Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Sebe' 34:1 – Fatır 35:45

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Sebe' 34:1
  2. Sebe' 34:2
  3. Sebe' 34:3
  4. Sebe' 34:4
  5. Sebe' 34:5
  6. Sebe' 34:6
  7. Sebe' 34:7
  8. Sebe' 34:8
  9. Sebe' 34:9
  10. Sebe' 34:10
  11. Sebe' 34:11
  12. Sebe' 34:12
  13. Sebe' 34:13
  14. Sebe' 34:14
  15. Sebe' 34:15
  16. Sebe' 34:16
  17. Sebe' 34:17
  18. Sebe' 34:18
  19. Sebe' 34:19
  20. Sebe' 34:20
  21. Sebe' 34:21
  22. Sebe' 34:22
  23. Sebe' 34:23
  24. Sebe' 34:24
  25. Sebe' 34:25
  26. Sebe' 34:26
  27. Sebe' 34:27
  28. Sebe' 34:28
  29. Sebe' 34:29
  30. Sebe' 34:30
  31. Sebe' 34:31
  32. Sebe' 34:32
  33. Sebe' 34:33
  34. Sebe' 34:34
  35. Sebe' 34:35
  36. Sebe' 34:36
  37. Sebe' 34:37
  38. Sebe' 34:38
  39. Sebe' 34:39
  40. Sebe' 34:40
  41. Sebe' 34:41
  42. Sebe' 34:42
  43. Sebe' 34:43
  44. Sebe' 34:44
  45. Sebe' 34:45
  46. Sebe' 34:46
  47. Sebe' 34:47
  48. Sebe' 34:48
  49. Sebe' 34:49
  50. Sebe' 34:50
  51. Sebe' 34:51
  52. Sebe' 34:52
  53. Sebe' 34:53
  54. Sebe' 34:54
  55. Fatır 35:1
  56. Fatır 35:2
  57. Fatır 35:3
  58. Fatır 35:4
  59. Fatır 35:5
  60. Fatır 35:6
  61. Fatır 35:7
  62. Fatır 35:8
  63. Fatır 35:9
  64. Fatır 35:10
  65. Fatır 35:11
  66. Fatır 35:12
  67. Fatır 35:13
  68. Fatır 35:14
  69. Fatır 35:15
  70. Fatır 35:16
  71. Fatır 35:17
  72. Fatır 35:18
  73. Fatır 35:19
  74. Fatır 35:20
  75. Fatır 35:21
  76. Fatır 35:22
  77. Fatır 35:23
  78. Fatır 35:24
  79. Fatır 35:25
  80. Fatır 35:26
  81. Fatır 35:27
  82. Fatır 35:28
  83. Fatır 35:29
  84. Fatır 35:30
  85. Fatır 35:31
  86. Fatır 35:32
  87. Fatır 35:33
  88. Fatır 35:34
  89. Fatır 35:35
  90. Fatır 35:36
  91. Fatır 35:37
  92. Fatır 35:38
  93. Fatır 35:39
  94. Fatır 35:40
  95. Fatır 35:41
  96. Fatır 35:42
  97. Fatır 35:43
  98. Fatır 35:44
  99. Fatır 35:45

Sebe' 34:1

1- Hamd, göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız kendisinin olan o Allah’a mahsustur. Âhirette de hamd yalnız O’na mahsustur. O, Hakîmdir, Habîrdir. 2- O, yere gireni de oradan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. O, Rahîmdir, Ğafûrdur. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Hamd, övgüye değer sıfatlar ve güzel fiiller sebebiyle övgüde bulunmak demektir. Hamd yalnız Yüce Allah’a mahsustur. O, bütün sıfatları dolayısı ile övülür. Zira bu sıfatlar, eksikliğin söz konusu olmadığı kemal sıfatlarıdır. Fiilleri dolayısıyla da övülür. Çünkü bu fiiller, lütuf ve adalet dairesinde döner durur. Lütfu sebebiyle O’na övgüler düzülür ve şükredilir, adaleti sebebi ile de övülür ve hikmeti itiraf edilir. O, burada kendi zatını övmektedir. Çünkü “göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız” O’nundur. Yani bütün bu varlıklar üzerinde hükümranlık O’na aittir. Hepsi, O’nun kullarıdır. O onlar üzerinde övülmeyi gerektirecek şekilde tasarrufta bulunmaktadır. “Âhirette de hamd yalnız O’na mahsustur.” Övgüsü ve yüceltilmesi, dünyada olduğundan çok daha ileri derecede ahirette açığa çıkacaktır. Yüce Allah, yaratılmışlar arasındaki hükmünü verince insanlar ve diğer bütün yaratılmışlar, O’nun verdiği hükmü, adaletinin mükemmelliğini, hükmündeki hikmetinin eşsizliğini görecekler ve bundan dolayı O’na övgüde bulunacaklardır. Hatta cehennem ile cezalandırılacak kimseler dahi kalpleri ile O’na övgüde bulunup boyun eğeceklerdir. Azaplarının, amellerinin bir neticesi olduğunu, O’nun cezalandırılmalarına dair hükmünün adaletli olduğunu kabul edeceklerdir. Nimet ve mükâfat yurdunda (cennette) onun hamdinin ortaya çıkışına gelince bu husustaki haberler sayılamayacak kadar çoktur ve bu konuda nakli ve aklî deliller birbiri ile uyum arzetmektedir. Cennetlikler cennette Yüce Allah’ın ardı arkası kesilmeyen nimetlerini, kesintisiz hayırlarını, bereketlerinin çokluğunu, bağışlarının uçsuz bucaksız olacağını göreceklerdir. Öyle ki cennet ehlinin kalbinde ne kadar temenni, ne kadar istek varsa her birisine, temenni edip istediklerinden çok daha fazlası verilecektir. Hatta temennilerinin ulaşamayacağı, kalplerinden geçmeyen pek çok hayırlara ereceklerdir. Böyle bir durumda Rablerine nasıl hamd edecekleri/övgüde bulunacakları tasavvur edilebilir mi? Cennette Allah’ı hakkı ile tanımaya engel teşkil eden arızi sebepler, O’nu sevmenin, O’ndan övgü ile söz etmenin önündeki engeller tamamen ortadan kalkmış olacaktır. Bu da cennet ehli tarafından her türlü nimetten daha çok sevilecek bir şey ve her bir zevkten daha lezzetlidir. Bundan dolayı cennet ehli Yüce Allah’ı görüp de kendilerine hitap edeceği vakit, O’nun sözünü işiteceklerinde, içinde bulundukları bütün nimetleri unuturlar. Cennette Allah’ı zikretmeleri, bütün vakitlerde tıpkı nefes alıp vermeleri gibi kesintisiz olur. Buna bir de O’na hamd-u senalarda bulunmalarını gerektirecek şekilde cennette her vakit Rablerinin azametini, celalini, cemalini, kemalinin genişliğininin ortaya çıkacağını ekleyecek olursak durumu varın siz düşünün. “O Hakîmdir.” Yani yönetiminde ve idaresinde, verdiği emir ve yasaklarında hikmeti sonsuz olandır. “Habîrdir.” Bütün işlerin gizliliklerini, saklı olan hallerini bilir, hepsinden haberdardır. Yüce Allah daha sonra ilminin genişliğini etraflı bir şekilde dile getirerek şöyle buyurmaktadır: 2. “O, yere” yağmur, tohum ve canlı kabilinden “gireni de oradan” çeşitli bitkilerden ve canlı türlerinden “çıkanı da gökten” hükümler, rızıklar ve kaderler kabilinden “ineni de oraya” melekler, ruhlar ve bunun dışındaki şeylerden “yükseleni de bilir.” Yüce Allah, yarattıklarını, onlardaki hikmetini ve bütün hallerini bildiğini söz konusu ettikten sonra da onlara olan mağfiret ve rahmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, Rahîmdir, Ğafûrdur.” Yani rahmet ve mağfiret O’nun sıfatıdır. Bunların tecellileri de kesintisiz olarak her zaman kulların üzerine bunları gerektiren amellerde bulunmalarına göre iner.

Sebe' 34:2

1- Hamd, göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız kendisinin olan o Allah’a mahsustur. Âhirette de hamd yalnız O’na mahsustur. O, Hakîmdir, Habîrdir. 2- O, yere gireni de oradan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. O, Rahîmdir, Ğafûrdur. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Hamd, övgüye değer sıfatlar ve güzel fiiller sebebiyle övgüde bulunmak demektir. Hamd yalnız Yüce Allah’a mahsustur. O, bütün sıfatları dolayısı ile övülür. Zira bu sıfatlar, eksikliğin söz konusu olmadığı kemal sıfatlarıdır. Fiilleri dolayısıyla da övülür. Çünkü bu fiiller, lütuf ve adalet dairesinde döner durur. Lütfu sebebiyle O’na övgüler düzülür ve şükredilir, adaleti sebebi ile de övülür ve hikmeti itiraf edilir. O, burada kendi zatını övmektedir. Çünkü “göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız” O’nundur. Yani bütün bu varlıklar üzerinde hükümranlık O’na aittir. Hepsi, O’nun kullarıdır. O onlar üzerinde övülmeyi gerektirecek şekilde tasarrufta bulunmaktadır. “Âhirette de hamd yalnız O’na mahsustur.” Övgüsü ve yüceltilmesi, dünyada olduğundan çok daha ileri derecede ahirette açığa çıkacaktır. Yüce Allah, yaratılmışlar arasındaki hükmünü verince insanlar ve diğer bütün yaratılmışlar, O’nun verdiği hükmü, adaletinin mükemmelliğini, hükmündeki hikmetinin eşsizliğini görecekler ve bundan dolayı O’na övgüde bulunacaklardır. Hatta cehennem ile cezalandırılacak kimseler dahi kalpleri ile O’na övgüde bulunup boyun eğeceklerdir. Azaplarının, amellerinin bir neticesi olduğunu, O’nun cezalandırılmalarına dair hükmünün adaletli olduğunu kabul edeceklerdir. Nimet ve mükâfat yurdunda (cennette) onun hamdinin ortaya çıkışına gelince bu husustaki haberler sayılamayacak kadar çoktur ve bu konuda nakli ve aklî deliller birbiri ile uyum arzetmektedir. Cennetlikler cennette Yüce Allah’ın ardı arkası kesilmeyen nimetlerini, kesintisiz hayırlarını, bereketlerinin çokluğunu, bağışlarının uçsuz bucaksız olacağını göreceklerdir. Öyle ki cennet ehlinin kalbinde ne kadar temenni, ne kadar istek varsa her birisine, temenni edip istediklerinden çok daha fazlası verilecektir. Hatta temennilerinin ulaşamayacağı, kalplerinden geçmeyen pek çok hayırlara ereceklerdir. Böyle bir durumda Rablerine nasıl hamd edecekleri/övgüde bulunacakları tasavvur edilebilir mi? Cennette Allah’ı hakkı ile tanımaya engel teşkil eden arızi sebepler, O’nu sevmenin, O’ndan övgü ile söz etmenin önündeki engeller tamamen ortadan kalkmış olacaktır. Bu da cennet ehli tarafından her türlü nimetten daha çok sevilecek bir şey ve her bir zevkten daha lezzetlidir. Bundan dolayı cennet ehli Yüce Allah’ı görüp de kendilerine hitap edeceği vakit, O’nun sözünü işiteceklerinde, içinde bulundukları bütün nimetleri unuturlar. Cennette Allah’ı zikretmeleri, bütün vakitlerde tıpkı nefes alıp vermeleri gibi kesintisiz olur. Buna bir de O’na hamd-u senalarda bulunmalarını gerektirecek şekilde cennette her vakit Rablerinin azametini, celalini, cemalini, kemalinin genişliğininin ortaya çıkacağını ekleyecek olursak durumu varın siz düşünün. “O Hakîmdir.” Yani yönetiminde ve idaresinde, verdiği emir ve yasaklarında hikmeti sonsuz olandır. “Habîrdir.” Bütün işlerin gizliliklerini, saklı olan hallerini bilir, hepsinden haberdardır. Yüce Allah daha sonra ilminin genişliğini etraflı bir şekilde dile getirerek şöyle buyurmaktadır: 2. “O, yere” yağmur, tohum ve canlı kabilinden “gireni de oradan” çeşitli bitkilerden ve canlı türlerinden “çıkanı da gökten” hükümler, rızıklar ve kaderler kabilinden “ineni de oraya” melekler, ruhlar ve bunun dışındaki şeylerden “yükseleni de bilir.” Yüce Allah, yarattıklarını, onlardaki hikmetini ve bütün hallerini bildiğini söz konusu ettikten sonra da onlara olan mağfiret ve rahmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, Rahîmdir, Ğafûrdur.” Yani rahmet ve mağfiret O’nun sıfatıdır. Bunların tecellileri de kesintisiz olarak her zaman kulların üzerine bunları gerektiren amellerde bulunmalarına göre iner.

Sebe' 34:3

3- Kafirler:“Bize kıyamet gelmeyecek!” dediler. De ki:“Hayır! Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir. Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz. Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” 4- Bu, iman edip salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır. 5- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya, işte onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. 3. Yüce Allah, zatını vasfettiği hususlarla azametini beyan ettikten -ki bu O’nun tazim ve takdis edilmesini ve O’na iman etmeyi gerektirir- sonra insan sınıflarını söz konusu etmektedir. Bir kesim, Rabbini hakkı ile tanımamakta, O’nu hak ettiği şekilde tazim etmemektedir. Aksine O’nu, O’nun öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu ve kıyametin kopacağını inkâr etmiş, bu hususta peygamberlerine karşı çıkmışlardır. Şöyle buyurmaktadır:“Kafirler” yani Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine küfredenler, küfürleri sebebi ile: “Bize kıyamet gelmeyecek” yani her şey dünya hayatından ibarettir, kimimiz ölürüz, kimimiz de yaşarız, “dediler.” Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlerini ret ve iptal etmesini, öldükten sonra dirilişin gerçekleşeceğine ve kıyametin mutlaka gelip onları bulacağına dair yemin etmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir.” Buna dair de bir delil getirmiştir ki onu kabul eden kimse, zorunlu olarak öldükten sonra dirilişi de tasdik etmek durumundadır. Bu delil ise Yüce Allah’ın geniş ve her şeyi kuşatan ilmidir. Bu sebeple Rabbini:“Gaybı bilen” diye vasfetmiştir. Gayb, gözlerimizden ve ilmimizden gizli olan şeylerdir. O, gaybı biliyor; ya görülenlere ne demeli!? Daha sonra ilminin kapsamlılığına dair ifadeyi pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz.” Her şeyi hem zatları ile hem cüzleri ile bilir. Hatta parçanın en küçük bölümü olan ve miktarı miskal/ağırlık diye ifade edilen en küçük ağırlıklar [atomlar], O’nun bilgisinin dışında değildir. “Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” İlmi, onları kuşatmış, kalemi de kaydetmiştir. Apaçık kitap da oları içermektedir ki bu kitap, Levh-i Mahfuz’dur. Zerre ağırlığı bir şey ve bundan daha aşağısı, hiçbir vakit O’nun bilgisinden gizli kalmadığına göre yerin ölülerden neleri eksilttiğini ve cesetlerinden geriye ne kaldığını bilen, elbette ve öncelikli olarak onları diriltmeye kadirdir. Onları diriltmek hiçbir şekilde bu her şeyi kuşatan bilgiden daha çok hayret edilecek bir şey değildir. 4. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin maksadını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu, iman edip” yani kalpleri ile Allah’ı ve peygamberlerini kesin olarak tasdik edip imanlarını tasdik etmek üzere de “salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. İşte onlar için” iman ve amelleri dolayısı ile günahları için “mağfiret” vardır ki bununla her türlü kötülük ve ceza bertaraf edilir; ihsanları sebebi ile de “tükenmez bir rızık vardır.” Bununla da her türlü istek ve arzuları, dilek ve temennileri gerçekleşir. 5. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya” yani onları inkara, onları getirenin ve indirenin -ölümden sonra tekrar yaratmakta aciz olduğunu ileri sürdükleri gibi- bu hususta da aciz olduğunu iddia etmek üzere çabalayanlar; “işte onlar için can yakıcı” yani bedenlerine ve kalplerine acı ve ızdırap verici “feci bir azap vardır.”

Sebe' 34:4

3- Kafirler:“Bize kıyamet gelmeyecek!” dediler. De ki:“Hayır! Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir. Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz. Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” 4- Bu, iman edip salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır. 5- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya, işte onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. 3. Yüce Allah, zatını vasfettiği hususlarla azametini beyan ettikten -ki bu O’nun tazim ve takdis edilmesini ve O’na iman etmeyi gerektirir- sonra insan sınıflarını söz konusu etmektedir. Bir kesim, Rabbini hakkı ile tanımamakta, O’nu hak ettiği şekilde tazim etmemektedir. Aksine O’nu, O’nun öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu ve kıyametin kopacağını inkâr etmiş, bu hususta peygamberlerine karşı çıkmışlardır. Şöyle buyurmaktadır:“Kafirler” yani Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine küfredenler, küfürleri sebebi ile: “Bize kıyamet gelmeyecek” yani her şey dünya hayatından ibarettir, kimimiz ölürüz, kimimiz de yaşarız, “dediler.” Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlerini ret ve iptal etmesini, öldükten sonra dirilişin gerçekleşeceğine ve kıyametin mutlaka gelip onları bulacağına dair yemin etmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir.” Buna dair de bir delil getirmiştir ki onu kabul eden kimse, zorunlu olarak öldükten sonra dirilişi de tasdik etmek durumundadır. Bu delil ise Yüce Allah’ın geniş ve her şeyi kuşatan ilmidir. Bu sebeple Rabbini:“Gaybı bilen” diye vasfetmiştir. Gayb, gözlerimizden ve ilmimizden gizli olan şeylerdir. O, gaybı biliyor; ya görülenlere ne demeli!? Daha sonra ilminin kapsamlılığına dair ifadeyi pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz.” Her şeyi hem zatları ile hem cüzleri ile bilir. Hatta parçanın en küçük bölümü olan ve miktarı miskal/ağırlık diye ifade edilen en küçük ağırlıklar [atomlar], O’nun bilgisinin dışında değildir. “Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” İlmi, onları kuşatmış, kalemi de kaydetmiştir. Apaçık kitap da oları içermektedir ki bu kitap, Levh-i Mahfuz’dur. Zerre ağırlığı bir şey ve bundan daha aşağısı, hiçbir vakit O’nun bilgisinden gizli kalmadığına göre yerin ölülerden neleri eksilttiğini ve cesetlerinden geriye ne kaldığını bilen, elbette ve öncelikli olarak onları diriltmeye kadirdir. Onları diriltmek hiçbir şekilde bu her şeyi kuşatan bilgiden daha çok hayret edilecek bir şey değildir. 4. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin maksadını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu, iman edip” yani kalpleri ile Allah’ı ve peygamberlerini kesin olarak tasdik edip imanlarını tasdik etmek üzere de “salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. İşte onlar için” iman ve amelleri dolayısı ile günahları için “mağfiret” vardır ki bununla her türlü kötülük ve ceza bertaraf edilir; ihsanları sebebi ile de “tükenmez bir rızık vardır.” Bununla da her türlü istek ve arzuları, dilek ve temennileri gerçekleşir. 5. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya” yani onları inkara, onları getirenin ve indirenin -ölümden sonra tekrar yaratmakta aciz olduğunu ileri sürdükleri gibi- bu hususta da aciz olduğunu iddia etmek üzere çabalayanlar; “işte onlar için can yakıcı” yani bedenlerine ve kalplerine acı ve ızdırap verici “feci bir azap vardır.”

Sebe' 34:5

3- Kafirler:“Bize kıyamet gelmeyecek!” dediler. De ki:“Hayır! Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir. Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz. Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” 4- Bu, iman edip salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır. 5- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya, işte onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. 3. Yüce Allah, zatını vasfettiği hususlarla azametini beyan ettikten -ki bu O’nun tazim ve takdis edilmesini ve O’na iman etmeyi gerektirir- sonra insan sınıflarını söz konusu etmektedir. Bir kesim, Rabbini hakkı ile tanımamakta, O’nu hak ettiği şekilde tazim etmemektedir. Aksine O’nu, O’nun öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu ve kıyametin kopacağını inkâr etmiş, bu hususta peygamberlerine karşı çıkmışlardır. Şöyle buyurmaktadır:“Kafirler” yani Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine küfredenler, küfürleri sebebi ile: “Bize kıyamet gelmeyecek” yani her şey dünya hayatından ibarettir, kimimiz ölürüz, kimimiz de yaşarız, “dediler.” Yüce Allah, Rasûlüne onların sözlerini ret ve iptal etmesini, öldükten sonra dirilişin gerçekleşeceğine ve kıyametin mutlaka gelip onları bulacağına dair yemin etmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o, elbette size gelecektir.” Buna dair de bir delil getirmiştir ki onu kabul eden kimse, zorunlu olarak öldükten sonra dirilişi de tasdik etmek durumundadır. Bu delil ise Yüce Allah’ın geniş ve her şeyi kuşatan ilmidir. Bu sebeple Rabbini:“Gaybı bilen” diye vasfetmiştir. Gayb, gözlerimizden ve ilmimizden gizli olan şeylerdir. O, gaybı biliyor; ya görülenlere ne demeli!? Daha sonra ilminin kapsamlılığına dair ifadeyi pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’na gizli kalmaz.” Her şeyi hem zatları ile hem cüzleri ile bilir. Hatta parçanın en küçük bölümü olan ve miktarı miskal/ağırlık diye ifade edilen en küçük ağırlıklar [atomlar], O’nun bilgisinin dışında değildir. “Bundan daha küçük ya da büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” İlmi, onları kuşatmış, kalemi de kaydetmiştir. Apaçık kitap da oları içermektedir ki bu kitap, Levh-i Mahfuz’dur. Zerre ağırlığı bir şey ve bundan daha aşağısı, hiçbir vakit O’nun bilgisinden gizli kalmadığına göre yerin ölülerden neleri eksilttiğini ve cesetlerinden geriye ne kaldığını bilen, elbette ve öncelikli olarak onları diriltmeye kadirdir. Onları diriltmek hiçbir şekilde bu her şeyi kuşatan bilgiden daha çok hayret edilecek bir şey değildir. 4. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin maksadını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu, iman edip” yani kalpleri ile Allah’ı ve peygamberlerini kesin olarak tasdik edip imanlarını tasdik etmek üzere de “salih ameller işleyenleri mükâfatlandırması içindir. İşte onlar için” iman ve amelleri dolayısı ile günahları için “mağfiret” vardır ki bununla her türlü kötülük ve ceza bertaraf edilir; ihsanları sebebi ile de “tükenmez bir rızık vardır.” Bununla da her türlü istek ve arzuları, dilek ve temennileri gerçekleşir. 5. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlar var ya” yani onları inkara, onları getirenin ve indirenin -ölümden sonra tekrar yaratmakta aciz olduğunu ileri sürdükleri gibi- bu hususta da aciz olduğunu iddia etmek üzere çabalayanlar; “işte onlar için can yakıcı” yani bedenlerine ve kalplerine acı ve ızdırap verici “feci bir azap vardır.”

Sebe' 34:6

7- O kafirler dediler ki:“(Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” 8- “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Hayır, âhirete iman etmeyenler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. 9- Gerek gökte gerek yerde önlerinde ve arkalarında bulunanlara hiç bakmazlar mı? Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır. 7. “O kafirler” yalanlamak, alay etmek ve dirilişin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmek üzere “dediler ki: (Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” Bu adam ile kastettikleri, Allah Rasûlüdür. Onlara göre o, garip karşılanacak bir şeyler bildirmektedir. O kadar ki onlara göre o, seyredilecek ve söyledikleri ile alay edilecek kadar hayret edilecek bir haldedir. O nedenle şöyle diyorlar:“Çürüyüp darmadağın olduktan sonra, eklemler parçalanıp ayrıldıktan, organlar yok olup gittikten sonra nasıl olur da yeniden yaratılacaksınız, diyebiliyor bu adam?” 8. “Bunları söyleyen kişi, bu sözleri ile “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor” O’na karşı cüretkârlık ederek mi bu sözleri söyler, “yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Eğer öyleyse bu söyledikleri garip karşılanmaz. Çünkü delilik çeşit çeşittir. Bütün bu söyledikleri, inat ve zulüm üzere söylenmiştir. Yoksa onlar, peygamberin insanların en doğru sözlüsü ve en akıllısı olduğunu kesinlikle biliyorlardı. Bunu bildikleri için de düşmanlıklarını tekrar tekrar ortaya koydular, insanları onun sözlerini dinlemekten engellemek için canlarını ve mallarını feda ettiler. Ey temiz olmayan akıl sahipleri! Gerçekten o, yalan söyleyen bir deli olsaydı, sizin onun söylediklerine kulak vermemeniz, onun çağrısına hiçbir şekilde aldırış etmemeniz gerekirdi. Çünkü akıllı bir kimsenin, delinin söylediklerine hiçbir şekilde önem vermemesi yahut onun söylediği sözün bu kadar ileri derecede kendisini etkilememesi gerekirdi. Sizin inadınız ve zulmünüz olmasaydı hiç şüphesiz onun çağrısını kabul etmekte elinizi çabuk tutardınız. Ancak:“O âyetler ve korkutmalar iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.”(Yunus, 10/21) Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:“Hayır, âhirete iman etmeyenler” ki onlardan bir kısmı da bu sözleri söyleyenlerdir “azap ve uzak bir sapıklık içindedirler.” Büyük bir bedbahtlık ve doğruya hiçbir şekilde yakınlığı bulunmayan, haktan alabildiğine uzak bir sapıklık içindedirler. Allah’ın, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkâr edişlerinden, bunu bildiren Rasûlünü yalanlayarak onunla alay edişlerinden, onun getirdiklerinin hak olduğunu kesin olarak bildikleri halde hakkı batıl, batıl ve sapıklığı ise hak ve hidâyet olarak görmelerinden daha ileri derecede bir bedbahtlık ve sapıklık olabilir mi? 9. Daha sonra Yüce Allah, dikkatlerini aklî bir delile çekmektedir. Bu delil, öldükten sonra dirilişin gördükleri gibi uzak olmadığını göstermektedir. Eğer önlerinde ve arkalarında bulunan semaya ve arza bakacak olsalar hiç şüphesiz Yüce Allah’ın bunlardaki göz kamaştırıcı kudretini görürler, en ileri ilim adamlarını bile dehşete düşürecek boyutlardaki azametine tanık olurlardı. Göklerin ve yerin yaratılmasının, bunların büyüklüklerinin ve her ikisinde bulunan bunca mahlukatın var edilişinin, öldükten sonra insanların kabirlerinden diri olarak çıkarılmasından daha muazzam olduğunu anlarlardı. Peki, bundan daha büyük şeyleri tasdik ettikleri halde öldükten sonra dirilişi yalanlamaya onları iten nedir? Evet, şüphesiz ki bu, şu ana kadar gaybî bir haberdir. Onlar bunu görmemektedirler. İşte onu yalanlayışlarının sebebi de budur. Allah da şöyle buyurmaktadır:“Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine” azaptan “parçalar düşürürüz.” Çünkü gökler ve yer, bizim irademiz ve emrimiz altındadır. Emir verecek olursak, bize karşı gelemezler. Öyleyse yalanlamalarınız üzere ısrar etmekten sakının. Yoksa sizi en ağır cezalarla cezalandırırız. “Şüphesiz bunda” göklerin, yerin ve her ikisinde bulunan bunca varlıkların yaratılmasında Rabbine “yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır.” Kulun Yüce Allah’a yönelişi ne kadar büyük olursa, ilâhî delillerden yararlanması da o kadar büyük olur. Çünkü Rabbine yönelen kimse O’na dönmüştür. Böyle bir kimsenin iradesi ve bütün gayreti Rabbinin rızasına yöneliktir. Bütün işlerinde Rabbine döner. Bu yüzden Rabbine oldukça yakındır. Onun Allah’ı razı edecek şeylerle uğraşmaktan başka hiçbir gayesi yoktur. Mahlukata bakışı da tefekkür ve ibret bakışıdır. Faydasız ve gafilane bir bakış değildir.

Sebe' 34:7

7- O kafirler dediler ki:“(Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” 8- “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Hayır, âhirete iman etmeyenler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. 9- Gerek gökte gerek yerde önlerinde ve arkalarında bulunanlara hiç bakmazlar mı? Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır. 7. “O kafirler” yalanlamak, alay etmek ve dirilişin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmek üzere “dediler ki: (Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” Bu adam ile kastettikleri, Allah Rasûlüdür. Onlara göre o, garip karşılanacak bir şeyler bildirmektedir. O kadar ki onlara göre o, seyredilecek ve söyledikleri ile alay edilecek kadar hayret edilecek bir haldedir. O nedenle şöyle diyorlar:“Çürüyüp darmadağın olduktan sonra, eklemler parçalanıp ayrıldıktan, organlar yok olup gittikten sonra nasıl olur da yeniden yaratılacaksınız, diyebiliyor bu adam?” 8. “Bunları söyleyen kişi, bu sözleri ile “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor” O’na karşı cüretkârlık ederek mi bu sözleri söyler, “yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Eğer öyleyse bu söyledikleri garip karşılanmaz. Çünkü delilik çeşit çeşittir. Bütün bu söyledikleri, inat ve zulüm üzere söylenmiştir. Yoksa onlar, peygamberin insanların en doğru sözlüsü ve en akıllısı olduğunu kesinlikle biliyorlardı. Bunu bildikleri için de düşmanlıklarını tekrar tekrar ortaya koydular, insanları onun sözlerini dinlemekten engellemek için canlarını ve mallarını feda ettiler. Ey temiz olmayan akıl sahipleri! Gerçekten o, yalan söyleyen bir deli olsaydı, sizin onun söylediklerine kulak vermemeniz, onun çağrısına hiçbir şekilde aldırış etmemeniz gerekirdi. Çünkü akıllı bir kimsenin, delinin söylediklerine hiçbir şekilde önem vermemesi yahut onun söylediği sözün bu kadar ileri derecede kendisini etkilememesi gerekirdi. Sizin inadınız ve zulmünüz olmasaydı hiç şüphesiz onun çağrısını kabul etmekte elinizi çabuk tutardınız. Ancak:“O âyetler ve korkutmalar iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.”(Yunus, 10/21) Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:“Hayır, âhirete iman etmeyenler” ki onlardan bir kısmı da bu sözleri söyleyenlerdir “azap ve uzak bir sapıklık içindedirler.” Büyük bir bedbahtlık ve doğruya hiçbir şekilde yakınlığı bulunmayan, haktan alabildiğine uzak bir sapıklık içindedirler. Allah’ın, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkâr edişlerinden, bunu bildiren Rasûlünü yalanlayarak onunla alay edişlerinden, onun getirdiklerinin hak olduğunu kesin olarak bildikleri halde hakkı batıl, batıl ve sapıklığı ise hak ve hidâyet olarak görmelerinden daha ileri derecede bir bedbahtlık ve sapıklık olabilir mi? 9. Daha sonra Yüce Allah, dikkatlerini aklî bir delile çekmektedir. Bu delil, öldükten sonra dirilişin gördükleri gibi uzak olmadığını göstermektedir. Eğer önlerinde ve arkalarında bulunan semaya ve arza bakacak olsalar hiç şüphesiz Yüce Allah’ın bunlardaki göz kamaştırıcı kudretini görürler, en ileri ilim adamlarını bile dehşete düşürecek boyutlardaki azametine tanık olurlardı. Göklerin ve yerin yaratılmasının, bunların büyüklüklerinin ve her ikisinde bulunan bunca mahlukatın var edilişinin, öldükten sonra insanların kabirlerinden diri olarak çıkarılmasından daha muazzam olduğunu anlarlardı. Peki, bundan daha büyük şeyleri tasdik ettikleri halde öldükten sonra dirilişi yalanlamaya onları iten nedir? Evet, şüphesiz ki bu, şu ana kadar gaybî bir haberdir. Onlar bunu görmemektedirler. İşte onu yalanlayışlarının sebebi de budur. Allah da şöyle buyurmaktadır:“Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine” azaptan “parçalar düşürürüz.” Çünkü gökler ve yer, bizim irademiz ve emrimiz altındadır. Emir verecek olursak, bize karşı gelemezler. Öyleyse yalanlamalarınız üzere ısrar etmekten sakının. Yoksa sizi en ağır cezalarla cezalandırırız. “Şüphesiz bunda” göklerin, yerin ve her ikisinde bulunan bunca varlıkların yaratılmasında Rabbine “yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır.” Kulun Yüce Allah’a yönelişi ne kadar büyük olursa, ilâhî delillerden yararlanması da o kadar büyük olur. Çünkü Rabbine yönelen kimse O’na dönmüştür. Böyle bir kimsenin iradesi ve bütün gayreti Rabbinin rızasına yöneliktir. Bütün işlerinde Rabbine döner. Bu yüzden Rabbine oldukça yakındır. Onun Allah’ı razı edecek şeylerle uğraşmaktan başka hiçbir gayesi yoktur. Mahlukata bakışı da tefekkür ve ibret bakışıdır. Faydasız ve gafilane bir bakış değildir.

Sebe' 34:8

7- O kafirler dediler ki:“(Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” 8- “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Hayır, âhirete iman etmeyenler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. 9- Gerek gökte gerek yerde önlerinde ve arkalarında bulunanlara hiç bakmazlar mı? Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır. 7. “O kafirler” yalanlamak, alay etmek ve dirilişin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmek üzere “dediler ki: (Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” Bu adam ile kastettikleri, Allah Rasûlüdür. Onlara göre o, garip karşılanacak bir şeyler bildirmektedir. O kadar ki onlara göre o, seyredilecek ve söyledikleri ile alay edilecek kadar hayret edilecek bir haldedir. O nedenle şöyle diyorlar:“Çürüyüp darmadağın olduktan sonra, eklemler parçalanıp ayrıldıktan, organlar yok olup gittikten sonra nasıl olur da yeniden yaratılacaksınız, diyebiliyor bu adam?” 8. “Bunları söyleyen kişi, bu sözleri ile “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor” O’na karşı cüretkârlık ederek mi bu sözleri söyler, “yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Eğer öyleyse bu söyledikleri garip karşılanmaz. Çünkü delilik çeşit çeşittir. Bütün bu söyledikleri, inat ve zulüm üzere söylenmiştir. Yoksa onlar, peygamberin insanların en doğru sözlüsü ve en akıllısı olduğunu kesinlikle biliyorlardı. Bunu bildikleri için de düşmanlıklarını tekrar tekrar ortaya koydular, insanları onun sözlerini dinlemekten engellemek için canlarını ve mallarını feda ettiler. Ey temiz olmayan akıl sahipleri! Gerçekten o, yalan söyleyen bir deli olsaydı, sizin onun söylediklerine kulak vermemeniz, onun çağrısına hiçbir şekilde aldırış etmemeniz gerekirdi. Çünkü akıllı bir kimsenin, delinin söylediklerine hiçbir şekilde önem vermemesi yahut onun söylediği sözün bu kadar ileri derecede kendisini etkilememesi gerekirdi. Sizin inadınız ve zulmünüz olmasaydı hiç şüphesiz onun çağrısını kabul etmekte elinizi çabuk tutardınız. Ancak:“O âyetler ve korkutmalar iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.”(Yunus, 10/21) Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:“Hayır, âhirete iman etmeyenler” ki onlardan bir kısmı da bu sözleri söyleyenlerdir “azap ve uzak bir sapıklık içindedirler.” Büyük bir bedbahtlık ve doğruya hiçbir şekilde yakınlığı bulunmayan, haktan alabildiğine uzak bir sapıklık içindedirler. Allah’ın, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkâr edişlerinden, bunu bildiren Rasûlünü yalanlayarak onunla alay edişlerinden, onun getirdiklerinin hak olduğunu kesin olarak bildikleri halde hakkı batıl, batıl ve sapıklığı ise hak ve hidâyet olarak görmelerinden daha ileri derecede bir bedbahtlık ve sapıklık olabilir mi? 9. Daha sonra Yüce Allah, dikkatlerini aklî bir delile çekmektedir. Bu delil, öldükten sonra dirilişin gördükleri gibi uzak olmadığını göstermektedir. Eğer önlerinde ve arkalarında bulunan semaya ve arza bakacak olsalar hiç şüphesiz Yüce Allah’ın bunlardaki göz kamaştırıcı kudretini görürler, en ileri ilim adamlarını bile dehşete düşürecek boyutlardaki azametine tanık olurlardı. Göklerin ve yerin yaratılmasının, bunların büyüklüklerinin ve her ikisinde bulunan bunca mahlukatın var edilişinin, öldükten sonra insanların kabirlerinden diri olarak çıkarılmasından daha muazzam olduğunu anlarlardı. Peki, bundan daha büyük şeyleri tasdik ettikleri halde öldükten sonra dirilişi yalanlamaya onları iten nedir? Evet, şüphesiz ki bu, şu ana kadar gaybî bir haberdir. Onlar bunu görmemektedirler. İşte onu yalanlayışlarının sebebi de budur. Allah da şöyle buyurmaktadır:“Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine” azaptan “parçalar düşürürüz.” Çünkü gökler ve yer, bizim irademiz ve emrimiz altındadır. Emir verecek olursak, bize karşı gelemezler. Öyleyse yalanlamalarınız üzere ısrar etmekten sakının. Yoksa sizi en ağır cezalarla cezalandırırız. “Şüphesiz bunda” göklerin, yerin ve her ikisinde bulunan bunca varlıkların yaratılmasında Rabbine “yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır.” Kulun Yüce Allah’a yönelişi ne kadar büyük olursa, ilâhî delillerden yararlanması da o kadar büyük olur. Çünkü Rabbine yönelen kimse O’na dönmüştür. Böyle bir kimsenin iradesi ve bütün gayreti Rabbinin rızasına yöneliktir. Bütün işlerinde Rabbine döner. Bu yüzden Rabbine oldukça yakındır. Onun Allah’ı razı edecek şeylerle uğraşmaktan başka hiçbir gayesi yoktur. Mahlukata bakışı da tefekkür ve ibret bakışıdır. Faydasız ve gafilane bir bakış değildir.

Sebe' 34:9

7- O kafirler dediler ki:“(Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” 8- “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Hayır, âhirete iman etmeyenler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. 9- Gerek gökte gerek yerde önlerinde ve arkalarında bulunanlara hiç bakmazlar mı? Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır. 7. “O kafirler” yalanlamak, alay etmek ve dirilişin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmek üzere “dediler ki: (Öldükten sonra) çürüyüp paramparça olduğunuz zaman sizlerin kesinlikle yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?!” Bu adam ile kastettikleri, Allah Rasûlüdür. Onlara göre o, garip karşılanacak bir şeyler bildirmektedir. O kadar ki onlara göre o, seyredilecek ve söyledikleri ile alay edilecek kadar hayret edilecek bir haldedir. O nedenle şöyle diyorlar:“Çürüyüp darmadağın olduktan sonra, eklemler parçalanıp ayrıldıktan, organlar yok olup gittikten sonra nasıl olur da yeniden yaratılacaksınız, diyebiliyor bu adam?” 8. “Bunları söyleyen kişi, bu sözleri ile “Allah’a karşı yalan mı uyduruyor” O’na karşı cüretkârlık ederek mi bu sözleri söyler, “yoksa onda bir delilik mi var (anlamadık)!?” Eğer öyleyse bu söyledikleri garip karşılanmaz. Çünkü delilik çeşit çeşittir. Bütün bu söyledikleri, inat ve zulüm üzere söylenmiştir. Yoksa onlar, peygamberin insanların en doğru sözlüsü ve en akıllısı olduğunu kesinlikle biliyorlardı. Bunu bildikleri için de düşmanlıklarını tekrar tekrar ortaya koydular, insanları onun sözlerini dinlemekten engellemek için canlarını ve mallarını feda ettiler. Ey temiz olmayan akıl sahipleri! Gerçekten o, yalan söyleyen bir deli olsaydı, sizin onun söylediklerine kulak vermemeniz, onun çağrısına hiçbir şekilde aldırış etmemeniz gerekirdi. Çünkü akıllı bir kimsenin, delinin söylediklerine hiçbir şekilde önem vermemesi yahut onun söylediği sözün bu kadar ileri derecede kendisini etkilememesi gerekirdi. Sizin inadınız ve zulmünüz olmasaydı hiç şüphesiz onun çağrısını kabul etmekte elinizi çabuk tutardınız. Ancak:“O âyetler ve korkutmalar iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.”(Yunus, 10/21) Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:“Hayır, âhirete iman etmeyenler” ki onlardan bir kısmı da bu sözleri söyleyenlerdir “azap ve uzak bir sapıklık içindedirler.” Büyük bir bedbahtlık ve doğruya hiçbir şekilde yakınlığı bulunmayan, haktan alabildiğine uzak bir sapıklık içindedirler. Allah’ın, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkâr edişlerinden, bunu bildiren Rasûlünü yalanlayarak onunla alay edişlerinden, onun getirdiklerinin hak olduğunu kesin olarak bildikleri halde hakkı batıl, batıl ve sapıklığı ise hak ve hidâyet olarak görmelerinden daha ileri derecede bir bedbahtlık ve sapıklık olabilir mi? 9. Daha sonra Yüce Allah, dikkatlerini aklî bir delile çekmektedir. Bu delil, öldükten sonra dirilişin gördükleri gibi uzak olmadığını göstermektedir. Eğer önlerinde ve arkalarında bulunan semaya ve arza bakacak olsalar hiç şüphesiz Yüce Allah’ın bunlardaki göz kamaştırıcı kudretini görürler, en ileri ilim adamlarını bile dehşete düşürecek boyutlardaki azametine tanık olurlardı. Göklerin ve yerin yaratılmasının, bunların büyüklüklerinin ve her ikisinde bulunan bunca mahlukatın var edilişinin, öldükten sonra insanların kabirlerinden diri olarak çıkarılmasından daha muazzam olduğunu anlarlardı. Peki, bundan daha büyük şeyleri tasdik ettikleri halde öldükten sonra dirilişi yalanlamaya onları iten nedir? Evet, şüphesiz ki bu, şu ana kadar gaybî bir haberdir. Onlar bunu görmemektedirler. İşte onu yalanlayışlarının sebebi de budur. Allah da şöyle buyurmaktadır:“Dilersek onları yerin dibine geçiririz yahut gökten üzerlerine” azaptan “parçalar düşürürüz.” Çünkü gökler ve yer, bizim irademiz ve emrimiz altındadır. Emir verecek olursak, bize karşı gelemezler. Öyleyse yalanlamalarınız üzere ısrar etmekten sakının. Yoksa sizi en ağır cezalarla cezalandırırız. “Şüphesiz bunda” göklerin, yerin ve her ikisinde bulunan bunca varlıkların yaratılmasında Rabbine “yönelen her bir kul için elbette bir ibret vardır.” Kulun Yüce Allah’a yönelişi ne kadar büyük olursa, ilâhî delillerden yararlanması da o kadar büyük olur. Çünkü Rabbine yönelen kimse O’na dönmüştür. Böyle bir kimsenin iradesi ve bütün gayreti Rabbinin rızasına yöneliktir. Bütün işlerinde Rabbine döner. Bu yüzden Rabbine oldukça yakındır. Onun Allah’ı razı edecek şeylerle uğraşmaktan başka hiçbir gayesi yoktur. Mahlukata bakışı da tefekkür ve ibret bakışıdır. Faydasız ve gafilane bir bakış değildir.

Sebe' 34:10

10- Andolsun ki Davud’a katımızdan bir lütuf/üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin.”(dedik). Ona demiri de yumuşattık. 11- “Bol ve uzun zırhlar yap ve dokumayı ölçülü tut. (Ailece) salih amel işleyin. Çünkü ben yaptıklarınızı çok iyi görmekteyim.”(dedik). 10-11. Yani bizler, kulumuz ve rasûlümüz Davud aleyhisselam’a lütuf ve ihsanda bulunmuş, ona faydalı ilimden, salih amelden, dinî ve dünyevî nimetlerden pek üstün şeyler vermiştik. Yüce Allah’ın onun üzerindeki nimetlerinden özel olarak ihsan ettiği bazıları, dağlar gibi cansızlara, kuşlar gibi birtakım hayvanlara emir vererek, onunla birlikte tesbihte bulunmaları, ona icabet ederek Rabbine hamd ve tesbihi tekrarlamalarıdır. Bu, ona verilen bir nimetti. Çünkü bu, ne kendisinden önce ne de kendisinden sonra kimseye nasip olmamış ve olmayacak olan özelliklerindendir. Ayrıca canlı ve cansız varlıkların Rablerinin tesbih edilmesine, şanının yüceltilmesine, tekbir ve hamd edilmesine cevap vermeleri hem onun için hem de başkası için bir teşviktir. Bu, Yüce Allah’ı anmak için kişiyi harekete geçiren bir husustur. Ona verilen nimetlerden bir diğeri de güzel sestir. Zira pek çok ilim adamının belirttiği gibi bu durum, Davud aleyhisselam’ın sesi dolayısı ile neşveye gelmeleri şeklinde oluyordu. Çünkü Yüce Allah, ona başkasına üstünlük sağlayacak şekilde güzel bir ses vermişti. O, bu oldukça güzel ve neşelendirici sesi ile yüksek bir şekilde tesbih, tehlil ve temcîd (Allah’ın şanını yüceltmek) yaptı mı insanlardan olsun, cinlerden olsun onu işiten herkes -hatta kuşlar ve dağlar bile- neşveye gelir ve Rabbini hamd ile tesbih ederdi. Yine bu ilâhî nimetlerden birisi şudur: Onların tesbih etmelerinin ecri de muhtemelen ona yazılıyordu. Çünkü o, buna vesile oluyor ve bu varlıklar da ona tâbi olarak tesbih ediyordu. Allah’ın ona olan lütuf ve ihsanlarından birisi de demiri ona yumuşatmış olması idi. Böylelikle vücudu boydan boya örten zırhlar yapabiliyordu. Ayrıca Yüce Allah, kendisine bu zırhları yapma sanatını da öğretmişti. Dokumada işi nasıl ölçülü tutacağını da bildirmişti. Yani o, bu zırhları halkalar halinde yapıyor, sonra da bunları birbirinin içine sokuyor ve böylece işliyordu. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve Biz ona, sizin faydanıza ve savaşlarınızda sizi korusun diye elbise/zırh yapma sanatını öğrettik. Acaba şükredecek misiniz?”(el-Enbiya, 21/80) Allah Davud aleyhisselam’a ve onun aile halkına ihsan ettiği lütufları söz konusu edince onlara kendisine şükretmelerini, salih amel işlemelerini, bu amellerini ıslah ederek ve amelleri bozucu şeylerden koruyarak Yüce Allah’ı gözetmelerini emretti. Çünkü O, amellerini görendir, amellerinden haberdardır. Amellerinden hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz.

Sebe' 34:11

10- Andolsun ki Davud’a katımızdan bir lütuf/üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin.”(dedik). Ona demiri de yumuşattık. 11- “Bol ve uzun zırhlar yap ve dokumayı ölçülü tut. (Ailece) salih amel işleyin. Çünkü ben yaptıklarınızı çok iyi görmekteyim.”(dedik). 10-11. Yani bizler, kulumuz ve rasûlümüz Davud aleyhisselam’a lütuf ve ihsanda bulunmuş, ona faydalı ilimden, salih amelden, dinî ve dünyevî nimetlerden pek üstün şeyler vermiştik. Yüce Allah’ın onun üzerindeki nimetlerinden özel olarak ihsan ettiği bazıları, dağlar gibi cansızlara, kuşlar gibi birtakım hayvanlara emir vererek, onunla birlikte tesbihte bulunmaları, ona icabet ederek Rabbine hamd ve tesbihi tekrarlamalarıdır. Bu, ona verilen bir nimetti. Çünkü bu, ne kendisinden önce ne de kendisinden sonra kimseye nasip olmamış ve olmayacak olan özelliklerindendir. Ayrıca canlı ve cansız varlıkların Rablerinin tesbih edilmesine, şanının yüceltilmesine, tekbir ve hamd edilmesine cevap vermeleri hem onun için hem de başkası için bir teşviktir. Bu, Yüce Allah’ı anmak için kişiyi harekete geçiren bir husustur. Ona verilen nimetlerden bir diğeri de güzel sestir. Zira pek çok ilim adamının belirttiği gibi bu durum, Davud aleyhisselam’ın sesi dolayısı ile neşveye gelmeleri şeklinde oluyordu. Çünkü Yüce Allah, ona başkasına üstünlük sağlayacak şekilde güzel bir ses vermişti. O, bu oldukça güzel ve neşelendirici sesi ile yüksek bir şekilde tesbih, tehlil ve temcîd (Allah’ın şanını yüceltmek) yaptı mı insanlardan olsun, cinlerden olsun onu işiten herkes -hatta kuşlar ve dağlar bile- neşveye gelir ve Rabbini hamd ile tesbih ederdi. Yine bu ilâhî nimetlerden birisi şudur: Onların tesbih etmelerinin ecri de muhtemelen ona yazılıyordu. Çünkü o, buna vesile oluyor ve bu varlıklar da ona tâbi olarak tesbih ediyordu. Allah’ın ona olan lütuf ve ihsanlarından birisi de demiri ona yumuşatmış olması idi. Böylelikle vücudu boydan boya örten zırhlar yapabiliyordu. Ayrıca Yüce Allah, kendisine bu zırhları yapma sanatını da öğretmişti. Dokumada işi nasıl ölçülü tutacağını da bildirmişti. Yani o, bu zırhları halkalar halinde yapıyor, sonra da bunları birbirinin içine sokuyor ve böylece işliyordu. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve Biz ona, sizin faydanıza ve savaşlarınızda sizi korusun diye elbise/zırh yapma sanatını öğrettik. Acaba şükredecek misiniz?”(el-Enbiya, 21/80) Allah Davud aleyhisselam’a ve onun aile halkına ihsan ettiği lütufları söz konusu edince onlara kendisine şükretmelerini, salih amel işlemelerini, bu amellerini ıslah ederek ve amelleri bozucu şeylerden koruyarak Yüce Allah’ı gözetmelerini emretti. Çünkü O, amellerini görendir, amellerinden haberdardır. Amellerinden hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz.

Sebe' 34:12

12- Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik. O, sabah gidişinde bir aylık, akşam dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık. Cinlerden bir kesim de Rabbinin emri ile onun önünde iş görürlerdi. Onlardan kim emrimizden saparsa biz ona alevli ateş azabından tattırırdık. 13- Onlar, onun için kaleler, heykeller, büyük havuzları andıran çanaklar ve yerlerinde sabit kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı. “Ey Dâvûd hanedanı! Şükre çalışın. Kullarımdan şükredenler pek azdır.” 14- Biz, onun ölümüne hükmettiğimizde cinlere onun öldüğünü bildiren şey, ancak asasını yiyen bir ağaç kurdu oldu. Nihâyet o, yıkılıp yere düşünce açıkça ortaya çıktı ki eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi. 12. Allah, Davud aleyhisselam’a olan lütfunu söz konusu ettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’a olan lütfunu, ona rüzgarı emri ile akıp gitmek üzere amade kılmış olduğunu, rüzgarın onu ve beraberindekileri taşıyıp götürdüğünü, oldukça uzak bir yolu kısacık bir zamanda alarak bir gün zarfında iki aylık mesafeyi kat ettiğini söz konusu etmektedir. “O, sabah” yani günün başından öğle vaktine kadarki “gidişinde bir aylık, akşam” öğleden günün sonuna kadar olan vakitteki “dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık.” Bakır pınarını onun emrine verdik ve bakırdan yapılması mümkün olan kap kacak ve başka şeyleri kolaylıkla yapabilecek şekilde sebepleri kolaylaştırdık. Aynı şekilde şeytan ve cinleri de onun emrine verdik. Onun emrine karşı gelebilecek güçleri de yoktu:“Onlardan kim emrimizden saparsa Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.” 13. Onların yaptıkları işler, Süleyman aleyhisselam’ın yapmalarını dilediği her türlü işti. “Kaleler” (diye meali verilen) “محاريب” kelimesi, inşa edilen ve kendisi vasıtası ile binaların muhkem kılındığı her türlü yapı demektir. Bu ifadeyle oldukça muhteşem binaların yapıldığı anlatılmak istenmektedir. “Heykeller” yani bu işi sağlam yapmaları ve bu konuda güçleri dolayısı ile canlı cansız varlıkların suretlerini yaparlardı. “Büyük havuzları andıran çanaklar” Süleyman aleyhisselam, başkasının ihtiyaç duymadığı şeylere ihtiyaç duyduğundan dolayı onlara bu kadar büyük çanakları yemek pişirmek için yaptırıyordu. “Ve” onun için “yerlerinde sabit” büyüklükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdatılamayan “kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı.” Allah, onlara olan lütfunu söz konusu ettikten sonra bu nimet ve lütfuna şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey Dâvûd Hanedanı” bunlar, Dâvûd, onun çocukları ve aile halkıdır, “şükre çalışın.” Yüce Allah burada hepsine seslendi, çünkü bu lütuf onların hepsine yönelik idi ve bu fayda ve maslahatların pek çoğundan hepsi istifade edebiliyorlardı. O nedenle Allah’ın kendilerine verdiği şeylere ve onlara ihsan ettiklerine karşılık olmak üzere şükretmeleri istenmiştir. “Kullarımdan şükredenler pek azdır.” Onların çoğunluğu, Yüce Allah’a, kendilerine ihsan etmiş olduğu nimetlere, onlardan uzaklaştırmış olduğu musibetlere karşı şükretmezler. Şükür, kalbin Allah’ın lütfunu itiraf etmesi, bu nimet ve lütufları onlara muhtaç olduğu şuuru ile Yüce Allah’a itaat yönünde kullanması, onları masiyet için kullanmaktan sakınması demektir. 14. Şeytanlar Süleyman aleyhisselam’a her türlü yapıyı inşa etmeye devam ettiler. İnsanlara karşı da gerçekleri başka türlü göstermeye kalkışmış, kendilerinin gaybı bildiklerini, gizli saklı şeylere muttali olduklarını haber vermişlerdi. Yüce Allah da bu iddialarında yalancı olduklarını göstermek istediğinden bu işlerde çalıştıkları sırada Süleyman aleyhisselam’ın ölüm hükmünü verdi. O, bu sırada asasına dayanmıştı. Böylece cinler, onun yanından geçip asasına dayalı olduğunu gördüklerinde hayatta olduğunu zannediyor, ondan korkarak çalışmalarına devam ediyorlardı. Bu halleri -denildiğine göre- tam bir yıl süre ile devam etti. Nihâyet bir ağaç kurdu onun asasının içine girdi ve bu asayı yedi. Nihâyet asa çürüyüp kırılınca Süleyman aleyhisselam yere düştü. Böylelikle şeytanlar, öldüğünü anladıkları için dağılıp gittiler. Bu suretle insanlar da şu âyet-i kerimede dile getirilen gerçeği anladılar:“Eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi.” Böylelikle insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini anladılar. Çünkü kendilerine çok ağır gelen bu işlere devam ediyorlardı. Gaybı bilmiş olsalardı bilmeyi en çok isteyecekleri gayp bilgisi olan Süleyman aleyhisselam’ın ölümünü bilirlerdi. Çünkü böylelikle içinde bulundukları bu yorucu ve ağır işlerden kurtulabileceklerdi.

Sebe' 34:13

12- Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik. O, sabah gidişinde bir aylık, akşam dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık. Cinlerden bir kesim de Rabbinin emri ile onun önünde iş görürlerdi. Onlardan kim emrimizden saparsa biz ona alevli ateş azabından tattırırdık. 13- Onlar, onun için kaleler, heykeller, büyük havuzları andıran çanaklar ve yerlerinde sabit kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı. “Ey Dâvûd hanedanı! Şükre çalışın. Kullarımdan şükredenler pek azdır.” 14- Biz, onun ölümüne hükmettiğimizde cinlere onun öldüğünü bildiren şey, ancak asasını yiyen bir ağaç kurdu oldu. Nihâyet o, yıkılıp yere düşünce açıkça ortaya çıktı ki eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi. 12. Allah, Davud aleyhisselam’a olan lütfunu söz konusu ettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’a olan lütfunu, ona rüzgarı emri ile akıp gitmek üzere amade kılmış olduğunu, rüzgarın onu ve beraberindekileri taşıyıp götürdüğünü, oldukça uzak bir yolu kısacık bir zamanda alarak bir gün zarfında iki aylık mesafeyi kat ettiğini söz konusu etmektedir. “O, sabah” yani günün başından öğle vaktine kadarki “gidişinde bir aylık, akşam” öğleden günün sonuna kadar olan vakitteki “dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık.” Bakır pınarını onun emrine verdik ve bakırdan yapılması mümkün olan kap kacak ve başka şeyleri kolaylıkla yapabilecek şekilde sebepleri kolaylaştırdık. Aynı şekilde şeytan ve cinleri de onun emrine verdik. Onun emrine karşı gelebilecek güçleri de yoktu:“Onlardan kim emrimizden saparsa Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.” 13. Onların yaptıkları işler, Süleyman aleyhisselam’ın yapmalarını dilediği her türlü işti. “Kaleler” (diye meali verilen) “محاريب” kelimesi, inşa edilen ve kendisi vasıtası ile binaların muhkem kılındığı her türlü yapı demektir. Bu ifadeyle oldukça muhteşem binaların yapıldığı anlatılmak istenmektedir. “Heykeller” yani bu işi sağlam yapmaları ve bu konuda güçleri dolayısı ile canlı cansız varlıkların suretlerini yaparlardı. “Büyük havuzları andıran çanaklar” Süleyman aleyhisselam, başkasının ihtiyaç duymadığı şeylere ihtiyaç duyduğundan dolayı onlara bu kadar büyük çanakları yemek pişirmek için yaptırıyordu. “Ve” onun için “yerlerinde sabit” büyüklükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdatılamayan “kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı.” Allah, onlara olan lütfunu söz konusu ettikten sonra bu nimet ve lütfuna şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey Dâvûd Hanedanı” bunlar, Dâvûd, onun çocukları ve aile halkıdır, “şükre çalışın.” Yüce Allah burada hepsine seslendi, çünkü bu lütuf onların hepsine yönelik idi ve bu fayda ve maslahatların pek çoğundan hepsi istifade edebiliyorlardı. O nedenle Allah’ın kendilerine verdiği şeylere ve onlara ihsan ettiklerine karşılık olmak üzere şükretmeleri istenmiştir. “Kullarımdan şükredenler pek azdır.” Onların çoğunluğu, Yüce Allah’a, kendilerine ihsan etmiş olduğu nimetlere, onlardan uzaklaştırmış olduğu musibetlere karşı şükretmezler. Şükür, kalbin Allah’ın lütfunu itiraf etmesi, bu nimet ve lütufları onlara muhtaç olduğu şuuru ile Yüce Allah’a itaat yönünde kullanması, onları masiyet için kullanmaktan sakınması demektir. 14. Şeytanlar Süleyman aleyhisselam’a her türlü yapıyı inşa etmeye devam ettiler. İnsanlara karşı da gerçekleri başka türlü göstermeye kalkışmış, kendilerinin gaybı bildiklerini, gizli saklı şeylere muttali olduklarını haber vermişlerdi. Yüce Allah da bu iddialarında yalancı olduklarını göstermek istediğinden bu işlerde çalıştıkları sırada Süleyman aleyhisselam’ın ölüm hükmünü verdi. O, bu sırada asasına dayanmıştı. Böylece cinler, onun yanından geçip asasına dayalı olduğunu gördüklerinde hayatta olduğunu zannediyor, ondan korkarak çalışmalarına devam ediyorlardı. Bu halleri -denildiğine göre- tam bir yıl süre ile devam etti. Nihâyet bir ağaç kurdu onun asasının içine girdi ve bu asayı yedi. Nihâyet asa çürüyüp kırılınca Süleyman aleyhisselam yere düştü. Böylelikle şeytanlar, öldüğünü anladıkları için dağılıp gittiler. Bu suretle insanlar da şu âyet-i kerimede dile getirilen gerçeği anladılar:“Eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi.” Böylelikle insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini anladılar. Çünkü kendilerine çok ağır gelen bu işlere devam ediyorlardı. Gaybı bilmiş olsalardı bilmeyi en çok isteyecekleri gayp bilgisi olan Süleyman aleyhisselam’ın ölümünü bilirlerdi. Çünkü böylelikle içinde bulundukları bu yorucu ve ağır işlerden kurtulabileceklerdi.

Sebe' 34:14

12- Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik. O, sabah gidişinde bir aylık, akşam dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık. Cinlerden bir kesim de Rabbinin emri ile onun önünde iş görürlerdi. Onlardan kim emrimizden saparsa biz ona alevli ateş azabından tattırırdık. 13- Onlar, onun için kaleler, heykeller, büyük havuzları andıran çanaklar ve yerlerinde sabit kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı. “Ey Dâvûd hanedanı! Şükre çalışın. Kullarımdan şükredenler pek azdır.” 14- Biz, onun ölümüne hükmettiğimizde cinlere onun öldüğünü bildiren şey, ancak asasını yiyen bir ağaç kurdu oldu. Nihâyet o, yıkılıp yere düşünce açıkça ortaya çıktı ki eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi. 12. Allah, Davud aleyhisselam’a olan lütfunu söz konusu ettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’a olan lütfunu, ona rüzgarı emri ile akıp gitmek üzere amade kılmış olduğunu, rüzgarın onu ve beraberindekileri taşıyıp götürdüğünü, oldukça uzak bir yolu kısacık bir zamanda alarak bir gün zarfında iki aylık mesafeyi kat ettiğini söz konusu etmektedir. “O, sabah” yani günün başından öğle vaktine kadarki “gidişinde bir aylık, akşam” öğleden günün sonuna kadar olan vakitteki “dönüşünde de bir aylık yol alırdı. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık.” Bakır pınarını onun emrine verdik ve bakırdan yapılması mümkün olan kap kacak ve başka şeyleri kolaylıkla yapabilecek şekilde sebepleri kolaylaştırdık. Aynı şekilde şeytan ve cinleri de onun emrine verdik. Onun emrine karşı gelebilecek güçleri de yoktu:“Onlardan kim emrimizden saparsa Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.” 13. Onların yaptıkları işler, Süleyman aleyhisselam’ın yapmalarını dilediği her türlü işti. “Kaleler” (diye meali verilen) “محاريب” kelimesi, inşa edilen ve kendisi vasıtası ile binaların muhkem kılındığı her türlü yapı demektir. Bu ifadeyle oldukça muhteşem binaların yapıldığı anlatılmak istenmektedir. “Heykeller” yani bu işi sağlam yapmaları ve bu konuda güçleri dolayısı ile canlı cansız varlıkların suretlerini yaparlardı. “Büyük havuzları andıran çanaklar” Süleyman aleyhisselam, başkasının ihtiyaç duymadığı şeylere ihtiyaç duyduğundan dolayı onlara bu kadar büyük çanakları yemek pişirmek için yaptırıyordu. “Ve” onun için “yerlerinde sabit” büyüklükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdatılamayan “kazanlar gibi dilediği şeyleri yaparlardı.” Allah, onlara olan lütfunu söz konusu ettikten sonra bu nimet ve lütfuna şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey Dâvûd Hanedanı” bunlar, Dâvûd, onun çocukları ve aile halkıdır, “şükre çalışın.” Yüce Allah burada hepsine seslendi, çünkü bu lütuf onların hepsine yönelik idi ve bu fayda ve maslahatların pek çoğundan hepsi istifade edebiliyorlardı. O nedenle Allah’ın kendilerine verdiği şeylere ve onlara ihsan ettiklerine karşılık olmak üzere şükretmeleri istenmiştir. “Kullarımdan şükredenler pek azdır.” Onların çoğunluğu, Yüce Allah’a, kendilerine ihsan etmiş olduğu nimetlere, onlardan uzaklaştırmış olduğu musibetlere karşı şükretmezler. Şükür, kalbin Allah’ın lütfunu itiraf etmesi, bu nimet ve lütufları onlara muhtaç olduğu şuuru ile Yüce Allah’a itaat yönünde kullanması, onları masiyet için kullanmaktan sakınması demektir. 14. Şeytanlar Süleyman aleyhisselam’a her türlü yapıyı inşa etmeye devam ettiler. İnsanlara karşı da gerçekleri başka türlü göstermeye kalkışmış, kendilerinin gaybı bildiklerini, gizli saklı şeylere muttali olduklarını haber vermişlerdi. Yüce Allah da bu iddialarında yalancı olduklarını göstermek istediğinden bu işlerde çalıştıkları sırada Süleyman aleyhisselam’ın ölüm hükmünü verdi. O, bu sırada asasına dayanmıştı. Böylece cinler, onun yanından geçip asasına dayalı olduğunu gördüklerinde hayatta olduğunu zannediyor, ondan korkarak çalışmalarına devam ediyorlardı. Bu halleri -denildiğine göre- tam bir yıl süre ile devam etti. Nihâyet bir ağaç kurdu onun asasının içine girdi ve bu asayı yedi. Nihâyet asa çürüyüp kırılınca Süleyman aleyhisselam yere düştü. Böylelikle şeytanlar, öldüğünü anladıkları için dağılıp gittiler. Bu suretle insanlar da şu âyet-i kerimede dile getirilen gerçeği anladılar:“Eğer cinler, gaybı biliyor olsaydılar, bu alçaltıcı azap içinde kalmaya devam etmezlerdi.” Böylelikle insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini anladılar. Çünkü kendilerine çok ağır gelen bu işlere devam ediyorlardı. Gaybı bilmiş olsalardı bilmeyi en çok isteyecekleri gayp bilgisi olan Süleyman aleyhisselam’ın ölümünü bilirlerdi. Çünkü böylelikle içinde bulundukları bu yorucu ve ağır işlerden kurtulabileceklerdi.

Sebe' 34:15

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:16

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:17

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:18

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:19

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:20

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:21

15- Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçeleri vardı. “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!”(dendi onlara.) 16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17- İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç? 18- Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın”(dedik.) 19- Ama onlar:“Rabbimiz! Yolculuk güzergahlarımızın arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları (ibretlik) birer hikaye yaptık ve tamamen darmadağın ettik. Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 20- Andolsun İblis, onlar hakkında tahminini doğru çıkardı. Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. 21- Halbuki onun, onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak biz, âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık. Rabbin her şeyi görüp gözetendir. 15-19. Sebe’, Yemen’deki meşhur bir kabilenin adıdır. Yurtlarının adı da Me’rib idi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün insanlara, özel olarak da Araplara ihsan ettiği nimet ve lütuflarından biri de Araplara komşu olan ve geride bıraktıkları eserleri görülen, helâk olmuş kavimlerin, insanların birbirlerine aktarageldikleri birtakım haberlerini Kur’ân-ı Kerîm’de anlatmış olmasıdır. Bundan maksat bunun Kur’ân’ı tasdik etmeyi daha bir teşvik edici olması ve öğüt alma ihtimalini yükseltmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Sebeliler için kendi yurtlarında” yani yaşadıkları yerlerinde “bir ibret vardı.” Buradaki ibretten kasıt, Yüce Allah’ın kendilerine bol bol nimet ihsan etmiş olması ve onlardan birçok musibeti uzaklaştırmasıdır. Bu, Allah’a ibadet edip O’na şükretmelerini gerektiren bir husustu. Daha sonra Allah, bu ibretin mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:“Sağda ve solda iki bahçeleri vardı.” Onların pek büyük bir vadileri vardı. Bu vadiden çokça sel akardı. Suları toplamak üzere oldukça sağlam bir set (baraj) inşa etmişlerdi. Seller buraya gelir ve bu setin arkasında çok büyük miktarda su birikirdi. Onlar da bu suyu vadinin sağ ve solunda bulunan bahçelerine dağıtırlardı. Böylelikle bu pek büyük bahçeler ihtiyaçlarına yetecek kadar mahsüller verir, gıpta edilecek bir halde ve sevinç içerisinde yaşar giderlerdi. Yüce Allah, kendilerine pek çok yönden ihsan etmiş olduğu nimetlerine şükretmelerini emretmişti ki bu nimetlerin bazıları şöylece sayılabilir: 1. Gıdalarının pek büyük çoğunluğunu elde ettikleri bu iki bahçeye sahip olmaları. 2. Yüce Allah, onlara havası güzel, nemi az ve rahat bir şekilde rızıklarını elde ettikleri güzel bir ülke vrmişti. 3. Yüce Allah, kendisine şükredecek olurlarsa günahlarını bağışlayacağını, onlara merhamet buyuracağını vaat etmişti. Onun için de burada:“İşte güzel bir yurt ve bağışlayıcı bir Rab!” buyurmaktadır. 4. Yüce Allah, ticaret ve kazançları için bereketleri bol topraklara gitme ihtiyaçları olduğunu bildiğinden onların gâyet kolay bir şekilde o topraklara ulaşmalarını sağlayacak sebepleri de hazırlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla bu bereketli topraklar -seleften birçok kimsenin söylediği üzere- San’a çevresindeki kasabalardır. Buranın Şam olduğu da söylenmiştir. İşte bu yerlere kolaylıkla, güven içinde ve korkudan uzak şekilde ulaşabilmelerini sağladı. Ülkeleri ile gidecekleri yerler arasında azık ve ihtiyaçlarını taşıma meşakkatine girmelerini gerektirmeyecek şekilde birbiri ardınca dizili komuş şehirler vardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oranın halkı ile bereketli kıldığımız memleketler arasında biri diğerinden görünen (komşu) şehirler var ettik ve buralarda (meşakkatsiz bir) seyir güzergahı takdir ettik.” Yani onların yaptıkları bu yolculuğun süresi, onlar tarafından bilinirdi ve herhangi bir nedenle bu yolda kaybolmalarını önleyecek şekilde nasıl gidip geleceklerini tespit edebiliyorlardı. “Oralarda hem geceleri hem gündüzleri güven içinde yol alın.” Yani gece ve gündüz boyunca yolculuğunuzda korkuya kapılmaksızın huzur içerisinde gidin gelin, dedik. Yüce Allah’ın onları korkudan yana emin kılmış olması, üzerlerindeki nimetini tamamlayan bir unsurudur. Ancak onlar, bu nimetleri ihsan edenden, O’na ibadetten yüz çevirdiler ve şımarıp nankörlük ettiler. Hatta bu nimetin verdiği rahatlıktan usandılar ve nihâyet kolaylıkla yolculuk yaptıkları bu şehirler arasındaki yolculuk güzergahlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasını isteyecek ve temenni edecek hale geldiler. “Ve nefislerine” Allah’a karşı küfür, nimetlerine karşı da nankörlük etmek sureti ile “zulmettiler.” Allah da kendilerini azdıran bu nimet sebebi ile onları cezalandırdı. Nimetlerini de yok etti. Onların üzerlerine setlerini/barajlarını tahrip eden, bahçelerini yok eden, bağlarını-bostanlarını mahveden dehşetli bir sel olan Arim selini gönderdi. O pek hoş bahçeler ve mahsulleri bol ağaçlar yerine hiçbir faydası bulunmayan ağaçlar kaldı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…onların o iki bahçesini içinde buruk yemişli ağaçlar, ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki” önemsenecek bir şeye sahip olmayan az yiyecekli “iki bahçeye çevirdik.” Burada sözü edilen ağaçlar faydasız oldukları bilinen ağaçlardır. Bu da tam olarak onların amellerine uygun bir cezadır. Zira onlar, güzelce şükretmek yerine çirkin olan nankörlüğü seçtiklerinden dolayı üzerlerindeki nimet de bu şekilde değiştirilmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte küfürleri/nankörlükleri sebebi ile onları böyle cezalandırdık. Zaten biz, kafirlerden/nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?” Yani Allah’ı inkar edip, nimetler dolayısı ile şımaranlardan nankörlerden başkalarını cezalandırır mıyız ki? Bu musibet başlarına gelince daha önceleri bir arada bulunuyorlarken ayrılıp darmadağın oldular. Yüce Allah onları anlatılan ibretlik hikâyelere, gece sohbetlerinde nakledilen rivâyetlere dönüştürdü. O kadar ki bu dağılışları “Sebeliler gibi dağıldılar” şeklinde darb-ı mesel olmuş, herkes onların başlarına gelen olayları anlatır olmuştur. Ama onların bu ibretli hallerinden sadece Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden başkası ibret alıp yararlanmaz:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşuna gitmeyen şeylere ve zorluklara karşı Allah için tahammül eden, bunlara karşı öfkelenmeyen, aksine onlara katlanan çok sabırlı kimseler ile Yüce Allah’ın nimetlerini dile getirip itiraf eden, bu nimetleri ihsan edene övgülerde bulunan ve bunları O’na itaat uğrunda harcayan, Allah’ın nimetlerine çokça şükreden kimseler ibret alır. İşte onlar, böylelerinin kıssalarını, başlarından geçen olayları ve üzerlerine gönderilen azabı işittiklerinde şu gerçekleri anlarlar: Bu ceza, Allah’ın nimetine karşı nankörlük ettiklerinden dolayı başlarına gelmiştir ve onlar gibi hareket eden herkese de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır. Allah’a şükretmek, nimeti muhafaza eder ve musibeti de önler. Allah’ın peygamberleri verdikleri haberlerde sadıktırlar. Ceza (amellerin karşılıklarının verilmesi) haktır. Tıpkı dünya yurdunda bunun örneklerini gördüğümüz gibi. 20. Daha sonra Yüce Allah, Sebe’ kavminin, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı kimselerden olduklarını söz konusu etmektedir. Çünkü İblis Rabbine şöyle demişti:“İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım. Aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”(Sa’d, 38/82-83) Bu, İblis’in bir zannıdır/tahminidir, yakîn/kesin bilgisi değildir. Çünkü o, gaybı bilemez. İstisnâ ettiği kimseler dışında hepsini azdıracağına dair Allah’tan bir haber de ona gelmiş değildir. İşte Sebeliler ve benzerleri, İblis’in haklarında zannını doğru çıkardığı ve kendilerini davet edip azdırdığı kimselerdendir. “Mü’minlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” Bunlar, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyenlerdi. İşte onlar, İblis’in zannının kapsamına girmeyenlerdir. Sebe’ kavmi ile ilgili kıssanın:“Şüphesiz bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğu ile sona ermiş olma ihtimali de vardır. Bundan sonra ise Yüce Allah:“Andolsun İblis onlar” yani tür olarak insanlar “hakkında tahminini doğru çıkardı” buyurarak yeni bir konuya başlamış olabilir. O takdirde bu âyet-i kerime, İblis’e tâbi olan herkes hakkında umumi demektir. 21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onun” İblis’in “onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti” tasallutu, baskı kutrup emrine mecbur etme, yapmalarını istediği şeylere onları zorlama imkanı “yoktu.” Fakat Yüce Allah’ın hikmeti onlara musallat olmasını, Âdemoğullarına işlerini güzel gösterip onları aldatmaya çalışmasını gerektirmiştir. “Ancak biz âhirete iman eden kimse ile ondan yana şüphede olanları ayırt edip ortaya çıkarmak için böyle yaptık.” Yani böylelikle imtihan pazarı kurulsun, bu yolla kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğu ortaya çıksın, gerçek imana sahip olan kimse bu imtihan ve sınamada sebat göstererek, şeytanî şüpheleri bir kenara atarak ortaya çıksın, imanı sabit olmayan, aksine en basit şüphelerle sarsılıveren, imanın zıddına davet eden en ufak bir sebeple dahi ortadan kalkan bir imana sahip olandan ayırt edilsin. Yani Yüce Allah onu, kullarını kendisi ile sınadığı ve iyiyi kötüden ayırt ettiği bir imtihan olarak takdir etmiştir. “Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” O, kulları da amellerini de görüp gözetir ve bilir. Bu amellerin karşılıklarını da onlara vermek için onları kaydeder. Sonra da karşılıklarını tam ve eksiksiz olarak verecektir.

Sebe' 34:22

22- De ki:“Allah’ın dışında (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize (istediğiniz kadar) yalvarın. Onlar, ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değildirler. Onların gökte ve yerde hiçbir ortaklığı olmadığı gibi Allah'ın da onlardan hiçbir yardımcısı yoktur. 23- O’nun katında izin verdiklerinden başkasının şefaati de fayda vermez. Nihâyet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. Onlar da:“Hakkı (buyurdu)” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür. 22. Yani ey peygamber! Hiçbir fayda ve zararı olmayan yaratılmışları Allah’a ortak koşan müşriklere, bu uydurma ortaklarının acizliklerini tartışılmaz olarak kabul edecekleri bir şekilde ve onlara ibadetin batıl olduğunu açıklayıcı olarak “de ki: Allah’ın dışında (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize (istediğiniz kadar) yalvarın.” Allah’ın ortakları olduğunu iddia ettiklerinize dua edin, eğer sizin bu duanızın bir faydası olacaksa! Zira onlarda acizliğin bütün sebepleri mevcuttur ve yapılan duaya karşılık vermeyecekleri de bütün yönleri ile açıkça ortadadır. Onların asgari düzeyde bir şeye güç yetirmeleri bile söz konusu değildir:“Onlar, ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye” ne bağımsız olarak ne de ortaklık suretinde “sahip değildirler.” Bundan dolayı devamla şöyle buyurulmaktadır: “Onların” sizin uydurduğunuz bu ilâhların “gökte ve yerde” az olsun, çok olsun “hiçbir ortaklığı olmadığı gibi…” Ne hükümranlıkları ne de hükümranlıkta ortaklıkları söz konusu değildir. O halde ancak şu söylenebilir:“Bunlar, mutlak hükümran olanın yardımcıları, destekçileridir. Onun için bu uydurma ilâhlara dua etmek faydalıdır. Zira mutlak hükümdarın onlara ihtiyacı olduğu için onlar, kendilerine yönelen kimselerin ihtiyaçlarını görürler.” İşte Allah onların böyle bir konumda da olmadıklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: Bir ve kahhâr olan Allah’ın “onlardan” bu uydurma ilâhlardan “hiçbir yardımcısı da yoktur” yönetimi elinde tutması, işlerini çekip çevirmesi için O’na yardım eden hiç kimse de bulunmamaktadır. Bu durumda da geriye sadece şefaat etme ihtimalleri kalmaktadır. Yüce Allah, onların şefaatlerini de şu buyruk ile reddetmektedir: 23. “O’nun katında izin verdiklerinden başkasının şefaati de fayda vermez.” Böylece müşriklerin Allah’a koştukları ortaklara; insan, ağaç ve bunların dışında edindikleri putlara olan bağlılıklarını ve umutlarını Yüce Allah, tamamı ile kesmekte, bunların batıl olduklarını, şirkin bütün kaynaklarını kökten kuruturcasına, büsbütün koparıp atarcasına açıklamaktadır. Çünkü müşrik, Allah’tan başkasına dua ve ibadet ederken onun kendisine fayda sağlayacağını umar. Zaten onun şirk koşmasına sebep olan da bu umududur. Allah’tan başka dua ve ibadet ettiği varlık, herhangi bir fayda sağlayamayacak, zarar da veremeyecek bir durumda olduğuna, mutlak hükümrana ortak ve O’nun yardımcısı da olmadığına, mutlak hükümranın izni olmaksızın şefaat de edemeyeceğine göre böyle bir dua ve ibadet, aklen şaşkınlık, dinen de batıldır. Dahası şirk koşanın bu konudaki dilek ve maksadının tam aksi ortaya çıkar. O, ortak koştuğu varlıkların kendisine fayda sağlamalarını ister. Yüce Allah ise böyle bir şeyin batıl olduğunu ve gerçekleşmeyeceğini açıklamaktadır. Hatta başka âyet-i kerimelerde ortak koşulan varlıkların kendilerine ibadet edenlere zarar vereceklerini de açıklamıştır. Kıyamet gününde biri diğerini inkâr edecek ve birbirlerine lanet edeceklerdir. Varacakları yer de cehennem ateşi olacaktır:“İnsanlar bir araya toplandıklarında (mahşerde) onlar bunlara düşman kesilir ve ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) Hayret edilecek nokta şudur ki müşrikler, beşer oldukları iddiası ile peygamberlere boyun eğmeyip büyüklük taslarlar, buna karşılık ağaca ve taşa ibadet ve dua etmeye razı olurlar. Mutlak hükümran, rahmeti her şeyi kuşatan ve varlıkları hesaba çekecek olan Allah’a ihlasla ibadet etmeyip büyüklük taslar, buna karşılık kendisine fayda vermekten çok zararı dokunacak olan varlıklara ibadete, kendisinin en aşırı derecede düşmanı olan şeytana itaate razı olurlar. Yüce Allah’ın:“Nihâyet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. Onlar da:“Hakkı (buyurdu)” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür” buyruğunda geçen “onlar” zamirinin, müşriklere ait olma ihtimali vardır. Çünkü âyetin öncesinde onların sözü geçmektedir. Zamirlerde kaide ise sözü geçen en yakın isme ait olmalarıdır. O takdirde mana şöyle olur: Kıyamet günü gelip de müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde, akılları başlarına gelip onlara dünyadaki hallerine ve peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamalarına dair soru sorulduğunda gittikleri küfür ve şirk yolunun batıl olduğunu itiraf edecekler, Allah’ın söylediklerinin, peygamberlerin Allah’tan getirdikleri haberlerin hakkın ta kendisi olduğunu bildireceklerdir. “Evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıkmış olacaktır.”(el-En’âm, 6/28) Böylelikle hakkın Allah’a ait olduğunu bilecekler ve günahlarını itiraf edeceklerdir. “O” hem zatı ile “çok yüce”dir. Bütün yaratılmışların üstündedir. Hem de onların hepsini emri altına almıştır. O, kadri itibari ile de yücedir. Çünkü O’nun pek büyük, son derece üstün ve şerefli sıfatları vardır. O, zat ve sıfatları itibari ile de “çok büyüktür.” O’nun yüceliğinin bir tecellisi, O’nun hükmünün üstün gelmesi ve mütekebbirlerle müşriklerin nefisleri dahil bütün nefislerin O’na zillet ve itaatle boyun eğmesidir. İşte ifadelerin akışının delalet ettiği en açık mana, en kuvvetli anlam budur. Söz konusu zamirin meleklere ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Yüce Allah, vahiy ile konuştuğunda melekler onu işitirler. Bu sebeple bayılır ve Allah’a secdeye kapanırlar. Başını ilk kaldıracak kişi Cebrail olur. Allah ona dilediği vahiyler ile kelâmını bildirir. Meleklerin baygınlığı geçip korkuları gidince kendilerinin baygın olarak yere yıkılmalarına sebep olan sözün ne olduğunu biri diğerine:“Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorar. Biri ötekine ya O’nun haktan başka bir şey söylemediğini bildiklerinden özetle:“Hakkı (buyurdu)” derler, yahut da O’ndan işitmiş oldukları sözü naklederek: Şöyle şöyle buyurdu; derler ki bu da o hakka dahildir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Niteliklerini, acizliklerini, eksikliklerini, hiçbir şekilde fayda sağlamadıklarını belirttiğimiz bu uydurma ilâhlara müşrikler, Allah ile birlikte ibadet ettiler. Böylelikle onlar, o pek büyük, yüce ve azim olan Rabbe ihlas ile ibadetten yan çizip yüz çevirdiler. Halbuki O’nun azamet ve celali dolayısı ile o şerefli melekler, o Allah’a pek yakınlaştırılmış olan varlıklar bile O’nun kelâmını işittiklerinde bu derece itaatle boyun eğerler ve hatta baygın düşerler. Hepsi Yüce Allah’ın haktan başka hiçbir söz söylemeyeceğini ikrar ederler. Peki, bu müşriklere ne oluyor ki şanı bu kadar yüce, mülk ve saltanatı bu kadar büyük olan zata ibadetten yüz çevirip büyükleniyorlar? O çok yüce ve pek büyük olan zat, müşriklerin ortak koşmalarından, iftira ve yalanlarından münezzehtir!

Sebe' 34:23

22- De ki:“Allah’ın dışında (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize (istediğiniz kadar) yalvarın. Onlar, ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değildirler. Onların gökte ve yerde hiçbir ortaklığı olmadığı gibi Allah'ın da onlardan hiçbir yardımcısı yoktur. 23- O’nun katında izin verdiklerinden başkasının şefaati de fayda vermez. Nihâyet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. Onlar da:“Hakkı (buyurdu)” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür. 22. Yani ey peygamber! Hiçbir fayda ve zararı olmayan yaratılmışları Allah’a ortak koşan müşriklere, bu uydurma ortaklarının acizliklerini tartışılmaz olarak kabul edecekleri bir şekilde ve onlara ibadetin batıl olduğunu açıklayıcı olarak “de ki: Allah’ın dışında (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize (istediğiniz kadar) yalvarın.” Allah’ın ortakları olduğunu iddia ettiklerinize dua edin, eğer sizin bu duanızın bir faydası olacaksa! Zira onlarda acizliğin bütün sebepleri mevcuttur ve yapılan duaya karşılık vermeyecekleri de bütün yönleri ile açıkça ortadadır. Onların asgari düzeyde bir şeye güç yetirmeleri bile söz konusu değildir:“Onlar, ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye” ne bağımsız olarak ne de ortaklık suretinde “sahip değildirler.” Bundan dolayı devamla şöyle buyurulmaktadır: “Onların” sizin uydurduğunuz bu ilâhların “gökte ve yerde” az olsun, çok olsun “hiçbir ortaklığı olmadığı gibi…” Ne hükümranlıkları ne de hükümranlıkta ortaklıkları söz konusu değildir. O halde ancak şu söylenebilir:“Bunlar, mutlak hükümran olanın yardımcıları, destekçileridir. Onun için bu uydurma ilâhlara dua etmek faydalıdır. Zira mutlak hükümdarın onlara ihtiyacı olduğu için onlar, kendilerine yönelen kimselerin ihtiyaçlarını görürler.” İşte Allah onların böyle bir konumda da olmadıklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: Bir ve kahhâr olan Allah’ın “onlardan” bu uydurma ilâhlardan “hiçbir yardımcısı da yoktur” yönetimi elinde tutması, işlerini çekip çevirmesi için O’na yardım eden hiç kimse de bulunmamaktadır. Bu durumda da geriye sadece şefaat etme ihtimalleri kalmaktadır. Yüce Allah, onların şefaatlerini de şu buyruk ile reddetmektedir: 23. “O’nun katında izin verdiklerinden başkasının şefaati de fayda vermez.” Böylece müşriklerin Allah’a koştukları ortaklara; insan, ağaç ve bunların dışında edindikleri putlara olan bağlılıklarını ve umutlarını Yüce Allah, tamamı ile kesmekte, bunların batıl olduklarını, şirkin bütün kaynaklarını kökten kuruturcasına, büsbütün koparıp atarcasına açıklamaktadır. Çünkü müşrik, Allah’tan başkasına dua ve ibadet ederken onun kendisine fayda sağlayacağını umar. Zaten onun şirk koşmasına sebep olan da bu umududur. Allah’tan başka dua ve ibadet ettiği varlık, herhangi bir fayda sağlayamayacak, zarar da veremeyecek bir durumda olduğuna, mutlak hükümrana ortak ve O’nun yardımcısı da olmadığına, mutlak hükümranın izni olmaksızın şefaat de edemeyeceğine göre böyle bir dua ve ibadet, aklen şaşkınlık, dinen de batıldır. Dahası şirk koşanın bu konudaki dilek ve maksadının tam aksi ortaya çıkar. O, ortak koştuğu varlıkların kendisine fayda sağlamalarını ister. Yüce Allah ise böyle bir şeyin batıl olduğunu ve gerçekleşmeyeceğini açıklamaktadır. Hatta başka âyet-i kerimelerde ortak koşulan varlıkların kendilerine ibadet edenlere zarar vereceklerini de açıklamıştır. Kıyamet gününde biri diğerini inkâr edecek ve birbirlerine lanet edeceklerdir. Varacakları yer de cehennem ateşi olacaktır:“İnsanlar bir araya toplandıklarında (mahşerde) onlar bunlara düşman kesilir ve ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) Hayret edilecek nokta şudur ki müşrikler, beşer oldukları iddiası ile peygamberlere boyun eğmeyip büyüklük taslarlar, buna karşılık ağaca ve taşa ibadet ve dua etmeye razı olurlar. Mutlak hükümran, rahmeti her şeyi kuşatan ve varlıkları hesaba çekecek olan Allah’a ihlasla ibadet etmeyip büyüklük taslar, buna karşılık kendisine fayda vermekten çok zararı dokunacak olan varlıklara ibadete, kendisinin en aşırı derecede düşmanı olan şeytana itaate razı olurlar. Yüce Allah’ın:“Nihâyet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. Onlar da:“Hakkı (buyurdu)” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür” buyruğunda geçen “onlar” zamirinin, müşriklere ait olma ihtimali vardır. Çünkü âyetin öncesinde onların sözü geçmektedir. Zamirlerde kaide ise sözü geçen en yakın isme ait olmalarıdır. O takdirde mana şöyle olur: Kıyamet günü gelip de müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde, akılları başlarına gelip onlara dünyadaki hallerine ve peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamalarına dair soru sorulduğunda gittikleri küfür ve şirk yolunun batıl olduğunu itiraf edecekler, Allah’ın söylediklerinin, peygamberlerin Allah’tan getirdikleri haberlerin hakkın ta kendisi olduğunu bildireceklerdir. “Evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıkmış olacaktır.”(el-En’âm, 6/28) Böylelikle hakkın Allah’a ait olduğunu bilecekler ve günahlarını itiraf edeceklerdir. “O” hem zatı ile “çok yüce”dir. Bütün yaratılmışların üstündedir. Hem de onların hepsini emri altına almıştır. O, kadri itibari ile de yücedir. Çünkü O’nun pek büyük, son derece üstün ve şerefli sıfatları vardır. O, zat ve sıfatları itibari ile de “çok büyüktür.” O’nun yüceliğinin bir tecellisi, O’nun hükmünün üstün gelmesi ve mütekebbirlerle müşriklerin nefisleri dahil bütün nefislerin O’na zillet ve itaatle boyun eğmesidir. İşte ifadelerin akışının delalet ettiği en açık mana, en kuvvetli anlam budur. Söz konusu zamirin meleklere ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Yüce Allah, vahiy ile konuştuğunda melekler onu işitirler. Bu sebeple bayılır ve Allah’a secdeye kapanırlar. Başını ilk kaldıracak kişi Cebrail olur. Allah ona dilediği vahiyler ile kelâmını bildirir. Meleklerin baygınlığı geçip korkuları gidince kendilerinin baygın olarak yere yıkılmalarına sebep olan sözün ne olduğunu biri diğerine:“Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorar. Biri ötekine ya O’nun haktan başka bir şey söylemediğini bildiklerinden özetle:“Hakkı (buyurdu)” derler, yahut da O’ndan işitmiş oldukları sözü naklederek: Şöyle şöyle buyurdu; derler ki bu da o hakka dahildir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Niteliklerini, acizliklerini, eksikliklerini, hiçbir şekilde fayda sağlamadıklarını belirttiğimiz bu uydurma ilâhlara müşrikler, Allah ile birlikte ibadet ettiler. Böylelikle onlar, o pek büyük, yüce ve azim olan Rabbe ihlas ile ibadetten yan çizip yüz çevirdiler. Halbuki O’nun azamet ve celali dolayısı ile o şerefli melekler, o Allah’a pek yakınlaştırılmış olan varlıklar bile O’nun kelâmını işittiklerinde bu derece itaatle boyun eğerler ve hatta baygın düşerler. Hepsi Yüce Allah’ın haktan başka hiçbir söz söylemeyeceğini ikrar ederler. Peki, bu müşriklere ne oluyor ki şanı bu kadar yüce, mülk ve saltanatı bu kadar büyük olan zata ibadetten yüz çevirip büyükleniyorlar? O çok yüce ve pek büyük olan zat, müşriklerin ortak koşmalarından, iftira ve yalanlarından münezzehtir!

Sebe' 34:24

24- De ki:“Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?”“Allah’tır” de. “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir.” 25- De ki:“Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” 26- De ki:“Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, adaletle hükmedendir, her şeyi bilendir.” 27- De ki:“O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım (hani nerdeler)! Asla (gösteremezsiniz)! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah’tır (hiçbir ortağı yoktur).” 24. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Allah’a ortak koşanlara, ortak koşmalarının doğruluğu hakkında soru sorarak şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?” Hiç şüphesiz onlar bu rızkı verenin Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. Eğer kendileri itiraf etmeyecek olurlarsa bizzat sen:“Allah’tır, de.” Çünkü böyle bir sözü reddedecek, çürütecek hiç kimse yoktur. Göklerden ve yerden size rızık verenin, üzerinize yağmur yağdıranın, sizin için bitkileri bitirenin, yeryüzünde nehirler akıtanın, ağaçlardan meyveler çıkartanın, bütün hayvanları sizin faydanıza ve size rızık olmak üzere yaratanın yalnız ve yalnız Allah olduğu açıkça ortaya çıktığına göre sizler, ne diye hiçbir rızık veremeyen ve en ufak bir fayda sağlayamayan varlıklara ibadet ediyorsunuz? “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir” İki kesimden biri, biz yahut siz, ya oldukça aşikar, açıkça görülen, üstün bir hidâyet yolu üzerindeyiz yahut da içine gömüldüğümüz apaçık bir sapıklıktayız. Bu tarz bir söz, ancak hakkı apaçık gören, doğruyu açıkça tespit eden, izlediği yolun hak olduğuna, hasmının ve karşı tarafın izlediği yolun batıl olduğuna kesin kanaat getiren kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Yani bizler, elimizde bulunan delilleri ve sizlerin tutunduğunuz şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bunlar sayesinde aramızdan kimin haklı kimin haksız, kimin hidâyette kimin de sapık olduğu kesin ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. O kadar ki artık kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemeye bile gerek yok! Diğer bütün mahlukatı yaratan, onlarda bütün türleri ile tasarrufta bulunan, bütün nimetleri ihsan eden, mahlukata rızıklarını veren, her türlü nimeti onlara ulaştıran, her türlü sıkıntılarını açıp gideren, bütün hamdler/övgüler kendisine layık olan, hakimiyet bütünü ile kendisinin olan, heybeti karşısında meleklerin ve onların dışındaki yaratılmışların zilletle boyun eğdiği, azameti önünde boyun büktüğü, bütün şefaatçilerin kendisinden korktuğu, izni olmaksızın O’nun yanında onlardan hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği, zatı ile sıfatları ile fiilleri ile yüce, üstte ve büyük olan, bütün kemâl, celal, cemal, hamd, senâ ve şeref kendisinin olan yaratıcıya ibadete çağıran, bu yüce şana sahip olana yakınlaşmaya, O’nun için ihlasla amelde bulunmaya davet ederek O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklayan, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, ne kendilerine ne de kendilerine ibadet edenlere fayda sağlayamayan, onlara gelecek zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen, aksine akılsız, cansız, kendisine ibadet edenlerin dualarını işitemeyen, işitse dahi bu dualarını kabul edip cevap veremeyen, kıyamet günü geldiğinde de kendilerini ve ortak koşmalarını inkâr edecek ve ortak koşanlardan uzak olduklarını belirtecek olan, karşılıklı lanetleşerek onları reddedecek olan, hükümranlıktan en ufak bir paya sahip bulunmayan, onda hiçbir ortaklıkları da olmayan, Allah’ın izni olmaksızın bağımsız olarak şefaat yetkileri bulunmayan putlara, heykellere ve kabirlere yakın olmayı isteyen, bu vasıfta olan varlıklara dua edip elinden geldiğince bunlara yaklaşmaya çalışan, dinini Allah’a halis kılanlara düşmanlık ederek savaş açan, dini yalnızca Allah’a halis kılmak üzere gelen peygamberleri yalanlayan kimseleri birbirleri ile mukayese edecek olursanız; bu iki kesimden kimin hidâyette, kimin sapık olduğunu, kimin mutlu kimin bedbaht olduğunu görürsünüz. Bu hususta ayrıca bir açıklamaya da gerek yoktur. Çünkü durumun ortaya koyduğu gerçekler, dilin söylediklerinden daha açıktır. 25. Onlara “de ki: Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” Yani her birimizin ameli kendisinedir. Biz suç ve günah işleyecek olursak bundan dolayı siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptığınız işlerden sorumlu olmayacağız. O halde bizim de sizin de maksadımız hakkı araştırmak, bulmak ve adaletli olan yolu izlemek olmalıdır. Bırakın bizim yaptıklarımızı! Bizim amellerimiz sizin hakka tabi olmanıza engel olmasın. Şüphesiz dünya hükümleri zahiren ortaya çıkanlara göre işler ve buna göre bu hususlarda hakka uyulur ve batıldan uzak kalınır. Amellere gelince onların karşılığının verileceği yer başkadır. Orada hükmedenlerin en yücesi ve adalet yapanların en adaletlisi hasımlar arasında hükmünü verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26. “De ki: Rabbimiz bizi bir araya toplayacak sonra aramızda” kimin doğru, kimin yalancı olduğunu, kimin mükâfatı, kimin de cezayı hak ettiğini açıkça ortaya koyacak şekilde “hak ile hüküm verecektir.” İçinden çıkılamayan davaları gereken şekilde hükme bağlayacaktır. O, davaları çözenlerin en hayırlısıdır. 27. Ey Peygamber ve senin görevini ifa etmek durumunda olanlar! “De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım.” Nerededirler? Onları bilmenin yolu nedir? Yerde midirler, gökte midirler? Zira gizliyi ve açığı bilen zat, bize varlık aleminde kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığını haber vermiştir:“Onlar Allah’ın dışında kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.”(Yunus, 10/18); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) Aynı şekilde Allah’ın has kulları olan peygamberler ve rasûller de O’nun bir ortağının olmadığını biliyorlar. O halde ey müşrikler, sizler kendi batıl kanaatlerinize dayanarak Allah’a “koştuğunuz ortakları bana gösterin.” Onların böyle bir soruya cevap verme imkânları yoktur. Bundan dolayı:“Asla!” buyrulmuştur. Yani Allah’ın ortağı, eşi benzeri ve zıddı yoktur. “Bilakis O, Azîz” her şeyi emri altına alan, bütün varlıkların emrine boyun eğdiği, O’nun tarafından idare edilip amade kılındığı, işleri çekip çeviren “ve Hakîm olan” yarattıklarını sağlam ve güçlü kılan, indirdiği şer’î hükümleri en güzel hikmetlerle donatan, kendisinden başka hiçbir kimsenin ilâhlığa ve ma’bud edinilmeye layık olmadığı “Allah’tır.” Eğer O’nun şeriatında, tevhidin, dinin kendisine halis kılınmasını emretmesinin, bunu sevmesinin ve bunu kurtuluş yolu kılmasının; kendisine ortak koşmayı ve O’nun dışındaki varlıkları O’na eşler edinmeyi yasaklamasının, bunu da bedbahtlığın ve helâk oluşun yolu olarak tespit etmiş olmasının dışında hiçbir hikmet bulunmamış olsaydı dahi bu, bile O’nun hikmetinin kemâline yeterli, açık ve kesin bir delil olurdu. Peki O’nun vermiş olduğu bütün emirler ve yasaklar aynı şekilde hikmeti ihtiva ettiğine göre daha ne söylenebilir?!

Sebe' 34:25

24- De ki:“Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?”“Allah’tır” de. “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir.” 25- De ki:“Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” 26- De ki:“Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, adaletle hükmedendir, her şeyi bilendir.” 27- De ki:“O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım (hani nerdeler)! Asla (gösteremezsiniz)! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah’tır (hiçbir ortağı yoktur).” 24. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Allah’a ortak koşanlara, ortak koşmalarının doğruluğu hakkında soru sorarak şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?” Hiç şüphesiz onlar bu rızkı verenin Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. Eğer kendileri itiraf etmeyecek olurlarsa bizzat sen:“Allah’tır, de.” Çünkü böyle bir sözü reddedecek, çürütecek hiç kimse yoktur. Göklerden ve yerden size rızık verenin, üzerinize yağmur yağdıranın, sizin için bitkileri bitirenin, yeryüzünde nehirler akıtanın, ağaçlardan meyveler çıkartanın, bütün hayvanları sizin faydanıza ve size rızık olmak üzere yaratanın yalnız ve yalnız Allah olduğu açıkça ortaya çıktığına göre sizler, ne diye hiçbir rızık veremeyen ve en ufak bir fayda sağlayamayan varlıklara ibadet ediyorsunuz? “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir” İki kesimden biri, biz yahut siz, ya oldukça aşikar, açıkça görülen, üstün bir hidâyet yolu üzerindeyiz yahut da içine gömüldüğümüz apaçık bir sapıklıktayız. Bu tarz bir söz, ancak hakkı apaçık gören, doğruyu açıkça tespit eden, izlediği yolun hak olduğuna, hasmının ve karşı tarafın izlediği yolun batıl olduğuna kesin kanaat getiren kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Yani bizler, elimizde bulunan delilleri ve sizlerin tutunduğunuz şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bunlar sayesinde aramızdan kimin haklı kimin haksız, kimin hidâyette kimin de sapık olduğu kesin ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. O kadar ki artık kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemeye bile gerek yok! Diğer bütün mahlukatı yaratan, onlarda bütün türleri ile tasarrufta bulunan, bütün nimetleri ihsan eden, mahlukata rızıklarını veren, her türlü nimeti onlara ulaştıran, her türlü sıkıntılarını açıp gideren, bütün hamdler/övgüler kendisine layık olan, hakimiyet bütünü ile kendisinin olan, heybeti karşısında meleklerin ve onların dışındaki yaratılmışların zilletle boyun eğdiği, azameti önünde boyun büktüğü, bütün şefaatçilerin kendisinden korktuğu, izni olmaksızın O’nun yanında onlardan hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği, zatı ile sıfatları ile fiilleri ile yüce, üstte ve büyük olan, bütün kemâl, celal, cemal, hamd, senâ ve şeref kendisinin olan yaratıcıya ibadete çağıran, bu yüce şana sahip olana yakınlaşmaya, O’nun için ihlasla amelde bulunmaya davet ederek O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklayan, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, ne kendilerine ne de kendilerine ibadet edenlere fayda sağlayamayan, onlara gelecek zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen, aksine akılsız, cansız, kendisine ibadet edenlerin dualarını işitemeyen, işitse dahi bu dualarını kabul edip cevap veremeyen, kıyamet günü geldiğinde de kendilerini ve ortak koşmalarını inkâr edecek ve ortak koşanlardan uzak olduklarını belirtecek olan, karşılıklı lanetleşerek onları reddedecek olan, hükümranlıktan en ufak bir paya sahip bulunmayan, onda hiçbir ortaklıkları da olmayan, Allah’ın izni olmaksızın bağımsız olarak şefaat yetkileri bulunmayan putlara, heykellere ve kabirlere yakın olmayı isteyen, bu vasıfta olan varlıklara dua edip elinden geldiğince bunlara yaklaşmaya çalışan, dinini Allah’a halis kılanlara düşmanlık ederek savaş açan, dini yalnızca Allah’a halis kılmak üzere gelen peygamberleri yalanlayan kimseleri birbirleri ile mukayese edecek olursanız; bu iki kesimden kimin hidâyette, kimin sapık olduğunu, kimin mutlu kimin bedbaht olduğunu görürsünüz. Bu hususta ayrıca bir açıklamaya da gerek yoktur. Çünkü durumun ortaya koyduğu gerçekler, dilin söylediklerinden daha açıktır. 25. Onlara “de ki: Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” Yani her birimizin ameli kendisinedir. Biz suç ve günah işleyecek olursak bundan dolayı siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptığınız işlerden sorumlu olmayacağız. O halde bizim de sizin de maksadımız hakkı araştırmak, bulmak ve adaletli olan yolu izlemek olmalıdır. Bırakın bizim yaptıklarımızı! Bizim amellerimiz sizin hakka tabi olmanıza engel olmasın. Şüphesiz dünya hükümleri zahiren ortaya çıkanlara göre işler ve buna göre bu hususlarda hakka uyulur ve batıldan uzak kalınır. Amellere gelince onların karşılığının verileceği yer başkadır. Orada hükmedenlerin en yücesi ve adalet yapanların en adaletlisi hasımlar arasında hükmünü verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26. “De ki: Rabbimiz bizi bir araya toplayacak sonra aramızda” kimin doğru, kimin yalancı olduğunu, kimin mükâfatı, kimin de cezayı hak ettiğini açıkça ortaya koyacak şekilde “hak ile hüküm verecektir.” İçinden çıkılamayan davaları gereken şekilde hükme bağlayacaktır. O, davaları çözenlerin en hayırlısıdır. 27. Ey Peygamber ve senin görevini ifa etmek durumunda olanlar! “De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım.” Nerededirler? Onları bilmenin yolu nedir? Yerde midirler, gökte midirler? Zira gizliyi ve açığı bilen zat, bize varlık aleminde kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığını haber vermiştir:“Onlar Allah’ın dışında kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.”(Yunus, 10/18); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) Aynı şekilde Allah’ın has kulları olan peygamberler ve rasûller de O’nun bir ortağının olmadığını biliyorlar. O halde ey müşrikler, sizler kendi batıl kanaatlerinize dayanarak Allah’a “koştuğunuz ortakları bana gösterin.” Onların böyle bir soruya cevap verme imkânları yoktur. Bundan dolayı:“Asla!” buyrulmuştur. Yani Allah’ın ortağı, eşi benzeri ve zıddı yoktur. “Bilakis O, Azîz” her şeyi emri altına alan, bütün varlıkların emrine boyun eğdiği, O’nun tarafından idare edilip amade kılındığı, işleri çekip çeviren “ve Hakîm olan” yarattıklarını sağlam ve güçlü kılan, indirdiği şer’î hükümleri en güzel hikmetlerle donatan, kendisinden başka hiçbir kimsenin ilâhlığa ve ma’bud edinilmeye layık olmadığı “Allah’tır.” Eğer O’nun şeriatında, tevhidin, dinin kendisine halis kılınmasını emretmesinin, bunu sevmesinin ve bunu kurtuluş yolu kılmasının; kendisine ortak koşmayı ve O’nun dışındaki varlıkları O’na eşler edinmeyi yasaklamasının, bunu da bedbahtlığın ve helâk oluşun yolu olarak tespit etmiş olmasının dışında hiçbir hikmet bulunmamış olsaydı dahi bu, bile O’nun hikmetinin kemâline yeterli, açık ve kesin bir delil olurdu. Peki O’nun vermiş olduğu bütün emirler ve yasaklar aynı şekilde hikmeti ihtiva ettiğine göre daha ne söylenebilir?!

Sebe' 34:26

24- De ki:“Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?”“Allah’tır” de. “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir.” 25- De ki:“Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” 26- De ki:“Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, adaletle hükmedendir, her şeyi bilendir.” 27- De ki:“O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım (hani nerdeler)! Asla (gösteremezsiniz)! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah’tır (hiçbir ortağı yoktur).” 24. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Allah’a ortak koşanlara, ortak koşmalarının doğruluğu hakkında soru sorarak şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?” Hiç şüphesiz onlar bu rızkı verenin Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. Eğer kendileri itiraf etmeyecek olurlarsa bizzat sen:“Allah’tır, de.” Çünkü böyle bir sözü reddedecek, çürütecek hiç kimse yoktur. Göklerden ve yerden size rızık verenin, üzerinize yağmur yağdıranın, sizin için bitkileri bitirenin, yeryüzünde nehirler akıtanın, ağaçlardan meyveler çıkartanın, bütün hayvanları sizin faydanıza ve size rızık olmak üzere yaratanın yalnız ve yalnız Allah olduğu açıkça ortaya çıktığına göre sizler, ne diye hiçbir rızık veremeyen ve en ufak bir fayda sağlayamayan varlıklara ibadet ediyorsunuz? “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir” İki kesimden biri, biz yahut siz, ya oldukça aşikar, açıkça görülen, üstün bir hidâyet yolu üzerindeyiz yahut da içine gömüldüğümüz apaçık bir sapıklıktayız. Bu tarz bir söz, ancak hakkı apaçık gören, doğruyu açıkça tespit eden, izlediği yolun hak olduğuna, hasmının ve karşı tarafın izlediği yolun batıl olduğuna kesin kanaat getiren kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Yani bizler, elimizde bulunan delilleri ve sizlerin tutunduğunuz şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bunlar sayesinde aramızdan kimin haklı kimin haksız, kimin hidâyette kimin de sapık olduğu kesin ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. O kadar ki artık kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemeye bile gerek yok! Diğer bütün mahlukatı yaratan, onlarda bütün türleri ile tasarrufta bulunan, bütün nimetleri ihsan eden, mahlukata rızıklarını veren, her türlü nimeti onlara ulaştıran, her türlü sıkıntılarını açıp gideren, bütün hamdler/övgüler kendisine layık olan, hakimiyet bütünü ile kendisinin olan, heybeti karşısında meleklerin ve onların dışındaki yaratılmışların zilletle boyun eğdiği, azameti önünde boyun büktüğü, bütün şefaatçilerin kendisinden korktuğu, izni olmaksızın O’nun yanında onlardan hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği, zatı ile sıfatları ile fiilleri ile yüce, üstte ve büyük olan, bütün kemâl, celal, cemal, hamd, senâ ve şeref kendisinin olan yaratıcıya ibadete çağıran, bu yüce şana sahip olana yakınlaşmaya, O’nun için ihlasla amelde bulunmaya davet ederek O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklayan, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, ne kendilerine ne de kendilerine ibadet edenlere fayda sağlayamayan, onlara gelecek zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen, aksine akılsız, cansız, kendisine ibadet edenlerin dualarını işitemeyen, işitse dahi bu dualarını kabul edip cevap veremeyen, kıyamet günü geldiğinde de kendilerini ve ortak koşmalarını inkâr edecek ve ortak koşanlardan uzak olduklarını belirtecek olan, karşılıklı lanetleşerek onları reddedecek olan, hükümranlıktan en ufak bir paya sahip bulunmayan, onda hiçbir ortaklıkları da olmayan, Allah’ın izni olmaksızın bağımsız olarak şefaat yetkileri bulunmayan putlara, heykellere ve kabirlere yakın olmayı isteyen, bu vasıfta olan varlıklara dua edip elinden geldiğince bunlara yaklaşmaya çalışan, dinini Allah’a halis kılanlara düşmanlık ederek savaş açan, dini yalnızca Allah’a halis kılmak üzere gelen peygamberleri yalanlayan kimseleri birbirleri ile mukayese edecek olursanız; bu iki kesimden kimin hidâyette, kimin sapık olduğunu, kimin mutlu kimin bedbaht olduğunu görürsünüz. Bu hususta ayrıca bir açıklamaya da gerek yoktur. Çünkü durumun ortaya koyduğu gerçekler, dilin söylediklerinden daha açıktır. 25. Onlara “de ki: Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” Yani her birimizin ameli kendisinedir. Biz suç ve günah işleyecek olursak bundan dolayı siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptığınız işlerden sorumlu olmayacağız. O halde bizim de sizin de maksadımız hakkı araştırmak, bulmak ve adaletli olan yolu izlemek olmalıdır. Bırakın bizim yaptıklarımızı! Bizim amellerimiz sizin hakka tabi olmanıza engel olmasın. Şüphesiz dünya hükümleri zahiren ortaya çıkanlara göre işler ve buna göre bu hususlarda hakka uyulur ve batıldan uzak kalınır. Amellere gelince onların karşılığının verileceği yer başkadır. Orada hükmedenlerin en yücesi ve adalet yapanların en adaletlisi hasımlar arasında hükmünü verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26. “De ki: Rabbimiz bizi bir araya toplayacak sonra aramızda” kimin doğru, kimin yalancı olduğunu, kimin mükâfatı, kimin de cezayı hak ettiğini açıkça ortaya koyacak şekilde “hak ile hüküm verecektir.” İçinden çıkılamayan davaları gereken şekilde hükme bağlayacaktır. O, davaları çözenlerin en hayırlısıdır. 27. Ey Peygamber ve senin görevini ifa etmek durumunda olanlar! “De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım.” Nerededirler? Onları bilmenin yolu nedir? Yerde midirler, gökte midirler? Zira gizliyi ve açığı bilen zat, bize varlık aleminde kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığını haber vermiştir:“Onlar Allah’ın dışında kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.”(Yunus, 10/18); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) Aynı şekilde Allah’ın has kulları olan peygamberler ve rasûller de O’nun bir ortağının olmadığını biliyorlar. O halde ey müşrikler, sizler kendi batıl kanaatlerinize dayanarak Allah’a “koştuğunuz ortakları bana gösterin.” Onların böyle bir soruya cevap verme imkânları yoktur. Bundan dolayı:“Asla!” buyrulmuştur. Yani Allah’ın ortağı, eşi benzeri ve zıddı yoktur. “Bilakis O, Azîz” her şeyi emri altına alan, bütün varlıkların emrine boyun eğdiği, O’nun tarafından idare edilip amade kılındığı, işleri çekip çeviren “ve Hakîm olan” yarattıklarını sağlam ve güçlü kılan, indirdiği şer’î hükümleri en güzel hikmetlerle donatan, kendisinden başka hiçbir kimsenin ilâhlığa ve ma’bud edinilmeye layık olmadığı “Allah’tır.” Eğer O’nun şeriatında, tevhidin, dinin kendisine halis kılınmasını emretmesinin, bunu sevmesinin ve bunu kurtuluş yolu kılmasının; kendisine ortak koşmayı ve O’nun dışındaki varlıkları O’na eşler edinmeyi yasaklamasının, bunu da bedbahtlığın ve helâk oluşun yolu olarak tespit etmiş olmasının dışında hiçbir hikmet bulunmamış olsaydı dahi bu, bile O’nun hikmetinin kemâline yeterli, açık ve kesin bir delil olurdu. Peki O’nun vermiş olduğu bütün emirler ve yasaklar aynı şekilde hikmeti ihtiva ettiğine göre daha ne söylenebilir?!

Sebe' 34:27

24- De ki:“Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?”“Allah’tır” de. “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir.” 25- De ki:“Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” 26- De ki:“Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, adaletle hükmedendir, her şeyi bilendir.” 27- De ki:“O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım (hani nerdeler)! Asla (gösteremezsiniz)! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah’tır (hiçbir ortağı yoktur).” 24. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Allah’a ortak koşanlara, ortak koşmalarının doğruluğu hakkında soru sorarak şunları söylemesini emretmektedir:“De ki: Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kim?” Hiç şüphesiz onlar bu rızkı verenin Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. Eğer kendileri itiraf etmeyecek olurlarsa bizzat sen:“Allah’tır, de.” Çünkü böyle bir sözü reddedecek, çürütecek hiç kimse yoktur. Göklerden ve yerden size rızık verenin, üzerinize yağmur yağdıranın, sizin için bitkileri bitirenin, yeryüzünde nehirler akıtanın, ağaçlardan meyveler çıkartanın, bütün hayvanları sizin faydanıza ve size rızık olmak üzere yaratanın yalnız ve yalnız Allah olduğu açıkça ortaya çıktığına göre sizler, ne diye hiçbir rızık veremeyen ve en ufak bir fayda sağlayamayan varlıklara ibadet ediyorsunuz? “O halde ya biz ya da siz, iki taraftan biri hidâyet üzere biri de apaçık bir sapıklık içindedir” İki kesimden biri, biz yahut siz, ya oldukça aşikar, açıkça görülen, üstün bir hidâyet yolu üzerindeyiz yahut da içine gömüldüğümüz apaçık bir sapıklıktayız. Bu tarz bir söz, ancak hakkı apaçık gören, doğruyu açıkça tespit eden, izlediği yolun hak olduğuna, hasmının ve karşı tarafın izlediği yolun batıl olduğuna kesin kanaat getiren kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Yani bizler, elimizde bulunan delilleri ve sizlerin tutunduğunuz şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bunlar sayesinde aramızdan kimin haklı kimin haksız, kimin hidâyette kimin de sapık olduğu kesin ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. O kadar ki artık kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemeye bile gerek yok! Diğer bütün mahlukatı yaratan, onlarda bütün türleri ile tasarrufta bulunan, bütün nimetleri ihsan eden, mahlukata rızıklarını veren, her türlü nimeti onlara ulaştıran, her türlü sıkıntılarını açıp gideren, bütün hamdler/övgüler kendisine layık olan, hakimiyet bütünü ile kendisinin olan, heybeti karşısında meleklerin ve onların dışındaki yaratılmışların zilletle boyun eğdiği, azameti önünde boyun büktüğü, bütün şefaatçilerin kendisinden korktuğu, izni olmaksızın O’nun yanında onlardan hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği, zatı ile sıfatları ile fiilleri ile yüce, üstte ve büyük olan, bütün kemâl, celal, cemal, hamd, senâ ve şeref kendisinin olan yaratıcıya ibadete çağıran, bu yüce şana sahip olana yakınlaşmaya, O’nun için ihlasla amelde bulunmaya davet ederek O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklayan, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, ne kendilerine ne de kendilerine ibadet edenlere fayda sağlayamayan, onlara gelecek zararı önleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen, aksine akılsız, cansız, kendisine ibadet edenlerin dualarını işitemeyen, işitse dahi bu dualarını kabul edip cevap veremeyen, kıyamet günü geldiğinde de kendilerini ve ortak koşmalarını inkâr edecek ve ortak koşanlardan uzak olduklarını belirtecek olan, karşılıklı lanetleşerek onları reddedecek olan, hükümranlıktan en ufak bir paya sahip bulunmayan, onda hiçbir ortaklıkları da olmayan, Allah’ın izni olmaksızın bağımsız olarak şefaat yetkileri bulunmayan putlara, heykellere ve kabirlere yakın olmayı isteyen, bu vasıfta olan varlıklara dua edip elinden geldiğince bunlara yaklaşmaya çalışan, dinini Allah’a halis kılanlara düşmanlık ederek savaş açan, dini yalnızca Allah’a halis kılmak üzere gelen peygamberleri yalanlayan kimseleri birbirleri ile mukayese edecek olursanız; bu iki kesimden kimin hidâyette, kimin sapık olduğunu, kimin mutlu kimin bedbaht olduğunu görürsünüz. Bu hususta ayrıca bir açıklamaya da gerek yoktur. Çünkü durumun ortaya koyduğu gerçekler, dilin söylediklerinden daha açıktır. 25. Onlara “de ki: Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin işlediklerinizden sorumlu tutulmayacağız.” Yani her birimizin ameli kendisinedir. Biz suç ve günah işleyecek olursak bundan dolayı siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptığınız işlerden sorumlu olmayacağız. O halde bizim de sizin de maksadımız hakkı araştırmak, bulmak ve adaletli olan yolu izlemek olmalıdır. Bırakın bizim yaptıklarımızı! Bizim amellerimiz sizin hakka tabi olmanıza engel olmasın. Şüphesiz dünya hükümleri zahiren ortaya çıkanlara göre işler ve buna göre bu hususlarda hakka uyulur ve batıldan uzak kalınır. Amellere gelince onların karşılığının verileceği yer başkadır. Orada hükmedenlerin en yücesi ve adalet yapanların en adaletlisi hasımlar arasında hükmünü verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26. “De ki: Rabbimiz bizi bir araya toplayacak sonra aramızda” kimin doğru, kimin yalancı olduğunu, kimin mükâfatı, kimin de cezayı hak ettiğini açıkça ortaya koyacak şekilde “hak ile hüküm verecektir.” İçinden çıkılamayan davaları gereken şekilde hükme bağlayacaktır. O, davaları çözenlerin en hayırlısıdır. 27. Ey Peygamber ve senin görevini ifa etmek durumunda olanlar! “De ki: O’na koştuğunuz ortakları bana gösterin bakalım.” Nerededirler? Onları bilmenin yolu nedir? Yerde midirler, gökte midirler? Zira gizliyi ve açığı bilen zat, bize varlık aleminde kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığını haber vermiştir:“Onlar Allah’ın dışında kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.”(Yunus, 10/18); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece yalan söylüyorlar.”(Yunus, 10/66) Aynı şekilde Allah’ın has kulları olan peygamberler ve rasûller de O’nun bir ortağının olmadığını biliyorlar. O halde ey müşrikler, sizler kendi batıl kanaatlerinize dayanarak Allah’a “koştuğunuz ortakları bana gösterin.” Onların böyle bir soruya cevap verme imkânları yoktur. Bundan dolayı:“Asla!” buyrulmuştur. Yani Allah’ın ortağı, eşi benzeri ve zıddı yoktur. “Bilakis O, Azîz” her şeyi emri altına alan, bütün varlıkların emrine boyun eğdiği, O’nun tarafından idare edilip amade kılındığı, işleri çekip çeviren “ve Hakîm olan” yarattıklarını sağlam ve güçlü kılan, indirdiği şer’î hükümleri en güzel hikmetlerle donatan, kendisinden başka hiçbir kimsenin ilâhlığa ve ma’bud edinilmeye layık olmadığı “Allah’tır.” Eğer O’nun şeriatında, tevhidin, dinin kendisine halis kılınmasını emretmesinin, bunu sevmesinin ve bunu kurtuluş yolu kılmasının; kendisine ortak koşmayı ve O’nun dışındaki varlıkları O’na eşler edinmeyi yasaklamasının, bunu da bedbahtlığın ve helâk oluşun yolu olarak tespit etmiş olmasının dışında hiçbir hikmet bulunmamış olsaydı dahi bu, bile O’nun hikmetinin kemâline yeterli, açık ve kesin bir delil olurdu. Peki O’nun vermiş olduğu bütün emirler ve yasaklar aynı şekilde hikmeti ihtiva ettiğine göre daha ne söylenebilir?!

Sebe' 34:28

28- Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. 29- Onlar:“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 30- De ki:“Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” 28. Yüce Allah, Rasûlünü ancak bütün insanları Allah’ın mükâfatı ile müjdelemek, onlara bu mükâfatı gerektiren amelleri bildirmek, diğer taraftan Allah’ın cezasını da bildirip korkutmak, bu cezayı gerektirici amelleri haber vermek üzere gönderdiğini bildirmektedir. O halde senin elinde bir şey yoktur. Yalanlayıcıların ve inatçıların sana göstermeni teklif ettikleri mucize ve isteklerin hiçbirisi senin görevin değildir. Bunlar ancak Yüce Allah’ın elinde olan şeylerdir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani onların sağlıklı bir bilgileri yoktur; ya cahildirler yahut da ilimleri ile amel etmeyen inatçıdırlar. Onun için de hiçbir bilgileri yok sayılırlar. Bu bilgisizliklerinden biri de Peygamber’den göstermesini istedikleri mucizelere olumlu karşılık vermeyişini, senin davetini reddetmeyi gerektiren bir sebep olarak görmeleridir. Onların istekleri arasında onun, kendisi ile onları uyarmış olduğu azabı çabucak getirmesi istekleri de vardı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar.” Böyle bir söz, zalimliklerinin bir sonucudur. Zira Peygamberin doğru söylemesi ile bu tehditin ne zaman gerçekleşeceğinin haber verilmesi arasında nasıl bir ilgi olabilir ki? Böyle bir tutum, hakkı reddetmekten ve akılsızlıktan başka neyin eseri olabilir? Zira düşmanları bulunan ve uygun bir fırsat kollayarak kendilerine karşı hazırlık yapan bir topluma, dünyevi meselelerden birisi ile ilgili olarak doğruluğunu ve samimiyetini bildikleri bir kişi gelse ve: Ben gelirken sizi toptan imha etmek için üzerinize gelmekte olan düşmanınızı gördüm, dese; bu topluluk arasından bir kişi de kalkıp: Eğer sen doğru söyleyen birisi isen bu düşman bize ne vakit gelecektir ve şu anda nerededir?, diye soracak olsa hiç bu sözü söyleyen kişi akıllı sayılabilir mi? Yoksa böylesinin kafasız ve akılsız olduğuna mı hükmedilir? Üstelik böyle bir durumda haber veren kimsenin doğru söylemesi de yalan söylemesi de mümkündür. Onun gördüğü düşman da olabilir, başkası da olabilir. Ya da düşmanı vazgeçebilir. Diğer taraftan bu haberi kendisine ulaştırdığı topluluk da kendilerini savunabilecek ve koruyabilecek güçte olabilir. Peki ya kimsenin, hiçbir şekilde geri püskürtülmesi mümkün olmayan ve yardımcıların faydasının olmayacağı kesin bir azabı haber veren, üstelik insanların en doğru sözlüsü, kendi arzusu uyarınca konuşmayan, verdiği haberde hatadan korunmuş olan zatı yalanlayanların durumu ne olur? Böylesinin haberini, azabın geliş vaktini açıklamadığı gerekçesi ile reddetmek akılsızlığın en ileri derecesi değil midir?! 30. Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan bu azabın geliş vaktini haber vermek üzere onlara “de ki: Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” O halde bu günden sakının ve bunun için gereken hazırlıklarınızı yapın.

Sebe' 34:29

28- Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. 29- Onlar:“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 30- De ki:“Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” 28. Yüce Allah, Rasûlünü ancak bütün insanları Allah’ın mükâfatı ile müjdelemek, onlara bu mükâfatı gerektiren amelleri bildirmek, diğer taraftan Allah’ın cezasını da bildirip korkutmak, bu cezayı gerektirici amelleri haber vermek üzere gönderdiğini bildirmektedir. O halde senin elinde bir şey yoktur. Yalanlayıcıların ve inatçıların sana göstermeni teklif ettikleri mucize ve isteklerin hiçbirisi senin görevin değildir. Bunlar ancak Yüce Allah’ın elinde olan şeylerdir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani onların sağlıklı bir bilgileri yoktur; ya cahildirler yahut da ilimleri ile amel etmeyen inatçıdırlar. Onun için de hiçbir bilgileri yok sayılırlar. Bu bilgisizliklerinden biri de Peygamber’den göstermesini istedikleri mucizelere olumlu karşılık vermeyişini, senin davetini reddetmeyi gerektiren bir sebep olarak görmeleridir. Onların istekleri arasında onun, kendisi ile onları uyarmış olduğu azabı çabucak getirmesi istekleri de vardı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar.” Böyle bir söz, zalimliklerinin bir sonucudur. Zira Peygamberin doğru söylemesi ile bu tehditin ne zaman gerçekleşeceğinin haber verilmesi arasında nasıl bir ilgi olabilir ki? Böyle bir tutum, hakkı reddetmekten ve akılsızlıktan başka neyin eseri olabilir? Zira düşmanları bulunan ve uygun bir fırsat kollayarak kendilerine karşı hazırlık yapan bir topluma, dünyevi meselelerden birisi ile ilgili olarak doğruluğunu ve samimiyetini bildikleri bir kişi gelse ve: Ben gelirken sizi toptan imha etmek için üzerinize gelmekte olan düşmanınızı gördüm, dese; bu topluluk arasından bir kişi de kalkıp: Eğer sen doğru söyleyen birisi isen bu düşman bize ne vakit gelecektir ve şu anda nerededir?, diye soracak olsa hiç bu sözü söyleyen kişi akıllı sayılabilir mi? Yoksa böylesinin kafasız ve akılsız olduğuna mı hükmedilir? Üstelik böyle bir durumda haber veren kimsenin doğru söylemesi de yalan söylemesi de mümkündür. Onun gördüğü düşman da olabilir, başkası da olabilir. Ya da düşmanı vazgeçebilir. Diğer taraftan bu haberi kendisine ulaştırdığı topluluk da kendilerini savunabilecek ve koruyabilecek güçte olabilir. Peki ya kimsenin, hiçbir şekilde geri püskürtülmesi mümkün olmayan ve yardımcıların faydasının olmayacağı kesin bir azabı haber veren, üstelik insanların en doğru sözlüsü, kendi arzusu uyarınca konuşmayan, verdiği haberde hatadan korunmuş olan zatı yalanlayanların durumu ne olur? Böylesinin haberini, azabın geliş vaktini açıklamadığı gerekçesi ile reddetmek akılsızlığın en ileri derecesi değil midir?! 30. Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan bu azabın geliş vaktini haber vermek üzere onlara “de ki: Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” O halde bu günden sakının ve bunun için gereken hazırlıklarınızı yapın.

Sebe' 34:30

28- Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. 29- Onlar:“Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 30- De ki:“Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” 28. Yüce Allah, Rasûlünü ancak bütün insanları Allah’ın mükâfatı ile müjdelemek, onlara bu mükâfatı gerektiren amelleri bildirmek, diğer taraftan Allah’ın cezasını da bildirip korkutmak, bu cezayı gerektirici amelleri haber vermek üzere gönderdiğini bildirmektedir. O halde senin elinde bir şey yoktur. Yalanlayıcıların ve inatçıların sana göstermeni teklif ettikleri mucize ve isteklerin hiçbirisi senin görevin değildir. Bunlar ancak Yüce Allah’ın elinde olan şeylerdir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani onların sağlıklı bir bilgileri yoktur; ya cahildirler yahut da ilimleri ile amel etmeyen inatçıdırlar. Onun için de hiçbir bilgileri yok sayılırlar. Bu bilgisizliklerinden biri de Peygamber’den göstermesini istedikleri mucizelere olumlu karşılık vermeyişini, senin davetini reddetmeyi gerektiren bir sebep olarak görmeleridir. Onların istekleri arasında onun, kendisi ile onları uyarmış olduğu azabı çabucak getirmesi istekleri de vardı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 29. “Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman?” diyorlar.” Böyle bir söz, zalimliklerinin bir sonucudur. Zira Peygamberin doğru söylemesi ile bu tehditin ne zaman gerçekleşeceğinin haber verilmesi arasında nasıl bir ilgi olabilir ki? Böyle bir tutum, hakkı reddetmekten ve akılsızlıktan başka neyin eseri olabilir? Zira düşmanları bulunan ve uygun bir fırsat kollayarak kendilerine karşı hazırlık yapan bir topluma, dünyevi meselelerden birisi ile ilgili olarak doğruluğunu ve samimiyetini bildikleri bir kişi gelse ve: Ben gelirken sizi toptan imha etmek için üzerinize gelmekte olan düşmanınızı gördüm, dese; bu topluluk arasından bir kişi de kalkıp: Eğer sen doğru söyleyen birisi isen bu düşman bize ne vakit gelecektir ve şu anda nerededir?, diye soracak olsa hiç bu sözü söyleyen kişi akıllı sayılabilir mi? Yoksa böylesinin kafasız ve akılsız olduğuna mı hükmedilir? Üstelik böyle bir durumda haber veren kimsenin doğru söylemesi de yalan söylemesi de mümkündür. Onun gördüğü düşman da olabilir, başkası da olabilir. Ya da düşmanı vazgeçebilir. Diğer taraftan bu haberi kendisine ulaştırdığı topluluk da kendilerini savunabilecek ve koruyabilecek güçte olabilir. Peki ya kimsenin, hiçbir şekilde geri püskürtülmesi mümkün olmayan ve yardımcıların faydasının olmayacağı kesin bir azabı haber veren, üstelik insanların en doğru sözlüsü, kendi arzusu uyarınca konuşmayan, verdiği haberde hatadan korunmuş olan zatı yalanlayanların durumu ne olur? Böylesinin haberini, azabın geliş vaktini açıklamadığı gerekçesi ile reddetmek akılsızlığın en ileri derecesi değil midir?! 30. Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan bu azabın geliş vaktini haber vermek üzere onlara “de ki: Size vaadolunan bir gün var ki (o geldiğinde) ne ondan bir an geri kalırsınız, ne de ileri geçersiniz.” O halde bu günden sakının ve bunun için gereken hazırlıklarınızı yapın.

Sebe' 34:31

31- Kâfir olanlar dediler ki:“Biz ne bu Kur’ân’a iman ederiz ne de ondan öncekilere.” Sen o zalimleri, Rableri huzurunda (hesap için) durdurulduklarında birbirlerine laf yetiştirirken bir görsen! Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” derler. 32- Büyüklük taslayan (önderler) de güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” 33- Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler. Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Onlar yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklar? 31. Allah azabı çabucak isteyenlere vaadolunan günü bildirip bu süre gelince mutlaka gerçekleşeceğini söz konusu ettikten sonra, burada da onların o günde ne durumda olacaklarını söz konusu etmektedir: Rablerinin huzurunda durdurulup önderlerin de tabilerin de küfür ve sapıklıkta bir araya getirildiklerini görseydin, çok büyük bir iş, çok dehşetli bir hal görmüş olurdun! Onların birbirlerine nasıl laf yetiştirdiklerini, birinin sözü alıp öbürüne nasıl cevap verdiğini görürdün. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” Ancak sizler bizimle iman arasına girdiniz, iman etmemize engel oldunuz. Küfür ve inkârı bize güzel gösterdiniz. Biz de size tâbi olduk. Bunu söylemekten maksatları ise azabın kendilerine değil de yalnızca önderlere verilmesini istemeleridir. 32. “Büyüklük taslayan (önderler) de” bu günahta hepsinin ortak olduklarını bildirerek soru sormak üzere “güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi” gücümüzle sizi zorlayarak ve mecbur ederek “sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” Yani bunu kendiniz tercih ettiniz. Yoksa buna mecbur değildiniz. Biz, size küfrü süslemiş olsak bile sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz yoktu. 33. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Yani sizin başımıza getirdiğiniz musibet ve bizi saptırmanız, gece ve gündüz hazırlamış olduğunuz hile ve tuzakların bir neticesidir. Küfrü bize güzel gösterir, bizi ona çağırır ve: Doğru olan budur, derdiniz. Hakkı tenkit eder, onu çirkin gösterir ve onun batıl olduğunu iddia ederdiniz. Bize karşı hileleriniz, kurduğunuz tuzaklar, bizi azdırıp saptırıncaya, fitneye düşürünceye kadar aralıksız devam etti. Kendi aralarındaki bu şekilde konuşmalarının, birbirlerine olan nefretlerini ortaya koymalarından ve büyük çapta pişmanlık duymalarından başka hiçbir faydası olmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler.” Onlardan tartışanlar azaptan kurtulalım diye tartışmaya girişecekler, ancak kendilerinin zalim ve azabı hak etmiş olduklarını anlayacaklardır. Bu sebepten onların her birisi son derece pişmanlık duyacak, hak üzere olmayı, kendisini bu azaba ulaştıran batılı da terk etmiş olmayı diye yana yakıla temenni edecektir. Ama bunu içlerinde gizleyecekledir. Çünkü kendi aleyhlerine ikrarda bulunmaktan dolayı rezil ve rüsvay olmaktan korkacaklardır. Bununla birlikte kıyametin bazı safhalarında ve cehenneme girecekleri vakit bu pişmanlıklarını açıktan açığa ortaya koyacaklardır:“O gün (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim...”(el-Furkan, 25/27-28)“Derler ki eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık cehennemlikler arasında olmazdık. Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun!”(el-Mülk, 67/10-11)“Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz.” Zindanda zelil olan mahpusların boynuna prangalar konduğu gibi bunlara da konacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler, kaynar suda, sonra ateşte yakılacaklar.”(el-Mumin, 40/71-72)“Onlar yapmakta olduklarından” küfür, fasıklık ve isyanlarından “başkası ile mi cezalandırılacaklar?” Bu azap, bu ibretli ceza ve bu demir halkalar onların yaptıklarının cezasından başka bir şey midir?

Sebe' 34:32

31- Kâfir olanlar dediler ki:“Biz ne bu Kur’ân’a iman ederiz ne de ondan öncekilere.” Sen o zalimleri, Rableri huzurunda (hesap için) durdurulduklarında birbirlerine laf yetiştirirken bir görsen! Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” derler. 32- Büyüklük taslayan (önderler) de güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” 33- Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler. Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Onlar yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklar? 31. Allah azabı çabucak isteyenlere vaadolunan günü bildirip bu süre gelince mutlaka gerçekleşeceğini söz konusu ettikten sonra, burada da onların o günde ne durumda olacaklarını söz konusu etmektedir: Rablerinin huzurunda durdurulup önderlerin de tabilerin de küfür ve sapıklıkta bir araya getirildiklerini görseydin, çok büyük bir iş, çok dehşetli bir hal görmüş olurdun! Onların birbirlerine nasıl laf yetiştirdiklerini, birinin sözü alıp öbürüne nasıl cevap verdiğini görürdün. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” Ancak sizler bizimle iman arasına girdiniz, iman etmemize engel oldunuz. Küfür ve inkârı bize güzel gösterdiniz. Biz de size tâbi olduk. Bunu söylemekten maksatları ise azabın kendilerine değil de yalnızca önderlere verilmesini istemeleridir. 32. “Büyüklük taslayan (önderler) de” bu günahta hepsinin ortak olduklarını bildirerek soru sormak üzere “güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi” gücümüzle sizi zorlayarak ve mecbur ederek “sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” Yani bunu kendiniz tercih ettiniz. Yoksa buna mecbur değildiniz. Biz, size küfrü süslemiş olsak bile sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz yoktu. 33. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Yani sizin başımıza getirdiğiniz musibet ve bizi saptırmanız, gece ve gündüz hazırlamış olduğunuz hile ve tuzakların bir neticesidir. Küfrü bize güzel gösterir, bizi ona çağırır ve: Doğru olan budur, derdiniz. Hakkı tenkit eder, onu çirkin gösterir ve onun batıl olduğunu iddia ederdiniz. Bize karşı hileleriniz, kurduğunuz tuzaklar, bizi azdırıp saptırıncaya, fitneye düşürünceye kadar aralıksız devam etti. Kendi aralarındaki bu şekilde konuşmalarının, birbirlerine olan nefretlerini ortaya koymalarından ve büyük çapta pişmanlık duymalarından başka hiçbir faydası olmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler.” Onlardan tartışanlar azaptan kurtulalım diye tartışmaya girişecekler, ancak kendilerinin zalim ve azabı hak etmiş olduklarını anlayacaklardır. Bu sebepten onların her birisi son derece pişmanlık duyacak, hak üzere olmayı, kendisini bu azaba ulaştıran batılı da terk etmiş olmayı diye yana yakıla temenni edecektir. Ama bunu içlerinde gizleyecekledir. Çünkü kendi aleyhlerine ikrarda bulunmaktan dolayı rezil ve rüsvay olmaktan korkacaklardır. Bununla birlikte kıyametin bazı safhalarında ve cehenneme girecekleri vakit bu pişmanlıklarını açıktan açığa ortaya koyacaklardır:“O gün (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim...”(el-Furkan, 25/27-28)“Derler ki eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık cehennemlikler arasında olmazdık. Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun!”(el-Mülk, 67/10-11)“Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz.” Zindanda zelil olan mahpusların boynuna prangalar konduğu gibi bunlara da konacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler, kaynar suda, sonra ateşte yakılacaklar.”(el-Mumin, 40/71-72)“Onlar yapmakta olduklarından” küfür, fasıklık ve isyanlarından “başkası ile mi cezalandırılacaklar?” Bu azap, bu ibretli ceza ve bu demir halkalar onların yaptıklarının cezasından başka bir şey midir?

Sebe' 34:33

31- Kâfir olanlar dediler ki:“Biz ne bu Kur’ân’a iman ederiz ne de ondan öncekilere.” Sen o zalimleri, Rableri huzurunda (hesap için) durdurulduklarında birbirlerine laf yetiştirirken bir görsen! Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” derler. 32- Büyüklük taslayan (önderler) de güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” 33- Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler. Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Onlar yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklar? 31. Allah azabı çabucak isteyenlere vaadolunan günü bildirip bu süre gelince mutlaka gerçekleşeceğini söz konusu ettikten sonra, burada da onların o günde ne durumda olacaklarını söz konusu etmektedir: Rablerinin huzurunda durdurulup önderlerin de tabilerin de küfür ve sapıklıkta bir araya getirildiklerini görseydin, çok büyük bir iş, çok dehşetli bir hal görmüş olurdun! Onların birbirlerine nasıl laf yetiştirdiklerini, birinin sözü alıp öbürüne nasıl cevap verdiğini görürdün. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere): “Eğer siz olmasaydınız biz elbette mümin olurduk!” Ancak sizler bizimle iman arasına girdiniz, iman etmemize engel oldunuz. Küfür ve inkârı bize güzel gösterdiniz. Biz de size tâbi olduk. Bunu söylemekten maksatları ise azabın kendilerine değil de yalnızca önderlere verilmesini istemeleridir. 32. “Büyüklük taslayan (önderler) de” bu günahta hepsinin ortak olduklarını bildirerek soru sormak üzere “güçsüz (tabilere) derler ki: “Size hidâyet geldikten sonra biz mi” gücümüzle sizi zorlayarak ve mecbur ederek “sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.” Yani bunu kendiniz tercih ettiniz. Yoksa buna mecbur değildiniz. Biz, size küfrü süslemiş olsak bile sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz yoktu. 33. “Güçsüz (tâbiler) büyüklük taslayan (önderlere) derler ki: “Hayır, gece gündüz hile (peşindeydiniz). Bize Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.” Yani sizin başımıza getirdiğiniz musibet ve bizi saptırmanız, gece ve gündüz hazırlamış olduğunuz hile ve tuzakların bir neticesidir. Küfrü bize güzel gösterir, bizi ona çağırır ve: Doğru olan budur, derdiniz. Hakkı tenkit eder, onu çirkin gösterir ve onun batıl olduğunu iddia ederdiniz. Bize karşı hileleriniz, kurduğunuz tuzaklar, bizi azdırıp saptırıncaya, fitneye düşürünceye kadar aralıksız devam etti. Kendi aralarındaki bu şekilde konuşmalarının, birbirlerine olan nefretlerini ortaya koymalarından ve büyük çapta pişmanlık duymalarından başka hiçbir faydası olmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Azabı gördüklerinde hepsi de pişmanlıklarını gizlerler.” Onlardan tartışanlar azaptan kurtulalım diye tartışmaya girişecekler, ancak kendilerinin zalim ve azabı hak etmiş olduklarını anlayacaklardır. Bu sebepten onların her birisi son derece pişmanlık duyacak, hak üzere olmayı, kendisini bu azaba ulaştıran batılı da terk etmiş olmayı diye yana yakıla temenni edecektir. Ama bunu içlerinde gizleyecekledir. Çünkü kendi aleyhlerine ikrarda bulunmaktan dolayı rezil ve rüsvay olmaktan korkacaklardır. Bununla birlikte kıyametin bazı safhalarında ve cehenneme girecekleri vakit bu pişmanlıklarını açıktan açığa ortaya koyacaklardır:“O gün (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim...”(el-Furkan, 25/27-28)“Derler ki eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık cehennemlikler arasında olmazdık. Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun!”(el-Mülk, 67/10-11)“Biz, kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçireceğiz.” Zindanda zelil olan mahpusların boynuna prangalar konduğu gibi bunlara da konacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler, kaynar suda, sonra ateşte yakılacaklar.”(el-Mumin, 40/71-72)“Onlar yapmakta olduklarından” küfür, fasıklık ve isyanlarından “başkası ile mi cezalandırılacaklar?” Bu azap, bu ibretli ceza ve bu demir halkalar onların yaptıklarının cezasından başka bir şey midir?

Sebe' 34:34

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:35

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:36

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:37

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:38

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:39

34- Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları:“Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz” dediler. 35- Yine dediler ki:“Bizim malımız da evladımız da (sizden) daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 36- De ki:“Şüphesiz Rabbim, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 37- Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. Aksine kim iman edip salih amel işlerse işte onlara amellerine karşılık olarak mükâfatları kat kat verilecektir ve onlar, yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır. 38- Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır. 39- De ki: “Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır. (Allah yolunda) her ne harcarsanız O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. 34. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin durumunu haber vermektedir ki onların durumu, tıpkı hali hazırda peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların durumu gibiydi. Allah, herhangi bir ülkeye bir peygamber gönderdi mi oranın refah içinde olup şımaran, sahip oldukları nimetlerle azan ve onlardan ötürü böbürlenen elebaşları onları inkar etmişler ve küfre sapmışlardır. 35. Onlar:“Bizim malımız da evladımız da” hakka uyanlarınkinden “daha çok. Biz azaba uğrayacak da değiliz” demişlerdir. Yani bizler, öldürüldükten sonra diriltilecek değiliz. Diriltilecek olsak dahi bize dünya hayatında bunca mal ve evlat veren, âhirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir. 36. Allah ise onlara şöylece cevap vermektedir: Yüce Allah’ın rızkı genişletip yayması, sizin ileri sürdüğünüz iddianın doğruluğuna delil değildir. Rızık vermek, Allah’ın meşîetine/dilemesine bağlıdır. O, isterse kulunun rızkını genişletir, dilerse daraltır. 37. “Sizi bize yaklaştıracak olan şey, ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız.” Onlarla bize yakın olamazsınız. Sizi bize asıl yakınlaştıran, peygamberlerin getirdiklerine iman etmek, bu imanın gereği olan salih amelleri işlemektir. İşte böylelerinin Allah nezdinde mükâfatları kat kat verilecektir. Bir iyilik, on misli ile, yedi yüz misli ile hatta Allah’tan başka kimsenin bilmediği kadar kat fazlası ile mükâfatlandırılacaktır. “ve onlar yüksek köşklerde güven içinde olacaklardır.” Alabildiğine yüksek konaklarda, huzur içerisinde, kederlerden, içinde bulundukları lezzet verici şeyleri ve arzu duyulan nimetleri bulandıracak şeylerden, rahatsız edici hususlardan, üzüntülerden yana güven içerisinde bulunacaklardır. Ordan çıkarılmak gibi bir korkuları da olmayacaktır. 38. “Ayetlerimizi iptal etmek için yarışırcasına çalışanlara” bizleri ve peygamberlerimizi âciz bırakmak maksadı ile çalışıp çabalayan ve yalanlayanlara “gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” 39. Daha sonra Allah, tekrar rızkı genişletenin ve daraltanın kendisi olduğunu dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir (dilediğine de) daraltır.” Bu buyruğu tekrarlamasının hikmeti, bundan sonraki buyrukları ona bağlamaktır:“(Allah yolunda) her ne harcarsanız” ister farz, ister müstehap olsun, ister akraba, ister komşu, ister yoksul, ister yetim, isterse de başkasına infak edilmiş olsun “O” yani Yüce Allah “bu harcadığınızın yerine başkasını verir.” O halde infakta bulunmanın rızkı eksilteceği vehmine kapılmayın. Zira bu, rızkı dilediğine genişletip yayan, dilediğininkini de kısan yüce Zatın, infak edene infak ettiğinin yerine başkasını vereceğine dair bir vaadidir. “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O bakımdan rızkı O’ndan isteyin ve size izlemenizi emrettiği sebepleri de yerine getirin.

Sebe' 34:40

40- O gün O, onların hepsini haşredecek sonra da meleklere şöyle diyecek:“Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41- Melekler diyecekler ki:“Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin! Aksine onlar, cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” 42- “Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Zulmedenlere deriz ki: “Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını!” 40. “O gün O, onların” Allah’tan başkasına ibadet edenleri de kendisine ibadet edilen melekleri de “hepsini haşredecek, sonra da” Allah “meleklere” onlara ibadet edenleri azarlamak amacıyla “şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41. Melekler ise onların ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve “diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni.” Seni ortağın yahut dengin bulunmasından tenzih ederiz. “Bizim dostumuz onlar değil, Sensin.” Bizim dost edindiğimiz onlar değil yalnız sensin. Bizimle onlar arasında herhangi bir bağ yoktur. Bizler seni dost edinmeye muhtacız. Bu, bizim için bir sorumluluktur. Nasıl olur başkalarını bize ibadet etmeye çağırabiliriz? Yahut bizim, Senin yanın sıra dost ve ortak edinilmemiz nasıl uygun olabilir ki? “Aksine onlar” bu müşrikler “cinlere” yani şeytanlara “ibadet ediyorlardı.” Şeytanlar, gerek bizlere gerek bizden başkalarına ibadet etmeyi emrederlerdi, onlar da bu hususta şeytanlara itaat ederlerdi. İşte bu itaatleri de ibadettir. Çünkü ibadet, itaat demektir. Nitekim Allah, kendisi ile birlikte başka ilâhlar edinen herkese hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Ademoğulları! Şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana ibadet edin, demedim mi? Dosdoğru yol da budur.”(Yâsîn, 36/60-61)“Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” Cinleri tasdik ediyor, onlara itaat ediyorlardı. Çünkü iman, itaati ve emre uymayı gerektiren bir şekilde tasdik etmek demektir. 42. Melekler, kendilerine ibadet edenlerden bu şekilde uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah da onlara hitaben şöyle buyuracaktır:“Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve ilişkiler bitmiştir. Küfür ve isyan ile kendi kendilerine “zulmedenlere” onları cehenneme soktuktan sonra “diyeceğiz ki: Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını.” Bugün bu ateşi gözlerinizle gördünüz ve içine de girdiniz. Bu, onu yalanladığınız için buraya girmenize sebep olacak şeylerden kaçmadığınızdan dolayı, yaptıklarınıza uygun bir cezadır.

Sebe' 34:41

40- O gün O, onların hepsini haşredecek sonra da meleklere şöyle diyecek:“Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41- Melekler diyecekler ki:“Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin! Aksine onlar, cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” 42- “Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Zulmedenlere deriz ki: “Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını!” 40. “O gün O, onların” Allah’tan başkasına ibadet edenleri de kendisine ibadet edilen melekleri de “hepsini haşredecek, sonra da” Allah “meleklere” onlara ibadet edenleri azarlamak amacıyla “şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41. Melekler ise onların ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve “diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni.” Seni ortağın yahut dengin bulunmasından tenzih ederiz. “Bizim dostumuz onlar değil, Sensin.” Bizim dost edindiğimiz onlar değil yalnız sensin. Bizimle onlar arasında herhangi bir bağ yoktur. Bizler seni dost edinmeye muhtacız. Bu, bizim için bir sorumluluktur. Nasıl olur başkalarını bize ibadet etmeye çağırabiliriz? Yahut bizim, Senin yanın sıra dost ve ortak edinilmemiz nasıl uygun olabilir ki? “Aksine onlar” bu müşrikler “cinlere” yani şeytanlara “ibadet ediyorlardı.” Şeytanlar, gerek bizlere gerek bizden başkalarına ibadet etmeyi emrederlerdi, onlar da bu hususta şeytanlara itaat ederlerdi. İşte bu itaatleri de ibadettir. Çünkü ibadet, itaat demektir. Nitekim Allah, kendisi ile birlikte başka ilâhlar edinen herkese hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Ademoğulları! Şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana ibadet edin, demedim mi? Dosdoğru yol da budur.”(Yâsîn, 36/60-61)“Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” Cinleri tasdik ediyor, onlara itaat ediyorlardı. Çünkü iman, itaati ve emre uymayı gerektiren bir şekilde tasdik etmek demektir. 42. Melekler, kendilerine ibadet edenlerden bu şekilde uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah da onlara hitaben şöyle buyuracaktır:“Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve ilişkiler bitmiştir. Küfür ve isyan ile kendi kendilerine “zulmedenlere” onları cehenneme soktuktan sonra “diyeceğiz ki: Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını.” Bugün bu ateşi gözlerinizle gördünüz ve içine de girdiniz. Bu, onu yalanladığınız için buraya girmenize sebep olacak şeylerden kaçmadığınızdan dolayı, yaptıklarınıza uygun bir cezadır.

Sebe' 34:42

40- O gün O, onların hepsini haşredecek sonra da meleklere şöyle diyecek:“Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41- Melekler diyecekler ki:“Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin! Aksine onlar, cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” 42- “Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Zulmedenlere deriz ki: “Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını!” 40. “O gün O, onların” Allah’tan başkasına ibadet edenleri de kendisine ibadet edilen melekleri de “hepsini haşredecek, sonra da” Allah “meleklere” onlara ibadet edenleri azarlamak amacıyla “şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” 41. Melekler ise onların ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve “diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni.” Seni ortağın yahut dengin bulunmasından tenzih ederiz. “Bizim dostumuz onlar değil, Sensin.” Bizim dost edindiğimiz onlar değil yalnız sensin. Bizimle onlar arasında herhangi bir bağ yoktur. Bizler seni dost edinmeye muhtacız. Bu, bizim için bir sorumluluktur. Nasıl olur başkalarını bize ibadet etmeye çağırabiliriz? Yahut bizim, Senin yanın sıra dost ve ortak edinilmemiz nasıl uygun olabilir ki? “Aksine onlar” bu müşrikler “cinlere” yani şeytanlara “ibadet ediyorlardı.” Şeytanlar, gerek bizlere gerek bizden başkalarına ibadet etmeyi emrederlerdi, onlar da bu hususta şeytanlara itaat ederlerdi. İşte bu itaatleri de ibadettir. Çünkü ibadet, itaat demektir. Nitekim Allah, kendisi ile birlikte başka ilâhlar edinen herkese hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Ademoğulları! Şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana ibadet edin, demedim mi? Dosdoğru yol da budur.”(Yâsîn, 36/60-61)“Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” Cinleri tasdik ediyor, onlara itaat ediyorlardı. Çünkü iman, itaati ve emre uymayı gerektiren bir şekilde tasdik etmek demektir. 42. Melekler, kendilerine ibadet edenlerden bu şekilde uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah da onlara hitaben şöyle buyuracaktır:“Artık bugün birbirinize ne bir fayda verme, ne de ondan bir zararı savma imkanına sahip değilsiniz.” Aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve ilişkiler bitmiştir. Küfür ve isyan ile kendi kendilerine “zulmedenlere” onları cehenneme soktuktan sonra “diyeceğiz ki: Haydi tadın yalanladığınız o ateşin azabını.” Bugün bu ateşi gözlerinizle gördünüz ve içine de girdiniz. Bu, onu yalanladığınız için buraya girmenize sebep olacak şeylerden kaçmadığınızdan dolayı, yaptıklarınıza uygun bir cezadır.

Sebe' 34:43

43- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda dediler ki:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Yine dediler ki: “Bu (Kur'ân) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.” Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler. 44- Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik. 45- Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 43. Yüce Allah, kendisinin apaçık âyetleri müşriklere okunduğunda onların takındıkları halleri bize haber vermektedir. Şöyle ki her türlü hayrı gösteren, her türlü kötülükten alıkoyan, kendilerine ulaşan nimetlerin en büyüğü, ilâhî lütufların en üstünü olan, iman ve tasdik ile karşılanmaları, itaat ve teslimiyet ile kabul edilmeleri gereken kat’i delil ve belgeler geldiğinde onlar, gerekenin tam aksi ile karşılık verdiler ve bunları kendilerine getireni yalanlayarak şöyle dediler:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Onun sizlere dininizi Allah’a halis kılmanızı emretmekten güttüğü maksadı, kendilerini tazim ettiğiniz ve izlerinden gittiğiniz atalarınızın âdetlerini terk etmenizdir. Böylece onlar, sapık kimselerin söyledikleri sözlere dayanarak hakkı reddettiler. Bu konuda herhangi bir delil ya da delile benzer bir şey dahi sunamadılar. Zira peygamberler sapıklara hakka tâbi olmayı emrettikleri vakit onların, arkalarından gittikleri atalarının bu yol üzere olduklarını ileri sürmelerinin delil olabilecek tarafı neresi!? Bu, akılsızlık ve sapıkların görüşlerine dayanarak hakkın reddedilmesidir. Nitekim reddedilen bütün hak hususlar üzerinde düşündüğün takdirde onların bu yolla reddedildiğini görürüz. Hak ancak müşrik, her türlü etkinliği zamanın eseri kabul eden filozof, sabiî, Allah’ın dinini inkâr edip onun dışına çıkan sapıkların sözlerine dayanılarak rededilegelmiştir. Böyle kimseler, kıyamet gününe kadar hakkı reddeden herkesin uyduğu birer örnektir. Atalarının yaptıklarını delil gösterip onların fiillerini, peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmek için gerekçe göstermelerinin ardından bir de hakka dil uzattılar ve:“Bu (Kur'ân), uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir” dediler. Yani bu, bunu bize getiren adamın uydurduğu bir yalandan ibarettir. “Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.” Hakkı yalanlamak ve akılsızlara yollarının doğruluğunu göstermek maksadı ile: Bu, herkes tarafından açıkça görülebilecek bir sihirdir, dediler. 44. Allah, hakkı nasıl reddettiklerini, sözlerinin delil olmak şöyle dursun şüphe uyandırabilecek derecede bile olmadığını açıkladıktan sonra onların -bir kimse lehlerine delil getirmek isteyecek olsa bile- hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, kesinlikle esas alacakları bir temelin bulunmadığını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara” kendilerine dayanak olsun diye “okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik.” ki o uyarıcının söz ve davranışlarından sahip oldukları bilgilere dayanarak senin kendilerine getirmiş olduğun bu hakkı reddedeler. Yanlarında bilgi de yoktur, bilgiden bir kırıntı da yoktur. 45. Daha sonra Yüce Allah, kendilerinden önce gelip de peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başlarına geleni hatırlatarak onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar” yani şu muhataplar “onlara” kendilerinden önceki ümmetlere “verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?” Yani onların bu yaptıklarını reddedişim, cezalandırışım nasılmış? Allah önceki ümmetlere nasıl ibretlik cezalar verdiğini bize bildirmiş bulunmaktadır. Nitekim kimisini suda boğmuştur, kimisini kısır rüzgarla, kimisini çığlıkla, kimisini sarsıntı ile, kimisini yerin dibine geçirmekle, kimisinin üzerine de gökten ufak taşlar yağdıran fırtınalar göndermekle helâk etmiştir. O halde ey yalanlayıcılar! Yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa sizden öncekileri azap yakaladığı gibi sizi de yakalar ve onların başına gelen musibet sizin de başınıza gelir.

Sebe' 34:44

43- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda dediler ki:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Yine dediler ki: “Bu (Kur'ân) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.” Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler. 44- Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik. 45- Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 43. Yüce Allah, kendisinin apaçık âyetleri müşriklere okunduğunda onların takındıkları halleri bize haber vermektedir. Şöyle ki her türlü hayrı gösteren, her türlü kötülükten alıkoyan, kendilerine ulaşan nimetlerin en büyüğü, ilâhî lütufların en üstünü olan, iman ve tasdik ile karşılanmaları, itaat ve teslimiyet ile kabul edilmeleri gereken kat’i delil ve belgeler geldiğinde onlar, gerekenin tam aksi ile karşılık verdiler ve bunları kendilerine getireni yalanlayarak şöyle dediler:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Onun sizlere dininizi Allah’a halis kılmanızı emretmekten güttüğü maksadı, kendilerini tazim ettiğiniz ve izlerinden gittiğiniz atalarınızın âdetlerini terk etmenizdir. Böylece onlar, sapık kimselerin söyledikleri sözlere dayanarak hakkı reddettiler. Bu konuda herhangi bir delil ya da delile benzer bir şey dahi sunamadılar. Zira peygamberler sapıklara hakka tâbi olmayı emrettikleri vakit onların, arkalarından gittikleri atalarının bu yol üzere olduklarını ileri sürmelerinin delil olabilecek tarafı neresi!? Bu, akılsızlık ve sapıkların görüşlerine dayanarak hakkın reddedilmesidir. Nitekim reddedilen bütün hak hususlar üzerinde düşündüğün takdirde onların bu yolla reddedildiğini görürüz. Hak ancak müşrik, her türlü etkinliği zamanın eseri kabul eden filozof, sabiî, Allah’ın dinini inkâr edip onun dışına çıkan sapıkların sözlerine dayanılarak rededilegelmiştir. Böyle kimseler, kıyamet gününe kadar hakkı reddeden herkesin uyduğu birer örnektir. Atalarının yaptıklarını delil gösterip onların fiillerini, peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmek için gerekçe göstermelerinin ardından bir de hakka dil uzattılar ve:“Bu (Kur'ân), uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir” dediler. Yani bu, bunu bize getiren adamın uydurduğu bir yalandan ibarettir. “Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.” Hakkı yalanlamak ve akılsızlara yollarının doğruluğunu göstermek maksadı ile: Bu, herkes tarafından açıkça görülebilecek bir sihirdir, dediler. 44. Allah, hakkı nasıl reddettiklerini, sözlerinin delil olmak şöyle dursun şüphe uyandırabilecek derecede bile olmadığını açıkladıktan sonra onların -bir kimse lehlerine delil getirmek isteyecek olsa bile- hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, kesinlikle esas alacakları bir temelin bulunmadığını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara” kendilerine dayanak olsun diye “okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik.” ki o uyarıcının söz ve davranışlarından sahip oldukları bilgilere dayanarak senin kendilerine getirmiş olduğun bu hakkı reddedeler. Yanlarında bilgi de yoktur, bilgiden bir kırıntı da yoktur. 45. Daha sonra Yüce Allah, kendilerinden önce gelip de peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başlarına geleni hatırlatarak onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar” yani şu muhataplar “onlara” kendilerinden önceki ümmetlere “verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?” Yani onların bu yaptıklarını reddedişim, cezalandırışım nasılmış? Allah önceki ümmetlere nasıl ibretlik cezalar verdiğini bize bildirmiş bulunmaktadır. Nitekim kimisini suda boğmuştur, kimisini kısır rüzgarla, kimisini çığlıkla, kimisini sarsıntı ile, kimisini yerin dibine geçirmekle, kimisinin üzerine de gökten ufak taşlar yağdıran fırtınalar göndermekle helâk etmiştir. O halde ey yalanlayıcılar! Yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa sizden öncekileri azap yakaladığı gibi sizi de yakalar ve onların başına gelen musibet sizin de başınıza gelir.

Sebe' 34:45

43- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda dediler ki:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Yine dediler ki: “Bu (Kur'ân) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.” Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler. 44- Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik. 45- Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 43. Yüce Allah, kendisinin apaçık âyetleri müşriklere okunduğunda onların takındıkları halleri bize haber vermektedir. Şöyle ki her türlü hayrı gösteren, her türlü kötülükten alıkoyan, kendilerine ulaşan nimetlerin en büyüğü, ilâhî lütufların en üstünü olan, iman ve tasdik ile karşılanmaları, itaat ve teslimiyet ile kabul edilmeleri gereken kat’i delil ve belgeler geldiğinde onlar, gerekenin tam aksi ile karşılık verdiler ve bunları kendilerine getireni yalanlayarak şöyle dediler:“Bu, ancak atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır.” Onun sizlere dininizi Allah’a halis kılmanızı emretmekten güttüğü maksadı, kendilerini tazim ettiğiniz ve izlerinden gittiğiniz atalarınızın âdetlerini terk etmenizdir. Böylece onlar, sapık kimselerin söyledikleri sözlere dayanarak hakkı reddettiler. Bu konuda herhangi bir delil ya da delile benzer bir şey dahi sunamadılar. Zira peygamberler sapıklara hakka tâbi olmayı emrettikleri vakit onların, arkalarından gittikleri atalarının bu yol üzere olduklarını ileri sürmelerinin delil olabilecek tarafı neresi!? Bu, akılsızlık ve sapıkların görüşlerine dayanarak hakkın reddedilmesidir. Nitekim reddedilen bütün hak hususlar üzerinde düşündüğün takdirde onların bu yolla reddedildiğini görürüz. Hak ancak müşrik, her türlü etkinliği zamanın eseri kabul eden filozof, sabiî, Allah’ın dinini inkâr edip onun dışına çıkan sapıkların sözlerine dayanılarak rededilegelmiştir. Böyle kimseler, kıyamet gününe kadar hakkı reddeden herkesin uyduğu birer örnektir. Atalarının yaptıklarını delil gösterip onların fiillerini, peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmek için gerekçe göstermelerinin ardından bir de hakka dil uzattılar ve:“Bu (Kur'ân), uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir” dediler. Yani bu, bunu bize getiren adamın uydurduğu bir yalandan ibarettir. “Kâfir olanlar hak kendilerine geldiğinde onun için: “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.” Hakkı yalanlamak ve akılsızlara yollarının doğruluğunu göstermek maksadı ile: Bu, herkes tarafından açıkça görülebilecek bir sihirdir, dediler. 44. Allah, hakkı nasıl reddettiklerini, sözlerinin delil olmak şöyle dursun şüphe uyandırabilecek derecede bile olmadığını açıkladıktan sonra onların -bir kimse lehlerine delil getirmek isteyecek olsa bile- hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, kesinlikle esas alacakları bir temelin bulunmadığını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki biz, (Kur'ân’dan önce) onlara” kendilerine dayanak olsun diye “okuyacakları bir kitap vermemiştik. Senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik.” ki o uyarıcının söz ve davranışlarından sahip oldukları bilgilere dayanarak senin kendilerine getirmiş olduğun bu hakkı reddedeler. Yanlarında bilgi de yoktur, bilgiden bir kırıntı da yoktur. 45. Daha sonra Yüce Allah, kendilerinden önce gelip de peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başlarına geleni hatırlatarak onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de yalanlamıştı ki bunlar” yani şu muhataplar “onlara” kendilerinden önceki ümmetlere “verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardır. Onlar peygamberlerimi yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış?” Yani onların bu yaptıklarını reddedişim, cezalandırışım nasılmış? Allah önceki ümmetlere nasıl ibretlik cezalar verdiğini bize bildirmiş bulunmaktadır. Nitekim kimisini suda boğmuştur, kimisini kısır rüzgarla, kimisini çığlıkla, kimisini sarsıntı ile, kimisini yerin dibine geçirmekle, kimisinin üzerine de gökten ufak taşlar yağdıran fırtınalar göndermekle helâk etmiştir. O halde ey yalanlayıcılar! Yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa sizden öncekileri azap yakaladığı gibi sizi de yakalar ve onların başına gelen musibet sizin de başınıza gelir.

Sebe' 34:46

46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.” 46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı. 47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir. 48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez. 50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”

Sebe' 34:47

46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.” 46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı. 47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir. 48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez. 50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”

Sebe' 34:48

46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.” 46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı. 47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir. 48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez. 50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”

Sebe' 34:49

46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.” 46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı. 47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir. 48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez. 50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”

Sebe' 34:50

46- De ki:“Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın, sonra da düşünün. (Göreceksiniz ki) arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizi (uyarmak gönderilmiş) için bir uyarıcıdır.” 47- De ki:“Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” 48- De ki:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar. O, gaybleri çok iyi bilendir.” 49- De ki:“Hak geldi. Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” 50- De ki:“Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yoldaysam bu da Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, pek yakındır.” 46. Ey Peygamber! Şu inatcı, yalanlayıcı, hakkı red etmek, onu yalanlamak için uğraşan, onu getirene dil uzatarak tenkid etmeye kalkışan kimselere “de ki: Ben size ancak bir tek öğüt veriyorum.” Ben, size tek bir hususu tavsiye ediyor ve onu izlemenizi öğütlüyorum. Bu da insaflı bir yoldur. Herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın sözlerime uymaya ve görüşlerinizi terk etmeye çağırmıyorum. Size öğüdüm şudur:“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın.” Yani gayretle, doğruya tâbi olmak isteyerek, Allah için ihlâs ile hep birlikte kalkıp bu hususta müzakere edin. Bir de bu hususta herkes, tek tek kalkıp kendi başına düşünsün. Bu şekilde Allah için birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünürseniz aklınızı kullanır, iyice düşünür ve Rasûlünüzün halini incelerseniz: Acaba o deli mi? Söz ve davranışlarında, niteliklerinde delilere yakışan özellikleri var mı? Yoksa o, önünüzde sizi bekleyen çetin azabı haber vererek, size zararı olacak hususları bildirerek sizi uyaran doğru sözlü bir peygamber mi? Eğer bu öğüdü kabul edecek ve gereğini yerine getirecek olsalardı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deli olmadığını herkesten daha ileri derecede görürlerdi. Çünkü onun hali, bakışları ile hareketleri ile konuşmaları ile delilerin halini andırmamaktadır. Aksine o, hali güzel, tavırları yüce bir kimsedir. Edebi, ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü ve vakarı ile insanların en mükemmelidir. Onun bu tavırları, ancak en akıllı kimselerin gösterebilecekleri tavırlardır. Diğer taraftan fasih sözleri, güzel lafızları, kalpleri güven ve iman ile dolduran kelimeleri, ruhları arındıran, kalpleri temizleyen, üstün ahlâkî değerlere sevkeden, güzel meziyetleri teşvik eden, kötü ve bayağı huylardan alıkoymaya çalışan sözleri üzerinde iyiden iyiye düşünecek olurlarsa; konuştuğu vakit gözlerin kendisine heybetle, tazimle, saygı ile baktığını hatırlayacak olurlarsa onun sözlerinin, delilerin saçmalarına, onların anlamsız bağırıp çağrışmalarına ve hallerine uygun sözlerine benzeyip benzemediğini iyice anlarlar. Peygamberin hallerini ve maksatlarını iyice düşünen herkes, onun Allah’ın Rasûlü olup olmadığını da çok iyi anlar. İster tek başına düşünsün, ister başkası ile birlikte düşünsün. Onun gerçekten Allah’ın rasûlü, hakiki bir peygamberi olduğunu anlar. Özellikle de ilk muhataplar. Çünkü o, onların içinden biri idi. Onu, geçmişi ile geleceği ile çok iyi tanıyorlardı. 47. Diğer taraftan insanları hakka davet edene tâbi olmaktan alıkoyan bir husus daha vardır. O da çağrısını kabul eden kimselerden mal alması ve davetine karşılık bir ücret istemesidir. Yüce Allah, Rasûlünün böyle bir konuma düşmekten de münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizden” hakka tâbi olmanıza karşılık “istediğim herhangi bir ücret varsa o, sizin olsun.” Sizi şahit tutuyorum ki o ücret -eğer öyle bir şey söz konusu ise- sizin olsun, ben istemiyorum. “Benim mükâfatımı vermek, ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” O’nun ilmi benim neye davet ettiğimi de kuşatmıştır. O nedenle eğer ben, yalan söylüyor isem cezası gelip beni bulacaktır. Aynı şekilde O, sizin amellerinizi de görmektedir. Amellerinizi kaydedecek, sonra da size onların karşılığını verecektir. 48. Allah hakkın doğruluğuna, batılın da batıl olduğuna delil olan apaçık belgeleri beyan ettikten sonra, kanununun ve âdetinin şu olduğunu belirtmektedir:“Rabbim, hakkı (batılın üzerine) atıp ortaya koyar.” Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakkı batıl üzerine atarız da hak, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakmışsın ki canı çıkmış bile!”(el-Enbiyâ, 21/18) Çünkü Yüce Allah, burada hakkı beyan etmiş ve bu hak ile yalanlayıcıların iddialarını -ibret alanlara ibret, düşünenlere de bir bir delil olacak şekilde- çürütmüş bulunmaktadır. Yalanlayıcıların sözlerinin nasıl çürütüldüğünü, yalan söylediklerinin ve inatlarının nasıl açığa çıktığını, hakkın nasıl galip gelip parlak bir şekilde ortaya konduğunu, batılın ise çürüyüp yok olduğunu görüyoruz. Bu ise “gaybleri çok iyi bilen”, kalplerdeki vesvese ve şüpheleri, buna nasıl karşılık verileceğini ve bunları bertaraf eden delilleri çok iyi bilenin açıklamaları sayesindedir. O, bunları kullarına öğretiyor ve onlara beyan ediyor. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 49. “De ki: Hak geldi” yani üstünlüğünü sağladı, açıkça ortaya çıktı. Güneş gibi parıldamakta ve hakimiyeti sağlamış bulunmakta. “Artık batıl, ne yeniden gelebilir ne de eski haline dönebilir.” Artık yok olup gitti ve işi bitti, hakimiyeti sona erdi. Yeniden bir şey de var edemez, geri de getiremez. 50. Rasûlün daveti sayesinde hak açıkça ortaya çıkmasına rağmen yalanlayanlar, onun sapık olduğunu söyleyince o, onlara hakkı haber verip açıkladı ve kendisine karşı durmaktan aciz olduklarını belirtti. Kendisini sapıklıkla itham etmelerinin hakka hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini, getirdiği hakkı hiçbir şekilde bertaraf edemeyeceğini onlara haber verdi. Şöyle ki o -hâşâ- sapıtmış ise -ki bu tartışma esnasında karşı tarafın seviyesine inme kabilindendir- kendi aleyhine sapıtmış olur. Yani sapıklığının zararı yalnız kendisinedir. Bu zarar onu aşıp başkasına geçmez. “Eğer doğru yoldaysam bu da” hidâyet ve doğru yolda oluşum benden, benim kendi gücümden kaynaklanan bir şey değildir. Benim hidâyet buluşum ancak “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.” Benden başkalarının hidâyet kaynağı O’ndan olduğu gibi, benim hidâyetimin kaynağı da O’ndandır. “Şüphesiz O” benim Rabbim, bütün sözleri ve sesleri “işitendir”, kendisine dua eden, kendisinden bir şeyler isteyen ve kendisine ibadet eden kimselere de “pek yakındır.”

Sebe' 34:51

51- Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçıp kurtulma imkanı yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52- “O’na iman ettik” derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün! 53- Halbuki önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı. 54- Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzuladıkları şeyler arasına da bir engel konmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içerisinde idiler. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve daha sonra senin görevini ifa etmekle yükümlü olanlar! “Dehşete kapıldıklarında onları” azabı, peygamberlerin kendilerine haber verdiği ve yalan kabul ettikleri şeyleri görecekleri vakit şu yalanlayıcıların hallerini “bir görsen!” Çok dehşetli ve korkunç bir manzara ile, görülmesine tahammül edilemeyecek son derece zorlu bir hal ile karşılaşırdın! Bu, onlar için azabın kaçınılmaz olacağı vakittir. “Artık” onlar için “kaçıp kurtulma imkanı” kaçıp sığınacakları bir yer “yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır.” Bu yakalanacakları yer, azap yerinden uzak olmayacaktır. Aksine onlar yakalanacak ve arkasından hemen ateşe atılacaklardır. 52. İşte bu durumda iken “O’na iman ettik” Allah'a ve daha önce yalanladığımız şeyleri tasdik ediyoruz “derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün!” Çünkü onlar ile iman arasına engel konulmuştur. Böyle bir durumda iman etmeleri artık imkânsız bir haldir. Mümkün olduğu vakit (dünyada) iman etmiş olsalardı, elbette o, kabul edilebilir bir iman olurdu. 53. Ama “önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı.” Hakkı ortadan kaldırmak için batıl iddia ve iftiralarda bulunuyorlardı. Ancak uzak bir yerden atış yapan kimsenin hedefini isabet ettirmesi imkânsız olduğu gibi onların da böyle bir şeyi isabet ettirmelerine imkân yoktu. İşte batılın hakka galip gelmesi yahut onu ortadan kaldırması da imkânsız bir şeydir. Hakkın batılı fark etmemesi halinde batılın bir hamlesi olabilir; fakat hak ortaya çıkıp batıla karşı durdu mu onu ortadan kaldırır. 54. “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” yani önceki ümmetler helâk edilecekleri vakit nasıl arzu ettikleri şeylere ulaşmalarına engel olundu ise “bunlar ile arzuladıkları şeyler arasına da” istedikleri zevkler, evlat, mallar, hizmetçiler, askerler vb. arasına “bir engel konmuştur.” Artık amelleri ile başbaşa kalmışlardır. Huzura tıpkı yaratıldıkları gibi tek tek gelecekler ve daha önce kendilerine verilen nimetleri geride bırakmış olacaklardır. “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.” Şüphe doğuran, kalpleri rahatsız eden tereddütlere kapılmışlardı. İşte bunun için iman etmediler. İman etmemek noktasında mazeretlerinin kabul edilmesini isteyecekleri vakit de mazeretleri kabul edilmeyecektir. Sebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır, lütuf O’ndandır, yardımcımız O’dur, O’na tevekkül ederiz ve O’na güveniriz.

Sebe' 34:52

51- Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçıp kurtulma imkanı yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52- “O’na iman ettik” derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün! 53- Halbuki önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı. 54- Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzuladıkları şeyler arasına da bir engel konmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içerisinde idiler. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve daha sonra senin görevini ifa etmekle yükümlü olanlar! “Dehşete kapıldıklarında onları” azabı, peygamberlerin kendilerine haber verdiği ve yalan kabul ettikleri şeyleri görecekleri vakit şu yalanlayıcıların hallerini “bir görsen!” Çok dehşetli ve korkunç bir manzara ile, görülmesine tahammül edilemeyecek son derece zorlu bir hal ile karşılaşırdın! Bu, onlar için azabın kaçınılmaz olacağı vakittir. “Artık” onlar için “kaçıp kurtulma imkanı” kaçıp sığınacakları bir yer “yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır.” Bu yakalanacakları yer, azap yerinden uzak olmayacaktır. Aksine onlar yakalanacak ve arkasından hemen ateşe atılacaklardır. 52. İşte bu durumda iken “O’na iman ettik” Allah'a ve daha önce yalanladığımız şeyleri tasdik ediyoruz “derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün!” Çünkü onlar ile iman arasına engel konulmuştur. Böyle bir durumda iman etmeleri artık imkânsız bir haldir. Mümkün olduğu vakit (dünyada) iman etmiş olsalardı, elbette o, kabul edilebilir bir iman olurdu. 53. Ama “önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı.” Hakkı ortadan kaldırmak için batıl iddia ve iftiralarda bulunuyorlardı. Ancak uzak bir yerden atış yapan kimsenin hedefini isabet ettirmesi imkânsız olduğu gibi onların da böyle bir şeyi isabet ettirmelerine imkân yoktu. İşte batılın hakka galip gelmesi yahut onu ortadan kaldırması da imkânsız bir şeydir. Hakkın batılı fark etmemesi halinde batılın bir hamlesi olabilir; fakat hak ortaya çıkıp batıla karşı durdu mu onu ortadan kaldırır. 54. “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” yani önceki ümmetler helâk edilecekleri vakit nasıl arzu ettikleri şeylere ulaşmalarına engel olundu ise “bunlar ile arzuladıkları şeyler arasına da” istedikleri zevkler, evlat, mallar, hizmetçiler, askerler vb. arasına “bir engel konmuştur.” Artık amelleri ile başbaşa kalmışlardır. Huzura tıpkı yaratıldıkları gibi tek tek gelecekler ve daha önce kendilerine verilen nimetleri geride bırakmış olacaklardır. “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.” Şüphe doğuran, kalpleri rahatsız eden tereddütlere kapılmışlardı. İşte bunun için iman etmediler. İman etmemek noktasında mazeretlerinin kabul edilmesini isteyecekleri vakit de mazeretleri kabul edilmeyecektir. Sebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır, lütuf O’ndandır, yardımcımız O’dur, O’na tevekkül ederiz ve O’na güveniriz.

Sebe' 34:53

51- Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçıp kurtulma imkanı yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52- “O’na iman ettik” derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün! 53- Halbuki önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı. 54- Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzuladıkları şeyler arasına da bir engel konmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içerisinde idiler. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve daha sonra senin görevini ifa etmekle yükümlü olanlar! “Dehşete kapıldıklarında onları” azabı, peygamberlerin kendilerine haber verdiği ve yalan kabul ettikleri şeyleri görecekleri vakit şu yalanlayıcıların hallerini “bir görsen!” Çok dehşetli ve korkunç bir manzara ile, görülmesine tahammül edilemeyecek son derece zorlu bir hal ile karşılaşırdın! Bu, onlar için azabın kaçınılmaz olacağı vakittir. “Artık” onlar için “kaçıp kurtulma imkanı” kaçıp sığınacakları bir yer “yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır.” Bu yakalanacakları yer, azap yerinden uzak olmayacaktır. Aksine onlar yakalanacak ve arkasından hemen ateşe atılacaklardır. 52. İşte bu durumda iken “O’na iman ettik” Allah'a ve daha önce yalanladığımız şeyleri tasdik ediyoruz “derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün!” Çünkü onlar ile iman arasına engel konulmuştur. Böyle bir durumda iman etmeleri artık imkânsız bir haldir. Mümkün olduğu vakit (dünyada) iman etmiş olsalardı, elbette o, kabul edilebilir bir iman olurdu. 53. Ama “önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı.” Hakkı ortadan kaldırmak için batıl iddia ve iftiralarda bulunuyorlardı. Ancak uzak bir yerden atış yapan kimsenin hedefini isabet ettirmesi imkânsız olduğu gibi onların da böyle bir şeyi isabet ettirmelerine imkân yoktu. İşte batılın hakka galip gelmesi yahut onu ortadan kaldırması da imkânsız bir şeydir. Hakkın batılı fark etmemesi halinde batılın bir hamlesi olabilir; fakat hak ortaya çıkıp batıla karşı durdu mu onu ortadan kaldırır. 54. “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” yani önceki ümmetler helâk edilecekleri vakit nasıl arzu ettikleri şeylere ulaşmalarına engel olundu ise “bunlar ile arzuladıkları şeyler arasına da” istedikleri zevkler, evlat, mallar, hizmetçiler, askerler vb. arasına “bir engel konmuştur.” Artık amelleri ile başbaşa kalmışlardır. Huzura tıpkı yaratıldıkları gibi tek tek gelecekler ve daha önce kendilerine verilen nimetleri geride bırakmış olacaklardır. “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.” Şüphe doğuran, kalpleri rahatsız eden tereddütlere kapılmışlardı. İşte bunun için iman etmediler. İman etmemek noktasında mazeretlerinin kabul edilmesini isteyecekleri vakit de mazeretleri kabul edilmeyecektir. Sebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır, lütuf O’ndandır, yardımcımız O’dur, O’na tevekkül ederiz ve O’na güveniriz.

Sebe' 34:54

51- Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçıp kurtulma imkanı yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52- “O’na iman ettik” derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün! 53- Halbuki önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı. 54- Daha önceden benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzuladıkları şeyler arasına da bir engel konmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içerisinde idiler. 51. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber ve daha sonra senin görevini ifa etmekle yükümlü olanlar! “Dehşete kapıldıklarında onları” azabı, peygamberlerin kendilerine haber verdiği ve yalan kabul ettikleri şeyleri görecekleri vakit şu yalanlayıcıların hallerini “bir görsen!” Çok dehşetli ve korkunç bir manzara ile, görülmesine tahammül edilemeyecek son derece zorlu bir hal ile karşılaşırdın! Bu, onlar için azabın kaçınılmaz olacağı vakittir. “Artık” onlar için “kaçıp kurtulma imkanı” kaçıp sığınacakları bir yer “yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır.” Bu yakalanacakları yer, azap yerinden uzak olmayacaktır. Aksine onlar yakalanacak ve arkasından hemen ateşe atılacaklardır. 52. İşte bu durumda iken “O’na iman ettik” Allah'a ve daha önce yalanladığımız şeyleri tasdik ediyoruz “derler. Ama uzak bir yerden (iş işten geçtikten sonra) imanı elde etmeleri ne mümkün!” Çünkü onlar ile iman arasına engel konulmuştur. Böyle bir durumda iman etmeleri artık imkânsız bir haldir. Mümkün olduğu vakit (dünyada) iman etmiş olsalardı, elbette o, kabul edilebilir bir iman olurdu. 53. Ama “önceden onu inkar etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden görmedikleri bir şeye taş atıyor/rastgele tahminlerde bulunuyorlardı.” Hakkı ortadan kaldırmak için batıl iddia ve iftiralarda bulunuyorlardı. Ancak uzak bir yerden atış yapan kimsenin hedefini isabet ettirmesi imkânsız olduğu gibi onların da böyle bir şeyi isabet ettirmelerine imkân yoktu. İşte batılın hakka galip gelmesi yahut onu ortadan kaldırması da imkânsız bir şeydir. Hakkın batılı fark etmemesi halinde batılın bir hamlesi olabilir; fakat hak ortaya çıkıp batıla karşı durdu mu onu ortadan kaldırır. 54. “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” yani önceki ümmetler helâk edilecekleri vakit nasıl arzu ettikleri şeylere ulaşmalarına engel olundu ise “bunlar ile arzuladıkları şeyler arasına da” istedikleri zevkler, evlat, mallar, hizmetçiler, askerler vb. arasına “bir engel konmuştur.” Artık amelleri ile başbaşa kalmışlardır. Huzura tıpkı yaratıldıkları gibi tek tek gelecekler ve daha önce kendilerine verilen nimetleri geride bırakmış olacaklardır. “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.” Şüphe doğuran, kalpleri rahatsız eden tereddütlere kapılmışlardı. İşte bunun için iman etmediler. İman etmemek noktasında mazeretlerinin kabul edilmesini isteyecekleri vakit de mazeretleri kabul edilmeyecektir. Sebe’ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır, lütuf O’ndandır, yardımcımız O’dur, O’na tevekkül ederiz ve O’na güveniriz.

Fatır 35:1

1- Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediği (özellikleri) artırır. Çünkü Allah'ın, her şeye gücü yeter. 2- Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur. O, Azîzdir, Hakîmdir. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) 1. Yüce Allah, kerim ve mukaddes zatını gökleri, yeri ve onların içerdiği varlıkları yarattığından ötürü övmektedir. Çünkü bütün bunlar kudretinin kemaline, hükümranlığının kapsamına, rahmetinin genişliğine, hikmetinin harikuladeliğine ve bilgisinin kuşatıcılığına delildir. Yüce Allah yaratmayı söz konusu ettikten sonra emir ve idaresini içeren hususu da söz konusu etmektedir ki o da “melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler” kılmasıdır. Onları gerek kadere dair emirlerin idaresinde gerekse dini emirlerinin tebliğ edilmesinde kendisi ile yarattıkları arasında elçilik görevini yapmak üzere aracı kılmıştır. Yüce Allah’ın melekleri elçiler kılmış olduğunu söz konusu ederek onlardan hiçbirisini istisna etmemiş olması, Rablerine itaatlerinin, O’nun emirlerine bağlılıklarının kemal derecesinde olduğuna delildir. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) Melekler, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu görevlerde O’nun izni ile işleri idare eden varlıklar olduklarındanallah buna güç yetirişlerini ve hızlıca hareket edişlerini söz konusu etmekte ve onları “kanatlı” kıldığını, bu kanatlarla uçtuklarını ve emrolundukları işleri hızlıca yerine getirdiklerini belirtmektedir. Onların “ikişer, üçer ve dörder” yani O’nun hikmetinin gereğine göre kimilerinin iki, kimilerinin üç, kimilerinin de dört kanadı vardır. “O, yaratmada dilediği (özellikleri) artırır.” Yarattıklarından kimisine yaratılış vasıflarında, gücünde, güzelliğinde, malum azaların sayısında, seslerin güzelliğinde, nağmelerinde vs… kimisine göre daha fazla özellikler verir. “Çünkü Allah'ın, her şeye gücü yeter.” O’nun kudreti, istediğini gerçekleştirmeye yeter. Hiçbir şey O’na zor gelmez. Yarattıklarından kimisini kimisine daha üstün ve fazla özellikte kılmış olması da bunlardan birisidir. 2. Daha sonra Yüce Allah, idarenin, vermenin ya da vermemenin tek başına kendisinin elinde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun” onlara rahmetinden vermeyerek “engellediğini de salıverecek yoktur.” İşte bu, bütün yönleri ile yalnızca Yüce Allah’a bağlanmayı, ihtiyacı yalnızca O’na arzetmeyi, O’ndan başkasına dua etmemeyi, O’ndan başkasından korkmamayı ve her bir şey sadece O’ndan ummayı gerektirir. “O, Azîzdir.” Her şeyi emrinin altına bulundurandır. “Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerince koyan ve olması gereken konumunda bulundurandır.

Fatır 35:2

1- Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediği (özellikleri) artırır. Çünkü Allah'ın, her şeye gücü yeter. 2- Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur. O, Azîzdir, Hakîmdir. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) 1. Yüce Allah, kerim ve mukaddes zatını gökleri, yeri ve onların içerdiği varlıkları yarattığından ötürü övmektedir. Çünkü bütün bunlar kudretinin kemaline, hükümranlığının kapsamına, rahmetinin genişliğine, hikmetinin harikuladeliğine ve bilgisinin kuşatıcılığına delildir. Yüce Allah yaratmayı söz konusu ettikten sonra emir ve idaresini içeren hususu da söz konusu etmektedir ki o da “melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler” kılmasıdır. Onları gerek kadere dair emirlerin idaresinde gerekse dini emirlerinin tebliğ edilmesinde kendisi ile yarattıkları arasında elçilik görevini yapmak üzere aracı kılmıştır. Yüce Allah’ın melekleri elçiler kılmış olduğunu söz konusu ederek onlardan hiçbirisini istisna etmemiş olması, Rablerine itaatlerinin, O’nun emirlerine bağlılıklarının kemal derecesinde olduğuna delildir. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) Melekler, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu görevlerde O’nun izni ile işleri idare eden varlıklar olduklarındanallah buna güç yetirişlerini ve hızlıca hareket edişlerini söz konusu etmekte ve onları “kanatlı” kıldığını, bu kanatlarla uçtuklarını ve emrolundukları işleri hızlıca yerine getirdiklerini belirtmektedir. Onların “ikişer, üçer ve dörder” yani O’nun hikmetinin gereğine göre kimilerinin iki, kimilerinin üç, kimilerinin de dört kanadı vardır. “O, yaratmada dilediği (özellikleri) artırır.” Yarattıklarından kimisine yaratılış vasıflarında, gücünde, güzelliğinde, malum azaların sayısında, seslerin güzelliğinde, nağmelerinde vs… kimisine göre daha fazla özellikler verir. “Çünkü Allah'ın, her şeye gücü yeter.” O’nun kudreti, istediğini gerçekleştirmeye yeter. Hiçbir şey O’na zor gelmez. Yarattıklarından kimisini kimisine daha üstün ve fazla özellikte kılmış olması da bunlardan birisidir. 2. Daha sonra Yüce Allah, idarenin, vermenin ya da vermemenin tek başına kendisinin elinde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun” onlara rahmetinden vermeyerek “engellediğini de salıverecek yoktur.” İşte bu, bütün yönleri ile yalnızca Yüce Allah’a bağlanmayı, ihtiyacı yalnızca O’na arzetmeyi, O’ndan başkasına dua etmemeyi, O’ndan başkasından korkmamayı ve her bir şey sadece O’ndan ummayı gerektirir. “O, Azîzdir.” Her şeyi emrinin altına bulundurandır. “Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerince koyan ve olması gereken konumunda bulundurandır.

Fatır 35:3

3- Ey insanlar! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık ver bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 4- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştı. Bütün işler, yalnız Allah’a döndürülür. 3. Yüce Allah, bütün insanlara üzerlerindeki nimetini hatırlamalarını emretmektedir. Bu hatırlama; kalp ile itiraf, dil ile övme, azalarla da emirlere itaati kapsar. Yüce Allah’ın nimetini hatırlamak da O’na şükretmeyi gerektirir. Daha sonra Allah, nimetlerin temeline insanların dikkatlerini çekmektedir ki bunlar da yaratma ve rızık vermedir:“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık ver bir yaratıcı mı var?” Allah’tan başka yaratan ve rızık veren olmadığı bilinen bir husus olduğuna göre bütün bunlar, O’nun uluhiyetine ve mutlak ma’bud oluşuna açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz?” Yaratan ve rızık veren o Allah’a ibadeti terk edip yaratılmış ve rızkı başkası tarafından verilenlere ibadet etmeye nasıl döndürülebiliyorsunuz? 4. Ey Peygamber! “Eğer seni yalanlıyorlarsa” bu konuda senden önceki peygamberler sana örnektir. Zira “senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştı.” Yalanlayanlar helâk edilmiş ve Allah peygamberlerle onlara uyanları kurtarmıştı. “Bütün işler yalnız Allah’a döndürülür.”[O da ahirette herkese hak ettiğini verir.]

Fatır 35:4

3- Ey insanlar! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık ver bir yaratıcı mı var? O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 4- Eğer seni yalanlıyorlarsa (şunu bil ki) senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştı. Bütün işler, yalnız Allah’a döndürülür. 3. Yüce Allah, bütün insanlara üzerlerindeki nimetini hatırlamalarını emretmektedir. Bu hatırlama; kalp ile itiraf, dil ile övme, azalarla da emirlere itaati kapsar. Yüce Allah’ın nimetini hatırlamak da O’na şükretmeyi gerektirir. Daha sonra Allah, nimetlerin temeline insanların dikkatlerini çekmektedir ki bunlar da yaratma ve rızık vermedir:“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık ver bir yaratıcı mı var?” Allah’tan başka yaratan ve rızık veren olmadığı bilinen bir husus olduğuna göre bütün bunlar, O’nun uluhiyetine ve mutlak ma’bud oluşuna açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz?” Yaratan ve rızık veren o Allah’a ibadeti terk edip yaratılmış ve rızkı başkası tarafından verilenlere ibadet etmeye nasıl döndürülebiliyorsunuz? 4. Ey Peygamber! “Eğer seni yalanlıyorlarsa” bu konuda senden önceki peygamberler sana örnektir. Zira “senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştı.” Yalanlayanlar helâk edilmiş ve Allah peygamberlerle onlara uyanları kurtarmıştı. “Bütün işler yalnız Allah’a döndürülür.”[O da ahirette herkese hak ettiğini verir.]

Fatır 35:5

5- Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah ile aldatmasın. 6- Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder. 7- Kâfir olanlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise mağfiret ve büyük bir mükafat vardır. 5. “Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair “vaadi haktır.” Onda hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt yoktur. Nakli ve aklî deliller buna delâlet etmektedir. O’nun vaadi hak olduğuna göre bu vaade hazır olun, değerli vakitlerinizi salih amellerle değerlendirmeye bakın. Bu hususta size hiçbir şey engel olmasın. “O halde dünya hayatı sakın sizi” lezzetleri, arzuları ve nefsî istekleri ile “aldatmasın.” Yaratılış gayenizden uzaklaştırarak başka şeylerle oyalamasın. “O çok aldatıcı” olan şeytan “da sakın sizi Allah ile aldatmasın.” 6. “Çünkü şeytan sizin” gerçek bir “düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin.” Onun düşmanlığını göz ardı etmeyin, aklınızdan çıakrmayın. Bir an dahi onunla savaşmayı ihmal etmeyin. Çünkü o, sizin kendisini göremeyeceğiniz bir yerden sizi görmektedir. O, her zaman sizin için pusudadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder.” İşte kendisine uyanlar hakkındaki gayesi ve planı budur. Kendisine uyanları en çetin azap ile alabildiğine hakîr düşürmek istemektedir. 7. Daha sonra Yüce Allah, insanların şeytana itaat edip etmeme bakımından iki kısma ayrıldıklarını söz konusu etmekte ve her bir kısmın karşılaşacağı mükâfat ya da cezayı şöylece dile getirmektedir:“Kâfir olanlar” peygamberlerin getirdiklerini, kitapların kesin olarak bildirdiklerini inkâr edenler “için” cehennem ateşinde “şiddetli” hem özü itibari ile hem nitelikleri itibari ile çetin “bir azap vardır.” Ve orada ebediyen kalacaklardır. Kalpleri ile Allah’ın kendisine iman etmeye davet ettiği şeylere “iman edip” azaları ile de bu imanın gereklerini yerine getirip “salih ameller işleyenlere ise” kötülüğü ve hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak şekilde günahlarının bağışlanması demek olan “mağfiret ve” kendisi ile arzuladıklarını elde edecekleri “büyük bir mükafat vardır.”

Fatır 35:6

5- Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah ile aldatmasın. 6- Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder. 7- Kâfir olanlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise mağfiret ve büyük bir mükafat vardır. 5. “Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair “vaadi haktır.” Onda hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt yoktur. Nakli ve aklî deliller buna delâlet etmektedir. O’nun vaadi hak olduğuna göre bu vaade hazır olun, değerli vakitlerinizi salih amellerle değerlendirmeye bakın. Bu hususta size hiçbir şey engel olmasın. “O halde dünya hayatı sakın sizi” lezzetleri, arzuları ve nefsî istekleri ile “aldatmasın.” Yaratılış gayenizden uzaklaştırarak başka şeylerle oyalamasın. “O çok aldatıcı” olan şeytan “da sakın sizi Allah ile aldatmasın.” 6. “Çünkü şeytan sizin” gerçek bir “düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin.” Onun düşmanlığını göz ardı etmeyin, aklınızdan çıakrmayın. Bir an dahi onunla savaşmayı ihmal etmeyin. Çünkü o, sizin kendisini göremeyeceğiniz bir yerden sizi görmektedir. O, her zaman sizin için pusudadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder.” İşte kendisine uyanlar hakkındaki gayesi ve planı budur. Kendisine uyanları en çetin azap ile alabildiğine hakîr düşürmek istemektedir. 7. Daha sonra Yüce Allah, insanların şeytana itaat edip etmeme bakımından iki kısma ayrıldıklarını söz konusu etmekte ve her bir kısmın karşılaşacağı mükâfat ya da cezayı şöylece dile getirmektedir:“Kâfir olanlar” peygamberlerin getirdiklerini, kitapların kesin olarak bildirdiklerini inkâr edenler “için” cehennem ateşinde “şiddetli” hem özü itibari ile hem nitelikleri itibari ile çetin “bir azap vardır.” Ve orada ebediyen kalacaklardır. Kalpleri ile Allah’ın kendisine iman etmeye davet ettiği şeylere “iman edip” azaları ile de bu imanın gereklerini yerine getirip “salih ameller işleyenlere ise” kötülüğü ve hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak şekilde günahlarının bağışlanması demek olan “mağfiret ve” kendisi ile arzuladıklarını elde edecekleri “büyük bir mükafat vardır.”

Fatır 35:7

5- Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah ile aldatmasın. 6- Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder. 7- Kâfir olanlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise mağfiret ve büyük bir mükafat vardır. 5. “Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın” öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair “vaadi haktır.” Onda hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt yoktur. Nakli ve aklî deliller buna delâlet etmektedir. O’nun vaadi hak olduğuna göre bu vaade hazır olun, değerli vakitlerinizi salih amellerle değerlendirmeye bakın. Bu hususta size hiçbir şey engel olmasın. “O halde dünya hayatı sakın sizi” lezzetleri, arzuları ve nefsî istekleri ile “aldatmasın.” Yaratılış gayenizden uzaklaştırarak başka şeylerle oyalamasın. “O çok aldatıcı” olan şeytan “da sakın sizi Allah ile aldatmasın.” 6. “Çünkü şeytan sizin” gerçek bir “düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin.” Onun düşmanlığını göz ardı etmeyin, aklınızdan çıakrmayın. Bir an dahi onunla savaşmayı ihmal etmeyin. Çünkü o, sizin kendisini göremeyeceğiniz bir yerden sizi görmektedir. O, her zaman sizin için pusudadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olmaya davet eder.” İşte kendisine uyanlar hakkındaki gayesi ve planı budur. Kendisine uyanları en çetin azap ile alabildiğine hakîr düşürmek istemektedir. 7. Daha sonra Yüce Allah, insanların şeytana itaat edip etmeme bakımından iki kısma ayrıldıklarını söz konusu etmekte ve her bir kısmın karşılaşacağı mükâfat ya da cezayı şöylece dile getirmektedir:“Kâfir olanlar” peygamberlerin getirdiklerini, kitapların kesin olarak bildirdiklerini inkâr edenler “için” cehennem ateşinde “şiddetli” hem özü itibari ile hem nitelikleri itibari ile çetin “bir azap vardır.” Ve orada ebediyen kalacaklardır. Kalpleri ile Allah’ın kendisine iman etmeye davet ettiği şeylere “iman edip” azaları ile de bu imanın gereklerini yerine getirip “salih ameller işleyenlere ise” kötülüğü ve hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak şekilde günahlarının bağışlanması demek olan “mağfiret ve” kendisi ile arzuladıklarını elde edecekleri “büyük bir mükafat vardır.”

Fatır 35:8

8- Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (hiç böyle olmayanla bir midir)? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet verir. O halde onlar için üzülüp de kendini helak etme! Çünkü Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir. 8. “Kötü” ve çirkin “ameli” şeytan tarafından “kendisine süslü” gözünde güzel “gösterilip de onu güzel gören kimse” Allah’ın dosdoğru yola, dosdoğru dine iletip hidâyet verdiği kimse gibi midir hiç? Bu ikisi hiç birbirine eşit olabilir mi? Birincisinin ameli kötüdür ve bu kişi hakkı batıl, batılı hak olarak görmektedir. İkincisinin ise ameli güzeldir, hakkı hak batılı da batıl olarak görmektedir. Ancak hidâyete iletmek ya da saptırmak Yüce Allah’ın elinde olan bir şeydir:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet verir. O halde onlar için” yani kötü amelleri kendilerine süslü gösterilen ve şeytanın kendilerini haktan alıkoyduğu sapmışlar için “üzülüp de kendini helak etme!” Sana düşen tebliğde bulunmaktan ibarettir. Onların hidâyete ulaşmaları konusunda senin hiçbir yükümlülüğün yoktur. Amellerinin karşılığını verecek olan Allah’tır. “Çünkü Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir”

Fatır 35:9

9- Rüzgarları gönderen Allah'tır. Onlar bulutu kaldırır, derken biz o bulutu ölü bir beldeye sevkederiz de onunla yere ölümünden sonra hayat veririz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir. 9. Allah kudretinin kemalini, cömertlik ve ihsanın genişliğini haber vermekte ve bunun belirtileri olan hususları kendisinin gerçekleştirdiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:“Rüzgarları gönderen Allah'tır. Onlar bulutu kaldırır, derken biz o bulutu ölü bir beldeye sevkederiz.” Allah, böylece ölü beldeye yağmuru indirir. “Onunla yere ölümünden sonra hayat veririz.” Bunun sonucunda toprak da insanlar da canlanır. Hayvanlar rızıklanır ve bu hayırlardan bol bol istifade ederler. “İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.” Yani ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran, kabirlerinde çürümüş ölüleri de böylece diriltecektir. Suyu ölü araziye doğru sürüklediği gibi, onların üzerine de bir yağmur yağdıracak ve ruhlarla cesetler yattıkları kabirlerden canlanarak çıkacaktır. Böylelikle öldükten sonra dirilmiş olacaklar ve aralarında hüküm vermek üzere Allah’ın huzurunda durmak için gelecekler. O da aralarında adaletli hükmü ile hükmedecektir.

Fatır 35:10

10- Her kim izzet istiyorsa (bilsin ki) izzet tümü ile Allah’ındır. Güzel söz, O’na yükselir; onu da salih amel yükseltir. Kötülükler işleyip tuzak kuranlara gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır. İşte onların tuzakları hep boşa gider. 10. Yani ey aziz olmak isteyen kimse! Sen bu izzeti, onu elinde bulundurandan iste! İzzet de hiç şüphesiz Allah’ın elindedir ve ancak O’na itaatle elde edilebilir. Nitekim Yüce Allah, itaati şu buyruğu ile söz konusu etmektedir:“Güzel söz O’na yükselir.” Kıraat, tesbih, hamd, tehlil, hoş ve güzel olan her bir söz Yüce Allah’a yükseltilir, O’na sunulur. Yüce Allah da Mele-i Alâ arasında bu güzel sözün sahibini över. İster kalbin amellerinden, ister azaların amellerinden olsun “salih amel”i de Yüce Allah, tıpkı güzel söz gibi kendisine “yükseltir.” Bu buyruk şöyle de açıklanmıştır. Salih amel, güzel sözü yükseltir. Böylelikle güzel sözün yükselmesi kulun salih amellerine göre olur. Çünkü güzel sözü yükselten onlardır. Eğer o kimsenin salih bir ameli yoksa, onun herhangi bir sözü Yüce Allah’a yükselmez. İşte Yüce Allah’a yükseltilen ve Yüce Allah’ın da sahibini yükseltip aziz kıldığı ameller bunlardır. Kötülükler ise tam aksinedir. Bu kötü amelleri işleyenler, bunlarla yükselmek ister. O, hile ve tuzak kurmaya çalışır, bunlar ise onun başına geçer. Değersizliği ve seviyesizliğinden başka hiçbir şeyi artmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kötülükler işleyip tuzak kuranlara gelince onlar için şiddetli bir azap vardır.” Ve bu azapta alabildiğine tahkir edilir, aşağılanırlar. “İşte onların tuzakları hep boşa gider.” Yok olur gider. Kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü bu batıl için batıl yolla kurulmuş bir tuzaktır.

Fatır 35:11

11- Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra da sizi çiftler kıldı. O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır ne de doğurur. Uzun ömürlü kimsenin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. 11. Daha sonra Yüce Allah, insanoğlunu yaratmasını, onun topraktan nutfeye ve bundan sonraki aşamalara geçişini söz konusu etmektedir. “…sonra da sizi çiftler kıldı.” O, sizi bir aşamadan bir aşamaya geçirip durdu. Nihâyet sizleri erkeğin dişi ile evlenecek ve evlilikten de zürriyet ve çocuk sahibi olmak maksadı güdülecek şekilde çiftler haline getirinceye kadar aşamadan aşamaya geçirdi. Her ne kadar nikah, bu konudaki sebeplerden birisi ise de hiç şüphesiz bu, Allah’ın kazası, kaderi ve ilmi çerçevesinde tahakkuk eder. “O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur.” Aynı şekilde Âdemoğlunun geçirdiği bütün aşamalar da O’nun ilim ve kaderi iledir. “Uzun ömürlü kimsenin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır.” Bunlar ancak O’nun ilmi dahilinde olur. Buradan şu da anlaşılabilir: İnsanın, şayet zina, anne-baba haklarına riâyet etmeyip onlara kötü davranmak, akrabalık bağlarını kesmek vb. gibi ömrün kısalığına sebep olduğu nakledilen ömrü kısaltıcı sebepleri izlememiş olması durumunda ulaşabileceği ömründen herhangi bir şeyin eksiltilmesi de ancak Allah’ın ilmi ile olur. Yani ömrün bir sebebe bağlı olarak ya da olmayarak uzayıp kısalması hep Allah’ın ilmi iledir ve Yüce Allah bunu “bir kitapta” tespit etmiştir. Bu kitap, bütün zamanlarında ve hayatının her gününde kulun başından cereyan edecek her şeyi ihtiva etmektedir. “Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.” Yani O’nun ilminin bu kadar bilgiyi kuşatması ve Kitabının da bunları içermesi çok kolaydır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde öldükten sonra dirilişe dikkat çekmek üzere üç delil sunmuştur ki hepsi de aklî delillerdendir: 1. Ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ve yeryüzünü diriltenin, ölüleri dirilteceğinin belirtilmesi. 2. Âdemoğlunu sözü edilen aşamalardan geçiren, onu var edip ardı arkasına halden hale nakleden ve nihâyet onun için takdir edilen nihai noktaya kadar onu ulaştıran, onu tekrar yaratmaya, onu ikinci bir defa daha var etmeye elbette muktedirdir ve bu iş, O’nun için daha kolaydır. 3. Üçüncü husus ise O’nun bilgisinin ulvi ve süfli alemin her bir parçasını, küçüğünü büyüğünü, kalplerde bulunanları, annelerin karnında olanları ve ömürlerin artıp eksilmesini bilmesi ve bütün bunları tek bir kitapta tespit etmiş olması... Bütün bu hususlar kendisi için kolay olan, elbette ki ölüleri çok daha kolayca diriltebilir. Hayrı alabildiğine pek çok olan, kullarının dikkatlerini gerek dünya hayatlarında, gerek âhiretlerinde faydalarına olacak şeylere çeken Yüce Allah’ın şanı ne yücedir!

Fatır 35:12

12- İki deniz bir olmaz. Bu, tatlı mı tatlı ve içimi kolaydır. Diğeri ise acı ve tuzludur. Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz ve giyecek/takınacak süs eşyası çıkartırsınız. O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz. 13- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur. O’nun dışında yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler. 14- Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler. İşitseler bile karşılık veremezler. Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir. Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. 12. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kudretini, hikmetinin ve rahmetinin kesintisiz olduğunu, buna bağlı olarak da yeryüzünde bulunan herkesin faydasına olmak üzere iki ayrı deniz/su yaratmış olduğunu ve bunların birbirlerinin aynı olmadığını haber vermektedir. Çünkü yaratılmışların maslahatı, nehirlerin tatlı ve kolay içimli olmasını gerektirir. Böylelikle bu sudan içerler, bağ ve bağçe yaparlar ve çiftçilikle uğraşanlar da ondan yararlanırlar. Denizin de acı ve tuzlu olması gerekir ki yeryüzünü kuşatan hava, denizde ölen canlıların kokularından dolayı bozulmasın. Diğer taraftan deniz (nehirler gibi) akmaz, durgundur. İşte onun tuzluluğu, bozulmasını engeller, orada yaşayan canlıların da daha güzel ve lezzetli olmasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla birlikte her ikisinden” tuzlu denizden de tatlı akarsulardan da “taze et yersiniz.” Bu buyruk, denizde avlanılması kolay olan balıklara işarettir. “ve giyecek/takınacak” inci, mercan vb. gibi denizde bulunan türden “süs eşyası çıkartırsınız.” Bütün bunlar, kulların faydasına olan pek büyük nimetlerdir. Yine denizin faydaları arasında şu da vardır: Yüce Allah, orayı büyük gemiler, kayıklar ve buna benzer deniz araçlarını taşıyabilecek şekilde amade kılmıştır. Bunların denizi yara yara gittiklerini görüyoruz. Böylelikle bir taraftan bir başka tarafa, bir bölgeden bir başka bölgeye gitmeleri mümkün olmaktadır. Yolculuk yapanları, yüklerini ve ticaret mallarını taşıyıp durmaktadır. Bununla Allah’ın pek büyük bir lütuf ve ihsanı tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.” 13. Yüce Allah’ın lütuflarından bazıları şunlardır:“Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler.” Birisini ötekinin ardından getirir. Onlardan biri geldi mi diğeri gider. Birisini artırırken öbürünü eksiltir. Kimi zaman da eşit olurlar. Bunun kulların bedenlerinde, faydalandıkları hayvanları, ağaçları, ekinleri üzerinde görülen pek çok faydaları vardır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın güneşi ve ayı amade kılmasının da ısı, ışık, hareket, sakinlik, kulların Allah’ın lütfunu aramak için yayılmaları, meyvelerin olgunlaşması, kurutulacak şeylerin kurutulması vb. gibi olmamaları halinde insanların zarar görecekleri pek çok zorunlu ihtiyacın karşılanması şeklinde pek çok menfaatleri vardır. “Her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Yani güneş de ay da kendi yörüngelerinde Allah dilediği sürece yürüyüp gidecekler. Onlar için tayin edilen süre ve dünyanın sonu yaklaştı mı bu gidişleri duracak, faydaları ortadan kalkacaktır. Ay tutulacak, güneş dürülecek, yıldızlar dağılıp saçılacaktır. Yüce Allah, bu pek büyük mahlukatı, bunlarda bulunan ve O’nun kemal ve ihsanına delil teşkil eden ibretli hususları açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur.” Yani sözü geçen bu mahlukatı tek başına yaratan ve onları amade kılan, bütün mülk ve hükümranlık yalnız kendisinin olan yegane ma’bud, tek ilâh ve Rab O’dur. “O’nun dışında” put ve heykellerden “yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler.” Az ya da çok hiçbir şeye sahip ve hakim değildirler. Hatta en değersiz şey olan bir hurma çekirdeğinin zarına bile. Bu ifade, hiçbir şeye sahip olmadıklarının kesinliğini ve bunun ne kadar kapsamlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Peki göklerde ve yerde hiçbir şeye sahip olmayan bu varlıklara nasıl ibadet edilir. Üstelik bu varlıkların durumu da şudur: 14. “Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler.” Çünkü bu uydurma ilâhlar ya cansızdır ya ölüdür yahut da Rablerine itaatle meşgul olan meleklerdir. Faraza bunlar “işitseler bile karşılık veremezler.” Çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Ayrıca onların çoğu da kendilerine ibadet edenlerin bu ibadetlerinden razı değildirler. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir.” Sizden uzak olduklarını bildirecek ve şöyle diyeceklerdir: “Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin!”(Sebe, 34/41)“Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.” Yani hiç kimse sana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’tan daha doğru haber veremez. O’nun sana verdiği bu haberin gözle görülürcesine bir gerçek olduğuna kesin bir kanaat getir, en ufak bir şüphe ve tereddüte düşme! Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın yegane ilâh olduğuna delil olan pek açık ve kesin delilleri içermektedir. Buna göre O’nun dışındaki hiçbir varlık ibadetin zerresine dahi layık değildir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet de batıldır, bu ibadetin kendisine yöneltildiği varlıklar da batıldır. Onların kendilerine ibadet edenlere en ufak bir faydaları da olmayacaktır.

Fatır 35:13

12- İki deniz bir olmaz. Bu, tatlı mı tatlı ve içimi kolaydır. Diğeri ise acı ve tuzludur. Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz ve giyecek/takınacak süs eşyası çıkartırsınız. O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz. 13- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur. O’nun dışında yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler. 14- Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler. İşitseler bile karşılık veremezler. Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir. Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. 12. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kudretini, hikmetinin ve rahmetinin kesintisiz olduğunu, buna bağlı olarak da yeryüzünde bulunan herkesin faydasına olmak üzere iki ayrı deniz/su yaratmış olduğunu ve bunların birbirlerinin aynı olmadığını haber vermektedir. Çünkü yaratılmışların maslahatı, nehirlerin tatlı ve kolay içimli olmasını gerektirir. Böylelikle bu sudan içerler, bağ ve bağçe yaparlar ve çiftçilikle uğraşanlar da ondan yararlanırlar. Denizin de acı ve tuzlu olması gerekir ki yeryüzünü kuşatan hava, denizde ölen canlıların kokularından dolayı bozulmasın. Diğer taraftan deniz (nehirler gibi) akmaz, durgundur. İşte onun tuzluluğu, bozulmasını engeller, orada yaşayan canlıların da daha güzel ve lezzetli olmasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla birlikte her ikisinden” tuzlu denizden de tatlı akarsulardan da “taze et yersiniz.” Bu buyruk, denizde avlanılması kolay olan balıklara işarettir. “ve giyecek/takınacak” inci, mercan vb. gibi denizde bulunan türden “süs eşyası çıkartırsınız.” Bütün bunlar, kulların faydasına olan pek büyük nimetlerdir. Yine denizin faydaları arasında şu da vardır: Yüce Allah, orayı büyük gemiler, kayıklar ve buna benzer deniz araçlarını taşıyabilecek şekilde amade kılmıştır. Bunların denizi yara yara gittiklerini görüyoruz. Böylelikle bir taraftan bir başka tarafa, bir bölgeden bir başka bölgeye gitmeleri mümkün olmaktadır. Yolculuk yapanları, yüklerini ve ticaret mallarını taşıyıp durmaktadır. Bununla Allah’ın pek büyük bir lütuf ve ihsanı tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.” 13. Yüce Allah’ın lütuflarından bazıları şunlardır:“Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler.” Birisini ötekinin ardından getirir. Onlardan biri geldi mi diğeri gider. Birisini artırırken öbürünü eksiltir. Kimi zaman da eşit olurlar. Bunun kulların bedenlerinde, faydalandıkları hayvanları, ağaçları, ekinleri üzerinde görülen pek çok faydaları vardır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın güneşi ve ayı amade kılmasının da ısı, ışık, hareket, sakinlik, kulların Allah’ın lütfunu aramak için yayılmaları, meyvelerin olgunlaşması, kurutulacak şeylerin kurutulması vb. gibi olmamaları halinde insanların zarar görecekleri pek çok zorunlu ihtiyacın karşılanması şeklinde pek çok menfaatleri vardır. “Her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Yani güneş de ay da kendi yörüngelerinde Allah dilediği sürece yürüyüp gidecekler. Onlar için tayin edilen süre ve dünyanın sonu yaklaştı mı bu gidişleri duracak, faydaları ortadan kalkacaktır. Ay tutulacak, güneş dürülecek, yıldızlar dağılıp saçılacaktır. Yüce Allah, bu pek büyük mahlukatı, bunlarda bulunan ve O’nun kemal ve ihsanına delil teşkil eden ibretli hususları açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur.” Yani sözü geçen bu mahlukatı tek başına yaratan ve onları amade kılan, bütün mülk ve hükümranlık yalnız kendisinin olan yegane ma’bud, tek ilâh ve Rab O’dur. “O’nun dışında” put ve heykellerden “yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler.” Az ya da çok hiçbir şeye sahip ve hakim değildirler. Hatta en değersiz şey olan bir hurma çekirdeğinin zarına bile. Bu ifade, hiçbir şeye sahip olmadıklarının kesinliğini ve bunun ne kadar kapsamlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Peki göklerde ve yerde hiçbir şeye sahip olmayan bu varlıklara nasıl ibadet edilir. Üstelik bu varlıkların durumu da şudur: 14. “Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler.” Çünkü bu uydurma ilâhlar ya cansızdır ya ölüdür yahut da Rablerine itaatle meşgul olan meleklerdir. Faraza bunlar “işitseler bile karşılık veremezler.” Çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Ayrıca onların çoğu da kendilerine ibadet edenlerin bu ibadetlerinden razı değildirler. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir.” Sizden uzak olduklarını bildirecek ve şöyle diyeceklerdir: “Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin!”(Sebe, 34/41)“Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.” Yani hiç kimse sana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’tan daha doğru haber veremez. O’nun sana verdiği bu haberin gözle görülürcesine bir gerçek olduğuna kesin bir kanaat getir, en ufak bir şüphe ve tereddüte düşme! Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın yegane ilâh olduğuna delil olan pek açık ve kesin delilleri içermektedir. Buna göre O’nun dışındaki hiçbir varlık ibadetin zerresine dahi layık değildir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet de batıldır, bu ibadetin kendisine yöneltildiği varlıklar da batıldır. Onların kendilerine ibadet edenlere en ufak bir faydaları da olmayacaktır.

Fatır 35:14

12- İki deniz bir olmaz. Bu, tatlı mı tatlı ve içimi kolaydır. Diğeri ise acı ve tuzludur. Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz ve giyecek/takınacak süs eşyası çıkartırsınız. O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz. 13- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur. O’nun dışında yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler. 14- Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler. İşitseler bile karşılık veremezler. Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir. Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. 12. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kudretini, hikmetinin ve rahmetinin kesintisiz olduğunu, buna bağlı olarak da yeryüzünde bulunan herkesin faydasına olmak üzere iki ayrı deniz/su yaratmış olduğunu ve bunların birbirlerinin aynı olmadığını haber vermektedir. Çünkü yaratılmışların maslahatı, nehirlerin tatlı ve kolay içimli olmasını gerektirir. Böylelikle bu sudan içerler, bağ ve bağçe yaparlar ve çiftçilikle uğraşanlar da ondan yararlanırlar. Denizin de acı ve tuzlu olması gerekir ki yeryüzünü kuşatan hava, denizde ölen canlıların kokularından dolayı bozulmasın. Diğer taraftan deniz (nehirler gibi) akmaz, durgundur. İşte onun tuzluluğu, bozulmasını engeller, orada yaşayan canlıların da daha güzel ve lezzetli olmasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla birlikte her ikisinden” tuzlu denizden de tatlı akarsulardan da “taze et yersiniz.” Bu buyruk, denizde avlanılması kolay olan balıklara işarettir. “ve giyecek/takınacak” inci, mercan vb. gibi denizde bulunan türden “süs eşyası çıkartırsınız.” Bütün bunlar, kulların faydasına olan pek büyük nimetlerdir. Yine denizin faydaları arasında şu da vardır: Yüce Allah, orayı büyük gemiler, kayıklar ve buna benzer deniz araçlarını taşıyabilecek şekilde amade kılmıştır. Bunların denizi yara yara gittiklerini görüyoruz. Böylelikle bir taraftan bir başka tarafa, bir bölgeden bir başka bölgeye gitmeleri mümkün olmaktadır. Yolculuk yapanları, yüklerini ve ticaret mallarını taşıyıp durmaktadır. Bununla Allah’ın pek büyük bir lütuf ve ihsanı tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız için gemilerin onda suyu yararak gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.” 13. Yüce Allah’ın lütuflarından bazıları şunlardır:“Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler.” Birisini ötekinin ardından getirir. Onlardan biri geldi mi diğeri gider. Birisini artırırken öbürünü eksiltir. Kimi zaman da eşit olurlar. Bunun kulların bedenlerinde, faydalandıkları hayvanları, ağaçları, ekinleri üzerinde görülen pek çok faydaları vardır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın güneşi ve ayı amade kılmasının da ısı, ışık, hareket, sakinlik, kulların Allah’ın lütfunu aramak için yayılmaları, meyvelerin olgunlaşması, kurutulacak şeylerin kurutulması vb. gibi olmamaları halinde insanların zarar görecekleri pek çok zorunlu ihtiyacın karşılanması şeklinde pek çok menfaatleri vardır. “Her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Yani güneş de ay da kendi yörüngelerinde Allah dilediği sürece yürüyüp gidecekler. Onlar için tayin edilen süre ve dünyanın sonu yaklaştı mı bu gidişleri duracak, faydaları ortadan kalkacaktır. Ay tutulacak, güneş dürülecek, yıldızlar dağılıp saçılacaktır. Yüce Allah, bu pek büyük mahlukatı, bunlarda bulunan ve O’nun kemal ve ihsanına delil teşkil eden ibretli hususları açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah’tır. Hükümranlık yalnız O’nundur.” Yani sözü geçen bu mahlukatı tek başına yaratan ve onları amade kılan, bütün mülk ve hükümranlık yalnız kendisinin olan yegane ma’bud, tek ilâh ve Rab O’dur. “O’nun dışında” put ve heykellerden “yalvardıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler.” Az ya da çok hiçbir şeye sahip ve hakim değildirler. Hatta en değersiz şey olan bir hurma çekirdeğinin zarına bile. Bu ifade, hiçbir şeye sahip olmadıklarının kesinliğini ve bunun ne kadar kapsamlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Peki göklerde ve yerde hiçbir şeye sahip olmayan bu varlıklara nasıl ibadet edilir. Üstelik bu varlıkların durumu da şudur: 14. “Onlara dua etseniz dualarınızı işitmezler.” Çünkü bu uydurma ilâhlar ya cansızdır ya ölüdür yahut da Rablerine itaatle meşgul olan meleklerdir. Faraza bunlar “işitseler bile karşılık veremezler.” Çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Ayrıca onların çoğu da kendilerine ibadet edenlerin bu ibadetlerinden razı değildirler. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Üstelik Kıyamet günü (onları Allah'a) ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir.” Sizden uzak olduklarını bildirecek ve şöyle diyeceklerdir: “Tenzih ederiz Seni! Bizim dostumuz onlar değil, Sensin!”(Sebe, 34/41)“Kimse sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.” Yani hiç kimse sana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’tan daha doğru haber veremez. O’nun sana verdiği bu haberin gözle görülürcesine bir gerçek olduğuna kesin bir kanaat getir, en ufak bir şüphe ve tereddüte düşme! Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın yegane ilâh olduğuna delil olan pek açık ve kesin delilleri içermektedir. Buna göre O’nun dışındaki hiçbir varlık ibadetin zerresine dahi layık değildir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet de batıldır, bu ibadetin kendisine yöneltildiği varlıklar da batıldır. Onların kendilerine ibadet edenlere en ufak bir faydaları da olmayacaktır.

Fatır 35:15

15- Ey insanlar! Siz, tamamen Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır. 16- Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 17- Bu, Allah’a göre zor değildir. 18- Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer günah yükü ağır olan bir kimse, kendi yükünü taşıması için birini çağırsa, akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz. Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş, yalnız Allah’adır. 15. Yüce Allah, bütün insanlara hitap ederek onların durumlarını ve bütün yönleri ile Allah’a muhtaç olduklarını belirtmektedir. Evvela var olmak için O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerini var etmese idi, onlar var olamazlardı. Güç ve organlar gibi imkânlarla donatılmaya ihtiyaçları vardır. Bunları O kendilerine vermemiş olsaydı ne olursa olsun hiçbir iş yapamazlardı. Gıdalar, rızıklar, gizli ve açık nimetlerle Allah’ın kendilerine yardım etmesine ihtiyaçları vardır. O’nun lütuf ve ihsanı, işleri onlara kolaylaştırması olmasaydı, hiçbir şekilde rızık ve nimetlere sahip olamazlardı. Musibetlerin kendilerinden uzaklaştırılmasında, hoşlanmadıkları şeylerin bertaraf edilmesinde, keder ve sıkıntıların ortadan kaldırılmasında da O’na ihtiyaçları vardır. O, onları uzaklaştırıp sıkıntılarını açmayacak, zorluklarını gidermeyecek olsaydı hoşlarına gitmeyen ve kendilerini oldukça rahatsız eden halleri devamlı olurdu. Çeşitli şekillerde görülüp gözetilmelerinde ve işlerinin idare edilmesinde de O’na ihtiyaçları vardır. Onu ilâh edinip O’na ibadet etmek, O’nu sevmek, O’na bağlanmak, ibadeti yalnız O’na has kılmak hususunda da O’na muhtaçtırlar. Eğer bu hususta onlara tevfikini vermeyecek olsa helâk olurlar; ruhları, kalpleri ve halleri bozulur giderdi. Bilmediklerinin kendilerine öğretilmesinde, kendilerine faydalı olacak hususları yapmalarında da O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerine öğretmeyecek olsa onlar kendiliklerinden öğrenemezlerdi. Eğer onlara başarı vermeyecek olsa onlar hallerini düzeltemezlerdi. Bütün anlamları ile ve bütün yönleri ile tamamen O’na muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarının bazılarını ister fark edebilsinler, ister edemesinler bu böyledir. Fakat aralarından Allah’ın başarı ihsan edip de dinî ve dünyevî bütün hallerinde O’na muhtaç olduğunu gören, yalnızca O’na yalvarıp yakaran, bir göz kırpacak kadar dahi olsa kendisini nefsine bırakmamasını O’ndan dileyen, bütün hususlarında kendisine yardımcı olmasını isteyerek bu gerçeği bir an dahi hatırından çıkartmayan bir kimsenin, Rabbi ve ilâhının tam anlamı ile inâyetine mazhar olmaya layık olduğu açıktır. Çünkü o Rab, böyle bir kuluna annenin kendi evladına olan merhametinden bile daha merhametlidir. “Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır.” Bütün yönleri ile ve hiçbir şekilde muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur (Ğanî’dir). Yarattığı varlıkların ihtiyaç duyduklarına O’nun ihtiyacı yoktur. Onların gerek duydukları hiçbir şeye gerek duymaz. Çünkü O, kemâl sıfatlara sahiptir. Bütün sıfatları kemal sıfatı, bütün vasıfları celâl vasfıdır. Dünyada da âhirette de mahlukatın ihtiyaçlarını karşılamış olması da O’nun muhtaç olmayışının bir tecellisidir. O zatı ile ve isimleri ile her hamde layık olandır (Hamîd). Çünkü isimlerinin hepsi en güzeldir. Sıfatları ile de hamde layık olandır, çünkü hepsi yücedirler. Fiilleri ile de hamde layıktır. Çünkü O’nun fiilleri lütuftur, ihsandır, adalettir, hikmettir ve rahmettir. Emir ve yasaklarında da hamde layıktır. O, sahip olduğu sıfatları dolayısı ile, bağışladığı lütuf ve nimetleri dolayısı ile, amellere adaletle karşılık vermesi dolayısı ile hep hamde layık olandır. O, muhtaç olmayışında hamde layık olan, hamde layık oluşunda da muhtaç olmayandır. 16. Bu buyruk ile şu anlamın kastedilmesi muhtemeldir: Ey insanlar! O, dilerse sizi yok eder ve Allah’a sizden daha çok itaat eden kimseleri getirir. Bu durumda ifade, onları helâk ve yok etme mahiyetinde bir tehdittir ve O’nun meşietinin böyle bir şeyi yapabilecek durumda olduğunu anlatmaktadır. Bu buyruk ile öldükten sonra diriliş ve kabirlerden çıkartılışın da kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yani Yüce Allah’ın iradesi, her hususta etkindir ve O, ölümünüzden sonra sizleri yeniden yaratmaya kadirdir. Ancak bunun Allah tarafından takdir edilmiş belli bir süresi vardır. Bu süre öne de alınmaz, sonraya da kalmaz. 17. Bu, Allah için imkânsız bir şey değildir ve O, bunu yapmaktan âciz kalmaz. 18. “Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez” buyruğu daha önce (16. âyet-i kerime ile ilgili) sözünü ettiğimiz ikinci anlama delâlet etmektedir. Yani kıyamet gününde herkes amelinin karşılığını görecektir, günahının cezasını çekecektir. Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. “Eğer günah yükü ağır” büyük ve küçük günahlarla yükleri ağırlaşmış “olan bir kimse kendi yükünü taşıması için birini çağırsa” yani günahlarının bir bölümünü taşımak üzere birilerinden yardım istese “akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz.” Akraba bile akrabanın yükünü taşımaz. Âhiretin durumu dünyanın durumu gibi değildir. Orada dostun dosta, arkadaşın arkadaşa yardımı söz konusu değildir. Aksine kıyamet gününde kul, kendi anne babası ve yakın akrabaları dahi olsa, birilerinden alacak bir hakkının olmasını temenni edecektir. “Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin.” Yani senin uyarıp korkutmanı kabul ederek onlardan yararlanabilecek kimseler ancak iç ve dış, gizli ve açık bütün hallerinde gıyaben Allah’tan korkan kimseler ile namazı dosdoğru kılan, yani sınırlarına, şartlarına, rükünlerine, farzlarına ve huşû’una riâyet ederek gereği gibi kılan kimselerdir. Çünkü Yüce Allah’tan korkmak, kulun yerine getirmemesi halinde cezayı gerektirecek şeylerden korkmasını, işlenmesi halinde de azabı gerektirecek şeylerden çekinip uzak durmasını gerektirir. Namaz ise hayra çağırır, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. “Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur.” Her kim riya, kibir, yalan, aldatma, hile, kandırmaca, ikiyüzlülük vb. gibi günah ve kötü huylardan kendisini arındırır, buna karşılık doğruluk, ihlâs, alçakgönüllülük, yumuşaklık, kullara samimi olarak öğüt vermek gibi huylarla bezenir; kin, kıskançlık ve bunların dışında kalan kötü huylardan kalbini arındırmak sureti ile güzel ahlak sahibi olursa, şüphesiz onun bu arınmasının faydası ve getirisi kendisinedir. Amelinden hiçbir şey de boşa gitmez. “Dönüş yalnız Allah’adır.” O, bütün insanlara dünyada iken yaptıklarının karşılığını verecektir. Dünyada işledikleri ve yaptıklarından hesaba çekecek, küçük, büyük ne varsa hepsini mutlaka ortaya koyacaktır.

Fatır 35:16

15- Ey insanlar! Siz, tamamen Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır. 16- Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 17- Bu, Allah’a göre zor değildir. 18- Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer günah yükü ağır olan bir kimse, kendi yükünü taşıması için birini çağırsa, akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz. Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş, yalnız Allah’adır. 15. Yüce Allah, bütün insanlara hitap ederek onların durumlarını ve bütün yönleri ile Allah’a muhtaç olduklarını belirtmektedir. Evvela var olmak için O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerini var etmese idi, onlar var olamazlardı. Güç ve organlar gibi imkânlarla donatılmaya ihtiyaçları vardır. Bunları O kendilerine vermemiş olsaydı ne olursa olsun hiçbir iş yapamazlardı. Gıdalar, rızıklar, gizli ve açık nimetlerle Allah’ın kendilerine yardım etmesine ihtiyaçları vardır. O’nun lütuf ve ihsanı, işleri onlara kolaylaştırması olmasaydı, hiçbir şekilde rızık ve nimetlere sahip olamazlardı. Musibetlerin kendilerinden uzaklaştırılmasında, hoşlanmadıkları şeylerin bertaraf edilmesinde, keder ve sıkıntıların ortadan kaldırılmasında da O’na ihtiyaçları vardır. O, onları uzaklaştırıp sıkıntılarını açmayacak, zorluklarını gidermeyecek olsaydı hoşlarına gitmeyen ve kendilerini oldukça rahatsız eden halleri devamlı olurdu. Çeşitli şekillerde görülüp gözetilmelerinde ve işlerinin idare edilmesinde de O’na ihtiyaçları vardır. Onu ilâh edinip O’na ibadet etmek, O’nu sevmek, O’na bağlanmak, ibadeti yalnız O’na has kılmak hususunda da O’na muhtaçtırlar. Eğer bu hususta onlara tevfikini vermeyecek olsa helâk olurlar; ruhları, kalpleri ve halleri bozulur giderdi. Bilmediklerinin kendilerine öğretilmesinde, kendilerine faydalı olacak hususları yapmalarında da O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerine öğretmeyecek olsa onlar kendiliklerinden öğrenemezlerdi. Eğer onlara başarı vermeyecek olsa onlar hallerini düzeltemezlerdi. Bütün anlamları ile ve bütün yönleri ile tamamen O’na muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarının bazılarını ister fark edebilsinler, ister edemesinler bu böyledir. Fakat aralarından Allah’ın başarı ihsan edip de dinî ve dünyevî bütün hallerinde O’na muhtaç olduğunu gören, yalnızca O’na yalvarıp yakaran, bir göz kırpacak kadar dahi olsa kendisini nefsine bırakmamasını O’ndan dileyen, bütün hususlarında kendisine yardımcı olmasını isteyerek bu gerçeği bir an dahi hatırından çıkartmayan bir kimsenin, Rabbi ve ilâhının tam anlamı ile inâyetine mazhar olmaya layık olduğu açıktır. Çünkü o Rab, böyle bir kuluna annenin kendi evladına olan merhametinden bile daha merhametlidir. “Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır.” Bütün yönleri ile ve hiçbir şekilde muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur (Ğanî’dir). Yarattığı varlıkların ihtiyaç duyduklarına O’nun ihtiyacı yoktur. Onların gerek duydukları hiçbir şeye gerek duymaz. Çünkü O, kemâl sıfatlara sahiptir. Bütün sıfatları kemal sıfatı, bütün vasıfları celâl vasfıdır. Dünyada da âhirette de mahlukatın ihtiyaçlarını karşılamış olması da O’nun muhtaç olmayışının bir tecellisidir. O zatı ile ve isimleri ile her hamde layık olandır (Hamîd). Çünkü isimlerinin hepsi en güzeldir. Sıfatları ile de hamde layık olandır, çünkü hepsi yücedirler. Fiilleri ile de hamde layıktır. Çünkü O’nun fiilleri lütuftur, ihsandır, adalettir, hikmettir ve rahmettir. Emir ve yasaklarında da hamde layıktır. O, sahip olduğu sıfatları dolayısı ile, bağışladığı lütuf ve nimetleri dolayısı ile, amellere adaletle karşılık vermesi dolayısı ile hep hamde layık olandır. O, muhtaç olmayışında hamde layık olan, hamde layık oluşunda da muhtaç olmayandır. 16. Bu buyruk ile şu anlamın kastedilmesi muhtemeldir: Ey insanlar! O, dilerse sizi yok eder ve Allah’a sizden daha çok itaat eden kimseleri getirir. Bu durumda ifade, onları helâk ve yok etme mahiyetinde bir tehdittir ve O’nun meşietinin böyle bir şeyi yapabilecek durumda olduğunu anlatmaktadır. Bu buyruk ile öldükten sonra diriliş ve kabirlerden çıkartılışın da kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yani Yüce Allah’ın iradesi, her hususta etkindir ve O, ölümünüzden sonra sizleri yeniden yaratmaya kadirdir. Ancak bunun Allah tarafından takdir edilmiş belli bir süresi vardır. Bu süre öne de alınmaz, sonraya da kalmaz. 17. Bu, Allah için imkânsız bir şey değildir ve O, bunu yapmaktan âciz kalmaz. 18. “Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez” buyruğu daha önce (16. âyet-i kerime ile ilgili) sözünü ettiğimiz ikinci anlama delâlet etmektedir. Yani kıyamet gününde herkes amelinin karşılığını görecektir, günahının cezasını çekecektir. Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. “Eğer günah yükü ağır” büyük ve küçük günahlarla yükleri ağırlaşmış “olan bir kimse kendi yükünü taşıması için birini çağırsa” yani günahlarının bir bölümünü taşımak üzere birilerinden yardım istese “akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz.” Akraba bile akrabanın yükünü taşımaz. Âhiretin durumu dünyanın durumu gibi değildir. Orada dostun dosta, arkadaşın arkadaşa yardımı söz konusu değildir. Aksine kıyamet gününde kul, kendi anne babası ve yakın akrabaları dahi olsa, birilerinden alacak bir hakkının olmasını temenni edecektir. “Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin.” Yani senin uyarıp korkutmanı kabul ederek onlardan yararlanabilecek kimseler ancak iç ve dış, gizli ve açık bütün hallerinde gıyaben Allah’tan korkan kimseler ile namazı dosdoğru kılan, yani sınırlarına, şartlarına, rükünlerine, farzlarına ve huşû’una riâyet ederek gereği gibi kılan kimselerdir. Çünkü Yüce Allah’tan korkmak, kulun yerine getirmemesi halinde cezayı gerektirecek şeylerden korkmasını, işlenmesi halinde de azabı gerektirecek şeylerden çekinip uzak durmasını gerektirir. Namaz ise hayra çağırır, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. “Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur.” Her kim riya, kibir, yalan, aldatma, hile, kandırmaca, ikiyüzlülük vb. gibi günah ve kötü huylardan kendisini arındırır, buna karşılık doğruluk, ihlâs, alçakgönüllülük, yumuşaklık, kullara samimi olarak öğüt vermek gibi huylarla bezenir; kin, kıskançlık ve bunların dışında kalan kötü huylardan kalbini arındırmak sureti ile güzel ahlak sahibi olursa, şüphesiz onun bu arınmasının faydası ve getirisi kendisinedir. Amelinden hiçbir şey de boşa gitmez. “Dönüş yalnız Allah’adır.” O, bütün insanlara dünyada iken yaptıklarının karşılığını verecektir. Dünyada işledikleri ve yaptıklarından hesaba çekecek, küçük, büyük ne varsa hepsini mutlaka ortaya koyacaktır.

Fatır 35:17

15- Ey insanlar! Siz, tamamen Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır. 16- Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 17- Bu, Allah’a göre zor değildir. 18- Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer günah yükü ağır olan bir kimse, kendi yükünü taşıması için birini çağırsa, akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz. Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş, yalnız Allah’adır. 15. Yüce Allah, bütün insanlara hitap ederek onların durumlarını ve bütün yönleri ile Allah’a muhtaç olduklarını belirtmektedir. Evvela var olmak için O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerini var etmese idi, onlar var olamazlardı. Güç ve organlar gibi imkânlarla donatılmaya ihtiyaçları vardır. Bunları O kendilerine vermemiş olsaydı ne olursa olsun hiçbir iş yapamazlardı. Gıdalar, rızıklar, gizli ve açık nimetlerle Allah’ın kendilerine yardım etmesine ihtiyaçları vardır. O’nun lütuf ve ihsanı, işleri onlara kolaylaştırması olmasaydı, hiçbir şekilde rızık ve nimetlere sahip olamazlardı. Musibetlerin kendilerinden uzaklaştırılmasında, hoşlanmadıkları şeylerin bertaraf edilmesinde, keder ve sıkıntıların ortadan kaldırılmasında da O’na ihtiyaçları vardır. O, onları uzaklaştırıp sıkıntılarını açmayacak, zorluklarını gidermeyecek olsaydı hoşlarına gitmeyen ve kendilerini oldukça rahatsız eden halleri devamlı olurdu. Çeşitli şekillerde görülüp gözetilmelerinde ve işlerinin idare edilmesinde de O’na ihtiyaçları vardır. Onu ilâh edinip O’na ibadet etmek, O’nu sevmek, O’na bağlanmak, ibadeti yalnız O’na has kılmak hususunda da O’na muhtaçtırlar. Eğer bu hususta onlara tevfikini vermeyecek olsa helâk olurlar; ruhları, kalpleri ve halleri bozulur giderdi. Bilmediklerinin kendilerine öğretilmesinde, kendilerine faydalı olacak hususları yapmalarında da O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerine öğretmeyecek olsa onlar kendiliklerinden öğrenemezlerdi. Eğer onlara başarı vermeyecek olsa onlar hallerini düzeltemezlerdi. Bütün anlamları ile ve bütün yönleri ile tamamen O’na muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarının bazılarını ister fark edebilsinler, ister edemesinler bu böyledir. Fakat aralarından Allah’ın başarı ihsan edip de dinî ve dünyevî bütün hallerinde O’na muhtaç olduğunu gören, yalnızca O’na yalvarıp yakaran, bir göz kırpacak kadar dahi olsa kendisini nefsine bırakmamasını O’ndan dileyen, bütün hususlarında kendisine yardımcı olmasını isteyerek bu gerçeği bir an dahi hatırından çıkartmayan bir kimsenin, Rabbi ve ilâhının tam anlamı ile inâyetine mazhar olmaya layık olduğu açıktır. Çünkü o Rab, böyle bir kuluna annenin kendi evladına olan merhametinden bile daha merhametlidir. “Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır.” Bütün yönleri ile ve hiçbir şekilde muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur (Ğanî’dir). Yarattığı varlıkların ihtiyaç duyduklarına O’nun ihtiyacı yoktur. Onların gerek duydukları hiçbir şeye gerek duymaz. Çünkü O, kemâl sıfatlara sahiptir. Bütün sıfatları kemal sıfatı, bütün vasıfları celâl vasfıdır. Dünyada da âhirette de mahlukatın ihtiyaçlarını karşılamış olması da O’nun muhtaç olmayışının bir tecellisidir. O zatı ile ve isimleri ile her hamde layık olandır (Hamîd). Çünkü isimlerinin hepsi en güzeldir. Sıfatları ile de hamde layık olandır, çünkü hepsi yücedirler. Fiilleri ile de hamde layıktır. Çünkü O’nun fiilleri lütuftur, ihsandır, adalettir, hikmettir ve rahmettir. Emir ve yasaklarında da hamde layıktır. O, sahip olduğu sıfatları dolayısı ile, bağışladığı lütuf ve nimetleri dolayısı ile, amellere adaletle karşılık vermesi dolayısı ile hep hamde layık olandır. O, muhtaç olmayışında hamde layık olan, hamde layık oluşunda da muhtaç olmayandır. 16. Bu buyruk ile şu anlamın kastedilmesi muhtemeldir: Ey insanlar! O, dilerse sizi yok eder ve Allah’a sizden daha çok itaat eden kimseleri getirir. Bu durumda ifade, onları helâk ve yok etme mahiyetinde bir tehdittir ve O’nun meşietinin böyle bir şeyi yapabilecek durumda olduğunu anlatmaktadır. Bu buyruk ile öldükten sonra diriliş ve kabirlerden çıkartılışın da kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yani Yüce Allah’ın iradesi, her hususta etkindir ve O, ölümünüzden sonra sizleri yeniden yaratmaya kadirdir. Ancak bunun Allah tarafından takdir edilmiş belli bir süresi vardır. Bu süre öne de alınmaz, sonraya da kalmaz. 17. Bu, Allah için imkânsız bir şey değildir ve O, bunu yapmaktan âciz kalmaz. 18. “Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez” buyruğu daha önce (16. âyet-i kerime ile ilgili) sözünü ettiğimiz ikinci anlama delâlet etmektedir. Yani kıyamet gününde herkes amelinin karşılığını görecektir, günahının cezasını çekecektir. Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. “Eğer günah yükü ağır” büyük ve küçük günahlarla yükleri ağırlaşmış “olan bir kimse kendi yükünü taşıması için birini çağırsa” yani günahlarının bir bölümünü taşımak üzere birilerinden yardım istese “akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz.” Akraba bile akrabanın yükünü taşımaz. Âhiretin durumu dünyanın durumu gibi değildir. Orada dostun dosta, arkadaşın arkadaşa yardımı söz konusu değildir. Aksine kıyamet gününde kul, kendi anne babası ve yakın akrabaları dahi olsa, birilerinden alacak bir hakkının olmasını temenni edecektir. “Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin.” Yani senin uyarıp korkutmanı kabul ederek onlardan yararlanabilecek kimseler ancak iç ve dış, gizli ve açık bütün hallerinde gıyaben Allah’tan korkan kimseler ile namazı dosdoğru kılan, yani sınırlarına, şartlarına, rükünlerine, farzlarına ve huşû’una riâyet ederek gereği gibi kılan kimselerdir. Çünkü Yüce Allah’tan korkmak, kulun yerine getirmemesi halinde cezayı gerektirecek şeylerden korkmasını, işlenmesi halinde de azabı gerektirecek şeylerden çekinip uzak durmasını gerektirir. Namaz ise hayra çağırır, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. “Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur.” Her kim riya, kibir, yalan, aldatma, hile, kandırmaca, ikiyüzlülük vb. gibi günah ve kötü huylardan kendisini arındırır, buna karşılık doğruluk, ihlâs, alçakgönüllülük, yumuşaklık, kullara samimi olarak öğüt vermek gibi huylarla bezenir; kin, kıskançlık ve bunların dışında kalan kötü huylardan kalbini arındırmak sureti ile güzel ahlak sahibi olursa, şüphesiz onun bu arınmasının faydası ve getirisi kendisinedir. Amelinden hiçbir şey de boşa gitmez. “Dönüş yalnız Allah’adır.” O, bütün insanlara dünyada iken yaptıklarının karşılığını verecektir. Dünyada işledikleri ve yaptıklarından hesaba çekecek, küçük, büyük ne varsa hepsini mutlaka ortaya koyacaktır.

Fatır 35:18

15- Ey insanlar! Siz, tamamen Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır. 16- Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 17- Bu, Allah’a göre zor değildir. 18- Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer günah yükü ağır olan bir kimse, kendi yükünü taşıması için birini çağırsa, akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz. Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş, yalnız Allah’adır. 15. Yüce Allah, bütün insanlara hitap ederek onların durumlarını ve bütün yönleri ile Allah’a muhtaç olduklarını belirtmektedir. Evvela var olmak için O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerini var etmese idi, onlar var olamazlardı. Güç ve organlar gibi imkânlarla donatılmaya ihtiyaçları vardır. Bunları O kendilerine vermemiş olsaydı ne olursa olsun hiçbir iş yapamazlardı. Gıdalar, rızıklar, gizli ve açık nimetlerle Allah’ın kendilerine yardım etmesine ihtiyaçları vardır. O’nun lütuf ve ihsanı, işleri onlara kolaylaştırması olmasaydı, hiçbir şekilde rızık ve nimetlere sahip olamazlardı. Musibetlerin kendilerinden uzaklaştırılmasında, hoşlanmadıkları şeylerin bertaraf edilmesinde, keder ve sıkıntıların ortadan kaldırılmasında da O’na ihtiyaçları vardır. O, onları uzaklaştırıp sıkıntılarını açmayacak, zorluklarını gidermeyecek olsaydı hoşlarına gitmeyen ve kendilerini oldukça rahatsız eden halleri devamlı olurdu. Çeşitli şekillerde görülüp gözetilmelerinde ve işlerinin idare edilmesinde de O’na ihtiyaçları vardır. Onu ilâh edinip O’na ibadet etmek, O’nu sevmek, O’na bağlanmak, ibadeti yalnız O’na has kılmak hususunda da O’na muhtaçtırlar. Eğer bu hususta onlara tevfikini vermeyecek olsa helâk olurlar; ruhları, kalpleri ve halleri bozulur giderdi. Bilmediklerinin kendilerine öğretilmesinde, kendilerine faydalı olacak hususları yapmalarında da O’na ihtiyaçları vardır. O, kendilerine öğretmeyecek olsa onlar kendiliklerinden öğrenemezlerdi. Eğer onlara başarı vermeyecek olsa onlar hallerini düzeltemezlerdi. Bütün anlamları ile ve bütün yönleri ile tamamen O’na muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarının bazılarını ister fark edebilsinler, ister edemesinler bu böyledir. Fakat aralarından Allah’ın başarı ihsan edip de dinî ve dünyevî bütün hallerinde O’na muhtaç olduğunu gören, yalnızca O’na yalvarıp yakaran, bir göz kırpacak kadar dahi olsa kendisini nefsine bırakmamasını O’ndan dileyen, bütün hususlarında kendisine yardımcı olmasını isteyerek bu gerçeği bir an dahi hatırından çıkartmayan bir kimsenin, Rabbi ve ilâhının tam anlamı ile inâyetine mazhar olmaya layık olduğu açıktır. Çünkü o Rab, böyle bir kuluna annenin kendi evladına olan merhametinden bile daha merhametlidir. “Allah ise hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her hamde layıktır.” Bütün yönleri ile ve hiçbir şekilde muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur (Ğanî’dir). Yarattığı varlıkların ihtiyaç duyduklarına O’nun ihtiyacı yoktur. Onların gerek duydukları hiçbir şeye gerek duymaz. Çünkü O, kemâl sıfatlara sahiptir. Bütün sıfatları kemal sıfatı, bütün vasıfları celâl vasfıdır. Dünyada da âhirette de mahlukatın ihtiyaçlarını karşılamış olması da O’nun muhtaç olmayışının bir tecellisidir. O zatı ile ve isimleri ile her hamde layık olandır (Hamîd). Çünkü isimlerinin hepsi en güzeldir. Sıfatları ile de hamde layık olandır, çünkü hepsi yücedirler. Fiilleri ile de hamde layıktır. Çünkü O’nun fiilleri lütuftur, ihsandır, adalettir, hikmettir ve rahmettir. Emir ve yasaklarında da hamde layıktır. O, sahip olduğu sıfatları dolayısı ile, bağışladığı lütuf ve nimetleri dolayısı ile, amellere adaletle karşılık vermesi dolayısı ile hep hamde layık olandır. O, muhtaç olmayışında hamde layık olan, hamde layık oluşunda da muhtaç olmayandır. 16. Bu buyruk ile şu anlamın kastedilmesi muhtemeldir: Ey insanlar! O, dilerse sizi yok eder ve Allah’a sizden daha çok itaat eden kimseleri getirir. Bu durumda ifade, onları helâk ve yok etme mahiyetinde bir tehdittir ve O’nun meşietinin böyle bir şeyi yapabilecek durumda olduğunu anlatmaktadır. Bu buyruk ile öldükten sonra diriliş ve kabirlerden çıkartılışın da kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yani Yüce Allah’ın iradesi, her hususta etkindir ve O, ölümünüzden sonra sizleri yeniden yaratmaya kadirdir. Ancak bunun Allah tarafından takdir edilmiş belli bir süresi vardır. Bu süre öne de alınmaz, sonraya da kalmaz. 17. Bu, Allah için imkânsız bir şey değildir ve O, bunu yapmaktan âciz kalmaz. 18. “Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez” buyruğu daha önce (16. âyet-i kerime ile ilgili) sözünü ettiğimiz ikinci anlama delâlet etmektedir. Yani kıyamet gününde herkes amelinin karşılığını görecektir, günahının cezasını çekecektir. Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. “Eğer günah yükü ağır” büyük ve küçük günahlarla yükleri ağırlaşmış “olan bir kimse kendi yükünü taşıması için birini çağırsa” yani günahlarının bir bölümünü taşımak üzere birilerinden yardım istese “akraba dahi olsa onun o yükünden (hiç kimse) hiçbir şey taşımaz.” Akraba bile akrabanın yükünü taşımaz. Âhiretin durumu dünyanın durumu gibi değildir. Orada dostun dosta, arkadaşın arkadaşa yardımı söz konusu değildir. Aksine kıyamet gününde kul, kendi anne babası ve yakın akrabaları dahi olsa, birilerinden alacak bir hakkının olmasını temenni edecektir. “Sen, ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarabilirsin.” Yani senin uyarıp korkutmanı kabul ederek onlardan yararlanabilecek kimseler ancak iç ve dış, gizli ve açık bütün hallerinde gıyaben Allah’tan korkan kimseler ile namazı dosdoğru kılan, yani sınırlarına, şartlarına, rükünlerine, farzlarına ve huşû’una riâyet ederek gereği gibi kılan kimselerdir. Çünkü Yüce Allah’tan korkmak, kulun yerine getirmemesi halinde cezayı gerektirecek şeylerden korkmasını, işlenmesi halinde de azabı gerektirecek şeylerden çekinip uzak durmasını gerektirir. Namaz ise hayra çağırır, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. “Kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur.” Her kim riya, kibir, yalan, aldatma, hile, kandırmaca, ikiyüzlülük vb. gibi günah ve kötü huylardan kendisini arındırır, buna karşılık doğruluk, ihlâs, alçakgönüllülük, yumuşaklık, kullara samimi olarak öğüt vermek gibi huylarla bezenir; kin, kıskançlık ve bunların dışında kalan kötü huylardan kalbini arındırmak sureti ile güzel ahlak sahibi olursa, şüphesiz onun bu arınmasının faydası ve getirisi kendisinedir. Amelinden hiçbir şey de boşa gitmez. “Dönüş yalnız Allah’adır.” O, bütün insanlara dünyada iken yaptıklarının karşılığını verecektir. Dünyada işledikleri ve yaptıklarından hesaba çekecek, küçük, büyük ne varsa hepsini mutlaka ortaya koyacaktır.

Fatır 35:19

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:20

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:21

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:22

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:23

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:24

19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)

Fatır 35:25

25- Eğer seni yalanlıyorlarsa (bil ki) onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi. 26- Sonra kâfir olanları (ansızın azapla) yakaladım. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 25. Yani ey peygamber! Her ne kadar bu müşrikler seni yalanlıyor iseler de sen ilk yalanlanan peygamber değilsin. Zira “onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara” hakka ve haber verdikleri hususlarda doğru söylediklerine dair “apaçık deliller, sahifeler” pek çok hükümlerin kendilerinde toplandığı yazılı kitaplarla “ve aydınlatıcı” vermiş olduğu doğru haberler ve adaletli hükümlerle ışık saçan “kitaplar getirmişlerdi.” Dolayısıyla onların peygamberlerini yalanlamaları, herhangi bir şüphe yahut da peygamberlerin getirdiklerindeki bir kusurdan dolayı değildi. Aksine onlar, zalimlikleri ve inatları dolayısı ile yalanlamışlardı. 26. “Sonra kâfir olanları” çeşitli cezalarla “yakaladım. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!?” Ben bu yaptıklarını kabul etmeyip en çetin bir şekilde reddettim ve en ağır ibretlik cezalarla onları cezalandırdım. Bu yüzden bu şerefli Rasûlü yalanlamaktan sakının. Yoksa sözü edilenlere isabet eden can yakıcı azap ve oldukça vahim ve rezil edici haller sizin başınıza da gelir. Yüce Allah, asılları ve maddeleri aynı olan zıt varlıkları yaratmış olduğunu, bunlar arasında görülen ve bilinen farklılıklar ve ayrılıklar bulunduğunu haber vermektedir. Böylelikle kullara kudretinin kemaline ve hikmetinin harikuladeliğine dair deliller göstermektedir.

Fatır 35:26

25- Eğer seni yalanlıyorlarsa (bil ki) onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi. 26- Sonra kâfir olanları (ansızın azapla) yakaladım. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 25. Yani ey peygamber! Her ne kadar bu müşrikler seni yalanlıyor iseler de sen ilk yalanlanan peygamber değilsin. Zira “onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara” hakka ve haber verdikleri hususlarda doğru söylediklerine dair “apaçık deliller, sahifeler” pek çok hükümlerin kendilerinde toplandığı yazılı kitaplarla “ve aydınlatıcı” vermiş olduğu doğru haberler ve adaletli hükümlerle ışık saçan “kitaplar getirmişlerdi.” Dolayısıyla onların peygamberlerini yalanlamaları, herhangi bir şüphe yahut da peygamberlerin getirdiklerindeki bir kusurdan dolayı değildi. Aksine onlar, zalimlikleri ve inatları dolayısı ile yalanlamışlardı. 26. “Sonra kâfir olanları” çeşitli cezalarla “yakaladım. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!?” Ben bu yaptıklarını kabul etmeyip en çetin bir şekilde reddettim ve en ağır ibretlik cezalarla onları cezalandırdım. Bu yüzden bu şerefli Rasûlü yalanlamaktan sakının. Yoksa sözü edilenlere isabet eden can yakıcı azap ve oldukça vahim ve rezil edici haller sizin başınıza da gelir. Yüce Allah, asılları ve maddeleri aynı olan zıt varlıkları yaratmış olduğunu, bunlar arasında görülen ve bilinen farklılıklar ve ayrılıklar bulunduğunu haber vermektedir. Böylelikle kullara kudretinin kemaline ve hikmetinin harikuladeliğine dair deliller göstermektedir.

Fatır 35:27

27- Görmez misin ki Allah gökten bir su indirmiştir? Biz onunla çeşitli renklerde meyveler çıkardık. Dağlarda da çeşitli renklerde; beyaz, kırmızı ve simsiyah yollar (var ettik). 28- İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da bu şekilde çeşitli renklerde olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak alimler korkar. Şüphesiz Allah Azizdir, Ğafûrdur. 27.Bunlardan bazıları şöyledir: Yüce Allah, gökten bir su indirir ve onunla çeşitli mahsuller, değişik bitkiler bitirir. Halbuki onların suları da birdir, toprakları da birdir. Nitekim bakan herkes bunu görmektedir. Diğer bir delil de Allah’ın yeryüzü için kazık durumunda kıldığı dağlardır. Bu dağların birbirine girdiğini, hatta tek bir dağ gibi olduğunu görüyoruz. Bunlarda ise çeşit çeşit renkler vardır. Beyaz yollar, kırmızı yollar, sarı yollar vardır. Hatta bunlarda alabildiğine siyah yollar da vardır. 28. İnsanların, hayvanların ve davarların da renkleri ve nitelikleri, sesleri ve görünüşleri farklı farklıdır. Nitkeim bu farklılık gözle görülmekte, bakanlar bunu tespit etmektedirler. Bunların hepsi de aynı asıldan, aynı maddedendir. Bunların farklı oluşları ise Yüce Allah’ın meşîetine dair aklî bir delildir. O’nun meşieti, dilediğini kendine has rengi ve sıfatı ile diğerlerinden ayırt etmiştir. Bu Yüce Allah’ın, onları böylece var eden kudretine de delildir. O’nun hikmetine ve rahmetine de delildir. Çünkü böyle bir farklılık ve böyle bir ayrılıkta pek çok maslahat ve menfaat vardır. Bununla yollar bilinir ve insanlar birbirlerini tanıyabilir. Bu, bilinen bir husustur. Bunlar aynı şekilde Yüce Allah’ın ilminin genişliğine ve O’nun kabirlerde bulunanları dirilteceğine de delildir. Fakat gafil kimseler, bunlara ve başka şeylere geflet içinde bakarlar. Bunlar, onun öğüt almasına vesile olmaz. Onlardan ancak Yüce Allah’tan korkanlar istifade eder. Bunlar, isabetli fikirleri ile bu yaratılmışlardaki hikmeti anlarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan ancak alimler korkar.” Zira Allah’ı daha iyi bilen, O’ndan daha çok korkar. Allah’tan korkması da masiyetlerden uzak kalmasını ve korktuğu kimseye kavuşmaya hazırlanmasını sağlar. Bu, ilmin faziletine ve onun Allah’tan korkmaya vesile olduğuna delildir. Allah’tan korkanlar, Allah’ın lütuf ve ihsanına mazhar olacak kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu, Rabbinden korkan kimseler içindir.”(el-Beyyine, 98/8)“Şüphesiz Allah Azîzdir.” İzzeti kemal derecesindedir. Birbirlerine zıt varlıkları yaratmış olması da izzetinin bir tecellisidir. “Ğafûrdur.” Tevbe edenlerin günahlarını bağışlayandır.

Fatır 35:28

27- Görmez misin ki Allah gökten bir su indirmiştir? Biz onunla çeşitli renklerde meyveler çıkardık. Dağlarda da çeşitli renklerde; beyaz, kırmızı ve simsiyah yollar (var ettik). 28- İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da bu şekilde çeşitli renklerde olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak alimler korkar. Şüphesiz Allah Azizdir, Ğafûrdur. 27.Bunlardan bazıları şöyledir: Yüce Allah, gökten bir su indirir ve onunla çeşitli mahsuller, değişik bitkiler bitirir. Halbuki onların suları da birdir, toprakları da birdir. Nitekim bakan herkes bunu görmektedir. Diğer bir delil de Allah’ın yeryüzü için kazık durumunda kıldığı dağlardır. Bu dağların birbirine girdiğini, hatta tek bir dağ gibi olduğunu görüyoruz. Bunlarda ise çeşit çeşit renkler vardır. Beyaz yollar, kırmızı yollar, sarı yollar vardır. Hatta bunlarda alabildiğine siyah yollar da vardır. 28. İnsanların, hayvanların ve davarların da renkleri ve nitelikleri, sesleri ve görünüşleri farklı farklıdır. Nitkeim bu farklılık gözle görülmekte, bakanlar bunu tespit etmektedirler. Bunların hepsi de aynı asıldan, aynı maddedendir. Bunların farklı oluşları ise Yüce Allah’ın meşîetine dair aklî bir delildir. O’nun meşieti, dilediğini kendine has rengi ve sıfatı ile diğerlerinden ayırt etmiştir. Bu Yüce Allah’ın, onları böylece var eden kudretine de delildir. O’nun hikmetine ve rahmetine de delildir. Çünkü böyle bir farklılık ve böyle bir ayrılıkta pek çok maslahat ve menfaat vardır. Bununla yollar bilinir ve insanlar birbirlerini tanıyabilir. Bu, bilinen bir husustur. Bunlar aynı şekilde Yüce Allah’ın ilminin genişliğine ve O’nun kabirlerde bulunanları dirilteceğine de delildir. Fakat gafil kimseler, bunlara ve başka şeylere geflet içinde bakarlar. Bunlar, onun öğüt almasına vesile olmaz. Onlardan ancak Yüce Allah’tan korkanlar istifade eder. Bunlar, isabetli fikirleri ile bu yaratılmışlardaki hikmeti anlarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan ancak alimler korkar.” Zira Allah’ı daha iyi bilen, O’ndan daha çok korkar. Allah’tan korkması da masiyetlerden uzak kalmasını ve korktuğu kimseye kavuşmaya hazırlanmasını sağlar. Bu, ilmin faziletine ve onun Allah’tan korkmaya vesile olduğuna delildir. Allah’tan korkanlar, Allah’ın lütuf ve ihsanına mazhar olacak kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu, Rabbinden korkan kimseler içindir.”(el-Beyyine, 98/8)“Şüphesiz Allah Azîzdir.” İzzeti kemal derecesindedir. Birbirlerine zıt varlıkları yaratmış olması da izzetinin bir tecellisidir. “Ğafûrdur.” Tevbe edenlerin günahlarını bağışlayandır.

Fatır 35:29

29- Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla zarar etmeyecek bir ticaret/kazanç umabilirler. 30- Çünkü Allah, onlara mükâfatlarını eksiksiz verecek, üstelik lütfundan onlara daha fazlasını ihsan edecektir. Çünkü O, Ğafûrdur, Şekûrdur. 29. “Allah’ın Kitabını okuyanlar” ve verdiği emirlerde o Kitaba uyanlar… Bunlar, onun emirlerinin gereklerini yerine getirir, yasaklarını terk ederler, verdiği haberleri tasdik eder ve onlara inanırlar, ona aykırı olan sözlere öncelik tanımazlar. Aynı şekilde onun lafızlarını tilavet ederler, manalarını da düşünerek ortaya çıkarmaya çalışırlar. Yüce Allah, genel olarak okumayı/tilaveti zikrettikten sonra özellikle dinin direği, müslümanların nuru, imanın dengesi ve İslâm’a samimi olarak bağlılığın alâmeti olan namazı; akrabalara, yoksullara, yetimlere ve başkalarına verilen zekât, keffâretler, adaklar, sadakalar vb. gibi infakları söz konusu etmektedir. İşte bu kimseler “gizli ve açık” bütün vakitlerinde infak ederler ve bu hayırlı işleri ile “asla zarar etmeyecek” kesada uğramayacak ve bozulmayacak “bir ticaret/kazanç umabilirler.” Çünkü onların bu ticaretleri, ticaretlerin en üstünü, en değerlisi ve en yücesidir. Bu da Rablerinin rızasına kavuşmak, O’nun pek büyük mükâfatlarını elde etmek, Allah’ın gazap ve cezasından kurtulmaktır. İşte bu, amellerinin ihlaslı olduğunu, onların bu amelleri ile hiçbir kötü maksat gözetmediklerini ve bozuk hiçbir niyetlerinin de bulunmadığını ortaya koymaktadır. 30. Yüce Allah, onların bu umutlarının gerçekleşeceğini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah, onlara mükâfatlarını” amellerinin ecirlerini azlığına çokluğuna, güzel olup olmayışlarına göre “eksiksiz verecek, üstelik lütfundan onlara daha fazlasını” ecirlerinden daha çoğunu “ihsan edecektir.”“Çünkü O Ğafûrdur.” Kötülüklerini ve günahlarını bağışlamıştır. “Şekûrdur.” Az miktardaki iyiliklerini dahi kabul edip mükâfatlandırmış, karşılıksız bırakmamıştır.

Fatır 35:30

29- Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla zarar etmeyecek bir ticaret/kazanç umabilirler. 30- Çünkü Allah, onlara mükâfatlarını eksiksiz verecek, üstelik lütfundan onlara daha fazlasını ihsan edecektir. Çünkü O, Ğafûrdur, Şekûrdur. 29. “Allah’ın Kitabını okuyanlar” ve verdiği emirlerde o Kitaba uyanlar… Bunlar, onun emirlerinin gereklerini yerine getirir, yasaklarını terk ederler, verdiği haberleri tasdik eder ve onlara inanırlar, ona aykırı olan sözlere öncelik tanımazlar. Aynı şekilde onun lafızlarını tilavet ederler, manalarını da düşünerek ortaya çıkarmaya çalışırlar. Yüce Allah, genel olarak okumayı/tilaveti zikrettikten sonra özellikle dinin direği, müslümanların nuru, imanın dengesi ve İslâm’a samimi olarak bağlılığın alâmeti olan namazı; akrabalara, yoksullara, yetimlere ve başkalarına verilen zekât, keffâretler, adaklar, sadakalar vb. gibi infakları söz konusu etmektedir. İşte bu kimseler “gizli ve açık” bütün vakitlerinde infak ederler ve bu hayırlı işleri ile “asla zarar etmeyecek” kesada uğramayacak ve bozulmayacak “bir ticaret/kazanç umabilirler.” Çünkü onların bu ticaretleri, ticaretlerin en üstünü, en değerlisi ve en yücesidir. Bu da Rablerinin rızasına kavuşmak, O’nun pek büyük mükâfatlarını elde etmek, Allah’ın gazap ve cezasından kurtulmaktır. İşte bu, amellerinin ihlaslı olduğunu, onların bu amelleri ile hiçbir kötü maksat gözetmediklerini ve bozuk hiçbir niyetlerinin de bulunmadığını ortaya koymaktadır. 30. Yüce Allah, onların bu umutlarının gerçekleşeceğini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah, onlara mükâfatlarını” amellerinin ecirlerini azlığına çokluğuna, güzel olup olmayışlarına göre “eksiksiz verecek, üstelik lütfundan onlara daha fazlasını” ecirlerinden daha çoğunu “ihsan edecektir.”“Çünkü O Ğafûrdur.” Kötülüklerini ve günahlarını bağışlamıştır. “Şekûrdur.” Az miktardaki iyiliklerini dahi kabul edip mükâfatlandırmış, karşılıksız bırakmamıştır.

Fatır 35:31

31- Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekileri doğrulayıcı olan hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir. 32- Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir. Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer. İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir. 33- (Onların mükafatı) Adn cennetleridir. Onlar oraya girerler ve orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 34- Diyeceklerdir ki:“Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” 35- “O, lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi. Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” 31. Yüce Allah, peygamberine vahiy yolu ile bildirdiği Kitabın çokça hakkı ihtiva etmesi, onun esaslarını da kuşatması dolayısı ile hak adeta kendisinden ibaretmişçesine “hakkın ta kendisi” buyurmaktadır. Bu nedenle onun hakkında kalplerinizde herhangi bir darlık olmasın, bundan dolayı rahatsızlık duymayın ve onu hiçbir zaman küçümsemeyin. Bu Kitap hakkın ta kendisi olduğuna göre onun delâlet ettiği ilâhî meseleler, gaybî hususlar ve diğerlerinin de vakıaya uygun olması gerekir. Ayrıca bu Kitapla, onun zahir ifadesine ve delâlet ettiği manaya muhalif olan şeylerin kastedilmiş olması da mümkün değildir. “Kendinden öncekileri” daha önce gönderilmiş kitapları ve peygamberleri “doğrulayıcı”dır. Çünkü ondan önceki kitaplar ve peygamberler, onun geleceğini haber vermiştir. Bu Kitabın gelmesi ile öncekilerin de verdikleri haberlerin doğruluğu çıkmış oldu. Bu Kitabın geleceğini müjdelemiş ve haber vermişlerdir. Bu kitap da onları tasdik etmektedir. Bu yüzden herhangi bir kimsenin Kur’ân’ı inkâr etmekle birlikte önceki kitaplara iman ediyor olması, katiyen mümkün değildir. Çünkü onun bu Kitabı inkâr etmesi, önceki kitaplara olan imanını ortadan kaldırır. Zira önceki kitapların verdiği haberler arasında Kur’ân’ın geleceği haberi de vardır. Diğer taraftan önceki kitapların verdiği haberler, Kur’ân’ın haberlerine de uygundur. “Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir.” O nedenle her bir ümmete ve her bir kişiye durumuna yakışanı verir. Önceki şeriatlerin ancak kendi dönemlerine ve şartlarına uygun olması da bu kapsam içerisindedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderinceye kadar peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Son peygamber ise kıyamet gününe kadar insanların bütün maslahatlarını karşılayabilecek ve her zaman için hayırlı olanı gerçekleştirmenin teminatı olan bu şeriatı getirmiştir. Bu ümmet, ümmetler içinde akıl bakımından en kâmil, fikir itibari ile en iyi, kalp itibari ile en hassas ve ince, ruh itibari ile de en temiz olduğundan dolayı Yüce Allah, onları seçmiş ve İslâm dinini de onlar için seçmiştir. Diğer kitaplar hakkında hüküm vermek konumunda olan bu Kitabı da onlara miras vermiştir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 32. “Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza” bunlar bu ümmettir “miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi” küfürden daha aşağı mertebede bulunan masiyetlerle “nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir.” Sadece farzları yapar ve haramları da terk eder. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer.” Hayır işlemekte elini çabuk tutar ve gayretle çalışır. Böylelikle diğerlerini geride bırakır. Bu ise farzların yanı sıra nafileleri çokça işleyen, haramların yanı sıra mekruhları da terk eden kimsedir. Bütün bunları Yüce Allah, bu Kitabı miras almaları için seçmiştir. Mertebeleri farklı, halleri çeşitli olsa dahi bu böyledir. Onların her biri, bu Kitab’ın mirasçılığından bir paya sahiptir. Nefsine zulmeden kimse dahi böyledir. Çünkü onun taşıdığı imanın aslı, iman ilimleri ve imanın gerektirdiği ameller, Kitab’a mirasçı olmanın bir parçasıdır. Zira Kitab’a mirasçı olmaktan kasıt, onun ilim ve amelini miras almak, lafızlarını okuyup incelemek ve onun manalarını çıkartmaktır. “Allah’ın izni ile” buyruğu hayırlarda öne geçenlerle ilgilidir. Ki bu tür kimseler amelleri dolayısı ile gurura kapılmasınlar. Aksine hayırlarda ileri geçmeleri, ancak Yüce Allah’ın tevfiki ve yardımı ile olduğunu bilsinler. Öyleyse Yüce Allah’a kendisine ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile şükür ile meşgul olmalıdırlar. “İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir.” Yani Yüce Allah’ın kullarından seçtiği kimselere bu Kitab’ı miras vermesi, pek büyük bir lütuftur. Ona nispetle diğer bütün nimetler yok hükmündedir. Kayıtsız ve şartsız olarak en üstün nimet, en büyük lütuf, bu Kitab’a mirasçı olmaktır. Daha sonra Yüce Allah kendilerine Kitabı miras verdiği kimselerin mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 33. Bu cennetlerde ağaçlar, koyu gölgeler, güzel bahçeler, coşkun ırmaklar, yüksek köşkler ve ihtişamlı meskenler vardır. Üstelik bu, ebediyen sürüp gidecek ve bu mükemmel yaşantının sonu gelmeyecektir. “Adn”, ikamet demektir. Adn cennetleri ise ikamet edilecek cennetler demektir. Cennetlerin ikamete izafe edilmesi, ikamet ve ebediliğin hem o cennetin, hem de orada yaşayacak olanların sabit vasfı oluşundan dolayıdır. “Orada” hoşlarına gidecek tarzda kollarına takınacakları “altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” Bu süslerinin başkalarından daha güzel olduğunu görecekler. Cennette süslenmek bakımından erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. İnciler de onların elbiseleri ve bedenleri üzerinde sıra sıra dizili olacaktır. “Oradaki elbiseleri de ipektir.” İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. 34. Nimetleri tamama erip lezzetleri kemal derecesine ulaşınca “diyecekler ki: Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun.” Bu her türlü kederi ve üzüntüyü kapsar. Güzelliklerinde, yiyecek ya da içeceklerinde, lezzetlerinde, bedenlerinde yahut orada sürekli kalışlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir eksiklik sebebi ile üzüntüye kapılmayacaklardır. Onlar daha fazlası mümkün olmayacak pek çok nimetler içerisinde olacaklar ve ebediyen de bu nimetler artıp duracaktır. “Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur.” Çünkü bizim hata ve günahlarımızı bağışlamıştır. “Şekurdur.” Çünkü bizim iyiliklerimizi kabul buyurmuş, onları kat kat artırmış ve lütfuyla bizim amellerimizin ve hatta temennilerimizin dahi ulaşamayacağı nimetleri ihsan etmiştir. O’nun mağfireti sayesinde hoşlanılmayan ve kendisinden korkulan her şeyden kurtulmuşlar. O’nun Şekûr oluşu ve lütfu dolayısı ile de arzulanan ve sevilen her şeyi elde etmiş olacaklardır. 35. “O” amellerimizle değil de üzerimizdeki keremi ve “lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi.” Geçici olarak konaklamak veya uğrayıp bir süre kalmak için değil sürekli yerleşip karar kılmak üzere bizi kendisinde ikametin devamlı olacağı, hayırlarının çokluğu, sevinçlerinin ardı arkasının kesilmemesi ve orada insanı üzecek ve rahatsız edecek hiçbir şeyin bulunmaması dolayısıyla orada kalmanın son derece arzu edileceği bu yurda yerleştirdi. Bunlar O’nun lütfu ile olmuştur. O’nun lütfu olmasaydı bizim bu yüce makamlara erişmemiz söz konusu olmazdı. “Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” Yani bedenlerimizde kalplerimizde ve güçlerimizde yorgunluk söz konusu olmayacağı gibi bu nimetlerden çokça yararlanmaktan dolayı bir bıkkınlık da söz konusu olmayacaktır. Bu da Yüce Allah’ın, bedenlerini kamil manada canlı ve hayat dolu kılacağına, sürekli olarak rahatlık sebeplerini hazırlayacağına, kendilerine hiçbir yorgunluk ve hiçbir usanç dokunmayacak şekilde bu vasıflarını koruyacağına, bu nedenle de hiçbir üzüntü, keder, yorgunluk ve bıkkınlık duymayacaklarına delildir. Aynı şekilde onların cennette uyumayacaklarına da delildir. Çünkü uyumanın faydası, yorgunluğun gitmesi ve uyumak sureti ile rahata kavuşmaktır. Cennetliklerin ise buna ihtiyacı yoktur. Zira uyku, küçük ölümdür. Cennetlikler ise ölmezler. Allah, lütuf ve keremi ile bizi de onlardan kılsın.

Fatır 35:32

31- Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekileri doğrulayıcı olan hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir. 32- Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir. Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer. İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir. 33- (Onların mükafatı) Adn cennetleridir. Onlar oraya girerler ve orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 34- Diyeceklerdir ki:“Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” 35- “O, lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi. Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” 31. Yüce Allah, peygamberine vahiy yolu ile bildirdiği Kitabın çokça hakkı ihtiva etmesi, onun esaslarını da kuşatması dolayısı ile hak adeta kendisinden ibaretmişçesine “hakkın ta kendisi” buyurmaktadır. Bu nedenle onun hakkında kalplerinizde herhangi bir darlık olmasın, bundan dolayı rahatsızlık duymayın ve onu hiçbir zaman küçümsemeyin. Bu Kitap hakkın ta kendisi olduğuna göre onun delâlet ettiği ilâhî meseleler, gaybî hususlar ve diğerlerinin de vakıaya uygun olması gerekir. Ayrıca bu Kitapla, onun zahir ifadesine ve delâlet ettiği manaya muhalif olan şeylerin kastedilmiş olması da mümkün değildir. “Kendinden öncekileri” daha önce gönderilmiş kitapları ve peygamberleri “doğrulayıcı”dır. Çünkü ondan önceki kitaplar ve peygamberler, onun geleceğini haber vermiştir. Bu Kitabın gelmesi ile öncekilerin de verdikleri haberlerin doğruluğu çıkmış oldu. Bu Kitabın geleceğini müjdelemiş ve haber vermişlerdir. Bu kitap da onları tasdik etmektedir. Bu yüzden herhangi bir kimsenin Kur’ân’ı inkâr etmekle birlikte önceki kitaplara iman ediyor olması, katiyen mümkün değildir. Çünkü onun bu Kitabı inkâr etmesi, önceki kitaplara olan imanını ortadan kaldırır. Zira önceki kitapların verdiği haberler arasında Kur’ân’ın geleceği haberi de vardır. Diğer taraftan önceki kitapların verdiği haberler, Kur’ân’ın haberlerine de uygundur. “Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir.” O nedenle her bir ümmete ve her bir kişiye durumuna yakışanı verir. Önceki şeriatlerin ancak kendi dönemlerine ve şartlarına uygun olması da bu kapsam içerisindedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderinceye kadar peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Son peygamber ise kıyamet gününe kadar insanların bütün maslahatlarını karşılayabilecek ve her zaman için hayırlı olanı gerçekleştirmenin teminatı olan bu şeriatı getirmiştir. Bu ümmet, ümmetler içinde akıl bakımından en kâmil, fikir itibari ile en iyi, kalp itibari ile en hassas ve ince, ruh itibari ile de en temiz olduğundan dolayı Yüce Allah, onları seçmiş ve İslâm dinini de onlar için seçmiştir. Diğer kitaplar hakkında hüküm vermek konumunda olan bu Kitabı da onlara miras vermiştir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 32. “Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza” bunlar bu ümmettir “miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi” küfürden daha aşağı mertebede bulunan masiyetlerle “nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir.” Sadece farzları yapar ve haramları da terk eder. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer.” Hayır işlemekte elini çabuk tutar ve gayretle çalışır. Böylelikle diğerlerini geride bırakır. Bu ise farzların yanı sıra nafileleri çokça işleyen, haramların yanı sıra mekruhları da terk eden kimsedir. Bütün bunları Yüce Allah, bu Kitabı miras almaları için seçmiştir. Mertebeleri farklı, halleri çeşitli olsa dahi bu böyledir. Onların her biri, bu Kitab’ın mirasçılığından bir paya sahiptir. Nefsine zulmeden kimse dahi böyledir. Çünkü onun taşıdığı imanın aslı, iman ilimleri ve imanın gerektirdiği ameller, Kitab’a mirasçı olmanın bir parçasıdır. Zira Kitab’a mirasçı olmaktan kasıt, onun ilim ve amelini miras almak, lafızlarını okuyup incelemek ve onun manalarını çıkartmaktır. “Allah’ın izni ile” buyruğu hayırlarda öne geçenlerle ilgilidir. Ki bu tür kimseler amelleri dolayısı ile gurura kapılmasınlar. Aksine hayırlarda ileri geçmeleri, ancak Yüce Allah’ın tevfiki ve yardımı ile olduğunu bilsinler. Öyleyse Yüce Allah’a kendisine ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile şükür ile meşgul olmalıdırlar. “İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir.” Yani Yüce Allah’ın kullarından seçtiği kimselere bu Kitab’ı miras vermesi, pek büyük bir lütuftur. Ona nispetle diğer bütün nimetler yok hükmündedir. Kayıtsız ve şartsız olarak en üstün nimet, en büyük lütuf, bu Kitab’a mirasçı olmaktır. Daha sonra Yüce Allah kendilerine Kitabı miras verdiği kimselerin mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 33. Bu cennetlerde ağaçlar, koyu gölgeler, güzel bahçeler, coşkun ırmaklar, yüksek köşkler ve ihtişamlı meskenler vardır. Üstelik bu, ebediyen sürüp gidecek ve bu mükemmel yaşantının sonu gelmeyecektir. “Adn”, ikamet demektir. Adn cennetleri ise ikamet edilecek cennetler demektir. Cennetlerin ikamete izafe edilmesi, ikamet ve ebediliğin hem o cennetin, hem de orada yaşayacak olanların sabit vasfı oluşundan dolayıdır. “Orada” hoşlarına gidecek tarzda kollarına takınacakları “altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” Bu süslerinin başkalarından daha güzel olduğunu görecekler. Cennette süslenmek bakımından erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. İnciler de onların elbiseleri ve bedenleri üzerinde sıra sıra dizili olacaktır. “Oradaki elbiseleri de ipektir.” İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. 34. Nimetleri tamama erip lezzetleri kemal derecesine ulaşınca “diyecekler ki: Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun.” Bu her türlü kederi ve üzüntüyü kapsar. Güzelliklerinde, yiyecek ya da içeceklerinde, lezzetlerinde, bedenlerinde yahut orada sürekli kalışlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir eksiklik sebebi ile üzüntüye kapılmayacaklardır. Onlar daha fazlası mümkün olmayacak pek çok nimetler içerisinde olacaklar ve ebediyen de bu nimetler artıp duracaktır. “Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur.” Çünkü bizim hata ve günahlarımızı bağışlamıştır. “Şekurdur.” Çünkü bizim iyiliklerimizi kabul buyurmuş, onları kat kat artırmış ve lütfuyla bizim amellerimizin ve hatta temennilerimizin dahi ulaşamayacağı nimetleri ihsan etmiştir. O’nun mağfireti sayesinde hoşlanılmayan ve kendisinden korkulan her şeyden kurtulmuşlar. O’nun Şekûr oluşu ve lütfu dolayısı ile de arzulanan ve sevilen her şeyi elde etmiş olacaklardır. 35. “O” amellerimizle değil de üzerimizdeki keremi ve “lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi.” Geçici olarak konaklamak veya uğrayıp bir süre kalmak için değil sürekli yerleşip karar kılmak üzere bizi kendisinde ikametin devamlı olacağı, hayırlarının çokluğu, sevinçlerinin ardı arkasının kesilmemesi ve orada insanı üzecek ve rahatsız edecek hiçbir şeyin bulunmaması dolayısıyla orada kalmanın son derece arzu edileceği bu yurda yerleştirdi. Bunlar O’nun lütfu ile olmuştur. O’nun lütfu olmasaydı bizim bu yüce makamlara erişmemiz söz konusu olmazdı. “Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” Yani bedenlerimizde kalplerimizde ve güçlerimizde yorgunluk söz konusu olmayacağı gibi bu nimetlerden çokça yararlanmaktan dolayı bir bıkkınlık da söz konusu olmayacaktır. Bu da Yüce Allah’ın, bedenlerini kamil manada canlı ve hayat dolu kılacağına, sürekli olarak rahatlık sebeplerini hazırlayacağına, kendilerine hiçbir yorgunluk ve hiçbir usanç dokunmayacak şekilde bu vasıflarını koruyacağına, bu nedenle de hiçbir üzüntü, keder, yorgunluk ve bıkkınlık duymayacaklarına delildir. Aynı şekilde onların cennette uyumayacaklarına da delildir. Çünkü uyumanın faydası, yorgunluğun gitmesi ve uyumak sureti ile rahata kavuşmaktır. Cennetliklerin ise buna ihtiyacı yoktur. Zira uyku, küçük ölümdür. Cennetlikler ise ölmezler. Allah, lütuf ve keremi ile bizi de onlardan kılsın.

Fatır 35:33

31- Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekileri doğrulayıcı olan hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir. 32- Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir. Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer. İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir. 33- (Onların mükafatı) Adn cennetleridir. Onlar oraya girerler ve orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 34- Diyeceklerdir ki:“Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” 35- “O, lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi. Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” 31. Yüce Allah, peygamberine vahiy yolu ile bildirdiği Kitabın çokça hakkı ihtiva etmesi, onun esaslarını da kuşatması dolayısı ile hak adeta kendisinden ibaretmişçesine “hakkın ta kendisi” buyurmaktadır. Bu nedenle onun hakkında kalplerinizde herhangi bir darlık olmasın, bundan dolayı rahatsızlık duymayın ve onu hiçbir zaman küçümsemeyin. Bu Kitap hakkın ta kendisi olduğuna göre onun delâlet ettiği ilâhî meseleler, gaybî hususlar ve diğerlerinin de vakıaya uygun olması gerekir. Ayrıca bu Kitapla, onun zahir ifadesine ve delâlet ettiği manaya muhalif olan şeylerin kastedilmiş olması da mümkün değildir. “Kendinden öncekileri” daha önce gönderilmiş kitapları ve peygamberleri “doğrulayıcı”dır. Çünkü ondan önceki kitaplar ve peygamberler, onun geleceğini haber vermiştir. Bu Kitabın gelmesi ile öncekilerin de verdikleri haberlerin doğruluğu çıkmış oldu. Bu Kitabın geleceğini müjdelemiş ve haber vermişlerdir. Bu kitap da onları tasdik etmektedir. Bu yüzden herhangi bir kimsenin Kur’ân’ı inkâr etmekle birlikte önceki kitaplara iman ediyor olması, katiyen mümkün değildir. Çünkü onun bu Kitabı inkâr etmesi, önceki kitaplara olan imanını ortadan kaldırır. Zira önceki kitapların verdiği haberler arasında Kur’ân’ın geleceği haberi de vardır. Diğer taraftan önceki kitapların verdiği haberler, Kur’ân’ın haberlerine de uygundur. “Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir.” O nedenle her bir ümmete ve her bir kişiye durumuna yakışanı verir. Önceki şeriatlerin ancak kendi dönemlerine ve şartlarına uygun olması da bu kapsam içerisindedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderinceye kadar peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Son peygamber ise kıyamet gününe kadar insanların bütün maslahatlarını karşılayabilecek ve her zaman için hayırlı olanı gerçekleştirmenin teminatı olan bu şeriatı getirmiştir. Bu ümmet, ümmetler içinde akıl bakımından en kâmil, fikir itibari ile en iyi, kalp itibari ile en hassas ve ince, ruh itibari ile de en temiz olduğundan dolayı Yüce Allah, onları seçmiş ve İslâm dinini de onlar için seçmiştir. Diğer kitaplar hakkında hüküm vermek konumunda olan bu Kitabı da onlara miras vermiştir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 32. “Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza” bunlar bu ümmettir “miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi” küfürden daha aşağı mertebede bulunan masiyetlerle “nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir.” Sadece farzları yapar ve haramları da terk eder. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer.” Hayır işlemekte elini çabuk tutar ve gayretle çalışır. Böylelikle diğerlerini geride bırakır. Bu ise farzların yanı sıra nafileleri çokça işleyen, haramların yanı sıra mekruhları da terk eden kimsedir. Bütün bunları Yüce Allah, bu Kitabı miras almaları için seçmiştir. Mertebeleri farklı, halleri çeşitli olsa dahi bu böyledir. Onların her biri, bu Kitab’ın mirasçılığından bir paya sahiptir. Nefsine zulmeden kimse dahi böyledir. Çünkü onun taşıdığı imanın aslı, iman ilimleri ve imanın gerektirdiği ameller, Kitab’a mirasçı olmanın bir parçasıdır. Zira Kitab’a mirasçı olmaktan kasıt, onun ilim ve amelini miras almak, lafızlarını okuyup incelemek ve onun manalarını çıkartmaktır. “Allah’ın izni ile” buyruğu hayırlarda öne geçenlerle ilgilidir. Ki bu tür kimseler amelleri dolayısı ile gurura kapılmasınlar. Aksine hayırlarda ileri geçmeleri, ancak Yüce Allah’ın tevfiki ve yardımı ile olduğunu bilsinler. Öyleyse Yüce Allah’a kendisine ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile şükür ile meşgul olmalıdırlar. “İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir.” Yani Yüce Allah’ın kullarından seçtiği kimselere bu Kitab’ı miras vermesi, pek büyük bir lütuftur. Ona nispetle diğer bütün nimetler yok hükmündedir. Kayıtsız ve şartsız olarak en üstün nimet, en büyük lütuf, bu Kitab’a mirasçı olmaktır. Daha sonra Yüce Allah kendilerine Kitabı miras verdiği kimselerin mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 33. Bu cennetlerde ağaçlar, koyu gölgeler, güzel bahçeler, coşkun ırmaklar, yüksek köşkler ve ihtişamlı meskenler vardır. Üstelik bu, ebediyen sürüp gidecek ve bu mükemmel yaşantının sonu gelmeyecektir. “Adn”, ikamet demektir. Adn cennetleri ise ikamet edilecek cennetler demektir. Cennetlerin ikamete izafe edilmesi, ikamet ve ebediliğin hem o cennetin, hem de orada yaşayacak olanların sabit vasfı oluşundan dolayıdır. “Orada” hoşlarına gidecek tarzda kollarına takınacakları “altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” Bu süslerinin başkalarından daha güzel olduğunu görecekler. Cennette süslenmek bakımından erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. İnciler de onların elbiseleri ve bedenleri üzerinde sıra sıra dizili olacaktır. “Oradaki elbiseleri de ipektir.” İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. 34. Nimetleri tamama erip lezzetleri kemal derecesine ulaşınca “diyecekler ki: Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun.” Bu her türlü kederi ve üzüntüyü kapsar. Güzelliklerinde, yiyecek ya da içeceklerinde, lezzetlerinde, bedenlerinde yahut orada sürekli kalışlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir eksiklik sebebi ile üzüntüye kapılmayacaklardır. Onlar daha fazlası mümkün olmayacak pek çok nimetler içerisinde olacaklar ve ebediyen de bu nimetler artıp duracaktır. “Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur.” Çünkü bizim hata ve günahlarımızı bağışlamıştır. “Şekurdur.” Çünkü bizim iyiliklerimizi kabul buyurmuş, onları kat kat artırmış ve lütfuyla bizim amellerimizin ve hatta temennilerimizin dahi ulaşamayacağı nimetleri ihsan etmiştir. O’nun mağfireti sayesinde hoşlanılmayan ve kendisinden korkulan her şeyden kurtulmuşlar. O’nun Şekûr oluşu ve lütfu dolayısı ile de arzulanan ve sevilen her şeyi elde etmiş olacaklardır. 35. “O” amellerimizle değil de üzerimizdeki keremi ve “lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi.” Geçici olarak konaklamak veya uğrayıp bir süre kalmak için değil sürekli yerleşip karar kılmak üzere bizi kendisinde ikametin devamlı olacağı, hayırlarının çokluğu, sevinçlerinin ardı arkasının kesilmemesi ve orada insanı üzecek ve rahatsız edecek hiçbir şeyin bulunmaması dolayısıyla orada kalmanın son derece arzu edileceği bu yurda yerleştirdi. Bunlar O’nun lütfu ile olmuştur. O’nun lütfu olmasaydı bizim bu yüce makamlara erişmemiz söz konusu olmazdı. “Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” Yani bedenlerimizde kalplerimizde ve güçlerimizde yorgunluk söz konusu olmayacağı gibi bu nimetlerden çokça yararlanmaktan dolayı bir bıkkınlık da söz konusu olmayacaktır. Bu da Yüce Allah’ın, bedenlerini kamil manada canlı ve hayat dolu kılacağına, sürekli olarak rahatlık sebeplerini hazırlayacağına, kendilerine hiçbir yorgunluk ve hiçbir usanç dokunmayacak şekilde bu vasıflarını koruyacağına, bu nedenle de hiçbir üzüntü, keder, yorgunluk ve bıkkınlık duymayacaklarına delildir. Aynı şekilde onların cennette uyumayacaklarına da delildir. Çünkü uyumanın faydası, yorgunluğun gitmesi ve uyumak sureti ile rahata kavuşmaktır. Cennetliklerin ise buna ihtiyacı yoktur. Zira uyku, küçük ölümdür. Cennetlikler ise ölmezler. Allah, lütuf ve keremi ile bizi de onlardan kılsın.

Fatır 35:34

31- Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekileri doğrulayıcı olan hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir. 32- Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir. Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer. İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir. 33- (Onların mükafatı) Adn cennetleridir. Onlar oraya girerler ve orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 34- Diyeceklerdir ki:“Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” 35- “O, lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi. Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” 31. Yüce Allah, peygamberine vahiy yolu ile bildirdiği Kitabın çokça hakkı ihtiva etmesi, onun esaslarını da kuşatması dolayısı ile hak adeta kendisinden ibaretmişçesine “hakkın ta kendisi” buyurmaktadır. Bu nedenle onun hakkında kalplerinizde herhangi bir darlık olmasın, bundan dolayı rahatsızlık duymayın ve onu hiçbir zaman küçümsemeyin. Bu Kitap hakkın ta kendisi olduğuna göre onun delâlet ettiği ilâhî meseleler, gaybî hususlar ve diğerlerinin de vakıaya uygun olması gerekir. Ayrıca bu Kitapla, onun zahir ifadesine ve delâlet ettiği manaya muhalif olan şeylerin kastedilmiş olması da mümkün değildir. “Kendinden öncekileri” daha önce gönderilmiş kitapları ve peygamberleri “doğrulayıcı”dır. Çünkü ondan önceki kitaplar ve peygamberler, onun geleceğini haber vermiştir. Bu Kitabın gelmesi ile öncekilerin de verdikleri haberlerin doğruluğu çıkmış oldu. Bu Kitabın geleceğini müjdelemiş ve haber vermişlerdir. Bu kitap da onları tasdik etmektedir. Bu yüzden herhangi bir kimsenin Kur’ân’ı inkâr etmekle birlikte önceki kitaplara iman ediyor olması, katiyen mümkün değildir. Çünkü onun bu Kitabı inkâr etmesi, önceki kitaplara olan imanını ortadan kaldırır. Zira önceki kitapların verdiği haberler arasında Kur’ân’ın geleceği haberi de vardır. Diğer taraftan önceki kitapların verdiği haberler, Kur’ân’ın haberlerine de uygundur. “Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir.” O nedenle her bir ümmete ve her bir kişiye durumuna yakışanı verir. Önceki şeriatlerin ancak kendi dönemlerine ve şartlarına uygun olması da bu kapsam içerisindedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderinceye kadar peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Son peygamber ise kıyamet gününe kadar insanların bütün maslahatlarını karşılayabilecek ve her zaman için hayırlı olanı gerçekleştirmenin teminatı olan bu şeriatı getirmiştir. Bu ümmet, ümmetler içinde akıl bakımından en kâmil, fikir itibari ile en iyi, kalp itibari ile en hassas ve ince, ruh itibari ile de en temiz olduğundan dolayı Yüce Allah, onları seçmiş ve İslâm dinini de onlar için seçmiştir. Diğer kitaplar hakkında hüküm vermek konumunda olan bu Kitabı da onlara miras vermiştir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 32. “Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza” bunlar bu ümmettir “miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi” küfürden daha aşağı mertebede bulunan masiyetlerle “nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir.” Sadece farzları yapar ve haramları da terk eder. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer.” Hayır işlemekte elini çabuk tutar ve gayretle çalışır. Böylelikle diğerlerini geride bırakır. Bu ise farzların yanı sıra nafileleri çokça işleyen, haramların yanı sıra mekruhları da terk eden kimsedir. Bütün bunları Yüce Allah, bu Kitabı miras almaları için seçmiştir. Mertebeleri farklı, halleri çeşitli olsa dahi bu böyledir. Onların her biri, bu Kitab’ın mirasçılığından bir paya sahiptir. Nefsine zulmeden kimse dahi böyledir. Çünkü onun taşıdığı imanın aslı, iman ilimleri ve imanın gerektirdiği ameller, Kitab’a mirasçı olmanın bir parçasıdır. Zira Kitab’a mirasçı olmaktan kasıt, onun ilim ve amelini miras almak, lafızlarını okuyup incelemek ve onun manalarını çıkartmaktır. “Allah’ın izni ile” buyruğu hayırlarda öne geçenlerle ilgilidir. Ki bu tür kimseler amelleri dolayısı ile gurura kapılmasınlar. Aksine hayırlarda ileri geçmeleri, ancak Yüce Allah’ın tevfiki ve yardımı ile olduğunu bilsinler. Öyleyse Yüce Allah’a kendisine ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile şükür ile meşgul olmalıdırlar. “İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir.” Yani Yüce Allah’ın kullarından seçtiği kimselere bu Kitab’ı miras vermesi, pek büyük bir lütuftur. Ona nispetle diğer bütün nimetler yok hükmündedir. Kayıtsız ve şartsız olarak en üstün nimet, en büyük lütuf, bu Kitab’a mirasçı olmaktır. Daha sonra Yüce Allah kendilerine Kitabı miras verdiği kimselerin mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 33. Bu cennetlerde ağaçlar, koyu gölgeler, güzel bahçeler, coşkun ırmaklar, yüksek köşkler ve ihtişamlı meskenler vardır. Üstelik bu, ebediyen sürüp gidecek ve bu mükemmel yaşantının sonu gelmeyecektir. “Adn”, ikamet demektir. Adn cennetleri ise ikamet edilecek cennetler demektir. Cennetlerin ikamete izafe edilmesi, ikamet ve ebediliğin hem o cennetin, hem de orada yaşayacak olanların sabit vasfı oluşundan dolayıdır. “Orada” hoşlarına gidecek tarzda kollarına takınacakları “altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” Bu süslerinin başkalarından daha güzel olduğunu görecekler. Cennette süslenmek bakımından erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. İnciler de onların elbiseleri ve bedenleri üzerinde sıra sıra dizili olacaktır. “Oradaki elbiseleri de ipektir.” İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. 34. Nimetleri tamama erip lezzetleri kemal derecesine ulaşınca “diyecekler ki: Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun.” Bu her türlü kederi ve üzüntüyü kapsar. Güzelliklerinde, yiyecek ya da içeceklerinde, lezzetlerinde, bedenlerinde yahut orada sürekli kalışlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir eksiklik sebebi ile üzüntüye kapılmayacaklardır. Onlar daha fazlası mümkün olmayacak pek çok nimetler içerisinde olacaklar ve ebediyen de bu nimetler artıp duracaktır. “Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur.” Çünkü bizim hata ve günahlarımızı bağışlamıştır. “Şekurdur.” Çünkü bizim iyiliklerimizi kabul buyurmuş, onları kat kat artırmış ve lütfuyla bizim amellerimizin ve hatta temennilerimizin dahi ulaşamayacağı nimetleri ihsan etmiştir. O’nun mağfireti sayesinde hoşlanılmayan ve kendisinden korkulan her şeyden kurtulmuşlar. O’nun Şekûr oluşu ve lütfu dolayısı ile de arzulanan ve sevilen her şeyi elde etmiş olacaklardır. 35. “O” amellerimizle değil de üzerimizdeki keremi ve “lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi.” Geçici olarak konaklamak veya uğrayıp bir süre kalmak için değil sürekli yerleşip karar kılmak üzere bizi kendisinde ikametin devamlı olacağı, hayırlarının çokluğu, sevinçlerinin ardı arkasının kesilmemesi ve orada insanı üzecek ve rahatsız edecek hiçbir şeyin bulunmaması dolayısıyla orada kalmanın son derece arzu edileceği bu yurda yerleştirdi. Bunlar O’nun lütfu ile olmuştur. O’nun lütfu olmasaydı bizim bu yüce makamlara erişmemiz söz konusu olmazdı. “Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” Yani bedenlerimizde kalplerimizde ve güçlerimizde yorgunluk söz konusu olmayacağı gibi bu nimetlerden çokça yararlanmaktan dolayı bir bıkkınlık da söz konusu olmayacaktır. Bu da Yüce Allah’ın, bedenlerini kamil manada canlı ve hayat dolu kılacağına, sürekli olarak rahatlık sebeplerini hazırlayacağına, kendilerine hiçbir yorgunluk ve hiçbir usanç dokunmayacak şekilde bu vasıflarını koruyacağına, bu nedenle de hiçbir üzüntü, keder, yorgunluk ve bıkkınlık duymayacaklarına delildir. Aynı şekilde onların cennette uyumayacaklarına da delildir. Çünkü uyumanın faydası, yorgunluğun gitmesi ve uyumak sureti ile rahata kavuşmaktır. Cennetliklerin ise buna ihtiyacı yoktur. Zira uyku, küçük ölümdür. Cennetlikler ise ölmezler. Allah, lütuf ve keremi ile bizi de onlardan kılsın.

Fatır 35:35

31- Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekileri doğrulayıcı olan hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir. 32- Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir. Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer. İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir. 33- (Onların mükafatı) Adn cennetleridir. Onlar oraya girerler ve orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 34- Diyeceklerdir ki:“Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” 35- “O, lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi. Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” 31. Yüce Allah, peygamberine vahiy yolu ile bildirdiği Kitabın çokça hakkı ihtiva etmesi, onun esaslarını da kuşatması dolayısı ile hak adeta kendisinden ibaretmişçesine “hakkın ta kendisi” buyurmaktadır. Bu nedenle onun hakkında kalplerinizde herhangi bir darlık olmasın, bundan dolayı rahatsızlık duymayın ve onu hiçbir zaman küçümsemeyin. Bu Kitap hakkın ta kendisi olduğuna göre onun delâlet ettiği ilâhî meseleler, gaybî hususlar ve diğerlerinin de vakıaya uygun olması gerekir. Ayrıca bu Kitapla, onun zahir ifadesine ve delâlet ettiği manaya muhalif olan şeylerin kastedilmiş olması da mümkün değildir. “Kendinden öncekileri” daha önce gönderilmiş kitapları ve peygamberleri “doğrulayıcı”dır. Çünkü ondan önceki kitaplar ve peygamberler, onun geleceğini haber vermiştir. Bu Kitabın gelmesi ile öncekilerin de verdikleri haberlerin doğruluğu çıkmış oldu. Bu Kitabın geleceğini müjdelemiş ve haber vermişlerdir. Bu kitap da onları tasdik etmektedir. Bu yüzden herhangi bir kimsenin Kur’ân’ı inkâr etmekle birlikte önceki kitaplara iman ediyor olması, katiyen mümkün değildir. Çünkü onun bu Kitabı inkâr etmesi, önceki kitaplara olan imanını ortadan kaldırır. Zira önceki kitapların verdiği haberler arasında Kur’ân’ın geleceği haberi de vardır. Diğer taraftan önceki kitapların verdiği haberler, Kur’ân’ın haberlerine de uygundur. “Şüphesiz Allah, kullarından çok iyi haberdardır, onları görendir.” O nedenle her bir ümmete ve her bir kişiye durumuna yakışanı verir. Önceki şeriatlerin ancak kendi dönemlerine ve şartlarına uygun olması da bu kapsam içerisindedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderinceye kadar peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Son peygamber ise kıyamet gününe kadar insanların bütün maslahatlarını karşılayabilecek ve her zaman için hayırlı olanı gerçekleştirmenin teminatı olan bu şeriatı getirmiştir. Bu ümmet, ümmetler içinde akıl bakımından en kâmil, fikir itibari ile en iyi, kalp itibari ile en hassas ve ince, ruh itibari ile de en temiz olduğundan dolayı Yüce Allah, onları seçmiş ve İslâm dinini de onlar için seçmiştir. Diğer kitaplar hakkında hüküm vermek konumunda olan bu Kitabı da onlara miras vermiştir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 32. “Sonra Kitabı seçtiğimiz kullarımıza” bunlar bu ümmettir “miras verdik. Bununla beraber onlardan kimisi” küfürden daha aşağı mertebede bulunan masiyetlerle “nefsine zulmeder. Kimisi orta yol üzeredir.” Sadece farzları yapar ve haramları da terk eder. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda yarışıp öne geçer.” Hayır işlemekte elini çabuk tutar ve gayretle çalışır. Böylelikle diğerlerini geride bırakır. Bu ise farzların yanı sıra nafileleri çokça işleyen, haramların yanı sıra mekruhları da terk eden kimsedir. Bütün bunları Yüce Allah, bu Kitabı miras almaları için seçmiştir. Mertebeleri farklı, halleri çeşitli olsa dahi bu böyledir. Onların her biri, bu Kitab’ın mirasçılığından bir paya sahiptir. Nefsine zulmeden kimse dahi böyledir. Çünkü onun taşıdığı imanın aslı, iman ilimleri ve imanın gerektirdiği ameller, Kitab’a mirasçı olmanın bir parçasıdır. Zira Kitab’a mirasçı olmaktan kasıt, onun ilim ve amelini miras almak, lafızlarını okuyup incelemek ve onun manalarını çıkartmaktır. “Allah’ın izni ile” buyruğu hayırlarda öne geçenlerle ilgilidir. Ki bu tür kimseler amelleri dolayısı ile gurura kapılmasınlar. Aksine hayırlarda ileri geçmeleri, ancak Yüce Allah’ın tevfiki ve yardımı ile olduğunu bilsinler. Öyleyse Yüce Allah’a kendisine ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile şükür ile meşgul olmalıdırlar. “İşte bu (miras) büyük bir lütuf/fazilettir.” Yani Yüce Allah’ın kullarından seçtiği kimselere bu Kitab’ı miras vermesi, pek büyük bir lütuftur. Ona nispetle diğer bütün nimetler yok hükmündedir. Kayıtsız ve şartsız olarak en üstün nimet, en büyük lütuf, bu Kitab’a mirasçı olmaktır. Daha sonra Yüce Allah kendilerine Kitabı miras verdiği kimselerin mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 33. Bu cennetlerde ağaçlar, koyu gölgeler, güzel bahçeler, coşkun ırmaklar, yüksek köşkler ve ihtişamlı meskenler vardır. Üstelik bu, ebediyen sürüp gidecek ve bu mükemmel yaşantının sonu gelmeyecektir. “Adn”, ikamet demektir. Adn cennetleri ise ikamet edilecek cennetler demektir. Cennetlerin ikamete izafe edilmesi, ikamet ve ebediliğin hem o cennetin, hem de orada yaşayacak olanların sabit vasfı oluşundan dolayıdır. “Orada” hoşlarına gidecek tarzda kollarına takınacakları “altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” Bu süslerinin başkalarından daha güzel olduğunu görecekler. Cennette süslenmek bakımından erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. İnciler de onların elbiseleri ve bedenleri üzerinde sıra sıra dizili olacaktır. “Oradaki elbiseleri de ipektir.” İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. 34. Nimetleri tamama erip lezzetleri kemal derecesine ulaşınca “diyecekler ki: Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun.” Bu her türlü kederi ve üzüntüyü kapsar. Güzelliklerinde, yiyecek ya da içeceklerinde, lezzetlerinde, bedenlerinde yahut orada sürekli kalışlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir eksiklik sebebi ile üzüntüye kapılmayacaklardır. Onlar daha fazlası mümkün olmayacak pek çok nimetler içerisinde olacaklar ve ebediyen de bu nimetler artıp duracaktır. “Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur.” Çünkü bizim hata ve günahlarımızı bağışlamıştır. “Şekurdur.” Çünkü bizim iyiliklerimizi kabul buyurmuş, onları kat kat artırmış ve lütfuyla bizim amellerimizin ve hatta temennilerimizin dahi ulaşamayacağı nimetleri ihsan etmiştir. O’nun mağfireti sayesinde hoşlanılmayan ve kendisinden korkulan her şeyden kurtulmuşlar. O’nun Şekûr oluşu ve lütfu dolayısı ile de arzulanan ve sevilen her şeyi elde etmiş olacaklardır. 35. “O” amellerimizle değil de üzerimizdeki keremi ve “lütfu ile bizleri ebedi ikamet yurduna yerleştirdi.” Geçici olarak konaklamak veya uğrayıp bir süre kalmak için değil sürekli yerleşip karar kılmak üzere bizi kendisinde ikametin devamlı olacağı, hayırlarının çokluğu, sevinçlerinin ardı arkasının kesilmemesi ve orada insanı üzecek ve rahatsız edecek hiçbir şeyin bulunmaması dolayısıyla orada kalmanın son derece arzu edileceği bu yurda yerleştirdi. Bunlar O’nun lütfu ile olmuştur. O’nun lütfu olmasaydı bizim bu yüce makamlara erişmemiz söz konusu olmazdı. “Burada hiç yorgunluk çekmeyeceğiz ve hiç bıkkınlık da duymayacağız.” Yani bedenlerimizde kalplerimizde ve güçlerimizde yorgunluk söz konusu olmayacağı gibi bu nimetlerden çokça yararlanmaktan dolayı bir bıkkınlık da söz konusu olmayacaktır. Bu da Yüce Allah’ın, bedenlerini kamil manada canlı ve hayat dolu kılacağına, sürekli olarak rahatlık sebeplerini hazırlayacağına, kendilerine hiçbir yorgunluk ve hiçbir usanç dokunmayacak şekilde bu vasıflarını koruyacağına, bu nedenle de hiçbir üzüntü, keder, yorgunluk ve bıkkınlık duymayacaklarına delildir. Aynı şekilde onların cennette uyumayacaklarına da delildir. Çünkü uyumanın faydası, yorgunluğun gitmesi ve uyumak sureti ile rahata kavuşmaktır. Cennetliklerin ise buna ihtiyacı yoktur. Zira uyku, küçük ölümdür. Cennetlikler ise ölmezler. Allah, lütuf ve keremi ile bizi de onlardan kılsın.

Fatır 35:36

36- Kafir olanlara gelince onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar hakkında ne ölüm hükmü verilir -ki ölsünler (de kurtulsunlar)- ne de azaplarından bir şey hafifletilir. İşte kafir olan herkesi böyle cezalandırırız. 37- Onlar orada imdat dileyerek şöyle feryât edecekler:“Rabbimiz! Bizi çıkar (ve dünyaya gönder) de önceden işlediklerimizin dışında (ve onların yerine) salih ameller işleyelim.”(Buyuracak ki:)“Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da geldi. O halde tadın (azabı!) Zira zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” 36. Yüce Allah, cennetliklerin halini ve nimetlerini söz konusu ettikten sonra cehennemliklerin de halini ve azaplarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kafir olanlara gelince” yani peygamberlerin kendilerine getirdikleri delilleri ve mucizeleri bile bile reddedip Rablerine kavuşmayı inkâr edenlere gelince; “Onlar için cehennem ateşi vardır.” Orada en ağır bir şekilde azap görürler, en ileri derecede cezalandırılırlar. “Onlar hakkında ne ölüm hükmü verilir -ki ölsünler” de azaptan yana rahatlasınlar, “ne de” cehennemdeki “azaplarından bir şey hafifletilir.” Azabın şiddeti ve dehşeti, her an ve en kısa zaman dilimlerinde dahi aralıksız devam edecektir. “İşte, kafir olan” yani küfrü devam ettirip giden, küfür üzere ısrar eden “herkesi böyle cezalandırırız.” 37. “Onlar orada imdat dileyerek şöyle feryât edecekler” Bağırıp çağrışırlar, yardım ve imdat isterler ve derler ki:“Bizi çıkar (ve dünyaya gönder) de işlediklerimizin dışında (ve onların yerine) salih ameller işleyelim.” Böylelikle günahlarını itiraf edecekler, Allah’ın, haklarında adaletle hüküm verdiğini bilecekler. Ama döndürülmeyi istediklerinde iş işten geçmiş olacaktır. Onlara şöyle denilecektir:“Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi?” Düşünüp öğüt almak isteyen kimsenin, amel edebileceği kadar bir süre yaşatmadık mı? Biz dünyada sizleri yaşattık ve üzerinize rızıkları bol bol gönderdik. Rahatlığın sebeplerini hazırlayarak ömrünüzü uzattık ve ardı arkasına ilâhî delilleri ve âyetleri gönderdik. Arka arkaya uyarıcılarımız size geldi. Sizleri bollukla ve darlıkla bize dönüp yönelesiniz diye imtihan ettik. Ancak hiçbir uyarının size faydası olmadı. Hiçbir öğütten de yararlanmadınız. Biz cezanızı da erteledik. Nihayet ömürleriniz bitip ecelleriniz geldi, en kötü bir halde bu dünya yurdundan göçtünüz ve amellerin karşılığının verileceği bu yurda geldiniz. Şimdi de geri döndürülmeyi istiyorsunuz! Heyhat ki heyhat...! Artık buna imkân yok! İş işten geçti! Rahim ve Rahman olan, size gazaplanmış, ateş azabı alabildiğine şiddetlenmiş, cennetlikler de sizleri unutmuştur. Cehennemde hor kılan azap içerisinde ebedi olarak kalmaya devam edin. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“O halde tadın” azabı! “Zira zalimlerin” kendilerine yardım edip de o ateşten kendilerini çıkartacak yahut azaplarını kısmen dahi olsa hafifletecek “hiçbir yardımcısı yoktur.”

Fatır 35:37

36- Kafir olanlara gelince onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar hakkında ne ölüm hükmü verilir -ki ölsünler (de kurtulsunlar)- ne de azaplarından bir şey hafifletilir. İşte kafir olan herkesi böyle cezalandırırız. 37- Onlar orada imdat dileyerek şöyle feryât edecekler:“Rabbimiz! Bizi çıkar (ve dünyaya gönder) de önceden işlediklerimizin dışında (ve onların yerine) salih ameller işleyelim.”(Buyuracak ki:)“Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da geldi. O halde tadın (azabı!) Zira zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” 36. Yüce Allah, cennetliklerin halini ve nimetlerini söz konusu ettikten sonra cehennemliklerin de halini ve azaplarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kafir olanlara gelince” yani peygamberlerin kendilerine getirdikleri delilleri ve mucizeleri bile bile reddedip Rablerine kavuşmayı inkâr edenlere gelince; “Onlar için cehennem ateşi vardır.” Orada en ağır bir şekilde azap görürler, en ileri derecede cezalandırılırlar. “Onlar hakkında ne ölüm hükmü verilir -ki ölsünler” de azaptan yana rahatlasınlar, “ne de” cehennemdeki “azaplarından bir şey hafifletilir.” Azabın şiddeti ve dehşeti, her an ve en kısa zaman dilimlerinde dahi aralıksız devam edecektir. “İşte, kafir olan” yani küfrü devam ettirip giden, küfür üzere ısrar eden “herkesi böyle cezalandırırız.” 37. “Onlar orada imdat dileyerek şöyle feryât edecekler” Bağırıp çağrışırlar, yardım ve imdat isterler ve derler ki:“Bizi çıkar (ve dünyaya gönder) de işlediklerimizin dışında (ve onların yerine) salih ameller işleyelim.” Böylelikle günahlarını itiraf edecekler, Allah’ın, haklarında adaletle hüküm verdiğini bilecekler. Ama döndürülmeyi istediklerinde iş işten geçmiş olacaktır. Onlara şöyle denilecektir:“Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi?” Düşünüp öğüt almak isteyen kimsenin, amel edebileceği kadar bir süre yaşatmadık mı? Biz dünyada sizleri yaşattık ve üzerinize rızıkları bol bol gönderdik. Rahatlığın sebeplerini hazırlayarak ömrünüzü uzattık ve ardı arkasına ilâhî delilleri ve âyetleri gönderdik. Arka arkaya uyarıcılarımız size geldi. Sizleri bollukla ve darlıkla bize dönüp yönelesiniz diye imtihan ettik. Ancak hiçbir uyarının size faydası olmadı. Hiçbir öğütten de yararlanmadınız. Biz cezanızı da erteledik. Nihayet ömürleriniz bitip ecelleriniz geldi, en kötü bir halde bu dünya yurdundan göçtünüz ve amellerin karşılığının verileceği bu yurda geldiniz. Şimdi de geri döndürülmeyi istiyorsunuz! Heyhat ki heyhat...! Artık buna imkân yok! İş işten geçti! Rahim ve Rahman olan, size gazaplanmış, ateş azabı alabildiğine şiddetlenmiş, cennetlikler de sizleri unutmuştur. Cehennemde hor kılan azap içerisinde ebedi olarak kalmaya devam edin. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“O halde tadın” azabı! “Zira zalimlerin” kendilerine yardım edip de o ateşten kendilerini çıkartacak yahut azaplarını kısmen dahi olsa hafifletecek “hiçbir yardımcısı yoktur.”

Fatır 35:38

38- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O, kalplerde olanı da çok iyi bilir. 38. Yüce Allah, her iki yurdun sakinlerinin amellerine vereceği karşılıkları ve her iki kesimin de amelini söz konusu ettikten sonra ilminin genişliğini, göklerde ve yerde yaratılmışların gözlerinden ve bilgilerinden saklı olan her şeyi bildiğini, bütün gizlilikleri, kalplerin sakladığı hayır ve şerri, iyiliği ve başka şeyleri çok iyi bildiğini, herkese hak ettiği karşılığı vereceğini ve herkesi layık olduğu yere yerleştireceğini haber vermektedir.

Fatır 35:39

39- Sizi yeryüzünde halefler yapan O’dur. Artık kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfrü, Rableri katında (onlara karşı) gazaptan başka bir şey artırmaz. Yine kâfirlerin küfrü, zararlarından başka bir şey artırmaz. 39. Yüce Allah, hikmetinin kemalini ve kullarına olan merhametini bildirmektedir. O, takdir etmiş olduğu hükmü ve kazası gereği yeryüzünde kimi nesillerin, kimilerinin yerine geçmesini (onlara halef olmasını) ve her bir ümmete nasıl amelde bulunacaklar diye uyarıcılar göndermeyi takdir buyurmuştur. Allah’ın peygamberlerinin getirdiklerini inkâr edenin küfrü, inkârı ve günahı kendi aleyhine olacaktır, cezasını o çekecektir. Kimse onun günah yükünü taşımayacaktır. Kâfir, küfrü sebebi ile sadece Rabbinin kendisine olan gazabını ve öfkesini artıracaktır. O kerim olan Rabbin gazabına uğramaktan daha büyük bir ceza olabilir mi? Onlar, hem kendilerini, hem akrabalarını zarara uğratmış, hem amellerini, hem de cennetteki mevkilerini kaybetmişlerdir. Kâfirin bedbahtlığı, hüsranı ve Allah nezdindeki horluğu, insanlar nezdindeki hakirliği ve mahrumiyeti sürekli artıp durur.

Fatır 35:40

40- De ki:“Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardığınız ortaklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var?” Yoksa biz onlara bir kitap verdik de onlar ondaki apaçık bir delile mi dayanıyorlar? Hayır! O zalimler birbirlerine aldatmacadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. 40. Yüce Allah, müşriklerin ilahlarının âcizliklerini, eksikliklerini ve şirklerinin bütün yönleri ile batıl olduğunu ortaya koymak üzere şöyle buyurmaktadır: Ey peygamber! Onlara “de ki: Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardığınız ortaklarınız” gerçekten kendilerine dua ve ibadet edilmeye layık mıdırlar? Bunu hak ediyorlar mı? “yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana!” Denizleri mi yarattılar, dağları mı, bir canlıyı mı yoksa bir cansızı mı? Onlar bütün her şeyi yaratanın Yüce Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. “Yoksa onların” Allah'a ortak koştuğunuz uydurma ilâhların “gökyüzünün” yaratılmasında yahut idare edilmesinde mi “bir ortaklıkları var?” Onlar, bu hususta herhangi bir ortaklıklarının olmadığını söyleyeceklerdir. O halde bir şey yaratmadıklarına, Yaratıcıya da yaratmasında ortak olmadıklarına göre onlara ne diye ibadet ediyorsunuz? Onların âcizliklerini kabul ettiğiniz halde ne diye onlara dua ediyorsunuz? İşte aklî delil, onlara ibadetin doğru olmadığını aksine batıl olduğunu göstermektedir. Daha sonra Yüce Allah nakli delili de söz konusu etmekte, onun da aynı şekilde böyle bir şeyi reddettiğini belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yoksa biz onlara bir kitap verdik de” bu kitap onların ortak koşmalarını söz konusu ederek, şirki ve putlara ibadeti emredip onaylamakta, böylece “onlar” ortak koşmakta “ondaki” yani şirkin doğruluğuna dair indirilen kitaptaki “apaçık bir delile mi dayanıyorlar?” Durum hiç de öyle değildir. Çünkü bunlara Kur’ân-ı Kerîm’den önce bir kitap nazil olmadığı gibi, Rasûlullah Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce herhangi bir uyarıcı da gelmemişti. Onlara böyle bir kitabın indirildiğini ve kendilerine bir peygamberin gönderildiğini varsaysak, onlar da bunların kendilerine ortak koşmalarını emrettiklerini iddia etseler bile biz, onların yalan söylediklerini kesinlikle biliyoruz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”(el-Enbiyâ, 21/25) O halde bütün peygamberler ve kitaplar, dini yalnızca Yüce Allah’a halis kılmayı ittifakla emretmektedirler:“Halbuki onlara dini Allah'a has kılarak ve hanîfler olarak Allah’a ibadet etmekten... başkası emredilmemişti.”(el-Beyyine, 98/5) Eğer “Aklî delil de naklî delil de şirkin batıl olduğunu ortaya koyduğu halde müşrikleri -aralarında akıl, zeka ve kavrayış sahipleri de bulunduğu halde- şirk koşmaya iten nedir?” diye bir soru sorulacak olursa Yüce Allah buna da şu cevabı vermektedir: “O zalimler birbirlerine aldatmacadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.” Yani onların izledikleri bu yolda delil olabilecek hiçbir şey yoktur. Bu yaptıkları, böyle bir şeyi birbirlerine tavsiye etmelerinin, birbirlerine süslü göstermelerinin, sonradan gelenin önceki sapıklara uymasının dışında bir şey değildir. Bu, şeytanın kendilerine aldatıcı vaatlerde bulunmasından ve amellerini onlara süslü göstermesinden ibarettir. Böylelikle şirk, kalplerinde yerleşmiş, onların değişmez sıfatlarından biri olmuştur. Böylece küfür ve yok olmaya mahkum olan batıl şirk üzere kalmışlardır.

Fatır 35:41

41- Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri düzenleri bozulup yerlerinden oynamasınlar diye ayakta tutar. Eğer düzenleri bozulup yerlerinden oynayacak olursalar andolsun onları O’ndan başka hiç kimse ayakta tutamaz. Şüphesiz O, Halimdir, Ğafurdur. 41. Yüce Allah, kudretinin kemalini, rahmetinin eksiksizliğini, hilminin ve mağfiretinin genişliğini, “gökleri ve yeri düzenleri bozulup yerlerinden oynamasınlar diye ayakta” tuttuğunu, “Eğer düzenleri bozulup yerlerinden oynayacak” olsalar yaratılmışlardan hiçbir kimsenin onları tutamayacağını, güç ve kudretlerinin buna yetmeyip âciz kalacaklarını haber vermektedir. Ancak Yüce Allah, göklerin ve yerin var oldukları şekilde varlıklarını sürdürmelerini hükmetmiştir. Ta ki yaratılmışlar orada yerleşsinler, yaşasınlar, istifade etsinler ve ibret alsınlar. O’nun egemenliğinin büyüklüğü ve kudretinin eşsizliği dolayısı ile kalpleri O’nun celalini bilip tanımakla, O’nu tazimle, sevmekle ve yüceltmekle dolup taşsın. Günahkârlara mühlet vermesi ve isyankârlara çabucak ceza vermemesi dolayısı ile hilim ve mağfiretinin kemal derecesinde olduğunu bilsinler. Zira O, semaya emretse isyankârların üzerine taş yağdırır, yeryüzüne izin verse onları yutar. Fakat mağfireti, hilmi ve keremi onları kuşatmıştır. “Şüphesiz O” kâfirleri cezalandırmayı geciktiren “Halîmdir”; tevbe edenlerin günahlarını bağışlayan “Ğafurdur.”

Fatır 35:42

42- Onlar, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse kesinlikle bütün ümmetlerden daha çok hidâyette olacaklarına dair var güçleriyle Allah'a yeminler ettiler. Fakat onlara bir uyarıcı geldiğinde bu, sadece onların (haktan) uzaklaşmalarını artırdı. 43- Yeryüzünde büyüklenmek ve kötülük planları kurmak için (böyle yaptılar). Kötülük planı ise ancak sahiplerinin başına dolanır. Onlar ille de (Allah'ın) öncekiler hakkındaki kanununu mu bekliyorlar? Halbuki sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Yine sen Allah’ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın. 42. Yani ey Allah’ın peygamberi! Şu seni yalanlayanlar olabildiğince ağır yeminler ederek:“eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse kesinlikle bütün ümmetlerden” kitap ehli olan yahudi ve hristiyanlardan “daha çok hidâyette olacaklarına dair var güçleriyle Allah'a yeminler ettiler.” Ancak bu yemin ve antlarının gereğini yerine getirmediler. Zira “onlara bir uyarıcı geldiğinde” hidâyet bulmadılar. Diğer ümmetlerden daha çok hidâyet üzere yürüyenler olmadılar. Hatta önceden izlemekte oldukları sapık yollarını da aynen sürdürmediler. Aksine daha da ileri gittiler. Zira “bu, sadece onların (haktan) uzaklaşmalarını” sapıklıklarını, azgınlık ve inatlarını “artırdı.” Onların sözü edilen yeminleri, güzel bir maksat ve hakkı arayış için değildi. Yoksa bu konuda kendilerine başarı ihsan olunurdu. 43. Aksine onların yeminleri, yeryüzünde insanlara ve hakka karşı büyüklük taslamak maksadına matuftu. Onlar, bu sözleri ile başkalarını aldatmak ve tuzak kurmak istiyorlardı. Kendilerinin hakkı bulmak isteyen, hak ehli oldukları izlenimini vererek saf kimselerin kendilerine aldanmasını ve kendilerine uymalarını, arkalarından yürümelerini sağlamak istiyorlardı. Maksadı da hedefi ve sonucu da kötü ve batıl olan “kötülük planı ise ancak sahiplerinin başına dolanır.” Onların bu tuzakları dönüp kendi başlarına geçer. Yüce Allah, böylelikle kullarına onların söyledikleri bu sözlerinin, ettikleri bu yeminlerinin yalan olduğunu, bu tavırları ile hakkı ortaya koymadıklarını açıklamış olmaktadır. Bununla da rezillikleri ortaya çıkmış, rüsvay olmuşlardır. Kötü maksatları da anlaşılmıştır. Böylelikle hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçmiştir. Yüce Allah, onların hile ve tuzaklarına kendilerini düşürmüştür. Geriye artık Yüce Allah’ın, hakkında hiçbir değişme ve sapma söz konusu olmayan, öncekiler hakkında da geçerli olan kanununun yani azabının başlarına gelmesini beklemekten başka bir şey kalmamıştır. Zira Allah, zulüm ve inadı, kullara karşı büyüklenmeyi sürdüren herkesten intikam almıştır, üzerindeki nimetini kaldırmıştır. O halde bunlar da Allah’ın öncekilere yaptıklarının benzerini bekleyedursunlar.

Fatır 35:43

42- Onlar, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse kesinlikle bütün ümmetlerden daha çok hidâyette olacaklarına dair var güçleriyle Allah'a yeminler ettiler. Fakat onlara bir uyarıcı geldiğinde bu, sadece onların (haktan) uzaklaşmalarını artırdı. 43- Yeryüzünde büyüklenmek ve kötülük planları kurmak için (böyle yaptılar). Kötülük planı ise ancak sahiplerinin başına dolanır. Onlar ille de (Allah'ın) öncekiler hakkındaki kanununu mu bekliyorlar? Halbuki sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Yine sen Allah’ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın. 42. Yani ey Allah’ın peygamberi! Şu seni yalanlayanlar olabildiğince ağır yeminler ederek:“eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse kesinlikle bütün ümmetlerden” kitap ehli olan yahudi ve hristiyanlardan “daha çok hidâyette olacaklarına dair var güçleriyle Allah'a yeminler ettiler.” Ancak bu yemin ve antlarının gereğini yerine getirmediler. Zira “onlara bir uyarıcı geldiğinde” hidâyet bulmadılar. Diğer ümmetlerden daha çok hidâyet üzere yürüyenler olmadılar. Hatta önceden izlemekte oldukları sapık yollarını da aynen sürdürmediler. Aksine daha da ileri gittiler. Zira “bu, sadece onların (haktan) uzaklaşmalarını” sapıklıklarını, azgınlık ve inatlarını “artırdı.” Onların sözü edilen yeminleri, güzel bir maksat ve hakkı arayış için değildi. Yoksa bu konuda kendilerine başarı ihsan olunurdu. 43. Aksine onların yeminleri, yeryüzünde insanlara ve hakka karşı büyüklük taslamak maksadına matuftu. Onlar, bu sözleri ile başkalarını aldatmak ve tuzak kurmak istiyorlardı. Kendilerinin hakkı bulmak isteyen, hak ehli oldukları izlenimini vererek saf kimselerin kendilerine aldanmasını ve kendilerine uymalarını, arkalarından yürümelerini sağlamak istiyorlardı. Maksadı da hedefi ve sonucu da kötü ve batıl olan “kötülük planı ise ancak sahiplerinin başına dolanır.” Onların bu tuzakları dönüp kendi başlarına geçer. Yüce Allah, böylelikle kullarına onların söyledikleri bu sözlerinin, ettikleri bu yeminlerinin yalan olduğunu, bu tavırları ile hakkı ortaya koymadıklarını açıklamış olmaktadır. Bununla da rezillikleri ortaya çıkmış, rüsvay olmuşlardır. Kötü maksatları da anlaşılmıştır. Böylelikle hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçmiştir. Yüce Allah, onların hile ve tuzaklarına kendilerini düşürmüştür. Geriye artık Yüce Allah’ın, hakkında hiçbir değişme ve sapma söz konusu olmayan, öncekiler hakkında da geçerli olan kanununun yani azabının başlarına gelmesini beklemekten başka bir şey kalmamıştır. Zira Allah, zulüm ve inadı, kullara karşı büyüklenmeyi sürdüren herkesten intikam almıştır, üzerindeki nimetini kaldırmıştır. O halde bunlar da Allah’ın öncekilere yaptıklarının benzerini bekleyedursunlar.

Fatır 35:44

44- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Üstelik onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Fakat ne göklerde ne de yerde hiçbir şey, asla Allah’ı âciz bırakamaz. Çünkü O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir. 45- Eğer Allah, işledikleri sebebiyle insanları (dünyada) cezalandıracak olsaydı, yeryüzü üzerinde kımıldayan tek bir canlı bile bırakmazdı. Fakat O, onları (cezalandırmayı) belirli bir vadeye kadar erteliyor. O vade gelince (gereğini yapacaktır). Çünkü Allah kullarını çok iyi görür. 44. Yüce Allah, insanları yeryüzünde sadece bakmak ve gafletle dolaşmak için değil de ibret almak maksadı ile hem kalpleri hem de bedenleri ile yolculuk etmeye teşvik etmekte, kendilerinden önce gelip de peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin âkıbetlerini görmeye davet etmektedir. Öncekilerin malları da evlatları da bunlardan çoktu. Onlar, daha güçlüydüler ve yeryüzünü bunlardan daha fazla imar etmişlerdi. Ama onlara azap geldiğinde güçlerinin kendilerine hiçbir faydası olmadı. Allah’ın azabına karşı mallarının da evlatlarının da hiçbir yararını göremediler, Allah’ın kudret ve meşîeti, onlar hakkında geçerli oldu. “Fakat ne göklerde ne de yerde hiçbir şey” ilim ve kudretinin kemali dolayısı ile “Allah’ı aciz bırakamaz. Çünkü O” her bir şeyi “bilendir, her şeye gücü yetendir.” 45. Daha sonra Yüce Allah, hilminin kemalini, suç ve günah işleyen kimselere mühlet verip süre tanıdığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah işledikleri” günahları “sebebiyle insanları (dünyada) cezalandıracak olsaydı yeryüzü üzerinde kımıldayan tek bir canlı bile bırakmazdı.” Onlara vereceği ceza, mükellef olmayan hayvanları dahi kapsardı. “Fakat O” Yüce Allah, onları ihmal etmemekle birlikte mühlet veriyor ve “onları (cezalandırmayı) belirli bir vadeye kadar erteliyor. O vade gelince (gereğini yapacaktır). Çünkü Allah kullarını çok iyi görür.” Onların hayır ya da şer türünden yaptıklarının karşılığını onlar hakkındaki bilgisine uygun olarak verecektir. Fatır Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. ***

Fatır 35:45

44- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Üstelik onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Fakat ne göklerde ne de yerde hiçbir şey, asla Allah’ı âciz bırakamaz. Çünkü O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir. 45- Eğer Allah, işledikleri sebebiyle insanları (dünyada) cezalandıracak olsaydı, yeryüzü üzerinde kımıldayan tek bir canlı bile bırakmazdı. Fakat O, onları (cezalandırmayı) belirli bir vadeye kadar erteliyor. O vade gelince (gereğini yapacaktır). Çünkü Allah kullarını çok iyi görür. 44. Yüce Allah, insanları yeryüzünde sadece bakmak ve gafletle dolaşmak için değil de ibret almak maksadı ile hem kalpleri hem de bedenleri ile yolculuk etmeye teşvik etmekte, kendilerinden önce gelip de peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin âkıbetlerini görmeye davet etmektedir. Öncekilerin malları da evlatları da bunlardan çoktu. Onlar, daha güçlüydüler ve yeryüzünü bunlardan daha fazla imar etmişlerdi. Ama onlara azap geldiğinde güçlerinin kendilerine hiçbir faydası olmadı. Allah’ın azabına karşı mallarının da evlatlarının da hiçbir yararını göremediler, Allah’ın kudret ve meşîeti, onlar hakkında geçerli oldu. “Fakat ne göklerde ne de yerde hiçbir şey” ilim ve kudretinin kemali dolayısı ile “Allah’ı aciz bırakamaz. Çünkü O” her bir şeyi “bilendir, her şeye gücü yetendir.” 45. Daha sonra Yüce Allah, hilminin kemalini, suç ve günah işleyen kimselere mühlet verip süre tanıdığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah işledikleri” günahları “sebebiyle insanları (dünyada) cezalandıracak olsaydı yeryüzü üzerinde kımıldayan tek bir canlı bile bırakmazdı.” Onlara vereceği ceza, mükellef olmayan hayvanları dahi kapsardı. “Fakat O” Yüce Allah, onları ihmal etmemekle birlikte mühlet veriyor ve “onları (cezalandırmayı) belirli bir vadeye kadar erteliyor. O vade gelince (gereğini yapacaktır). Çünkü Allah kullarını çok iyi görür.” Onların hayır ya da şer türünden yaptıklarının karşılığını onlar hakkındaki bilgisine uygun olarak verecektir. Fatır Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. ***