti mi? Siz bunu Benim kitaplarımdan herhangi birisinde mi buldunuz? Bunlar arasında uluhiyetin bir kısmını olsun hak eden herhangi bir kimse var mıdır? Uydurma ilâhların size bir faydası var mı? Yahut size gelecek Allah’ın azabını önleyebiliyorlar mı? Size sağlayacakları bir yarar var mı? Eğer böyle bir imkânları varsa hadi bunu yapsınlar, eğer buna güçleri yetiyorsa haydi size bunu göstersinler! şte o vakit sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu “böylece hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler.” Kendilerinin bu davada haksız olduklarını anlayacaklar, ileri sürecekleri bir delilleri kalmayacak, buna karşılık Allah’ın delili galip gelmiş olacaktır. “ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.” Yalanları, uydurmaları yok olacak, mahvolup gidecektir. Yüce Allah’ın, haklarında adaletle hüküm verdiğini bileceklerdir. Çünkü O, sadece hak eden ve azaba müstehak olan kimseleri cezalandıracaktır.
Kasas 28:75
74- O gün onlara seslenecek ve şöyle buyuracak:“Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” 75- (O gün) her ümmetten bir şahit çıkartacağız ve: “Haydi, delilinizi getirin!” diyeceğiz. Böylece onlar hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.
74. “O gün onlara” Yani kıyamet günü Yüce Allah, kendisine başkasını denk tutan, ortakları bulunduğunu iddia eden, bu ortakların ibadete hak sahibi olduklarını, fayda ve zarar verebildiklerini ileri süren müşriklere “seslenecek” onların bu batıl iddialarındaki cüretkârlıklarını, yalanlarını ve kendi kendilerini de yalanlayışlarını ortaya çıkaracak ve “şöyle buyuracak: “Hani (benimle beraber ilah olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” Yani onların bu iddialarının gerçekle bir ilgisi yoktur. Delilsiz, sırf kendi kanaatleri ile böyle bir iddiada bulunuyorlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) 75. Müşrikler ve koştukları ortaklar bir araya geldiklerinde Yüce Allah, yalanlayıcı ümmetler arasında bulunan “her ümmetten” dünyada cereyan eden şirklerine ve itikatlarına tanıklıkta bulunacak “bir şahit” çıkartacaktır. Bunlar, seçilmiş kimseler olacaklardır. ani Biz yalanlayanların ileri gelenleri arasından onlar namına davalarını sürdürecek ve yoldaşları adına mücadele edecek kimseleri -ki hepsi aynı yol üzere idiler- seçeriz. Muhakeme olunmak üzere ortaya çıkacakları vakit de “deriz ki: Haydi delilinizi getirin!” Yani koştuğunuz şirkin doğruluğuna dair delilinizi ve belgenizi ortaya koysun! Bunu size Biz mi emrettik? Peygamberlerim size böyle bir şeyi emretti mi? Siz bunu Benim kitaplarımdan herhangi birisinde mi buldunuz? Bunlar arasında uluhiyetin bir kısmını olsun hak eden herhangi bir kimse var mıdır? Uydurma ilâhların size bir faydası var mı? Yahut size gelecek Allah’ın azabını önleyebiliyorlar mı? Size sağlayacakları bir yarar var mı? Eğer böyle bir imkânları varsa hadi bunu yapsınlar, eğer buna güçleri yetiyorsa haydi size bunu göstersinler! şte o vakit sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu “böylece hakkın, Allah’ın olduğunu bilecekler.” Kendilerinin bu davada haksız olduklarını anlayacaklar, ileri sürecekleri bir delilleri kalmayacak, buna karşılık Allah’ın delili galip gelmiş olacaktır. “ve uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.” Yalanları, uydurmaları yok olacak, mahvolup gidecektir. Yüce Allah’ın, haklarında adaletle hüküm verdiğini bileceklerdir. Çünkü O, sadece hak eden ve azaba müstehak olan kimseleri cezalandıracaktır.
Kasas 28:76
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:77
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:78
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:79
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:80
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:81
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:82
76- Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi, fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi. Bir keresinde kavmi ona şöyle demişti:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” 77- “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et; dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsan et! Yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” 78. Dedi ki:“Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz. 79- Derken Karun, tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki:“Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” 80- Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler:“Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” 81- Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı. 82- Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler de şöyle demeye başladılar:“Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır, (bunu nasıl unuttuk)! Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!”
76. Yüce Allah, Kârûn’un durumunu, neler yaptığını, ona neler yapıldığını, kendisine nasıl öğüt ve nasihat verildiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden” yani çağdaşlarına üstün kılınmış, Yüce Allah’ın kendilerine pek çok lütuf ihsan etmiş olduğu, bu bakımdan istikamet üzere olmaları gereken İsrailoğullarından “idi.” Ama Kârûn denilen bu şahıs, kavminin izlediği yoldan saparak “onlara karşı azgınlık etti.” Kendisine verilen ve onu taşkınlığa iten pek çok mallar sebebi ile azdı. “Biz ona öyle hazineler” o kadar çok mal “vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak bile) güçlü bir topluluğa zor gelirdi.” Âyet-i kerimede (“topluluk” diye meal verilen) “العصبة”; dokuz, on ya da yedi kişi vb. sayıdaki şahıslar hakkında kullanılır. Yani onun hazinelerinin anahtarları dahi güçlü bir topluluğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Anahtarları böyle iken ya hazinelerin kendisi ne kadardır?! “Bir keresinde kavmi ona” öğüt vermek ve azgınlık etmekten sakındırmak maksadı ile “şöyle demişti: Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Yani sen, şu çok miktardaki dünyalık dolayısı ile şımarıp övünme! Bu dünyalık seni âhiretinden oyalayarak alıkoymasın. Şüphesiz Allah, dünya sevgisine yönelmiş ve dünyalık ile şımaran kimseleri sevmez.
77. “Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu (kazanmaya) gayret et!” Yani sen başkalarının sahip olmadığı mallar dolayısı ile âhiret yurdunu kazanma imkânına sahipsin. Bu sahip olduğun servetle Allah’ın nezdindeki mükâfatları ara. Tasaddukta bulun. Sadece arzuladığın şeyleri elde etmekle, lezzet verici şeyleri ele geçirmekle yetinme. “Dünyadan da nasibini unutma.” Yani biz, sana malının tümünü sadaka vererek beş parasız kal demiyoruz. Aksine âhiretin için infak et, ama dünyadan da dinine dokunmayacak, âhiretine zarar vermeyecek şekilde faydalan. u mallarla “Allah sana ihsan ettiği gibi sen de” Allah’ın kullarına “ihsan et!” Büyüklük taslayarak, Allah’a isyanı gerektiren işler yaparak ve nimetlere dalıp o nimetleri ihsan edeni unutarak “yeryüzünde fesat peşinde koşma! Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” Bilakis bundan dolayı onları en ağır bir şekilde cezalandırır.
78. Kârûn, onların öğütlerini reddederek ve Rabbinin nimetini de inkâr ederek “dedi ki: Bu (servet), bana ancak sahip olduğum ilim karşılığında verilmiştir.” Yani ben, bu malları kendim çalışarak kazandım. Kazanma yollarını bilerek ve bu konudaki becerim ile bunları elde ettim. Yahut Allah benim halimi ve benim buna layık olduğumu bildiği için bunları vermiştir. Allah’ın bana verdiği şeylere dair siz ne diye bana öğüt veriyorsunuz ki? Yüce Allah da verdiği dünyalığın, verilen kimsenin halinin iyiliğine delil teşkil etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, bilmiyor muydu ki Allah, ondan önceki nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve malı daha çok olan nicelerini helâk etmiştir?” Kendisi gibileri de ondan daha büyükleri de -helâk edilmelerini gerektirecek işleri yaptıkları zaman- helâk etmek bizm sünnetimiz/kanunumuz olduğuna göre onu helâk etmemize engel nedir? “Suçlulara günahları sorulmaz.” Aksine Yüce Allah, onları bildiği hallerine uygun olarak cezalandırır ve azaba uğratır. Kendileri her ne kadar kendilerinin iyi kimseler olduklarını ileri sürseler, kurtulacaklarına dair şahitlik etseler dahi bu sözleri makbul değildir. Onların bu sözleri hiçbir şekilde onlara gelecek azabı geri çevirmez. Çünkü onların günahları gizli saklı değildir. Bu günahlarını inkâr etmelerinin bir manası da yoktur.
79. Kârûn, inat ve azgınlığını sürdürmeye devam etti. Kavminin nasihatini kabul etmeyerek şımarıklığını sürdürdü. Kendi kendisini beğenmeye devam etti ve kendisine verilen mallara aldandı. “Derken” bir gün “tüm ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı.” Yani dünya hallerinden en üstün görüldüğü bir halde çıktı. Onun pek çok malı vardı. O bakımdan mümkün olan en ileri derecede hazırlandı ve süslendi. nun gibi bir kimsenin süslenişi de normalde hayret verici olur. Zira o, dünyanın her türlü süsünü, allısını pullusunu, övünülecek her bir şeyini ihtiva edecek şekilde süslenir. öyle bir halde süslendiğinde de gözler ona dikildi. Onun kılık kıyafeti, kalpleri dondurdu, zinetleri ruhları cezbetti. Onun bu halini görenler de iki kısma ayrıldı. Her bir kısım da gayret ve arzusu doğrultusunda sözler söyledi:“Dünya hayatını isteyenler” yani iradeleri dünyaya bağlanıp nihai hedefleri orası olan ve onun dışında bir şey istemeyenler “dediler ki: Keşke Kârûn’a verilenlerin” dünyalıkların, malların ve servetlerin “bir benzeri bizim de olsa! Gerçekten o, (dünyadan yana) çok nasipli!” vet, durum onların arzuladıkları noktada bitse idi, dünyanın ötesinde âhiret yurdu da olmamış olsaydı, gerçekten onun büyük bir nasip sahibi olduğu şeklindeki sözleri doğru olurdu. Çünkü ona verilen dünyalık, dünya nimetleri ile nimetlenmenin en ileri derecesi idi. Bu yolla o, bütün isteklerini elde edebiliyordu. O bakımdan bu büyük nasip, onların hedeflerine göre büyük idi. ihai hedefi bu olan, bütün istekleri bundan ibaret olan kimse, elbetteki düşük bir şey talep ediyor ve en basit maksada yöneliyor demektir. O nedenle böyle bir kimsenin üstün maksatlara ve oldukça değerli hedeflere doğru yükselmesi, asgari derecede bile söz konusu olmaz.
80. Bu gruba karşılık “kendilerine ilim verilenler ise” yani varlığın hakikatini bilenler, diğerleri dünyanın dış görünüşüne bakarken kendileri iç yüzüne bakanlar, kendi hallerinden yakınan ve bundan dolayı Kârûn’un halinin bir benzerinin kendilerinin olmasını temenni eden kimselerin söyledikleri sözleri reddederek ve bundan dolayı da hallerine acıyarak “dediler ki: Yazık size! İman edip salih amel işleyenler için” şu sizin temenni edip arzuladığınız şeylere oranla “Allah’ın” dünyada O’na ibadetin lezzeti, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’nun gösterdiği hedeflere koşmak gibi dünyevi, ahirette de içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı her şey bulunan cennetteki uhrevi “mükafatı”, sizin bu temenni ettiğiniz ve arzuladığınız şeylerden “daha hayırlıdır.” İşte işin gerçeği budur. ncak bu gerçeği bilen herkes bu gerçeğe yönelmez. Böyle bir şeye kavuşma muvaffakiyetini elde edenlerin kim olduğuna gelince “ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Kendilerini Allah’a itaate adayan, masiyetlerinden uzak duran, acı ve ızdırap verici takdirlere karşı sabreden, dünyanın çekiciliklerine ve arzularına karşı direnerek dünyanın kendilerini Rablerine yönelmekten alıkoyamadığı, kendileri ile yaratılış maksatları arasına engel olarak giremediği kimseler bu noktaya ulaşabilirler. İşte böyleleri, Allah’ın vereceği mükâfatları dünyanın fani mükâfatlarına tercih ederler.
81. Kârûn’un azgınlık ve şımarması en ileri derecesine ulaşınca, onun nezdinde dünya bütün süsü ile arzulanan bir şey haline gelip de dünyayı beğenmesi en ileri noktaya ulaştığında azap, ansızın onu yakalayıverdi. “Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” Çünkü ceza, amelin türündendir. O, Allah’ın kullarına karşı kendisini üstün ve yüce görünce Allah da onu aşağıların aşağısına indirdi. Hem kendisini hem de kendisi ile böbürlendiği köşkünü, eşyasını ve diğer tüm mallarını da beraber… “O, Allah’tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulamadı.” Herhangi bir topluluk, hizmetçi ya da askerlerin ona yardımı olmadı. “kendi kendisini de kurtaramadı.” Yani kendisine azap geldiğinde ne kendi kendisine yardım edebildi, ne de başkasının yardımını alabildi.
82. “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler” dünya hayatını isteyerek: “Keşke Kârûn’a verilenlerin bir benzeri bizim de olsa” diyen o kimseler, üzülerek, ibret alarak ve kendilerine de azap gelir korkusu ile “demeye başladılar: “Yazıklar olsun bize! Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır.” O halde biz şunu öğrendik: O’nun Kârûn’a geniş rızık vermiş olması, Kârûn’un hayırlı bir kimse olduğunu göstermez. Biz, “Gerçekten de o (dünyadan yana) çok nasipli!” sözümüzde yanılmışız. “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı” ve söylediğimiz sözlerden ötürü bizi cezalandırmamam lütuf ve ihsanı olmasaydı “elbette bizi de (onun gibi) yerin dibine geçirirdi.” öylece Kârûn’un helâk edilmesi kendisi için bir ceza, başkaları için bir ibret ve öğüt olmuştu. Öyle ki onun yerinde olmayı temenni ederek ona gıpta edenler dahi pişman olmuşlar ve önceki kanaatlerini değiştirmişlerdir. “Vay be! Demek ki kâfirler gerçekten iflâh olmazlarmış!” Ne dünyada ne de âhirette...
Kasas 28:83
83- İşte şu âhiret yurdunu Biz, yeryüzünde ne zorbalık ne de bozgunculuk istemeyenlere veririz. Güzel âkıbet, takvâ sahiplerinindir.
83. Yüce Allah; Kârûn’u, ona verilen dünyalığı, onun âkıbetini, kendilerine ilim verilen kimselerin:“İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın mükafatı daha hayırlıdır” dediklerini söz konusu ettikten sonra âhiret yurduna yönelmeyi teşvik edip ona ulaştıran yolu bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: “İşte şu” Yüce Allah’ın kitaplarında haber verdiği ve peygamberlerin bildirdiği, her türlü nimeti ihtiva eden, hevesi kursakta bırakan her türlü etkenden de uzak olan “âhiret yurdunu Biz, yeryüzünde ne zorbalık ne de bozgunculuk istemeyenlere” ebedi kalacakları bir yurt olmak üzere “veririz.” nların, yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı zorbalık etmek, kullara ve hakka karşı büyüklük taslamak gibi bir istekleri yoktur; kaldı ki böyle bir maksatla çalışmaları nasıl düşünülebilir? ozgunculuk/fesat, bütün günah çeşitlerini kapsayan bir tabirdir. Onların yeryüzünde zorbalık ve bozgunculuk çıkarma istekleri dahi olmadığına göre onların isteklerinin, Allah’a yönelik olması, maksatlarının âhiret yurdu olması kaçınılmaz bir şeydir. Yine onların hali de Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllülük, hakka bağlılık ve salih amel işlemekten ibaret olur. şte güzel âkıbete nail olacak gerçek takvâ sahipleri de bunlardır. Bundan dolayı devamla şöye buyrulmaktadır: Sürekli olarak devam edecek kurtuluş ve başarı demek olan “güzel âkıbet takvâ sahiplerinindir.” nların dışında kalan kimseler, kısmen üstün olsalar ve rahata erişseler dahi bu, uzun süre devam etmez, aksine kısa bir süre sonra yok kaybolur gider. yet-i kerimedeki bu tahsis edici ifadeden şunu anlıyoruz ki yeryüzünde zorbalık yahut bozgunculuk etmek isteyen kimselerin, âhiret yurdunda herhangi bir payları olmayacaktır. Onların âhirette en ufak bir mükâfatları da söz konusu olmayacaktır.
Kasas 28:84
84- Kim iyilikle gelirse ona ondan daha iyisi vardır. Kim de kötülükle gelirse (bilsin ki) kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.
84. Yüce Allah, lütfunun kat kat olduğunu, adaletinin de mükemmel ve eksiksiz olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kim iyilikle gelirse” burada amel eden kimsenin, yaptığı iyiliği ahirette getirmesi şart koşulmuştur. Çünkü kişi, bazen iyi bir iş yapmakla birlikte bu iyiliğin kabul edilmesini engelleyecek yahut onu boşa çıkartacak bir iş de yapabilir. O nedenle böyle bir kimse kıyamette iyilik/hasene ile gelemez. Hasene; Allah ve Rasûlünün emretmiş olduğu gizli ve açık, gerek Allah’ın hakları ile gerek kulların hakları ile alâkalı bütün söz ve amelleri kapsayan bir isimdir. şte bu şekilde kim iyilik yaparsa “ona ondan daha iyisi vardır.” Daha büyük, daha değerli bir mükâfat vardır. Bir başka âyet-i kerimede:“Onun için on misli vardır”(el-Enam, 6/160) buyurulmaktadır. O halde bir iyiliğin bu şekilde katlanması muhakkak gerçekleşecektir. Bununla birlikte bu katlamanın daha fazla olmasını gerektirecek birtakım sebepler de bulunabilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsi’dir (bol bol verendir), çok iyi bilendir.”(el-Bakara, 2/261) üce Allah, amelde bulunan kimsenin haline, ameline, amelinin menfaatine, durumuna ve yapıldığı yere göre mükâfatı kat kat verir. “Kim de kötülükle gelirse” kötülük/seyyie, şeriat koyucunun haram kılma anlamında yasakladığı her fiildir. “(bilsin ki) kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “İyilikle gelene bunun on misli vardır, bir günah ile gelen ise ancak onun benzeri ile cezalandırılır. Onlara zulmedilmez.”(el-En’âm, 6/160)
Kasas 28:85
85- Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah, elbette seni dönüş yerine döndürecektir. De ki:“Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” 86- Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (o, sana indirildi). O halde asla kâfirlere arka çıkma! 87- Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma. 88- Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme! O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.
85. “Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah” Yani bu Kur’ân’ı sana indirip hükümlerini farz kılarak, helâl ve haramı açıklayarak onu alemlere tebliğ edip ahkâmına bütün mükellefleri davet etmeni emreden Yüce Allah’tır. Her şeyin dünya hayatından ibaret olması ve kulların mükâfat görmeyip cezalandırılmamaları, O’nun hikmetine yakışmaz. Aksine O’nun seni “dönüş yerine” döndürmesi kaçınılmaz bir şeydir ki orada iyilik yapanlar iyiliklerinin karşılığını görecekler, kötülük işleyenler de masiyetlerinin cezasını çekeceklerdir. Çünkü sen, onlara hidâyeti açıklamış, izlemeleri gereken yolu beyan etmiş bulunuyorsun. Sana uyarlarsa bu, onların mutlulukları ve bahtiyarlıkları demektir. Sana isyan etmekten başka bir yolu kabul etmez ve senin getirdiğin hidâyeti eleştirip tutundukları batılı hakka tercih edecek olurlarsa artık tartışmaya gerek yoktur. Geriye sadece gizliyi de açığı da, kimin haklı kimin batıl üzere olduğunu da bilenin cezalandırmasından başka bir şey kalmaz. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” Yüce Allah, hidâyet üzere olanın ve hidâyete iletenin, kendi Rasûlü olduğunu, buna karşılık onun düşmanlarının sapık ve saptırıcılar olduklarını elbette bilmektedir.
86. “Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun.” Bu Kitabın sana indirileceğine dair bir beklentin olmadığı gibi buna kendini hazırlamıyor ve böyle bir şey de beklemiyordun. “Ancak Rabbinden bir rahmet olarak…” Hem sana hem de kullara bir rahmet olmak üzere Yüce Allah, alemlere rahmetini izhar etmiş olduğu bu Kitabı sana gönderdi ve bu Kitap ile sana risalet görevini verdi. Bu yolla kullara bilmediklerini öğretti. Onları kötülüklerden arındırdı, onlara Kitabı ve hikmeti öğretti. Halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. en, bu Kitabı Allah’ın sana kendinden bir rahmet olarak indirdiğini bildiğine göre o Kitap’taki bütün emirlerin ve yasakların da Allah’ın bir rahmeti ve bir lütfu olduğunu biliyorsun demektir. O halde bu Kitaptan dolayı senin kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık olmasın. Sakın ona aykırı hareket etmenin, daha iyi ve daha faydalı olduğunu zannetmeyesin. “O halde asla kâfirlere arka çıkma!” Onların izlemekte oldukları küfür yollarından herhangi birinde onların yardımcısı olma. Onlara yardımcı olmanın kapsamına, onun herhangi bir hükmü hakkında “O, hikmete ve maslahata aykırıdır”, demek de dahildir.
87. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.” Aksine bu âyetleri tebliğ et, gereklerini yerine getir. Onların kuracakları tuzaklara aldırma, onlara aldanıp onu tebliğ etmekten uzak durma ve hevâlarına da uyma. “Sen Rabbine davet et.” Bütün maksadın, amellerinin bütün gayesi, Rabbine davet etmek olsun. Riyakârlık, insanların beğenmelerini arzu etmek ve batıl ehlinin maksatlarına uymak gibi buna aykırı olan her bir husustan da uzak dur. ünkü böyle yapmamak, onlarla birlikte olmaya sebeptir ve onların içinde bulundukları halde onlara yardımcı olmaktır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Asla müşriklerden olma” buyurmaktadır. Ne bizzat şirklerinde ne de şirklerinin -bütün masiyetleri ihtiva eden- şubelerinde onlar gibi olma.
88. “Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme!” Aksine ibadetini ihlasla ve yalnızca Allah’a yap. “Çünkü O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” Kâmil ve bâki olan Allah’tan başka ilâh edinilmeye, sevilmeye ve ibadete layık hiçbir kimse yoktur. O ki “O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır.” O’nun dışındaki her bir varlık yok olacağına göre yok olacak fani bir varlığa ibadet de -gayesinin batıl olması ve sonunda boşa gideceği için- batıldır. ünya ve âhirette “hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na” O’ndan başkasına değil, “döndürüleceksiniz.” Allah’ın dışındaki bütün varlıklar fani olduğuna ve helâk olacaklarına göre kendisinden başka hiçbir hak ilâh olmayan, dünyada da âhirette de hüküm yalnız kendisinin olan, bütün mahlukatın dönüşü -amellerinin karşılıklarını görmek için- yalnız kendisine olacak olan ebedi zat, ancak Allah olduğuna göre akıl sahibi her bir kimsenin, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmesi, kendisini O’na yakınlaştıracak amellerde bulunması, azap ve cezasından da sakınması gerekir. Rabbinin huzuruna tevbesiz, günah ve hatalarından vaz geçmemiş bir halde gitmemesi gerekir.
asas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Her zaman ve ebediyen hamd, senâ ve her türlü övgüler yalnız Allah’ındır.
***
Kasas 28:86
85- Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah, elbette seni dönüş yerine döndürecektir. De ki:“Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” 86- Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (o, sana indirildi). O halde asla kâfirlere arka çıkma! 87- Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma. 88- Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme! O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.
85. “Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah” Yani bu Kur’ân’ı sana indirip hükümlerini farz kılarak, helâl ve haramı açıklayarak onu alemlere tebliğ edip ahkâmına bütün mükellefleri davet etmeni emreden Yüce Allah’tır. Her şeyin dünya hayatından ibaret olması ve kulların mükâfat görmeyip cezalandırılmamaları, O’nun hikmetine yakışmaz. Aksine O’nun seni “dönüş yerine” döndürmesi kaçınılmaz bir şeydir ki orada iyilik yapanlar iyiliklerinin karşılığını görecekler, kötülük işleyenler de masiyetlerinin cezasını çekeceklerdir. Çünkü sen, onlara hidâyeti açıklamış, izlemeleri gereken yolu beyan etmiş bulunuyorsun. Sana uyarlarsa bu, onların mutlulukları ve bahtiyarlıkları demektir. Sana isyan etmekten başka bir yolu kabul etmez ve senin getirdiğin hidâyeti eleştirip tutundukları batılı hakka tercih edecek olurlarsa artık tartışmaya gerek yoktur. Geriye sadece gizliyi de açığı da, kimin haklı kimin batıl üzere olduğunu da bilenin cezalandırmasından başka bir şey kalmaz. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” Yüce Allah, hidâyet üzere olanın ve hidâyete iletenin, kendi Rasûlü olduğunu, buna karşılık onun düşmanlarının sapık ve saptırıcılar olduklarını elbette bilmektedir.
86. “Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun.” Bu Kitabın sana indirileceğine dair bir beklentin olmadığı gibi buna kendini hazırlamıyor ve böyle bir şey de beklemiyordun. “Ancak Rabbinden bir rahmet olarak…” Hem sana hem de kullara bir rahmet olmak üzere Yüce Allah, alemlere rahmetini izhar etmiş olduğu bu Kitabı sana gönderdi ve bu Kitap ile sana risalet görevini verdi. Bu yolla kullara bilmediklerini öğretti. Onları kötülüklerden arındırdı, onlara Kitabı ve hikmeti öğretti. Halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. en, bu Kitabı Allah’ın sana kendinden bir rahmet olarak indirdiğini bildiğine göre o Kitap’taki bütün emirlerin ve yasakların da Allah’ın bir rahmeti ve bir lütfu olduğunu biliyorsun demektir. O halde bu Kitaptan dolayı senin kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık olmasın. Sakın ona aykırı hareket etmenin, daha iyi ve daha faydalı olduğunu zannetmeyesin. “O halde asla kâfirlere arka çıkma!” Onların izlemekte oldukları küfür yollarından herhangi birinde onların yardımcısı olma. Onlara yardımcı olmanın kapsamına, onun herhangi bir hükmü hakkında “O, hikmete ve maslahata aykırıdır”, demek de dahildir.
87. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.” Aksine bu âyetleri tebliğ et, gereklerini yerine getir. Onların kuracakları tuzaklara aldırma, onlara aldanıp onu tebliğ etmekten uzak durma ve hevâlarına da uyma. “Sen Rabbine davet et.” Bütün maksadın, amellerinin bütün gayesi, Rabbine davet etmek olsun. Riyakârlık, insanların beğenmelerini arzu etmek ve batıl ehlinin maksatlarına uymak gibi buna aykırı olan her bir husustan da uzak dur. ünkü böyle yapmamak, onlarla birlikte olmaya sebeptir ve onların içinde bulundukları halde onlara yardımcı olmaktır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Asla müşriklerden olma” buyurmaktadır. Ne bizzat şirklerinde ne de şirklerinin -bütün masiyetleri ihtiva eden- şubelerinde onlar gibi olma.
88. “Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme!” Aksine ibadetini ihlasla ve yalnızca Allah’a yap. “Çünkü O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” Kâmil ve bâki olan Allah’tan başka ilâh edinilmeye, sevilmeye ve ibadete layık hiçbir kimse yoktur. O ki “O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır.” O’nun dışındaki her bir varlık yok olacağına göre yok olacak fani bir varlığa ibadet de -gayesinin batıl olması ve sonunda boşa gideceği için- batıldır. ünya ve âhirette “hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na” O’ndan başkasına değil, “döndürüleceksiniz.” Allah’ın dışındaki bütün varlıklar fani olduğuna ve helâk olacaklarına göre kendisinden başka hiçbir hak ilâh olmayan, dünyada da âhirette de hüküm yalnız kendisinin olan, bütün mahlukatın dönüşü -amellerinin karşılıklarını görmek için- yalnız kendisine olacak olan ebedi zat, ancak Allah olduğuna göre akıl sahibi her bir kimsenin, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmesi, kendisini O’na yakınlaştıracak amellerde bulunması, azap ve cezasından da sakınması gerekir. Rabbinin huzuruna tevbesiz, günah ve hatalarından vaz geçmemiş bir halde gitmemesi gerekir.
asas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Her zaman ve ebediyen hamd, senâ ve her türlü övgüler yalnız Allah’ındır.
***
Kasas 28:87
85- Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah, elbette seni dönüş yerine döndürecektir. De ki:“Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” 86- Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (o, sana indirildi). O halde asla kâfirlere arka çıkma! 87- Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma. 88- Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme! O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.
85. “Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah” Yani bu Kur’ân’ı sana indirip hükümlerini farz kılarak, helâl ve haramı açıklayarak onu alemlere tebliğ edip ahkâmına bütün mükellefleri davet etmeni emreden Yüce Allah’tır. Her şeyin dünya hayatından ibaret olması ve kulların mükâfat görmeyip cezalandırılmamaları, O’nun hikmetine yakışmaz. Aksine O’nun seni “dönüş yerine” döndürmesi kaçınılmaz bir şeydir ki orada iyilik yapanlar iyiliklerinin karşılığını görecekler, kötülük işleyenler de masiyetlerinin cezasını çekeceklerdir. Çünkü sen, onlara hidâyeti açıklamış, izlemeleri gereken yolu beyan etmiş bulunuyorsun. Sana uyarlarsa bu, onların mutlulukları ve bahtiyarlıkları demektir. Sana isyan etmekten başka bir yolu kabul etmez ve senin getirdiğin hidâyeti eleştirip tutundukları batılı hakka tercih edecek olurlarsa artık tartışmaya gerek yoktur. Geriye sadece gizliyi de açığı da, kimin haklı kimin batıl üzere olduğunu da bilenin cezalandırmasından başka bir şey kalmaz. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” Yüce Allah, hidâyet üzere olanın ve hidâyete iletenin, kendi Rasûlü olduğunu, buna karşılık onun düşmanlarının sapık ve saptırıcılar olduklarını elbette bilmektedir.
86. “Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun.” Bu Kitabın sana indirileceğine dair bir beklentin olmadığı gibi buna kendini hazırlamıyor ve böyle bir şey de beklemiyordun. “Ancak Rabbinden bir rahmet olarak…” Hem sana hem de kullara bir rahmet olmak üzere Yüce Allah, alemlere rahmetini izhar etmiş olduğu bu Kitabı sana gönderdi ve bu Kitap ile sana risalet görevini verdi. Bu yolla kullara bilmediklerini öğretti. Onları kötülüklerden arındırdı, onlara Kitabı ve hikmeti öğretti. Halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. en, bu Kitabı Allah’ın sana kendinden bir rahmet olarak indirdiğini bildiğine göre o Kitap’taki bütün emirlerin ve yasakların da Allah’ın bir rahmeti ve bir lütfu olduğunu biliyorsun demektir. O halde bu Kitaptan dolayı senin kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık olmasın. Sakın ona aykırı hareket etmenin, daha iyi ve daha faydalı olduğunu zannetmeyesin. “O halde asla kâfirlere arka çıkma!” Onların izlemekte oldukları küfür yollarından herhangi birinde onların yardımcısı olma. Onlara yardımcı olmanın kapsamına, onun herhangi bir hükmü hakkında “O, hikmete ve maslahata aykırıdır”, demek de dahildir.
87. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.” Aksine bu âyetleri tebliğ et, gereklerini yerine getir. Onların kuracakları tuzaklara aldırma, onlara aldanıp onu tebliğ etmekten uzak durma ve hevâlarına da uyma. “Sen Rabbine davet et.” Bütün maksadın, amellerinin bütün gayesi, Rabbine davet etmek olsun. Riyakârlık, insanların beğenmelerini arzu etmek ve batıl ehlinin maksatlarına uymak gibi buna aykırı olan her bir husustan da uzak dur. ünkü böyle yapmamak, onlarla birlikte olmaya sebeptir ve onların içinde bulundukları halde onlara yardımcı olmaktır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Asla müşriklerden olma” buyurmaktadır. Ne bizzat şirklerinde ne de şirklerinin -bütün masiyetleri ihtiva eden- şubelerinde onlar gibi olma.
88. “Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme!” Aksine ibadetini ihlasla ve yalnızca Allah’a yap. “Çünkü O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” Kâmil ve bâki olan Allah’tan başka ilâh edinilmeye, sevilmeye ve ibadete layık hiçbir kimse yoktur. O ki “O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır.” O’nun dışındaki her bir varlık yok olacağına göre yok olacak fani bir varlığa ibadet de -gayesinin batıl olması ve sonunda boşa gideceği için- batıldır. ünya ve âhirette “hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na” O’ndan başkasına değil, “döndürüleceksiniz.” Allah’ın dışındaki bütün varlıklar fani olduğuna ve helâk olacaklarına göre kendisinden başka hiçbir hak ilâh olmayan, dünyada da âhirette de hüküm yalnız kendisinin olan, bütün mahlukatın dönüşü -amellerinin karşılıklarını görmek için- yalnız kendisine olacak olan ebedi zat, ancak Allah olduğuna göre akıl sahibi her bir kimsenin, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmesi, kendisini O’na yakınlaştıracak amellerde bulunması, azap ve cezasından da sakınması gerekir. Rabbinin huzuruna tevbesiz, günah ve hatalarından vaz geçmemiş bir halde gitmemesi gerekir.
asas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Her zaman ve ebediyen hamd, senâ ve her türlü övgüler yalnız Allah’ındır.
***
Kasas 28:88
85- Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah, elbette seni dönüş yerine döndürecektir. De ki:“Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” 86- Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (o, sana indirildi). O halde asla kâfirlere arka çıkma! 87- Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma. 88- Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme! O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.
85. “Sana Kur’ân’ı farz kılan Allah” Yani bu Kur’ân’ı sana indirip hükümlerini farz kılarak, helâl ve haramı açıklayarak onu alemlere tebliğ edip ahkâmına bütün mükellefleri davet etmeni emreden Yüce Allah’tır. Her şeyin dünya hayatından ibaret olması ve kulların mükâfat görmeyip cezalandırılmamaları, O’nun hikmetine yakışmaz. Aksine O’nun seni “dönüş yerine” döndürmesi kaçınılmaz bir şeydir ki orada iyilik yapanlar iyiliklerinin karşılığını görecekler, kötülük işleyenler de masiyetlerinin cezasını çekeceklerdir. Çünkü sen, onlara hidâyeti açıklamış, izlemeleri gereken yolu beyan etmiş bulunuyorsun. Sana uyarlarsa bu, onların mutlulukları ve bahtiyarlıkları demektir. Sana isyan etmekten başka bir yolu kabul etmez ve senin getirdiğin hidâyeti eleştirip tutundukları batılı hakka tercih edecek olurlarsa artık tartışmaya gerek yoktur. Geriye sadece gizliyi de açığı da, kimin haklı kimin batıl üzere olduğunu da bilenin cezalandırmasından başka bir şey kalmaz. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Rabbim, hidâyeti getireni de apaçık sapıklıkta olanı da pek iyi bilir.” Yüce Allah, hidâyet üzere olanın ve hidâyete iletenin, kendi Rasûlü olduğunu, buna karşılık onun düşmanlarının sapık ve saptırıcılar olduklarını elbette bilmektedir.
86. “Sen, bu Kitabın sana verileceğine dair bir ümit taşımıyordun.” Bu Kitabın sana indirileceğine dair bir beklentin olmadığı gibi buna kendini hazırlamıyor ve böyle bir şey de beklemiyordun. “Ancak Rabbinden bir rahmet olarak…” Hem sana hem de kullara bir rahmet olmak üzere Yüce Allah, alemlere rahmetini izhar etmiş olduğu bu Kitabı sana gönderdi ve bu Kitap ile sana risalet görevini verdi. Bu yolla kullara bilmediklerini öğretti. Onları kötülüklerden arındırdı, onlara Kitabı ve hikmeti öğretti. Halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. en, bu Kitabı Allah’ın sana kendinden bir rahmet olarak indirdiğini bildiğine göre o Kitap’taki bütün emirlerin ve yasakların da Allah’ın bir rahmeti ve bir lütfu olduğunu biliyorsun demektir. O halde bu Kitaptan dolayı senin kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık olmasın. Sakın ona aykırı hareket etmenin, daha iyi ve daha faydalı olduğunu zannetmeyesin. “O halde asla kâfirlere arka çıkma!” Onların izlemekte oldukları küfür yollarından herhangi birinde onların yardımcısı olma. Onlara yardımcı olmanın kapsamına, onun herhangi bir hükmü hakkında “O, hikmete ve maslahata aykırıdır”, demek de dahildir.
87. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.” Aksine bu âyetleri tebliğ et, gereklerini yerine getir. Onların kuracakları tuzaklara aldırma, onlara aldanıp onu tebliğ etmekten uzak durma ve hevâlarına da uyma. “Sen Rabbine davet et.” Bütün maksadın, amellerinin bütün gayesi, Rabbine davet etmek olsun. Riyakârlık, insanların beğenmelerini arzu etmek ve batıl ehlinin maksatlarına uymak gibi buna aykırı olan her bir husustan da uzak dur. ünkü böyle yapmamak, onlarla birlikte olmaya sebeptir ve onların içinde bulundukları halde onlara yardımcı olmaktır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Asla müşriklerden olma” buyurmaktadır. Ne bizzat şirklerinde ne de şirklerinin -bütün masiyetleri ihtiva eden- şubelerinde onlar gibi olma.
88. “Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etme!” Aksine ibadetini ihlasla ve yalnızca Allah’a yap. “Çünkü O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” Kâmil ve bâki olan Allah’tan başka ilâh edinilmeye, sevilmeye ve ibadete layık hiçbir kimse yoktur. O ki “O’nun yüzünden başka her şey yok olacaktır.” O’nun dışındaki her bir varlık yok olacağına göre yok olacak fani bir varlığa ibadet de -gayesinin batıl olması ve sonunda boşa gideceği için- batıldır. ünya ve âhirette “hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na” O’ndan başkasına değil, “döndürüleceksiniz.” Allah’ın dışındaki bütün varlıklar fani olduğuna ve helâk olacaklarına göre kendisinden başka hiçbir hak ilâh olmayan, dünyada da âhirette de hüküm yalnız kendisinin olan, bütün mahlukatın dönüşü -amellerinin karşılıklarını görmek için- yalnız kendisine olacak olan ebedi zat, ancak Allah olduğuna göre akıl sahibi her bir kimsenin, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmesi, kendisini O’na yakınlaştıracak amellerde bulunması, azap ve cezasından da sakınması gerekir. Rabbinin huzuruna tevbesiz, günah ve hatalarından vaz geçmemiş bir halde gitmemesi gerekir.
asas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Her zaman ve ebediyen hamd, senâ ve her türlü övgüler yalnız Allah’ındır.
***
Ankebut 29:1
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İnsanlar “İman ettik” dediler diye hiç imtihan edilmeden (kendi hallerine) bırakılacaklarını mı sandılar? 3- Andolsun biz, onlardan öncekileri imtihan etmişizdir. O nedenle Allah (imanlarında) doğru olanları da yalancı olanları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.
(Mekke’de inmiştir. 69 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, hikmetinin mükemmeliğini söz konusu etmekte ve “Ben mü’minim” diyerek kendisinin mü’min olduğunu iddia eden herkesin, türlü sıkıntı ve imtihanlardan yana sürekli bir esenlikte bulunmalarının, imanlarını ve imanlarına bağlı tali hususları sınamadan geçirecek birtakım sıkıntılara maruz kalmamalarının da hikmetine aykırı olduğunu haber vermektedir. Çünkü eğer durum böyle olsaydı kimin doğru, kimin yalan söylediği, kimin haklı, kimin batıl bir iddiada bulunduğu ortaya çıkmaz ve bunlar birbirlerinden ayırt edilemezdi. Ancak Yüce Allah’ın gerek öncekilerde, gerekse bu ümmetteki ilâhî âdeti/kanunu, onları bollukla, darlıkla, zorlukla, kolaylıkla, hoşa giden ve gitmeyen şeylerle, zenginlikle, fakirlikle, düşmanların kimi hallerde kendilerine galip gelmesiyle, düşmanlara karşı söz ve fiille cihad etmekle vb. gibi türlü imtihanlarla sınamak şeklinde cereyan etmiştir. Bu imtihanların hepsi de ya akideye arız olan şüpheler ya da iradeye arız olan arzu ve isteklerle ilgilidir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde imanı sarsılmayan, sahip olduğu hak ile bu şüpheleri bertaraf eden, masiyet ve günahlara çağıran ve bunları işlemeyi gerektiren yahut da Allah’ın ve Rasûlünün emrettiklerinden uzaklaştıran arzu ve istekleri başgösterdiği takdirde imanın gereğini yerine getirip bu arzularına karşı mücahade eden bir kimsenin ruh hali, elbette ki imanının doğruluğuna ve kuvvetine bir delildir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde kalbi, şüphe ve tereddütten etkilenen, arzularla karşı karşıya kaldığı vakit de masiyetlere yönelen ya da yerine getirmesi gereken görevlerinden uzak kalan kimsenin bu hali ise imanının doğru olmadığına ve bu konudaki iddiasının gerçek olmadığına delildir. Bu konuda ise insanlar, ancak Yüce Allah’ın bilebileceği çok çeşitli derecededirler. Kimisi bu konularda aşağılarda, kimisi de oldukça yukarılardadır. Yüce Allah’tan bizlere dünya ve âhiret hayatında sarsılmaz söz (kelime-i tevhid) ile sebat vermesini, dini üzere kalplerimizi sabit tutmasını dileriz. Nefislerin sınanıp imtihan edilmeleri, nefislerdeki kötülüğü iyiliklerden ayırt eden demirci körüğü mesabesindedir.
Ankebut 29:2
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İnsanlar “İman ettik” dediler diye hiç imtihan edilmeden (kendi hallerine) bırakılacaklarını mı sandılar? 3- Andolsun biz, onlardan öncekileri imtihan etmişizdir. O nedenle Allah (imanlarında) doğru olanları da yalancı olanları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.
(Mekke’de inmiştir. 69 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, hikmetinin mükemmeliğini söz konusu etmekte ve “Ben mü’minim” diyerek kendisinin mü’min olduğunu iddia eden herkesin, türlü sıkıntı ve imtihanlardan yana sürekli bir esenlikte bulunmalarının, imanlarını ve imanlarına bağlı tali hususları sınamadan geçirecek birtakım sıkıntılara maruz kalmamalarının da hikmetine aykırı olduğunu haber vermektedir. Çünkü eğer durum böyle olsaydı kimin doğru, kimin yalan söylediği, kimin haklı, kimin batıl bir iddiada bulunduğu ortaya çıkmaz ve bunlar birbirlerinden ayırt edilemezdi. Ancak Yüce Allah’ın gerek öncekilerde, gerekse bu ümmetteki ilâhî âdeti/kanunu, onları bollukla, darlıkla, zorlukla, kolaylıkla, hoşa giden ve gitmeyen şeylerle, zenginlikle, fakirlikle, düşmanların kimi hallerde kendilerine galip gelmesiyle, düşmanlara karşı söz ve fiille cihad etmekle vb. gibi türlü imtihanlarla sınamak şeklinde cereyan etmiştir. Bu imtihanların hepsi de ya akideye arız olan şüpheler ya da iradeye arız olan arzu ve isteklerle ilgilidir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde imanı sarsılmayan, sahip olduğu hak ile bu şüpheleri bertaraf eden, masiyet ve günahlara çağıran ve bunları işlemeyi gerektiren yahut da Allah’ın ve Rasûlünün emrettiklerinden uzaklaştıran arzu ve istekleri başgösterdiği takdirde imanın gereğini yerine getirip bu arzularına karşı mücahade eden bir kimsenin ruh hali, elbette ki imanının doğruluğuna ve kuvvetine bir delildir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde kalbi, şüphe ve tereddütten etkilenen, arzularla karşı karşıya kaldığı vakit de masiyetlere yönelen ya da yerine getirmesi gereken görevlerinden uzak kalan kimsenin bu hali ise imanının doğru olmadığına ve bu konudaki iddiasının gerçek olmadığına delildir. Bu konuda ise insanlar, ancak Yüce Allah’ın bilebileceği çok çeşitli derecededirler. Kimisi bu konularda aşağılarda, kimisi de oldukça yukarılardadır. Yüce Allah’tan bizlere dünya ve âhiret hayatında sarsılmaz söz (kelime-i tevhid) ile sebat vermesini, dini üzere kalplerimizi sabit tutmasını dileriz. Nefislerin sınanıp imtihan edilmeleri, nefislerdeki kötülüğü iyiliklerden ayırt eden demirci körüğü mesabesindedir.
Ankebut 29:3
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İnsanlar “İman ettik” dediler diye hiç imtihan edilmeden (kendi hallerine) bırakılacaklarını mı sandılar? 3- Andolsun biz, onlardan öncekileri imtihan etmişizdir. O nedenle Allah (imanlarında) doğru olanları da yalancı olanları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.
(Mekke’de inmiştir. 69 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, hikmetinin mükemmeliğini söz konusu etmekte ve “Ben mü’minim” diyerek kendisinin mü’min olduğunu iddia eden herkesin, türlü sıkıntı ve imtihanlardan yana sürekli bir esenlikte bulunmalarının, imanlarını ve imanlarına bağlı tali hususları sınamadan geçirecek birtakım sıkıntılara maruz kalmamalarının da hikmetine aykırı olduğunu haber vermektedir. Çünkü eğer durum böyle olsaydı kimin doğru, kimin yalan söylediği, kimin haklı, kimin batıl bir iddiada bulunduğu ortaya çıkmaz ve bunlar birbirlerinden ayırt edilemezdi. Ancak Yüce Allah’ın gerek öncekilerde, gerekse bu ümmetteki ilâhî âdeti/kanunu, onları bollukla, darlıkla, zorlukla, kolaylıkla, hoşa giden ve gitmeyen şeylerle, zenginlikle, fakirlikle, düşmanların kimi hallerde kendilerine galip gelmesiyle, düşmanlara karşı söz ve fiille cihad etmekle vb. gibi türlü imtihanlarla sınamak şeklinde cereyan etmiştir. Bu imtihanların hepsi de ya akideye arız olan şüpheler ya da iradeye arız olan arzu ve isteklerle ilgilidir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde imanı sarsılmayan, sahip olduğu hak ile bu şüpheleri bertaraf eden, masiyet ve günahlara çağıran ve bunları işlemeyi gerektiren yahut da Allah’ın ve Rasûlünün emrettiklerinden uzaklaştıran arzu ve istekleri başgösterdiği takdirde imanın gereğini yerine getirip bu arzularına karşı mücahade eden bir kimsenin ruh hali, elbette ki imanının doğruluğuna ve kuvvetine bir delildir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde kalbi, şüphe ve tereddütten etkilenen, arzularla karşı karşıya kaldığı vakit de masiyetlere yönelen ya da yerine getirmesi gereken görevlerinden uzak kalan kimsenin bu hali ise imanının doğru olmadığına ve bu konudaki iddiasının gerçek olmadığına delildir. Bu konuda ise insanlar, ancak Yüce Allah’ın bilebileceği çok çeşitli derecededirler. Kimisi bu konularda aşağılarda, kimisi de oldukça yukarılardadır. Yüce Allah’tan bizlere dünya ve âhiret hayatında sarsılmaz söz (kelime-i tevhid) ile sebat vermesini, dini üzere kalplerimizi sabit tutmasını dileriz. Nefislerin sınanıp imtihan edilmeleri, nefislerdeki kötülüğü iyiliklerden ayırt eden demirci körüğü mesabesindedir.
Ankebut 29:4
4- Yoksa kötülükleri işleyenler bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
4. Yoksa bütün istekleri, gayretleri kötülük işlemek, türlü günahlar kazanmak olan kimselerin bu amellerinin ihmal edilip karşılıksız bırakılacağını, Allah’ın kendilerinden gafil olacağını yahut da O’nun elinden kurtulacaklarını mı zannediyorlar? Bunun için mi bu kötülüklere yöneliyorlar, bunun için mi bu kötülükleri kolaylıkla işleyebiliyorlar? “Ne kötü hüküm veriyorlar!” Onların bu doğrultuda verdikleri hüküm ne kötüdür! Bu haksızca bir hükümdür, zalimcedir. Çünkü böyle bir hüküm, Yüce Allah’ın kudret ve hikmetini ihmal etmeyi, kendilerinin Allah’ın cezasından korunabilme gücüne sahip oldukları iddiasını ihtiva etmektedir. Halbuki onlar en zayıf ve en aciz varlıklardandır.
Ankebut 29:5
5- Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyorsa (bilsin ki) Allah’ın belirlediği vade muhakkak gelecektir. O, her şeyi işitendir, bilendir. 6- Kim cihad ederse ancak kendi yararına cihad eder. Çünkü Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.
5. Yani ey Rabbini seven, O’na yakın olmayı, O’na kavuşmayı özleyen, O’nun razı olacağı şeyleri yapmakta elini çabuk tutan kişi! Müjdeler olsun! Sevdiğine kavuşman pek yakındır, o mutlaka gelecektir. Gelecek olan her şey de yakındır. O halde O’na kavuşmak için azığını hazırla ve O’na kavuşacağın ümidi ile O’na doğru yürü! Ancak belli bir iddiada bulunan herkese iddia ettiği şeyler verilmez. Temennilerde bulunan herkese temenni ettiği şeyler bağışlanmaz. Şüphesiz Allah, tüm sesleri işiten ve niyetleri çok iyi bilendir. Bu konuda samimi olanı Yüce Allah umduklarına nail kılar. Yalan söyleyen bir kimseye ise asılsız iddialarının bir faydası olmaz. O, kimin kendi sevgisine mazhar olmaya elverişli olduğunu, kimin de elverişli olmadığını elbette bilir.
6. “Kim” nefsine, şeytanına ve kâfir düşmanına karşı “cihad ederse ancak kendi yararına cihad eder.” Çünkü bunun faydası kendisine gelecektir, bunun kazancını elde edecek olan kendisidir. “Çünkü Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.” Onlara böyle bir öğüt vermesi, bundan bir fayda sağlamak için değildir. Onlara birtakım şeyleri yasak kılması da onlara karşı cimriliğinden ötürü değildir. Aksine O, verdiği emirlere ve koyduğu yasaklara riâyet etmek için mükellef tuttuğu kimselerin, cihada gerek duyacağını bilir. Çünkü kişinin nefsi tabiatı itibarı ile hayra karşı işi ağırdan alır, şeytanı da kendisini bu emir ve yasaklara riâyet etmekten engeller. Kâfir düşmanı da dinini gereği gibi uygulamasına ve yaşamasına mani olur. Bütün bunlar ise cihadı, mücadeleleri ve çok büyük gayretleri gerekli kılan karşıt unsurlardır.
Ankebut 29:6
5- Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyorsa (bilsin ki) Allah’ın belirlediği vade muhakkak gelecektir. O, her şeyi işitendir, bilendir. 6- Kim cihad ederse ancak kendi yararına cihad eder. Çünkü Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.
5. Yani ey Rabbini seven, O’na yakın olmayı, O’na kavuşmayı özleyen, O’nun razı olacağı şeyleri yapmakta elini çabuk tutan kişi! Müjdeler olsun! Sevdiğine kavuşman pek yakındır, o mutlaka gelecektir. Gelecek olan her şey de yakındır. O halde O’na kavuşmak için azığını hazırla ve O’na kavuşacağın ümidi ile O’na doğru yürü! Ancak belli bir iddiada bulunan herkese iddia ettiği şeyler verilmez. Temennilerde bulunan herkese temenni ettiği şeyler bağışlanmaz. Şüphesiz Allah, tüm sesleri işiten ve niyetleri çok iyi bilendir. Bu konuda samimi olanı Yüce Allah umduklarına nail kılar. Yalan söyleyen bir kimseye ise asılsız iddialarının bir faydası olmaz. O, kimin kendi sevgisine mazhar olmaya elverişli olduğunu, kimin de elverişli olmadığını elbette bilir.
6. “Kim” nefsine, şeytanına ve kâfir düşmanına karşı “cihad ederse ancak kendi yararına cihad eder.” Çünkü bunun faydası kendisine gelecektir, bunun kazancını elde edecek olan kendisidir. “Çünkü Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.” Onlara böyle bir öğüt vermesi, bundan bir fayda sağlamak için değildir. Onlara birtakım şeyleri yasak kılması da onlara karşı cimriliğinden ötürü değildir. Aksine O, verdiği emirlere ve koyduğu yasaklara riâyet etmek için mükellef tuttuğu kimselerin, cihada gerek duyacağını bilir. Çünkü kişinin nefsi tabiatı itibarı ile hayra karşı işi ağırdan alır, şeytanı da kendisini bu emir ve yasaklara riâyet etmekten engeller. Kâfir düşmanı da dinini gereği gibi uygulamasına ve yaşamasına mani olur. Bütün bunlar ise cihadı, mücadeleleri ve çok büyük gayretleri gerekli kılan karşıt unsurlardır.
Ankebut 29:7
7- İman edip salih amel işleyenlere gelince andolsun ki Biz, onların kötülüklerini örteceğiz ve elbette onları yapmaka olduklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.
7. Yani Yüce Allah, kendilerine iman ve salih amel lütfettiği kimselerin kötülüklerini örtecektir. Çünkü iyilikler kötülükleri yok eder. “Ve elbette onları yapmaka olduklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.” En güzel ifadesiyle onların işledikleri farz ve müstehap türü hayır işler kastedilmektedir. Kulun yaptığı en güzel işler bunlardır. Çünkü kul, aynı zamanda mubah ve daha başka işler de işlemektedir.
Ankebut 29:8
8- Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Dönüşünüz yalnız Banadır ve Ben, yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.
8. Biz insana anne ve babasına iyilikte bulunmasını, yani onlara söz ve davranışları ile iyi muamele etmesini, buna gereken dikkat ve gayreti göstermesini, onlara kötü davranmamasını, söz ve davranışları ile onlara kötülükte bulunmamasını emrettik. “Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa” ki hiçbir kimsenin Allah’a ortak koşmanın doğruluğuna dair bir bilgisi olamaz. O nedenle bu ifade, şirkin çok ağır bir suç olduğunu ortaya koymaktadır. “Onlara itaat etme! Dönüşünüz yalnız Banadır ve Ben, yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim” amellerinizin karşılığını da vereceğim. Öyleyse ana-babanıza iyilik yapın ve onlara itaati -Allah ve Rasûlüne itaatin dışındaki tüm itaatlerin önünde tutun. Çünkü Allah’a ve Rasûlüne itaat, her şeyin önünde gelir.
Ankebut 29:9
9- İman edip salih amel işleyenleri elbette Biz, salihler arasına katacağız.
9. Yani Yüce Allah, kendisine iman edip salih amel işleyenleri Allah’ın salih kulları olan peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihler arasında cennete koyacağını vaat etmiştir. Herkes, Allah’ın nezdindeki derece ve mertebesine göre cennette yerini alacaktır. Sahih iman ile salih amel, kişinin mutluluğunun belgesidir. Böyle bir kimse, Rahman olan Allah’ın iyi kulları arasında yer alır. Salihlerden ve Allah’ın hayırlı kullarından olur.
Ankebut 29:10
10- İnsanlardan bir kısmı:“Allah’a iman ettik” derler. Ama Allah yolunda bir eziyete uğradıklarında insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi görür (de sabırsızlık gösterirler). Eğer Rabbinden bir zafer gelirse andolsun onlar:“Şüphesiz biz sizinle beraberdik” diyeceklerdir. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir? 11- Andolsun Allah, mü’minleri de ortaya çıkaracaktır, münafıkları da.
10. Yüce Allah, iman iddiasında bulunan kimseler içindeki doğrularla yalancıların ayırt edilmesi için imtihanın kaçınılmaz olduğunu söz konusu ettikten sonra şimdi de insanlardan bir kesimin imtihan ve sıkıntılara sabır gösteremediğini, sarsıcı bazı olaylar karşısında sebat gösteremediğini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı: “Allah’a iman ettik” derler. Ama Allah yolunda” dininden dönmeleri ve tekrar batılla kucaklaşmaları için dayak, malın alınması ve ayıplanmak gibi “bir eziyete uğradıklarında insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi görür (de sabırsızlık gösterirler).” İnsanların yaptıkları bu eziyeti, kendisini imandan alıkoyabilecek ve iman üzere sebat etmesini engelleyecek bir sebep sayar. Zra azap, azaba sebep olan şeylerden alıkoyar. “Eğer Rabbinden bir zafer gelirse andolsun onlar: Şüphesiz biz sizinle beraberdik, diyeceklerdir.” Çünkü zafer, insanın arzusuna uygundur. Bu kesim insanlar, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği kimselerin arasında yer alırlar:“İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”(el-Hac, 22/11)“Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” Nitekim O, bu halde olan bu kesimi size nitelediği şekilde haber verip bildirmektedir. Bununla siz, Allah’ın ilmini, kemalini ve hikmetinin genişliğini anlayabilmelisiniz. 11. “Andolsun Allah, mü’minleri de ortaya çıkaracaktır, münafıkları da.” Yani Yüce Allah’ın birtakım sıkıntı ve sınamaları takdir etmesi, onlar hakkındaki bilgisinin ortaya çıkması içindir. Buna bağlı olarak O, onları sadece kendi bilgisine göre değil ortaya çıkan kendi davranışları ile cezalandıracaktır. Zira insanlar, eğer sınanmış olsalardı mutlaka sebat göstereceklerine dair Yüce Allah’a karşı bahane ileri sürebilirlerdi.
Ankebut 29:11
10- İnsanlardan bir kısmı:“Allah’a iman ettik” derler. Ama Allah yolunda bir eziyete uğradıklarında insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi görür (de sabırsızlık gösterirler). Eğer Rabbinden bir zafer gelirse andolsun onlar:“Şüphesiz biz sizinle beraberdik” diyeceklerdir. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir? 11- Andolsun Allah, mü’minleri de ortaya çıkaracaktır, münafıkları da.
10. Yüce Allah, iman iddiasında bulunan kimseler içindeki doğrularla yalancıların ayırt edilmesi için imtihanın kaçınılmaz olduğunu söz konusu ettikten sonra şimdi de insanlardan bir kesimin imtihan ve sıkıntılara sabır gösteremediğini, sarsıcı bazı olaylar karşısında sebat gösteremediğini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı: “Allah’a iman ettik” derler. Ama Allah yolunda” dininden dönmeleri ve tekrar batılla kucaklaşmaları için dayak, malın alınması ve ayıplanmak gibi “bir eziyete uğradıklarında insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi görür (de sabırsızlık gösterirler).” İnsanların yaptıkları bu eziyeti, kendisini imandan alıkoyabilecek ve iman üzere sebat etmesini engelleyecek bir sebep sayar. Zra azap, azaba sebep olan şeylerden alıkoyar. “Eğer Rabbinden bir zafer gelirse andolsun onlar: Şüphesiz biz sizinle beraberdik, diyeceklerdir.” Çünkü zafer, insanın arzusuna uygundur. Bu kesim insanlar, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği kimselerin arasında yer alırlar:“İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”(el-Hac, 22/11)“Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” Nitekim O, bu halde olan bu kesimi size nitelediği şekilde haber verip bildirmektedir. Bununla siz, Allah’ın ilmini, kemalini ve hikmetinin genişliğini anlayabilmelisiniz. 11. “Andolsun Allah, mü’minleri de ortaya çıkaracaktır, münafıkları da.” Yani Yüce Allah’ın birtakım sıkıntı ve sınamaları takdir etmesi, onlar hakkındaki bilgisinin ortaya çıkması içindir. Buna bağlı olarak O, onları sadece kendi bilgisine göre değil ortaya çıkan kendi davranışları ile cezalandıracaktır. Zira insanlar, eğer sınanmış olsalardı mutlaka sebat göstereceklerine dair Yüce Allah’a karşı bahane ileri sürebilirlerdi.
Ankebut 29:12
12. Kafir olanlar iman edenlere dediler ki:“Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı taşırız.” Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyamazlar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. 13- Andolsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleri ile birlikte (sebep oldukları) başka yükleri de yüklenecekler ve Kıyamet günü uydurdukları (yalanlardan) mutlaka sorguya çekileceklerdir.
12. Yüce Allah, kâfirlerin yalanlarını ve mü’minleri kendi dinlerine davet ettiklerini haber vermektedir. Böylece zımnen mü’minleri kâfirlere aldanmamaları ve onların tuzaklarına düşmemeleri için uyarmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kafir olanlar iman edenlere dediler ki: “Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı taşırız.” Dininizi kısmen ya da tamamen terk edip bizim dinimize tâbi olun. Biz, bu konuda size garanti veriyoruz; hiç şüphesiz günahlarınızı biz yükleneceğiz. Ancak bu, onların elinde olan bir şey değildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onlar, onların günahlarından” az olsun, çok olsun “hiçbir şey taşıyamazlar.” Diğerleri buna razı olsalar bile bunun hiçbir faydası olmaz. Çünkü bu hak, Allah’ındır. Allah'ın emir ve hükmü olmaksızın kulun, O’nun hakkında tasarrufta bulunma hakkı yoktur. Bu konuda Allah’ın hükmü ise şudur:“Hiçbir (günahkar) kimse bir başkasının (günah) yükünü yüklenmez”(el-İsra, 17/15) şeklindedir. Yüce Allah’ın:“Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyamazlar” buyruğundan, küfürlerine davet eden kâfirlerle onlar gibi kendi batıllarına davet eden kimselerin, ancak kendi günahlarını yüklenecekleri, kendilerinin dışında saptırdıklarının günahlarına -kendileri sebep olsalar dahi- ortak olmayacakları gibi bir mana anlaşılabileceğinden dolayı böyle bir ihtimali bertaraf etmek için devamla şöyle buyrulmaktadır:
13. “Andolsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini” bizzat işledikleri günahları “hem de kendi yükleri ile birlikte (sebep oldukları) başka yükleri de” vesile oldukları ve kendileri yüzünden meydana gelmiş günahları da “yüklenecekler” Başkasına uyan bir kimsenin işlediği günahtan, uyana da kendisine uyulana da bir pay vardır. Birisi, o günahı bizzat fiilen işlediği için pay alır; kendisine uyulan ise bu günahın işlenmesine sebep olduğu ve o günahı işlemeye davet ettiği için pay alır. Nitekim başkasına uyan bir kimse, bir iyilik işleyecek olursa onu fiilen işlediğinden dolayı kendisi ecir alır, onu o iyiliğe davet eden kimse de onun işlenmesine sebep olduğu için ecir alır. “ve Kıyamet günü uydurduklarından mutlaka sorguya çekileceklerdir.” Uydurdukları kötülüklerden ve kötülükleri süslü göstermekten ve bir de: “Biz sizin günahlarınızı taşırız” sözlerinden sorguya çekileceklerdir.
Ankebut 29:13
12. Kafir olanlar iman edenlere dediler ki:“Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı taşırız.” Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyamazlar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. 13- Andolsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleri ile birlikte (sebep oldukları) başka yükleri de yüklenecekler ve Kıyamet günü uydurdukları (yalanlardan) mutlaka sorguya çekileceklerdir.
12. Yüce Allah, kâfirlerin yalanlarını ve mü’minleri kendi dinlerine davet ettiklerini haber vermektedir. Böylece zımnen mü’minleri kâfirlere aldanmamaları ve onların tuzaklarına düşmemeleri için uyarmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kafir olanlar iman edenlere dediler ki: “Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı taşırız.” Dininizi kısmen ya da tamamen terk edip bizim dinimize tâbi olun. Biz, bu konuda size garanti veriyoruz; hiç şüphesiz günahlarınızı biz yükleneceğiz. Ancak bu, onların elinde olan bir şey değildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onlar, onların günahlarından” az olsun, çok olsun “hiçbir şey taşıyamazlar.” Diğerleri buna razı olsalar bile bunun hiçbir faydası olmaz. Çünkü bu hak, Allah’ındır. Allah'ın emir ve hükmü olmaksızın kulun, O’nun hakkında tasarrufta bulunma hakkı yoktur. Bu konuda Allah’ın hükmü ise şudur:“Hiçbir (günahkar) kimse bir başkasının (günah) yükünü yüklenmez”(el-İsra, 17/15) şeklindedir. Yüce Allah’ın:“Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyamazlar” buyruğundan, küfürlerine davet eden kâfirlerle onlar gibi kendi batıllarına davet eden kimselerin, ancak kendi günahlarını yüklenecekleri, kendilerinin dışında saptırdıklarının günahlarına -kendileri sebep olsalar dahi- ortak olmayacakları gibi bir mana anlaşılabileceğinden dolayı böyle bir ihtimali bertaraf etmek için devamla şöyle buyrulmaktadır:
13. “Andolsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini” bizzat işledikleri günahları “hem de kendi yükleri ile birlikte (sebep oldukları) başka yükleri de” vesile oldukları ve kendileri yüzünden meydana gelmiş günahları da “yüklenecekler” Başkasına uyan bir kimsenin işlediği günahtan, uyana da kendisine uyulana da bir pay vardır. Birisi, o günahı bizzat fiilen işlediği için pay alır; kendisine uyulan ise bu günahın işlenmesine sebep olduğu ve o günahı işlemeye davet ettiği için pay alır. Nitekim başkasına uyan bir kimse, bir iyilik işleyecek olursa onu fiilen işlediğinden dolayı kendisi ecir alır, onu o iyiliğe davet eden kimse de onun işlenmesine sebep olduğu için ecir alır. “ve Kıyamet günü uydurduklarından mutlaka sorguya çekileceklerdir.” Uydurdukları kötülüklerden ve kötülükleri süslü göstermekten ve bir de: “Biz sizin günahlarınızı taşırız” sözlerinden sorguya çekileceklerdir.
Ankebut 29:14
14- Andolsun biz, Nûh’u kavmine gönderdik de o, onların arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tûfân onları yakaladı. 15- Biz de onu ve gemide olanları kurtardık ve onu âlemler için bir ibret kıldık.
14. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan ümmetleri cezalandırmasına dair hüküm ve hikmetini bildirmekte, kulu ve rasûlü Nûh aleyhisselam’ı kavmine, kendilerini tevhide, yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmeye, O’na ortak koşulan eşlerden ve putlardan uzak kalmaya davet etmek üzere gönderdiğini haber vermektedir. “O, onların arasında” davetçi bir peygamber olarak “elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.” Bu zaman zarfında onları davete ara vermedi. Onlara öğüt vermeyi bırakmadı. Gece gündüz, gizli açık onları davet edip durdu. Fakat onlar, doğru yola gelmediler, hidâyet bulmadılar. Aksine küfür ve tuğyanlarını sürdürüp gittiler. Sonunda peygamberleri Nûh -salât ve selâm olsun ona- ileri derecedeki sabır ve tahammülüne rağmen onlara:“Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26) diyerek beddua etti. “Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken” artık azabı hak edince “tûfân” gökten bol bol inen ve yerden şiddetlice kaynayan sel suları “onları yakaladı.”
15. “Biz de onu ve gemide olanları” onunla birlikte ona binen aile halkını ve ona iman edenleri “kurtardık ve onu” yani gemiyi ya da Nûh aleyhisselam’ın bu kıssasını “âlemler için bir ibret kıldık.” Bununla insanlar, peygamberleri yalanlayanların sonunda helâk olacaklarına, iman edenlere ise Yüce Allah’ın her bir sıkıntıdan bir kurtuluş, her bir darlıktan bir çıkış yolu ihsan edeceğine dair bir ibret sebebi kılmıştır. Ayrıca Yüce Allah, bu gemiyi -yani gemi türünü- de bütün âlemlere bir ibret kılmıştır. Bununla Rablerinin rahmetini ibretle düşünürler. Çünkü bu gemilere sahip olma imkanını yaratmış ve bu işi kendilerine kolaylaştırmıştır. Böylece bu gemiler kendilerini de eşyalarını da bir yerden başka bir yere, bir bölgeden bir başka bölgeye taşımaktadır.
Ankebut 29:15
14- Andolsun biz, Nûh’u kavmine gönderdik de o, onların arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tûfân onları yakaladı. 15- Biz de onu ve gemide olanları kurtardık ve onu âlemler için bir ibret kıldık.
14. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan ümmetleri cezalandırmasına dair hüküm ve hikmetini bildirmekte, kulu ve rasûlü Nûh aleyhisselam’ı kavmine, kendilerini tevhide, yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmeye, O’na ortak koşulan eşlerden ve putlardan uzak kalmaya davet etmek üzere gönderdiğini haber vermektedir. “O, onların arasında” davetçi bir peygamber olarak “elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.” Bu zaman zarfında onları davete ara vermedi. Onlara öğüt vermeyi bırakmadı. Gece gündüz, gizli açık onları davet edip durdu. Fakat onlar, doğru yola gelmediler, hidâyet bulmadılar. Aksine küfür ve tuğyanlarını sürdürüp gittiler. Sonunda peygamberleri Nûh -salât ve selâm olsun ona- ileri derecedeki sabır ve tahammülüne rağmen onlara:“Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26) diyerek beddua etti. “Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken” artık azabı hak edince “tûfân” gökten bol bol inen ve yerden şiddetlice kaynayan sel suları “onları yakaladı.”
15. “Biz de onu ve gemide olanları” onunla birlikte ona binen aile halkını ve ona iman edenleri “kurtardık ve onu” yani gemiyi ya da Nûh aleyhisselam’ın bu kıssasını “âlemler için bir ibret kıldık.” Bununla insanlar, peygamberleri yalanlayanların sonunda helâk olacaklarına, iman edenlere ise Yüce Allah’ın her bir sıkıntıdan bir kurtuluş, her bir darlıktan bir çıkış yolu ihsan edeceğine dair bir ibret sebebi kılmıştır. Ayrıca Yüce Allah, bu gemiyi -yani gemi türünü- de bütün âlemlere bir ibret kılmıştır. Bununla Rablerinin rahmetini ibretle düşünürler. Çünkü bu gemilere sahip olma imkanını yaratmış ve bu işi kendilerine kolaylaştırmıştır. Böylece bu gemiler kendilerini de eşyalarını da bir yerden başka bir yere, bir bölgeden bir başka bölgeye taşımaktadır.
Ankebut 29:16
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:17
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:18
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:19
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:20
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:21
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:22
16- İbrahim’i de (gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkup sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” 17- “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz. Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz, size rızık verme imkanına sahip değillerdir. O halde rızkı yalnız Allah katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 18. Eğer yalanlarsanız (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen ancak apaçık tebliğden ibarettir. 19. Görmediler mi Allah varlıkları ilkin nasıl yaratıyor sonra da onları (ölümden sonra aynı şekilde) diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. 20. De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın. Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır. Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” 21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. 22. Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara:“Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir. “Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi:“Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz. “Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir: “O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur. “Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin. [18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve:“Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır. “Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur. “Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz. “Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
Ankebut 29:23
23. Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar Benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
23. Yüce Allah, kimlerin her türlü hayırdan uzak olup kötülüklerle karşı karşıya kaldıklarını haber vermektedir. Bunlar; Allah’ı, O’nun peygamberlerini ve peygamberlerinin getirdiklerini inkâr eden, Allah’ın huzuruna çıkmayı ve O’na kavuşmayı yalanlayan kimselerdir. Bunlar için varsa yoksa dünya! Zaten şirk ve masiyetleri işlemelerinin temel sebebi de budur. Çünkü kalplerinde bunun akıbetinden korkmalarına sebep teşkil edecek bir inanç yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“İşte onlar Benim rahmetimden ümit kesmişlerdir” buyurmaktadır. Yani onlar, rahmete nail olmaya sebep teşkil edecek tek bir amel dahi yapmadılar. Yoksa Allah’ın rahmetini umsalardı bunun için birtakım ameller işlerlerdi. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, sakınılması gereken en büyük yasaklardandır. Bu da iki türlü olur: Birincisi, kâfirlerin Allah’ın rahmetinden ümit keserek kendilerini Allah’ın rahmetine yakınlaştıracak her türlü sebebi terk etmeleridir. Diğeri ise günahkârların/isyankârların işledikleri suçların çokluğu sebebi ile ümit kesmeleridir ki bu işledikleri günahlar onları dehşete düşürmüş, kalplerini kaplayıp sonuç olarak böyle bir ümitsizliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. “Onlar için can yakıcı bir azap” acı ve ıstırap dolu bir azap “vardır.” Buraya kadarki âyet-i kerimeler İbrahim aleyhisselam’ın kavmine söylediği sözler ile onların kendisine verdiği cevaplar arasına konmuş ara buyruklar gibi görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Ankebut 29:24
24. Ama kavminin cevabı:“Onu öldürün yahut yakın” demelerinden başka bir şey olmadı. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır. 25. Dedi ki:“Siz ancak dünya hayatında kendi aranızdaki dostluk sebebiyle Allah’ın dışında birtakım putlar edindiniz. Ama kıyamet günü birbirinizi inkâr edip tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz. Varacağınız yer cehennem olacak ve sizin hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.”
24. Yani İbrahim aleyhisselam, kavmini Rabbinin yoluna davet edip çağrısını kabul etmeye, nasihatları doğrultusunda hidâyet bulmaya ve Allah’ın onu kendilerine peygamber gönderdiği için bu nimetine şükretmeye çağırdığında kavminin ona verdikleri karşılık çok kötü olmuştur. Zira bu karşılık “Onu öldürün yahut yakın, demelerinden başka bir şey olmadı.” En dehşetli bir şekilde onu öldürmeye karar verdiler. Onlar güçlü ve idareyi ellerinde bulunduran kimselerdi. O bakımdan onu ateşe attılar ama “Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplu için ibretler vardır.” Bu yolla peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunu, onların iyiliklerini, onların samimi olarak öğüt verdiklerini, diğer taraftan onlara muhalefet edenlerin ve karşı çıkanların sözlerinin ne kadar tutarsız olduğunu, peygamberlere karşı çıkanların hep sanki birbirlerine aynı şeyleri tavsiye etmiş ve birbirlerini onları yalanlamaya teşvik etmiş gibi davrandıklarını anlarlar.
25. İbrahim aleyhisselam onlara öğüt verirken söylediği sözler arasında şunlar da vardı:“Siz ancak dünya hayatında kendi aranızdaki dostluk sebebiyle Allah’ın dışında birtakım putlar edindiniz.” Yani sizin bu putları edinmenizin en nihai noktası, dünyevi bir sevgidir. Bu da pek yakında yok olup gidecektir. “Ama kıyamet günü birbirinizi inkâr edip tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz.” İbadet edenler de edilenler de birbirlerinden uzak olduklarını bildirecektir: “İnsanlar” mahşerde “bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkaf, 46/6) Nasıl olur da pek yakında kendisine ibadet edenlerden uzak olduğunu söyleyeceği ve onlara lânet okuyacağı bilinen kimselere bağlanıp taparsınız? Halbuki sizin -ibadet edenlerin de kendisine ibadet olunanların da- hep birlikte “varacağınız yer cehennem olacak ve sizin hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.” Allah’ın azabına karşı kimse onlara yardımcı olamayacak, O’nun cezasını kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır.
Ankebut 29:25
24. Ama kavminin cevabı:“Onu öldürün yahut yakın” demelerinden başka bir şey olmadı. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır. 25. Dedi ki:“Siz ancak dünya hayatında kendi aranızdaki dostluk sebebiyle Allah’ın dışında birtakım putlar edindiniz. Ama kıyamet günü birbirinizi inkâr edip tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz. Varacağınız yer cehennem olacak ve sizin hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.”
24. Yani İbrahim aleyhisselam, kavmini Rabbinin yoluna davet edip çağrısını kabul etmeye, nasihatları doğrultusunda hidâyet bulmaya ve Allah’ın onu kendilerine peygamber gönderdiği için bu nimetine şükretmeye çağırdığında kavminin ona verdikleri karşılık çok kötü olmuştur. Zira bu karşılık “Onu öldürün yahut yakın, demelerinden başka bir şey olmadı.” En dehşetli bir şekilde onu öldürmeye karar verdiler. Onlar güçlü ve idareyi ellerinde bulunduran kimselerdi. O bakımdan onu ateşe attılar ama “Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplu için ibretler vardır.” Bu yolla peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunu, onların iyiliklerini, onların samimi olarak öğüt verdiklerini, diğer taraftan onlara muhalefet edenlerin ve karşı çıkanların sözlerinin ne kadar tutarsız olduğunu, peygamberlere karşı çıkanların hep sanki birbirlerine aynı şeyleri tavsiye etmiş ve birbirlerini onları yalanlamaya teşvik etmiş gibi davrandıklarını anlarlar.
25. İbrahim aleyhisselam onlara öğüt verirken söylediği sözler arasında şunlar da vardı:“Siz ancak dünya hayatında kendi aranızdaki dostluk sebebiyle Allah’ın dışında birtakım putlar edindiniz.” Yani sizin bu putları edinmenizin en nihai noktası, dünyevi bir sevgidir. Bu da pek yakında yok olup gidecektir. “Ama kıyamet günü birbirinizi inkâr edip tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz.” İbadet edenler de edilenler de birbirlerinden uzak olduklarını bildirecektir: “İnsanlar” mahşerde “bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkaf, 46/6) Nasıl olur da pek yakında kendisine ibadet edenlerden uzak olduğunu söyleyeceği ve onlara lânet okuyacağı bilinen kimselere bağlanıp taparsınız? Halbuki sizin -ibadet edenlerin de kendisine ibadet olunanların da- hep birlikte “varacağınız yer cehennem olacak ve sizin hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.” Allah’ın azabına karşı kimse onlara yardımcı olamayacak, O’nun cezasını kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır.
Ankebut 29:26
26. Lût ona iman etti. İbrahim:“Ben Rabbime (emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, Azizdir, Hakimdir.” dedi. 27. Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik. Ona mükâfatını dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihler arasındadır.
26. Yani İbrahim aleyhisselam kavmine davetini sürdürdü, ama onlar inatlarını devam ettirdiler. Ancak onun davetinin bir sonucu olarak kendisine Lût aleyhisselam iman etti. Yüce Allah da ona peygamberlik verdi ve ileride geleceği üzere onu kavmine elçi olarak gönderdi. İbrahim kavmine yaptığı davetin hiçbir faydası olmadığını görünce “Ben Rabbime (emrettiği yere) hicret edeceğim” dedi. Yani ben, o kötülük yurdunu terk edeceğim ve mübarek bir beldeye hicret edeceğim. Orası da Şam topraklarıdır. “Şüphesiz O, Azizdir.” Mutlak güç ve kudret sahibidir, sizi hidâyete iletmeye de kadirdir; ama O, aynı zamanda “Hakîmdir.” O’nun hikmeti bunu (zorla yapmayı) kabul etmez. Kavmi bu halde iken İbrahim aleyhisselam onları terk edip onlardan ayrılmakla birlikte Yüce Allah, onun kavmini gönderdiği herhangi bir azap ile helâk ettiğini söz konusu etmemektedir. Sadece onlardan ayrıldığını ve aralarından hicret edip uzaklaştığını bildirmektedir. İsrailiyatta söz konusu edildiği üzere Yüce Allah’ın, onun kavmine sivrisinekleri musallat ettiğ, onların da kavminin kanlarını içip etlerini yediği ve onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsini telef ettiğini bildiren rivâyetlere gelince bu konuda kesin hüküm vermek, şer’î bir delilin varlığına bağlıdır ki böyle bir delil de yoktur. Şâyet Yüce Allah’ın onları azap ile toptan helâk ettiği söz konusu olsaydı Allah, diğer yalanlayan ümmetleri helâk ettiğini zikrettiği gibi bunu da zikrederdi. Bunun sırlarından birisi İbrahim el-Halil aleyhisselam’ın insanların en merhametlisi, en faziletlisi, en yumuşak huylusu, en yücesi olduğundan dolayı bazı peygamberlerin beddua ettiği gibi kavmine beddua etmeyişi olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah onları umumi bir azap ile helâk etmemiş olabilir. Nitekim buna delil olabilecek hususlardan birisi, İbrahim’in Lût kavmini helâk etmek için gelen meleklerle (azabın kaldırılması konusunda) tartışmasıdır. Halbuki onlar, onun kendi kavmi de değillerdi. En iyisini Allah bilir.
27. “Biz ona” Şam’a hicret ettikten sonra “İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik.” Ondan sonra gelen bütün peygamberler, onun zürriyetinden olduğu gibi, ne kadar kitap indi ise de hep onun soyundan gelenlere indirilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu ve onun evlâdı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik müessesi son buluncaya kadar da bu, böylece devam etmiştir. Hepsine salât ve selâm olsun. Hidâyet, rahmet, mutluluk ve kurtuluş kaynaklarının onun soyundan gelenler arasında bulunması, hidâyet bulacakların hidâyete, mü’minlerin imana ve salihlerin de doğru yol hep onların eli ile ulaşması, İbrahim’in en büyük menkıbesi ve övünç kaynağıdır. “Ona mükâfatını” üstün güzelliğe sahip eş, geniş rızık, gözlerinin aydınlığı olan evlatlar, Allah’ı sevmek ve O’na yönelmek gibi mükafatları “dünyada verdik.”“Şüphesiz o, ahirette de salihler arasındadır.” Hatta o ve son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, kayıtsız ve şartsız salihlerin en üstünleri, mevki itibari ile en yüce olanlarıdır. Böylelikle Allah, ona hem dünya hem de âhiret mutluluğunu birlikte vermiştir.
Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’a iman ettiği ve onun vasıtası ile hidâyet bulanlardan olduğu daha önce geçmişti. Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’ın zürriyetinden olmayıp onun kardeşinin oğlu olduğu belirtilmiştir. Yüce Allah’ın:“Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik” buyruğu, her ne kadar umumi ise de Lût aleyhisselam’ın -onun soyundan olmamakla birlikte- peygamber olmasına aykırı değildir. Çünkü âyet-i kerime İbrahim el-Halil’den övgü ile söz etme sadedindedir. Ayrıca Lût’un da onun vasıtası ile hidâyet bulduğu haber verilmektedir. Onun vasıtası ile bir kimsenin hidâyet bulması, zürriyeti olduğundan dolayı hidâyet bulanlara göre hidâyete iletenin üstünlüğüne daha mükemmel bir delildir. En iyisini Allah bilir.
Ankebut 29:27
26. Lût ona iman etti. İbrahim:“Ben Rabbime (emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, Azizdir, Hakimdir.” dedi. 27. Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik. Ona mükâfatını dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihler arasındadır.
26. Yani İbrahim aleyhisselam kavmine davetini sürdürdü, ama onlar inatlarını devam ettirdiler. Ancak onun davetinin bir sonucu olarak kendisine Lût aleyhisselam iman etti. Yüce Allah da ona peygamberlik verdi ve ileride geleceği üzere onu kavmine elçi olarak gönderdi. İbrahim kavmine yaptığı davetin hiçbir faydası olmadığını görünce “Ben Rabbime (emrettiği yere) hicret edeceğim” dedi. Yani ben, o kötülük yurdunu terk edeceğim ve mübarek bir beldeye hicret edeceğim. Orası da Şam topraklarıdır. “Şüphesiz O, Azizdir.” Mutlak güç ve kudret sahibidir, sizi hidâyete iletmeye de kadirdir; ama O, aynı zamanda “Hakîmdir.” O’nun hikmeti bunu (zorla yapmayı) kabul etmez. Kavmi bu halde iken İbrahim aleyhisselam onları terk edip onlardan ayrılmakla birlikte Yüce Allah, onun kavmini gönderdiği herhangi bir azap ile helâk ettiğini söz konusu etmemektedir. Sadece onlardan ayrıldığını ve aralarından hicret edip uzaklaştığını bildirmektedir. İsrailiyatta söz konusu edildiği üzere Yüce Allah’ın, onun kavmine sivrisinekleri musallat ettiğ, onların da kavminin kanlarını içip etlerini yediği ve onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsini telef ettiğini bildiren rivâyetlere gelince bu konuda kesin hüküm vermek, şer’î bir delilin varlığına bağlıdır ki böyle bir delil de yoktur. Şâyet Yüce Allah’ın onları azap ile toptan helâk ettiği söz konusu olsaydı Allah, diğer yalanlayan ümmetleri helâk ettiğini zikrettiği gibi bunu da zikrederdi. Bunun sırlarından birisi İbrahim el-Halil aleyhisselam’ın insanların en merhametlisi, en faziletlisi, en yumuşak huylusu, en yücesi olduğundan dolayı bazı peygamberlerin beddua ettiği gibi kavmine beddua etmeyişi olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah onları umumi bir azap ile helâk etmemiş olabilir. Nitekim buna delil olabilecek hususlardan birisi, İbrahim’in Lût kavmini helâk etmek için gelen meleklerle (azabın kaldırılması konusunda) tartışmasıdır. Halbuki onlar, onun kendi kavmi de değillerdi. En iyisini Allah bilir.
27. “Biz ona” Şam’a hicret ettikten sonra “İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik.” Ondan sonra gelen bütün peygamberler, onun zürriyetinden olduğu gibi, ne kadar kitap indi ise de hep onun soyundan gelenlere indirilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu ve onun evlâdı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik müessesi son buluncaya kadar da bu, böylece devam etmiştir. Hepsine salât ve selâm olsun. Hidâyet, rahmet, mutluluk ve kurtuluş kaynaklarının onun soyundan gelenler arasında bulunması, hidâyet bulacakların hidâyete, mü’minlerin imana ve salihlerin de doğru yol hep onların eli ile ulaşması, İbrahim’in en büyük menkıbesi ve övünç kaynağıdır. “Ona mükâfatını” üstün güzelliğe sahip eş, geniş rızık, gözlerinin aydınlığı olan evlatlar, Allah’ı sevmek ve O’na yönelmek gibi mükafatları “dünyada verdik.”“Şüphesiz o, ahirette de salihler arasındadır.” Hatta o ve son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, kayıtsız ve şartsız salihlerin en üstünleri, mevki itibari ile en yüce olanlarıdır. Böylelikle Allah, ona hem dünya hem de âhiret mutluluğunu birlikte vermiştir.
Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’a iman ettiği ve onun vasıtası ile hidâyet bulanlardan olduğu daha önce geçmişti. Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’ın zürriyetinden olmayıp onun kardeşinin oğlu olduğu belirtilmiştir. Yüce Allah’ın:“Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik” buyruğu, her ne kadar umumi ise de Lût aleyhisselam’ın -onun soyundan olmamakla birlikte- peygamber olmasına aykırı değildir. Çünkü âyet-i kerime İbrahim el-Halil’den övgü ile söz etme sadedindedir. Ayrıca Lût’un da onun vasıtası ile hidâyet bulduğu haber verilmektedir. Onun vasıtası ile bir kimsenin hidâyet bulması, zürriyeti olduğundan dolayı hidâyet bulanlara göre hidâyete iletenin üstünlüğüne daha mükemmel bir delildir. En iyisini Allah bilir.
Ankebut 29:28
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:29
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:30
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:31
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:32
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:33
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:34
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:35
28. Lût’u da (göndermiştik). Hani o, kavmine şöyle demişti:“Sizler, gerçekten sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.” 29. “Sizler erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve meclislerinizde çirkin işler yapıyorsunuz, öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı. 30. O da dedi ki:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et!” dedi. 31. Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiklerinde dediler ki:“Biz şu şehrin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı, zalim kimselerdir.” 32. “Ama orada Lût da var” dedi. Onlar da:“Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler. 33. Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı. Dediler ki:“Korkma ve üzülme! Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır.” 34. “Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” 35. Andolsun Biz, aklını kullanan bir toplum için o şehirden apaçık bir alamet bıraktık.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı. Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar. “Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu: 32. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler: 33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona:“Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler. Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler. 35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”(es-Saffat, 37/137-138)
Ankebut 29:36
36- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin ve (amellerinizle) âhiret gününe ümit besleyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 37- Onu yalanladılar. Bunun üzerine onları o sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
36. Yani biz bilinen ve meşhur bir kabile olan “Medyen” ahalisine “de kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” O da kendilerine yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmelerini, öldükten sonra dirilişe iman edip bunun gerçekleşeceğine o gün için amel ederek ümit beslemeyi emretti. Yeryüzünde ölçü ve tartıları eksilterek ve yol kesiciliği yaparak da fesad çıkarmaktan vazgeçmelerini istedi. 37. “Onu yalanladılar. Bunun üzerine onları o sarsıntı” yani Allah’ın azabı “yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.”
Ankebut 29:37
36- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin ve (amellerinizle) âhiret gününe ümit besleyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 37- Onu yalanladılar. Bunun üzerine onları o sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
36. Yani biz bilinen ve meşhur bir kabile olan “Medyen” ahalisine “de kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” O da kendilerine yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmelerini, öldükten sonra dirilişe iman edip bunun gerçekleşeceğine o gün için amel ederek ümit beslemeyi emretti. Yeryüzünde ölçü ve tartıları eksilterek ve yol kesiciliği yaparak da fesad çıkarmaktan vazgeçmelerini istedi. 37. “Onu yalanladılar. Bunun üzerine onları o sarsıntı” yani Allah’ın azabı “yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.”
Ankebut 29:38
38- Âd ve Semûd kavmini de (helâk ettik). Nitekim onların meskenlerinden de (bu durum) size bellidir. Şeytan onlara amellerini süsledi de onları (doğru) yoldan alıkoydu. Halbuki onlar, gerçeği görecek durumda idiler. 39- Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar da o ülkede büyüklenmişlerdi. Ama (azabımızdan) kaçıp kurtulamadılar. 40- Biz hepsini de günahı sebebiyle (ansızın) yakaldık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik, kimisini de o çığlık yakaladı. Onlardan kimisini yerin dibine geçirdik, kimisini de suda boğduk. Allah asla onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
38. Yani Biz, Âd ve Semud’a da bunun benzerini yaptık. Onların kıssaları hepinizce malumdur. Gözlerinizle onların meskenlerini ve gride bıraktıkları kısmen de olsa görmektesiniz. Peygamberleri kendilerine basireti açacak, gerçeği gösterecek apaçık belgelerle gelmiş olduğu halde onları yalanladılar, peygamberleri ile mücadeleye giriştiler. “Şeytan onlara amellerini süsledi” de yaptıklarının, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinden daha üstün olduğunu zannettiler.
39. Kârûn, Firavun ve Hâmân’a da Yüce Allah, İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak apaçık âyetlerle, göz kamaştırıcı mucizelerle göndermişti de onlar bunlara boyun eğmediler. Yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları zelil ettiler, hakka karşı da büyüklenip onu reddettiler. Ancak ilâhî azap onların tepelerine indiğinde kaçıp kurtulmaya güçleri yetmedi. Allah'ın elinden kaçıp kurtulamadılar. Aksine O’nun hükmüne teslim oldular.
40. “Biz” bu yalanlayıcı ümmetlerin “herpsini günahı sebebiyle” günahına göre ve ona uygun bir ceza ile “yakaladık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik.” Yüce Allah, Ad kavmini üzerlerine kısır rüzgar estiren bir fırtınayı göndererek helâk etti. Nitekim Yüce Allah onların üzerlerine gönderdiği bu rüzgar ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:“O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat kıldık. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleriymiş gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?”(el-Hakka, 7-8)“Kimisini de o çığlık yakaladı.” Salih kavmi gibi. “Onlardan kimisini yere dibine geçirdik.” Kârûn gibi. “Kimisini de suda boğduk.” Firavun, Hâmân ve askerleri gibi. “Allah asla onlara zulmetmedi.” Zaten O’na zulüm yakışmaz. Çünkü O’nun adaleti kemâl derecesindedir ve O, bütün mahlukata hiçbir şekilde muhtaç olmayan mutlak Ganidir. “Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Nefislerinin hakkını vermiyor, onu haktan alıkoyuyorlardı. Zira her bir nefis, bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. Bunlar ise nefislerini gereken yerde kullanmadılar. Onu şehvet ve masiyetlerle meşgul ettiler. O bakımdan fayda sağlayacaklarını zannederlerken nefislerini alabildiğine zarara soktular.
Ankebut 29:39
38- Âd ve Semûd kavmini de (helâk ettik). Nitekim onların meskenlerinden de (bu durum) size bellidir. Şeytan onlara amellerini süsledi de onları (doğru) yoldan alıkoydu. Halbuki onlar, gerçeği görecek durumda idiler. 39- Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar da o ülkede büyüklenmişlerdi. Ama (azabımızdan) kaçıp kurtulamadılar. 40- Biz hepsini de günahı sebebiyle (ansızın) yakaldık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik, kimisini de o çığlık yakaladı. Onlardan kimisini yerin dibine geçirdik, kimisini de suda boğduk. Allah asla onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
38. Yani Biz, Âd ve Semud’a da bunun benzerini yaptık. Onların kıssaları hepinizce malumdur. Gözlerinizle onların meskenlerini ve gride bıraktıkları kısmen de olsa görmektesiniz. Peygamberleri kendilerine basireti açacak, gerçeği gösterecek apaçık belgelerle gelmiş olduğu halde onları yalanladılar, peygamberleri ile mücadeleye giriştiler. “Şeytan onlara amellerini süsledi” de yaptıklarının, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinden daha üstün olduğunu zannettiler.
39. Kârûn, Firavun ve Hâmân’a da Yüce Allah, İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak apaçık âyetlerle, göz kamaştırıcı mucizelerle göndermişti de onlar bunlara boyun eğmediler. Yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları zelil ettiler, hakka karşı da büyüklenip onu reddettiler. Ancak ilâhî azap onların tepelerine indiğinde kaçıp kurtulmaya güçleri yetmedi. Allah'ın elinden kaçıp kurtulamadılar. Aksine O’nun hükmüne teslim oldular.
40. “Biz” bu yalanlayıcı ümmetlerin “herpsini günahı sebebiyle” günahına göre ve ona uygun bir ceza ile “yakaladık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik.” Yüce Allah, Ad kavmini üzerlerine kısır rüzgar estiren bir fırtınayı göndererek helâk etti. Nitekim Yüce Allah onların üzerlerine gönderdiği bu rüzgar ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:“O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat kıldık. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleriymiş gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?”(el-Hakka, 7-8)“Kimisini de o çığlık yakaladı.” Salih kavmi gibi. “Onlardan kimisini yere dibine geçirdik.” Kârûn gibi. “Kimisini de suda boğduk.” Firavun, Hâmân ve askerleri gibi. “Allah asla onlara zulmetmedi.” Zaten O’na zulüm yakışmaz. Çünkü O’nun adaleti kemâl derecesindedir ve O, bütün mahlukata hiçbir şekilde muhtaç olmayan mutlak Ganidir. “Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Nefislerinin hakkını vermiyor, onu haktan alıkoyuyorlardı. Zira her bir nefis, bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. Bunlar ise nefislerini gereken yerde kullanmadılar. Onu şehvet ve masiyetlerle meşgul ettiler. O bakımdan fayda sağlayacaklarını zannederlerken nefislerini alabildiğine zarara soktular.
Ankebut 29:40
38- Âd ve Semûd kavmini de (helâk ettik). Nitekim onların meskenlerinden de (bu durum) size bellidir. Şeytan onlara amellerini süsledi de onları (doğru) yoldan alıkoydu. Halbuki onlar, gerçeği görecek durumda idiler. 39- Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar da o ülkede büyüklenmişlerdi. Ama (azabımızdan) kaçıp kurtulamadılar. 40- Biz hepsini de günahı sebebiyle (ansızın) yakaldık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik, kimisini de o çığlık yakaladı. Onlardan kimisini yerin dibine geçirdik, kimisini de suda boğduk. Allah asla onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
38. Yani Biz, Âd ve Semud’a da bunun benzerini yaptık. Onların kıssaları hepinizce malumdur. Gözlerinizle onların meskenlerini ve gride bıraktıkları kısmen de olsa görmektesiniz. Peygamberleri kendilerine basireti açacak, gerçeği gösterecek apaçık belgelerle gelmiş olduğu halde onları yalanladılar, peygamberleri ile mücadeleye giriştiler. “Şeytan onlara amellerini süsledi” de yaptıklarının, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinden daha üstün olduğunu zannettiler.
39. Kârûn, Firavun ve Hâmân’a da Yüce Allah, İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak apaçık âyetlerle, göz kamaştırıcı mucizelerle göndermişti de onlar bunlara boyun eğmediler. Yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları zelil ettiler, hakka karşı da büyüklenip onu reddettiler. Ancak ilâhî azap onların tepelerine indiğinde kaçıp kurtulmaya güçleri yetmedi. Allah'ın elinden kaçıp kurtulamadılar. Aksine O’nun hükmüne teslim oldular.
40. “Biz” bu yalanlayıcı ümmetlerin “herpsini günahı sebebiyle” günahına göre ve ona uygun bir ceza ile “yakaladık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik.” Yüce Allah, Ad kavmini üzerlerine kısır rüzgar estiren bir fırtınayı göndererek helâk etti. Nitekim Yüce Allah onların üzerlerine gönderdiği bu rüzgar ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:“O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat kıldık. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleriymiş gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?”(el-Hakka, 7-8)“Kimisini de o çığlık yakaladı.” Salih kavmi gibi. “Onlardan kimisini yere dibine geçirdik.” Kârûn gibi. “Kimisini de suda boğduk.” Firavun, Hâmân ve askerleri gibi. “Allah asla onlara zulmetmedi.” Zaten O’na zulüm yakışmaz. Çünkü O’nun adaleti kemâl derecesindedir ve O, bütün mahlukata hiçbir şekilde muhtaç olmayan mutlak Ganidir. “Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Nefislerinin hakkını vermiyor, onu haktan alıkoyuyorlardı. Zira her bir nefis, bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. Bunlar ise nefislerini gereken yerde kullanmadılar. Onu şehvet ve masiyetlerle meşgul ettiler. O bakımdan fayda sağlayacaklarını zannederlerken nefislerini alabildiğine zarara soktular.
Ankebut 29:41
41- Allah’ın dışında dostlar/ilahlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Şüphesiz yuvaların en zayıf olanı örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi. 42- Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir. O, Azizdir, Hakimdir. 43- İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz. Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz.
41. Bu, Yüce Allah’ın, kendisi ile birlikte başkalarına güç elde etmek, kuvvet kazanmak, fayda elde etmek maksadı ile ibadet edenlere dair verdiği bir misaldir. Halbuki bu, o kimsenin amacının tam tersine yol açar. Zira böyle birisinin misali, kendisini sıcaktan, soğuktan ve çeşitli afetlerden koruyacak bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. “Şüphesiz yuvaların en zayıf” en güçsüz ve dirençsiz “olanı örümcek yuvasıdır.” Çünkü örümcek, zayıf hayvanlardandır. Örümcek yuvası da yuvaların en zayıfıdır. Örümcek, böyle bir yuva edinmekle güçsüzlüğünü daha bir artırır. İşte Allah’ın dışında zayıf ve muhtaç dostlar edinenler de bütün yönleri ile aciz kimselerdir. Onlar, Allah’tan başka kendileri ile güç ve kuvvet kazanacakları, onlardan yardım göreceklerini zannettikleri dostlar edinmekle mevcut güçsüzlüklerine daha bir güçsüzlük, gevşekliklerine daha bir gevşeklik katmış oluyorlar. Maslahatlarına olan birçok işte bu dostlarına güvenip dayanacak oldukları ve bu işleri kendileri yapmayarak onlara -onlar yaparlar diye- havale edecek olurlarsa, edindikleri bu dostlar kendilerini yardımsız bırakırlar. O bakımdan onlardan hiçbir fayda elde edemezler ve zerre miktarı dahi onların yardımlarını göremezler. Şâyet gerek kendilerinin gerekse de dost edindikleri varlıkların gerçek durumunu bilmiş olsalardı, onları dost edinmezler, onlardan uzaklaşırlar, gücü her şeye yeten, kendisini dost edinen ve kendisine tevekkül eden kuluna dininde ve dünyasında yeterli gelen, kalbinde, bedeninde, halinde ve amelinde gücüne güç katan, rahmeti sonsuz, gücü her şeye yeten o mutlak Rabbi dost edinirlerdi.
42. Yüce Allah, müşriklerin edindikleri ilâhların güçsüzlüklerinin ne kadar ileri derecede olduğunu beyan ettikten sonra bundan daha açık bir ifade ile aslında onların hiçbir şey olmadıklarını, aksine bunların uydurulmuş birtakım isimlerden ve öyle kabul ettikleri birtakım kuruntulardan öteye gitmediklerini anlatmakta, iyiden iyiye incelenmesi halinde akıl sahibi bir kimsenin bu uydurma varlıkların bir hiç olduklarını ve gerçekte var olmadıklarını açıkça göreceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir.” Yani Yüce Allah -ki O gizliyi de açığı da bilendir- onların Allah’tan başka gerçekte var olmayan ve hakiki bir ilâh da olmayan varlıklara dua edip tapındıklarını bilir. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66)“O Azîzdir.” Bütün güce sahip ve gücü ile bütün yaratıkları emri altında tutan, onlar üstünde galip olandır. “Hakîmdir.” her şeyi yerli yerince koyan, her şeyi en güzel şekilde yaratan ve onu en uygun ve düzgün hali ile var edendir.
43. “İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz.” Onlar için, onların yararlanmaları ve öğrenmeleri için bu misalleri veriyoruz. Çünkü misaller, bilgileri açıklama yollarıdır ve onlar, akıl ile kavranan (soyut) hususları maddi örneklendirmelerle daha bir anlaşılır kılarlar. Böylelikle bu misallerin verilişine sebep teşkil eden anlam, daha bir açıklık kazanır. O bakımdan bu misaller bütün insanların faydasınadır. “Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz onlara âlimlerden başkası akıl erdiremez.” Bunları gereği gibi kavrayıp üzerlerinde gereği gibi düşünerek, ne için örnek verildiklerini bilip uygulayarak ve kalbi ile aklederek anlayanlar ancak ilmin, kalplerine kadar ulaşıp yer ettiği gerçek ilim sahibi kimselerdir. Bu buyrukla Yüce Allah, verdiği misalleri övmekte, bu misaller üzerinde iyiden iyiye düşünmeye ve bunları anlayıp kavramaya teşvik etmekte, ayrıca bunları anlayıp kavrayanları da övmektedir. Zira bunları kavramak, kişinin ilim ehlinden olduğunu gösterir. O halde bunları kavrayamayan kimselerin de ilim ehlinden olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de verdiği misaller, önemli hususlar, üstün maksatlar ve oldukça değerli meseleler hakkındadır. İlim ehli olan kimseler de bunların diğer meselelerden daha önemli olduğunu bilirler. Çünkü Allah, bunlara önem vermiş ve kullarını bu misalleri iyice akledip üzerlerinde düşünmeye teşvik etmiştir. O bakımdan gerçek ilim sahipleri, bunları gereği gibi anlamak için olanca gayretlerini harcarlar. Bu hususların önemine rağmen onları gereği gibi düşünmeyen kimseye gelince şüphesiz ki bu, o kimsenin ilim ehlinden olmadığına delildir. Çünkü böyle bir kimse, önemli meseleleri bilmeyecek olursa diğer meseleleri bilmeyişi öncelikle söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah’ın örnek verdiği misallerle ilgili meselelerin büyük çoğunluğunun, dinin esasları (akide) ve benzeri hususlara dairdir.
Ankebut 29:42
41- Allah’ın dışında dostlar/ilahlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Şüphesiz yuvaların en zayıf olanı örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi. 42- Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir. O, Azizdir, Hakimdir. 43- İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz. Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz.
41. Bu, Yüce Allah’ın, kendisi ile birlikte başkalarına güç elde etmek, kuvvet kazanmak, fayda elde etmek maksadı ile ibadet edenlere dair verdiği bir misaldir. Halbuki bu, o kimsenin amacının tam tersine yol açar. Zira böyle birisinin misali, kendisini sıcaktan, soğuktan ve çeşitli afetlerden koruyacak bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. “Şüphesiz yuvaların en zayıf” en güçsüz ve dirençsiz “olanı örümcek yuvasıdır.” Çünkü örümcek, zayıf hayvanlardandır. Örümcek yuvası da yuvaların en zayıfıdır. Örümcek, böyle bir yuva edinmekle güçsüzlüğünü daha bir artırır. İşte Allah’ın dışında zayıf ve muhtaç dostlar edinenler de bütün yönleri ile aciz kimselerdir. Onlar, Allah’tan başka kendileri ile güç ve kuvvet kazanacakları, onlardan yardım göreceklerini zannettikleri dostlar edinmekle mevcut güçsüzlüklerine daha bir güçsüzlük, gevşekliklerine daha bir gevşeklik katmış oluyorlar. Maslahatlarına olan birçok işte bu dostlarına güvenip dayanacak oldukları ve bu işleri kendileri yapmayarak onlara -onlar yaparlar diye- havale edecek olurlarsa, edindikleri bu dostlar kendilerini yardımsız bırakırlar. O bakımdan onlardan hiçbir fayda elde edemezler ve zerre miktarı dahi onların yardımlarını göremezler. Şâyet gerek kendilerinin gerekse de dost edindikleri varlıkların gerçek durumunu bilmiş olsalardı, onları dost edinmezler, onlardan uzaklaşırlar, gücü her şeye yeten, kendisini dost edinen ve kendisine tevekkül eden kuluna dininde ve dünyasında yeterli gelen, kalbinde, bedeninde, halinde ve amelinde gücüne güç katan, rahmeti sonsuz, gücü her şeye yeten o mutlak Rabbi dost edinirlerdi.
42. Yüce Allah, müşriklerin edindikleri ilâhların güçsüzlüklerinin ne kadar ileri derecede olduğunu beyan ettikten sonra bundan daha açık bir ifade ile aslında onların hiçbir şey olmadıklarını, aksine bunların uydurulmuş birtakım isimlerden ve öyle kabul ettikleri birtakım kuruntulardan öteye gitmediklerini anlatmakta, iyiden iyiye incelenmesi halinde akıl sahibi bir kimsenin bu uydurma varlıkların bir hiç olduklarını ve gerçekte var olmadıklarını açıkça göreceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir.” Yani Yüce Allah -ki O gizliyi de açığı da bilendir- onların Allah’tan başka gerçekte var olmayan ve hakiki bir ilâh da olmayan varlıklara dua edip tapındıklarını bilir. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66)“O Azîzdir.” Bütün güce sahip ve gücü ile bütün yaratıkları emri altında tutan, onlar üstünde galip olandır. “Hakîmdir.” her şeyi yerli yerince koyan, her şeyi en güzel şekilde yaratan ve onu en uygun ve düzgün hali ile var edendir.
43. “İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz.” Onlar için, onların yararlanmaları ve öğrenmeleri için bu misalleri veriyoruz. Çünkü misaller, bilgileri açıklama yollarıdır ve onlar, akıl ile kavranan (soyut) hususları maddi örneklendirmelerle daha bir anlaşılır kılarlar. Böylelikle bu misallerin verilişine sebep teşkil eden anlam, daha bir açıklık kazanır. O bakımdan bu misaller bütün insanların faydasınadır. “Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz onlara âlimlerden başkası akıl erdiremez.” Bunları gereği gibi kavrayıp üzerlerinde gereği gibi düşünerek, ne için örnek verildiklerini bilip uygulayarak ve kalbi ile aklederek anlayanlar ancak ilmin, kalplerine kadar ulaşıp yer ettiği gerçek ilim sahibi kimselerdir. Bu buyrukla Yüce Allah, verdiği misalleri övmekte, bu misaller üzerinde iyiden iyiye düşünmeye ve bunları anlayıp kavramaya teşvik etmekte, ayrıca bunları anlayıp kavrayanları da övmektedir. Zira bunları kavramak, kişinin ilim ehlinden olduğunu gösterir. O halde bunları kavrayamayan kimselerin de ilim ehlinden olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de verdiği misaller, önemli hususlar, üstün maksatlar ve oldukça değerli meseleler hakkındadır. İlim ehli olan kimseler de bunların diğer meselelerden daha önemli olduğunu bilirler. Çünkü Allah, bunlara önem vermiş ve kullarını bu misalleri iyice akledip üzerlerinde düşünmeye teşvik etmiştir. O bakımdan gerçek ilim sahipleri, bunları gereği gibi anlamak için olanca gayretlerini harcarlar. Bu hususların önemine rağmen onları gereği gibi düşünmeyen kimseye gelince şüphesiz ki bu, o kimsenin ilim ehlinden olmadığına delildir. Çünkü böyle bir kimse, önemli meseleleri bilmeyecek olursa diğer meseleleri bilmeyişi öncelikle söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah’ın örnek verdiği misallerle ilgili meselelerin büyük çoğunluğunun, dinin esasları (akide) ve benzeri hususlara dairdir.
Ankebut 29:43
41- Allah’ın dışında dostlar/ilahlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Şüphesiz yuvaların en zayıf olanı örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi. 42- Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir. O, Azizdir, Hakimdir. 43- İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz. Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz.
41. Bu, Yüce Allah’ın, kendisi ile birlikte başkalarına güç elde etmek, kuvvet kazanmak, fayda elde etmek maksadı ile ibadet edenlere dair verdiği bir misaldir. Halbuki bu, o kimsenin amacının tam tersine yol açar. Zira böyle birisinin misali, kendisini sıcaktan, soğuktan ve çeşitli afetlerden koruyacak bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. “Şüphesiz yuvaların en zayıf” en güçsüz ve dirençsiz “olanı örümcek yuvasıdır.” Çünkü örümcek, zayıf hayvanlardandır. Örümcek yuvası da yuvaların en zayıfıdır. Örümcek, böyle bir yuva edinmekle güçsüzlüğünü daha bir artırır. İşte Allah’ın dışında zayıf ve muhtaç dostlar edinenler de bütün yönleri ile aciz kimselerdir. Onlar, Allah’tan başka kendileri ile güç ve kuvvet kazanacakları, onlardan yardım göreceklerini zannettikleri dostlar edinmekle mevcut güçsüzlüklerine daha bir güçsüzlük, gevşekliklerine daha bir gevşeklik katmış oluyorlar. Maslahatlarına olan birçok işte bu dostlarına güvenip dayanacak oldukları ve bu işleri kendileri yapmayarak onlara -onlar yaparlar diye- havale edecek olurlarsa, edindikleri bu dostlar kendilerini yardımsız bırakırlar. O bakımdan onlardan hiçbir fayda elde edemezler ve zerre miktarı dahi onların yardımlarını göremezler. Şâyet gerek kendilerinin gerekse de dost edindikleri varlıkların gerçek durumunu bilmiş olsalardı, onları dost edinmezler, onlardan uzaklaşırlar, gücü her şeye yeten, kendisini dost edinen ve kendisine tevekkül eden kuluna dininde ve dünyasında yeterli gelen, kalbinde, bedeninde, halinde ve amelinde gücüne güç katan, rahmeti sonsuz, gücü her şeye yeten o mutlak Rabbi dost edinirlerdi.
42. Yüce Allah, müşriklerin edindikleri ilâhların güçsüzlüklerinin ne kadar ileri derecede olduğunu beyan ettikten sonra bundan daha açık bir ifade ile aslında onların hiçbir şey olmadıklarını, aksine bunların uydurulmuş birtakım isimlerden ve öyle kabul ettikleri birtakım kuruntulardan öteye gitmediklerini anlatmakta, iyiden iyiye incelenmesi halinde akıl sahibi bir kimsenin bu uydurma varlıkların bir hiç olduklarını ve gerçekte var olmadıklarını açıkça göreceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir.” Yani Yüce Allah -ki O gizliyi de açığı da bilendir- onların Allah’tan başka gerçekte var olmayan ve hakiki bir ilâh da olmayan varlıklara dua edip tapındıklarını bilir. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66)“O Azîzdir.” Bütün güce sahip ve gücü ile bütün yaratıkları emri altında tutan, onlar üstünde galip olandır. “Hakîmdir.” her şeyi yerli yerince koyan, her şeyi en güzel şekilde yaratan ve onu en uygun ve düzgün hali ile var edendir.
43. “İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz.” Onlar için, onların yararlanmaları ve öğrenmeleri için bu misalleri veriyoruz. Çünkü misaller, bilgileri açıklama yollarıdır ve onlar, akıl ile kavranan (soyut) hususları maddi örneklendirmelerle daha bir anlaşılır kılarlar. Böylelikle bu misallerin verilişine sebep teşkil eden anlam, daha bir açıklık kazanır. O bakımdan bu misaller bütün insanların faydasınadır. “Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz onlara âlimlerden başkası akıl erdiremez.” Bunları gereği gibi kavrayıp üzerlerinde gereği gibi düşünerek, ne için örnek verildiklerini bilip uygulayarak ve kalbi ile aklederek anlayanlar ancak ilmin, kalplerine kadar ulaşıp yer ettiği gerçek ilim sahibi kimselerdir. Bu buyrukla Yüce Allah, verdiği misalleri övmekte, bu misaller üzerinde iyiden iyiye düşünmeye ve bunları anlayıp kavramaya teşvik etmekte, ayrıca bunları anlayıp kavrayanları da övmektedir. Zira bunları kavramak, kişinin ilim ehlinden olduğunu gösterir. O halde bunları kavrayamayan kimselerin de ilim ehlinden olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de verdiği misaller, önemli hususlar, üstün maksatlar ve oldukça değerli meseleler hakkındadır. İlim ehli olan kimseler de bunların diğer meselelerden daha önemli olduğunu bilirler. Çünkü Allah, bunlara önem vermiş ve kullarını bu misalleri iyice akledip üzerlerinde düşünmeye teşvik etmiştir. O bakımdan gerçek ilim sahipleri, bunları gereği gibi anlamak için olanca gayretlerini harcarlar. Bu hususların önemine rağmen onları gereği gibi düşünmeyen kimseye gelince şüphesiz ki bu, o kimsenin ilim ehlinden olmadığına delildir. Çünkü böyle bir kimse, önemli meseleleri bilmeyecek olursa diğer meseleleri bilmeyişi öncelikle söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah’ın örnek verdiği misallerle ilgili meselelerin büyük çoğunluğunun, dinin esasları (akide) ve benzeri hususlara dairdir.
Ankebut 29:44
44- Allah, göklerle yeri hak (bir amaç) ile yarattı. Şüphesiz bunda mü’minler için bir delil vardır.
44. Yani yüksekliklerine, büyüklüklerine, genişliklerine, güzelliklerine, içlerinde bulunan güneş, ay, yıldızlar ve melekler ile birlikte bütün gökleri tek başına yaratan yalnızca Yüce Allah’tır. Yine yeri, oradaki dağları, denizleri, ovaları, çölleri, ağaçları ve diğerlerini yaratan da O’dur. O, bütün bunları” hak ile” yaratmıştır. Yani bunları boşuna, maksatsız ve faydasız olarak yaratmamıştır. Bütün bunları emri ve şeriatı uygulansın, kulların üzerindeki nimeti tamamlansın, O’nun hikmetini, hakimiyetini, idaresini, sevmeleri ve ilâh tanımaları gereken yegane varlığın O olduğuna delil teşkil eden hususları görsünler diye yaratmıştır. “Şüphesiz bunda mü’minler için bir delil vardır” Mü’min bir kimse bunlar üzerinde gereği gibi düşünecek olursa onlarda iman edilmesi gereken pek çok hususa dair deliller bulunduğunu açıkça görür.
Ankebut 29:45
45- Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.
45. Yüce Allah, vahyini ve peygamberine indirdiği bu Kitab-ı Azimi okumayı emretmektedir. Bu Kitabı okumanın (tilâvet etmenin) anlamı ise onun emrettiklerine uymak, yasakladıklarından uzak durmak, hidâyeti ve doğru yolu bulmak, verdiği haberleri tasdik etmek, anlamları üzerinde dikkatle düşünmek ve lafızlarını okumak sureti ile ona uymaktır. Buna göre bu Kitabın lafızlarını okumak tilavetin manasının sadece bir bölümünü teşkil eder. Kitabın tilâvet edilmesinin anlamı bu olunca dinin bütünü ile uygulamaya geçirilmesinin, Kitabın tilâvetinin kapsamı içerisine girdiğini de anlamış oluyoruz. Buna göre Yüce Allah’ın:“Namazı da dosdoğru kıl” buyruğu özel bir şeyin, kapsamına girdiği genel bir şeye atfedilmesi kabilinden olur. Bu atfın sebebi ise namazın fazileti, şerefi ve insan hayatındaki güzel etkileridir ki bu da şudur:“Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Hayasızlık (الفحشاء), nefislerin arzuladığı, bununla birlikte çok çirkin ve büyük bütün günahlar demektir. Kötülük (المنكر) akıl ve fıtratların reddedip kabul etmediği her türlü günahtır. Namazın hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyması ise şöyle olur: Namazı devamlı kılan, onu şartları, rükünleri ve huşûu ile eksiksiz edâ eden kimsenin kalbi nurlanır, arınır ve imanı artar. Hayırlara arzusu güçlenir, kötülük arsuzu azalır ya da büsbütün yok olur. Buna göre namazı sürekli kılmak ve bu şekilde namazı devam ettirmek kaçınılmaz olarak kişiyi hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. İşte bu, namazın en önemli maksatlarından ve en önemli meyvelerinden birisidir. Diğer taraftan namazın bundan daha büyük ve daha yüce bir maksadı daha vardır ki o da şudur: Namaz; kalp, dil ve beden ile Allah’ın zikrini ihtiva eder. Şüphesiz ki Yüce Allah, kulları kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Onların en faziletli ibadetleri ise hiç şüphesiz namazdır. Namaz ibadetinde bütün organların kullukları, başka ibadetlerde görülmeyecek şekilde ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür” buyurmaktadır. Bununla birlikte bu ifadenin, -müfessirlerin çoğunluğunun da kabul ettiği gibi- şanı Yüce Allah namazı emredip onu övdükten sonra namaz dışında da Allah’ı zikredip anmanın namazdan daha büyük olduğu anlamına gelme ihtimali de vardır. Ancak birinci açıklama daha uygundur. Çünkü namaz, namazın dışındaki zikirden daha faziletlidir. Az önce de geçtiği gibi namazın kendisi de bizzat zikrin en büyüğüdür. “Allah” hayır ya da şer türünden tüm “yaptıklarınızı bilir.” O bakımdan bu yaptıklarınızın karşılığını eksiksiz olarak verecek olan da O’dur.
Ankebut 29:46
46- İçlerinden zulmedenler hariç olmak üzere Kitap ehli ile ancak en güzel yolla tartışın ve deyin ki:“Biz, bize indirilene de size indirilenlere de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir. Biz, yalnız O’na teslim olan kimseleriz.”
46. Yüce Allah, kitap ehli ile tartışacak kimsenin, basiretsizce yahut da uygun görülecek bir kurala bağlı olmaksızın onlarla tartışmasını yasaklamakta ve en güzel yol ile olması hali dışında onlarla tartışmamayı emretmektedir. Bu yol ise güzel ahlâk, nazik ve yumuşak sözlerle hakka davet, hakkı güzelce açıklamak, batılı reddedip çirkinliğini ortaya koymak ve bu maksada ulaştıran en kısa yolu kullanmaktır. Ayrıca yapılan bu tartışmanın maksadı, sırf bir tartışma veya üstünlük sağlayıp galip gelme arzusu olmamalıdır. Bunun yerine esas maksat, hakkı açıklamak ve insanları hidâyete iletmek olmalıdır. Ancak “içlerinden zulmedenler hariç” yani kitap ehlinden tartışıp da maksadından ve halinden hakkı bulmak istemediği, aksine sırf kötü maksatlı olduğu ve sadece üstünlük sağlamak kastı ile tartıştığı ortaya çıkan Kitap ehline mensup kimseler hariçtir. Böyle bir kimse ile tartışmanın bir faydası yoktur. Çünkü bu halde tartışmadan gözetilen maksat hasıl olmaz. “Ve deyin ki: Biz, bize indirilene de size indirilenlere de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir.” Yani sizin kitap ehli ile tartışmanız, size ve kendilerine indirilenlere, sizin ve onların rasûlüne, mutlak ilâhın bir ve tek olduğuna iman etme esasına dayalı olsun. Sizin onlarla tartışmanız ilâhî kitaplardan herhangi birisine veya herhangi bir peygambere dil uzatma noktasına sakın varmasın. Nitekim cahil kimseler hasımları ile tartışlıkları vakit onların sahiplendikleri hak olsun batıl olsun her şeyi tenkit edip dil uzatırlar. Bu ise zulümdür. Tespit edilen görevin ve tartışma adabının dışına çıkmaktır. Yapılması gereken, hasmın savunduğu batılları reddetmek, buna karşılık onun sahip olduğu ve savunduğu hakları da kabul etmektir. O söylüyor diye hakkı -söyleyen kâfir olsa dahi- reddetmemektir. Aynı şekilde Kitap ehli ile girişilecek bu tartışma yolu, onların Kur’ân’ı ve bu Kur’ân’ı getiren Rasûlü kabul etmesini gerekli kılan bir yoldur. Çünkü tartışanlar, dinin esasları, bütün peygamberlerin ve kitapların ittifakla kabul ettikleri hususlar hakkında konuşup da her iki taraf bunların gerçekliklerini kabul ettiğinde şöyle bir durum ortaya çıkar: Önceki kitaplar da peygamberler de -Kur’ân-ı Kerîm ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte- bu hususları açıklamış, haber vermiş ve onlara dalâlet etmiş olduğuna göre bütün kitapları tasdik etmek ve bütün peygamberlere iman etmek gerekir ki İslâm’ın özelliklerinden biri de budur. Bu durumda “Biz filan kitabın delâlet ettiğine iman ederiz. Ama -kendisinden önce gelen hakkı tasdik etmekle birlikte- filan kitabı tasdik etmeyiz”, demek bir zulümdür ve hevânın peşine takılıp gitmektir. Böyle bir iddia, bu iddiada bulunanları yalanlar. Çünkü kendisinden önceki kitaplara delâlet eden ve onları tasdik eden Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayan bir kimse, hiç şüphesiz iman ettiğini iddia ettiği şeyleri de yalanlıyor demektir. Diğer taraftan herhangi bir peygamberin nübüvvetini ispatlayan bütün deliller, aynı şekilde hatta ondan da daha ileri derecede Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini de ispatlamaktadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini eleştirmeye sebep teşkil edecek her bir şüphenin bir benzeri hatta ondan daha ilerisi diğer peygamberlerin peygamberliği hakkında da ileri sürülebilir. Böyle bir şüphenin, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in dışındaki peygamberler hakkında batıl olduğu sabit olduğuna göre aynısının onun hakkında da batıl olduğu çok daha açık bir husutur. Yüce Allah’ın “Biz, yalnız O’na teslim olan kimseleriz” buyruğu şu demektir: Biz, O’nun emrine teslim olmuş ve O’nun emrine itaatle bağlanan kimseleriz. Her kim O’na iman eder, O’nu ilâh edinir, bütün kitaplarına ve peygamberlerine inanıp Allah’a itaatle boyun eğer, peygamberlerine uyarsa işte o, bahtiyar bir kimsedir. Bu yoldan ayrılıp sapan bir kimse ise bedbahttır.
Ankebut 29:47
47- İşte böylece sana (bu) Kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz, ona iman ederler. Bunlar arasından da ona iman eden kimseler vardır. Âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler. 48- Sen, bu (Kitabın indirilişinden) önce ne bir kitap okur ne de sağ elinle yazı yazardın. Eğer öyle olsaydı batıla dalanlar, elbette şüpheye düşerlerdi.
47. “İşte böylece sana” ey Muhammed, her önemli ve büyük haberi apaçık bildiren bu “Kitabı indirdik.” Bu kitap, üstün ahlâkî erdemlere ve mükemmel olan her bir işe davet eder. Kendisinden önceki kitapları tasdik eder. Kendisinden önceki peygamberler de bu Kitabın indirileceğini haber vermiştir. “Kendilerine kitap verdiklerimiz” onu gereği gibi bilip tanıyan, bundan dolayı hevâlarına kapılmayan ve onu kıskanmayanlar “ona iman ederler.” Çünkü onlar, ellerindeki belgeler, sahip oldukları müjdeler ve kendilerinin güzeli, çirkini, doğruyu, yalanı bilmek gibi ayırıcı özellikleri sayesinde bu Kitabın doğruluğuna kesinlikle inanırlar. “Bunlar” mevcut ehli kitap “arasından da” herhangi bir ümitle ya da bir şeyden korktuğu için değil de basiretle “ona iman eden kimseler vardır.”“Âyetlerimizi ancak” hakkı bile bile inkâr etmeyi ve ona karşı inatlaşmayı âdet edinmiş “kâfirler inkâr ederler.” Bu ifadede bu Kitabı sadece böyle kimselerin inkâr edeceği ve hakka tabi olma maksadını güden kimsenin ise böyle yapmayacağı belirtilmektedir. Yoksa doğru bir maksadı bulunan herkesin bu Kitaba iman etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü bu Kitap, aklını kullanan yahut da uyanık bir kalple ona kulak kabartan herkes için apaçık deliller ihtiva etmektedir. Bu Kitabın doğruluğunun delillerinden birisi de onu, kavmi arasında doğru sözlülüğü, emaneti ve tüm halleri ile bilinen peygamberin getirmiş olmasıdır. Bu peygamber, yazı yazan birisi değildir, hatta o yazılmış bir yazıyı dahi okuyamıyordu. Bu durumda iken böyle bir Kitabı getirmesi, bu Kitabın Aziz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından gönderilmiş olduğuna dair en ufak bir tereddüde mahal vermeyecek kesin ve apaçık delillerden biridir. Bundan dolayı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz:
48. “Sen, bu (Kitabın indirilişinden) önce ne bir kitap okur ne de sağ elinle yazı yazardın. Eğer öyle olsaydı” Sen böyle biri olmasaydın “batıla dalanlar, elbette şüpheye düşerlerdi” ve onlar: Bunu önceki kitaplardan öğrendi yahut da onlardan kopya etti, derlerdi. Ne var ki bu kitap senin kalbine üstün ve değerli bir kitap olarak inmiştir. Sen de son derece fesahat ve belağat sahibi, aynı zamanda azılı düşmanın olan kimselere onun bir benzerini hatta onun sdece bir sûresinin benzerini getirmek üzere meydan okuduğun halde onlar bundan tamamen aciz kalmışlardır. Hatta bu Kitaba benzer bir kitap ortaya koymayı akıllarından dahi geçirmemişlerdir. Çünkü onlar, bu Kitabın ne kadar beliğ ve ne kadar fesahatlı olduğunu, hiçbir insan sözünün ona denk yahut benzer olamayacağını ve onunla yarışabilecek seviyeye ulaşamayacağını kesinlikle biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ankebut 29:48
47- İşte böylece sana (bu) Kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz, ona iman ederler. Bunlar arasından da ona iman eden kimseler vardır. Âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler. 48- Sen, bu (Kitabın indirilişinden) önce ne bir kitap okur ne de sağ elinle yazı yazardın. Eğer öyle olsaydı batıla dalanlar, elbette şüpheye düşerlerdi.
47. “İşte böylece sana” ey Muhammed, her önemli ve büyük haberi apaçık bildiren bu “Kitabı indirdik.” Bu kitap, üstün ahlâkî erdemlere ve mükemmel olan her bir işe davet eder. Kendisinden önceki kitapları tasdik eder. Kendisinden önceki peygamberler de bu Kitabın indirileceğini haber vermiştir. “Kendilerine kitap verdiklerimiz” onu gereği gibi bilip tanıyan, bundan dolayı hevâlarına kapılmayan ve onu kıskanmayanlar “ona iman ederler.” Çünkü onlar, ellerindeki belgeler, sahip oldukları müjdeler ve kendilerinin güzeli, çirkini, doğruyu, yalanı bilmek gibi ayırıcı özellikleri sayesinde bu Kitabın doğruluğuna kesinlikle inanırlar. “Bunlar” mevcut ehli kitap “arasından da” herhangi bir ümitle ya da bir şeyden korktuğu için değil de basiretle “ona iman eden kimseler vardır.”“Âyetlerimizi ancak” hakkı bile bile inkâr etmeyi ve ona karşı inatlaşmayı âdet edinmiş “kâfirler inkâr ederler.” Bu ifadede bu Kitabı sadece böyle kimselerin inkâr edeceği ve hakka tabi olma maksadını güden kimsenin ise böyle yapmayacağı belirtilmektedir. Yoksa doğru bir maksadı bulunan herkesin bu Kitaba iman etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü bu Kitap, aklını kullanan yahut da uyanık bir kalple ona kulak kabartan herkes için apaçık deliller ihtiva etmektedir. Bu Kitabın doğruluğunun delillerinden birisi de onu, kavmi arasında doğru sözlülüğü, emaneti ve tüm halleri ile bilinen peygamberin getirmiş olmasıdır. Bu peygamber, yazı yazan birisi değildir, hatta o yazılmış bir yazıyı dahi okuyamıyordu. Bu durumda iken böyle bir Kitabı getirmesi, bu Kitabın Aziz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından gönderilmiş olduğuna dair en ufak bir tereddüde mahal vermeyecek kesin ve apaçık delillerden biridir. Bundan dolayı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz:
48. “Sen, bu (Kitabın indirilişinden) önce ne bir kitap okur ne de sağ elinle yazı yazardın. Eğer öyle olsaydı” Sen böyle biri olmasaydın “batıla dalanlar, elbette şüpheye düşerlerdi” ve onlar: Bunu önceki kitaplardan öğrendi yahut da onlardan kopya etti, derlerdi. Ne var ki bu kitap senin kalbine üstün ve değerli bir kitap olarak inmiştir. Sen de son derece fesahat ve belağat sahibi, aynı zamanda azılı düşmanın olan kimselere onun bir benzerini hatta onun sdece bir sûresinin benzerini getirmek üzere meydan okuduğun halde onlar bundan tamamen aciz kalmışlardır. Hatta bu Kitaba benzer bir kitap ortaya koymayı akıllarından dahi geçirmemişlerdir. Çünkü onlar, bu Kitabın ne kadar beliğ ve ne kadar fesahatlı olduğunu, hiçbir insan sözünün ona denk yahut benzer olamayacağını ve onunla yarışabilecek seviyeye ulaşamayacağını kesinlikle biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ankebut 29:49
49- Aksine o (Kur'ân), kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde (hıfzedilmiş) apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.
49. “Aksine o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde (hıfzedilmiş)” ve hiçbir kapalılığı bulunmayan “apaçık âyetlerdir.” Buradaki ilim sahipleri, insanların efendileri, en akıllıları, iyice düşünen özlü akıl sahipleri ve aralarından kemâle ermiş olan kimselerdir. İşte bu kitap, böylelerin kalplerinde apaçık âyetler halinde hıfzedilmiş olması dolayısı ile başkalarına karşı bir delildir. Başkalarının inkâr etmesinin bir zararı olmaz ve zaten bu inkâr da zulümden başka bir şey değildir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder” buyurmaktadır. Bu âyetleri ancak herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın, bu konuda ilim ehline ve onu gerçek mahiyeti ile bilme imkânına sahip olan kimselere uymaksızın söz söyleyen bir cahilden yahut da onun hak olduğunu bilmekle birlikte inat eden, doğru olduğunu bilmekle birlikte ona muhalefet eden, işi bilmezliğe vuran kimseden başkası bile bile inkâr etmez.
Ankebut 29:50
50- Dediler ki:“Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 51- Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz, onlara yetmez mi? Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır. 52- De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler var ya, işte onlar zarar edenlerin tâ kendileridir.”
50. Yani peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayıp ona kendilerinin istedikleri belirli birtakım mucizelerin indirilmesini teklif eden bu zalimler, bu isteklerini ileri sürerek itiraz ettiler. Nitekim Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar akıtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsrâ, 17/90) Halbuki mucizelerin indirilmesini tayin ve tespit etmek, ne onların elindedir ne de Allah Rasûlünün elinde. Çünkü bu, Allah'ın işine karışmak sayılır. Keşke şöyle olsaydı, Bu böyle olmalı demek, onların işi değildir. Zira hiçbir kimsenin bu konularda bir yetkisiye sahip olması söz konusu olamaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” O ise bunları dilerse indirir, dilemezse indirmez. “Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Benim bunun üzerinde herhangi bir mertebem yoktur. Şâyet maksat hakkın batıldan ayırt edilmesi ise ve bu da başka yollarla hasıl oluyorsa o takdirde bu konuda ille de tayin edilen birtakım mucizelerin indirilmesini istemek bir haksızlıktır, Yüce Allah’a karşı da hakka karşı da kibirlenmektir. Teklif edilen bu mucizelerin indirildiğini farz etsek bile eğr onların kalplerinde bu mucizler indirilmedikçe hakka iman etmeyeceklerine dair bir kararlılık varsa bu durumda iman etseler dahi onların bu imanı iman sayılmaz. Çünkü bu, sadece onların hevâlarına uygun düştüğü için iman ettiklerini ortaya koyar. Yani hak için değil, istedikleri mucizeler için iman etmiş olacaklardır. O halde -bu mucizelerin indirildiğini farz etsek dahi- bu durumda bunların sağlayacağı fayda nedir? O nedenle maksat, hakkın beyanı olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun yolunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
51. “Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz” senin de getirdiklerinin de doğruluğunu bilmeleri için “onlara yetmez mi?” Bu, pek çok apaçık belgeyi ve göz kamaştırıcı delili bir arada ihtiva eden, son derece özlü bir ifadedir. Önceden de açıklandığı üzere Peygamberin ümmî olmakla birlikte böyle bir Kitabı getirmesi dahi onun doğruluğunun en büyük belgeleri arasındadır. Diğer taraftan onlara bu Kitabın benzerini ortaya koyma konusunda meydan okuması ve onların da bu hususta acze düşmeleri de bir başka delildir. Bu Kitabın üstün gelmesi, açıktan açığa onlara galip gelerek karşılarında okunması, “Bu, Allah tarafından gelmiştir” denmesi, Rasûlün de bu Kitabı yardımcılarının az, buna karşılık muhalif ve düşmanlarının çok olduğu bir zamanda dahi açıkça ortaya koyup gizlememiş olması, bu konuda azmini sürekli diri tutması hatta herkesin önünde bunu ilan etmesi, şehirde ikamet edenin de çölde yaşayanın da huzurunda:“Bu, Rabbimin kelamıdır. Bu Kitab’ın benzerini ortaya koymaya kim güç yetirebilir? Yahut kim bununla yarışacak söz söyleyebilir veya onunla boy ölçüşecek söz ortaya koymaya kalkışabilir?” diye ilan etmesi... işte bunların her birisi başlı başına birer delildir. Yine bu kitabın, geçmişlerin kıssalarından ve haberlerinden anlatması, geçmişe ve geleceğe ait gaybe dair haberler vermesi ve bütün bunların doğru ve vakıaya uygun olması bir başka delildir. Bir diğer açıdan bu Kitap kendisinden önceki kitaplar üzerinde hakim konumundadır. O kitaptaki doğru şeylerin doğruluğunu bildirmekte, bu kitaplarda yapılan değişiklikleri ve tahrifatı da reddetmektedir. Bu Kitap emir ve yasaklarında, doğruya iletmektedir. Onun emrettiği herhangi bir şey hakkında akıl hiçbir zaman “Keşke böyle bir emir vermeseydi” demez. Neyi yasaklamışsa da akıl “Keşke bunu yasaklamamış olsaydı” demez. Aksine bu Kitap adalete ve hakkaniyete uygundur. Basiret ve akıl sahibi kimselerin aklına uygun düşen hikmetler içermektedir. Bu Kitabın irşadları, doğruya iletmesi ve hükümleri, her duruma ve her zamana uygundur; öyle ki her zaman ve mekanda işleri ıslah edip düzene koyabilecek, sadece odur. İşte hakkı tasdik etmek isteyen, hakkı bulmak için çalışan kimselere bütün bunlar delil olarak yeter. Kur’ân’ı yeterli görmeyene Allah hiçbir şeyi yeterli kılmasın! Kur’ân ile şifa bulmayana da Allah şifa vermesin! Kim Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulur, onunla yetinirse hiç şüphesiz bu, onun için bir rahmet ve bir hayırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.” Çünkü bu Kitap sayesinde onlar pek çok ilim ve bol hayırlar elde ederler, kalpleri ve ruhları arınır, inançları tertemiz olur, ahlâkları kemâle erer, ilâhi bağış ve ihsanlara, Rabbanî sırlara nail olurlar.
52. “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Ben O’nu şahit tutuyorum. Eğer yalan söylüyor isem O, benim başıma size de ibret olacak musibetler getirir. Eğer O, her halükârda beni destekliyor, bana yardım ediyor, işleri bana kolaylaştırıyor ise -ki öyledir- işte Allah tarafından benim lehime olan bu üstün şahitlik, sizin için yeterli olmalıdır. Eğer siz O’nun sözlerini işitmiyor ve O’nu görmüyorsunuz diye içinizden O’nun şahitliğinin delil olarak yeterli olmadığı kanaatini geçiriyor iseniz şunu bilin ki “O, göklerde ve yerde olanı bilir.” Benim durumum ile sizin durumunuz ve benim size söylediğim bu sözler de O’nun bildikleri arasındadır. O, bunları bilmekle ve böyle bir cezalandırmaya kadir olmakla birlikte ben, O’nun adına hak olmayan şeyleri uyduruyor isem hiç şüphesiz bu durumda ben, O’nun ilim, kudret ve kuvvetine dil uzatmış olurum ki bu da cezalandırılmamı gerektirir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnat etse idi, Biz onu elbette yakalayıverirdik. Sonra da şah damarını elbette koparırdık.”(el-Hakka, 69/44-46)“Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar zarar edenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman etmeyerek zarara uğramışlardır. Yine onlar, ebedi nimetleri elden kaçırmışlar, dosdoğru hak karşılığında her türlü çirkin batılı, ebedi nimetler karşılığında da her türlü can yakıcı azabı elde etmişlerdir. O bakımdan hem kendilerini hem de aile fertlerini Kıyamet gününde zarar sokmuş olacaklardır.
Ankebut 29:51
50- Dediler ki:“Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 51- Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz, onlara yetmez mi? Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır. 52- De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler var ya, işte onlar zarar edenlerin tâ kendileridir.”
50. Yani peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayıp ona kendilerinin istedikleri belirli birtakım mucizelerin indirilmesini teklif eden bu zalimler, bu isteklerini ileri sürerek itiraz ettiler. Nitekim Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar akıtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsrâ, 17/90) Halbuki mucizelerin indirilmesini tayin ve tespit etmek, ne onların elindedir ne de Allah Rasûlünün elinde. Çünkü bu, Allah'ın işine karışmak sayılır. Keşke şöyle olsaydı, Bu böyle olmalı demek, onların işi değildir. Zira hiçbir kimsenin bu konularda bir yetkisiye sahip olması söz konusu olamaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” O ise bunları dilerse indirir, dilemezse indirmez. “Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Benim bunun üzerinde herhangi bir mertebem yoktur. Şâyet maksat hakkın batıldan ayırt edilmesi ise ve bu da başka yollarla hasıl oluyorsa o takdirde bu konuda ille de tayin edilen birtakım mucizelerin indirilmesini istemek bir haksızlıktır, Yüce Allah’a karşı da hakka karşı da kibirlenmektir. Teklif edilen bu mucizelerin indirildiğini farz etsek bile eğr onların kalplerinde bu mucizler indirilmedikçe hakka iman etmeyeceklerine dair bir kararlılık varsa bu durumda iman etseler dahi onların bu imanı iman sayılmaz. Çünkü bu, sadece onların hevâlarına uygun düştüğü için iman ettiklerini ortaya koyar. Yani hak için değil, istedikleri mucizeler için iman etmiş olacaklardır. O halde -bu mucizelerin indirildiğini farz etsek dahi- bu durumda bunların sağlayacağı fayda nedir? O nedenle maksat, hakkın beyanı olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun yolunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
51. “Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz” senin de getirdiklerinin de doğruluğunu bilmeleri için “onlara yetmez mi?” Bu, pek çok apaçık belgeyi ve göz kamaştırıcı delili bir arada ihtiva eden, son derece özlü bir ifadedir. Önceden de açıklandığı üzere Peygamberin ümmî olmakla birlikte böyle bir Kitabı getirmesi dahi onun doğruluğunun en büyük belgeleri arasındadır. Diğer taraftan onlara bu Kitabın benzerini ortaya koyma konusunda meydan okuması ve onların da bu hususta acze düşmeleri de bir başka delildir. Bu Kitabın üstün gelmesi, açıktan açığa onlara galip gelerek karşılarında okunması, “Bu, Allah tarafından gelmiştir” denmesi, Rasûlün de bu Kitabı yardımcılarının az, buna karşılık muhalif ve düşmanlarının çok olduğu bir zamanda dahi açıkça ortaya koyup gizlememiş olması, bu konuda azmini sürekli diri tutması hatta herkesin önünde bunu ilan etmesi, şehirde ikamet edenin de çölde yaşayanın da huzurunda:“Bu, Rabbimin kelamıdır. Bu Kitab’ın benzerini ortaya koymaya kim güç yetirebilir? Yahut kim bununla yarışacak söz söyleyebilir veya onunla boy ölçüşecek söz ortaya koymaya kalkışabilir?” diye ilan etmesi... işte bunların her birisi başlı başına birer delildir. Yine bu kitabın, geçmişlerin kıssalarından ve haberlerinden anlatması, geçmişe ve geleceğe ait gaybe dair haberler vermesi ve bütün bunların doğru ve vakıaya uygun olması bir başka delildir. Bir diğer açıdan bu Kitap kendisinden önceki kitaplar üzerinde hakim konumundadır. O kitaptaki doğru şeylerin doğruluğunu bildirmekte, bu kitaplarda yapılan değişiklikleri ve tahrifatı da reddetmektedir. Bu Kitap emir ve yasaklarında, doğruya iletmektedir. Onun emrettiği herhangi bir şey hakkında akıl hiçbir zaman “Keşke böyle bir emir vermeseydi” demez. Neyi yasaklamışsa da akıl “Keşke bunu yasaklamamış olsaydı” demez. Aksine bu Kitap adalete ve hakkaniyete uygundur. Basiret ve akıl sahibi kimselerin aklına uygun düşen hikmetler içermektedir. Bu Kitabın irşadları, doğruya iletmesi ve hükümleri, her duruma ve her zamana uygundur; öyle ki her zaman ve mekanda işleri ıslah edip düzene koyabilecek, sadece odur. İşte hakkı tasdik etmek isteyen, hakkı bulmak için çalışan kimselere bütün bunlar delil olarak yeter. Kur’ân’ı yeterli görmeyene Allah hiçbir şeyi yeterli kılmasın! Kur’ân ile şifa bulmayana da Allah şifa vermesin! Kim Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulur, onunla yetinirse hiç şüphesiz bu, onun için bir rahmet ve bir hayırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.” Çünkü bu Kitap sayesinde onlar pek çok ilim ve bol hayırlar elde ederler, kalpleri ve ruhları arınır, inançları tertemiz olur, ahlâkları kemâle erer, ilâhi bağış ve ihsanlara, Rabbanî sırlara nail olurlar.
52. “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Ben O’nu şahit tutuyorum. Eğer yalan söylüyor isem O, benim başıma size de ibret olacak musibetler getirir. Eğer O, her halükârda beni destekliyor, bana yardım ediyor, işleri bana kolaylaştırıyor ise -ki öyledir- işte Allah tarafından benim lehime olan bu üstün şahitlik, sizin için yeterli olmalıdır. Eğer siz O’nun sözlerini işitmiyor ve O’nu görmüyorsunuz diye içinizden O’nun şahitliğinin delil olarak yeterli olmadığı kanaatini geçiriyor iseniz şunu bilin ki “O, göklerde ve yerde olanı bilir.” Benim durumum ile sizin durumunuz ve benim size söylediğim bu sözler de O’nun bildikleri arasındadır. O, bunları bilmekle ve böyle bir cezalandırmaya kadir olmakla birlikte ben, O’nun adına hak olmayan şeyleri uyduruyor isem hiç şüphesiz bu durumda ben, O’nun ilim, kudret ve kuvvetine dil uzatmış olurum ki bu da cezalandırılmamı gerektirir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnat etse idi, Biz onu elbette yakalayıverirdik. Sonra da şah damarını elbette koparırdık.”(el-Hakka, 69/44-46)“Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar zarar edenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman etmeyerek zarara uğramışlardır. Yine onlar, ebedi nimetleri elden kaçırmışlar, dosdoğru hak karşılığında her türlü çirkin batılı, ebedi nimetler karşılığında da her türlü can yakıcı azabı elde etmişlerdir. O bakımdan hem kendilerini hem de aile fertlerini Kıyamet gününde zarar sokmuş olacaklardır.
Ankebut 29:52
50- Dediler ki:“Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 51- Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz, onlara yetmez mi? Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır. 52- De ki:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler var ya, işte onlar zarar edenlerin tâ kendileridir.”
50. Yani peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayıp ona kendilerinin istedikleri belirli birtakım mucizelerin indirilmesini teklif eden bu zalimler, bu isteklerini ileri sürerek itiraz ettiler. Nitekim Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar akıtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsrâ, 17/90) Halbuki mucizelerin indirilmesini tayin ve tespit etmek, ne onların elindedir ne de Allah Rasûlünün elinde. Çünkü bu, Allah'ın işine karışmak sayılır. Keşke şöyle olsaydı, Bu böyle olmalı demek, onların işi değildir. Zira hiçbir kimsenin bu konularda bir yetkisiye sahip olması söz konusu olamaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” O ise bunları dilerse indirir, dilemezse indirmez. “Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Benim bunun üzerinde herhangi bir mertebem yoktur. Şâyet maksat hakkın batıldan ayırt edilmesi ise ve bu da başka yollarla hasıl oluyorsa o takdirde bu konuda ille de tayin edilen birtakım mucizelerin indirilmesini istemek bir haksızlıktır, Yüce Allah’a karşı da hakka karşı da kibirlenmektir. Teklif edilen bu mucizelerin indirildiğini farz etsek bile eğr onların kalplerinde bu mucizler indirilmedikçe hakka iman etmeyeceklerine dair bir kararlılık varsa bu durumda iman etseler dahi onların bu imanı iman sayılmaz. Çünkü bu, sadece onların hevâlarına uygun düştüğü için iman ettiklerini ortaya koyar. Yani hak için değil, istedikleri mucizeler için iman etmiş olacaklardır. O halde -bu mucizelerin indirildiğini farz etsek dahi- bu durumda bunların sağlayacağı fayda nedir? O nedenle maksat, hakkın beyanı olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun yolunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
51. “Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz” senin de getirdiklerinin de doğruluğunu bilmeleri için “onlara yetmez mi?” Bu, pek çok apaçık belgeyi ve göz kamaştırıcı delili bir arada ihtiva eden, son derece özlü bir ifadedir. Önceden de açıklandığı üzere Peygamberin ümmî olmakla birlikte böyle bir Kitabı getirmesi dahi onun doğruluğunun en büyük belgeleri arasındadır. Diğer taraftan onlara bu Kitabın benzerini ortaya koyma konusunda meydan okuması ve onların da bu hususta acze düşmeleri de bir başka delildir. Bu Kitabın üstün gelmesi, açıktan açığa onlara galip gelerek karşılarında okunması, “Bu, Allah tarafından gelmiştir” denmesi, Rasûlün de bu Kitabı yardımcılarının az, buna karşılık muhalif ve düşmanlarının çok olduğu bir zamanda dahi açıkça ortaya koyup gizlememiş olması, bu konuda azmini sürekli diri tutması hatta herkesin önünde bunu ilan etmesi, şehirde ikamet edenin de çölde yaşayanın da huzurunda:“Bu, Rabbimin kelamıdır. Bu Kitab’ın benzerini ortaya koymaya kim güç yetirebilir? Yahut kim bununla yarışacak söz söyleyebilir veya onunla boy ölçüşecek söz ortaya koymaya kalkışabilir?” diye ilan etmesi... işte bunların her birisi başlı başına birer delildir. Yine bu kitabın, geçmişlerin kıssalarından ve haberlerinden anlatması, geçmişe ve geleceğe ait gaybe dair haberler vermesi ve bütün bunların doğru ve vakıaya uygun olması bir başka delildir. Bir diğer açıdan bu Kitap kendisinden önceki kitaplar üzerinde hakim konumundadır. O kitaptaki doğru şeylerin doğruluğunu bildirmekte, bu kitaplarda yapılan değişiklikleri ve tahrifatı da reddetmektedir. Bu Kitap emir ve yasaklarında, doğruya iletmektedir. Onun emrettiği herhangi bir şey hakkında akıl hiçbir zaman “Keşke böyle bir emir vermeseydi” demez. Neyi yasaklamışsa da akıl “Keşke bunu yasaklamamış olsaydı” demez. Aksine bu Kitap adalete ve hakkaniyete uygundur. Basiret ve akıl sahibi kimselerin aklına uygun düşen hikmetler içermektedir. Bu Kitabın irşadları, doğruya iletmesi ve hükümleri, her duruma ve her zamana uygundur; öyle ki her zaman ve mekanda işleri ıslah edip düzene koyabilecek, sadece odur. İşte hakkı tasdik etmek isteyen, hakkı bulmak için çalışan kimselere bütün bunlar delil olarak yeter. Kur’ân’ı yeterli görmeyene Allah hiçbir şeyi yeterli kılmasın! Kur’ân ile şifa bulmayana da Allah şifa vermesin! Kim Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulur, onunla yetinirse hiç şüphesiz bu, onun için bir rahmet ve bir hayırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.” Çünkü bu Kitap sayesinde onlar pek çok ilim ve bol hayırlar elde ederler, kalpleri ve ruhları arınır, inançları tertemiz olur, ahlâkları kemâle erer, ilâhi bağış ve ihsanlara, Rabbanî sırlara nail olurlar.
52. “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Ben O’nu şahit tutuyorum. Eğer yalan söylüyor isem O, benim başıma size de ibret olacak musibetler getirir. Eğer O, her halükârda beni destekliyor, bana yardım ediyor, işleri bana kolaylaştırıyor ise -ki öyledir- işte Allah tarafından benim lehime olan bu üstün şahitlik, sizin için yeterli olmalıdır. Eğer siz O’nun sözlerini işitmiyor ve O’nu görmüyorsunuz diye içinizden O’nun şahitliğinin delil olarak yeterli olmadığı kanaatini geçiriyor iseniz şunu bilin ki “O, göklerde ve yerde olanı bilir.” Benim durumum ile sizin durumunuz ve benim size söylediğim bu sözler de O’nun bildikleri arasındadır. O, bunları bilmekle ve böyle bir cezalandırmaya kadir olmakla birlikte ben, O’nun adına hak olmayan şeyleri uyduruyor isem hiç şüphesiz bu durumda ben, O’nun ilim, kudret ve kuvvetine dil uzatmış olurum ki bu da cezalandırılmamı gerektirir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnat etse idi, Biz onu elbette yakalayıverirdik. Sonra da şah damarını elbette koparırdık.”(el-Hakka, 69/44-46)“Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar zarar edenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman etmeyerek zarara uğramışlardır. Yine onlar, ebedi nimetleri elden kaçırmışlar, dosdoğru hak karşılığında her türlü çirkin batılı, ebedi nimetler karşılığında da her türlü can yakıcı azabı elde etmişlerdir. O bakımdan hem kendilerini hem de aile fertlerini Kıyamet gününde zarar sokmuş olacaklardır.
Ankebut 29:53
53- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer belli bir vade olmasaydı elbette azap onlara gelirdi. Bununla beraber onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir. 54- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Halbuki cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır. 55- O gün azap, onları hem üstlerinden hem de ayaklarının altından kaplayacak ve Allah onlara şöyle diyecektir:“Tadın yapmakta olduklarınızı!”
53. Yüce Allah, Peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayanların cehaletlerini ve onların azabın çabuk gelmesini isteyip yalanlamalarını daha da ileriye götürerek:“Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) dediklerini haber vermektedir. Buna karşılık Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer” bu azabın inmesi için tespit edilmiş ve henüz gelmemiş olan “belli bir vade olmasaydı” onların bu konuda bizi âciz bırakmak isteyişleri ve hakkı yalanlayışları sebebi ile “elbette azap onlara gelirdi.” Eğer biz cahillikleri sebebi ile onları hemen azapla yakalayacak olsaydık hiç şüphesiz onların sözleri, başlarına gelecek olan belâları ve cezaları daha da çabuklaştırırdı. Bununla birlikte azabın inişini geç bulmasınlar. Çünkü “onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir.” Nitekim Yüce Allah’ın haber verdiği şekilde de olmuştur. Onlar Bedir’e şımarıkça ve böbürlene böbürlene gelip maksatlarını elde edeceklerini sandıkları bir sırada Allah onları zelil etti, onların ileri gelenlerini öldürdü. Bütün şerlileri de bu savaşta ölüp gitti. Bu musibetten payını almadık tek bir ev kalmadı. Azap onlara ummadıkları bir yerden geldi ve onların farkında olmadıkları bir sırada tepelerine indi.
54. Eğer onlara dünyada azap gelmezse hiç şüphesiz önlerinde onları bekleyen uhrevî bir azap vardır. Onlardan hiç kimse de bu azaptan kurtulamayacaktır. İster ona bu dünya azabı hemen verilmiş olsun, ister mühlet verilmiş olsun fark etmez, “cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.” Onlar, oradan ayrılıp başka bir yere gidemeyeceklerdir. Dört bir yandan cehennem onları kuşatmış olacaktır. Tıpkı büyük-küçük günahlarının, küfürlerinin kendilerini çepeçevre kuşatmış olduğu gibi. İşte en çetin azap da bu azaptır.
55. İşlemiş olduğunuz ameller şimdi azaba dönüşmüştür; küfür ve günahlar sizlerin her bir yanını kuşatmış olduğu gibi azap da her bir yandan sizi kuşatmış bulunmaktadır.
Ankebut 29:54
53- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer belli bir vade olmasaydı elbette azap onlara gelirdi. Bununla beraber onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir. 54- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Halbuki cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır. 55- O gün azap, onları hem üstlerinden hem de ayaklarının altından kaplayacak ve Allah onlara şöyle diyecektir:“Tadın yapmakta olduklarınızı!”
53. Yüce Allah, Peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayanların cehaletlerini ve onların azabın çabuk gelmesini isteyip yalanlamalarını daha da ileriye götürerek:“Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) dediklerini haber vermektedir. Buna karşılık Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer” bu azabın inmesi için tespit edilmiş ve henüz gelmemiş olan “belli bir vade olmasaydı” onların bu konuda bizi âciz bırakmak isteyişleri ve hakkı yalanlayışları sebebi ile “elbette azap onlara gelirdi.” Eğer biz cahillikleri sebebi ile onları hemen azapla yakalayacak olsaydık hiç şüphesiz onların sözleri, başlarına gelecek olan belâları ve cezaları daha da çabuklaştırırdı. Bununla birlikte azabın inişini geç bulmasınlar. Çünkü “onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir.” Nitekim Yüce Allah’ın haber verdiği şekilde de olmuştur. Onlar Bedir’e şımarıkça ve böbürlene böbürlene gelip maksatlarını elde edeceklerini sandıkları bir sırada Allah onları zelil etti, onların ileri gelenlerini öldürdü. Bütün şerlileri de bu savaşta ölüp gitti. Bu musibetten payını almadık tek bir ev kalmadı. Azap onlara ummadıkları bir yerden geldi ve onların farkında olmadıkları bir sırada tepelerine indi.
54. Eğer onlara dünyada azap gelmezse hiç şüphesiz önlerinde onları bekleyen uhrevî bir azap vardır. Onlardan hiç kimse de bu azaptan kurtulamayacaktır. İster ona bu dünya azabı hemen verilmiş olsun, ister mühlet verilmiş olsun fark etmez, “cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.” Onlar, oradan ayrılıp başka bir yere gidemeyeceklerdir. Dört bir yandan cehennem onları kuşatmış olacaktır. Tıpkı büyük-küçük günahlarının, küfürlerinin kendilerini çepeçevre kuşatmış olduğu gibi. İşte en çetin azap da bu azaptır.
55. İşlemiş olduğunuz ameller şimdi azaba dönüşmüştür; küfür ve günahlar sizlerin her bir yanını kuşatmış olduğu gibi azap da her bir yandan sizi kuşatmış bulunmaktadır.
Ankebut 29:55
53- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer belli bir vade olmasaydı elbette azap onlara gelirdi. Bununla beraber onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir. 54- Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Halbuki cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır. 55- O gün azap, onları hem üstlerinden hem de ayaklarının altından kaplayacak ve Allah onlara şöyle diyecektir:“Tadın yapmakta olduklarınızı!”
53. Yüce Allah, Peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayanların cehaletlerini ve onların azabın çabuk gelmesini isteyip yalanlamalarını daha da ileriye götürerek:“Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?”(el-Mülk, 67/25) dediklerini haber vermektedir. Buna karşılık Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer” bu azabın inmesi için tespit edilmiş ve henüz gelmemiş olan “belli bir vade olmasaydı” onların bu konuda bizi âciz bırakmak isteyişleri ve hakkı yalanlayışları sebebi ile “elbette azap onlara gelirdi.” Eğer biz cahillikleri sebebi ile onları hemen azapla yakalayacak olsaydık hiç şüphesiz onların sözleri, başlarına gelecek olan belâları ve cezaları daha da çabuklaştırırdı. Bununla birlikte azabın inişini geç bulmasınlar. Çünkü “onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir.” Nitekim Yüce Allah’ın haber verdiği şekilde de olmuştur. Onlar Bedir’e şımarıkça ve böbürlene böbürlene gelip maksatlarını elde edeceklerini sandıkları bir sırada Allah onları zelil etti, onların ileri gelenlerini öldürdü. Bütün şerlileri de bu savaşta ölüp gitti. Bu musibetten payını almadık tek bir ev kalmadı. Azap onlara ummadıkları bir yerden geldi ve onların farkında olmadıkları bir sırada tepelerine indi.
54. Eğer onlara dünyada azap gelmezse hiç şüphesiz önlerinde onları bekleyen uhrevî bir azap vardır. Onlardan hiç kimse de bu azaptan kurtulamayacaktır. İster ona bu dünya azabı hemen verilmiş olsun, ister mühlet verilmiş olsun fark etmez, “cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.” Onlar, oradan ayrılıp başka bir yere gidemeyeceklerdir. Dört bir yandan cehennem onları kuşatmış olacaktır. Tıpkı büyük-küçük günahlarının, küfürlerinin kendilerini çepeçevre kuşatmış olduğu gibi. İşte en çetin azap da bu azaptır.
55. İşlemiş olduğunuz ameller şimdi azaba dönüşmüştür; küfür ve günahlar sizlerin her bir yanını kuşatmış olduğu gibi azap da her bir yandan sizi kuşatmış bulunmaktadır.
Ankebut 29:56
56- Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin. 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonra da yalnız bize döndürüleceksiniz. 58- İman edip salih amel işleyenleri Biz, cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştirireceğiz. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Amel edenlerin mükafatı ne güzeldir! 59- Onlar, sabreden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.
56-58. “Ey” beni ve Rasûlümü tasdik ederek “iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Yeryüzünün herhangi bir yerinde Rabbinize ibadet, sizin için imkânsız olursa oradan ibadetin yalnızca Allah’a yapıldığı bir başka yere göç/hicret edin. Zira ibadet edilecek yerler pek geniştir. Mabud da bir ve tektir. Ölümün gelip sizi bulması ise kaçınılmaz bir şeydir. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. O da Rabbine güzelce ibadet ederek iman ve salih ameli bir arada işleyen kimseyi cennette üstün köşklerde ve canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, her türlü mükemmel nimeti barındıran yerlerde mükâfatlandıracaktır ve bu kimseler orada ebedi kalacaktır. İşte Naîm cennetlerindeki bu yüce köşkler, Allah için “amel edenlerin mükafatı” olarak “ne güzeldir!” 59. “Onlar” Allah’a ibadet üzere “sabreden” ve bu hususlarda “yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” Allah’a ibadet üzere sabretmeleri, bu hususta bütün güç ve gayretlerini harcamalarını, bunları herhangi bir şekilde ihlâl etmeye çalışan şeytana karşı da büyük bir savaşa girmelerini gerektirir. Tevekkülleri ise Yüce Allah’a güvenip dayanmalarını, yapmaya kararlaştırdıkları amelleri gerçekleştirmesi ve bunları kemâle erdirmesi konusunda O’nun hakkında hüsnüzan beslemelerini gerektirir. Her ne kadar sabrın çerçevesi içerisinde olsa da tevekkülün özellikle söz konusu edilmesi, emirleri yerine getirmekte ve yasakları terk etmekte ona ihtiyaç duyulmasındandır. Ayrıca sabır da tevekkülsüz tamamlanmaz.
Ankebut 29:57
56- Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin. 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonra da yalnız bize döndürüleceksiniz. 58- İman edip salih amel işleyenleri Biz, cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştirireceğiz. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Amel edenlerin mükafatı ne güzeldir! 59- Onlar, sabreden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.
56-58. “Ey” beni ve Rasûlümü tasdik ederek “iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Yeryüzünün herhangi bir yerinde Rabbinize ibadet, sizin için imkânsız olursa oradan ibadetin yalnızca Allah’a yapıldığı bir başka yere göç/hicret edin. Zira ibadet edilecek yerler pek geniştir. Mabud da bir ve tektir. Ölümün gelip sizi bulması ise kaçınılmaz bir şeydir. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. O da Rabbine güzelce ibadet ederek iman ve salih ameli bir arada işleyen kimseyi cennette üstün köşklerde ve canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, her türlü mükemmel nimeti barındıran yerlerde mükâfatlandıracaktır ve bu kimseler orada ebedi kalacaktır. İşte Naîm cennetlerindeki bu yüce köşkler, Allah için “amel edenlerin mükafatı” olarak “ne güzeldir!” 59. “Onlar” Allah’a ibadet üzere “sabreden” ve bu hususlarda “yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” Allah’a ibadet üzere sabretmeleri, bu hususta bütün güç ve gayretlerini harcamalarını, bunları herhangi bir şekilde ihlâl etmeye çalışan şeytana karşı da büyük bir savaşa girmelerini gerektirir. Tevekkülleri ise Yüce Allah’a güvenip dayanmalarını, yapmaya kararlaştırdıkları amelleri gerçekleştirmesi ve bunları kemâle erdirmesi konusunda O’nun hakkında hüsnüzan beslemelerini gerektirir. Her ne kadar sabrın çerçevesi içerisinde olsa da tevekkülün özellikle söz konusu edilmesi, emirleri yerine getirmekte ve yasakları terk etmekte ona ihtiyaç duyulmasındandır. Ayrıca sabır da tevekkülsüz tamamlanmaz.
Ankebut 29:58
56- Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin. 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonra da yalnız bize döndürüleceksiniz. 58- İman edip salih amel işleyenleri Biz, cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştirireceğiz. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Amel edenlerin mükafatı ne güzeldir! 59- Onlar, sabreden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.
56-58. “Ey” beni ve Rasûlümü tasdik ederek “iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Yeryüzünün herhangi bir yerinde Rabbinize ibadet, sizin için imkânsız olursa oradan ibadetin yalnızca Allah’a yapıldığı bir başka yere göç/hicret edin. Zira ibadet edilecek yerler pek geniştir. Mabud da bir ve tektir. Ölümün gelip sizi bulması ise kaçınılmaz bir şeydir. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. O da Rabbine güzelce ibadet ederek iman ve salih ameli bir arada işleyen kimseyi cennette üstün köşklerde ve canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, her türlü mükemmel nimeti barındıran yerlerde mükâfatlandıracaktır ve bu kimseler orada ebedi kalacaktır. İşte Naîm cennetlerindeki bu yüce köşkler, Allah için “amel edenlerin mükafatı” olarak “ne güzeldir!” 59. “Onlar” Allah’a ibadet üzere “sabreden” ve bu hususlarda “yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” Allah’a ibadet üzere sabretmeleri, bu hususta bütün güç ve gayretlerini harcamalarını, bunları herhangi bir şekilde ihlâl etmeye çalışan şeytana karşı da büyük bir savaşa girmelerini gerektirir. Tevekkülleri ise Yüce Allah’a güvenip dayanmalarını, yapmaya kararlaştırdıkları amelleri gerçekleştirmesi ve bunları kemâle erdirmesi konusunda O’nun hakkında hüsnüzan beslemelerini gerektirir. Her ne kadar sabrın çerçevesi içerisinde olsa da tevekkülün özellikle söz konusu edilmesi, emirleri yerine getirmekte ve yasakları terk etmekte ona ihtiyaç duyulmasındandır. Ayrıca sabır da tevekkülsüz tamamlanmaz.
Ankebut 29:59
56- Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin. 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonra da yalnız bize döndürüleceksiniz. 58- İman edip salih amel işleyenleri Biz, cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştirireceğiz. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Amel edenlerin mükafatı ne güzeldir! 59- Onlar, sabreden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.
56-58. “Ey” beni ve Rasûlümü tasdik ederek “iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Yeryüzünün herhangi bir yerinde Rabbinize ibadet, sizin için imkânsız olursa oradan ibadetin yalnızca Allah’a yapıldığı bir başka yere göç/hicret edin. Zira ibadet edilecek yerler pek geniştir. Mabud da bir ve tektir. Ölümün gelip sizi bulması ise kaçınılmaz bir şeydir. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. O da Rabbine güzelce ibadet ederek iman ve salih ameli bir arada işleyen kimseyi cennette üstün köşklerde ve canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, her türlü mükemmel nimeti barındıran yerlerde mükâfatlandıracaktır ve bu kimseler orada ebedi kalacaktır. İşte Naîm cennetlerindeki bu yüce köşkler, Allah için “amel edenlerin mükafatı” olarak “ne güzeldir!” 59. “Onlar” Allah’a ibadet üzere “sabreden” ve bu hususlarda “yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” Allah’a ibadet üzere sabretmeleri, bu hususta bütün güç ve gayretlerini harcamalarını, bunları herhangi bir şekilde ihlâl etmeye çalışan şeytana karşı da büyük bir savaşa girmelerini gerektirir. Tevekkülleri ise Yüce Allah’a güvenip dayanmalarını, yapmaya kararlaştırdıkları amelleri gerçekleştirmesi ve bunları kemâle erdirmesi konusunda O’nun hakkında hüsnüzan beslemelerini gerektirir. Her ne kadar sabrın çerçevesi içerisinde olsa da tevekkülün özellikle söz konusu edilmesi, emirleri yerine getirmekte ve yasakları terk etmekte ona ihtiyaç duyulmasındandır. Ayrıca sabır da tevekkülsüz tamamlanmaz.
Ankebut 29:60
60- Nice canlı vardır ki rızkını yanında taşımaz. Onlara da size de rızkı veren Allah'tır. O, her şeyi işitendir, bilendir.
60. Yani şanı yüce ve mübarek olan yaratıcı, güçlüleri ile âcizleri ile bütün varlıkların rızkını üstlenmiştir. Yeryüzünde gücü az, aklı da yetersiz “Nice canlı vardır ki rızkını yanında taşımaz.” Bunlar kendi rızıklarını depolayamaz, hiçbir zaman yanlarında rızıklarından bir şey bulunmaz. Ama Yüce Allah her vakit onların rızıklarını onlara amade kılar. “Onlara da size de rızkı veren Allah'tır.” Hepiniz, Allah’ın rızıklarını üstlendiği varlıklarsınız. O, sizi yoktan var edip işlerinizi çekip çevirdiği gibi rızkınızı da verir “O, her şeyi işitendir, bilendir.” Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Hiçbir canlı varlık da O’na gizli olduğu için rızıksız kalıp telef olmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. Onların durdukları yerleri de emanet edildikleri yerleri de O bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.”(Hûd, 11/6)
Ankebut 29:61
61- Eğer sen onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve ayı kim istifadenize sundu?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl (tevhidden) döndürülüyorlar?! 62- Allah, rızkı kullarından dilediği kimselere genişletir, dilediklerine de daraltır. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. 63- Eğer sen onlara: “Gökten suyu indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.
61-63. Bu, Yüce Allah’ın ulûhiyette bir olduğunu yalanlayan ve yalnızca O’na ibadeti reddeden müşriklere karşı getirilen susturucu bir delildir. Şöyle ki onlar, Allah’ın rububiyette tek olduğunu kabul ettiklerinden dolayı uluhiyette de tek olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Çünkü onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı? Gökten bir su indirerek ölümünden sonra o su ile yeryüzünü dirilten kimdir? Bütün işlerin idaresi kimin elindedir?” diye soracak olursak: “onlar elbette: Allah, diyeceklerdir.” Bunların yapan yalnızca Allah’tır, diyecek ve putlarla Allah’tan başka taptıkları varlıkların, bunların herhangi birisini yapabilecek güce sahip olmadıklarını itiraf edeceklerdir. Acizliklerini ve hiçbir şeyi idare edebilecek güce sahip olmadıklarını kabul ettikleri bu varlıklara yönelişleri ve bundan dolayı da ortaya attıkları yalan ve iftiraları gerçekten hayret edilecek bir iştir. Böylece onların akılsız ve kafaları çalışmaz kimseler oldukları tescillenmiştir. Zira fayda sağlayamayacağını, zarar veremeyeceğini, hiçbir şey yaratamayacağını, rızık veremeyeceğini bilmekle birlikte bir taşa yahut da bir kabre yahut da buna benzer bir şeye yönelen, sonra da tam bir samimiyetle ona bağlanıp ibadet eden; yaratıcı, rızık verici, fayda ve zarar verici Rabbe onu ortak kılan kimseden daha kıt akıllı birisi olabilir mi? Hidâyeti sapıklıktan ayırt eden, müşriklerin izledikleri yolun batıl olduğunu -ilâhî tevfike mazhar olanlar ondan sakınsınlar diye- açık seçik ortaya koyan Allah’a hamdolsun, de. Yine ulvi ve süfli alemleri yaratan, bunların işlerini çekip çeviren, bunların rızkını veren, dilediğine rızkı geniş geniş tutmakla birlikte dilediğininkini kısan ve bunu hikmeti gereğince ve kullarına neyin yararlı olduğunu bildiği için yapan Allah’a hamdolsun, de.
Ankebut 29:62
61- Eğer sen onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve ayı kim istifadenize sundu?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl (tevhidden) döndürülüyorlar?! 62- Allah, rızkı kullarından dilediği kimselere genişletir, dilediklerine de daraltır. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. 63- Eğer sen onlara: “Gökten suyu indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.
61-63. Bu, Yüce Allah’ın ulûhiyette bir olduğunu yalanlayan ve yalnızca O’na ibadeti reddeden müşriklere karşı getirilen susturucu bir delildir. Şöyle ki onlar, Allah’ın rububiyette tek olduğunu kabul ettiklerinden dolayı uluhiyette de tek olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Çünkü onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı? Gökten bir su indirerek ölümünden sonra o su ile yeryüzünü dirilten kimdir? Bütün işlerin idaresi kimin elindedir?” diye soracak olursak: “onlar elbette: Allah, diyeceklerdir.” Bunların yapan yalnızca Allah’tır, diyecek ve putlarla Allah’tan başka taptıkları varlıkların, bunların herhangi birisini yapabilecek güce sahip olmadıklarını itiraf edeceklerdir. Acizliklerini ve hiçbir şeyi idare edebilecek güce sahip olmadıklarını kabul ettikleri bu varlıklara yönelişleri ve bundan dolayı da ortaya attıkları yalan ve iftiraları gerçekten hayret edilecek bir iştir. Böylece onların akılsız ve kafaları çalışmaz kimseler oldukları tescillenmiştir. Zira fayda sağlayamayacağını, zarar veremeyeceğini, hiçbir şey yaratamayacağını, rızık veremeyeceğini bilmekle birlikte bir taşa yahut da bir kabre yahut da buna benzer bir şeye yönelen, sonra da tam bir samimiyetle ona bağlanıp ibadet eden; yaratıcı, rızık verici, fayda ve zarar verici Rabbe onu ortak kılan kimseden daha kıt akıllı birisi olabilir mi? Hidâyeti sapıklıktan ayırt eden, müşriklerin izledikleri yolun batıl olduğunu -ilâhî tevfike mazhar olanlar ondan sakınsınlar diye- açık seçik ortaya koyan Allah’a hamdolsun, de. Yine ulvi ve süfli alemleri yaratan, bunların işlerini çekip çeviren, bunların rızkını veren, dilediğine rızkı geniş geniş tutmakla birlikte dilediğininkini kısan ve bunu hikmeti gereğince ve kullarına neyin yararlı olduğunu bildiği için yapan Allah’a hamdolsun, de.
Ankebut 29:63
61- Eğer sen onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve ayı kim istifadenize sundu?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl (tevhidden) döndürülüyorlar?! 62- Allah, rızkı kullarından dilediği kimselere genişletir, dilediklerine de daraltır. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. 63- Eğer sen onlara: “Gökten suyu indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilten kimdir?” diye sorsan onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.
61-63. Bu, Yüce Allah’ın ulûhiyette bir olduğunu yalanlayan ve yalnızca O’na ibadeti reddeden müşriklere karşı getirilen susturucu bir delildir. Şöyle ki onlar, Allah’ın rububiyette tek olduğunu kabul ettiklerinden dolayı uluhiyette de tek olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Çünkü onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı? Gökten bir su indirerek ölümünden sonra o su ile yeryüzünü dirilten kimdir? Bütün işlerin idaresi kimin elindedir?” diye soracak olursak: “onlar elbette: Allah, diyeceklerdir.” Bunların yapan yalnızca Allah’tır, diyecek ve putlarla Allah’tan başka taptıkları varlıkların, bunların herhangi birisini yapabilecek güce sahip olmadıklarını itiraf edeceklerdir. Acizliklerini ve hiçbir şeyi idare edebilecek güce sahip olmadıklarını kabul ettikleri bu varlıklara yönelişleri ve bundan dolayı da ortaya attıkları yalan ve iftiraları gerçekten hayret edilecek bir iştir. Böylece onların akılsız ve kafaları çalışmaz kimseler oldukları tescillenmiştir. Zira fayda sağlayamayacağını, zarar veremeyeceğini, hiçbir şey yaratamayacağını, rızık veremeyeceğini bilmekle birlikte bir taşa yahut da bir kabre yahut da buna benzer bir şeye yönelen, sonra da tam bir samimiyetle ona bağlanıp ibadet eden; yaratıcı, rızık verici, fayda ve zarar verici Rabbe onu ortak kılan kimseden daha kıt akıllı birisi olabilir mi? Hidâyeti sapıklıktan ayırt eden, müşriklerin izledikleri yolun batıl olduğunu -ilâhî tevfike mazhar olanlar ondan sakınsınlar diye- açık seçik ortaya koyan Allah’a hamdolsun, de. Yine ulvi ve süfli alemleri yaratan, bunların işlerini çekip çeviren, bunların rızkını veren, dilediğine rızkı geniş geniş tutmakla birlikte dilediğininkini kısan ve bunu hikmeti gereğince ve kullarına neyin yararlı olduğunu bildiği için yapan Allah’a hamdolsun, de.
Ankebut 29:64
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***
Ankebut 29:65
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***
Ankebut 29:66
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***
Ankebut 29:67
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***
Ankebut 29:68
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***
Ankebut 29:69
64- Bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur. Keşke bilselerdi! 65- Gemiye bindiklerinde (başları sıkışınca) dini yalnızca Allah’a halis kılarak O’na yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da bakarsın ki ortak koşmaya devam ediyorlar. 66- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler ve (geçici dünya nimetlerinden) faydalanırlar. Ama yakında bilecekler. 67- Çevrelerinde insanlar yakalanıp götürüldüğü halde bizim (Mekke’yi) kendileri için güvenli ve saygın/dokunulmaz bir yer kıldığımızı görmezler mi? Hala batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü edecekler? 68- Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?! Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 69- Uğrumuzda cihad edenler var ya, elbette biz onları yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.
64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. “Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler… “Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.
65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi? Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur. “Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.
67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar? “Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!
68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!” İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.
69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir. “Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir: İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.
Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.
***