Tafsir As-Saadi - Turkish — Rum 30:1 – Lukman 31:34
İçindekiler
- Rum 30:1
- Rum 30:2
- Rum 30:3
- Rum 30:4
- Rum 30:5
- Rum 30:6
- Rum 30:7
- Rum 30:8
- Rum 30:9
- Rum 30:10
- Rum 30:11
- Rum 30:12
- Rum 30:13
- Rum 30:14
- Rum 30:15
- Rum 30:16
- Rum 30:17
- Rum 30:18
- Rum 30:19
- Rum 30:20
- Rum 30:21
- Rum 30:22
- Rum 30:23
- Rum 30:24
- Rum 30:25
- Rum 30:26
- Rum 30:27
- Rum 30:28
- Rum 30:29
- Rum 30:30
- Rum 30:31
- Rum 30:32
- Rum 30:33
- Rum 30:34
- Rum 30:35
- Rum 30:36
- Rum 30:37
- Rum 30:38
- Rum 30:39
- Rum 30:40
- Rum 30:41
- Rum 30:42
- Rum 30:43
- Rum 30:44
- Rum 30:45
- Rum 30:46
- Rum 30:47
- Rum 30:48
- Rum 30:49
- Rum 30:50
- Rum 30:51
- Rum 30:52
- Rum 30:53
- Rum 30:54
- Rum 30:55
- Rum 30:56
- Rum 30:57
- Rum 30:58
- Rum 30:59
- Rum 30:60
- Lukman 31:1
- Lukman 31:2
- Lukman 31:3
- Lukman 31:4
- Lukman 31:5
- Lukman 31:6
- Lukman 31:7
- Lukman 31:8
- Lukman 31:9
- Lukman 31:10
- Lukman 31:11
- Lukman 31:12
- Lukman 31:13
- Lukman 31:14
- Lukman 31:15
- Lukman 31:16
- Lukman 31:17
- Lukman 31:18
- Lukman 31:19
- Lukman 31:20
- Lukman 31:21
- Lukman 31:22
- Lukman 31:23
- Lukman 31:24
- Lukman 31:25
- Lukman 31:26
- Lukman 31:27
- Lukman 31:28
- Lukman 31:29
- Lukman 31:30
- Lukman 31:31
- Lukman 31:32
- Lukman 31:33
- Lukman 31:34
Rum 30:1
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:2
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:3
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:4
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:5
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:6
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:7
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- Rumlar yenildiler; 3- (Araplara) çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir; 4- Üç ila dokuz yıl içinde... Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler de sevineceklerdir; 5- Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O, Azîzdir, Rahîmdir. 6- (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler. 7- Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.
(Mekke’de inmiştir. 60 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı. Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı. Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır. “O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir. “O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.”(Âli İmran, 3/26) O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.
6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler. Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi. “Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.
7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar. “Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır. Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.
Rum 30:8
8- Onlar, kendileri hakkında da mı düşünmezler? Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yaratmıştır. Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor. 9- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Zira onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Toprağı ekip biçmişler ve yeryüzünü de bunlardan çok daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah, onlara asla zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 10- Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, üstelik onlarla alay da ediyorlardı.
8. Yani Allah’ın peygamberlerini ve O’na kavuşmayı yalanlayanlar “kendileri hakkında da mı düşünmezler?” Çünkü kendi varlıklarında öyle deliller vardır ki bunlar vasıtası ile kendilerini yoktan var edenin, daha sonra kendilerini dirilteceğini anlarlar. Yine kendilerini önce bir nutfe iken bir kan pıhtısına, sonra bir çiğnem ete, arkasından kendisine ruh üflenmiş bir insana, derken küçük bir bebeğe, genç bir delikanlıya, olgun bir zata, oradan da kocamış bir ihtiyara kadar aşamadan aşamaya geçiren Zatın, kendilerini başıboş ve amaçsız bir halde bırakmasının, kendilerine hiçbir emir ve yasak koymamasının, yaptıklarının mükâfat ya da cezasını onlara vermemesinin imkânsız bir şey olduğunu da kesinlikle anlarlardı. “Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç)” hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak üzere sizi denemek için “ve belli bir süre için yaratmıştır.” Bunların varlıkları, belli bir süreye kadardır. Bu süre bitince dünyanın sonu gelecek, kıyamet kopacaktır. Yer de gökler de değiştirilip başka bir hale çevrileceklerdir. “Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor.” Bundan dolayı O’na kavuşmak için hiçbir şekilde hazırlanmıyorlar. Bu günü haber veren peygamberlerini tasdik etmiyorlar. Bu ise hiçbir delile dayalı olmayan bir tutumdur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları yeryüzünde dolaşmaya ve daha önce peygamberlerini yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetine ibretle bakmaya davet etmekte, bu maksatla dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:
9. Yüce Allah, onların dikkatlerini yeryüzünde gezip dolaşmaya, peygamberleri yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetini ibretle görmeye çağırmaktadır. Zira onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri, yaptıkları binalar, saraylar, köşkler, yüksek yapılar, diktikleri ağaçlar, ekinler, akıttıkları ırmaklar pek çoktu. Ancak onlar, hakkı getiren ve getirdiklerinin doğruluğuna dair apaçık delil ve mucizeleri ortaya koyan Allah’ın peygamberlerini yalanladıkları için sahip oldukları güçlerinin kendilerine bir faydası olmadığı gibi eserlerinin de kendilerine bir faydası olmadı. İşte bu muhataplar, onların bıraktıkları eserlere bakacak olurlarsa helâk olmuş ümmetlerden ve yok olup gitmiş insanlardan başkalarını görmeyeceklerdir. Onlardan geriye ıpıssız meskenlerden başka bir şey kalmamıştır. Diğer taraftan insanlar sürekli olarak onları kötülükle anmaktadırlar. Bu akıbet, böylelerine dünyada verilen peşin bir cezadır ve uhrevî cezalarının bir numunesi ve başlangıcıdır. Helâk edilmiş olan bütün bu ümmetlere Allah, -onları helâk ettiği için- zulmetmedi. Aksine onlar kendilerine zulmettiler ve helâk edilişlerinin sebeplerini kendileri hazırladılar.
10. “Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu.” Çok kötü ve ağır bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Bu da onların “Allah’ın âyetlerini” yalanlamalarının bir sonucu idi. “Üstelik onlarla alay da ediyorlardı.” İşte kötülük yapmalarının ve günahlarının cezası bu oldu. Ayrıca bu alay ve yalanlayış, ahirette de en ağır cezalara ve en ibretlik cezalandırmalara sebep teşkil edecektir.
Rum 30:9
8- Onlar, kendileri hakkında da mı düşünmezler? Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yaratmıştır. Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor. 9- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Zira onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Toprağı ekip biçmişler ve yeryüzünü de bunlardan çok daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah, onlara asla zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 10- Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, üstelik onlarla alay da ediyorlardı.
8. Yani Allah’ın peygamberlerini ve O’na kavuşmayı yalanlayanlar “kendileri hakkında da mı düşünmezler?” Çünkü kendi varlıklarında öyle deliller vardır ki bunlar vasıtası ile kendilerini yoktan var edenin, daha sonra kendilerini dirilteceğini anlarlar. Yine kendilerini önce bir nutfe iken bir kan pıhtısına, sonra bir çiğnem ete, arkasından kendisine ruh üflenmiş bir insana, derken küçük bir bebeğe, genç bir delikanlıya, olgun bir zata, oradan da kocamış bir ihtiyara kadar aşamadan aşamaya geçiren Zatın, kendilerini başıboş ve amaçsız bir halde bırakmasının, kendilerine hiçbir emir ve yasak koymamasının, yaptıklarının mükâfat ya da cezasını onlara vermemesinin imkânsız bir şey olduğunu da kesinlikle anlarlardı. “Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç)” hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak üzere sizi denemek için “ve belli bir süre için yaratmıştır.” Bunların varlıkları, belli bir süreye kadardır. Bu süre bitince dünyanın sonu gelecek, kıyamet kopacaktır. Yer de gökler de değiştirilip başka bir hale çevrileceklerdir. “Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor.” Bundan dolayı O’na kavuşmak için hiçbir şekilde hazırlanmıyorlar. Bu günü haber veren peygamberlerini tasdik etmiyorlar. Bu ise hiçbir delile dayalı olmayan bir tutumdur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları yeryüzünde dolaşmaya ve daha önce peygamberlerini yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetine ibretle bakmaya davet etmekte, bu maksatla dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:
9. Yüce Allah, onların dikkatlerini yeryüzünde gezip dolaşmaya, peygamberleri yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetini ibretle görmeye çağırmaktadır. Zira onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri, yaptıkları binalar, saraylar, köşkler, yüksek yapılar, diktikleri ağaçlar, ekinler, akıttıkları ırmaklar pek çoktu. Ancak onlar, hakkı getiren ve getirdiklerinin doğruluğuna dair apaçık delil ve mucizeleri ortaya koyan Allah’ın peygamberlerini yalanladıkları için sahip oldukları güçlerinin kendilerine bir faydası olmadığı gibi eserlerinin de kendilerine bir faydası olmadı. İşte bu muhataplar, onların bıraktıkları eserlere bakacak olurlarsa helâk olmuş ümmetlerden ve yok olup gitmiş insanlardan başkalarını görmeyeceklerdir. Onlardan geriye ıpıssız meskenlerden başka bir şey kalmamıştır. Diğer taraftan insanlar sürekli olarak onları kötülükle anmaktadırlar. Bu akıbet, böylelerine dünyada verilen peşin bir cezadır ve uhrevî cezalarının bir numunesi ve başlangıcıdır. Helâk edilmiş olan bütün bu ümmetlere Allah, -onları helâk ettiği için- zulmetmedi. Aksine onlar kendilerine zulmettiler ve helâk edilişlerinin sebeplerini kendileri hazırladılar.
10. “Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu.” Çok kötü ve ağır bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Bu da onların “Allah’ın âyetlerini” yalanlamalarının bir sonucu idi. “Üstelik onlarla alay da ediyorlardı.” İşte kötülük yapmalarının ve günahlarının cezası bu oldu. Ayrıca bu alay ve yalanlayış, ahirette de en ağır cezalara ve en ibretlik cezalandırmalara sebep teşkil edecektir.
Rum 30:10
8- Onlar, kendileri hakkında da mı düşünmezler? Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yaratmıştır. Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor. 9- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Zira onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Toprağı ekip biçmişler ve yeryüzünü de bunlardan çok daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah, onlara asla zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. 10- Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, üstelik onlarla alay da ediyorlardı.
8. Yani Allah’ın peygamberlerini ve O’na kavuşmayı yalanlayanlar “kendileri hakkında da mı düşünmezler?” Çünkü kendi varlıklarında öyle deliller vardır ki bunlar vasıtası ile kendilerini yoktan var edenin, daha sonra kendilerini dirilteceğini anlarlar. Yine kendilerini önce bir nutfe iken bir kan pıhtısına, sonra bir çiğnem ete, arkasından kendisine ruh üflenmiş bir insana, derken küçük bir bebeğe, genç bir delikanlıya, olgun bir zata, oradan da kocamış bir ihtiyara kadar aşamadan aşamaya geçiren Zatın, kendilerini başıboş ve amaçsız bir halde bırakmasının, kendilerine hiçbir emir ve yasak koymamasının, yaptıklarının mükâfat ya da cezasını onlara vermemesinin imkânsız bir şey olduğunu da kesinlikle anlarlardı. “Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç)” hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak üzere sizi denemek için “ve belli bir süre için yaratmıştır.” Bunların varlıkları, belli bir süreye kadardır. Bu süre bitince dünyanın sonu gelecek, kıyamet kopacaktır. Yer de gökler de değiştirilip başka bir hale çevrileceklerdir. “Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor.” Bundan dolayı O’na kavuşmak için hiçbir şekilde hazırlanmıyorlar. Bu günü haber veren peygamberlerini tasdik etmiyorlar. Bu ise hiçbir delile dayalı olmayan bir tutumdur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları yeryüzünde dolaşmaya ve daha önce peygamberlerini yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetine ibretle bakmaya davet etmekte, bu maksatla dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:
9. Yüce Allah, onların dikkatlerini yeryüzünde gezip dolaşmaya, peygamberleri yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetini ibretle görmeye çağırmaktadır. Zira onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri, yaptıkları binalar, saraylar, köşkler, yüksek yapılar, diktikleri ağaçlar, ekinler, akıttıkları ırmaklar pek çoktu. Ancak onlar, hakkı getiren ve getirdiklerinin doğruluğuna dair apaçık delil ve mucizeleri ortaya koyan Allah’ın peygamberlerini yalanladıkları için sahip oldukları güçlerinin kendilerine bir faydası olmadığı gibi eserlerinin de kendilerine bir faydası olmadı. İşte bu muhataplar, onların bıraktıkları eserlere bakacak olurlarsa helâk olmuş ümmetlerden ve yok olup gitmiş insanlardan başkalarını görmeyeceklerdir. Onlardan geriye ıpıssız meskenlerden başka bir şey kalmamıştır. Diğer taraftan insanlar sürekli olarak onları kötülükle anmaktadırlar. Bu akıbet, böylelerine dünyada verilen peşin bir cezadır ve uhrevî cezalarının bir numunesi ve başlangıcıdır. Helâk edilmiş olan bütün bu ümmetlere Allah, -onları helâk ettiği için- zulmetmedi. Aksine onlar kendilerine zulmettiler ve helâk edilişlerinin sebeplerini kendileri hazırladılar.
10. “Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu.” Çok kötü ve ağır bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Bu da onların “Allah’ın âyetlerini” yalanlamalarının bir sonucu idi. “Üstelik onlarla alay da ediyorlardı.” İşte kötülük yapmalarının ve günahlarının cezası bu oldu. Ayrıca bu alay ve yalanlayış, ahirette de en ağır cezalara ve en ibretlik cezalandırmalara sebep teşkil edecektir.
Rum 30:11
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:12
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:13
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:14
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:15
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:16
11- Allah varlıkları ilkin (yoktan) yaratıyor, ardından onları (ölümden sonra) diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz. 12- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir. 13- Onlar için (Allah'a) koştukları ortaklar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir. 14- Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün hepsi birbirinden ayrılacaktır. 15- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar, (cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır. 16- Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince; işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.
11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: 12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.”(el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.
14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki: 15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır. 16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?
Rum 30:17
17- O halde akşama ulaştığınızda da sabaha çıktıığınızda da Allah’ı tesbih edin. 18- Göklerde ve yerde hamd yalnız O’nundur. Bir de gündüzün sonunda ve öğle vaktine ulaştığınızda (tesbih edin). 19- O, ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
17-18. Bu buyruklarla Yüce Allah, her türlü kötülükten ve eksiklikten münezzeh olduğunu, yaratıklardan herhangi bir kimsenin O’na denk olmadığını, böyle bir şeyden yüce ve münezzeh olduğunu haber vermekte, ayrıca kullarına akşama vardıklarında, sabaha çıktıklarında, gündüzün sonunda ve öğle vakitlerinde kendisini tesbih etmelerini emretmektedir. Bu vakitler ise beş vakit namazın vaktidir. Allah, bu vakitlerde kullarına kendisini tesbih edip hamd etmelerini emretmektedir. Bunun kapsamına beş vakit namazın içindekiler gibi farz olan tesbih ve hamdler girdiği gibi sabah akşam zikirleri ve namazların akabinde yapılan zikirler gibi müstehap olanlar da girmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın farz namazlar için vakit olarak tayin ettiği bu zaman dilimleri, en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde Allah’a hamd, tesbih ve ibadet etmek, başka vakitlerdekinden daha faziletlidir. Hatta ibadet, “Subhanallah” tesbihini ihtiva etmeyecek olsa bile ihlâs ile yapılması halinde fiilen tesbih (Allah’ın tenzih etmek) demektir. Zira fiili ibadette Allah’ın, ortağı olmaktan, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin O’nun hak ettiği ihlâs ve yönelişi hak etmesinden yana tenzih edilmesi söz konusudur.
19. “O, ölüden diriyi çıkartır.” Ölü yerden bitki, taneden başak, çekirdekten ağaç, yumurtadan civciv, kâfirden mü’min vs. çıkardığı gibi… “Diriden de ölüyü çıkartır.” Sözü edilenlerin aksinde olduğu gibi. “Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir.” Oraya hareketsiz ve ölü bir halde iken yağmur yağar. Üzerine yağmur inince hareketlenir, kabarır ve göz kamaştırıcı her çiftten bitkiler bitirir. “İşte siz de” kabirlerinizden “böyle çıkarılacaksınız.” Bu, ölümünden sonra yeryüzünü diriltenin ölüleri de dirilteceğine dair kesin bir belge ve göz kamaştırıcı bir delildir. Akıl açısından her ikisi arasında bir fark yoktur. Bunlardan birisini kabul etmekle birlikte diğerini uzak bir ihtimal görmeyi gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.
Rum 30:18
17- O halde akşama ulaştığınızda da sabaha çıktıığınızda da Allah’ı tesbih edin. 18- Göklerde ve yerde hamd yalnız O’nundur. Bir de gündüzün sonunda ve öğle vaktine ulaştığınızda (tesbih edin). 19- O, ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
17-18. Bu buyruklarla Yüce Allah, her türlü kötülükten ve eksiklikten münezzeh olduğunu, yaratıklardan herhangi bir kimsenin O’na denk olmadığını, böyle bir şeyden yüce ve münezzeh olduğunu haber vermekte, ayrıca kullarına akşama vardıklarında, sabaha çıktıklarında, gündüzün sonunda ve öğle vakitlerinde kendisini tesbih etmelerini emretmektedir. Bu vakitler ise beş vakit namazın vaktidir. Allah, bu vakitlerde kullarına kendisini tesbih edip hamd etmelerini emretmektedir. Bunun kapsamına beş vakit namazın içindekiler gibi farz olan tesbih ve hamdler girdiği gibi sabah akşam zikirleri ve namazların akabinde yapılan zikirler gibi müstehap olanlar da girmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın farz namazlar için vakit olarak tayin ettiği bu zaman dilimleri, en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde Allah’a hamd, tesbih ve ibadet etmek, başka vakitlerdekinden daha faziletlidir. Hatta ibadet, “Subhanallah” tesbihini ihtiva etmeyecek olsa bile ihlâs ile yapılması halinde fiilen tesbih (Allah’ın tenzih etmek) demektir. Zira fiili ibadette Allah’ın, ortağı olmaktan, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin O’nun hak ettiği ihlâs ve yönelişi hak etmesinden yana tenzih edilmesi söz konusudur.
19. “O, ölüden diriyi çıkartır.” Ölü yerden bitki, taneden başak, çekirdekten ağaç, yumurtadan civciv, kâfirden mü’min vs. çıkardığı gibi… “Diriden de ölüyü çıkartır.” Sözü edilenlerin aksinde olduğu gibi. “Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir.” Oraya hareketsiz ve ölü bir halde iken yağmur yağar. Üzerine yağmur inince hareketlenir, kabarır ve göz kamaştırıcı her çiftten bitkiler bitirir. “İşte siz de” kabirlerinizden “böyle çıkarılacaksınız.” Bu, ölümünden sonra yeryüzünü diriltenin ölüleri de dirilteceğine dair kesin bir belge ve göz kamaştırıcı bir delildir. Akıl açısından her ikisi arasında bir fark yoktur. Bunlardan birisini kabul etmekle birlikte diğerini uzak bir ihtimal görmeyi gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.
Rum 30:19
17- O halde akşama ulaştığınızda da sabaha çıktıığınızda da Allah’ı tesbih edin. 18- Göklerde ve yerde hamd yalnız O’nundur. Bir de gündüzün sonunda ve öğle vaktine ulaştığınızda (tesbih edin). 19- O, ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
17-18. Bu buyruklarla Yüce Allah, her türlü kötülükten ve eksiklikten münezzeh olduğunu, yaratıklardan herhangi bir kimsenin O’na denk olmadığını, böyle bir şeyden yüce ve münezzeh olduğunu haber vermekte, ayrıca kullarına akşama vardıklarında, sabaha çıktıklarında, gündüzün sonunda ve öğle vakitlerinde kendisini tesbih etmelerini emretmektedir. Bu vakitler ise beş vakit namazın vaktidir. Allah, bu vakitlerde kullarına kendisini tesbih edip hamd etmelerini emretmektedir. Bunun kapsamına beş vakit namazın içindekiler gibi farz olan tesbih ve hamdler girdiği gibi sabah akşam zikirleri ve namazların akabinde yapılan zikirler gibi müstehap olanlar da girmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın farz namazlar için vakit olarak tayin ettiği bu zaman dilimleri, en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde Allah’a hamd, tesbih ve ibadet etmek, başka vakitlerdekinden daha faziletlidir. Hatta ibadet, “Subhanallah” tesbihini ihtiva etmeyecek olsa bile ihlâs ile yapılması halinde fiilen tesbih (Allah’ın tenzih etmek) demektir. Zira fiili ibadette Allah’ın, ortağı olmaktan, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin O’nun hak ettiği ihlâs ve yönelişi hak etmesinden yana tenzih edilmesi söz konusudur.
19. “O, ölüden diriyi çıkartır.” Ölü yerden bitki, taneden başak, çekirdekten ağaç, yumurtadan civciv, kâfirden mü’min vs. çıkardığı gibi… “Diriden de ölüyü çıkartır.” Sözü edilenlerin aksinde olduğu gibi. “Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir.” Oraya hareketsiz ve ölü bir halde iken yağmur yağar. Üzerine yağmur inince hareketlenir, kabarır ve göz kamaştırıcı her çiftten bitkiler bitirir. “İşte siz de” kabirlerinizden “böyle çıkarılacaksınız.” Bu, ölümünden sonra yeryüzünü diriltenin ölüleri de dirilteceğine dair kesin bir belge ve göz kamaştırıcı bir delildir. Akıl açısından her ikisi arasında bir fark yoktur. Bunlardan birisini kabul etmekle birlikte diğerini uzak bir ihtimal görmeyi gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.
Rum 30:20
20- Sizi topraktan yaratmış olması da O’nun delillerindendir. Sonra siz, (çoğalıp yeryüzüne) dağılan insanlar haline geldiniz. 21- Sizin için kendi cinsinizden kendileri ile sükûn bulacağınız eşler yaratmış olması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
20. Bu buyruktan itibaren Yüce Allah, tek ilâh olduğuna, azametinin kemaline, meşietinin geçerliliğine, kudretinin gücüne, sanatının güzelliğine, rahmet ve ihsanının genişliğine delil teşkil eden delillerini saymaya başlamaktadır:“Sizi topraktan yaratmış olması” ki bu, insan soyunun aslını teşkil eden Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştur “O’nun delillerindendir. Sonra siz, (çoğalıp yeryüzüne) dağılan insanlar haline geldiniz.” Yani O, sizi tek bir asıldan ve maddeden yaratmış sonra da sizi yeryüzünün dört bir yanına yaymıştır. Bunda sizi bu asıldan yaratanın ve yeryüzünün dört bir yanına yayanın; hak mabud, Rab, hamde layık, mutlak egemen, her türlü sevgiye layık ve çok rahmetli olduğuna, ölümden sonra sizi tekrar dirilterek kendi huzuruna döndüreceğine dair pek çok deliller vardır.
21. “Sizin için kendi cinsinizden” size münasip, sizin de kendilerine münasip düştüğünüz ve sizin kendilerine kendilerinin de size benzediği “kendileri ile sükûn bulacağınız eşler yaratmış olması ve aranızda” eşler arasında evliliğe bağlı muhabbet ve merhameti gerektiren sebepler dolayısı ile “sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun” rahmetine, kullarına inâyetine, pek büyük hikmetine, her şeyi çepeçevre kuşatan ilmine delalet eden “delillerindendir.” Eşler ile faydalanılır, zevk alınır, çocukların doğumu ve terbiyesi yönünde faydalar sağlanır, eşlerle huzur ve sükûna kavuşulur. Çoğu zaman eşler arasında gördüğümüz sevgi ve merhameti başka iki kimse arasında göremeyiz. “Şüphesiz bunlarda düşünen” yani fikirlerini kullanan, Allah’ın âyetleri üzerinde tefekkür eden ve bir husustan başka bir hususa ders çıkaran “bir toplum için ibretler vardır.”
Rum 30:21
20- Sizi topraktan yaratmış olması da O’nun delillerindendir. Sonra siz, (çoğalıp yeryüzüne) dağılan insanlar haline geldiniz. 21- Sizin için kendi cinsinizden kendileri ile sükûn bulacağınız eşler yaratmış olması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
20. Bu buyruktan itibaren Yüce Allah, tek ilâh olduğuna, azametinin kemaline, meşietinin geçerliliğine, kudretinin gücüne, sanatının güzelliğine, rahmet ve ihsanının genişliğine delil teşkil eden delillerini saymaya başlamaktadır:“Sizi topraktan yaratmış olması” ki bu, insan soyunun aslını teşkil eden Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştur “O’nun delillerindendir. Sonra siz, (çoğalıp yeryüzüne) dağılan insanlar haline geldiniz.” Yani O, sizi tek bir asıldan ve maddeden yaratmış sonra da sizi yeryüzünün dört bir yanına yaymıştır. Bunda sizi bu asıldan yaratanın ve yeryüzünün dört bir yanına yayanın; hak mabud, Rab, hamde layık, mutlak egemen, her türlü sevgiye layık ve çok rahmetli olduğuna, ölümden sonra sizi tekrar dirilterek kendi huzuruna döndüreceğine dair pek çok deliller vardır.
21. “Sizin için kendi cinsinizden” size münasip, sizin de kendilerine münasip düştüğünüz ve sizin kendilerine kendilerinin de size benzediği “kendileri ile sükûn bulacağınız eşler yaratmış olması ve aranızda” eşler arasında evliliğe bağlı muhabbet ve merhameti gerektiren sebepler dolayısı ile “sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun” rahmetine, kullarına inâyetine, pek büyük hikmetine, her şeyi çepeçevre kuşatan ilmine delalet eden “delillerindendir.” Eşler ile faydalanılır, zevk alınır, çocukların doğumu ve terbiyesi yönünde faydalar sağlanır, eşlerle huzur ve sükûna kavuşulur. Çoğu zaman eşler arasında gördüğümüz sevgi ve merhameti başka iki kimse arasında göremeyiz. “Şüphesiz bunlarda düşünen” yani fikirlerini kullanan, Allah’ın âyetleri üzerinde tefekkür eden ve bir husustan başka bir hususa ders çıkaran “bir toplum için ibretler vardır.”
Rum 30:22
22- Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunlarda bilenler için ibretler vardır.
22. “Bilenler”, ibretli husususları anlayan, deliller üzerinde gereği gibi düşünen, gerçek ilim ehli kimselerdir. “Göklerin ve yerin” ve onların içinde bulunanların “yaratılması”ında Allah’ın pek çok delilleri vardır ki bazıları şunlardır: Öncelikle bu, Yüce Allah’ın egemenliğinin azametine, mutlak kudretinin kemaline bir delildir. O, bu pek büyük varlıkları var etmiştir. Bunlar, hikmetinin de kemal derecesinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yarattığı bu varlıklar son derece sağlamdır. İlminin ne kadar geniş olduğunu da gösterir. Çünkü yaratanın, yarattığını bilmesi kaçınılmaz bir şeydir:“Hiç yaratan bilmez mi?”(el-Mülk, 67/14) Rahmet ve lütfunun genişliğini de göstermektedir. Çünkü bu yaratmada pek üstün menfaatler vardır. Dilediğini seçen mutlak irade sahibi olduğuna da delil vardır. Çünkü bu yarattıklarında dileme ve tercihe bağlı pek çok hususiyetler ve meziyetler vardır. İbadeti hak eden ve tevhid edilmesi gerekenin yalnızca O olduğuna da delil vardır. Çünkü yaratan sadece O’dur. O bakımdan yalnızca O’na ibadet etmek gerekir. İşte bütün bunlar, aklî birtakım deliller olup Yüce Allah akılların bunlara dikkat etmelerini istemiş, bunlar üzerinde tefekkür etmeyi ve bunlardan gerekli ibretleri çıkartmayı emretmiştir. Aynı şekilde “dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir.” Aslınız bir olmakla renkleriniz ve harflerin mahreçleri (çıkış yerleri) aynı olmakla birlikte dilleriniz farklı farklıdır. Her bakımdan birbirine uyan iki ses bulmak mümkün olmadığı gibi her bakımdan birbirine benzeyen iki renk bulmak da mümkün değildir. Mutlaka bunlar arasında birini diğerinden ayırt etmeye yarayan farklılıklar bulunmaktadır. İşte bunlar, Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun meşîetinin etkin oluşuna delildir. Kullarının birbirlerine benzememeleri için böyle bir farklılığı takdir etmiş olması, inâyet ve rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu farklılık olmasaydı, türlü karışıklıklar ortaya çıkar ve pek çok maksat ve ihtiyacın karşılanmasına imkân bulunmazdı.
Rum 30:23
23- Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunlarda kulak veren bir toplum için ibretler vardır.
23. Yani bu husustaki delilleri ve manaları iyice düşünmek üzere kulak kesilen ve aklını yoran kimseler için ibretler ve dersler vardır. Çünkü bunlar, Yüce Allah’ın rahmetine bir delildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Belki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73) Bunlar ,aynı zamanda Yüce Allah’ın hikmetinin eksiksizliğine de delildir. Çünkü O’nun hikmeti, mahlukatın bir vakitte dinlenmeleri ve toparlanmalarını, bir diğer vakitte de dinî ve dünyevî maslahatları için etrafa yayılmalarını gerektirmiştir. Bu ise ancak gece ve gündüzün ardı ardına gelmesi ile mümkün olabilir. Tek başına bunları yapan kim ise ibadete layık olan da ancak O’dur.
Rum 30:24
24- Bir korku ve ümit sebebi olarak size şimşeği göstermesi ve gökten su indirerek yeryüzünü ölümünden sonra o su ile canlandırması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
24. Yani kendisi vasıtası ile toprağın ve kulların hayat bulduğu yağmuru üzerinize indirmesi, bu yağmurun inişinden önce de gök gürültüsü ve kendisine ümitle bakılan ve aynı zamanda korkulan şimşeği göstermesi de O’nun âyetlerindendir. “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” Yani işittikleri ve gördükleri üzerinde akıl yorup düşünen, onları belleyen ve bütün bunları delil olmaları gereken şeylere delil olarak görüp kabul eden kimseler için Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanının genelliğine, ilminin genişliğine, her şeyi mükemmel ve sapasağlam yaptığına, hikmetinin azametine ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi ölüleri de dirilteceğine dair pek çok deliller vardır.
Rum 30:25
25- Göklerin ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun delillerindendir. Sonra O, sizi (yattığınız) yerden tek bir kez çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız O’nundur. Hepsi de O’na boyun eğerler. 27- Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu (diriltme), O’na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur. O, Azizdir, Hakîmdir.
25. Yani O’nun büyük delillerinden birisi de göklerin ve yerin var olmaları, varlıklarını sürdürmeleri ve bunların O’nun emri ile sabit ve istikrarlı olmalarıdır. O nedenle bunların düzenleri bozulup sarsılmamakta ve gök yerin üzerine çökmemektedir. Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan büyük kudreti dolayısı iledir ki O, bütün yaratılmışlara yeryüzünden tek bir çağrıda bulunacak ve onlar da derhal bulundukları yerlerden (bu çağrıya uymak üzere) çıkıvereceklerdir: “Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.”(el-Mümin, 40/57)
26. Bütün hepsi, O’nun yarattığı ve O’nun mülkü olan varlıklardır. Bütün bunlarda -karşı koyacak hiçbir güç olmaksızın, herhangi bir yardımcı ya da itiraz edenin varlığı söz konusu olmaksızın- tek başına dilediği gibi tasarrufta bulunan O’dur. Hepsi O’nun celâline itaat eder ve O’nun kemalinin önünde zilletle boyun eğer.
27. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu” yani ölümden sonra varlıkları diriltmek “O’na göre” bunları ilkin yaratmaktan “daha kolaydır.” Bu, insanların zihin ve akıllarına göre böyledir (yoksa hepsi ona kolaydır). Yani sizlerin de itiraf ve kabul ettiğiniz üzere O, varlıkları ilkin yoktan var etmeye kadirdir ki varlıkları yeniden yaratmaya (diriltmeye) kadir olması öncelikle söz konusudur. Yüce Allah, ibret alanların ibret alabilecekleri, mü’minlerin öğüt alacakları, hidâyet bulanların basiretlerini açacak türden pek büyük delilleri söz konusu ettikten sonra en büyük hususu ve en muazzam maksadı dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur.” Bütün kemal sıfatları ve bu sıfatların da kemal derecesi yalnız O’na aittir. Sevgi, ihlâs sahibi kullarının kalplerinde yer alan mükemmel ve eksiksiz şekli ile O’na yöneliş, üstün zikir ve onların ibadetleri yalnız O’nadır. “En yüce sıfat”, O’nun en üstün şekilde vasfedilmesi ve bunun gereği olan hususların O’na ait olması demektir. Bundan dolayı ilim ehli, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah hakkında “evleviyet kıyası”nı kullanarak şöyle derler: Mahlukatta var olan bütün kemal sıfatlarına sahip olmak, bu sıfatları yaratan yüce Zat hakkında -bu hususta kendisine hiç kimsenin ortaklığı söz konusu olmaksızın- öncelikle söz konusudur. Yaratılmış varlıkların münezzeh bulundukları her bir eksiklikten de yaratanın münezzeh olması öncelikle/evleviyetle söz konusudur. “O, Azizdir.” Yani mükemmel ve eksiksiz güç ve kudret sahibidir “Hakîmdir.” Geniş hikmete sahiptir. O, izzeti ile bütün yaratıkları var etmiş ve emirlerini açıklamıştır. Hikmeti ile de yarattığını sapasağlam yaratmış ve kullarına en güzel şer’î hükümleri bildirmiştir.
Rum 30:26
25- Göklerin ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun delillerindendir. Sonra O, sizi (yattığınız) yerden tek bir kez çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız O’nundur. Hepsi de O’na boyun eğerler. 27- Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu (diriltme), O’na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur. O, Azizdir, Hakîmdir.
25. Yani O’nun büyük delillerinden birisi de göklerin ve yerin var olmaları, varlıklarını sürdürmeleri ve bunların O’nun emri ile sabit ve istikrarlı olmalarıdır. O nedenle bunların düzenleri bozulup sarsılmamakta ve gök yerin üzerine çökmemektedir. Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan büyük kudreti dolayısı iledir ki O, bütün yaratılmışlara yeryüzünden tek bir çağrıda bulunacak ve onlar da derhal bulundukları yerlerden (bu çağrıya uymak üzere) çıkıvereceklerdir: “Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.”(el-Mümin, 40/57)
26. Bütün hepsi, O’nun yarattığı ve O’nun mülkü olan varlıklardır. Bütün bunlarda -karşı koyacak hiçbir güç olmaksızın, herhangi bir yardımcı ya da itiraz edenin varlığı söz konusu olmaksızın- tek başına dilediği gibi tasarrufta bulunan O’dur. Hepsi O’nun celâline itaat eder ve O’nun kemalinin önünde zilletle boyun eğer.
27. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu” yani ölümden sonra varlıkları diriltmek “O’na göre” bunları ilkin yaratmaktan “daha kolaydır.” Bu, insanların zihin ve akıllarına göre böyledir (yoksa hepsi ona kolaydır). Yani sizlerin de itiraf ve kabul ettiğiniz üzere O, varlıkları ilkin yoktan var etmeye kadirdir ki varlıkları yeniden yaratmaya (diriltmeye) kadir olması öncelikle söz konusudur. Yüce Allah, ibret alanların ibret alabilecekleri, mü’minlerin öğüt alacakları, hidâyet bulanların basiretlerini açacak türden pek büyük delilleri söz konusu ettikten sonra en büyük hususu ve en muazzam maksadı dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur.” Bütün kemal sıfatları ve bu sıfatların da kemal derecesi yalnız O’na aittir. Sevgi, ihlâs sahibi kullarının kalplerinde yer alan mükemmel ve eksiksiz şekli ile O’na yöneliş, üstün zikir ve onların ibadetleri yalnız O’nadır. “En yüce sıfat”, O’nun en üstün şekilde vasfedilmesi ve bunun gereği olan hususların O’na ait olması demektir. Bundan dolayı ilim ehli, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah hakkında “evleviyet kıyası”nı kullanarak şöyle derler: Mahlukatta var olan bütün kemal sıfatlarına sahip olmak, bu sıfatları yaratan yüce Zat hakkında -bu hususta kendisine hiç kimsenin ortaklığı söz konusu olmaksızın- öncelikle söz konusudur. Yaratılmış varlıkların münezzeh bulundukları her bir eksiklikten de yaratanın münezzeh olması öncelikle/evleviyetle söz konusudur. “O, Azizdir.” Yani mükemmel ve eksiksiz güç ve kudret sahibidir “Hakîmdir.” Geniş hikmete sahiptir. O, izzeti ile bütün yaratıkları var etmiş ve emirlerini açıklamıştır. Hikmeti ile de yarattığını sapasağlam yaratmış ve kullarına en güzel şer’î hükümleri bildirmiştir.
Rum 30:27
25- Göklerin ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun delillerindendir. Sonra O, sizi (yattığınız) yerden tek bir kez çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız O’nundur. Hepsi de O’na boyun eğerler. 27- Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu (diriltme), O’na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur. O, Azizdir, Hakîmdir.
25. Yani O’nun büyük delillerinden birisi de göklerin ve yerin var olmaları, varlıklarını sürdürmeleri ve bunların O’nun emri ile sabit ve istikrarlı olmalarıdır. O nedenle bunların düzenleri bozulup sarsılmamakta ve gök yerin üzerine çökmemektedir. Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan büyük kudreti dolayısı iledir ki O, bütün yaratılmışlara yeryüzünden tek bir çağrıda bulunacak ve onlar da derhal bulundukları yerlerden (bu çağrıya uymak üzere) çıkıvereceklerdir: “Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.”(el-Mümin, 40/57)
26. Bütün hepsi, O’nun yarattığı ve O’nun mülkü olan varlıklardır. Bütün bunlarda -karşı koyacak hiçbir güç olmaksızın, herhangi bir yardımcı ya da itiraz edenin varlığı söz konusu olmaksızın- tek başına dilediği gibi tasarrufta bulunan O’dur. Hepsi O’nun celâline itaat eder ve O’nun kemalinin önünde zilletle boyun eğer.
27. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu” yani ölümden sonra varlıkları diriltmek “O’na göre” bunları ilkin yaratmaktan “daha kolaydır.” Bu, insanların zihin ve akıllarına göre böyledir (yoksa hepsi ona kolaydır). Yani sizlerin de itiraf ve kabul ettiğiniz üzere O, varlıkları ilkin yoktan var etmeye kadirdir ki varlıkları yeniden yaratmaya (diriltmeye) kadir olması öncelikle söz konusudur. Yüce Allah, ibret alanların ibret alabilecekleri, mü’minlerin öğüt alacakları, hidâyet bulanların basiretlerini açacak türden pek büyük delilleri söz konusu ettikten sonra en büyük hususu ve en muazzam maksadı dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur.” Bütün kemal sıfatları ve bu sıfatların da kemal derecesi yalnız O’na aittir. Sevgi, ihlâs sahibi kullarının kalplerinde yer alan mükemmel ve eksiksiz şekli ile O’na yöneliş, üstün zikir ve onların ibadetleri yalnız O’nadır. “En yüce sıfat”, O’nun en üstün şekilde vasfedilmesi ve bunun gereği olan hususların O’na ait olması demektir. Bundan dolayı ilim ehli, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah hakkında “evleviyet kıyası”nı kullanarak şöyle derler: Mahlukatta var olan bütün kemal sıfatlarına sahip olmak, bu sıfatları yaratan yüce Zat hakkında -bu hususta kendisine hiç kimsenin ortaklığı söz konusu olmaksızın- öncelikle söz konusudur. Yaratılmış varlıkların münezzeh bulundukları her bir eksiklikten de yaratanın münezzeh olması öncelikle/evleviyetle söz konusudur. “O, Azizdir.” Yani mükemmel ve eksiksiz güç ve kudret sahibidir “Hakîmdir.” Geniş hikmete sahiptir. O, izzeti ile bütün yaratıkları var etmiş ve emirlerini açıklamıştır. Hikmeti ile de yarattığını sapasağlam yaratmış ve kullarına en güzel şer’î hükümleri bildirmiştir.
Rum 30:28
28- Allah, size kendi nefislerinizden şöyle bir misal veriyor: Sahip olduğunuz köleler içinde size verdiğimiz rızıklarda size ortak olan ve (hürler olarak) birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle o rızıkta eşit (hakka sahip) olan kimse var mı? İşte akıllarını kullanan bir toplum için âyetleri böylece açıklarız. 29- Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevâlarına uymaktadırlar. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete ulaştırabilir ki? Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.
28. Bu, Yüce Allah’ın, şirkin çirkinliğine ve onun ne kadar fena olduğuna dair verdiği bir misaldir. Bu misal bizzat insanların kendi nefislerinden hareketle verilmiştir. Bunu anlayabilmek için uzağa gitmeye, sıkıntı ve meşakkat çekmeye gerek yoktur. “Sahip olduğunuz köleler içinde size verdiğimiz rızıklarda size ortak olan” yani eliniz altındaki köle ve cariyelerinizden herhangi bir kimse rızkınızda size ortak mıdır? “ve (hürler olarak) birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede” Yani pay almasından ve her şeyi kendine mal etmesinden korkulan gerçek manadaki hür ortaklar gibi midirler? “sizinle o rızıkta eşit (hakka sahip) olan kimse var mı?” bu hususta siz onlarla kendinizi eşit görüyor musunuz? Elbette ki hayır! Kölelerinizden Yüce Allah’ın vermiş olduğu rızıklarda size ortak olan hiç kimse yoktur. Üstelik onları yaratan ve rızıklandıran da sizler değilsiniz; zira onlar da aslında sizin gibi Allah’ın kullarıdırlar. Peki bu durumda Allah tarafından yaratılmış olan varlıkları, nasıl Allah’a ortak tutarsınız? Bu varlıkları nasıl Allah’ın konumuna yükseltir ve ibadette O’na denk kabul edersiniz? Oysa sizler kölelerinizin kendinize eşit olmasına razı olmuyorsunuz. Şüphesiz ki bu, son derece şaşılacak bir husutur. Allah ile birlikte ortak koşanların kıt akıllı olduklarını ve onların edindikleri ortakların da batıl ve aslı olmayan uydurmalar olduklarını, hiçbir şekilde ibadete layık olmadıklarını, Allah’a kesinlikle eşit ve ibadette O’na ortak olamayacaklarını gösteren en açık delildir. “İşte akıllarını kullanan” ve hakikatleri kavrayıp bilen “bir toplum için âyetleri” misalleri ile izah edip “böylece açıklarız.” Akıllarını kullanmayan kimselere gelince bu gibi kimselere bütün âyetler geniş geniş açıklansa ve belgeler beyan edilse dahi bunların yapılan bu açıklamaları basiretle izleyebilecek akılları ve onları kavrayabilecek zihinleri olmadığını için bu, hiçbir fayda sağlamaz. O nedenle bu sözlere ve bu hitaplara muhatap olanlar, olgun akıl sahibi olan kimselerdir. Bu misalden Allah’tan başkasını ortak edinerek O’na ibadet eden, işlerinde O’na güvenip dayanan kimsenin hak namına hiçbir şeye sahip olmadığı açıkça ortaya çıktığına göre müşriklerin, batıl olduğu apaçık ortada bulunan ve batıllığına dair belgeler açıkça meydanda olan böyle bir işe kalkışmalarını gerektiren nedir? sorusu akıllara gelmektedir. İşte böyle akılsızca bir işi yapmalarına sebep olan şey, onların hevâlarına tâbi olmalarıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
29. “Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevalarına uymaktadırlar.” Yani onlar, türlü eksikliklere sahip olan nefislerinin arzusuna uydular. Bu nefislerinin eksik oluşundandır ki onlar, aklın kesinlikle tutarsız olduğuna ve fıtratın da kesinlikle reddedilmesi gerektiğine hüküm verdiği bir hususa bağlanmışlardır. Onlar, bu konuda kendilerine yol gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları gibi hiçbir delilleri de yoktur. “Allah’ın saptırdığını kim hidâyete ulaştırabilir ki?” Yani onların hidâyeti bulamayışlarına hayret etmeyin. Çünkü zulümleri sebebi ile onları saptıran Yüce Allah’tır. Allah’ın saptırdığının, hidâyet bulmasına da imkân yoktur. Çünkü Allah’a karşı çıkabilecek, mülkünde O’na karşı koyabilecek hiçbir kimse bulunmamaktadır. “Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.” Haklarında azap sözünün gerçekleşeceği ve artık her türlü bağın ve ilişkinin kesileceği zaman gelince onlara yardım edecek hiçbir kimse de bulunmayacaktır.
Rum 30:29
28- Allah, size kendi nefislerinizden şöyle bir misal veriyor: Sahip olduğunuz köleler içinde size verdiğimiz rızıklarda size ortak olan ve (hürler olarak) birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle o rızıkta eşit (hakka sahip) olan kimse var mı? İşte akıllarını kullanan bir toplum için âyetleri böylece açıklarız. 29- Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevâlarına uymaktadırlar. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete ulaştırabilir ki? Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.
28. Bu, Yüce Allah’ın, şirkin çirkinliğine ve onun ne kadar fena olduğuna dair verdiği bir misaldir. Bu misal bizzat insanların kendi nefislerinden hareketle verilmiştir. Bunu anlayabilmek için uzağa gitmeye, sıkıntı ve meşakkat çekmeye gerek yoktur. “Sahip olduğunuz köleler içinde size verdiğimiz rızıklarda size ortak olan” yani eliniz altındaki köle ve cariyelerinizden herhangi bir kimse rızkınızda size ortak mıdır? “ve (hürler olarak) birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede” Yani pay almasından ve her şeyi kendine mal etmesinden korkulan gerçek manadaki hür ortaklar gibi midirler? “sizinle o rızıkta eşit (hakka sahip) olan kimse var mı?” bu hususta siz onlarla kendinizi eşit görüyor musunuz? Elbette ki hayır! Kölelerinizden Yüce Allah’ın vermiş olduğu rızıklarda size ortak olan hiç kimse yoktur. Üstelik onları yaratan ve rızıklandıran da sizler değilsiniz; zira onlar da aslında sizin gibi Allah’ın kullarıdırlar. Peki bu durumda Allah tarafından yaratılmış olan varlıkları, nasıl Allah’a ortak tutarsınız? Bu varlıkları nasıl Allah’ın konumuna yükseltir ve ibadette O’na denk kabul edersiniz? Oysa sizler kölelerinizin kendinize eşit olmasına razı olmuyorsunuz. Şüphesiz ki bu, son derece şaşılacak bir husutur. Allah ile birlikte ortak koşanların kıt akıllı olduklarını ve onların edindikleri ortakların da batıl ve aslı olmayan uydurmalar olduklarını, hiçbir şekilde ibadete layık olmadıklarını, Allah’a kesinlikle eşit ve ibadette O’na ortak olamayacaklarını gösteren en açık delildir. “İşte akıllarını kullanan” ve hakikatleri kavrayıp bilen “bir toplum için âyetleri” misalleri ile izah edip “böylece açıklarız.” Akıllarını kullanmayan kimselere gelince bu gibi kimselere bütün âyetler geniş geniş açıklansa ve belgeler beyan edilse dahi bunların yapılan bu açıklamaları basiretle izleyebilecek akılları ve onları kavrayabilecek zihinleri olmadığını için bu, hiçbir fayda sağlamaz. O nedenle bu sözlere ve bu hitaplara muhatap olanlar, olgun akıl sahibi olan kimselerdir. Bu misalden Allah’tan başkasını ortak edinerek O’na ibadet eden, işlerinde O’na güvenip dayanan kimsenin hak namına hiçbir şeye sahip olmadığı açıkça ortaya çıktığına göre müşriklerin, batıl olduğu apaçık ortada bulunan ve batıllığına dair belgeler açıkça meydanda olan böyle bir işe kalkışmalarını gerektiren nedir? sorusu akıllara gelmektedir. İşte böyle akılsızca bir işi yapmalarına sebep olan şey, onların hevâlarına tâbi olmalarıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
29. “Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevalarına uymaktadırlar.” Yani onlar, türlü eksikliklere sahip olan nefislerinin arzusuna uydular. Bu nefislerinin eksik oluşundandır ki onlar, aklın kesinlikle tutarsız olduğuna ve fıtratın da kesinlikle reddedilmesi gerektiğine hüküm verdiği bir hususa bağlanmışlardır. Onlar, bu konuda kendilerine yol gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları gibi hiçbir delilleri de yoktur. “Allah’ın saptırdığını kim hidâyete ulaştırabilir ki?” Yani onların hidâyeti bulamayışlarına hayret etmeyin. Çünkü zulümleri sebebi ile onları saptıran Yüce Allah’tır. Allah’ın saptırdığının, hidâyet bulmasına da imkân yoktur. Çünkü Allah’a karşı çıkabilecek, mülkünde O’na karşı koyabilecek hiçbir kimse bulunmamaktadır. “Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.” Haklarında azap sözünün gerçekleşeceği ve artık her türlü bağın ve ilişkinin kesileceği zaman gelince onlara yardım edecek hiçbir kimse de bulunmayacaktır.
Rum 30:30
30- Sen hanîf olarak yüzünü (hak) dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına dosdoğru yönelt. Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz. Dosdoğru din de işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler. 31- O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. 32- Dinlerini parça parça eden ve çeşitli fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Ki onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.
30. Yüce Allah, bütün hallerde kendisine ihlâslı olunmasını ve dininin dosdoğru uygulanmasını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Sen hanîf olarak yüzünü” İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan “(hak) dine yönelt.” Gerek kalbinle, maksat ve niyetinle, gerekse de bedeninle, bu dinin namaz, zekât, oruç, hac vb. zahirî şer’î hükümlerine de Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, O’na ümid bağlamak ve yönelmek gibi batınî şer’î hükümlerine de sımsıkı sarıl. Yine zahirî ve batınî şer’î hükümlerde Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ederek, her ne kadar O’nu görmüyorsan da O’nun seni gördüğü şuuru ile bunları yaparak ihsan makamını gerçekleştir. Yüce Allah’ın özellikle yüzün yöneltilmesini söz konusu etmesi, yüzün yönelişinin kalbin yönelişine tâbi oluşundan dolayıdır. Bu ikisinin yönelişi ise bedenin de o doğrultuda çalışıp çabalamasını gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah burada “hanîf olarak” yani bu hususlarda yalnızca Allah’a yönelerek, O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirip yalnızca O’na dönerek, buyurmuştur. İşte bizim sana vermiş olduğumuz bu öğüt “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tır. O, bu dinin güzelliğini, onun dışındaki yolların da çirkinliğini onların akıllarına yerleştirmiştir. Yüce Allah bütün insanların kalbinde şeriatının zahiri ve bâtınî bütün hükümlerine karşı bir meyil yaratmış, onların kalplerine hakkı sevme ve üstün tutma duygusunu yerleştirmiştir. İşte fıtratın gerçek mahiyeti de budur. Bu aslî durumun dışına çıkan kimseler ise ancak fıtratını bozan herhangi bir arızî sebebin etkisiyle çıkmışlardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası o kimseyi yahudi, hristiyan yahut mecusi yapar.”[3]“Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz.” Yani Allah’ın yaratışını değiştirerek yaratılmış olan bir varlığı Allah’ın yarattığı şekilden başka türlüsüne değiştirebilmek hiç kimsenin imkânı çerçevesinde değildir. “Dosdoğru” bizim sana emretmiş olduğumuz “din de işte budur.” Yani Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yol bu yoldur. Her kim hanif olarak bu dine yüzünü döndürürse o, bütün şer’î hükümlerde ve izlediği yollarda dosdoğru yolu izleyen biri demektir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bu dosdoğru dini bilip tanımazlar. Bilseler dahi izlemezler.
31. “O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının.” Bu, yüzün dine dosdoğru çevrilmesinin açıklamasıdır. Allah'a yönelmek, kalbin O’na yönelmesi ve O’nu razı edecek şeylere bağlanması demektir. Bu da bedenin, kalpte bulunanlar doğrultusunda amel etmesini gerektirir. Bu ise zahiri ve batıni ibadetleri yerine getirmeyi kapsar. Gizli açık bütün masiyetler terk edilmedikçe de bu tamam ermez. Bundan dolayı Yüce Allah:“O’ndan korkup sakının” buyurmaktadır. Bu da bütün emirleri yerine getirip yasakları terk etmeyi kapsar. Devamla bu emirler içerisiden özellikle namaz söz konusu edilerek:“Namazı da dosdoğru kılın” buyrulmaktadır. Çünkü namaz, Yüce Allah’a yönelmeye ve O’ndan korkup sakınmaya (takvâya) davet eder. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Bu, namazın takvaya yardımcı olduğunu dile getirmektedir. “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Bu da namazın Allah’a yönelmeye teşvik ettiğini dile getirmektedir. Daha sonra da yasaklar arasından bütün yasakların temelini teşkil eden ve onunla birlikte hiçbir amelin kabul edilmesinin söz konusu olmadığı şirk özellikle zikredilerek “ve müşriklerden olmayın” buyrulmaktadır. Çünkü şirk, ruhu ihlas olan Allah’a yönelişe taban tabana zıttır. Daha sonra Yüce Allah müşriklerin halinin çirkinliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
32. Din, tektir. O da Yüce Allah’a ihlâsla ibadet etmektir. Bununla beraber müşrikler, “dinlerini parça parça eden” kimselerdir. Çünkü onlardan kimisi putlara ve heykellere ibadet etmekte, kimisi aya ve güneşe tapınmakta, kimileri de velilere ve salihlere ibadet etmektedir. Kimileri de Yahudi ve hristiyandır. Bundan dolayıdır Allah “çeşitli fırkalara ayrılanlardan” buyurmaktadır. Yani şirk fırkalarından her bir fırka, yoldan çıkmıştır ve sahip olduğu bâtıla destek olmaya taassupla gayret eder, bu uğurda kendilerinden başka kimselerle çekişir ve savaşır. “onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.” Peygamberlerin getirdikleri bilgilere aykırı olan kendi bilgileriyle sevinip şımarmakta, kendi bilgilerinin hak olduğuna, kendilerinin dışında kalanlarınkinin ise batıl olduğuna hükmetmektedirler. Bu buyrukta müslümanların fırkalara ayrılıp bölük bölük olmaları, her bir kesimin sahip olduğu hak ve batıla taassupla bağlanarak fırkalaşma konusunda müşriklere benzeyen kimseler olmalarına karşı bir uyarı bulunmaktadır. Çünkü din de peygamber de ilâh da tektir. Dinî emirlerin pek çoğunda ise alimler arasında icma vardır. Üstelik Allah, iman kardeşliğini kesin hükme bağlamış ve bunu en mükemmel şekli ile tesis etmiştir. O halde bütün bunların görmezlikten gelinip net olmayan yahut da görüş ayrılığının mümkün olduğu fer’i meseleler esas alınarak bunlar üzerinde müslümanlar arasında tefrika ve ayrılık çıkartmanın, her bir kesimin diğerini sapıklıkla itham etmesinin, birbirlerinden ayrışmasının manası nedir? Bu, şeytanın en büyük aldatmalarından ve müslümanlara kurmuş olduğu tuzakların en büyüklerinden değil de nedir? Müslümanları bir araya getirmek ve bu türden batıl esaslara dayalı olan ayrılıkları gidermek için çalışmak, Allah yolundaki cihadın en faziletlilerinden ve Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlilerinden değil midir? Yüce Allah kendisine yönelmeyi -ki emrolunan yöneliş zorlukta da kolaylıkta da varlıkta da darlıkta de söz konusu olan, kişinin irade ve tercihi ile ortaya çıkan bir yöneliştir- emrettikten sonra bir de ancak insanın dara ve bunalıma düşmesi halinde söz konusu olan mecburi yönelişini zikretmektedir. Bu tür yönelişte insan, darlık ve sıkıntıdan kurtuldu mu artık onu bir daha hatırlamaz, yönelişi aklından geçirmez. İşte böyle bir yönelişin hiçbir faydası yoktur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Rum 30:31
30- Sen hanîf olarak yüzünü (hak) dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına dosdoğru yönelt. Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz. Dosdoğru din de işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler. 31- O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. 32- Dinlerini parça parça eden ve çeşitli fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Ki onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.
30. Yüce Allah, bütün hallerde kendisine ihlâslı olunmasını ve dininin dosdoğru uygulanmasını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Sen hanîf olarak yüzünü” İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan “(hak) dine yönelt.” Gerek kalbinle, maksat ve niyetinle, gerekse de bedeninle, bu dinin namaz, zekât, oruç, hac vb. zahirî şer’î hükümlerine de Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, O’na ümid bağlamak ve yönelmek gibi batınî şer’î hükümlerine de sımsıkı sarıl. Yine zahirî ve batınî şer’î hükümlerde Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ederek, her ne kadar O’nu görmüyorsan da O’nun seni gördüğü şuuru ile bunları yaparak ihsan makamını gerçekleştir. Yüce Allah’ın özellikle yüzün yöneltilmesini söz konusu etmesi, yüzün yönelişinin kalbin yönelişine tâbi oluşundan dolayıdır. Bu ikisinin yönelişi ise bedenin de o doğrultuda çalışıp çabalamasını gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah burada “hanîf olarak” yani bu hususlarda yalnızca Allah’a yönelerek, O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirip yalnızca O’na dönerek, buyurmuştur. İşte bizim sana vermiş olduğumuz bu öğüt “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tır. O, bu dinin güzelliğini, onun dışındaki yolların da çirkinliğini onların akıllarına yerleştirmiştir. Yüce Allah bütün insanların kalbinde şeriatının zahiri ve bâtınî bütün hükümlerine karşı bir meyil yaratmış, onların kalplerine hakkı sevme ve üstün tutma duygusunu yerleştirmiştir. İşte fıtratın gerçek mahiyeti de budur. Bu aslî durumun dışına çıkan kimseler ise ancak fıtratını bozan herhangi bir arızî sebebin etkisiyle çıkmışlardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası o kimseyi yahudi, hristiyan yahut mecusi yapar.”[3]“Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz.” Yani Allah’ın yaratışını değiştirerek yaratılmış olan bir varlığı Allah’ın yarattığı şekilden başka türlüsüne değiştirebilmek hiç kimsenin imkânı çerçevesinde değildir. “Dosdoğru” bizim sana emretmiş olduğumuz “din de işte budur.” Yani Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yol bu yoldur. Her kim hanif olarak bu dine yüzünü döndürürse o, bütün şer’î hükümlerde ve izlediği yollarda dosdoğru yolu izleyen biri demektir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bu dosdoğru dini bilip tanımazlar. Bilseler dahi izlemezler.
31. “O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının.” Bu, yüzün dine dosdoğru çevrilmesinin açıklamasıdır. Allah'a yönelmek, kalbin O’na yönelmesi ve O’nu razı edecek şeylere bağlanması demektir. Bu da bedenin, kalpte bulunanlar doğrultusunda amel etmesini gerektirir. Bu ise zahiri ve batıni ibadetleri yerine getirmeyi kapsar. Gizli açık bütün masiyetler terk edilmedikçe de bu tamam ermez. Bundan dolayı Yüce Allah:“O’ndan korkup sakının” buyurmaktadır. Bu da bütün emirleri yerine getirip yasakları terk etmeyi kapsar. Devamla bu emirler içerisiden özellikle namaz söz konusu edilerek:“Namazı da dosdoğru kılın” buyrulmaktadır. Çünkü namaz, Yüce Allah’a yönelmeye ve O’ndan korkup sakınmaya (takvâya) davet eder. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Bu, namazın takvaya yardımcı olduğunu dile getirmektedir. “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Bu da namazın Allah’a yönelmeye teşvik ettiğini dile getirmektedir. Daha sonra da yasaklar arasından bütün yasakların temelini teşkil eden ve onunla birlikte hiçbir amelin kabul edilmesinin söz konusu olmadığı şirk özellikle zikredilerek “ve müşriklerden olmayın” buyrulmaktadır. Çünkü şirk, ruhu ihlas olan Allah’a yönelişe taban tabana zıttır. Daha sonra Yüce Allah müşriklerin halinin çirkinliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
32. Din, tektir. O da Yüce Allah’a ihlâsla ibadet etmektir. Bununla beraber müşrikler, “dinlerini parça parça eden” kimselerdir. Çünkü onlardan kimisi putlara ve heykellere ibadet etmekte, kimisi aya ve güneşe tapınmakta, kimileri de velilere ve salihlere ibadet etmektedir. Kimileri de Yahudi ve hristiyandır. Bundan dolayıdır Allah “çeşitli fırkalara ayrılanlardan” buyurmaktadır. Yani şirk fırkalarından her bir fırka, yoldan çıkmıştır ve sahip olduğu bâtıla destek olmaya taassupla gayret eder, bu uğurda kendilerinden başka kimselerle çekişir ve savaşır. “onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.” Peygamberlerin getirdikleri bilgilere aykırı olan kendi bilgileriyle sevinip şımarmakta, kendi bilgilerinin hak olduğuna, kendilerinin dışında kalanlarınkinin ise batıl olduğuna hükmetmektedirler. Bu buyrukta müslümanların fırkalara ayrılıp bölük bölük olmaları, her bir kesimin sahip olduğu hak ve batıla taassupla bağlanarak fırkalaşma konusunda müşriklere benzeyen kimseler olmalarına karşı bir uyarı bulunmaktadır. Çünkü din de peygamber de ilâh da tektir. Dinî emirlerin pek çoğunda ise alimler arasında icma vardır. Üstelik Allah, iman kardeşliğini kesin hükme bağlamış ve bunu en mükemmel şekli ile tesis etmiştir. O halde bütün bunların görmezlikten gelinip net olmayan yahut da görüş ayrılığının mümkün olduğu fer’i meseleler esas alınarak bunlar üzerinde müslümanlar arasında tefrika ve ayrılık çıkartmanın, her bir kesimin diğerini sapıklıkla itham etmesinin, birbirlerinden ayrışmasının manası nedir? Bu, şeytanın en büyük aldatmalarından ve müslümanlara kurmuş olduğu tuzakların en büyüklerinden değil de nedir? Müslümanları bir araya getirmek ve bu türden batıl esaslara dayalı olan ayrılıkları gidermek için çalışmak, Allah yolundaki cihadın en faziletlilerinden ve Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlilerinden değil midir? Yüce Allah kendisine yönelmeyi -ki emrolunan yöneliş zorlukta da kolaylıkta da varlıkta da darlıkta de söz konusu olan, kişinin irade ve tercihi ile ortaya çıkan bir yöneliştir- emrettikten sonra bir de ancak insanın dara ve bunalıma düşmesi halinde söz konusu olan mecburi yönelişini zikretmektedir. Bu tür yönelişte insan, darlık ve sıkıntıdan kurtuldu mu artık onu bir daha hatırlamaz, yönelişi aklından geçirmez. İşte böyle bir yönelişin hiçbir faydası yoktur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Rum 30:32
30- Sen hanîf olarak yüzünü (hak) dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına dosdoğru yönelt. Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz. Dosdoğru din de işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler. 31- O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. 32- Dinlerini parça parça eden ve çeşitli fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Ki onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.
30. Yüce Allah, bütün hallerde kendisine ihlâslı olunmasını ve dininin dosdoğru uygulanmasını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Sen hanîf olarak yüzünü” İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan “(hak) dine yönelt.” Gerek kalbinle, maksat ve niyetinle, gerekse de bedeninle, bu dinin namaz, zekât, oruç, hac vb. zahirî şer’î hükümlerine de Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, O’na ümid bağlamak ve yönelmek gibi batınî şer’î hükümlerine de sımsıkı sarıl. Yine zahirî ve batınî şer’î hükümlerde Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ederek, her ne kadar O’nu görmüyorsan da O’nun seni gördüğü şuuru ile bunları yaparak ihsan makamını gerçekleştir. Yüce Allah’ın özellikle yüzün yöneltilmesini söz konusu etmesi, yüzün yönelişinin kalbin yönelişine tâbi oluşundan dolayıdır. Bu ikisinin yönelişi ise bedenin de o doğrultuda çalışıp çabalamasını gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah burada “hanîf olarak” yani bu hususlarda yalnızca Allah’a yönelerek, O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirip yalnızca O’na dönerek, buyurmuştur. İşte bizim sana vermiş olduğumuz bu öğüt “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tır. O, bu dinin güzelliğini, onun dışındaki yolların da çirkinliğini onların akıllarına yerleştirmiştir. Yüce Allah bütün insanların kalbinde şeriatının zahiri ve bâtınî bütün hükümlerine karşı bir meyil yaratmış, onların kalplerine hakkı sevme ve üstün tutma duygusunu yerleştirmiştir. İşte fıtratın gerçek mahiyeti de budur. Bu aslî durumun dışına çıkan kimseler ise ancak fıtratını bozan herhangi bir arızî sebebin etkisiyle çıkmışlardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası o kimseyi yahudi, hristiyan yahut mecusi yapar.”[3]“Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz.” Yani Allah’ın yaratışını değiştirerek yaratılmış olan bir varlığı Allah’ın yarattığı şekilden başka türlüsüne değiştirebilmek hiç kimsenin imkânı çerçevesinde değildir. “Dosdoğru” bizim sana emretmiş olduğumuz “din de işte budur.” Yani Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yol bu yoldur. Her kim hanif olarak bu dine yüzünü döndürürse o, bütün şer’î hükümlerde ve izlediği yollarda dosdoğru yolu izleyen biri demektir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bu dosdoğru dini bilip tanımazlar. Bilseler dahi izlemezler.
31. “O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının.” Bu, yüzün dine dosdoğru çevrilmesinin açıklamasıdır. Allah'a yönelmek, kalbin O’na yönelmesi ve O’nu razı edecek şeylere bağlanması demektir. Bu da bedenin, kalpte bulunanlar doğrultusunda amel etmesini gerektirir. Bu ise zahiri ve batıni ibadetleri yerine getirmeyi kapsar. Gizli açık bütün masiyetler terk edilmedikçe de bu tamam ermez. Bundan dolayı Yüce Allah:“O’ndan korkup sakının” buyurmaktadır. Bu da bütün emirleri yerine getirip yasakları terk etmeyi kapsar. Devamla bu emirler içerisiden özellikle namaz söz konusu edilerek:“Namazı da dosdoğru kılın” buyrulmaktadır. Çünkü namaz, Yüce Allah’a yönelmeye ve O’ndan korkup sakınmaya (takvâya) davet eder. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Bu, namazın takvaya yardımcı olduğunu dile getirmektedir. “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Bu da namazın Allah’a yönelmeye teşvik ettiğini dile getirmektedir. Daha sonra da yasaklar arasından bütün yasakların temelini teşkil eden ve onunla birlikte hiçbir amelin kabul edilmesinin söz konusu olmadığı şirk özellikle zikredilerek “ve müşriklerden olmayın” buyrulmaktadır. Çünkü şirk, ruhu ihlas olan Allah’a yönelişe taban tabana zıttır. Daha sonra Yüce Allah müşriklerin halinin çirkinliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
32. Din, tektir. O da Yüce Allah’a ihlâsla ibadet etmektir. Bununla beraber müşrikler, “dinlerini parça parça eden” kimselerdir. Çünkü onlardan kimisi putlara ve heykellere ibadet etmekte, kimisi aya ve güneşe tapınmakta, kimileri de velilere ve salihlere ibadet etmektedir. Kimileri de Yahudi ve hristiyandır. Bundan dolayıdır Allah “çeşitli fırkalara ayrılanlardan” buyurmaktadır. Yani şirk fırkalarından her bir fırka, yoldan çıkmıştır ve sahip olduğu bâtıla destek olmaya taassupla gayret eder, bu uğurda kendilerinden başka kimselerle çekişir ve savaşır. “onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.” Peygamberlerin getirdikleri bilgilere aykırı olan kendi bilgileriyle sevinip şımarmakta, kendi bilgilerinin hak olduğuna, kendilerinin dışında kalanlarınkinin ise batıl olduğuna hükmetmektedirler. Bu buyrukta müslümanların fırkalara ayrılıp bölük bölük olmaları, her bir kesimin sahip olduğu hak ve batıla taassupla bağlanarak fırkalaşma konusunda müşriklere benzeyen kimseler olmalarına karşı bir uyarı bulunmaktadır. Çünkü din de peygamber de ilâh da tektir. Dinî emirlerin pek çoğunda ise alimler arasında icma vardır. Üstelik Allah, iman kardeşliğini kesin hükme bağlamış ve bunu en mükemmel şekli ile tesis etmiştir. O halde bütün bunların görmezlikten gelinip net olmayan yahut da görüş ayrılığının mümkün olduğu fer’i meseleler esas alınarak bunlar üzerinde müslümanlar arasında tefrika ve ayrılık çıkartmanın, her bir kesimin diğerini sapıklıkla itham etmesinin, birbirlerinden ayrışmasının manası nedir? Bu, şeytanın en büyük aldatmalarından ve müslümanlara kurmuş olduğu tuzakların en büyüklerinden değil de nedir? Müslümanları bir araya getirmek ve bu türden batıl esaslara dayalı olan ayrılıkları gidermek için çalışmak, Allah yolundaki cihadın en faziletlilerinden ve Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlilerinden değil midir? Yüce Allah kendisine yönelmeyi -ki emrolunan yöneliş zorlukta da kolaylıkta da varlıkta da darlıkta de söz konusu olan, kişinin irade ve tercihi ile ortaya çıkan bir yöneliştir- emrettikten sonra bir de ancak insanın dara ve bunalıma düşmesi halinde söz konusu olan mecburi yönelişini zikretmektedir. Bu tür yönelişte insan, darlık ve sıkıntıdan kurtuldu mu artık onu bir daha hatırlamaz, yönelişi aklından geçirmez. İşte böyle bir yönelişin hiçbir faydası yoktur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Rum 30:33
33- İnsanların başına bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşar. 34- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler. (Geçici dünyadan) faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 35- Yoksa Biz onlara kesin bir delil indirdik de o, onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?
33. “İnsanların başına” hastalık yahut helâk olmak korkusu vb. “bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler.” Bu sıkıntılarını Allah’tan başka giderecek kimse olmadığını kesinlikle bildiklerinden dolayı bu halde Allah’a koştukları ortakları unuturlar. “Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca” hastalıklarından sonra şifa verir, korkularından sonra güven verirse “bakarsın ki onlardan bir grup” kendilerinden sadır olan bu Allah’a yönelişi terk edip boşa çıkartırlar ve “Rablerine ortak koşarlar.” Kendilerini sıkıntıdan kurtaramayan, onlara fayda sağlayamayan, onları fakir de zengin de kılamayan varlıkları O’na ortak koşarlar. 33. Bütün bunlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerine, O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı bir nankörlüktür. Çünkü onları darlık ve sıkıntıdan kurtarmış, içinde bulundukları meşakkatleri gidermiştir. O halde onların bu üstün ve değerli nimete karşı şükretmeleri ve bütün hallerde yalnızca O’na ihlâsla ibadet etmeleri gerekmez mi?
35. “Yoksa Biz onlara kesin bir delil” apaçık bir belge “indirdik de o” bu indirdiğimiz delil “onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?” Şirkiniz üzere sebat gösterin, şirkinizi sürdürün mü diyor? Sizin izlemekte olduğunuz bu yol gerçektir, peygamberlerin davet ettikleri yol ise batıldır, mı diyor? Acaba onların elinde böyle bir delil var da bu delil, onların şirke böylece sıkı sıkıya sarılmalarını mı gerektiriyor? Yoksa akli ve nakli deliller, semavî kitaplar, şerefli peygamberler, insanların önderleri bunu en ileri derecede yasaklamış, buna götüren yolları izlemekten sakındırmış, böyle bir suçu işleyenlerin akıllarının ve dinlerinin bozuk olduğuna hüküm mü vermişledir? Bunların delilsiz ve belgesiz olarak ortak koşmaları, ancak nefislerinin, hevâlarının ve şeytanların saptırmalarının bir neticesidir.
Rum 30:34
33- İnsanların başına bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşar. 34- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler. (Geçici dünyadan) faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 35- Yoksa Biz onlara kesin bir delil indirdik de o, onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?
33. “İnsanların başına” hastalık yahut helâk olmak korkusu vb. “bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler.” Bu sıkıntılarını Allah’tan başka giderecek kimse olmadığını kesinlikle bildiklerinden dolayı bu halde Allah’a koştukları ortakları unuturlar. “Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca” hastalıklarından sonra şifa verir, korkularından sonra güven verirse “bakarsın ki onlardan bir grup” kendilerinden sadır olan bu Allah’a yönelişi terk edip boşa çıkartırlar ve “Rablerine ortak koşarlar.” Kendilerini sıkıntıdan kurtaramayan, onlara fayda sağlayamayan, onları fakir de zengin de kılamayan varlıkları O’na ortak koşarlar. 33. Bütün bunlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerine, O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı bir nankörlüktür. Çünkü onları darlık ve sıkıntıdan kurtarmış, içinde bulundukları meşakkatleri gidermiştir. O halde onların bu üstün ve değerli nimete karşı şükretmeleri ve bütün hallerde yalnızca O’na ihlâsla ibadet etmeleri gerekmez mi?
35. “Yoksa Biz onlara kesin bir delil” apaçık bir belge “indirdik de o” bu indirdiğimiz delil “onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?” Şirkiniz üzere sebat gösterin, şirkinizi sürdürün mü diyor? Sizin izlemekte olduğunuz bu yol gerçektir, peygamberlerin davet ettikleri yol ise batıldır, mı diyor? Acaba onların elinde böyle bir delil var da bu delil, onların şirke böylece sıkı sıkıya sarılmalarını mı gerektiriyor? Yoksa akli ve nakli deliller, semavî kitaplar, şerefli peygamberler, insanların önderleri bunu en ileri derecede yasaklamış, buna götüren yolları izlemekten sakındırmış, böyle bir suçu işleyenlerin akıllarının ve dinlerinin bozuk olduğuna hüküm mü vermişledir? Bunların delilsiz ve belgesiz olarak ortak koşmaları, ancak nefislerinin, hevâlarının ve şeytanların saptırmalarının bir neticesidir.
Rum 30:35
33- İnsanların başına bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşar. 34- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük ederler. (Geçici dünyadan) faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz. 35- Yoksa Biz onlara kesin bir delil indirdik de o, onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?
33. “İnsanların başına” hastalık yahut helâk olmak korkusu vb. “bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler.” Bu sıkıntılarını Allah’tan başka giderecek kimse olmadığını kesinlikle bildiklerinden dolayı bu halde Allah’a koştukları ortakları unuturlar. “Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca” hastalıklarından sonra şifa verir, korkularından sonra güven verirse “bakarsın ki onlardan bir grup” kendilerinden sadır olan bu Allah’a yönelişi terk edip boşa çıkartırlar ve “Rablerine ortak koşarlar.” Kendilerini sıkıntıdan kurtaramayan, onlara fayda sağlayamayan, onları fakir de zengin de kılamayan varlıkları O’na ortak koşarlar. 33. Bütün bunlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerine, O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı bir nankörlüktür. Çünkü onları darlık ve sıkıntıdan kurtarmış, içinde bulundukları meşakkatleri gidermiştir. O halde onların bu üstün ve değerli nimete karşı şükretmeleri ve bütün hallerde yalnızca O’na ihlâsla ibadet etmeleri gerekmez mi?
35. “Yoksa Biz onlara kesin bir delil” apaçık bir belge “indirdik de o” bu indirdiğimiz delil “onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?” Şirkiniz üzere sebat gösterin, şirkinizi sürdürün mü diyor? Sizin izlemekte olduğunuz bu yol gerçektir, peygamberlerin davet ettikleri yol ise batıldır, mı diyor? Acaba onların elinde böyle bir delil var da bu delil, onların şirke böylece sıkı sıkıya sarılmalarını mı gerektiriyor? Yoksa akli ve nakli deliller, semavî kitaplar, şerefli peygamberler, insanların önderleri bunu en ileri derecede yasaklamış, buna götüren yolları izlemekten sakındırmış, böyle bir suçu işleyenlerin akıllarının ve dinlerinin bozuk olduğuna hüküm mü vermişledir? Bunların delilsiz ve belgesiz olarak ortak koşmaları, ancak nefislerinin, hevâlarının ve şeytanların saptırmalarının bir neticesidir.
Rum 30:36
36- İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ondan dolayı şımarırlar. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar. 37- Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.
36. Yüce Allah, insanların çoğunun bolluk ve darlık karşısındaki tutumunu bize haber vermektedir. Şöyle ki Allah onlara kendi nezdinden sağlık, zenginlik, zafer vb. bir rahmet tattıracak olursa, onlar bundan dolayı şükür ve Allah’ın nimeti dolayısıyla sevinmek anlamıyla değil de azgınlık ve şımarıklık manasında sevinirler. “Kendi işledikleri” güahlar “yüzünden başlarına bir kötülük” hoşlarına gitmeyen bir hal “gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.” O fakirliklerinin, hastalıklarının ve benzeri darlık hallerinin son bulmasından yana ümit keserler, o halin sürekli kalacağını düşünürler. Bu ise onların cahilliklerinin ve bilgisizliklerinin bir neticesidir. 37. “Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar.” Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu, rızkın darlık ve genişliğinin O’nun takdirinin bir neticesi olduğu bilindikten sonra ümit kesmek gereksizdir, yersizdir. Öyleyse ey aklı başında olan kişi! Yalnızca sebeplere bakma; aksine sen bu sebeplerin yaratıcısına, müsebbibine bak! Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.” Zira Allah’ın dilediği kimseye rızkı genişletmesinden ya da kısmasından dolayı ibret alacaklar, onlardır. Onlar, bu yolla Allah’ın hikmet ve rahmetini, cömertliğini, kendisinden her türlü rızıkların istenmesi yönünde talepte bulunulması için kalpleri kendisine yönelten ilâhî hikmeti anlayıp kavrarlar.
Rum 30:37
36- İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ondan dolayı şımarırlar. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar. 37- Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.
36. Yüce Allah, insanların çoğunun bolluk ve darlık karşısındaki tutumunu bize haber vermektedir. Şöyle ki Allah onlara kendi nezdinden sağlık, zenginlik, zafer vb. bir rahmet tattıracak olursa, onlar bundan dolayı şükür ve Allah’ın nimeti dolayısıyla sevinmek anlamıyla değil de azgınlık ve şımarıklık manasında sevinirler. “Kendi işledikleri” güahlar “yüzünden başlarına bir kötülük” hoşlarına gitmeyen bir hal “gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.” O fakirliklerinin, hastalıklarının ve benzeri darlık hallerinin son bulmasından yana ümit keserler, o halin sürekli kalacağını düşünürler. Bu ise onların cahilliklerinin ve bilgisizliklerinin bir neticesidir. 37. “Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar.” Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu, rızkın darlık ve genişliğinin O’nun takdirinin bir neticesi olduğu bilindikten sonra ümit kesmek gereksizdir, yersizdir. Öyleyse ey aklı başında olan kişi! Yalnızca sebeplere bakma; aksine sen bu sebeplerin yaratıcısına, müsebbibine bak! Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.” Zira Allah’ın dilediği kimseye rızkı genişletmesinden ya da kısmasından dolayı ibret alacaklar, onlardır. Onlar, bu yolla Allah’ın hikmet ve rahmetini, cömertliğini, kendisinden her türlü rızıkların istenmesi yönünde talepte bulunulması için kalpleri kendisine yönelten ilâhî hikmeti anlayıp kavrarlar.
Rum 30:38
38- Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver. Bu, Allah’ın rızasını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte felaha erenler de onlardır. 39- İnsanların malları içinde artış göstersin diye verdiğiniz hiçbir faiz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât var ya, işte böyle yapanlar (mükâfatlarını kat kat) artırırlar.
38. Yani sana yakın olan kimseye yakınlığına ve ihtiyacına göre Şâri’nin farz kıldığı yahut da teşvik etmiş olduğu nafaka, sadaka, hediye, iyilik, selâm, ikram, hatasını affetmek, kusurlarını müsamaha ile karşılamak gibi haklarını ver! Aynı şekilde fakirlik ve ihtiyacı dolayısı ile adeta kımıldayamaz hale gelmiş yoksula (miskine) ihtiyacını ortadan kaldıracak, yemek, su, giysi vb. gibi zaruri ihtiyaçlarını giderecek kadarını ver. Kendi vatanında bulunmayan, beraberinde herhangi bir mal ve yolculuğunda ihtiyacını karşılayabileceği bir kazancı bulunmayan yolda kalmış yolcuya da hakkını ver! Zira genelde bu kimse çok muhtaç düşmüş olur. Kendi memleketinde bulunan kimse ise böyle değildir. Zira bir kimse kendi beldesinde ise malı bulunmasa dahi çoğu hallerde ihtiyacını karşılayabilecek bir imkâna sahip olur ve bir yol bulur. Bundan dolayı Yüce Allah, hem yoksula (miskîne) hem de yolda kalmışa zekâttan pay ayırmıştır. “Bu” yani akrabaya, yoksula ve yolcuya bir şeyler vermek, “Allah’ın rızasını” bu gibi amellerle kazanmak “isteyenler için daha hayırlıdır.” Bu hayır, pek büyüktür, sevabı da pek çoktur. Çünkü bunlar, salih amellerin en faziletlilerindendir. Ayrıca faydası kişiyi aşıp onunla sınırlı kalmayan ve yerini bulan ihlâsla yapılmış salih amellerdir. Ancak bunlarla Allah’ın rızasını gözetilmezse her ne kadar bu, kendisine bir şeyler verilenler için yararlı olsa da verenler açısından hiçbir hayır ve fayda içermez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı, yahut insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka, onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur.”(en-Nisâ, 4/114) Bundan anlaşılan şu ki bu tür işler, faydaları yapan kişiyi aşıp başkalarına ulaştığından ötürü hayırdır. Ancak bunları yalnızca Allah’ın rızası için yapanlar, bu verdiklerinin karşılığında büyük ecir alırlar. “İşte” bu amelleri ve başkalarını yalnızca Allah için yapanlar “felaha erenler” Allah’ın mükâfatını elde edip cezasından kurtulanlar “onlardır.” Yüce Allah yalnızca kendi rızası gözetilerek yapılan infak türü amelleri söz konusu ettikten sonra dünyevî bir maksatla yapılan amelleri de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
39. “İnsanların malları içinde artış göstersin diye verdiğiniz hiçbir faiz, Allah katında artmaz” Yani sizler ihtiyaçlarınızdan arta kalan mallarınızı daha fazla karşılık vereceğini umduğunuz kimselere mallarınızın artış göstermesi kastı ile verecek olursanız, sizin bu ameliniz Allah nezdinde hiçbir şekilde artıp çoğalmaz, mükâfat görmez. Çünkü bu amelinizin taşıması gereken ihlâs şartı bulunmamaktadır. İnsanlar nezdinde riyakârlık, makam ve mevki noktasında bir ilerleyiş maksadı ile yapılan ameller de böyledir. Bunların hiçbiri Allah nezdinde bereketlenmez, artmaz. “Ama Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât var ya” yani sizleri aşağılık huylardan mallarınızı da cimrilik ve onlara tutkunluktan arındırıp temizleyecek, kendisine malın verildiği kimsenin ihtiyacını giderecek herhangi bir malı vermek sureti ile Allah’ın rızasını arayacak olursanız “işte böyle yapanlar” kendileri için mükâfatları “(kat kat) artırırlar.” İşte bunların infakları Allah nezdinde artar ve bunları Allah o kimseler için pek çok oluncaya kadar çoğaltır. Yüce Allah’ın:“verdiğiniz zekât” buyruğu, infâk edeceği şeye zaruri ihtiyacı olan yahut da ödeyemediği borcu bulunan ama bunları bırakıp sadakaya öncelik veren kulun bu sadakasının, ecir kazanabileceği bir zekât olmadığına ve bu tasarrufunun şer’an geçerli de olmadığına delildir. Nitekim Yüce Allah, övdüğü kimseler hakkındaki:“Malını temizlenmek için veren...”(el-Leyl, 92/18) buyruğu da buna delildir. Dolayısı ile bu niteliği taşımadıkca malın verilmesi tek başına bir hayır değildir. Bu nitelik ise malı gerçekten onunla arınabilecek bir halde iken vermektir.
Rum 30:39
38- Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver. Bu, Allah’ın rızasını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte felaha erenler de onlardır. 39- İnsanların malları içinde artış göstersin diye verdiğiniz hiçbir faiz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât var ya, işte böyle yapanlar (mükâfatlarını kat kat) artırırlar.
38. Yani sana yakın olan kimseye yakınlığına ve ihtiyacına göre Şâri’nin farz kıldığı yahut da teşvik etmiş olduğu nafaka, sadaka, hediye, iyilik, selâm, ikram, hatasını affetmek, kusurlarını müsamaha ile karşılamak gibi haklarını ver! Aynı şekilde fakirlik ve ihtiyacı dolayısı ile adeta kımıldayamaz hale gelmiş yoksula (miskine) ihtiyacını ortadan kaldıracak, yemek, su, giysi vb. gibi zaruri ihtiyaçlarını giderecek kadarını ver. Kendi vatanında bulunmayan, beraberinde herhangi bir mal ve yolculuğunda ihtiyacını karşılayabileceği bir kazancı bulunmayan yolda kalmış yolcuya da hakkını ver! Zira genelde bu kimse çok muhtaç düşmüş olur. Kendi memleketinde bulunan kimse ise böyle değildir. Zira bir kimse kendi beldesinde ise malı bulunmasa dahi çoğu hallerde ihtiyacını karşılayabilecek bir imkâna sahip olur ve bir yol bulur. Bundan dolayı Yüce Allah, hem yoksula (miskîne) hem de yolda kalmışa zekâttan pay ayırmıştır. “Bu” yani akrabaya, yoksula ve yolcuya bir şeyler vermek, “Allah’ın rızasını” bu gibi amellerle kazanmak “isteyenler için daha hayırlıdır.” Bu hayır, pek büyüktür, sevabı da pek çoktur. Çünkü bunlar, salih amellerin en faziletlilerindendir. Ayrıca faydası kişiyi aşıp onunla sınırlı kalmayan ve yerini bulan ihlâsla yapılmış salih amellerdir. Ancak bunlarla Allah’ın rızasını gözetilmezse her ne kadar bu, kendisine bir şeyler verilenler için yararlı olsa da verenler açısından hiçbir hayır ve fayda içermez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı, yahut insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka, onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur.”(en-Nisâ, 4/114) Bundan anlaşılan şu ki bu tür işler, faydaları yapan kişiyi aşıp başkalarına ulaştığından ötürü hayırdır. Ancak bunları yalnızca Allah’ın rızası için yapanlar, bu verdiklerinin karşılığında büyük ecir alırlar. “İşte” bu amelleri ve başkalarını yalnızca Allah için yapanlar “felaha erenler” Allah’ın mükâfatını elde edip cezasından kurtulanlar “onlardır.” Yüce Allah yalnızca kendi rızası gözetilerek yapılan infak türü amelleri söz konusu ettikten sonra dünyevî bir maksatla yapılan amelleri de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
39. “İnsanların malları içinde artış göstersin diye verdiğiniz hiçbir faiz, Allah katında artmaz” Yani sizler ihtiyaçlarınızdan arta kalan mallarınızı daha fazla karşılık vereceğini umduğunuz kimselere mallarınızın artış göstermesi kastı ile verecek olursanız, sizin bu ameliniz Allah nezdinde hiçbir şekilde artıp çoğalmaz, mükâfat görmez. Çünkü bu amelinizin taşıması gereken ihlâs şartı bulunmamaktadır. İnsanlar nezdinde riyakârlık, makam ve mevki noktasında bir ilerleyiş maksadı ile yapılan ameller de böyledir. Bunların hiçbiri Allah nezdinde bereketlenmez, artmaz. “Ama Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât var ya” yani sizleri aşağılık huylardan mallarınızı da cimrilik ve onlara tutkunluktan arındırıp temizleyecek, kendisine malın verildiği kimsenin ihtiyacını giderecek herhangi bir malı vermek sureti ile Allah’ın rızasını arayacak olursanız “işte böyle yapanlar” kendileri için mükâfatları “(kat kat) artırırlar.” İşte bunların infakları Allah nezdinde artar ve bunları Allah o kimseler için pek çok oluncaya kadar çoğaltır. Yüce Allah’ın:“verdiğiniz zekât” buyruğu, infâk edeceği şeye zaruri ihtiyacı olan yahut da ödeyemediği borcu bulunan ama bunları bırakıp sadakaya öncelik veren kulun bu sadakasının, ecir kazanabileceği bir zekât olmadığına ve bu tasarrufunun şer’an geçerli de olmadığına delildir. Nitekim Yüce Allah, övdüğü kimseler hakkındaki:“Malını temizlenmek için veren...”(el-Leyl, 92/18) buyruğu da buna delildir. Dolayısı ile bu niteliği taşımadıkca malın verilmesi tek başına bir hayır değildir. Bu nitelik ise malı gerçekten onunla arınabilecek bir halde iken vermektir.
Rum 30:40
40- Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek daha sonra da diriltecek olandır. Sizin (Allah'a koştuğunuz) ortaklarınız içinde bu işlerden birini olsun yapabilen var mıdır? O, onların ortak koştuklarından/koşmalarından yüce ve münezzehtir.
40. Yüce Allah insanları yaratanın, rızıklandıranın, onları öldürüp sonra da diriltecek olanın yalnız kendisi olduğunu, müşriklerin ortak koşarak tapındıkları ve dua ettikleri ortaklar içerisinde bu hususlardan birinde bile Allah’a ortak olacak biri bulunmadığını haber vermektedir. O halde bütün bu hususları tek başına yapan zata, nasıl olur da hiçbir yönüyle bunlarda herhangi bir tasarruf imkânı bulunmayan varlıkları ortak koşabiliyorlar? O, onların ortak koşmalarından yücedir, münezzehtir, pek üstündür. Bu ortak koşmanın O’na bir zararı yoktur, bunun vebali kendilerine aittir.
Rum 30:41
41- İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat baş gösterdi. Böylece Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır. Belki dönerler.
41. Yani karada ve denizde fesat açıkça görülür oldu. Bu fesat ise onların yaşayışlarındaki ve geçimlerindeki bozulma, eksilme, bunlarda âfetlerle karşı karşıya kalma, kendi nefislerinde de hastalıklar, salgın hastalıklar vb. afet ve musibetlerdir. Bunlara sebep ise kendi elleri ile işledikleri, özleri itibari ile fasit/bozuk, tabiatları itibari ile de müfsit/bozguncu olan amelleridir. Bu sonuç ise “Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara” tattırması içindir. Yani amellerin cezalarını verenin o yüce Zat olduğunu bilmeleri için Allah, onlara daha dünyada iken amellerinin cezalarına bir örnek olmak üzere bu cezayı vermiştir. “Belki” bunca bozguncu etkileri bulunan bu amellerinden vazgeçip “dönerler” de halleri ıslah olur, işleri düzene girer. Belası nimet, cezası lütuf olanın şanı ne yücedir! Yoksa O, tüm işlediklerinin karşılığı olan cezayı onlara tattıracak olsaydı, yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.
Rum 30:42
42- De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın da sizden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakın! Onların çoğu müşrik idi.”
42. Yeryüzünde gezme emri, geçmişlerin âkıbetlerini görüp üzerinde düşünmek maksadı ile hem bedenen gezmeyi, hem de kalben gezmeyi içine alır. “Onların çoğu müşrik idi.” O bakımdan âkıbetlerinin çok feci, sonlarının oldukça fena olduğunu göreceksiniz. Karşı karşıya kaldıkları azap, onları toptan imha etmiştir. İnsanlar onların peşinden lanet yağdırmış, onları yermiştir. Ve onlar, kesintisi olmayan bir rüsvaylığa mahkûm olmuşlardır. O bakımdan sizler de aynı âkıbetle karşılaşmamak için onların yaptıklarını yapmaktan sakının. Şüphesiz Allah’ın adaleti ve hikmeti, bütün zaman ve mekânları kuşatmıştır.
Rum 30:43
43- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce sen, yüzünü o dosdoğru dine yönelt. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. 44- Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar. 45- Çünkü Allah, iman edip salih ameller işleyenleri kendi lütfundan mükafatlandıracaktır. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.
43. Yani Allah’ın dosdoğru dinini uygulama hedefine kalbinle ve yüzünle yönel, bedeninle de bunun için çalış! Bu maksatla O’nun emir ve yasaklarını tam bir gayret ile uygulamaya koy, gizli ve açık vermiş olduğu görevleri ifa et! “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce” zamanını, hayatını ve gençliğini değerlendir, bu uğurda harcamakta elini çabuk tut. Burada sözü edilen gün, Kıyamet günüdür. O gün geldiği takdirde onu geri çevirmeye imkân olmayacaktır. Amelde bulunmak isteyenlere yeni baştan amelde bulunmaları için mühlet verilmeyecektir. Aksine ameller bitirilmiş ve geride kalmış olacaktır. Geriye amellerin karşılığını vermekten başka hiçbir şey kalmamış olacaktır. “O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.” Yani o gün insanlar, grup grup ayrılacak, amellerinin karşılıklarını görmek üzere farklı gruplar halinde geleceklerdir.
44. Onlardan “Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir.” Bizzat o cezalandırılır, hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez. “Kim de” Allah’a ve O’nun kullarına karşı yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab hakları ifa etmek sureti ile “salih amel işlerse onlar da” başkaları için değil sırf “kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” Kendi âhiretlerini mamur ederler. Âhiretin üstün mevki ve köşklerinde kurtuluşlarını hazırlarlar. 45. Bununla birlikte onlara verilecek mükâfat, amellerinin karşılığı olmaktan ibaret değildir. Bilakis Yüce Allah onları uçsuz, bucaksız lütfu ile amellerinin asla ulaşması mümkün olmayan sınırsız keremi ile onları mükâfatlandıracaktır. Çünkü Yüce Allah, onları sevmiştir. Allah, bir kulu sevdi mi onun üzerine lütuf ve ihsanını sağnak sağnak yağdırır, ona çok değerli bağışlarını bol bol ihsan eder, gizli ve açık nimetleri lütfeder. Kâfirler ise böyle değildir. Allah onlara buğz ve gazap etmiş olduğundan dolayı onları cezalandıracaktır, azaba uğratacaktır. Onlardan önce sözü edilen mü’minlere fazlası ile mükâfatlarda bulunduğu gibi onlara ihsanda bulunmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”
Rum 30:44
43- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce sen, yüzünü o dosdoğru dine yönelt. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. 44- Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar. 45- Çünkü Allah, iman edip salih ameller işleyenleri kendi lütfundan mükafatlandıracaktır. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.
43. Yani Allah’ın dosdoğru dinini uygulama hedefine kalbinle ve yüzünle yönel, bedeninle de bunun için çalış! Bu maksatla O’nun emir ve yasaklarını tam bir gayret ile uygulamaya koy, gizli ve açık vermiş olduğu görevleri ifa et! “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce” zamanını, hayatını ve gençliğini değerlendir, bu uğurda harcamakta elini çabuk tut. Burada sözü edilen gün, Kıyamet günüdür. O gün geldiği takdirde onu geri çevirmeye imkân olmayacaktır. Amelde bulunmak isteyenlere yeni baştan amelde bulunmaları için mühlet verilmeyecektir. Aksine ameller bitirilmiş ve geride kalmış olacaktır. Geriye amellerin karşılığını vermekten başka hiçbir şey kalmamış olacaktır. “O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.” Yani o gün insanlar, grup grup ayrılacak, amellerinin karşılıklarını görmek üzere farklı gruplar halinde geleceklerdir.
44. Onlardan “Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir.” Bizzat o cezalandırılır, hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez. “Kim de” Allah’a ve O’nun kullarına karşı yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab hakları ifa etmek sureti ile “salih amel işlerse onlar da” başkaları için değil sırf “kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” Kendi âhiretlerini mamur ederler. Âhiretin üstün mevki ve köşklerinde kurtuluşlarını hazırlarlar. 45. Bununla birlikte onlara verilecek mükâfat, amellerinin karşılığı olmaktan ibaret değildir. Bilakis Yüce Allah onları uçsuz, bucaksız lütfu ile amellerinin asla ulaşması mümkün olmayan sınırsız keremi ile onları mükâfatlandıracaktır. Çünkü Yüce Allah, onları sevmiştir. Allah, bir kulu sevdi mi onun üzerine lütuf ve ihsanını sağnak sağnak yağdırır, ona çok değerli bağışlarını bol bol ihsan eder, gizli ve açık nimetleri lütfeder. Kâfirler ise böyle değildir. Allah onlara buğz ve gazap etmiş olduğundan dolayı onları cezalandıracaktır, azaba uğratacaktır. Onlardan önce sözü edilen mü’minlere fazlası ile mükâfatlarda bulunduğu gibi onlara ihsanda bulunmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”
Rum 30:45
43- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce sen, yüzünü o dosdoğru dine yönelt. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. 44- Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar. 45- Çünkü Allah, iman edip salih ameller işleyenleri kendi lütfundan mükafatlandıracaktır. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.
43. Yani Allah’ın dosdoğru dinini uygulama hedefine kalbinle ve yüzünle yönel, bedeninle de bunun için çalış! Bu maksatla O’nun emir ve yasaklarını tam bir gayret ile uygulamaya koy, gizli ve açık vermiş olduğu görevleri ifa et! “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce” zamanını, hayatını ve gençliğini değerlendir, bu uğurda harcamakta elini çabuk tut. Burada sözü edilen gün, Kıyamet günüdür. O gün geldiği takdirde onu geri çevirmeye imkân olmayacaktır. Amelde bulunmak isteyenlere yeni baştan amelde bulunmaları için mühlet verilmeyecektir. Aksine ameller bitirilmiş ve geride kalmış olacaktır. Geriye amellerin karşılığını vermekten başka hiçbir şey kalmamış olacaktır. “O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.” Yani o gün insanlar, grup grup ayrılacak, amellerinin karşılıklarını görmek üzere farklı gruplar halinde geleceklerdir.
44. Onlardan “Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir.” Bizzat o cezalandırılır, hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez. “Kim de” Allah’a ve O’nun kullarına karşı yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab hakları ifa etmek sureti ile “salih amel işlerse onlar da” başkaları için değil sırf “kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” Kendi âhiretlerini mamur ederler. Âhiretin üstün mevki ve köşklerinde kurtuluşlarını hazırlarlar. 45. Bununla birlikte onlara verilecek mükâfat, amellerinin karşılığı olmaktan ibaret değildir. Bilakis Yüce Allah onları uçsuz, bucaksız lütfu ile amellerinin asla ulaşması mümkün olmayan sınırsız keremi ile onları mükâfatlandıracaktır. Çünkü Yüce Allah, onları sevmiştir. Allah, bir kulu sevdi mi onun üzerine lütuf ve ihsanını sağnak sağnak yağdırır, ona çok değerli bağışlarını bol bol ihsan eder, gizli ve açık nimetleri lütfeder. Kâfirler ise böyle değildir. Allah onlara buğz ve gazap etmiş olduğundan dolayı onları cezalandıracaktır, azaba uğratacaktır. Onlardan önce sözü edilen mü’minlere fazlası ile mükâfatlarda bulunduğu gibi onlara ihsanda bulunmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”
Rum 30:46
46- Rahmetinden size tattırması, gemilerin O’nun emri ile akıp gitmesi, O’nun lütfundan aramanız ve böylece şükretmeniz için rüzgarları müjdeleyici olarak göndermesi, O’nun delillerindendir.
46. “Rahmetinden size tattırması” kaderî “emri ile gemilerin” denizde “akıp gitmesi” geçiminiz ve menfaatleriniz ile ilgili tasarruflarda bulunmak sureti ile “O’nun lütfundan aramanız ve böylece” sizin için bu sebepleri amade kılıp lehinize bu işleri çekip çevirene “şükretmeniz için” yağmurdan önce “rüzgarları” önce bulutları yükseltip daha sonra onları bir araya getirmeleri sureti ile “müjdeleyici olarak” çünkü insanlar yağmurun yağmasından önce sevinirler “göndermesi O’nun” Yani Allah’ın rahmetine, öldükten sonra ölüleri diriltmesine, kendisinden başka ibadet olunacak hiçbir ilâhın ve her türlü övgüye layık hiçbir mutlak egemenin bulunmadığına dair “delillerindendir.” O, rahmetinden size tattırmak için size yağmur indirir. O yağmurla topraklar ve kullar hayat bulur. Böylelikle sizler O’nun rahmetinin tadını alırsınız, rahmetinin kulları kurtardığını, rızıklanmalarına sebep teşkil ettiğini anlarsınız. Böylelikle ilâhî rahmetin hazinelerini açan salih amelleri daha çok işleme arzusu duyarsınız. Bütün bu nimetlerden maksat ise bunlara Yüce Allah’a şükrederek karşılık vermektir. Böylece O da üzerinizdeki nimetlerini daha çok artıracak ve daha bir kalıcı olmalarını sağlayacaktır. İlâhî nimetlere nankörlük ve masiyetlerle karşılık vermeye gelince bu, Allah’ın nimetlerine şükür yerine nankörlük ederek karşılık verenlerin ona yapılan bağışlara yüz çevirenlerin halidir. Böyle yapanların nimetleri ise yok olmaya mahkumdur, bu nimetler onlardan alınıp başkalarına verilir.
Rum 30:47
47- Andolsun ki Biz senden önce de rasûlleri kavimlerine gönderdik. Onlar da kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de (onları yalanlayan) günahkârlardan intikam aldık. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
47. “Andolsun ki Biz senden önce de” geçmiş ümmetler arasında Allah’ı tevhidi inkâr edip hakkı yalanladıklarında “rasûlleri kavimlerine gönderdik.” Peygamberleri gelip onları tevhid ve ihlâsa, hakkı tasdik etmeye, izlemekte oldukları küfür ve sapıklığı terk etmeye davet ettiler. Bu davetlerinin doğruluğuna dair de apaçık belge ve deliller getirdiler. Ancak kavimleri iman etmeyerek sapıklıklarında direttiler. “Biz de (onları yalanlayan) günahkârlardan intikam aldık” ve peygamberlere uyan mü’minlere yardım ettik. “Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.” Yani biz, bunu kendimize bir görev olarak tespit ettik, yerine getirilmesi gereken haklar arasında kıldık ve mü’minlere bunu vaad ettik. O nedenle böyle bir yardımın gerçekleştirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. O halde siz, ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlar! Şunu bilin ki yalanlamanızı sürdürecek olursanız cezamız gelip sizi bulacak ve biz, size karşı mü’minlere yardım edeceğiz.
Rum 30:48
48- Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan ve onu parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler. 49- Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar. 50- Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? İşte bunu yapan, hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.
48. Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin mükemmelliğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların” yer üzerinden “kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan” Hangi şekilde olmasını dilemişse onu öylece yayıp genişleten, sonra o yayılmış bulutu birbiri üstüne binmiş kalın tabakalar haline gelmiş bir halde “parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların” bulutların “arasından” toptan inerek isabet ettiği yeri bozacak şekilde değil de birbirinden ayrı küçük noktalar halinde “çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler.” Birbirlerine yağmurun yağdığı müjdesini verirler. Çünkü onların yağmura ihtiyaçları pek çoktur. O, onlar için zorunlu bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar.” Yani yağmurun yağma vakti geciktiğinden dolayı büsbütün ümitsizliğe kapılmışlardır. İşte onlar, bu durumda iken yağmur yağınca bunun pek büyük bir değeri olduğunu anlarlar ve bundan dolayı sevinip birbirlerini müjdelerler.
50. “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?” Öyle ki o, hareketlenip kabarır ve oldukça güzel her bir bitkiden çifter çifter bitirir. “İşte bunu yapan” yani ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran “hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.” Yüce Allah’ın gücünün yetmeyeceği hiçbir şey yoktur. O’nun kullarının gücü yetmese de, onlar bu kudreti anlayıp idrâk edemes de ve akılları da bundan dolayı hayrete düşse de bu böyledir.
Rum 30:49
48- Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan ve onu parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler. 49- Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar. 50- Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? İşte bunu yapan, hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.
48. Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin mükemmelliğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların” yer üzerinden “kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan” Hangi şekilde olmasını dilemişse onu öylece yayıp genişleten, sonra o yayılmış bulutu birbiri üstüne binmiş kalın tabakalar haline gelmiş bir halde “parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların” bulutların “arasından” toptan inerek isabet ettiği yeri bozacak şekilde değil de birbirinden ayrı küçük noktalar halinde “çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler.” Birbirlerine yağmurun yağdığı müjdesini verirler. Çünkü onların yağmura ihtiyaçları pek çoktur. O, onlar için zorunlu bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar.” Yani yağmurun yağma vakti geciktiğinden dolayı büsbütün ümitsizliğe kapılmışlardır. İşte onlar, bu durumda iken yağmur yağınca bunun pek büyük bir değeri olduğunu anlarlar ve bundan dolayı sevinip birbirlerini müjdelerler.
50. “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?” Öyle ki o, hareketlenip kabarır ve oldukça güzel her bir bitkiden çifter çifter bitirir. “İşte bunu yapan” yani ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran “hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.” Yüce Allah’ın gücünün yetmeyeceği hiçbir şey yoktur. O’nun kullarının gücü yetmese de, onlar bu kudreti anlayıp idrâk edemes de ve akılları da bundan dolayı hayrete düşse de bu böyledir.
Rum 30:50
48- Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan ve onu parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler. 49- Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar. 50- Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? İşte bunu yapan, hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.
48. Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin mükemmelliğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların” yer üzerinden “kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan” Hangi şekilde olmasını dilemişse onu öylece yayıp genişleten, sonra o yayılmış bulutu birbiri üstüne binmiş kalın tabakalar haline gelmiş bir halde “parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların” bulutların “arasından” toptan inerek isabet ettiği yeri bozacak şekilde değil de birbirinden ayrı küçük noktalar halinde “çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler.” Birbirlerine yağmurun yağdığı müjdesini verirler. Çünkü onların yağmura ihtiyaçları pek çoktur. O, onlar için zorunlu bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar.” Yani yağmurun yağma vakti geciktiğinden dolayı büsbütün ümitsizliğe kapılmışlardır. İşte onlar, bu durumda iken yağmur yağınca bunun pek büyük bir değeri olduğunu anlarlar ve bundan dolayı sevinip birbirlerini müjdelerler.
50. “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?” Öyle ki o, hareketlenip kabarır ve oldukça güzel her bir bitkiden çifter çifter bitirir. “İşte bunu yapan” yani ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran “hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.” Yüce Allah’ın gücünün yetmeyeceği hiçbir şey yoktur. O’nun kullarının gücü yetmese de, onlar bu kudreti anlayıp idrâk edemes de ve akılları da bundan dolayı hayrete düşse de bu böyledir.
Rum 30:51
51- Eğer Biz bir rüzgar göndersek de onlar ekinlerini sararmış bir halde görseler, onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar. 52- Şüphesiz sen, ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp gittiklerinde sağırlara da daveti işittiremezsin. 53- Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.
51. Yüce Allah, insanların halini, onların ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ve Allah’ın rahmetini genişçe yaymış olması nimetine rağmen nasıl bir tavır takındıklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu yağmurdan dolayı yeşermiş ekinlerine ve bitkilere Allah, telef edici, zarar verici yahut da mahsulünü azaltıcı bir rüzgar gönderdiğinde ve “onlar ekinlerini sararmış” artık yok olmaya yüz tutmuş “bir halde görseler onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar.” Önceden sahip oldukları nimetleri unuturlar ve hemen küfre/nankörlüğe saparlar. İşte böylelerine ne öğüdün ne de azarlamanın hiçbir faydası yoktur.
52. Özellikle de “Arkalarını dönüp gittiklerinde…” Çünkü onların itaat etmelerini ve faydalı bir şekilde işitmelerini engelleyecek manilerin hepsi onlarda mevcuttur. Öyke ki onlar tıpkı sesi duyma engeli taşıyan sağırların durumuna dönmüşlerdir.
53. “Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin.” Çünkü onlar, körlüklerinden dolayı hakkı görmeyi kabul etmezler. Onların hakkı görme kabiliyetleri yoktur. “Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.” İşte hidâyeti işittirmenin kendilerine fayda sağlayacağı kimseler bunlardır. Kalpleriyle âyetlerimize iman eden, emirlerimize itaat eden ve bize teslim olan kimselerdir bunlar. Çünkü güzel öğütleri ve nasihatleri kabule elverişli güçlü sebeplere sahiptir onlar. Bunlar, Allah’ın bütün âyetlerine iman etmeye ve Allah’ın emirleri arasından da güçleri çerçevesinde olanları uygulamaya istidatlı kimselerdir.
Rum 30:52
51- Eğer Biz bir rüzgar göndersek de onlar ekinlerini sararmış bir halde görseler, onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar. 52- Şüphesiz sen, ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp gittiklerinde sağırlara da daveti işittiremezsin. 53- Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.
51. Yüce Allah, insanların halini, onların ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ve Allah’ın rahmetini genişçe yaymış olması nimetine rağmen nasıl bir tavır takındıklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu yağmurdan dolayı yeşermiş ekinlerine ve bitkilere Allah, telef edici, zarar verici yahut da mahsulünü azaltıcı bir rüzgar gönderdiğinde ve “onlar ekinlerini sararmış” artık yok olmaya yüz tutmuş “bir halde görseler onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar.” Önceden sahip oldukları nimetleri unuturlar ve hemen küfre/nankörlüğe saparlar. İşte böylelerine ne öğüdün ne de azarlamanın hiçbir faydası yoktur.
52. Özellikle de “Arkalarını dönüp gittiklerinde…” Çünkü onların itaat etmelerini ve faydalı bir şekilde işitmelerini engelleyecek manilerin hepsi onlarda mevcuttur. Öyke ki onlar tıpkı sesi duyma engeli taşıyan sağırların durumuna dönmüşlerdir.
53. “Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin.” Çünkü onlar, körlüklerinden dolayı hakkı görmeyi kabul etmezler. Onların hakkı görme kabiliyetleri yoktur. “Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.” İşte hidâyeti işittirmenin kendilerine fayda sağlayacağı kimseler bunlardır. Kalpleriyle âyetlerimize iman eden, emirlerimize itaat eden ve bize teslim olan kimselerdir bunlar. Çünkü güzel öğütleri ve nasihatleri kabule elverişli güçlü sebeplere sahiptir onlar. Bunlar, Allah’ın bütün âyetlerine iman etmeye ve Allah’ın emirleri arasından da güçleri çerçevesinde olanları uygulamaya istidatlı kimselerdir.
Rum 30:53
51- Eğer Biz bir rüzgar göndersek de onlar ekinlerini sararmış bir halde görseler, onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar. 52- Şüphesiz sen, ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp gittiklerinde sağırlara da daveti işittiremezsin. 53- Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.
51. Yüce Allah, insanların halini, onların ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ve Allah’ın rahmetini genişçe yaymış olması nimetine rağmen nasıl bir tavır takındıklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu yağmurdan dolayı yeşermiş ekinlerine ve bitkilere Allah, telef edici, zarar verici yahut da mahsulünü azaltıcı bir rüzgar gönderdiğinde ve “onlar ekinlerini sararmış” artık yok olmaya yüz tutmuş “bir halde görseler onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar.” Önceden sahip oldukları nimetleri unuturlar ve hemen küfre/nankörlüğe saparlar. İşte böylelerine ne öğüdün ne de azarlamanın hiçbir faydası yoktur.
52. Özellikle de “Arkalarını dönüp gittiklerinde…” Çünkü onların itaat etmelerini ve faydalı bir şekilde işitmelerini engelleyecek manilerin hepsi onlarda mevcuttur. Öyke ki onlar tıpkı sesi duyma engeli taşıyan sağırların durumuna dönmüşlerdir.
53. “Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin.” Çünkü onlar, körlüklerinden dolayı hakkı görmeyi kabul etmezler. Onların hakkı görme kabiliyetleri yoktur. “Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.” İşte hidâyeti işittirmenin kendilerine fayda sağlayacağı kimseler bunlardır. Kalpleriyle âyetlerimize iman eden, emirlerimize itaat eden ve bize teslim olan kimselerdir bunlar. Çünkü güzel öğütleri ve nasihatleri kabule elverişli güçlü sebeplere sahiptir onlar. Bunlar, Allah’ın bütün âyetlerine iman etmeye ve Allah’ın emirleri arasından da güçleri çerçevesinde olanları uygulamaya istidatlı kimselerdir.
Rum 30:54
54- Allah sizi bir zayıf (sudan) yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
54. Yüce Allah, ilminin genişliğini, kudretinin büyüklüğünü ve hikmetinin kemalini haber vermektedir. O, Âdemoğullarının ilk yaratılışlarında zayıf olduklarından söz etmektedir. Bu ise Ademoğlunun yaratılışının ilk aşamalarındaki halini ifade eder. O, önce bir nutfe iken daha sonra alakaya, ondan sonra bir çiğnem ete dönüşür ve nihâyet anne rahminde canlı bir varlık olur. Bu hali doğuncaya kadar devam eder. Bebeklik çağında da o oldukça zayıftır ve hiçbir şeye güç yetiremez. Daha sonra Yüce Allah, yavaş yavaş onun gücünü artırır, nihâyet gençlik çağına erişir, gücü kuvveti yerine gelir. Gizli ve açık güçleri kemal derecesine ulaşır. Daha sonra bu aşamadan başka bir aşamaya geçer ve yine zayıflığa geri dönerek yaşlılığa ve kocamışlığa ulaşır. “O, dilediğini” hikmetine uygun olarak “yaratır.” Hikmetinin bir gereği olarak da O, kuluna zayıflığını, gücünün iki yanının da zayıflık ile kuşatılmış olduğunu, onun nefsinin eksiklikten başka hiçbir özelliğe sahip olmadığını göstermektedir. Eğer Yüce Allah, ona güç vermeyecek olsa idi, hiçbir şekilde güç ve kudret sahibi olacak bir noktaya erişemezdi ve eğer onun gücü artmaya devam edip gitse idi azgınlaşır, isyan eder ve haddi aşardı. O halde kullar, Yüce Allah’ın kudretinin sürekli olarak kemal derecede olduğunu bilmelidir. O, bu kudreti ile her şeyi yaratır, bütün işleri idare eder. Yorulmaz, zayıf düşmez ve hiçbir şekilde kudreti de eksilmez.
Rum 30:55
55- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar (dünyada) ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edeceklerdir. Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı. 56- Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki:“Andolsun ki siz, Allah’ın Kitabında (yazılı olana göre) diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz, bilmiyordunuz.” 57- O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.
55. Yüce Allah, Kıyamet gününü, bu günün çabucak gelişini haber vermekte ve Kıyamet kopacağı vakit “günahkârlar”ın Allah adına yemin ederek dünyada “ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edecekler”ini bildirmektedir. Böylelikle onlar, kendilerine fayda verir ümidi ile özür beyan etmeye ve dünya ömrünün kısalığını dile getirmeye çalışacaklardır. Onların sözleri hiçbir gerçek ihtiva etmeyen katıksız bir yalan olduğundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı.” Yani onlar, dünyada iken de bu şekilde gerçeklerden sapıp yalana yöneliyorlardı. Onlar dünyada peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamışlardı, âhirette de gözle görülen somut bir gerçeği inkâr edeceklerdir ki bu da dünyada uzun bir süre kaldıkları gerçeğidir. İşte bu, onların çirkin bir huyudur ve kul, hangi halde ölürse o şekilde diriltilecektir.
56. “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar” yani Yüce Allah’ın kendilerine hem ilim hem de imanı lütfettiği ve böylelikle hakkı bilme vasfına sahip kıldığı, hakkı tercih etmeyi gerektiren iman sahibi olmalarını sağladığı kimseler, hakkı bilip hakkı tercih ettiklerinden ve sözleri de vakıaya uygun ve halleriyle uyumlu olacağından dolayı hakkı dile getirecekler ve “diyeceklerdir ki: Andolsun ki Allah’ın Kitabında” hakkımızda yazmış olduğu, hükmünde belirlemiş olduğu, kaza ve kaderinde tespit ettiği üzere “diriliş gününe kadar kaldınız.” Yani sizler, öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği, düşünecek kimsenin düşüneceği, ibret alacak kimsenin ibret alabileceği kadar bir ömür sürdünüz. Ve nihâyet öldükten sonra diriliş gerçekleşti ve siz bu hale geldiniz. “İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.” Bundan dolayı dünyada iken bu günü inkâr ettiniz. Dünyada Yüce Allah’a dönme ve günahlarınızdan tevbe etme imkânını bulabileceğiniz kadar bir süre kaldığınızı kabul etmiyorsunuz. Hâlâ bilgisizlik, sizin belirgin bir özelliğinizdir. Bunun neticesi olan yalanlamak da ayrılmaz vasfınızdır. Hüsrana uğramak ise sizin büründüğünüz elbisenizdir.
57. “O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek.” Yalan söyleyerek kendilerine karşı delilin ortaya konmadığını yahut da iman etme imkânını bulamadıklarını iddia edecek olurlarsa, ilim ve iman ehlinin şahitliği ile derilerinin, ellerinin ve ayaklarının şahitliği ile yalan söyledikleri ortaya çıkacaktır. Şâyet mazeretlerinin kabul edilmesini ve geri döndürüldükleri takdirde kendilerine yasak kılınan şeylere tekrar dönmeyeceklerini söyleyerek dünyaya geri döndürülmeyi isteyecek olursa onlara bu imkân verilmeyecektir. Çünkü artık mazeret bildirme zamanı geçmiş olacaktır ve mazeretleri de kabul olunmayacaktır. “onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Bu fırsat erilmeyecek, aksine devamlı azarlanıp kınanacak ve cezalandırılacaklardır.
Rum 30:56
55- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar (dünyada) ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edeceklerdir. Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı. 56- Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki:“Andolsun ki siz, Allah’ın Kitabında (yazılı olana göre) diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz, bilmiyordunuz.” 57- O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.
55. Yüce Allah, Kıyamet gününü, bu günün çabucak gelişini haber vermekte ve Kıyamet kopacağı vakit “günahkârlar”ın Allah adına yemin ederek dünyada “ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edecekler”ini bildirmektedir. Böylelikle onlar, kendilerine fayda verir ümidi ile özür beyan etmeye ve dünya ömrünün kısalığını dile getirmeye çalışacaklardır. Onların sözleri hiçbir gerçek ihtiva etmeyen katıksız bir yalan olduğundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı.” Yani onlar, dünyada iken de bu şekilde gerçeklerden sapıp yalana yöneliyorlardı. Onlar dünyada peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamışlardı, âhirette de gözle görülen somut bir gerçeği inkâr edeceklerdir ki bu da dünyada uzun bir süre kaldıkları gerçeğidir. İşte bu, onların çirkin bir huyudur ve kul, hangi halde ölürse o şekilde diriltilecektir.
56. “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar” yani Yüce Allah’ın kendilerine hem ilim hem de imanı lütfettiği ve böylelikle hakkı bilme vasfına sahip kıldığı, hakkı tercih etmeyi gerektiren iman sahibi olmalarını sağladığı kimseler, hakkı bilip hakkı tercih ettiklerinden ve sözleri de vakıaya uygun ve halleriyle uyumlu olacağından dolayı hakkı dile getirecekler ve “diyeceklerdir ki: Andolsun ki Allah’ın Kitabında” hakkımızda yazmış olduğu, hükmünde belirlemiş olduğu, kaza ve kaderinde tespit ettiği üzere “diriliş gününe kadar kaldınız.” Yani sizler, öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği, düşünecek kimsenin düşüneceği, ibret alacak kimsenin ibret alabileceği kadar bir ömür sürdünüz. Ve nihâyet öldükten sonra diriliş gerçekleşti ve siz bu hale geldiniz. “İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.” Bundan dolayı dünyada iken bu günü inkâr ettiniz. Dünyada Yüce Allah’a dönme ve günahlarınızdan tevbe etme imkânını bulabileceğiniz kadar bir süre kaldığınızı kabul etmiyorsunuz. Hâlâ bilgisizlik, sizin belirgin bir özelliğinizdir. Bunun neticesi olan yalanlamak da ayrılmaz vasfınızdır. Hüsrana uğramak ise sizin büründüğünüz elbisenizdir.
57. “O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek.” Yalan söyleyerek kendilerine karşı delilin ortaya konmadığını yahut da iman etme imkânını bulamadıklarını iddia edecek olurlarsa, ilim ve iman ehlinin şahitliği ile derilerinin, ellerinin ve ayaklarının şahitliği ile yalan söyledikleri ortaya çıkacaktır. Şâyet mazeretlerinin kabul edilmesini ve geri döndürüldükleri takdirde kendilerine yasak kılınan şeylere tekrar dönmeyeceklerini söyleyerek dünyaya geri döndürülmeyi isteyecek olursa onlara bu imkân verilmeyecektir. Çünkü artık mazeret bildirme zamanı geçmiş olacaktır ve mazeretleri de kabul olunmayacaktır. “onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Bu fırsat erilmeyecek, aksine devamlı azarlanıp kınanacak ve cezalandırılacaklardır.
Rum 30:57
55- Kıyametin kopacağı gün günahkârlar (dünyada) ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edeceklerdir. Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı. 56- Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki:“Andolsun ki siz, Allah’ın Kitabında (yazılı olana göre) diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz, bilmiyordunuz.” 57- O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.
55. Yüce Allah, Kıyamet gününü, bu günün çabucak gelişini haber vermekte ve Kıyamet kopacağı vakit “günahkârlar”ın Allah adına yemin ederek dünyada “ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edecekler”ini bildirmektedir. Böylelikle onlar, kendilerine fayda verir ümidi ile özür beyan etmeye ve dünya ömrünün kısalığını dile getirmeye çalışacaklardır. Onların sözleri hiçbir gerçek ihtiva etmeyen katıksız bir yalan olduğundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı.” Yani onlar, dünyada iken de bu şekilde gerçeklerden sapıp yalana yöneliyorlardı. Onlar dünyada peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamışlardı, âhirette de gözle görülen somut bir gerçeği inkâr edeceklerdir ki bu da dünyada uzun bir süre kaldıkları gerçeğidir. İşte bu, onların çirkin bir huyudur ve kul, hangi halde ölürse o şekilde diriltilecektir.
56. “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar” yani Yüce Allah’ın kendilerine hem ilim hem de imanı lütfettiği ve böylelikle hakkı bilme vasfına sahip kıldığı, hakkı tercih etmeyi gerektiren iman sahibi olmalarını sağladığı kimseler, hakkı bilip hakkı tercih ettiklerinden ve sözleri de vakıaya uygun ve halleriyle uyumlu olacağından dolayı hakkı dile getirecekler ve “diyeceklerdir ki: Andolsun ki Allah’ın Kitabında” hakkımızda yazmış olduğu, hükmünde belirlemiş olduğu, kaza ve kaderinde tespit ettiği üzere “diriliş gününe kadar kaldınız.” Yani sizler, öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği, düşünecek kimsenin düşüneceği, ibret alacak kimsenin ibret alabileceği kadar bir ömür sürdünüz. Ve nihâyet öldükten sonra diriliş gerçekleşti ve siz bu hale geldiniz. “İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.” Bundan dolayı dünyada iken bu günü inkâr ettiniz. Dünyada Yüce Allah’a dönme ve günahlarınızdan tevbe etme imkânını bulabileceğiniz kadar bir süre kaldığınızı kabul etmiyorsunuz. Hâlâ bilgisizlik, sizin belirgin bir özelliğinizdir. Bunun neticesi olan yalanlamak da ayrılmaz vasfınızdır. Hüsrana uğramak ise sizin büründüğünüz elbisenizdir.
57. “O gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecek.” Yalan söyleyerek kendilerine karşı delilin ortaya konmadığını yahut da iman etme imkânını bulamadıklarını iddia edecek olurlarsa, ilim ve iman ehlinin şahitliği ile derilerinin, ellerinin ve ayaklarının şahitliği ile yalan söyledikleri ortaya çıkacaktır. Şâyet mazeretlerinin kabul edilmesini ve geri döndürüldükleri takdirde kendilerine yasak kılınan şeylere tekrar dönmeyeceklerini söyleyerek dünyaya geri döndürülmeyi isteyecek olursa onlara bu imkân verilmeyecektir. Çünkü artık mazeret bildirme zamanı geçmiş olacaktır ve mazeretleri de kabul olunmayacaktır. “onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Bu fırsat erilmeyecek, aksine devamlı azarlanıp kınanacak ve cezalandırılacaklardır.
Rum 30:58
58- Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her tür misali verdik. Sen onlara bir mucize getirsen dahi o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir:“Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” 59- İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur. 60- O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın inanmayanlar seni zaafa düşürmesin.
58. “Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için” inâyetimiz, rahmetimiz, lütfumuz ve güzel bir şekilde öğretmemiz dolayısı ile “her tür misali verdik.” Bunlar sayesinde hakikatler açıklık kazanır, işlerin gerçek mahiyeti öğrenilir ve mazeret kapısı kapanır. Bu, Yüce Allah’ın aklî/soyut birtakım hususları maddi/somut hususlara benzeterek anlaşılmasını kolaylaştırmak maksadı ile vermiş olduğu tüm misallerin genel bir özelliğidir. İleride meydana gelecek olaylara dair verdiği haberler ve bunların hakikatlerinin tıpkı fiilen meydana gelmiş gibi açıkça anlaşılması için verdiği haberlerde de durum böyledir. Nitekim bunlardan birisi de Yüce Allah’ın burada verdiği misaldir. Şanı Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları ve günahkârların o gündeki halini, aşırı derecedeki üzüntü ve kederlerini, onlardan hiçbir mazeretin ve hiçbir razı etme isteğinin kabul olunmayacağını zikretmektedir. Ancak zalimler ve kâfirler, apaçık hakka karşı inatlaşmaktan başka bir şeye yanaşmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onlara bir mucize getirsen dahi” yani getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil edecek hangi mucizeyi getirirsen getir “o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir: “Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” Hakkın apaçık bir batıl olduğunu söyleyeceklerdir. Bu ise onların kâfirliklerinden, küstahlıklarından, Allah’ın kalplerini mühürlemiş olmasından ve aşırı derecedeki cahilliklerinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 59. “İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur.” Bu kalplere bundan dolayı hiçbir hayır girmez, varlıkları gerçek mahiyetleri ile idrâk edemez, aksine hakkı batıl, batılı hak olarak görürler.
60. “O halde” sana verilen emirleri uygulamaya ve onları Allah’a davet etmeye “sabret!” Onların yüz çevirdiklerini görsen dahi bu, seni emrolunduğun işi yapmaktan alıkoymasın. “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yoktur. Bu, sabrı kolaylaştıran hususlardandır. Kul, yaptığı işin boşa gitmediğini, aksine bunun karşılığının kendisine eksiksiz verileceğini bildiği takdirde bu uğurda karşılaşacağı hoşuna gitmeyecek şeyleri önemsemez, zorluklar onun için kolaylaşır ve yaptığı pek çok işleri dahi az görür. “Sakın inanmayanlar seni” İmanları zayıflamış, kesin inançları azalmış, bundan dolayı da akılları kısırlaşmış, sabırları azalmış kimseler “zaafa düşürmesin.” Böylelerinin seni zaafa sürüklemesinden sakın. Eğer onlara dikkat edip onlardan sakınmazsan onlar, seni zaafa ve hafifliğe sürüklerler, emir ve yasaklar üzerinde sebat etmemeye zorlarlar. İnsan nefsi de bu konuda onlara içten içe destek verir. Bunlara benzemek ve onların isteklerine uygun hareket etmek ister. İşte bu, kesin inanç (yakîn) her bir mü’minin, olgun akıl sahibi ve kolaylıkla sabredebilecek biri olduğuna delildir. Buna karşılık yakîni zayıf her bir kimsenin de aklı kıt ve hafif olduğunu gösterir. Birincisinin aklı öz konumunda, diğerininkininki ise kabuk konumundadır. Yardımı istenecek olan ancak Allah'tır. [Rum Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.] Lokmân
***
Rum 30:59
58- Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her tür misali verdik. Sen onlara bir mucize getirsen dahi o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir:“Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” 59- İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur. 60- O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın inanmayanlar seni zaafa düşürmesin.
58. “Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için” inâyetimiz, rahmetimiz, lütfumuz ve güzel bir şekilde öğretmemiz dolayısı ile “her tür misali verdik.” Bunlar sayesinde hakikatler açıklık kazanır, işlerin gerçek mahiyeti öğrenilir ve mazeret kapısı kapanır. Bu, Yüce Allah’ın aklî/soyut birtakım hususları maddi/somut hususlara benzeterek anlaşılmasını kolaylaştırmak maksadı ile vermiş olduğu tüm misallerin genel bir özelliğidir. İleride meydana gelecek olaylara dair verdiği haberler ve bunların hakikatlerinin tıpkı fiilen meydana gelmiş gibi açıkça anlaşılması için verdiği haberlerde de durum böyledir. Nitekim bunlardan birisi de Yüce Allah’ın burada verdiği misaldir. Şanı Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları ve günahkârların o gündeki halini, aşırı derecedeki üzüntü ve kederlerini, onlardan hiçbir mazeretin ve hiçbir razı etme isteğinin kabul olunmayacağını zikretmektedir. Ancak zalimler ve kâfirler, apaçık hakka karşı inatlaşmaktan başka bir şeye yanaşmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onlara bir mucize getirsen dahi” yani getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil edecek hangi mucizeyi getirirsen getir “o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir: “Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” Hakkın apaçık bir batıl olduğunu söyleyeceklerdir. Bu ise onların kâfirliklerinden, küstahlıklarından, Allah’ın kalplerini mühürlemiş olmasından ve aşırı derecedeki cahilliklerinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 59. “İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur.” Bu kalplere bundan dolayı hiçbir hayır girmez, varlıkları gerçek mahiyetleri ile idrâk edemez, aksine hakkı batıl, batılı hak olarak görürler.
60. “O halde” sana verilen emirleri uygulamaya ve onları Allah’a davet etmeye “sabret!” Onların yüz çevirdiklerini görsen dahi bu, seni emrolunduğun işi yapmaktan alıkoymasın. “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yoktur. Bu, sabrı kolaylaştıran hususlardandır. Kul, yaptığı işin boşa gitmediğini, aksine bunun karşılığının kendisine eksiksiz verileceğini bildiği takdirde bu uğurda karşılaşacağı hoşuna gitmeyecek şeyleri önemsemez, zorluklar onun için kolaylaşır ve yaptığı pek çok işleri dahi az görür. “Sakın inanmayanlar seni” İmanları zayıflamış, kesin inançları azalmış, bundan dolayı da akılları kısırlaşmış, sabırları azalmış kimseler “zaafa düşürmesin.” Böylelerinin seni zaafa sürüklemesinden sakın. Eğer onlara dikkat edip onlardan sakınmazsan onlar, seni zaafa ve hafifliğe sürüklerler, emir ve yasaklar üzerinde sebat etmemeye zorlarlar. İnsan nefsi de bu konuda onlara içten içe destek verir. Bunlara benzemek ve onların isteklerine uygun hareket etmek ister. İşte bu, kesin inanç (yakîn) her bir mü’minin, olgun akıl sahibi ve kolaylıkla sabredebilecek biri olduğuna delildir. Buna karşılık yakîni zayıf her bir kimsenin de aklı kıt ve hafif olduğunu gösterir. Birincisinin aklı öz konumunda, diğerininkininki ise kabuk konumundadır. Yardımı istenecek olan ancak Allah'tır. [Rum Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.] Lokmân
***
Rum 30:60
58- Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her tür misali verdik. Sen onlara bir mucize getirsen dahi o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir:“Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” 59- İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur. 60- O halde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın inanmayanlar seni zaafa düşürmesin.
58. “Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için” inâyetimiz, rahmetimiz, lütfumuz ve güzel bir şekilde öğretmemiz dolayısı ile “her tür misali verdik.” Bunlar sayesinde hakikatler açıklık kazanır, işlerin gerçek mahiyeti öğrenilir ve mazeret kapısı kapanır. Bu, Yüce Allah’ın aklî/soyut birtakım hususları maddi/somut hususlara benzeterek anlaşılmasını kolaylaştırmak maksadı ile vermiş olduğu tüm misallerin genel bir özelliğidir. İleride meydana gelecek olaylara dair verdiği haberler ve bunların hakikatlerinin tıpkı fiilen meydana gelmiş gibi açıkça anlaşılması için verdiği haberlerde de durum böyledir. Nitekim bunlardan birisi de Yüce Allah’ın burada verdiği misaldir. Şanı Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları ve günahkârların o gündeki halini, aşırı derecedeki üzüntü ve kederlerini, onlardan hiçbir mazeretin ve hiçbir razı etme isteğinin kabul olunmayacağını zikretmektedir. Ancak zalimler ve kâfirler, apaçık hakka karşı inatlaşmaktan başka bir şeye yanaşmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onlara bir mucize getirsen dahi” yani getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil edecek hangi mucizeyi getirirsen getir “o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir: “Siz, ancak batıl işler peşinde koşuyorsunuz.” Hakkın apaçık bir batıl olduğunu söyleyeceklerdir. Bu ise onların kâfirliklerinden, küstahlıklarından, Allah’ın kalplerini mühürlemiş olmasından ve aşırı derecedeki cahilliklerinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 59. “İşte Allah bilmeyenlerin kalplerine böyle mühür vurur.” Bu kalplere bundan dolayı hiçbir hayır girmez, varlıkları gerçek mahiyetleri ile idrâk edemez, aksine hakkı batıl, batılı hak olarak görürler.
60. “O halde” sana verilen emirleri uygulamaya ve onları Allah’a davet etmeye “sabret!” Onların yüz çevirdiklerini görsen dahi bu, seni emrolunduğun işi yapmaktan alıkoymasın. “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yoktur. Bu, sabrı kolaylaştıran hususlardandır. Kul, yaptığı işin boşa gitmediğini, aksine bunun karşılığının kendisine eksiksiz verileceğini bildiği takdirde bu uğurda karşılaşacağı hoşuna gitmeyecek şeyleri önemsemez, zorluklar onun için kolaylaşır ve yaptığı pek çok işleri dahi az görür. “Sakın inanmayanlar seni” İmanları zayıflamış, kesin inançları azalmış, bundan dolayı da akılları kısırlaşmış, sabırları azalmış kimseler “zaafa düşürmesin.” Böylelerinin seni zaafa sürüklemesinden sakın. Eğer onlara dikkat edip onlardan sakınmazsan onlar, seni zaafa ve hafifliğe sürüklerler, emir ve yasaklar üzerinde sebat etmemeye zorlarlar. İnsan nefsi de bu konuda onlara içten içe destek verir. Bunlara benzemek ve onların isteklerine uygun hareket etmek ister. İşte bu, kesin inanç (yakîn) her bir mü’minin, olgun akıl sahibi ve kolaylıkla sabredebilecek biri olduğuna delildir. Buna karşılık yakîni zayıf her bir kimsenin de aklı kıt ve hafif olduğunu gösterir. Birincisinin aklı öz konumunda, diğerininkininki ise kabuk konumundadır. Yardımı istenecek olan ancak Allah'tır. [Rum Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.] Lokmân
***
Lukman 31:1
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.
(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Lukman 31:2
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.
(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Lukman 31:3
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.
(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Lukman 31:4
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.
(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Lukman 31:5
1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.
(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Lukman 31:6
6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.
6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.
Lukman 31:7
6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.
6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.
Lukman 31:8
6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.
6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.
Lukman 31:9
6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.
6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.
Lukman 31:10
10- O, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş ve orada her tür canlıdan yaymıştır. Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik. 11- İşte bunlar, Allah’ın yarattığı şeylerdir. Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış? Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.
10. Yüce Allah, kullarına kudretinin eserlerinden, harikulade hikmetlerinden ve rahmetinin tecellilerinden olan pek çok nimetleri dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri” büyüklüklerine, genişliklerine, yoğunluklarına ve dehşet verici yüksekliklerine rağmen yedi kat göğü “gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır.” Yani bu göklerin direkleri yoktur. Direkleri bulunsaydı görülürdü. Yüce Allah’ın kudreti ile bu gökler karar bulmuş ve birbirine sağlam bir şekilde kenetlenmiştir. “Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş.” Yerin dört bir yanına pek büyük dağlar yerleştirdi. Zira eğer bu dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve orada yaşayanlar için sabit durabilecekleri istikrarlı bir yer olmazdı. “ve orada her tür canlıdan yaymıştır.” Oldukça geniş olan yeryüzü üzerinde Âdemoğullarına, onların fayda ve maslahatlarına amade kılınmış çeşitli türden bütün canlıları türetmiştir. Bunları yeryüzünde yayan Yüce Allah olduğuna göre onların, kendisi vasıtası ile yaşayabilecekleri bir rızıklarının da bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı da Yüce Allah gökten pek bereketli bir su indirmiştir:“Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik.” Görünüşü güzel, faydalı ve bereketli bitkiler. Dört bir tarafa yayılmış olan canlılar, bu bitkilerle beslenir ve her canlı onlarla faydalanır.
11. “Bunlar” yani ulvi ve süfli âlemde bulunan canlı cansız tüm varlıkalrın yaratılması ve bütün mahlukata rızıklarının verilmesi “Allah’ın yarattığı şeylerdir.” Bunların hepsini tek başına O yaratmıştır ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ey müşrikler topluluğu! Sizler dahi bunu itiraf etmektesiniz. “Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış?” O’na ortak koşup kendilerine dua ve ibadet ettiğinize göre bu varlıkların Allah’ın yarattığı gibi yaratmaları, O’nun rızık verdiği gibi rızık vermeleri gerekir. Eğer ortak koştuğunuz bu uydurma rab ve ilâhlar, kısmen dahi olsa böyle bir şey yapabiliyor iseler haydi -onların ibadeti hak ettiklerine dair iddianızın doğruluğunu ispat etmek üzere- bunu bana gösterin. Herkesçe malumdur ki bu uydurma mabudların herhangi bir şeyi yarattıklarını göstermelerine imkan yoktur. Çünkü sözü geçen bütün varlıkların yalnızca Allah tarafından yaratılmış olduğunu ve ortada buna aykırı olarak bilinen bir gerçek olmadığını kendileri de itiraf etmişlerdir. O halde onların uydurma mabudlarının kendisi sebebi ile ibadeti hak edecekleri herhangi bir şeye sahip olduğunu ispat etmekten yana âciz oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Ne var ki onların bu uydurma mabudlara olan ibadetleri bilgisizce ve basiretsizcedir. Hatta cahillik ve sapıklıktan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedir.” Çünkü onlar, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen ve diriltemeyen varlıklara ibadet ediyorlar. Buna karşılık her şeyi yaratan, rızık veren, her bir işin dizginlerini elinde bulunduran mutlak malike ihlâsla ibadeti terk ediyorlar.
Lukman 31:11
10- O, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş ve orada her tür canlıdan yaymıştır. Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik. 11- İşte bunlar, Allah’ın yarattığı şeylerdir. Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış? Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.
10. Yüce Allah, kullarına kudretinin eserlerinden, harikulade hikmetlerinden ve rahmetinin tecellilerinden olan pek çok nimetleri dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri” büyüklüklerine, genişliklerine, yoğunluklarına ve dehşet verici yüksekliklerine rağmen yedi kat göğü “gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır.” Yani bu göklerin direkleri yoktur. Direkleri bulunsaydı görülürdü. Yüce Allah’ın kudreti ile bu gökler karar bulmuş ve birbirine sağlam bir şekilde kenetlenmiştir. “Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş.” Yerin dört bir yanına pek büyük dağlar yerleştirdi. Zira eğer bu dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve orada yaşayanlar için sabit durabilecekleri istikrarlı bir yer olmazdı. “ve orada her tür canlıdan yaymıştır.” Oldukça geniş olan yeryüzü üzerinde Âdemoğullarına, onların fayda ve maslahatlarına amade kılınmış çeşitli türden bütün canlıları türetmiştir. Bunları yeryüzünde yayan Yüce Allah olduğuna göre onların, kendisi vasıtası ile yaşayabilecekleri bir rızıklarının da bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı da Yüce Allah gökten pek bereketli bir su indirmiştir:“Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik.” Görünüşü güzel, faydalı ve bereketli bitkiler. Dört bir tarafa yayılmış olan canlılar, bu bitkilerle beslenir ve her canlı onlarla faydalanır.
11. “Bunlar” yani ulvi ve süfli âlemde bulunan canlı cansız tüm varlıkalrın yaratılması ve bütün mahlukata rızıklarının verilmesi “Allah’ın yarattığı şeylerdir.” Bunların hepsini tek başına O yaratmıştır ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ey müşrikler topluluğu! Sizler dahi bunu itiraf etmektesiniz. “Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış?” O’na ortak koşup kendilerine dua ve ibadet ettiğinize göre bu varlıkların Allah’ın yarattığı gibi yaratmaları, O’nun rızık verdiği gibi rızık vermeleri gerekir. Eğer ortak koştuğunuz bu uydurma rab ve ilâhlar, kısmen dahi olsa böyle bir şey yapabiliyor iseler haydi -onların ibadeti hak ettiklerine dair iddianızın doğruluğunu ispat etmek üzere- bunu bana gösterin. Herkesçe malumdur ki bu uydurma mabudların herhangi bir şeyi yarattıklarını göstermelerine imkan yoktur. Çünkü sözü geçen bütün varlıkların yalnızca Allah tarafından yaratılmış olduğunu ve ortada buna aykırı olarak bilinen bir gerçek olmadığını kendileri de itiraf etmişlerdir. O halde onların uydurma mabudlarının kendisi sebebi ile ibadeti hak edecekleri herhangi bir şeye sahip olduğunu ispat etmekten yana âciz oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Ne var ki onların bu uydurma mabudlara olan ibadetleri bilgisizce ve basiretsizcedir. Hatta cahillik ve sapıklıktan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedir.” Çünkü onlar, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen ve diriltemeyen varlıklara ibadet ediyorlar. Buna karşılık her şeyi yaratan, rızık veren, her bir işin dizginlerini elinde bulunduran mutlak malike ihlâsla ibadeti terk ediyorlar.
Lukman 31:12
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:13
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:14
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:15
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:16
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:17
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:18
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:19
12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”
12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük)” en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.
Lukman 31:20
20- Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini, açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini görmez misiniz? Buna rağmen insanlar içinde hiçbir bilgi, rehber ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın tartışan kimseler vardır. 21- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?
20. Yüce Allah, kullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatmakta, onları bu nimetlere şükretmeye, onları görmeye ve onlardan gafil olmamaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde” güneş, ay ve yıldız gibi var “olanları da yerde olanları da” hayvanları, ağaçları, ekinleri, nehirleri, madenleri vb. “Allah’ın emrinize verdiğini” bunların tümünün, kulların faydasına amade kılınmış olduklarını gözlerinizle ve kalplerinizle “görmez misiniz?” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan... O’dur.”(el-Bakara, 2/29) buyruğuna benzemektedir. “açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini…” Yüce Allah, açık ve gizli nimetlerine sizleri gark etmiş bulunuyor. Bu nimetler, her tarafınızı kuşatmıştır. Biz, bunların bir kısmını biliyoruz, onların bir bölümü de bize gizlidir. Dünya nimetleri, din nimetleri, pek çok menfaatlerin elde edilmesi, zararların bizden uzak kılınması vb. gibi pek çok nimetler buna dahildir. O halde sizin göreviniz bu nimetlere karşı şükür vazifesini yerine getirmektir. Bu ise o nimetleri ihsan edeni sevmekle, O’na boyun eğmekle, bu nimetleri O’na itaat uğrunda kullanmakla, bunların hiçbirisini O’na isyan yolunda kullanmamakla olur. Ama bu ardı arkası kesilmeyen nimetlere rağmen “insanlar içinde” bu nimetlere şükretmeyip aksine nankörlük eden, dahası bunları ihsan edeni de inkâr edip kitaplarında indirmiş olduğu ve peygamberleri ile göndermiş olduğu hakkı reddeden “hiçbir bilgi” ve basireti olmadan, herhangi bir ilme dayanmadan “rehber” bu konuda hidâyet bulanlara uymadan “ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın” hakkı beyan eden apaydınlık bir kitabı böylelikle ilmi de olmaksızın “Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” İşte böyleleri kendi hallerine bırakılır ve akıllarına esen şekilde konuşmalarına müsaade edilir. Zira onlar, bu tartışmaları ile hakkı çürütmeye, peygamberin getirmiş olduğu yalnızca Allah’a ibadet etme emrini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Ancak bu tartışmaları ile ne aklî bir dayanağa ne de naklî bir dayanağa sahiptirler, ne de hidâyet bulan rehberlere uymaları söz konusudur. Böylelerinin Allah hakkındaki tartışmaları rehbersizdir, aksine sapkın ve saptırıcı olan atalarını taklide dayalıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 21. “Onlara: “Allah’ın” rasûlleri vasıtası ile “indirdiğine uyun.” Çünkü o haktır; “denildiğinde” ve onlara bu hakkın apaçık delilleri açıklandığında, buna karşı çıkarak “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” O nedenle -kim olursa olsun- biri, bir söz söyledi diye atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu terk edecek değiliz, “derler.” Yüce Allah hem onların bu iddialarını, hem de babalarının tuttukları yolu reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?” Onların ataları şeytanın çağrısını kabul ettiler, onun ardından yürüdüler. Böylelikle şeytanın öğrencilerinden oldular. Dalalet onları her bir yandan kuşatıverdi. Peki, bu durum onlara tâbi olmayı, onların yolundan yürümeyi mi gerektirir yoksa atalarının yolunu izlemekten sakınmalarını mı? Yine bu, hem atalarının hem atalarına uyanların da sapmış olduklarını mı ilan etmektedir? Diğer taraftan şeytanın, atalarını da kendilerini de çağırması onları sevdiğinden, onlara karşı muhabbetinden kaynaklanmamaktadır. Bu, ancak onlara beslediği bir düşmanlığın, onları tuzağa düşürmek isteyişinin bir sonucudur. Gerçek şu ki ona uyanlar, aslında şeytanın kendilerine üstün gelip yenik düşürdüğü düşmanlarındandır. Bunların çağrısını kabul etmeleri dolayısı ile cehennem azabını hak etmiş olmaları, şeytanın mutlu eden, onun için son derece sevindirici bir olaydır.
Lukman 31:21
20- Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini, açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini görmez misiniz? Buna rağmen insanlar içinde hiçbir bilgi, rehber ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın tartışan kimseler vardır. 21- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?
20. Yüce Allah, kullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatmakta, onları bu nimetlere şükretmeye, onları görmeye ve onlardan gafil olmamaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde” güneş, ay ve yıldız gibi var “olanları da yerde olanları da” hayvanları, ağaçları, ekinleri, nehirleri, madenleri vb. “Allah’ın emrinize verdiğini” bunların tümünün, kulların faydasına amade kılınmış olduklarını gözlerinizle ve kalplerinizle “görmez misiniz?” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan... O’dur.”(el-Bakara, 2/29) buyruğuna benzemektedir. “açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini…” Yüce Allah, açık ve gizli nimetlerine sizleri gark etmiş bulunuyor. Bu nimetler, her tarafınızı kuşatmıştır. Biz, bunların bir kısmını biliyoruz, onların bir bölümü de bize gizlidir. Dünya nimetleri, din nimetleri, pek çok menfaatlerin elde edilmesi, zararların bizden uzak kılınması vb. gibi pek çok nimetler buna dahildir. O halde sizin göreviniz bu nimetlere karşı şükür vazifesini yerine getirmektir. Bu ise o nimetleri ihsan edeni sevmekle, O’na boyun eğmekle, bu nimetleri O’na itaat uğrunda kullanmakla, bunların hiçbirisini O’na isyan yolunda kullanmamakla olur. Ama bu ardı arkası kesilmeyen nimetlere rağmen “insanlar içinde” bu nimetlere şükretmeyip aksine nankörlük eden, dahası bunları ihsan edeni de inkâr edip kitaplarında indirmiş olduğu ve peygamberleri ile göndermiş olduğu hakkı reddeden “hiçbir bilgi” ve basireti olmadan, herhangi bir ilme dayanmadan “rehber” bu konuda hidâyet bulanlara uymadan “ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın” hakkı beyan eden apaydınlık bir kitabı böylelikle ilmi de olmaksızın “Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” İşte böyleleri kendi hallerine bırakılır ve akıllarına esen şekilde konuşmalarına müsaade edilir. Zira onlar, bu tartışmaları ile hakkı çürütmeye, peygamberin getirmiş olduğu yalnızca Allah’a ibadet etme emrini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Ancak bu tartışmaları ile ne aklî bir dayanağa ne de naklî bir dayanağa sahiptirler, ne de hidâyet bulan rehberlere uymaları söz konusudur. Böylelerinin Allah hakkındaki tartışmaları rehbersizdir, aksine sapkın ve saptırıcı olan atalarını taklide dayalıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 21. “Onlara: “Allah’ın” rasûlleri vasıtası ile “indirdiğine uyun.” Çünkü o haktır; “denildiğinde” ve onlara bu hakkın apaçık delilleri açıklandığında, buna karşı çıkarak “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” O nedenle -kim olursa olsun- biri, bir söz söyledi diye atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu terk edecek değiliz, “derler.” Yüce Allah hem onların bu iddialarını, hem de babalarının tuttukları yolu reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?” Onların ataları şeytanın çağrısını kabul ettiler, onun ardından yürüdüler. Böylelikle şeytanın öğrencilerinden oldular. Dalalet onları her bir yandan kuşatıverdi. Peki, bu durum onlara tâbi olmayı, onların yolundan yürümeyi mi gerektirir yoksa atalarının yolunu izlemekten sakınmalarını mı? Yine bu, hem atalarının hem atalarına uyanların da sapmış olduklarını mı ilan etmektedir? Diğer taraftan şeytanın, atalarını da kendilerini de çağırması onları sevdiğinden, onlara karşı muhabbetinden kaynaklanmamaktadır. Bu, ancak onlara beslediği bir düşmanlığın, onları tuzağa düşürmek isteyişinin bir sonucudur. Gerçek şu ki ona uyanlar, aslında şeytanın kendilerine üstün gelip yenik düşürdüğü düşmanlarındandır. Bunların çağrısını kabul etmeleri dolayısı ile cehennem azabını hak etmiş olmaları, şeytanın mutlu eden, onun için son derece sevindirici bir olaydır.
Lukman 31:22
22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.
22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”
Lukman 31:23
22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.
22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”
Lukman 31:24
22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.
22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”
Lukman 31:25
25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.
25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.
Lukman 31:26
25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.
25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.
Lukman 31:27
25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.
25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.
Lukman 31:28
25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.
25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.
Lukman 31:29
29- Görmez misin ki Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 30- Bütün bunların sebebi şudur: Allah, hakkın ta kendisidir. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise bâtıldır ve Allah, çok yücedir, çok büyüktür.
29. Bu buyrukta da Yüce Allah, kâinatta tek başına tasarruf sahibi olduğunu, kâinatı idare ettiğini, geceyi gündüze, gündüzü de geceye eklemekte olduğunu, böylece bri geldi mi diğerinin gittiğini, tasarrufunun her şeyi kapsadığını ve bunu tek başına yaptığını ifade etmektedir. O, güneşe ve aya da boyun eğdirmiştir ve her ikisi de belli bir düzen içinde akıp gitmektedir. Onları yarattığı günden beri de bu düzenleri bozulmamıştır. Bu sayede kulların birtakım maslahatlarının, din ve dünyalarını ilgilendiren -ve kendisi ile ibret alıp yararlanacakları türden- menfaatleri gerçekleşmektedir. Güneş ve ayın “her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Bu süre geldi mi artık onların akıp gitmeleri son bulur. Onların güçleri işlemez olur. Bu ise güneşin dürüleceği, ayın ışığının söndürüleceği, dünyanın sona erip âhiret yurdunun başlayacağı vakit olan Kıyamet gününde olacaktır. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan” hayır ve şer hepsinden “haberdardır.” Bunlardan hiçbir şey O’na gizli saklı değildir. O, itaatkârları mükâfatlandırmak, isyankârları da cezalandırmak sureti ile bu amellerinizin karşılığını size verecektir.
30. “Bütün bunların” size azametine ve sıfatlarına dair yaptığı açıklamaların “sebebi şudur: Allah” zatında ve sıfatlarında “hakkın ta kendisidir.” Onun dini de haktır, rasûlleri haktır, azap tehdidi de haktır, O’na ibadet de hakkın ta kendisidir. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” zatı itibari ile de sıfatları itibari ile de “bâtıldır.” Eğer Yüce Allah, bu varlıkları var etmemiş olsa idi, bunlar kendiliklerinden var olamazdı. Eğer bu varlıkların canlılığını sürdürmelerine fırsat vermeyecek olsa, bu varlıkların hiçbirisi hayatta kalamaz. Bunlar, bu mahiyetleri ile batıl olduklarına göre onlara ibadet de batıl üstüne batıl olur. “Ve Allah çok yücedir.” Zatı ile bütün mahlukatının üstündedir. O’nun sıfatları da başka hiçbir varlığın sıfatıyla kıyas edilemeyecek kadar yüce ve üstündür. O, yaratılmışların üstündedir ve onların hepsini emri altına almıştır. “Çok büyüktür” zatı ve sıfatında büyüklük (kibriyâ) yalnız O’nundur. Göklerde ve yerdekilerin kalplerinde de kibriya yalnız O’nun hakkıdır.
Lukman 31:30
29- Görmez misin ki Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 30- Bütün bunların sebebi şudur: Allah, hakkın ta kendisidir. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise bâtıldır ve Allah, çok yücedir, çok büyüktür.
29. Bu buyrukta da Yüce Allah, kâinatta tek başına tasarruf sahibi olduğunu, kâinatı idare ettiğini, geceyi gündüze, gündüzü de geceye eklemekte olduğunu, böylece bri geldi mi diğerinin gittiğini, tasarrufunun her şeyi kapsadığını ve bunu tek başına yaptığını ifade etmektedir. O, güneşe ve aya da boyun eğdirmiştir ve her ikisi de belli bir düzen içinde akıp gitmektedir. Onları yarattığı günden beri de bu düzenleri bozulmamıştır. Bu sayede kulların birtakım maslahatlarının, din ve dünyalarını ilgilendiren -ve kendisi ile ibret alıp yararlanacakları türden- menfaatleri gerçekleşmektedir. Güneş ve ayın “her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Bu süre geldi mi artık onların akıp gitmeleri son bulur. Onların güçleri işlemez olur. Bu ise güneşin dürüleceği, ayın ışığının söndürüleceği, dünyanın sona erip âhiret yurdunun başlayacağı vakit olan Kıyamet gününde olacaktır. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan” hayır ve şer hepsinden “haberdardır.” Bunlardan hiçbir şey O’na gizli saklı değildir. O, itaatkârları mükâfatlandırmak, isyankârları da cezalandırmak sureti ile bu amellerinizin karşılığını size verecektir.
30. “Bütün bunların” size azametine ve sıfatlarına dair yaptığı açıklamaların “sebebi şudur: Allah” zatında ve sıfatlarında “hakkın ta kendisidir.” Onun dini de haktır, rasûlleri haktır, azap tehdidi de haktır, O’na ibadet de hakkın ta kendisidir. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” zatı itibari ile de sıfatları itibari ile de “bâtıldır.” Eğer Yüce Allah, bu varlıkları var etmemiş olsa idi, bunlar kendiliklerinden var olamazdı. Eğer bu varlıkların canlılığını sürdürmelerine fırsat vermeyecek olsa, bu varlıkların hiçbirisi hayatta kalamaz. Bunlar, bu mahiyetleri ile batıl olduklarına göre onlara ibadet de batıl üstüne batıl olur. “Ve Allah çok yücedir.” Zatı ile bütün mahlukatının üstündedir. O’nun sıfatları da başka hiçbir varlığın sıfatıyla kıyas edilemeyecek kadar yüce ve üstündür. O, yaratılmışların üstündedir ve onların hepsini emri altına almıştır. “Çok büyüktür” zatı ve sıfatında büyüklük (kibriyâ) yalnız O’nundur. Göklerde ve yerdekilerin kalplerinde de kibriya yalnız O’nun hakkıdır.
Lukman 31:31
31- Görmez misin ki gemiler, Allah’ın nimeti sayesinde denizde akıp gitmektedir? Bu, size delillerinden bir kısmını göstermesi içindir. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 32- Onları gölgelik gibi bir dalga kuşattığında dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da onlardan kimisi (imanla küfür arasında) orta bir yol tutar. Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.
31. Yani Yüce Allah’ın kudretinin, rahmetinin ve kullarına inâyetinin etkilerini görmez misin? O, denizi takdîri emri, lütuf ve ihsanı ile gemilerin onda akıp gitmelerine elverişli olacak şekilde amade kılmıştır. Bundan maksat ise “size delillerinden bir kısmını göstermesi”dir. Çünkü bunlardan yararlanılır ve bunlardan ibret alınır. “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Delillerden yararlanacak kimseler, sıkıntılara karşı çokça sabreden, rahat ve bolluk halinde de çokça şükreden, Allah’a itaate de O’na isyan etmemeye de ve O’nun acı takdirlerine karşı da çokça sabreden, Allah’ın dini ve dünyevi nimetlerine karşı O’na çokça şükreden kimselerdir.
32. Yüce Allah, insanların denizde yolculuk yapıp da dalgaların, üzerlerini gölge gibi kaplamasını ve onların, bu halde Allah’a ihlâs ile dua ettiklerini söz konusu etmektedir. “Onları kurtarıp karaya çıkarınca da” iki kısım olurlar: “Onlardan kimileri orta yolu tutar.” Yani gereği gibi, tam bir şekilde Allah’a şükretmez. Aksine günahkâr ve kendi nefislerine zulmeden kimseler olurlar. Diğer bir kesim ise Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eder, onları inkâr edip küfre sapar. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.” Bu gibi vefasızların vefasızlıklarından birisi de şudur: Bunlar, Rablerine “Eğer sen bizi bu denizden ve sıkıntıdan kurtaracak olursan şükredenlerden olacağız”, diyerek verdikleri sözlerinde durmayışlarıdır. Bunlar verdikleri bu sözü bozarlar, bunun gereğini yerine getirmezler. Bununla birlikte bu gibileri Allah’ın nimetlerini de inkâr eden “çok nankör” kimselerdir. Peki, Allah’ın böyle bir sıkıntıdan kurtarmış olduğu kimselere Allah’ın nimetlerine tam anlamı ile şükretmekten başka bir davranış yakışır mı?
Lukman 31:32
31- Görmez misin ki gemiler, Allah’ın nimeti sayesinde denizde akıp gitmektedir? Bu, size delillerinden bir kısmını göstermesi içindir. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 32- Onları gölgelik gibi bir dalga kuşattığında dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da onlardan kimisi (imanla küfür arasında) orta bir yol tutar. Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.
31. Yani Yüce Allah’ın kudretinin, rahmetinin ve kullarına inâyetinin etkilerini görmez misin? O, denizi takdîri emri, lütuf ve ihsanı ile gemilerin onda akıp gitmelerine elverişli olacak şekilde amade kılmıştır. Bundan maksat ise “size delillerinden bir kısmını göstermesi”dir. Çünkü bunlardan yararlanılır ve bunlardan ibret alınır. “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Delillerden yararlanacak kimseler, sıkıntılara karşı çokça sabreden, rahat ve bolluk halinde de çokça şükreden, Allah’a itaate de O’na isyan etmemeye de ve O’nun acı takdirlerine karşı da çokça sabreden, Allah’ın dini ve dünyevi nimetlerine karşı O’na çokça şükreden kimselerdir.
32. Yüce Allah, insanların denizde yolculuk yapıp da dalgaların, üzerlerini gölge gibi kaplamasını ve onların, bu halde Allah’a ihlâs ile dua ettiklerini söz konusu etmektedir. “Onları kurtarıp karaya çıkarınca da” iki kısım olurlar: “Onlardan kimileri orta yolu tutar.” Yani gereği gibi, tam bir şekilde Allah’a şükretmez. Aksine günahkâr ve kendi nefislerine zulmeden kimseler olurlar. Diğer bir kesim ise Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eder, onları inkâr edip küfre sapar. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.” Bu gibi vefasızların vefasızlıklarından birisi de şudur: Bunlar, Rablerine “Eğer sen bizi bu denizden ve sıkıntıdan kurtaracak olursan şükredenlerden olacağız”, diyerek verdikleri sözlerinde durmayışlarıdır. Bunlar verdikleri bu sözü bozarlar, bunun gereğini yerine getirmezler. Bununla birlikte bu gibileri Allah’ın nimetlerini de inkâr eden “çok nankör” kimselerdir. Peki, Allah’ın böyle bir sıkıntıdan kurtarmış olduğu kimselere Allah’ın nimetlerine tam anlamı ile şükretmekten başka bir davranış yakışır mı?
Lukman 31:33
33- Ey insanlar! Rabbinize karşı takvalı olun ve babanın oğluna, oğlun da babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı bir günden korkun. Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah ile aldatmasın.
33. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarını terk etmekten demek olan takvâyı insanlara emretmekte; herkesin kendisinden başka hiçbir şeyi önemsemeyip hiçbir şeye aldırmayacağı o zorlu gün olan Kıyamet gününden korkmaları gerektiğine de dikkatlerini çekmektedir:“Babanın oğluna, oğlun da babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı bir günden korkun.” Bular birbirlerinin ne iyiliklerine bir şey katabilecek, ne de kötülüklerinden bir şey eksiltebilecektir. Çünkü her bir kulun ameli, artık tamamlanmış ve onun alacağı karşılık da kesinleşmiş olacaktır. Yüce Allah'ın bu dehşetli güne dikkatleri çekmesi, kula takva konusunda güç verecek ve bunu ona kolaylaştıracak bir husustur. Bu da Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Onlara kendilerini mutluluğa ulaştıracak takvâyı emretmekte ve bundan dolayı da onlara mükâfat vaat etmektedir. Yine onları cezaya karşı da uyarmakta ve öğütlerle, korkutucu şeyleri haber vermekle de onları uyarmaktadır. Ey âlemlerin Rabbi! Bundan dolayı sana hamd-ü senalar olsun. “Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır.” Bundan şüpheye düşmeyin. Bu vaadi doğru kabul etmeyen kimseler gibi amellerde bulunmayın. O nedenle Yüce Allah:“O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın” buyurmaktadır. Ynai dünya hayatı süsü, allı pullu hali, içindeki fitne ve imtihan araçları ile sizleri aldatmasın. “O çok aldatıcı” olan şeytan “da sakın sizi Allah ile aldatmasın.” Şeytan, her zaman için insanı aldatmakta ve hiçbir zaman onun yakasını bırakmamaktadır. Yüce Allah’ın kulları üzerinde bir hakkı vardır. Şöyle ki O, amellerinin karşılığını kendilerine vermek ve kullar onun hakkını eksiksiz olarak yerine mi getirmişlerdir yoksa bu konuda kusurlu mu hareket etmişlerdir diye ortaya çıkarmak için bir süre belirlemiş ve onlara bunu vaat etmiştir. O halde bu, önemsenmesi gereken bir husustur. Kulun bunu daima gözünün önünde bulundurması ve uğrunda didinip duracağı ana sermayesi yapması gerekir. Böyle bir maksadın önündeki en büyük engel ise şüphesiz fitneye düşüren dünya ve kötülükleri güzel göstererek vesvese veren şeytandır. O nedenle Yüce Allah kullarına hem dünyaya aldanmalarını hem de o çok aldatıcının kendilerini Allah ile aldatmasına kanmalarını yasaklamaktadır:“Şeytan onlara vaatlerde bulunur, olmayacak kuruntulara sürükler. Oysa şeytan kendilerine aldatmadan başka bir şey vaat etmez.”(en-Nisâ, 4/120)
Lukman 31:34
34- Şüphesiz kıyametin bilgisi, Allah katındadır. Yağmuru O indirir ve rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.
34. Yüce Allah’ın ilminin görüneni ve görünmeyeni, gizlilikleri ve açıkları kuşattığı bilinen bir husustur. Allah, bazen kullarını gaybî pek çok husustan haberdar edebilir. Burada sözü edilen beş husus ise bütün mahlukattan gizleyip kendine sakladığı hususlardandır. Başkaları şöyle dursun bunları ne mürsel bir peygamber ne de mukarreb bir melek bilebilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kıyametin bilgisi, Allah katındadır.” Onun ne zaman kopacağını O bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sana Kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin yanındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır o. O size ancak ansızın gelir.”(el-A’râf, 7/187)“Yağmuru O indirir.” Onu indiren ve ne zaman ineceğini bilen, yalnızca O’dur. “Rahimlerde olanı O bilir.” Rahimlerde olanı var eden, ne olduğunu bilen, erkek midir, dişi midir bunu da bilen, O’dur. Bundan dolayı rahimlerde olanlarla görevli olan melek Rabbine:“O erkek mi olacak kız mı?”, diye sorar. Yüce Allah da dilediği hükmü verir.[5]“Hiç kimse yarın” gerek dinî, gerek dünyevî hususlarla ilgili olarak “ne kazanacağını bilemez.”“Yine hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez.” Aksine bütün bunları bilen sadece ve sadece Yüce Allah’tır. Yüce Allah, bütün bu hususların bilgisinin özellikle kendisi için söz konusu olduğunu belirttikten sonra genel olarak ilminin her şeyi kuşattığını da belirterek:“Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” buyurmaktadır. O’nun bilgisi gizlilikleri de açıkta olanları da, sırları ve gizlilikleri de kuşatmıştır. Kullardan bu beş hususun bilgisini saklamış olması da O’nun eksiksiz hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü bunların gizli olmasında, bu husus üzerinde düşünenlere kapalı kalmayacak pek çok maslahatlar vardır.
Lokmân Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ve yardımıyla- burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***