Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Secde 32:1 – Ahzab 33:73

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Secde 32:1
  2. Secde 32:2
  3. Secde 32:3
  4. Secde 32:4
  5. Secde 32:5
  6. Secde 32:6
  7. Secde 32:7
  8. Secde 32:8
  9. Secde 32:9
  10. Secde 32:10
  11. Secde 32:11
  12. Secde 32:12
  13. Secde 32:13
  14. Secde 32:14
  15. Secde 32:15
  16. Secde 32:16
  17. Secde 32:17
  18. Secde 32:18
  19. Secde 32:19
  20. Secde 32:20
  21. Secde 32:21
  22. Secde 32:22
  23. Secde 32:23
  24. Secde 32:24
  25. Secde 32:25
  26. Secde 32:26
  27. Secde 32:27
  28. Secde 32:28
  29. Secde 32:29
  30. Secde 32:30
  31. Ahzab 33:1
  32. Ahzab 33:2
  33. Ahzab 33:3
  34. Ahzab 33:4
  35. Ahzab 33:5
  36. Ahzab 33:6
  37. Ahzab 33:7
  38. Ahzab 33:8
  39. Ahzab 33:9
  40. Ahzab 33:10
  41. Ahzab 33:11
  42. Ahzab 33:12
  43. Ahzab 33:13
  44. Ahzab 33:14
  45. Ahzab 33:15
  46. Ahzab 33:16
  47. Ahzab 33:17
  48. Ahzab 33:18
  49. Ahzab 33:19
  50. Ahzab 33:20
  51. Ahzab 33:21
  52. Ahzab 33:22
  53. Ahzab 33:23
  54. Ahzab 33:24
  55. Ahzab 33:25
  56. Ahzab 33:26
  57. Ahzab 33:27
  58. Ahzab 33:28
  59. Ahzab 33:29
  60. Ahzab 33:30
  61. Ahzab 33:31
  62. Ahzab 33:32
  63. Ahzab 33:33
  64. Ahzab 33:34
  65. Ahzab 33:35
  66. Ahzab 33:36
  67. Ahzab 33:37
  68. Ahzab 33:38
  69. Ahzab 33:39
  70. Ahzab 33:40
  71. Ahzab 33:41
  72. Ahzab 33:42
  73. Ahzab 33:43
  74. Ahzab 33:44
  75. Ahzab 33:45
  76. Ahzab 33:46
  77. Ahzab 33:47
  78. Ahzab 33:48
  79. Ahzab 33:49
  80. Ahzab 33:50
  81. Ahzab 33:51
  82. Ahzab 33:52
  83. Ahzab 33:53
  84. Ahzab 33:54
  85. Ahzab 33:55
  86. Ahzab 33:56
  87. Ahzab 33:57
  88. Ahzab 33:58
  89. Ahzab 33:59
  90. Ahzab 33:60
  91. Ahzab 33:61
  92. Ahzab 33:62
  93. Ahzab 33:63
  94. Ahzab 33:64
  95. Ahzab 33:65
  96. Ahzab 33:66
  97. Ahzab 33:67
  98. Ahzab 33:68
  99. Ahzab 33:69
  100. Ahzab 33:70
  101. Ahzab 33:71
  102. Ahzab 33:72
  103. Ahzab 33:73

Secde 32:1

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İçinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 3- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır; o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan haktır. Olur ki hidâyet bulurlar. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2. Yüce Allah, bu Kitab-ı Kerim’in âlemleri nimetleri ile besleyip gözeten alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunu haber vermektedir. O’nun âlemleri kendisi vasıtası ile gözettiği en büyük hususlardan birisi de bu Kitaptır. Bu Kitapta onların hallerini düzelten ve ahlâklarını kemale erdiren her bir husus vardır. Bu Kitapta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Tartışmayı gerektirecek bir taraf da yoktur. 3. Bununla birlikte peygamberi yalanlayan zalimler bu hususta: Onu Muhammed uydurdu, onu kendiliğinden uydurup ortaya koydu, derler. Bu Kitabı Muhammed’in uydurduğunu söylemek, Allah’ın kelâmını inkâr etmeye, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çok büyük bir yalancılıkla itham etmek gibi en ileri derecede bir küstahlıktır. Zira bu, insanların tıpkı Allah’ın kelâmı gibi bir söz söyleyebileceklerini iddia etmek demektir ki bunların hepsi de çok ağır günahlardır. Yüce Allah, “Onu Muhammed uydurdu” diyenlerin sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Hayır, o... haktır.” Önünden de arkasından da batıl ona asla erişemez. O, her türlü işi hikmetli olan, hikmeti sonsuz Hakîm’in, bütün hamdlere layık Hamîd Allah’ın indirdiği bir kitaptır. “Senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan” kullara bir rahmet olarak indirdiği “haktır.” Yani Rabbin, bu Kitabı sana, kavminin uyarıcıları olmadığı için bir peygamberin gönderilmesine ve bir Kitabın indirilmesine son derece muhtaç oldukları bir halde indirmiştir. Onlar, cahillikleri içerisinde şaşkın oldukları, sapıklıkların karanlığı içerisinde bocaladıkları bir halde iken Allah, sana bu kitabı indirmiştir. Bizim sana bu Kitabı indirmemizin sebebi ise sapıklıklarından “hidâyet bulurlar” ve böylelikle hakkı bilip onu tercih ederler diyedir. Yüce Allah’ın sözünü ettiği bütün bu hususlar, onların bu Kitabı yalanlayışları ile tam bir çelişki arzetmektedir. Çünkü bütün bu hususlar onların iman etmelerini ve bu Kitabı tam anlamı ile tasdik etmelerini tasdik etmelerini gerektirmektedir. Çünkü bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından gelmiştir ve hakkın ta kendisidir. Hakkın ise her halükârda kabul edilmesi gerekir. Yine bu Kitapta hiçbir şekilde “şüphe yoktur.” Hatta şüphe etmeyi gerektirecek hiçbir husus yoktur. Onda vakıaya uymayan bir haber olmadığı gibi, manalarında gizlilik, kapalılık ve karışıklık gibi şüpheye düşmeyi gerektirecek bir taraf da yoktur. Üstelik bu Kitap, risalete zorunlu bir ihtiyaç bulunduğu bir zamanda gelmiştir ve o her türlü hayra ve iyiliğe ileten bir rehberdir.

Secde 32:2

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İçinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 3- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır; o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan haktır. Olur ki hidâyet bulurlar. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2. Yüce Allah, bu Kitab-ı Kerim’in âlemleri nimetleri ile besleyip gözeten alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunu haber vermektedir. O’nun âlemleri kendisi vasıtası ile gözettiği en büyük hususlardan birisi de bu Kitaptır. Bu Kitapta onların hallerini düzelten ve ahlâklarını kemale erdiren her bir husus vardır. Bu Kitapta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Tartışmayı gerektirecek bir taraf da yoktur. 3. Bununla birlikte peygamberi yalanlayan zalimler bu hususta: Onu Muhammed uydurdu, onu kendiliğinden uydurup ortaya koydu, derler. Bu Kitabı Muhammed’in uydurduğunu söylemek, Allah’ın kelâmını inkâr etmeye, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çok büyük bir yalancılıkla itham etmek gibi en ileri derecede bir küstahlıktır. Zira bu, insanların tıpkı Allah’ın kelâmı gibi bir söz söyleyebileceklerini iddia etmek demektir ki bunların hepsi de çok ağır günahlardır. Yüce Allah, “Onu Muhammed uydurdu” diyenlerin sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Hayır, o... haktır.” Önünden de arkasından da batıl ona asla erişemez. O, her türlü işi hikmetli olan, hikmeti sonsuz Hakîm’in, bütün hamdlere layık Hamîd Allah’ın indirdiği bir kitaptır. “Senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan” kullara bir rahmet olarak indirdiği “haktır.” Yani Rabbin, bu Kitabı sana, kavminin uyarıcıları olmadığı için bir peygamberin gönderilmesine ve bir Kitabın indirilmesine son derece muhtaç oldukları bir halde indirmiştir. Onlar, cahillikleri içerisinde şaşkın oldukları, sapıklıkların karanlığı içerisinde bocaladıkları bir halde iken Allah, sana bu kitabı indirmiştir. Bizim sana bu Kitabı indirmemizin sebebi ise sapıklıklarından “hidâyet bulurlar” ve böylelikle hakkı bilip onu tercih ederler diyedir. Yüce Allah’ın sözünü ettiği bütün bu hususlar, onların bu Kitabı yalanlayışları ile tam bir çelişki arzetmektedir. Çünkü bütün bu hususlar onların iman etmelerini ve bu Kitabı tam anlamı ile tasdik etmelerini tasdik etmelerini gerektirmektedir. Çünkü bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından gelmiştir ve hakkın ta kendisidir. Hakkın ise her halükârda kabul edilmesi gerekir. Yine bu Kitapta hiçbir şekilde “şüphe yoktur.” Hatta şüphe etmeyi gerektirecek hiçbir husus yoktur. Onda vakıaya uymayan bir haber olmadığı gibi, manalarında gizlilik, kapalılık ve karışıklık gibi şüpheye düşmeyi gerektirecek bir taraf da yoktur. Üstelik bu Kitap, risalete zorunlu bir ihtiyaç bulunduğu bir zamanda gelmiştir ve o her türlü hayra ve iyiliğe ileten bir rehberdir.

Secde 32:3

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İçinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 3- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır; o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan haktır. Olur ki hidâyet bulurlar. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2. Yüce Allah, bu Kitab-ı Kerim’in âlemleri nimetleri ile besleyip gözeten alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunu haber vermektedir. O’nun âlemleri kendisi vasıtası ile gözettiği en büyük hususlardan birisi de bu Kitaptır. Bu Kitapta onların hallerini düzelten ve ahlâklarını kemale erdiren her bir husus vardır. Bu Kitapta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Tartışmayı gerektirecek bir taraf da yoktur. 3. Bununla birlikte peygamberi yalanlayan zalimler bu hususta: Onu Muhammed uydurdu, onu kendiliğinden uydurup ortaya koydu, derler. Bu Kitabı Muhammed’in uydurduğunu söylemek, Allah’ın kelâmını inkâr etmeye, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i çok büyük bir yalancılıkla itham etmek gibi en ileri derecede bir küstahlıktır. Zira bu, insanların tıpkı Allah’ın kelâmı gibi bir söz söyleyebileceklerini iddia etmek demektir ki bunların hepsi de çok ağır günahlardır. Yüce Allah, “Onu Muhammed uydurdu” diyenlerin sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Hayır, o... haktır.” Önünden de arkasından da batıl ona asla erişemez. O, her türlü işi hikmetli olan, hikmeti sonsuz Hakîm’in, bütün hamdlere layık Hamîd Allah’ın indirdiği bir kitaptır. “Senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye Rabbinden gelmiş olan” kullara bir rahmet olarak indirdiği “haktır.” Yani Rabbin, bu Kitabı sana, kavminin uyarıcıları olmadığı için bir peygamberin gönderilmesine ve bir Kitabın indirilmesine son derece muhtaç oldukları bir halde indirmiştir. Onlar, cahillikleri içerisinde şaşkın oldukları, sapıklıkların karanlığı içerisinde bocaladıkları bir halde iken Allah, sana bu kitabı indirmiştir. Bizim sana bu Kitabı indirmemizin sebebi ise sapıklıklarından “hidâyet bulurlar” ve böylelikle hakkı bilip onu tercih ederler diyedir. Yüce Allah’ın sözünü ettiği bütün bu hususlar, onların bu Kitabı yalanlayışları ile tam bir çelişki arzetmektedir. Çünkü bütün bu hususlar onların iman etmelerini ve bu Kitabı tam anlamı ile tasdik etmelerini tasdik etmelerini gerektirmektedir. Çünkü bu Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından gelmiştir ve hakkın ta kendisidir. Hakkın ise her halükârda kabul edilmesi gerekir. Yine bu Kitapta hiçbir şekilde “şüphe yoktur.” Hatta şüphe etmeyi gerektirecek hiçbir husus yoktur. Onda vakıaya uymayan bir haber olmadığı gibi, manalarında gizlilik, kapalılık ve karışıklık gibi şüpheye düşmeyi gerektirecek bir taraf da yoktur. Üstelik bu Kitap, risalete zorunlu bir ihtiyaç bulunduğu bir zamanda gelmiştir ve o her türlü hayra ve iyiliğe ileten bir rehberdir.

Secde 32:4

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:5

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:6

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:7

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:8

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:9

4- Allah, gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde yaratan, sonra da Arş’a istivâ edendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5- O, her işi gökten yere doğru idare eder. Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. 6- İşte bu (işleri yürüten), gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir. 7- O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. 8- Sonra onun soyunu hakir bir sudan meydana gelen bir özden var etmiştir. 9- Sonra ona tam bir şekil vermiş ve içine ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! 4. Yüce Allah, kudretinin kemalini haber vermekte ve “gökleri, yeri ve onların aralarında bulunanları altı günde” yarattığını bildirmektedir. Bu altı günün ilki pazar, sonuncusu ise cumadır. Bunları bir anda yaratmaya kadir olmakla birlikte böyle yaratması yüce Allah’ın Refîk (yumuşaklıkla muamele eden) ve Hakîm (hikmeti sonsuz) oluşundan dolayıdır. “Sonra” bütün mahlukatın tavanı durumunda olan “Arş’a” celaline yakışan bir şekilde “istivâ edendir.”“Sizin için O’ndan başka” işlerinizi çekip çevirecek ve böylelikle size fayda sağlayacak “ne bir dost ne de” sizi cezalandırmak istediği takdirde şefaati kabul edilecek “bir şefaatçi yoktur.”“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle gökleri ve yeri yaratan, yüce Arşa istivâ eden, tek başına işlerinizi çekip çevirenin, görüp gözetenin O olduğuna, bütün şefaat izninin elinde bulunduğuna, bütün ibadet çeşitlerine yalnızca O’nun layık olduğuna dair kesin bilgi sahibi olasınız! 5. “O, her işi” kaderî ve şer’î emri “gökten yere doğru idare eder.” Her şeyi tek başına çekip çeviren, idare eden O’dur. Bütün işler, o mutlak malik ve kudreti sonsuz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu konudaki emirleri gökten yere doğru iner ve bu emirlerle O, kullarını mutlu eder, bedbaht eder, zengin kılar, fakir kılar, aziz eder, zelil eder, şerefli kılar, hakir kılar, kimi kavimleri yükseltir, başkalarını alçaltır, rızıkları indirir vb... “Sonra da o işler, sizin saydığınız (dünya yıllarından) bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.” Yani her bir iş ve emir O’nun katından iner ve yine O’na yükselir. Bu yükseliş, bir anda olur ve O’na ulaşır. 6. “İşte bu (işleri yürüten)” bütün bu büyük mahlukatı yaratan, yüce Arşa istivâ eden, kainatı tek başına idare eden Zat, “gizliyi de açığı da bilendir, Azizdir, Rahîmdir.” İlminin genişliği, emrinin üstünlüğü, izzetinin kemali, rahmetinin umumiliği ile O, kâinatı var etmiş ve orada pek çok menfaatler yaratmıştır. Bunların hepsini çekip çevirmek, onları idare etmek O’na zor gelmez. 7. “O, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yapmıştır.” Yani yüce Allah yarattığı bütün mahlukatı, kendisine uygun olan en güzel surette yaratmıştır. Bu her varlığı kapsayan umumi bir ifadedir. Daha sonra yüce Allah şeref ve üstünlüğü dolayısı ile Ademoğlunu özellikle söz konusu ederek:“İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır” buyurmaktadır. Bu ise insanlığın ilk atası Âdem’in aleyhisselam yaratılışını ifade etmektedir. 8. “Sonra onun soyunu” Âdem’in soyundan gelenleri “hakir bir sudan meydana gelen bir özden” oldukça güçsüz ve kendisinden tiksinilen nutfeden “var etmiştir” yaratmıştır. 9. “Sonra ona tam bir şekil vermiş” eti ile, organları ile, damarları ile, sinirleri ile en güzel sureti ile onu yaratıp şekillendirmiş, onun her bir organını en uygun ve en yakışan yerine en uygun şekilde yerleştirmiştir. “ve içine ruhundan üfürmüştür.” Bu da (ana rahminde iken) ona meleği göndermesi ile olur. Melek ona ruh üfler ve artık önceden cansız bir varlık iken Allah’ın izni ile canlı bir varlık oluverir. “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır.” O, sizin faydanıza olacak şeyleri aşama aşama vermiş ve en nihâyetinde size gözler, kulaklar ve kalpler vermiştir. Sizleri yaratana ve size suret verene “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Secde 32:10

10- Dediler ki:“Biz toprağa karışıp kaybolduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı yeniden yaratılacağız?” Esasen onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar. 11- De ki:“Sizin (ruhunuzu almakla) görevli kılınan ölüm meleği canınızı alacak sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” 10. Yani öldükten sonra dirilişi yalanlayan kimseler, bunu çok uzak bir ihtimal görerek “dediler ki: Biz toprağa karışıp kaybolduğumuz vakit” çürüyüp darmadağın olduğuzda, parçalarımız bilinmeyen yerlere saçıldığı vakit “evet biz (bu hale geldikten sonra) mı yeniden yaratılacağız?” Yani diriltilip yeniden var mı edileceğiz? Onlar, kendi kanaatlerince böyle bir şeyi uzak bir ihtimal olarak görüyorlardı. Bu ise yaratıcının kudretini kendi kudretlerine kıyas etmelerinden dolayıdır. Onların bu sözleri hakikati aramak maksadı ile söylenmiş değildir. Aksine zulüm, inat, Rablerine kavuşmayı inkâr maksadı ile söylenmiş sözlerdir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Esasen onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar.” Böylelikle onların bu sözlerinin kaynağı ve nihai amacı da anlaşılmış olmaktadır. Aksi takdirde onların maksatları hakkın açıklanması olsa idi, şüphesiz buna dair kat’i deliller onlara açıklanırdı. Bu deliller ile onlar, gözle güneş görülürcesine bu hususu açıkça görüp anlayabilecek şekilde aydınlatılırlardı. Bunu anlamaları için onların, kendilerinin yoktan var edilmiş olmalarını bilmeleri yeterlidir. Çünkü mevcut bir şeyi yeniden var etmek, yoktan var etmeye nispetle daha kolaydır. Ölü toprağın durumu da buna bir örnektir. Nitekim Allah oraya yağmur indirir de ölümünden sonra yeryüzü dirilip oraya atılan çeşitli tohumlar yeşerip biter. 11. “De ki: “Sizin (ruhunuzu almakla) görevli kılınan ölüm meleği canınızı alacak” Yani yüce Allah bu meleği ruhları kabzetmekle görevlendirmiştir ve onun bu hususta yardımcıları da vardır. “Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” O da amellerinizin karşılığını verecektir. Siz ise öldükten sonra dirilişi inkâr ediyorsunuz. O halde Allah’ın size neler yapacağını bir düşünün! Yüce Allah, onların Kıyamet gününde kendisine döndürüleceklerini söz konusu ettikten sonra huzurunda durma hallerini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Secde 32:11

10- Dediler ki:“Biz toprağa karışıp kaybolduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı yeniden yaratılacağız?” Esasen onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar. 11- De ki:“Sizin (ruhunuzu almakla) görevli kılınan ölüm meleği canınızı alacak sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” 10. Yani öldükten sonra dirilişi yalanlayan kimseler, bunu çok uzak bir ihtimal görerek “dediler ki: Biz toprağa karışıp kaybolduğumuz vakit” çürüyüp darmadağın olduğuzda, parçalarımız bilinmeyen yerlere saçıldığı vakit “evet biz (bu hale geldikten sonra) mı yeniden yaratılacağız?” Yani diriltilip yeniden var mı edileceğiz? Onlar, kendi kanaatlerince böyle bir şeyi uzak bir ihtimal olarak görüyorlardı. Bu ise yaratıcının kudretini kendi kudretlerine kıyas etmelerinden dolayıdır. Onların bu sözleri hakikati aramak maksadı ile söylenmiş değildir. Aksine zulüm, inat, Rablerine kavuşmayı inkâr maksadı ile söylenmiş sözlerdir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Esasen onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar.” Böylelikle onların bu sözlerinin kaynağı ve nihai amacı da anlaşılmış olmaktadır. Aksi takdirde onların maksatları hakkın açıklanması olsa idi, şüphesiz buna dair kat’i deliller onlara açıklanırdı. Bu deliller ile onlar, gözle güneş görülürcesine bu hususu açıkça görüp anlayabilecek şekilde aydınlatılırlardı. Bunu anlamaları için onların, kendilerinin yoktan var edilmiş olmalarını bilmeleri yeterlidir. Çünkü mevcut bir şeyi yeniden var etmek, yoktan var etmeye nispetle daha kolaydır. Ölü toprağın durumu da buna bir örnektir. Nitekim Allah oraya yağmur indirir de ölümünden sonra yeryüzü dirilip oraya atılan çeşitli tohumlar yeşerip biter. 11. “De ki: “Sizin (ruhunuzu almakla) görevli kılınan ölüm meleği canınızı alacak” Yani yüce Allah bu meleği ruhları kabzetmekle görevlendirmiştir ve onun bu hususta yardımcıları da vardır. “Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” O da amellerinizin karşılığını verecektir. Siz ise öldükten sonra dirilişi inkâr ediyorsunuz. O halde Allah’ın size neler yapacağını bir düşünün! Yüce Allah, onların Kıyamet gününde kendisine döndürüleceklerini söz konusu ettikten sonra huzurunda durma hallerini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Secde 32:12

12- Günahkârları Rablerinin huzurunda başlarını eğip:“Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık” diyecekleri vakit onları bir görsen! 13- Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik. Fakat benden sadır olan:“Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım” sözü elbette hak olmuştur. 14- O halde siz, bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın (azabı)! Artık biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı! 12. Pek büyük günahlar üzerinde ısrar eden “günahkârları Rablerinin huzurunda” günahlarını ikrâr eder, zilletle boyun eğer bir halde, geri döndürülmeleri talebi ile “Rabbimiz, gördük ve işittik” durum bizim için açıkça ortaya çıktı. Her şeyi gözlerimizle gördük ve bu bizim için gözle görülen (ayne’l-yakîn) bir husus oldu; “Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık.” Şu anda biz daha önce yalanlamış olduğumuz şeylere artık kesinlikle inanıyoruz “diyecekleri vakit onları bir görsen!” Çok dehşetli bir hal, çok korkunç bir durum, hüsrana uğramış kavimler, kabul edilmeyen istekleri… görmüş olursun. Çünkü artık mühlet verilecek zaman geride kalmıştır. 13. Bütün bunlar, yüce Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Çünkü yüce Allah, onları küfür ve masiyet işlemekle baş başa bırakmıştır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik.” Yani bütün insanları hidâyete eriştirir, onları hidâyet etrafında toplardık. Biz irademizle bunu yapabilirdik. Fakat onların hepsinin (zorla) hidâyet üzere olmaları ilâhî hikmete uygun değildir. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat benden sadır olan” hiçbir şekilde değişikliği söz konusu olmaksızın, yerine gelmesi kesin ve sabit olan “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü hak olmuştur.” Bu vaadin gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır, bundan kurtuluş yoktur. O bakımdan bunun sebepleri olan küfür ve masiyetlerin işlenmesi de kaçınılmaz bir hal almıştır. 14. “O halde siz bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın” azabı. Yani zilletin her taraflarını kuşattığı ve yapamadıklarını telafi etmek için dünyaya geri döndürülmeyi isteyen o günahkârlara şöyle denilecektir: Artık geri dönüş zamanı geçmiştir. Geriye azaptan başka bir şey kalmamıştır. O nedenle bu gününüze kavuşmayı unutmuş olmanız sebebi ile bu can yakıcı azabı tadın! Buradaki “unutma” terk etme anlamında unutmadır. Yani siz, bugünden yüz çevirdiğiniz ve kendisi için amelde bulunmayı terk ettiğiniz, adeta böyle bir güne doğru gelmiyormuş, onunla karşılaşmayacakmış gibi davrandığınız için... demektir. “Artık Biz de sizi unuttuk.” Amelinizin benzeri bir ceza olarak Biz de sizi azap içinde terk ettik. Siz dünyada unuttuğunuz gibi şimdi de siz unutuldunuz. Küfür, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmak (fâsıklık) ve masiyetler türünden “yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı!” Yani kesintisi olmayacak azabı tadın. Çünkü azabın belli bir vadesi ve son bulacağı bir vakti var ise bir dereceye kadar rahatlama ve azabın hafifleşmesi söz konusu olur. Cehennem azabı ise -Allah bizi ondan korusun- rahat ve dinlenmenin söz konusu olmayacağı bir azaptır. Oradaki azaplarının kesintiye uğraması söz konusu olmayacaktır.

Secde 32:13

12- Günahkârları Rablerinin huzurunda başlarını eğip:“Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık” diyecekleri vakit onları bir görsen! 13- Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik. Fakat benden sadır olan:“Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım” sözü elbette hak olmuştur. 14- O halde siz, bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın (azabı)! Artık biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı! 12. Pek büyük günahlar üzerinde ısrar eden “günahkârları Rablerinin huzurunda” günahlarını ikrâr eder, zilletle boyun eğer bir halde, geri döndürülmeleri talebi ile “Rabbimiz, gördük ve işittik” durum bizim için açıkça ortaya çıktı. Her şeyi gözlerimizle gördük ve bu bizim için gözle görülen (ayne’l-yakîn) bir husus oldu; “Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık.” Şu anda biz daha önce yalanlamış olduğumuz şeylere artık kesinlikle inanıyoruz “diyecekleri vakit onları bir görsen!” Çok dehşetli bir hal, çok korkunç bir durum, hüsrana uğramış kavimler, kabul edilmeyen istekleri… görmüş olursun. Çünkü artık mühlet verilecek zaman geride kalmıştır. 13. Bütün bunlar, yüce Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Çünkü yüce Allah, onları küfür ve masiyet işlemekle baş başa bırakmıştır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik.” Yani bütün insanları hidâyete eriştirir, onları hidâyet etrafında toplardık. Biz irademizle bunu yapabilirdik. Fakat onların hepsinin (zorla) hidâyet üzere olmaları ilâhî hikmete uygun değildir. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat benden sadır olan” hiçbir şekilde değişikliği söz konusu olmaksızın, yerine gelmesi kesin ve sabit olan “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü hak olmuştur.” Bu vaadin gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır, bundan kurtuluş yoktur. O bakımdan bunun sebepleri olan küfür ve masiyetlerin işlenmesi de kaçınılmaz bir hal almıştır. 14. “O halde siz bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın” azabı. Yani zilletin her taraflarını kuşattığı ve yapamadıklarını telafi etmek için dünyaya geri döndürülmeyi isteyen o günahkârlara şöyle denilecektir: Artık geri dönüş zamanı geçmiştir. Geriye azaptan başka bir şey kalmamıştır. O nedenle bu gününüze kavuşmayı unutmuş olmanız sebebi ile bu can yakıcı azabı tadın! Buradaki “unutma” terk etme anlamında unutmadır. Yani siz, bugünden yüz çevirdiğiniz ve kendisi için amelde bulunmayı terk ettiğiniz, adeta böyle bir güne doğru gelmiyormuş, onunla karşılaşmayacakmış gibi davrandığınız için... demektir. “Artık Biz de sizi unuttuk.” Amelinizin benzeri bir ceza olarak Biz de sizi azap içinde terk ettik. Siz dünyada unuttuğunuz gibi şimdi de siz unutuldunuz. Küfür, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmak (fâsıklık) ve masiyetler türünden “yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı!” Yani kesintisi olmayacak azabı tadın. Çünkü azabın belli bir vadesi ve son bulacağı bir vakti var ise bir dereceye kadar rahatlama ve azabın hafifleşmesi söz konusu olur. Cehennem azabı ise -Allah bizi ondan korusun- rahat ve dinlenmenin söz konusu olmayacağı bir azaptır. Oradaki azaplarının kesintiye uğraması söz konusu olmayacaktır.

Secde 32:14

12- Günahkârları Rablerinin huzurunda başlarını eğip:“Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık” diyecekleri vakit onları bir görsen! 13- Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik. Fakat benden sadır olan:“Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım” sözü elbette hak olmuştur. 14- O halde siz, bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın (azabı)! Artık biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı! 12. Pek büyük günahlar üzerinde ısrar eden “günahkârları Rablerinin huzurunda” günahlarını ikrâr eder, zilletle boyun eğer bir halde, geri döndürülmeleri talebi ile “Rabbimiz, gördük ve işittik” durum bizim için açıkça ortaya çıktı. Her şeyi gözlerimizle gördük ve bu bizim için gözle görülen (ayne’l-yakîn) bir husus oldu; “Artık bizi (dünyaya) döndür de salih amel işleyelim. Çünkü Biz kesin olarak inandık.” Şu anda biz daha önce yalanlamış olduğumuz şeylere artık kesinlikle inanıyoruz “diyecekleri vakit onları bir görsen!” Çok dehşetli bir hal, çok korkunç bir durum, hüsrana uğramış kavimler, kabul edilmeyen istekleri… görmüş olursun. Çünkü artık mühlet verilecek zaman geride kalmıştır. 13. Bütün bunlar, yüce Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Çünkü yüce Allah, onları küfür ve masiyet işlemekle baş başa bırakmıştır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer biz dileseydik herkese hidâyet verirdik.” Yani bütün insanları hidâyete eriştirir, onları hidâyet etrafında toplardık. Biz irademizle bunu yapabilirdik. Fakat onların hepsinin (zorla) hidâyet üzere olmaları ilâhî hikmete uygun değildir. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat benden sadır olan” hiçbir şekilde değişikliği söz konusu olmaksızın, yerine gelmesi kesin ve sabit olan “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü hak olmuştur.” Bu vaadin gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır, bundan kurtuluş yoktur. O bakımdan bunun sebepleri olan küfür ve masiyetlerin işlenmesi de kaçınılmaz bir hal almıştır. 14. “O halde siz bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın” azabı. Yani zilletin her taraflarını kuşattığı ve yapamadıklarını telafi etmek için dünyaya geri döndürülmeyi isteyen o günahkârlara şöyle denilecektir: Artık geri dönüş zamanı geçmiştir. Geriye azaptan başka bir şey kalmamıştır. O nedenle bu gününüze kavuşmayı unutmuş olmanız sebebi ile bu can yakıcı azabı tadın! Buradaki “unutma” terk etme anlamında unutmadır. Yani siz, bugünden yüz çevirdiğiniz ve kendisi için amelde bulunmayı terk ettiğiniz, adeta böyle bir güne doğru gelmiyormuş, onunla karşılaşmayacakmış gibi davrandığınız için... demektir. “Artık Biz de sizi unuttuk.” Amelinizin benzeri bir ceza olarak Biz de sizi azap içinde terk ettik. Siz dünyada unuttuğunuz gibi şimdi de siz unutuldunuz. Küfür, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmak (fâsıklık) ve masiyetler türünden “yapmakta olduklarınıza karşılık olarak tadın ebedi azabı!” Yani kesintisi olmayacak azabı tadın. Çünkü azabın belli bir vadesi ve son bulacağı bir vakti var ise bir dereceye kadar rahatlama ve azabın hafifleşmesi söz konusu olur. Cehennem azabı ise -Allah bizi ondan korusun- rahat ve dinlenmenin söz konusu olmayacağı bir azaptır. Oradaki azaplarının kesintiye uğraması söz konusu olmayacaktır.

Secde 32:15

15- Bizim âyetlerimize ancak kendilerine onlarla öğüt verildiğinde secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda) büyüklük taslamayan kimseler (gerçek manada) iman eder. 16- Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır. Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. 17- Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez. 15. Yüce Allah, âyetlerini inkâr eden kâfirleri, onlar için hazırlamış olduğu azabı söz konusu ettikten sonra o ayetlere iman edenleri söz konusu etmekte, onların niteliklerini belirtmekte, onlar için hazırladığı mükâfatları dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Bizim âyetlerimize ancak” iman ettiğine dair delilleri ortaya koyan kimseler hakiki bir iman ile iman eder. Bu deliller ise şunlardır:“Kendilerine onlarla öğüt verildiğinde” onlara Kur’ân âyetleri okunduğunda, Allah’ın rasûlleri vasıtası ile kendilerine öğüt verilip, ibret almaya davet olunduklarında bu âyetleri itaatle dinleyip kabul eder, onlara boyun eğer, yüce Allah’ın huzurunda öğüt aldıklarını gösterecek şekilde boyun bükerler. O’nu bilip tanımaktan dolayı da sevinç içerisinde “secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda)” kalpleri ile de bedenleri ile “büyüklük taslamayan” Böylelikle bu âyetlere itaatle boyun eğmekten uzak durmayan kimselerdir onlar. Aksine onlar bu âyetleri tevazu, itaat ve kabul ile karşılarlar. Ferah bir kalple ve teslimiyetle onları benimserler. Bu âyetler vasıtası ile onlar Rahim olan Rablerinin rızasına kavuşur, onlar aracılığı ile dosdoğru yola hidâyet bulurlar. 16. “Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır.” Yani kendileri için daha lezzetli ve daha çok sevdikleri bir şey olan gece namazı kılmak ve yüce Allah’a yönelerek yakarmak için rahat ve zevkle uyudukları yataklarından kalkar ve yanları yataklarından uzaklaşır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler.” Dinî ve dünyevî maslahatlarına nail olmak, zararlardan da uzak kalmak için bu iki sıfatı birlikte kendilerinde bulundururlar. Amellerinin geri çevrilmesinden korktukları gibi onların kabul edilmesini de umarlar. Allah’ın azabından korkarken bir yandan da mükâfatını ümit ederler. “Onlara verdiğimiz rızıktan da” az veya çok “infak ederler.” Yüce Allah, burada infakın sınırını da kendisine infak edilecek kimseleri de -umuma delâlet etmesi için- söz konusu etmemiştir. O nedenle bunun kapsamına zekât, kefâretler, eşlerin ve akrabaların nafakaları gibi farz infaklar da girer, çeşitli hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girer. Malî infak ve ihsan, ister bir fakire ister bir zengine, ister bir yakına ister uzak bir kimseye ulaşsın, fark etmez; kesin olarak bir hayırdır. Ancak bu infakın sağladığı menfaatin farklılığı oranında ecir ve mükâfat da farklılık gösterir. 17. Onların amelleri işte böyledir. Mükâfatlarına gelince bu konuda da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak” pek büyük hayır, son derece bol nimetler, sevinç, neşe lezzet ve zevk kabilinden “ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez!” İfadeden anlaşıldığı üzere bunu mahlukattan hiç kimse bilmemektedir. Nitekim yüce Allah, Rasûlü aracılığı ile (kudsi bir hadiste) şöyle buyurmuştur: “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hicbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçirmediği şeyler hazırladım.”[6] Onlar, geceleri namaz kılıp dua ettikleri ve bu amellerini (riyâdan uzak olmak için) gizleyip sakladıkları gibi yüce Allah da onları amellerinin benzeri ile mükâfaatlandırarak onlara vereceği mükâfatı gizlemiştir. Bundan dolayı yüce Allah:“yapmakta olduklarına karşılık” buyurmuştur.

Secde 32:16

15- Bizim âyetlerimize ancak kendilerine onlarla öğüt verildiğinde secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda) büyüklük taslamayan kimseler (gerçek manada) iman eder. 16- Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır. Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. 17- Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez. 15. Yüce Allah, âyetlerini inkâr eden kâfirleri, onlar için hazırlamış olduğu azabı söz konusu ettikten sonra o ayetlere iman edenleri söz konusu etmekte, onların niteliklerini belirtmekte, onlar için hazırladığı mükâfatları dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Bizim âyetlerimize ancak” iman ettiğine dair delilleri ortaya koyan kimseler hakiki bir iman ile iman eder. Bu deliller ise şunlardır:“Kendilerine onlarla öğüt verildiğinde” onlara Kur’ân âyetleri okunduğunda, Allah’ın rasûlleri vasıtası ile kendilerine öğüt verilip, ibret almaya davet olunduklarında bu âyetleri itaatle dinleyip kabul eder, onlara boyun eğer, yüce Allah’ın huzurunda öğüt aldıklarını gösterecek şekilde boyun bükerler. O’nu bilip tanımaktan dolayı da sevinç içerisinde “secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda)” kalpleri ile de bedenleri ile “büyüklük taslamayan” Böylelikle bu âyetlere itaatle boyun eğmekten uzak durmayan kimselerdir onlar. Aksine onlar bu âyetleri tevazu, itaat ve kabul ile karşılarlar. Ferah bir kalple ve teslimiyetle onları benimserler. Bu âyetler vasıtası ile onlar Rahim olan Rablerinin rızasına kavuşur, onlar aracılığı ile dosdoğru yola hidâyet bulurlar. 16. “Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır.” Yani kendileri için daha lezzetli ve daha çok sevdikleri bir şey olan gece namazı kılmak ve yüce Allah’a yönelerek yakarmak için rahat ve zevkle uyudukları yataklarından kalkar ve yanları yataklarından uzaklaşır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler.” Dinî ve dünyevî maslahatlarına nail olmak, zararlardan da uzak kalmak için bu iki sıfatı birlikte kendilerinde bulundururlar. Amellerinin geri çevrilmesinden korktukları gibi onların kabul edilmesini de umarlar. Allah’ın azabından korkarken bir yandan da mükâfatını ümit ederler. “Onlara verdiğimiz rızıktan da” az veya çok “infak ederler.” Yüce Allah, burada infakın sınırını da kendisine infak edilecek kimseleri de -umuma delâlet etmesi için- söz konusu etmemiştir. O nedenle bunun kapsamına zekât, kefâretler, eşlerin ve akrabaların nafakaları gibi farz infaklar da girer, çeşitli hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girer. Malî infak ve ihsan, ister bir fakire ister bir zengine, ister bir yakına ister uzak bir kimseye ulaşsın, fark etmez; kesin olarak bir hayırdır. Ancak bu infakın sağladığı menfaatin farklılığı oranında ecir ve mükâfat da farklılık gösterir. 17. Onların amelleri işte böyledir. Mükâfatlarına gelince bu konuda da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak” pek büyük hayır, son derece bol nimetler, sevinç, neşe lezzet ve zevk kabilinden “ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez!” İfadeden anlaşıldığı üzere bunu mahlukattan hiç kimse bilmemektedir. Nitekim yüce Allah, Rasûlü aracılığı ile (kudsi bir hadiste) şöyle buyurmuştur: “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hicbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçirmediği şeyler hazırladım.”[6] Onlar, geceleri namaz kılıp dua ettikleri ve bu amellerini (riyâdan uzak olmak için) gizleyip sakladıkları gibi yüce Allah da onları amellerinin benzeri ile mükâfaatlandırarak onlara vereceği mükâfatı gizlemiştir. Bundan dolayı yüce Allah:“yapmakta olduklarına karşılık” buyurmuştur.

Secde 32:17

15- Bizim âyetlerimize ancak kendilerine onlarla öğüt verildiğinde secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda) büyüklük taslamayan kimseler (gerçek manada) iman eder. 16- Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır. Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. 17- Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez. 15. Yüce Allah, âyetlerini inkâr eden kâfirleri, onlar için hazırlamış olduğu azabı söz konusu ettikten sonra o ayetlere iman edenleri söz konusu etmekte, onların niteliklerini belirtmekte, onlar için hazırladığı mükâfatları dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Bizim âyetlerimize ancak” iman ettiğine dair delilleri ortaya koyan kimseler hakiki bir iman ile iman eder. Bu deliller ise şunlardır:“Kendilerine onlarla öğüt verildiğinde” onlara Kur’ân âyetleri okunduğunda, Allah’ın rasûlleri vasıtası ile kendilerine öğüt verilip, ibret almaya davet olunduklarında bu âyetleri itaatle dinleyip kabul eder, onlara boyun eğer, yüce Allah’ın huzurunda öğüt aldıklarını gösterecek şekilde boyun bükerler. O’nu bilip tanımaktan dolayı da sevinç içerisinde “secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve (bu konuda)” kalpleri ile de bedenleri ile “büyüklük taslamayan” Böylelikle bu âyetlere itaatle boyun eğmekten uzak durmayan kimselerdir onlar. Aksine onlar bu âyetleri tevazu, itaat ve kabul ile karşılarlar. Ferah bir kalple ve teslimiyetle onları benimserler. Bu âyetler vasıtası ile onlar Rahim olan Rablerinin rızasına kavuşur, onlar aracılığı ile dosdoğru yola hidâyet bulurlar. 16. “Onların yanları (teheccüd kılmak için) yataklardan uzak kalır.” Yani kendileri için daha lezzetli ve daha çok sevdikleri bir şey olan gece namazı kılmak ve yüce Allah’a yönelerek yakarmak için rahat ve zevkle uyudukları yataklarından kalkar ve yanları yataklarından uzaklaşır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler.” Dinî ve dünyevî maslahatlarına nail olmak, zararlardan da uzak kalmak için bu iki sıfatı birlikte kendilerinde bulundururlar. Amellerinin geri çevrilmesinden korktukları gibi onların kabul edilmesini de umarlar. Allah’ın azabından korkarken bir yandan da mükâfatını ümit ederler. “Onlara verdiğimiz rızıktan da” az veya çok “infak ederler.” Yüce Allah, burada infakın sınırını da kendisine infak edilecek kimseleri de -umuma delâlet etmesi için- söz konusu etmemiştir. O nedenle bunun kapsamına zekât, kefâretler, eşlerin ve akrabaların nafakaları gibi farz infaklar da girer, çeşitli hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girer. Malî infak ve ihsan, ister bir fakire ister bir zengine, ister bir yakına ister uzak bir kimseye ulaşsın, fark etmez; kesin olarak bir hayırdır. Ancak bu infakın sağladığı menfaatin farklılığı oranında ecir ve mükâfat da farklılık gösterir. 17. Onların amelleri işte böyledir. Mükâfatlarına gelince bu konuda da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak gözleri aydınlatacak” pek büyük hayır, son derece bol nimetler, sevinç, neşe lezzet ve zevk kabilinden “ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez!” İfadeden anlaşıldığı üzere bunu mahlukattan hiç kimse bilmemektedir. Nitekim yüce Allah, Rasûlü aracılığı ile (kudsi bir hadiste) şöyle buyurmuştur: “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hicbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçirmediği şeyler hazırladım.”[6] Onlar, geceleri namaz kılıp dua ettikleri ve bu amellerini (riyâdan uzak olmak için) gizleyip sakladıkları gibi yüce Allah da onları amellerinin benzeri ile mükâfaatlandırarak onlara vereceği mükâfatı gizlemiştir. Bundan dolayı yüce Allah:“yapmakta olduklarına karşılık” buyurmuştur.

Secde 32:18

18- Hiç mümin kimse fâsık kimse gibi olur mu? Elbette ki eşit olmazlar. 19- İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır. 20- Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler ve onlara:“Yalanlamakta olduğunuz o ateşin azabını tadın!” denir. 18. Yüce Allah, insanların dikkatlerini şu aklî gerçeğe çekmektedir: Birbirlerinden farklı, birbirine benzemeyen şeyler birbirine eşit olamazlar. Ayrıca O’nun hikmeti de bunların birbirlerine eşit olmamalarını gerektirir. O şöyle buyurmaktadır:“Hiç mümin kimse” kalbi iman ile mamur olmuş, azaları Allah’ın şer’î hükümlerine boyun eğmiş, imanın gereği ve sonucu olarak da Allah’ı gazaplandırıcı ve varlıkları imanı zedeleyen şeyleri terk eden bir kimse, “fâsık kimse gibi olur mu?” Kalbi harap olmuş, içinde imandan eser bulunmayan, bundan dolayı da kalbinde imanî en ufak bir kırıntı mevcut olmayan, azaları da bilgisizliğin ve zulmün sonuçları olan her türlü günah ve isyanı işleyen, fâsıklığı sebebi ile de Rabbine itaatin dışına çıkan kimse gibi mu? Hiç bu iki kişi eşit olurlar mı? “Elbette ki eşit olmazlar.” Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık eşit olmadığı gibi bu iki kişi de hem aklen hem dinen eşit olmazlar. Bunların âhirette karşı karşıya kalacakları sonuçlar da birbirine eşit olmayacaktır. 19. “İman edip” farz ve nafile türünden “salih ameller işleyenlere gelince onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır.” Yani lezzetlerin barınak yeri, her türlü hayırın kaynağı, mutluluk yurdu, kalplerin, ruhların ve canların nimetlere gark olacağı yer, ebedilik diyarı, mutlak egemen ve yegane mabud Allah’a yakın olunacak, yakınlığı ile lezzet alınacak, cemaline bakılacak, hitabı duyulacak olan cennetlere yerleşeceklerdir. Bu, onlara “bir ikram olarak” verilecek, yani bir misâfir gibi ağırlanacaklardır. Buna vesile olan şeyse işlemiş oldukları amelleridir. Amelleri sebebi ile Allah onlara bu lütuflarını ihsan edecektir. Bu değerli ve yüce mertebelere onları ulaştıran, amelleridir. Buralara mal harcamakla, askerlerle, hizmetkârlarla, çoluk çocuklarla ulaşmak, hatta canı vermekle dahi ulaşmak mümkün değildir. Buraya sadece iman ve salih ameller ile ulaşılabilir. 20. “Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir.” Onların yerleşip ebediyen kalacakları yer, her türlü azap ve bedbahtlığı ihtiva eden ateş olacaktır. Bu cezaları bir an dahi hafifletilmeyecektir. “Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler.” Azap onları son derece etkilediğinden, oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri döndürülürler. Böylelikle kurtuluş ümitleri de kalmaz ve ızdırapları daha da ağırlaşır. “Ve onlara: Yalanladığınız o ateşin azabını tadın, denir.” İşte bu, içinde barınacakları ve ebedi kalacakları ateş azabı budur. Bundan önceki ve buna hazırlık durumundaki azaba gelince o da berzah/kabir azabıdır. Bu konuda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Secde 32:19

18- Hiç mümin kimse fâsık kimse gibi olur mu? Elbette ki eşit olmazlar. 19- İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır. 20- Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler ve onlara:“Yalanlamakta olduğunuz o ateşin azabını tadın!” denir. 18. Yüce Allah, insanların dikkatlerini şu aklî gerçeğe çekmektedir: Birbirlerinden farklı, birbirine benzemeyen şeyler birbirine eşit olamazlar. Ayrıca O’nun hikmeti de bunların birbirlerine eşit olmamalarını gerektirir. O şöyle buyurmaktadır:“Hiç mümin kimse” kalbi iman ile mamur olmuş, azaları Allah’ın şer’î hükümlerine boyun eğmiş, imanın gereği ve sonucu olarak da Allah’ı gazaplandırıcı ve varlıkları imanı zedeleyen şeyleri terk eden bir kimse, “fâsık kimse gibi olur mu?” Kalbi harap olmuş, içinde imandan eser bulunmayan, bundan dolayı da kalbinde imanî en ufak bir kırıntı mevcut olmayan, azaları da bilgisizliğin ve zulmün sonuçları olan her türlü günah ve isyanı işleyen, fâsıklığı sebebi ile de Rabbine itaatin dışına çıkan kimse gibi mu? Hiç bu iki kişi eşit olurlar mı? “Elbette ki eşit olmazlar.” Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık eşit olmadığı gibi bu iki kişi de hem aklen hem dinen eşit olmazlar. Bunların âhirette karşı karşıya kalacakları sonuçlar da birbirine eşit olmayacaktır. 19. “İman edip” farz ve nafile türünden “salih ameller işleyenlere gelince onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır.” Yani lezzetlerin barınak yeri, her türlü hayırın kaynağı, mutluluk yurdu, kalplerin, ruhların ve canların nimetlere gark olacağı yer, ebedilik diyarı, mutlak egemen ve yegane mabud Allah’a yakın olunacak, yakınlığı ile lezzet alınacak, cemaline bakılacak, hitabı duyulacak olan cennetlere yerleşeceklerdir. Bu, onlara “bir ikram olarak” verilecek, yani bir misâfir gibi ağırlanacaklardır. Buna vesile olan şeyse işlemiş oldukları amelleridir. Amelleri sebebi ile Allah onlara bu lütuflarını ihsan edecektir. Bu değerli ve yüce mertebelere onları ulaştıran, amelleridir. Buralara mal harcamakla, askerlerle, hizmetkârlarla, çoluk çocuklarla ulaşmak, hatta canı vermekle dahi ulaşmak mümkün değildir. Buraya sadece iman ve salih ameller ile ulaşılabilir. 20. “Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir.” Onların yerleşip ebediyen kalacakları yer, her türlü azap ve bedbahtlığı ihtiva eden ateş olacaktır. Bu cezaları bir an dahi hafifletilmeyecektir. “Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler.” Azap onları son derece etkilediğinden, oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri döndürülürler. Böylelikle kurtuluş ümitleri de kalmaz ve ızdırapları daha da ağırlaşır. “Ve onlara: Yalanladığınız o ateşin azabını tadın, denir.” İşte bu, içinde barınacakları ve ebedi kalacakları ateş azabı budur. Bundan önceki ve buna hazırlık durumundaki azaba gelince o da berzah/kabir azabıdır. Bu konuda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Secde 32:20

18- Hiç mümin kimse fâsık kimse gibi olur mu? Elbette ki eşit olmazlar. 19- İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır. 20- Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler ve onlara:“Yalanlamakta olduğunuz o ateşin azabını tadın!” denir. 18. Yüce Allah, insanların dikkatlerini şu aklî gerçeğe çekmektedir: Birbirlerinden farklı, birbirine benzemeyen şeyler birbirine eşit olamazlar. Ayrıca O’nun hikmeti de bunların birbirlerine eşit olmamalarını gerektirir. O şöyle buyurmaktadır:“Hiç mümin kimse” kalbi iman ile mamur olmuş, azaları Allah’ın şer’î hükümlerine boyun eğmiş, imanın gereği ve sonucu olarak da Allah’ı gazaplandırıcı ve varlıkları imanı zedeleyen şeyleri terk eden bir kimse, “fâsık kimse gibi olur mu?” Kalbi harap olmuş, içinde imandan eser bulunmayan, bundan dolayı da kalbinde imanî en ufak bir kırıntı mevcut olmayan, azaları da bilgisizliğin ve zulmün sonuçları olan her türlü günah ve isyanı işleyen, fâsıklığı sebebi ile de Rabbine itaatin dışına çıkan kimse gibi mu? Hiç bu iki kişi eşit olurlar mı? “Elbette ki eşit olmazlar.” Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık eşit olmadığı gibi bu iki kişi de hem aklen hem dinen eşit olmazlar. Bunların âhirette karşı karşıya kalacakları sonuçlar da birbirine eşit olmayacaktır. 19. “İman edip” farz ve nafile türünden “salih ameller işleyenlere gelince onlar için yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak (ebediyen) kalacakları cennetler vardır.” Yani lezzetlerin barınak yeri, her türlü hayırın kaynağı, mutluluk yurdu, kalplerin, ruhların ve canların nimetlere gark olacağı yer, ebedilik diyarı, mutlak egemen ve yegane mabud Allah’a yakın olunacak, yakınlığı ile lezzet alınacak, cemaline bakılacak, hitabı duyulacak olan cennetlere yerleşeceklerdir. Bu, onlara “bir ikram olarak” verilecek, yani bir misâfir gibi ağırlanacaklardır. Buna vesile olan şeyse işlemiş oldukları amelleridir. Amelleri sebebi ile Allah onlara bu lütuflarını ihsan edecektir. Bu değerli ve yüce mertebelere onları ulaştıran, amelleridir. Buralara mal harcamakla, askerlerle, hizmetkârlarla, çoluk çocuklarla ulaşmak, hatta canı vermekle dahi ulaşmak mümkün değildir. Buraya sadece iman ve salih ameller ile ulaşılabilir. 20. “Fâsık olanlara gelince olanların kalacakları yer ateştir.” Onların yerleşip ebediyen kalacakları yer, her türlü azap ve bedbahtlığı ihtiva eden ateş olacaktır. Bu cezaları bir an dahi hafifletilmeyecektir. “Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya döndürülürler.” Azap onları son derece etkilediğinden, oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri döndürülürler. Böylelikle kurtuluş ümitleri de kalmaz ve ızdırapları daha da ağırlaşır. “Ve onlara: Yalanladığınız o ateşin azabını tadın, denir.” İşte bu, içinde barınacakları ve ebedi kalacakları ateş azabı budur. Bundan önceki ve buna hazırlık durumundaki azaba gelince o da berzah/kabir azabıdır. Bu konuda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Secde 32:21

21- Andolsun ki Biz, (kıyametteki) en büyük azaptan önce onlara daha yakın bir azaptan tattıracağız ki belki dönerler. 21. Yani o yalanlayıcı fâsıklara en yakın azaptan bir numune tattıracağız. Bu ise berzah/kabir azabıdır. Ölümlerinden önce de Biz, onun bir bölümünü onlara tattıracağız. Bu da ya müşriklerden Bedir’e katılanların başına geldiği gibi öldürülmek ve benzeri bir azap ile olacaktır yahut da yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği şekilde ölüm esnasındaki azap ile olacaktır:“Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak... bugün zillet azabı ile cezalandırılacaksınız, derken bir görsen.”(el-En’âm, 6/93) Daha sonra da berzah hayatlarında “daha yakın azapları” tamamlanmış olacaktır. Bu âyet-i kerime, kabir azabını ispatlayan delillerdendir. Bunun kabir azabına delâleti de açıktır. Çünkü yüce Allah burada:“Andolsun ki Biz, (kıyametteki) en büyük azaptan önce onlara daha yakın bir azaptan tattıracağız” buyurmaktadır. Yani ondan bir bölümü ve onun bir kısmını tattıracağız, demektir. İşte bu buyruk, en büyük azap olan cehennem azabından önce daha yakın bir azabın bulunduğunun bir delilidir. “En yakın” azaptan tattırmak, dünya hayatında olduğundan dolayı bu, bazen ölüm ile birlikte olmayabilir. O bakımdan Yüce Allah kendilerine bu azabı belki kendisine dönerler ve günahlarından tevbe ederler diye tattıracağını haber vermektedir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat baş gösterdi. Böylece Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır. Belki dönerler.”(er-Rûm, 30/41)

Secde 32:22

22- Rabbinin âyetleri ile kendisine öğüt verildikten sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Biz günahkârlardan muhakkak intikam alırız. 22. Yani kendisini terbiye etmeyi ve rasulleri vasıtası ile üzerindeki nimetleri tamamlamayı murat eden Rabbinin, ona ulaştırdığı âyetleri ile kendisine öğüt verilen; yine kendisine dinî ve dünyevî maslahatlarını hatırlatan, dinî ve dünyevî zararlı şeylerden uzak kalınmasını emreden, iman ve teslimiyet ile karşılanması, itaat ve şükür ile karşılık verilmesi gereken âyetler kendisine hatırlatılan; ama buna rağmen gerekenin zıddı ile bunlara karşılık vererek onlara iman etmeyen, onlara tâbi olmayan, tam aksine onlardan yüz çeviren, onları elinin tersi ile iten kimseden daha zalim, daha hadsiz hiç kimse yoktur. Böyle birisi en ağır intikamı hak eden en büyük günahkârlardandır. Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz günahkârlardan muhakkak intikam alırız.”

Secde 32:23

23- Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik -o nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme- ve onu İsrailoğulları için rehber kıldık. 24- Onlardan sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık. Onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı. 25- Şüphesiz Rabbin anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecektir. 23. Yüce Allah, kullarına kendisi ile öğüt vermiş olduğu âyetleri yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i söz konusu ettikten sonra bu Kur’ân-ı Kerîm’in daha önceleri benzeri olmayan bir kitap, onu getirenin de kendisinden önce benzeri gelmedik bir peygamber olmadığını hatırlatmaktadır:“Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik.” Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’i tasdik eden Tevrat’tır. Kur’ân da onu tasdik etmiştir. O bakımdan her ikisinin ihtiva ettiği hak hususlar birbirine mutabıktır, her ikisinin delilleri de kesindir. “O nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme.” Çünkü hakkın delilleri ile apaçık belgeleri ardı arkasına gelmiştir. Dolayısı ile şüphe ve terettüde yer kalmamıştır. “Ve onu” yani Musa’ya vermiş olduğumuz kitabı “İsrailoğulları için” dinlerinin gerek itikat gerek fürua ait hususlarında hidâyet bulacakları bir “rehber kıldık.” Onun şer’î hükümleri, İsrailoğulları arasında o zamana uygun idi. Bu Kur’ân-ı Kerîm’i ise Allah, bütün insanlar için bir rehber kılmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Kıyamet gününe kadar gelecek bütün insanların din ve dünyalarında hidâyet yolunun göstericisidir. Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’in mükemmelliği ve yüceliği dolayısıyladır:“Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta çok yücedir, çok hakimdir (pek büyük hikmetlerle doludur.)”(ez-Zuhruf, 43/4) 24. “Onlardan” İsrailoğullarından “sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık.” Yani şeriatın hidâyet yollarını bilen, hem kendileri hidâyet üzere bulunan, hem de bu hidâyet ile başkalarını hidâyete ileten kimseler çıkardık. Üzerlerine indirilen kitap, hidâyetin kendisidir. Aralarından bu kitaba iman edenler de iki kısım idiler: Bir kısmı, Allah’ın emri ile hidâyete ileten önderlerdi, diğer kısmı ise onlar vasıtası ile hidâyet bulan ve onlara uyan kimselerdi. Birinci kısım nübüvvet ve risalet derecesinden sonra en üstün derecededir. Bu da sıddîklar derecesidir. Onlar, bu üstün dereceye ancak “sabrettikleri zaman” ulaşabilmişlerdir. Yani öğrenmeye, öğretmeye, Allah yoluna davete, O’nun yolunda eziyetlere katlanmaya devam edip nefislerini masiyetlere ve şehvetlere dalmaktan dizginledikleri için layık olabilmişlerdir. Bir de “onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı.” Allah’ın âyetlerine imanları, yakîn derecesine ulaşmıştı. Yakîn ise ameli gerektiren hal ve eksiksiz ilim demektir. Onlar, yakîn derecesine ancak sağlıklı bir bilgi sahibi oldukları için ve öğrendikleri meselelerin yakîn ifade eden delillerine dayanarak öğrendikleri için ulaşabilmişlerdir. Bu nedenle meseleleri öğrenmeye ve pek çok delillerle onları delillendirmeye devam ettiler ta ki bu dereceye ulaştılar. O halde dinde önderlik makamına sabır ve yakîn ile nail olunur. 25. Diğer taraftan İsrailoğullarının hakkında anlaşmazlığa düştükleri birtakım meseleler de vardır. Onlardan kimisi bu hususlarda hakkı bulmuş, kimisi de yanılarak ya da kasten haktan sapmış ve hataya düşmüştür. Yüce Allah bu hususta da şöyle buyurmaktadır:“Anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecek” olan Allah’tır. Bu Kur’ân, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri bazı hususları anlatmaktadır. Aralarında meydana gelen her bir ihtilaftaki iki görüşten doğru olanı, Kur’ân-ı Kerîm’de doğru olduğu belirtilendir. Bunun dışında kalıp da ona muhalif olan ise batıldır.

Secde 32:24

23- Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik -o nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme- ve onu İsrailoğulları için rehber kıldık. 24- Onlardan sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık. Onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı. 25- Şüphesiz Rabbin anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecektir. 23. Yüce Allah, kullarına kendisi ile öğüt vermiş olduğu âyetleri yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i söz konusu ettikten sonra bu Kur’ân-ı Kerîm’in daha önceleri benzeri olmayan bir kitap, onu getirenin de kendisinden önce benzeri gelmedik bir peygamber olmadığını hatırlatmaktadır:“Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik.” Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’i tasdik eden Tevrat’tır. Kur’ân da onu tasdik etmiştir. O bakımdan her ikisinin ihtiva ettiği hak hususlar birbirine mutabıktır, her ikisinin delilleri de kesindir. “O nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme.” Çünkü hakkın delilleri ile apaçık belgeleri ardı arkasına gelmiştir. Dolayısı ile şüphe ve terettüde yer kalmamıştır. “Ve onu” yani Musa’ya vermiş olduğumuz kitabı “İsrailoğulları için” dinlerinin gerek itikat gerek fürua ait hususlarında hidâyet bulacakları bir “rehber kıldık.” Onun şer’î hükümleri, İsrailoğulları arasında o zamana uygun idi. Bu Kur’ân-ı Kerîm’i ise Allah, bütün insanlar için bir rehber kılmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Kıyamet gününe kadar gelecek bütün insanların din ve dünyalarında hidâyet yolunun göstericisidir. Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’in mükemmelliği ve yüceliği dolayısıyladır:“Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta çok yücedir, çok hakimdir (pek büyük hikmetlerle doludur.)”(ez-Zuhruf, 43/4) 24. “Onlardan” İsrailoğullarından “sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık.” Yani şeriatın hidâyet yollarını bilen, hem kendileri hidâyet üzere bulunan, hem de bu hidâyet ile başkalarını hidâyete ileten kimseler çıkardık. Üzerlerine indirilen kitap, hidâyetin kendisidir. Aralarından bu kitaba iman edenler de iki kısım idiler: Bir kısmı, Allah’ın emri ile hidâyete ileten önderlerdi, diğer kısmı ise onlar vasıtası ile hidâyet bulan ve onlara uyan kimselerdi. Birinci kısım nübüvvet ve risalet derecesinden sonra en üstün derecededir. Bu da sıddîklar derecesidir. Onlar, bu üstün dereceye ancak “sabrettikleri zaman” ulaşabilmişlerdir. Yani öğrenmeye, öğretmeye, Allah yoluna davete, O’nun yolunda eziyetlere katlanmaya devam edip nefislerini masiyetlere ve şehvetlere dalmaktan dizginledikleri için layık olabilmişlerdir. Bir de “onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı.” Allah’ın âyetlerine imanları, yakîn derecesine ulaşmıştı. Yakîn ise ameli gerektiren hal ve eksiksiz ilim demektir. Onlar, yakîn derecesine ancak sağlıklı bir bilgi sahibi oldukları için ve öğrendikleri meselelerin yakîn ifade eden delillerine dayanarak öğrendikleri için ulaşabilmişlerdir. Bu nedenle meseleleri öğrenmeye ve pek çok delillerle onları delillendirmeye devam ettiler ta ki bu dereceye ulaştılar. O halde dinde önderlik makamına sabır ve yakîn ile nail olunur. 25. Diğer taraftan İsrailoğullarının hakkında anlaşmazlığa düştükleri birtakım meseleler de vardır. Onlardan kimisi bu hususlarda hakkı bulmuş, kimisi de yanılarak ya da kasten haktan sapmış ve hataya düşmüştür. Yüce Allah bu hususta da şöyle buyurmaktadır:“Anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecek” olan Allah’tır. Bu Kur’ân, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri bazı hususları anlatmaktadır. Aralarında meydana gelen her bir ihtilaftaki iki görüşten doğru olanı, Kur’ân-ı Kerîm’de doğru olduğu belirtilendir. Bunun dışında kalıp da ona muhalif olan ise batıldır.

Secde 32:25

23- Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik -o nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme- ve onu İsrailoğulları için rehber kıldık. 24- Onlardan sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık. Onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı. 25- Şüphesiz Rabbin anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecektir. 23. Yüce Allah, kullarına kendisi ile öğüt vermiş olduğu âyetleri yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i söz konusu ettikten sonra bu Kur’ân-ı Kerîm’in daha önceleri benzeri olmayan bir kitap, onu getirenin de kendisinden önce benzeri gelmedik bir peygamber olmadığını hatırlatmaktadır:“Andolsun ki Biz Musa’ya da kitap verdik.” Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’i tasdik eden Tevrat’tır. Kur’ân da onu tasdik etmiştir. O bakımdan her ikisinin ihtiva ettiği hak hususlar birbirine mutabıktır, her ikisinin delilleri de kesindir. “O nedenle sen ona kavuşmaktan şüphe etme.” Çünkü hakkın delilleri ile apaçık belgeleri ardı arkasına gelmiştir. Dolayısı ile şüphe ve terettüde yer kalmamıştır. “Ve onu” yani Musa’ya vermiş olduğumuz kitabı “İsrailoğulları için” dinlerinin gerek itikat gerek fürua ait hususlarında hidâyet bulacakları bir “rehber kıldık.” Onun şer’î hükümleri, İsrailoğulları arasında o zamana uygun idi. Bu Kur’ân-ı Kerîm’i ise Allah, bütün insanlar için bir rehber kılmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Kıyamet gününe kadar gelecek bütün insanların din ve dünyalarında hidâyet yolunun göstericisidir. Bu ise Kur’ân-ı Kerîm’in mükemmelliği ve yüceliği dolayısıyladır:“Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta çok yücedir, çok hakimdir (pek büyük hikmetlerle doludur.)”(ez-Zuhruf, 43/4) 24. “Onlardan” İsrailoğullarından “sabrettikleri zaman emrimiz uyarınca hidâyete ileten önderler çıkardık.” Yani şeriatın hidâyet yollarını bilen, hem kendileri hidâyet üzere bulunan, hem de bu hidâyet ile başkalarını hidâyete ileten kimseler çıkardık. Üzerlerine indirilen kitap, hidâyetin kendisidir. Aralarından bu kitaba iman edenler de iki kısım idiler: Bir kısmı, Allah’ın emri ile hidâyete ileten önderlerdi, diğer kısmı ise onlar vasıtası ile hidâyet bulan ve onlara uyan kimselerdi. Birinci kısım nübüvvet ve risalet derecesinden sonra en üstün derecededir. Bu da sıddîklar derecesidir. Onlar, bu üstün dereceye ancak “sabrettikleri zaman” ulaşabilmişlerdir. Yani öğrenmeye, öğretmeye, Allah yoluna davete, O’nun yolunda eziyetlere katlanmaya devam edip nefislerini masiyetlere ve şehvetlere dalmaktan dizginledikleri için layık olabilmişlerdir. Bir de “onlar âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı.” Allah’ın âyetlerine imanları, yakîn derecesine ulaşmıştı. Yakîn ise ameli gerektiren hal ve eksiksiz ilim demektir. Onlar, yakîn derecesine ancak sağlıklı bir bilgi sahibi oldukları için ve öğrendikleri meselelerin yakîn ifade eden delillerine dayanarak öğrendikleri için ulaşabilmişlerdir. Bu nedenle meseleleri öğrenmeye ve pek çok delillerle onları delillendirmeye devam ettiler ta ki bu dereceye ulaştılar. O halde dinde önderlik makamına sabır ve yakîn ile nail olunur. 25. Diğer taraftan İsrailoğullarının hakkında anlaşmazlığa düştükleri birtakım meseleler de vardır. Onlardan kimisi bu hususlarda hakkı bulmuş, kimisi de yanılarak ya da kasten haktan sapmış ve hataya düşmüştür. Yüce Allah bu hususta da şöyle buyurmaktadır:“Anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında bizzat hüküm verecek” olan Allah’tır. Bu Kur’ân, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri bazı hususları anlatmaktadır. Aralarında meydana gelen her bir ihtilaftaki iki görüşten doğru olanı, Kur’ân-ı Kerîm’de doğru olduğu belirtilendir. Bunun dışında kalıp da ona muhalif olan ise batıldır.

Secde 32:26

26- Kendilerinden önce, meskenlerinde dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları doğru yola getirmez mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi? 27- Görmezler mi ki Biz suyu kupkuru yere sevkederiz de onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği ekinleri bitiririz. Hâlâ görmeyecekler mi? 26. “Kendilerinden önce, meskenlerinde dolaştıkları” Hûd kavmi, Salih kavmi, Lut kavmi vb. gibi gözleri ile gördükleri ve onların izledikleri yolları izleyen “nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları” şu peygamberi yalanlayan kimseleri “doğru yola getirmez mi?” Doğru yolu, onlara açıkça belirginleştirmez ve doğruyu bulmalarına sebep teşkil etmez mi? “Şüphesiz bunda” kendilerine gelen peygamberlerin doğruluklarına, izlemekte oldukları şirkin ve kötülüğün de batıl olduğuna, onların yaptıklarının benzerini yapanlara da aynısının yapılacağına dair delil olacak “ibretler vardır.” Aynı şekilde yüce Allah’ın, kulların amellerinin karşılığını vereceğine, mahşere ve o “çağrışma günü”ne (Kıyâmete) gelmek üzere onları tekrar dirilteceğine de delil vardır. “Hâlâ” Allah’ın âyetlerini “dinlemeyecekler mi?” Onları iyice belleyip onlardan yararlanmayacaklar mı? Eğer onların sağlıklı işiten kulakları, doğruyu tercih eden akılları varsa, kendilerini kesinlikle helâke ulaştıracak bir hal üzere kalmaya devam etmezler. 27. Gözleri ile nimetlerimizi ve hikmetimizin kemalini “görmezler mi ki Biz suyu” bitkisi bulunmayan “kupkuru yere sevkederiz…” Yüce Allah daha önce oralarda bulunmayan yağmuru oralara sevkeder ve buluttan yahut nehirlerden oraya o suyu ulaştırır. “onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği ekinleri bitiririz.” Kimisi hayvanların yedikleri bitkiler, kimisi insanların yiyecekleri olan türlü bitkileri yeşertiriz. “Hâlâ” yüce Allah’ın kendisi vasıtası ile toprağı ve insanları canlandırıp hayat verdiği bu ilâhî lütfu “görmeyecekler mi?” Bunları görüp de hidâyet bulmayacaklar mı? Böylelikle basiretleri açılıp da Sırat-ı Müstakimi izlemeyecekler mi? Ancak körlük onlara baskın gelip gaflet kendilerini istila ettiğinden gerçek bir basiretle bunları göremezler. Onlar bunlara gafletle ve sadece alışkanlık üzere bakarlar. Bundan ötürü de bir türlü hayra iletilmeye muvaffak olamazlar.

Secde 32:27

26- Kendilerinden önce, meskenlerinde dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları doğru yola getirmez mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi? 27- Görmezler mi ki Biz suyu kupkuru yere sevkederiz de onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği ekinleri bitiririz. Hâlâ görmeyecekler mi? 26. “Kendilerinden önce, meskenlerinde dolaştıkları” Hûd kavmi, Salih kavmi, Lut kavmi vb. gibi gözleri ile gördükleri ve onların izledikleri yolları izleyen “nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları” şu peygamberi yalanlayan kimseleri “doğru yola getirmez mi?” Doğru yolu, onlara açıkça belirginleştirmez ve doğruyu bulmalarına sebep teşkil etmez mi? “Şüphesiz bunda” kendilerine gelen peygamberlerin doğruluklarına, izlemekte oldukları şirkin ve kötülüğün de batıl olduğuna, onların yaptıklarının benzerini yapanlara da aynısının yapılacağına dair delil olacak “ibretler vardır.” Aynı şekilde yüce Allah’ın, kulların amellerinin karşılığını vereceğine, mahşere ve o “çağrışma günü”ne (Kıyâmete) gelmek üzere onları tekrar dirilteceğine de delil vardır. “Hâlâ” Allah’ın âyetlerini “dinlemeyecekler mi?” Onları iyice belleyip onlardan yararlanmayacaklar mı? Eğer onların sağlıklı işiten kulakları, doğruyu tercih eden akılları varsa, kendilerini kesinlikle helâke ulaştıracak bir hal üzere kalmaya devam etmezler. 27. Gözleri ile nimetlerimizi ve hikmetimizin kemalini “görmezler mi ki Biz suyu” bitkisi bulunmayan “kupkuru yere sevkederiz…” Yüce Allah daha önce oralarda bulunmayan yağmuru oralara sevkeder ve buluttan yahut nehirlerden oraya o suyu ulaştırır. “onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği ekinleri bitiririz.” Kimisi hayvanların yedikleri bitkiler, kimisi insanların yiyecekleri olan türlü bitkileri yeşertiriz. “Hâlâ” yüce Allah’ın kendisi vasıtası ile toprağı ve insanları canlandırıp hayat verdiği bu ilâhî lütfu “görmeyecekler mi?” Bunları görüp de hidâyet bulmayacaklar mı? Böylelikle basiretleri açılıp da Sırat-ı Müstakimi izlemeyecekler mi? Ancak körlük onlara baskın gelip gaflet kendilerini istila ettiğinden gerçek bir basiretle bunları göremezler. Onlar bunlara gafletle ve sadece alışkanlık üzere bakarlar. Bundan ötürü de bir türlü hayra iletilmeye muvaffak olamazlar.

Secde 32:28

28- Derler ki:“Eğer doğru söylüyorsanız (aramızdaki) bu hüküm ne zaman veirlecek?” 29- De ki:“Hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz ve onlara mühlet de verilmez.” 30- Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Çünkü onlar da beklemektedirler. 28. Kafirler, cehaletleri ve inatları yüzünden yalanlamalarına karşılık tehdit olundukları azabın acele gelmesini isteyerek “derler ki: Eğer” iddianızda “doğru söylüyorsanız” bize şunu söyleyin: Bizimle sizin aranızda iddianıza göre bize azap edilmek sureti ile hüküm verileceğini söylediğiniz “bu hüküm ne zaman olacak? 29. “De ki” Azaba uğrayacağınız ve hiçbir fayda sağlayamayacağınız “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Sizin bundan hiçbir faydanız olmayacaktır. Şâyet durumun sizin için kesin ve kaçınılmaz olduğu anlaşıldıktan sonra elden kaçırdıklarınızı telafi etmeniz için size süre verilse bunun belki açıklanabilir bir tarafı olur. Fakat bu hüküm günü geldi mi iş bitecektir ve artık sınanma ve imtihan diye bir şey kalmayacaktır. O nedenle de “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Çünkü o vakit gerçekleşecek iman, çaresizliğin getirdiği zorunlu bir imanıdır. “Onlara mühlet de verilmez.” Azapları ertelenmez. O nedenle de elden kaçırdıkları fırsatları telafi etme imkânını bulamayacaklardır. 30. Onların sana olan hitapları ve zulümleri böyle bir cahillik derecesine ve azabı çabuk isteme noktasına ulaştığına göre “artık onlardan yüz çevir ve” onların başına gelecek olanı “bekle!” Çünkü artık bu kaçınılmaz bir şeydir. Ama bunun belli bir süresi vardır. Bu süre geldi mi ne öne alınır, ne de geri bırakılır. “Çünkü onlar da” senin ölüp gitmeni “beklemektedirler.” Senin başına gelecek musibetleri gözetleyip dururlar. Fakat güzel âkıbet, takvâ sahiplerinin olacaktır. Secde Sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile- burada sona ermektedir. ***

Secde 32:29

28- Derler ki:“Eğer doğru söylüyorsanız (aramızdaki) bu hüküm ne zaman veirlecek?” 29- De ki:“Hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz ve onlara mühlet de verilmez.” 30- Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Çünkü onlar da beklemektedirler. 28. Kafirler, cehaletleri ve inatları yüzünden yalanlamalarına karşılık tehdit olundukları azabın acele gelmesini isteyerek “derler ki: Eğer” iddianızda “doğru söylüyorsanız” bize şunu söyleyin: Bizimle sizin aranızda iddianıza göre bize azap edilmek sureti ile hüküm verileceğini söylediğiniz “bu hüküm ne zaman olacak? 29. “De ki” Azaba uğrayacağınız ve hiçbir fayda sağlayamayacağınız “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Sizin bundan hiçbir faydanız olmayacaktır. Şâyet durumun sizin için kesin ve kaçınılmaz olduğu anlaşıldıktan sonra elden kaçırdıklarınızı telafi etmeniz için size süre verilse bunun belki açıklanabilir bir tarafı olur. Fakat bu hüküm günü geldi mi iş bitecektir ve artık sınanma ve imtihan diye bir şey kalmayacaktır. O nedenle de “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Çünkü o vakit gerçekleşecek iman, çaresizliğin getirdiği zorunlu bir imanıdır. “Onlara mühlet de verilmez.” Azapları ertelenmez. O nedenle de elden kaçırdıkları fırsatları telafi etme imkânını bulamayacaklardır. 30. Onların sana olan hitapları ve zulümleri böyle bir cahillik derecesine ve azabı çabuk isteme noktasına ulaştığına göre “artık onlardan yüz çevir ve” onların başına gelecek olanı “bekle!” Çünkü artık bu kaçınılmaz bir şeydir. Ama bunun belli bir süresi vardır. Bu süre geldi mi ne öne alınır, ne de geri bırakılır. “Çünkü onlar da” senin ölüp gitmeni “beklemektedirler.” Senin başına gelecek musibetleri gözetleyip dururlar. Fakat güzel âkıbet, takvâ sahiplerinin olacaktır. Secde Sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile- burada sona ermektedir. ***

Secde 32:30

28- Derler ki:“Eğer doğru söylüyorsanız (aramızdaki) bu hüküm ne zaman veirlecek?” 29- De ki:“Hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz ve onlara mühlet de verilmez.” 30- Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Çünkü onlar da beklemektedirler. 28. Kafirler, cehaletleri ve inatları yüzünden yalanlamalarına karşılık tehdit olundukları azabın acele gelmesini isteyerek “derler ki: Eğer” iddianızda “doğru söylüyorsanız” bize şunu söyleyin: Bizimle sizin aranızda iddianıza göre bize azap edilmek sureti ile hüküm verileceğini söylediğiniz “bu hüküm ne zaman olacak? 29. “De ki” Azaba uğrayacağınız ve hiçbir fayda sağlayamayacağınız “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Sizin bundan hiçbir faydanız olmayacaktır. Şâyet durumun sizin için kesin ve kaçınılmaz olduğu anlaşıldıktan sonra elden kaçırdıklarınızı telafi etmeniz için size süre verilse bunun belki açıklanabilir bir tarafı olur. Fakat bu hüküm günü geldi mi iş bitecektir ve artık sınanma ve imtihan diye bir şey kalmayacaktır. O nedenle de “hüküm günü kâfirlere imanları fayda sağlamaz.” Çünkü o vakit gerçekleşecek iman, çaresizliğin getirdiği zorunlu bir imanıdır. “Onlara mühlet de verilmez.” Azapları ertelenmez. O nedenle de elden kaçırdıkları fırsatları telafi etme imkânını bulamayacaklardır. 30. Onların sana olan hitapları ve zulümleri böyle bir cahillik derecesine ve azabı çabuk isteme noktasına ulaştığına göre “artık onlardan yüz çevir ve” onların başına gelecek olanı “bekle!” Çünkü artık bu kaçınılmaz bir şeydir. Ama bunun belli bir süresi vardır. Bu süre geldi mi ne öne alınır, ne de geri bırakılır. “Çünkü onlar da” senin ölüp gitmeni “beklemektedirler.” Senin başına gelecek musibetleri gözetleyip dururlar. Fakat güzel âkıbet, takvâ sahiplerinin olacaktır. Secde Sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile- burada sona ermektedir. ***

Ahzab 33:1

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. (Medine’de inmiştir. 73 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir. 3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

Ahzab 33:2

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. (Medine’de inmiştir. 73 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir. 3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

Ahzab 33:3

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. (Medine’de inmiştir. 73 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir. 3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

Ahzab 33:4

4- Allah, hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar, ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir. Allah, hakkı söyler ve doğru yola da O iletir. 5- Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yaptığınız hatalardan dolayı size bir günah yoktur; ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir). Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 4. Yüce Allah, kullarını gerçekle ilgisi olmayan sözleri dolayısı ile azarlamakta ve gerçeğin söyledikleri gibi olmadığını açıklamaktadır. Çünkü onların bu kabilden sözleri asılsız bir yalandır ve dinen çirkin birtakım hususlar, bu gibi sözlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Yüce Allah’ın takdir etmediği şeylerin var olduğunu ya da meydana geldiğini haber veren her tür konuşma hakkında geçerlidir. Ancak Yüce Allah, bunlar arasından şu hususları -bizzat meydana gelmiş olmaları ve açıklanmalarına ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısı ile- özellikle söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.” Böyle bir şey olmaz. O bakımdan sakın siz herhangi bir kimse için: Onun göğsünde iki kalp vardır, demeyesiniz. O takdirde sizler ilâhî hilkat hakkında yalan söylemiş olursunuz. Sizlerin hanımlarınıza: Sen benim için annemin sırtı gibisin yahut sen bana annem gibisin (haramsın) demek sureti ile “zıhâr yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır.” Allah, onları sizin anneleriniz kılmamıştır; çünkü kişinin annesi, ancak kendisini doğuran kadındır. Anne, kişi için hem haramlık, hem hürmet itibari ile kadınlar arasında en üstün değere sahip olandır. Hanım ise kişiye en helâl olan kadındır. Birbiri ile bu kadar zıt konumda olan iki kadının biri ötekine nasıl benzetilebilir? Böyle bir şey caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Aranızdan hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”(el-Mücadele, 58/2)“Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” Bu buyruktaki “evlâtlıklar” anlamına gelen “الأدعياء” kelimesi, kişinin kendisinden olmadığı halde çocuğu olduğunu iddia ettiği yahut onu evlatlık edinmiş olması sebebi ile kendisine nispet edilen çocuk demektir. Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında bu vardır. Yüce Allah, bu uygulamayı iptal edip ortadan kaldırmayı murat ettiğinden öncelikle bunun çirkinliğini ve böyle bir iddianın batıl ve yalan olduğunu açıklamıştır. Batıl ve yalan olan hiçbir şeyin ise Allah’ın şeriatında yeri yoktur. O nedenle Allah’ın kullarının da böyle bir vasfı kazanmamaları gerekir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah, sizden olmadığı halde kendinize ait olduğunu ileri sürdüğünüz yahut size nispet edilen çocukları, sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Sizin gerçek evlâtlarınız, sizden doğanlar, sizden olanlardır. Kendinize nispet ettiğiniz ama başkalarından olma olan çocuklara gelince bunlar, sizin kendi öz çocuklarınız gibi olamazlar. “Bunlar” sizin evlâtlıklar hakkında söylediğiniz: Bu filanın oğludur, yahut Onun babası falandır, şeklindeki sözleriniz “ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir.” Yani bunun aslı da hiçbir anlamı da yoktur. “Allah, hakkı söyler.” Kesin doğru ve gerçek olanı bildirir. Bundan dolayı O, size buyrukları ve şeriati ile buna uymanızı emretmiştir. O’nun sözü de haktır, şeriati de haktır. Batıl olan söz ve fiiller ise hiçbir şekilde ona nispet edilemez. Bunların, O’nun hidâyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü O, ancak dosdoğru ve hak olan yollara iletir. Her ne kadar iyi kötü hepsi O’nun meşîeti ile meydana gelmiş olsa da bu böyledir. Çünkü O’nun meşîeti hayır ve şer namına var olan her bir şeyi kuşatacak şekilde umumidir. Daha sonra Yüce Allah, onlara batıl iddiaları ihtiva eden önceki hallerini açıkça terk etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 5. “Onları” yani evlat edindiğiniz kimseleri onların gerçek “babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha âdildir.” Daha doğru ve daha uygundur. “Eğer” gerçek “babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Yani bunlar, Allah’ın dininde sizin kardeşleriniz ve bu yolla sizin dostlarınız olan kimselerdir. O bakımdan onları gerçek iman kardeşliği ile ve bu esas üzere dostlukla çağırın. Onları evlat edinenlere nispet ederek çağırmayı terk etmek, kesin bir emirdir ve böyle bir şey yapmak caiz değildir. Öz babalarına nispet ederek çağırmaya gelince eğer babalarının kim oldukları biliniyor ise onlara nispet edilerek çağırılmalıdırlar. Şâyet babalarının kim oldukları bilinmiyor ise onlar hakkında bilinenle yetinilmelidir. Bu ise din kardeşliği ve din üzere dostluktur. Sakın babalarını bilmeyişiniz, onları kendilerini evlat edinenlere nispet ederek çağırmanıza mazeret olur, zannetmeyesin. Çünkü bu konudaki sakınca, bu bilmeyiş ile ortadan kalkmaz. Sizden herhangi bir kimse dili sürçüp yanlışlıkla “yaptığınız hatalardan dolayı” onu evlat edinen kimseye nispet edip çağırması sebebi ile “size bir günah yoktur.” Bundan dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Yahut gerçekte babası olmamakla birlikte zahiren babası olduğu bilinen kimseye nispet ederek o şahsı çağıracak olursanız, hata ile olması halinde, bunda bir vebal yoktur. “Ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir).” Kasten caiz olmayan sözleri söylemenizden ötürü sizi sorumlu tutacaktır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Günahlarınızı bağışlamış ve size merhamet etmiştir. Çünkü geçmişte yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Yaptığınız hataları da müsamaha ile karşılamıştır. Din ve dünyanızı ıslah eden hükümleri sizlere açıklaması da size olan merhametindendir. Bu sebeple Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

Ahzab 33:5

4- Allah, hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar, ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir. Allah, hakkı söyler ve doğru yola da O iletir. 5- Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yaptığınız hatalardan dolayı size bir günah yoktur; ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir). Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 4. Yüce Allah, kullarını gerçekle ilgisi olmayan sözleri dolayısı ile azarlamakta ve gerçeğin söyledikleri gibi olmadığını açıklamaktadır. Çünkü onların bu kabilden sözleri asılsız bir yalandır ve dinen çirkin birtakım hususlar, bu gibi sözlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Yüce Allah’ın takdir etmediği şeylerin var olduğunu ya da meydana geldiğini haber veren her tür konuşma hakkında geçerlidir. Ancak Yüce Allah, bunlar arasından şu hususları -bizzat meydana gelmiş olmaları ve açıklanmalarına ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısı ile- özellikle söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.” Böyle bir şey olmaz. O bakımdan sakın siz herhangi bir kimse için: Onun göğsünde iki kalp vardır, demeyesiniz. O takdirde sizler ilâhî hilkat hakkında yalan söylemiş olursunuz. Sizlerin hanımlarınıza: Sen benim için annemin sırtı gibisin yahut sen bana annem gibisin (haramsın) demek sureti ile “zıhâr yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır.” Allah, onları sizin anneleriniz kılmamıştır; çünkü kişinin annesi, ancak kendisini doğuran kadındır. Anne, kişi için hem haramlık, hem hürmet itibari ile kadınlar arasında en üstün değere sahip olandır. Hanım ise kişiye en helâl olan kadındır. Birbiri ile bu kadar zıt konumda olan iki kadının biri ötekine nasıl benzetilebilir? Böyle bir şey caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Aranızdan hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”(el-Mücadele, 58/2)“Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” Bu buyruktaki “evlâtlıklar” anlamına gelen “الأدعياء” kelimesi, kişinin kendisinden olmadığı halde çocuğu olduğunu iddia ettiği yahut onu evlatlık edinmiş olması sebebi ile kendisine nispet edilen çocuk demektir. Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında bu vardır. Yüce Allah, bu uygulamayı iptal edip ortadan kaldırmayı murat ettiğinden öncelikle bunun çirkinliğini ve böyle bir iddianın batıl ve yalan olduğunu açıklamıştır. Batıl ve yalan olan hiçbir şeyin ise Allah’ın şeriatında yeri yoktur. O nedenle Allah’ın kullarının da böyle bir vasfı kazanmamaları gerekir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah, sizden olmadığı halde kendinize ait olduğunu ileri sürdüğünüz yahut size nispet edilen çocukları, sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Sizin gerçek evlâtlarınız, sizden doğanlar, sizden olanlardır. Kendinize nispet ettiğiniz ama başkalarından olma olan çocuklara gelince bunlar, sizin kendi öz çocuklarınız gibi olamazlar. “Bunlar” sizin evlâtlıklar hakkında söylediğiniz: Bu filanın oğludur, yahut Onun babası falandır, şeklindeki sözleriniz “ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir.” Yani bunun aslı da hiçbir anlamı da yoktur. “Allah, hakkı söyler.” Kesin doğru ve gerçek olanı bildirir. Bundan dolayı O, size buyrukları ve şeriati ile buna uymanızı emretmiştir. O’nun sözü de haktır, şeriati de haktır. Batıl olan söz ve fiiller ise hiçbir şekilde ona nispet edilemez. Bunların, O’nun hidâyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü O, ancak dosdoğru ve hak olan yollara iletir. Her ne kadar iyi kötü hepsi O’nun meşîeti ile meydana gelmiş olsa da bu böyledir. Çünkü O’nun meşîeti hayır ve şer namına var olan her bir şeyi kuşatacak şekilde umumidir. Daha sonra Yüce Allah, onlara batıl iddiaları ihtiva eden önceki hallerini açıkça terk etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 5. “Onları” yani evlat edindiğiniz kimseleri onların gerçek “babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha âdildir.” Daha doğru ve daha uygundur. “Eğer” gerçek “babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Yani bunlar, Allah’ın dininde sizin kardeşleriniz ve bu yolla sizin dostlarınız olan kimselerdir. O bakımdan onları gerçek iman kardeşliği ile ve bu esas üzere dostlukla çağırın. Onları evlat edinenlere nispet ederek çağırmayı terk etmek, kesin bir emirdir ve böyle bir şey yapmak caiz değildir. Öz babalarına nispet ederek çağırmaya gelince eğer babalarının kim oldukları biliniyor ise onlara nispet edilerek çağırılmalıdırlar. Şâyet babalarının kim oldukları bilinmiyor ise onlar hakkında bilinenle yetinilmelidir. Bu ise din kardeşliği ve din üzere dostluktur. Sakın babalarını bilmeyişiniz, onları kendilerini evlat edinenlere nispet ederek çağırmanıza mazeret olur, zannetmeyesin. Çünkü bu konudaki sakınca, bu bilmeyiş ile ortadan kalkmaz. Sizden herhangi bir kimse dili sürçüp yanlışlıkla “yaptığınız hatalardan dolayı” onu evlat edinen kimseye nispet edip çağırması sebebi ile “size bir günah yoktur.” Bundan dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Yahut gerçekte babası olmamakla birlikte zahiren babası olduğu bilinen kimseye nispet ederek o şahsı çağıracak olursanız, hata ile olması halinde, bunda bir vebal yoktur. “Ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir).” Kasten caiz olmayan sözleri söylemenizden ötürü sizi sorumlu tutacaktır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Günahlarınızı bağışlamış ve size merhamet etmiştir. Çünkü geçmişte yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Yaptığınız hataları da müsamaha ile karşılamıştır. Din ve dünyanızı ıslah eden hükümleri sizlere açıklaması da size olan merhametindendir. Bu sebeple Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

Ahzab 33:6

6- Peygamber, mü’minler için kendi canlarından önce gelir. Onun hanımları da onların analarıdır. Akrabalar da Allah’ın Kitabı gereğince birbirlerine (varis olmaya) diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha layıktırlar. Ancak dostlarınıza (vasiyette bulunarak) iyilikte bulunmanız müstesnâ. Bunlar, Kitapta yazılmıştır. 6. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in durumunu ve mertebesini kendisi vasıtası ile anlayacakları ve böylece bu durumuna ve mertebesine uygun olarak ona muamele edecekleri bir haber vermektedir:“Peygamber mü’minler için kendi canlarından önce gelir.” İnsana en yakın ve sahip olduğu en ileri şey, canıdır. İşte Allah Rasûlü mü’min için canından önce gelir. Çünkü o, kendilerine samimiyetle öğüt vermiş, iyiliklerini istemiş, onlara şefkat ve merhamet göstermiştir. Bütün mahlukat arasında onlara en merhametli ve en şefkatli olan odur. Allah Rasûlü’nün onlar üzerindeki lütuf ve ihsanı herkesten daha çoktur. Onlara zerre ağırlığınca bir hayır ulaşmışsa, zerre ağırlığınca bir kötülük de onlardan uzaklaşmışsa bu, ancak onun vasıtası ile olmuştur. O nedenle onlara düşen görev, nefislerinin istekleri yahut herhangi bir insanın isteği, Allah Rasûlünün isteği ile çatışacak olursa Allah Rasûlünün isteğine öncelik tanımaktır. Kim olursa olsun başkasının sözü ile Allah Rasûlünün sözüne karşı çıkmamalı, onun uğrunda canlarını, mallarını ve evlatlarını feda edebilmeli, bütün varlıklardan daha çok onu sevmeli, o buyurmadıkça kendileri bir söz söylememeli ve onun önüne geçmemelidirler. O sallallahu aleyhi ve sellem -bazı ashabın kıraatinde de olduğu gibi- mü’minlerin babasıdır. Tıpkı bir babanın evladını yetiştirmesi gibi ashabını yetiştirmiştir. Böyle bir babalığın sonucu da onun hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmasıdır. Yani hürmet, onlarla evlenmenin haram oluşu ve onlara saygı gösterme noktasında anneleri gibidirler. Ancak halvet ve mahremiyet bundan müstesnadır. Bu ifadeler, sanki ileride gelecek olan ve daha önceleri “Muhammed oğlu Zeyd” diye anılan Zeyd b. Harise’nin kıssasına dair bir mukaddime gibidir. Nitekim Yüce Allah:“Muhammed sizin adamlarınızdan hiç kimsenin babası değildir.”(el-Ahzab, 33/40) buyruğu ile Zeyd’in Peygamber’le nesep bağını ve ona nispet edilmesini kesip atmıştır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de bütün mü’minlerin Allah Rasûlünün evlâtları durumunda olduğunu haber vermektedir. Bu konuda kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Onlardan herhangi bir kimse ona neseben nispet edilmese bile hiç şüphesiz aralarındaki iman bağı kopmaz. O bakımdan hiç kimse üzülmesin. Allah Rasûlünün hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmalarının bir sonucu olarak onların, Peygamber’den sonra herhangi bir kimse tarafından nikahlanmaları helâl değildir. Nitekim Yüce Allah, şu buyruğunda da bu gerçeği açıkça ifade etmektedir:“... onun ardından zevcelerini nikâhlamanız da sizin için ebediyyen olacak bir şey değildir.”(el-Ahzâb, 33/53)“Akrabalar” uzak ya da yakın olsunlar “Allah’ın Kitabı” yani hükmü “gereğince birbirlerine (varis olmaya) diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha layıktırlar.” Sözü geçen bu mü’min akrabalar ister muhacir olsunlar, ister muhacir olmasınlar “zevi’l-erhâm” diye bilinen yakın akrabalardır ve mirasta daha önce gelirler. Akrabalar birbirlerine mirasçı olur ve birbirlerine iyilikte bulunurlar. Onların bu yakınlıkları da anlaşma ile yapılan akrabalık ve yardımlaşma bağlarından ve evlâtlıklardan önce gelir. Nitekim bunlar, daha önceleri bu sebepler dolayısı ile “zevi’l-erham” diye bilinen yakın akrabalardan ayrı olarak mirasçı oluyorlardı. İşte bu mirasçılık bağını Yüce Allah, bu buyrukla koparmakta ve mirası -bir lütuf ve hikmeti olarak- akrabalara tahsis etmektedir. Çünkü durum, eski âdet üzere devam edecek olsa idi akrabaları mirastan mahrum etmek için pek çok fesat ve kötülükler baş gösterir ve hilelere başvurulurdu. Bu âyet-i kerime, veli gereke bütün konularda -nikah veliliği, mal ve benzeri hususlardaki velilik gibi- “zevi’l-erham”ın veliliğinin söz konusu olacağına da delildir. “Ancak dostlarınıza (vasiyette bulunarak) iyilikte bulunmanız müstesnâ.” Onlara Yüce Allah tarafından tespit edilmiş farz bir hisse ve bir hak yoktur. Bu iyilik, sizin kendi isteğinizle olacak bir şeydir. Dilerseniz siz, bunu bir bağış olarak yapabilirsiniz ve bir iyilik olarak onlara malınızdan verebilirsiniz. “Bunlar” sözü edilen hükümler “Kitapta yazılmıştır.” Allah, bunu yazılı olarak tespit ve takdir etmiştir. Bunun yerine gelmesi kaçınılmazdır.

Ahzab 33:7

7- Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet, Biz onlardan sağlam bir söz almıştık. 8- Bu, Allah'ın doğru sözlü kimselerin doğruluklarını sorgulaması içindir. O, kâfirler için de can yakıcı bir azap hazırlamıştır. 7. Yüce Allah, genel olarak bütün peygamberlerden ve özellikle de burada sözü edilen beş peygamberden oluşan “ulu’l-azm” diye bilinen (azim sahibi) peygamberlerden oldukça sağlam ve pekiştirilmiş bir söz almış olduğunu haber vermektedir. Bu ise Allah’ın dinini gereği gibi uygulamak ve yolunda cihad etmek üzere alınmış bir sözdür. Önceki peygamberler bu yolda ilerlemişlerdir. Bu, onların efendileri ve en faziletlileri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik sona erinceye kadar böylece devam etmiştir. Allah, bu buyrukta da bütün insanlara bu peygamberlere uymalarını emretmektedir. 8. Yüce Allah, peygamberleri de onlara tâbi olanları da bu sağlam sözün gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirip getirmediklerine, bu sözlerine sadık kalıp kalmadıklarına dair sorgulayacaktır. Samimi olarak bağlı kalmışlarsa onları Naim cennetleri ile mükâfatlandıracaktır. Eğer kâfir olmuşlarsa onları can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a vermiş oldukları sözde, içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.”(el-Ahzâb, 33/22)

Ahzab 33:8

7- Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet, Biz onlardan sağlam bir söz almıştık. 8- Bu, Allah'ın doğru sözlü kimselerin doğruluklarını sorgulaması içindir. O, kâfirler için de can yakıcı bir azap hazırlamıştır. 7. Yüce Allah, genel olarak bütün peygamberlerden ve özellikle de burada sözü edilen beş peygamberden oluşan “ulu’l-azm” diye bilinen (azim sahibi) peygamberlerden oldukça sağlam ve pekiştirilmiş bir söz almış olduğunu haber vermektedir. Bu ise Allah’ın dinini gereği gibi uygulamak ve yolunda cihad etmek üzere alınmış bir sözdür. Önceki peygamberler bu yolda ilerlemişlerdir. Bu, onların efendileri ve en faziletlileri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik sona erinceye kadar böylece devam etmiştir. Allah, bu buyrukta da bütün insanlara bu peygamberlere uymalarını emretmektedir. 8. Yüce Allah, peygamberleri de onlara tâbi olanları da bu sağlam sözün gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirip getirmediklerine, bu sözlerine sadık kalıp kalmadıklarına dair sorgulayacaktır. Samimi olarak bağlı kalmışlarsa onları Naim cennetleri ile mükâfatlandıracaktır. Eğer kâfir olmuşlarsa onları can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a vermiş oldukları sözde, içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.”(el-Ahzâb, 33/22)

Ahzab 33:9

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı. 9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

Ahzab 33:10

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı. 9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

Ahzab 33:11

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı. 9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

Ahzab 33:12

12- O vakit münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar da:“Allah ve Rasûlü bize aldatmacadan başka bir şey vaat etmemiştir” diyorlardı. 12. İşte orada münafıkların münafıklığı ve içlerinde gizleyip sakladıkları da açıkça ortaya çıkmış oldu. Zorluk ve şiddet zamanlarında münafıkların âdeti de budur. Münafığın bu durumda imanı sebat göstermez. Olaylara ve hali hazırdaki duruma kısır aklı ile bakar ve bunun neticesinde sahip olduğu zanların doğru olacağını zanneder.

Ahzab 33:13

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:14

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:15

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:16

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:17

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:18

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:19

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:20

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:21

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:22

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:23

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:24

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:25

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:26

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:27

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir. 13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz. 14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir. 15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?! 16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. “(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez. 17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar. 18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler. 19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır. 20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de. 21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder. 22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.” 23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir. 24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir. 25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. 26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.” 27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

Ahzab 33:28

28- Ey Peygamber! Hanımlarına de ki:“Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size (dünya malından) vereyim ve sizi güzel bir şekilde bırakayım/boşayayım.” 29- “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız (şunu bilin ki) Allah, içinizden ihsan/iyilik sahiplerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 28. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları kıskançlık hususunda bir araya gelip ondan her zaman için güç yetiremeyeceği nafakalar istediler. Bu isteklerini ısrarla sürmeleri, Allah Rasûlü’ne ağır gelmeye başladı. Nihâyet onlara yaklaşmamak üzere bir ay süre ile yemin (îlâ) etti. Yüce Allah, işi Rasûlünün lehine kolaylaştırmak, hanımlarının derecelerini yükseltmek, ecirlerini eksilten her bir hususu onlardan uzaklaştırmak istediğinden, Rasûlüne hanımlarına şu haberi vermesini emir buyurdu:“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız” Bundan başka bir şey istemiyorsanız, artık dünyalığın varlığı sizi hoşnut ediyor ve dünyalığa sahip olmamak da sizi kızdırıyor ise -bu durumda kalmaya devam ettiğiniz sürece- benim sizlere ihtiyacım yoktur. O nedenle “gelin size” yanımdaki dünyalıktan bir şeyler “vereyim ve sizi” kızmaksızın, incitmeksizin “güzellikle serbest bırakayım” rahat bir kalple ve gönül hoşluğu ile durum istenmeyen noktaya varmadan önce sizi boşayayım. 29. “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız” şâyet sizin maksadınız ve nihaî amacınız bunlar ise Allah’ın rızası, Rasûlünün hoşnutluğu ve cenneti elde etmeniz halinde dünyaların genişliğine veya darlığına, zorluğuna ve kolaylığına aldırmayacaksınız; Allah Rasûlünün kolaylıkla size verebileceği şeylere kanaat edip onu sıkıntıya sokacak isteklerde bulunmayacak iseniz “(şunu bilin ki) Allah, içinizden ihsan/iyilik sahiplerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” Onlara ihsan vasfına sahip olmaları dolayısı ile ecir verecektir. Çünkü ecri gerektiren sebep budur. Yoksa sırf Allah Rasûlünün hanımları oldukları için ecir sahibi olamazlar. Tek başına bu, ecir almak için yeterli değildir. Hatta ihsan bulunmaması halinde bunun hiçbir faydası olmaz. Allah Rasûlü, bu hususta onları istediklerini seçmekte serbest bıraktı. Biri bile hariç kalmadan hepsi de Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu seçtiler. Hiç kimse bu konuda farklı bir tavır almadı. Allah hepsinden razı olsun. Onların bu şekilde tercihte bulunmak üzere serbest bırakılmalarının bir çok faydaları vardır: 1. Hanımlarının dünyevî isteklerinin fazlalaşarak ona ağır gelmesinin istenmemesi sureti ile Allah Rasûlü’ne gösterilen önemin ve hassasiyetin ortaya konması. 2. Böyle bir tercihte bulunma serbestliği verilmek sureti ile hanımlarının haklarının yükünden ve sorumluluğundan kurtulması ve bu konuda tam bir hürriyete sahip olması, isterse verip isterse vermeme serbestisine sahip olması:“Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde Peygamber için hiçbir vebal yoktur.”(el-Ahzâb, 33/22) 3. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları arasında eğer dünyayı Allah’a, Rasûlüne ve âhiret yurduna tercih edenler bulunacak olsaydı, onun böylelerinden ve onlarla birlikte olmaktan kurtarılması. 4. Hanımlarının günahtan, Allah ve Rasûlünü gazaplandıran hususlardan yana selamette olmalarının sağlanması. Çünkü Yüce Allah, böyle bir tercihte bulunma imkânını vermekle onların, Allah Rasûlüne karşı tavır almalarının -ki bu da onun Rabbinin gazaplanmasına ve cezalandırmasına sebep teşkil eden bir husustur- sonunu getirmiştir. 5. Hanımlarının üstünlüklerinin ve derecelerinin yüceliğinin ortaya konması; Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu dünyaya ve dünyalıklara tercih ederek, bunları arzulayıp esas maksat olarak görmeleri dolayısı ile ne kadar yüce hedeflere doğru ilerlemeye gayret gösterdiklerinin açığa çıkarılması. 6. Böyle bir tercih ile cennetteki en üstün derecelere ulaşmak için tercih edilmesi gereken sebebi tercih edebilecek durumda olduklarının ve hem dünyada hem de âhirette Peygamber’in hanımı olmaya layık olduklarının ortaya çıkması. 7. Peygamber ile hanımları arasındaki yakınlığın ortaya çıkması. Şüphesiz Peygamber en mükemmel insandır. Yüce Allah, hanımlarının da kâmil, mükemmel, tertemiz ve ak-pak olmalarını murat etmiştir:“İyi ve temiz kadınlar iyi ve temiz erkeklere, iyi ve temiz erkekler de iyi ve temiz kadınlara yakışır.”(en-Nur, 24/26) 8. Böyle bir tercih hakkı tanınmasının, kalbi huzura kavuşturan, gönlü rahatlatan, onların hırs ve tamahlarını gideren, kalbin huzursuzlanıp kederlere ve üzüntülere boğulmasını gerektiren razı olmayışı ortadan kaldırarak kanaat sahibi olmayı sağlaması. 9. Onların böyle bir tercihte bulunmaları, ecirlerinin artıp kat kat çoğalmasına ve onların hiçbir kadının ulaşamayacağı bir mertebeye ulaşmalarına vesiledir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ahzab 33:29

28- Ey Peygamber! Hanımlarına de ki:“Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size (dünya malından) vereyim ve sizi güzel bir şekilde bırakayım/boşayayım.” 29- “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız (şunu bilin ki) Allah, içinizden ihsan/iyilik sahiplerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 28. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları kıskançlık hususunda bir araya gelip ondan her zaman için güç yetiremeyeceği nafakalar istediler. Bu isteklerini ısrarla sürmeleri, Allah Rasûlü’ne ağır gelmeye başladı. Nihâyet onlara yaklaşmamak üzere bir ay süre ile yemin (îlâ) etti. Yüce Allah, işi Rasûlünün lehine kolaylaştırmak, hanımlarının derecelerini yükseltmek, ecirlerini eksilten her bir hususu onlardan uzaklaştırmak istediğinden, Rasûlüne hanımlarına şu haberi vermesini emir buyurdu:“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız” Bundan başka bir şey istemiyorsanız, artık dünyalığın varlığı sizi hoşnut ediyor ve dünyalığa sahip olmamak da sizi kızdırıyor ise -bu durumda kalmaya devam ettiğiniz sürece- benim sizlere ihtiyacım yoktur. O nedenle “gelin size” yanımdaki dünyalıktan bir şeyler “vereyim ve sizi” kızmaksızın, incitmeksizin “güzellikle serbest bırakayım” rahat bir kalple ve gönül hoşluğu ile durum istenmeyen noktaya varmadan önce sizi boşayayım. 29. “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız” şâyet sizin maksadınız ve nihaî amacınız bunlar ise Allah’ın rızası, Rasûlünün hoşnutluğu ve cenneti elde etmeniz halinde dünyaların genişliğine veya darlığına, zorluğuna ve kolaylığına aldırmayacaksınız; Allah Rasûlünün kolaylıkla size verebileceği şeylere kanaat edip onu sıkıntıya sokacak isteklerde bulunmayacak iseniz “(şunu bilin ki) Allah, içinizden ihsan/iyilik sahiplerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” Onlara ihsan vasfına sahip olmaları dolayısı ile ecir verecektir. Çünkü ecri gerektiren sebep budur. Yoksa sırf Allah Rasûlünün hanımları oldukları için ecir sahibi olamazlar. Tek başına bu, ecir almak için yeterli değildir. Hatta ihsan bulunmaması halinde bunun hiçbir faydası olmaz. Allah Rasûlü, bu hususta onları istediklerini seçmekte serbest bıraktı. Biri bile hariç kalmadan hepsi de Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu seçtiler. Hiç kimse bu konuda farklı bir tavır almadı. Allah hepsinden razı olsun. Onların bu şekilde tercihte bulunmak üzere serbest bırakılmalarının bir çok faydaları vardır: 1. Hanımlarının dünyevî isteklerinin fazlalaşarak ona ağır gelmesinin istenmemesi sureti ile Allah Rasûlü’ne gösterilen önemin ve hassasiyetin ortaya konması. 2. Böyle bir tercihte bulunma serbestliği verilmek sureti ile hanımlarının haklarının yükünden ve sorumluluğundan kurtulması ve bu konuda tam bir hürriyete sahip olması, isterse verip isterse vermeme serbestisine sahip olması:“Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde Peygamber için hiçbir vebal yoktur.”(el-Ahzâb, 33/22) 3. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları arasında eğer dünyayı Allah’a, Rasûlüne ve âhiret yurduna tercih edenler bulunacak olsaydı, onun böylelerinden ve onlarla birlikte olmaktan kurtarılması. 4. Hanımlarının günahtan, Allah ve Rasûlünü gazaplandıran hususlardan yana selamette olmalarının sağlanması. Çünkü Yüce Allah, böyle bir tercihte bulunma imkânını vermekle onların, Allah Rasûlüne karşı tavır almalarının -ki bu da onun Rabbinin gazaplanmasına ve cezalandırmasına sebep teşkil eden bir husustur- sonunu getirmiştir. 5. Hanımlarının üstünlüklerinin ve derecelerinin yüceliğinin ortaya konması; Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu dünyaya ve dünyalıklara tercih ederek, bunları arzulayıp esas maksat olarak görmeleri dolayısı ile ne kadar yüce hedeflere doğru ilerlemeye gayret gösterdiklerinin açığa çıkarılması. 6. Böyle bir tercih ile cennetteki en üstün derecelere ulaşmak için tercih edilmesi gereken sebebi tercih edebilecek durumda olduklarının ve hem dünyada hem de âhirette Peygamber’in hanımı olmaya layık olduklarının ortaya çıkması. 7. Peygamber ile hanımları arasındaki yakınlığın ortaya çıkması. Şüphesiz Peygamber en mükemmel insandır. Yüce Allah, hanımlarının da kâmil, mükemmel, tertemiz ve ak-pak olmalarını murat etmiştir:“İyi ve temiz kadınlar iyi ve temiz erkeklere, iyi ve temiz erkekler de iyi ve temiz kadınlara yakışır.”(en-Nur, 24/26) 8. Böyle bir tercih hakkı tanınmasının, kalbi huzura kavuşturan, gönlü rahatlatan, onların hırs ve tamahlarını gideren, kalbin huzursuzlanıp kederlere ve üzüntülere boğulmasını gerektiren razı olmayışı ortadan kaldırarak kanaat sahibi olmayı sağlaması. 9. Onların böyle bir tercihte bulunmaları, ecirlerinin artıp kat kat çoğalmasına ve onların hiçbir kadının ulaşamayacağı bir mertebeye ulaşmalarına vesiledir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ahzab 33:30

30- Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa ona azabı iki kat verilir. Bu, Allah’a göre pek kolaydır. 31- Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih amel işlerse, biz de ona mükafatını iki kat veririz. Üstelik biz ona bitmez tükenmez bir rızık hazırlamışızdır. 30-31. Müminlerin anneleri Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ettikten sonra Yüce Allah onların mükâfatlarının da günah ve -şâyet bunu gerektirecek bir iş yapacak olurlarsa- veballerinin de kat kat artırılacağını söz konusu etmektedir ki vebalden sakınmaları ve Yüce Allah’a olan şükürleri daha bir artsın. O bakımdan Yüce Allah, onlardan apaçık bir hayasızlıkta bulunanların iki kat azaba uğratılacaklarını belirtmektedir. “Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve” az ya da çok “salih amel işlerse, biz de ona mükafatını iki kat veririz.” Başkasına verdiğimizin iki mislini veririz. “Üstelik biz ona bitmez tükenmez bir rızık” olan cenneti “hazırlamışızdır.” Onlar da Allah’a ve Rasûlüne itaat ettiler, salih amel işlediler. Böylelikle onların iki kat mükâfat alacakları da bilinmiş oldu.

Ahzab 33:31

30- Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa ona azabı iki kat verilir. Bu, Allah’a göre pek kolaydır. 31- Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih amel işlerse, biz de ona mükafatını iki kat veririz. Üstelik biz ona bitmez tükenmez bir rızık hazırlamışızdır. 30-31. Müminlerin anneleri Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ettikten sonra Yüce Allah onların mükâfatlarının da günah ve -şâyet bunu gerektirecek bir iş yapacak olurlarsa- veballerinin de kat kat artırılacağını söz konusu etmektedir ki vebalden sakınmaları ve Yüce Allah’a olan şükürleri daha bir artsın. O bakımdan Yüce Allah, onlardan apaçık bir hayasızlıkta bulunanların iki kat azaba uğratılacaklarını belirtmektedir. “Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve” az ya da çok “salih amel işlerse, biz de ona mükafatını iki kat veririz.” Başkasına verdiğimizin iki mislini veririz. “Üstelik biz ona bitmez tükenmez bir rızık” olan cenneti “hazırlamışızdır.” Onlar da Allah’a ve Rasûlüne itaat ettiler, salih amel işlediler. Böylelikle onların iki kat mükâfat alacakları da bilinmiş oldu.

Ahzab 33:32

32- Ey Peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı kimselerseniz, sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır. Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin. 33- Evlerinize bağlı olun. Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. 34- Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır. 32. “Ey Peygamber hanımları!” Bu onların tümüne bir hitaptır. “Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı” Allah’tan korkup sakınan “kimselerseniz” ki sizler bu yolla diğer kadınlardan üstünsünüz ve takvanız sayesinde hiçbir kadın size erişemez. O bakımdan bütün yol ve maksatları ile takvânızı kemale erdirin. Bundan dolayı Yüce Allah, onları harama ulaştıran yolları kapamaya irşad ederek şöyle buyurmaktadır:“sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin.” Yani namahrem erkeklerle konuşurken yahut onların işitecekleri şekilde söz söylerken, sözlerinizi yumuşatmayın, ince ve yumuşak konuşmayın. “sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır.” Yani kalbinde harama arzu duyma hastalığı bulunan kimse, böyle bir umuda kapılmaya hazırdır. O, kendisini harekete geçirecek asgari bir etkeni gözetler. Çünkü böylesinin kalbi sağlıklı değildir. Çünkü sağlıklı olan kalpte Allah’ın haram kıldığı şeye karşı arzu bulunmaz. Sebepler, sağlamlığı dolayısı ile ve bu tür hastalıktan uzak bulunduğu için o kalbi hemen hemen hiç eğri yollara düşüremez, o yönde harekete geçiremez. Sağlıklı kalbin katlanabildiği şeylere katlanamayan ve onların sabrettikleri şeylere sabredemeyen hastalıklı kalpler ise böyle değildir. Hastalıklı bir kalp, kendisini harama çağıran ve bu türden var olan asgari bir sebebin dahi çağrısını kabul eder ve ona karşı en ufak bir direnç göstermez. İşte bu da araçların, amaçların hükmünü aldıklarına delildir. Aslı itibari ile yumuşak bir edâ ile konuşmak mubahtır. Fakat o, harama götüren bir yol olunca yasaklanır. Bundan dolayı da kadının erkeklerle konuşması halinde onlara karşı sözlerini yumuşatmaması gerekir. Yumuşak söz söylemeleri yasaklandığından dolayı onların, kaba ve sert söz söylemekle emrolunduklarını zannedecek kimseler olabileceğinden dolayı böyle bir yanlış kanaati ortadan kaldırmak üzere de Yüce Allah:“Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin” buyurmaktadır. Yani sözleriniz yumuşak ve edâlı olmadığı gibi kaba ve sert de olmasın, demektir. Burada Yüce Allah’ın:“sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin” buyurarak “yumuşak söz söylemeyin” buyurmadığına dikkat edelim. Çünkü burada yasaklanan şey, kadının erkeğe karşı yumuşaklık, itaat ve eziklik hissettirecek türden bir yumuşak konuşmadır. Bu şekilde bir kadına karşı ümit duyulur. Oysa yumuşaklık, itaat ve ezikliğin söz konusu olmadığı yumuşak söz söyleyen kadının durumu böyle değildir. Hatta bu şekilde konuşan, bir bakıma hasmına karşı üstün ve ona baskın durumunda dahi olabilir. Bu şekilde konuşan kimseye karşı hasmının herhangi bir ümit beslemesi de söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlünü böyle bir yumuşaklık gösterdiği için överek şöyle buyurmuştur:“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.”(Âli İmran, 3/159) Yine Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selâm olsun- da şöyle buyurmuştur:“İkiniz Firavun’a gidin. Çünkü o haddini aşmıştır. Ona yumuşak söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar.”(Tâ-Hâ, 20/43-44)“Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır” buyruğu, Allah’ın mahrem yerin korunmasına dair emri, mahrem yerini koruyanları övmesi ve zinaya yaklaşmayı da yasaklaması ile birlikte değerlendirildiğinde şu anlaşılır: Kişi kendisinde böyle bir hâl görür, hoşuna gidecek kimsenin sözlerini işittiği yahut bu tür bir hal gördüğü vakit haram fiili işlemeye karşı içinde bir meyil sezerse, ümit ve arzularının harama yönelik olduklarını anlarsa bunun bir hastalık olduğunu bilmelidir. O nedenle de böyle bir hastalığı yenmeye, aşağılık duyguların kökünü kazımaya olanca gayretini göstermeli, bu tehlikeli hastalıktan kurtulmak için nefsine karşı cihad etmeli, Yüce Allah’tan kendisini korumasını ve bu konuda kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Bunun da “mahrem yerini haramdan koruma” emrinin bir parçası olduğunu bilmelidir. 33. “Evlerinize bağlı olun.” Çünkü böylesi sizin için daha selametlidir ve bu yolla daha iyi korunursunuz. “Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın.” Yani süslenerek yahut koku sürünerek, bilgi sahibi olmayan ve dine bağlılıkları da bulunmayan cahiliye mensuplarının âdeti üzere çokça dışarı çıkmayın. Bütün bunlar ise kötülüğü ve onun sebeplerini bertaraf etmek içindir. Yüce Allah, onlara genel olarak takvâyı ve takvânın -özellikle hanımların ihtiyaç duyduğu- bazı bölümlerini emrettikten sonra itaati özellikle de herkesin kendilerine zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu namaz ve zekâtı emretti ki bunlar ibadetlerin en büyüğü ve itaatlerin en üstünüdür. Namaz kılmak mabuda ihlasla yönelmektir. Zekâtta ise kullara iyilik yapmak söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah, onlara genel olarak itaati emrederek:“Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin” buyurmaktadır. Allah ve Rasûlünün ister farz olarak ister müstehap olarak emrettiği bütün buyruklar, Allah’a ve Rasûlüne itaatin kapsamı içerisine girer. “Ey Ehl-i Beyt! Allah” size vermiş olduğu bu emirler ve koymuş olduğu yasaklarla “sizden ancak kiri” eziyet verici şeyleri, kötülükleri ve pislikleri “gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” Tâ ki ak-pak ve arındırılmış kimseler olasınız. Yani Yüce Allah’ın sizlere faydalı olduğunu bildirmiş olduğu bu emir ve yasaklar dolayısı ile Rabbinize hamd ve şükredin. Zira bunlar katıksız olarak sizin menfaatinize olan şeylerdir. Bunlarla Allah sizlere zorluk çıkarmayı murat etmemiş, sizi sıkıntıya düşürmek de istememiştir. Aksine nefislerinizin arınmasını, ahlâkınızın tertemiz olmasını, amellerinizin güzelleşmesini bu sayede de ecirlerinizin büyük olmasını murat etmiştir. 34. Yüce Allah, onlara birtakım işleri yapmayı, birtakım şeyleri de terk etmeyi içeren ameli emrettikten sonra ilim sahibi olmalarını da emretmekte ve bunu elde etmenin yollarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.” Allah’ın âyetlerinden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, hikmet ise Kur'ân’ın sırları yahut Rasûlünün sünnetidir. Onlara Kur’ân’ın anılmasının emredilmesi, onu okumak sureti ile lafzını anmayı kapsadığı gibi onun üzerinde tefekkür edip düşünmek sureti ile manalarını anmayı, hüküm ve hikmetlerini çıkarmayı, gereğince amel etmeyi ve onu uygun şekilde tevil edip açıklamayı da kapsamaktadır. “Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” O, işlerin sırlarını, kalplerin gizliliklerini, göklerde ve yerde saklı olanları, açığa vurulan ve vurulmayan amelleri bilir. O’nun Latîf ve Habîr oluşu, mü’minlerin annelerini ihlâsa ve amellerini gizli yapmaya teşvik etmesini ve bu amellerin karşılığını vermesini gerektirir. Latîf’in anlamlarından birisi de kulunu hayra yönelten, onu fark edemeyeceği gizli suretlerde kötülüklerden koruyan, ona bilmediği yerlerden rızık veren, nefislerin hoşlanmadığı ama kendisinin en yüksek derecelere ve en üstün mevkilere çıkmasını sağlayacak sebepleri ona göstermesini de kapsar.

Ahzab 33:33

32- Ey Peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı kimselerseniz, sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır. Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin. 33- Evlerinize bağlı olun. Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. 34- Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır. 32. “Ey Peygamber hanımları!” Bu onların tümüne bir hitaptır. “Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı” Allah’tan korkup sakınan “kimselerseniz” ki sizler bu yolla diğer kadınlardan üstünsünüz ve takvanız sayesinde hiçbir kadın size erişemez. O bakımdan bütün yol ve maksatları ile takvânızı kemale erdirin. Bundan dolayı Yüce Allah, onları harama ulaştıran yolları kapamaya irşad ederek şöyle buyurmaktadır:“sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin.” Yani namahrem erkeklerle konuşurken yahut onların işitecekleri şekilde söz söylerken, sözlerinizi yumuşatmayın, ince ve yumuşak konuşmayın. “sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır.” Yani kalbinde harama arzu duyma hastalığı bulunan kimse, böyle bir umuda kapılmaya hazırdır. O, kendisini harekete geçirecek asgari bir etkeni gözetler. Çünkü böylesinin kalbi sağlıklı değildir. Çünkü sağlıklı olan kalpte Allah’ın haram kıldığı şeye karşı arzu bulunmaz. Sebepler, sağlamlığı dolayısı ile ve bu tür hastalıktan uzak bulunduğu için o kalbi hemen hemen hiç eğri yollara düşüremez, o yönde harekete geçiremez. Sağlıklı kalbin katlanabildiği şeylere katlanamayan ve onların sabrettikleri şeylere sabredemeyen hastalıklı kalpler ise böyle değildir. Hastalıklı bir kalp, kendisini harama çağıran ve bu türden var olan asgari bir sebebin dahi çağrısını kabul eder ve ona karşı en ufak bir direnç göstermez. İşte bu da araçların, amaçların hükmünü aldıklarına delildir. Aslı itibari ile yumuşak bir edâ ile konuşmak mubahtır. Fakat o, harama götüren bir yol olunca yasaklanır. Bundan dolayı da kadının erkeklerle konuşması halinde onlara karşı sözlerini yumuşatmaması gerekir. Yumuşak söz söylemeleri yasaklandığından dolayı onların, kaba ve sert söz söylemekle emrolunduklarını zannedecek kimseler olabileceğinden dolayı böyle bir yanlış kanaati ortadan kaldırmak üzere de Yüce Allah:“Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin” buyurmaktadır. Yani sözleriniz yumuşak ve edâlı olmadığı gibi kaba ve sert de olmasın, demektir. Burada Yüce Allah’ın:“sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin” buyurarak “yumuşak söz söylemeyin” buyurmadığına dikkat edelim. Çünkü burada yasaklanan şey, kadının erkeğe karşı yumuşaklık, itaat ve eziklik hissettirecek türden bir yumuşak konuşmadır. Bu şekilde bir kadına karşı ümit duyulur. Oysa yumuşaklık, itaat ve ezikliğin söz konusu olmadığı yumuşak söz söyleyen kadının durumu böyle değildir. Hatta bu şekilde konuşan, bir bakıma hasmına karşı üstün ve ona baskın durumunda dahi olabilir. Bu şekilde konuşan kimseye karşı hasmının herhangi bir ümit beslemesi de söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlünü böyle bir yumuşaklık gösterdiği için överek şöyle buyurmuştur:“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.”(Âli İmran, 3/159) Yine Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selâm olsun- da şöyle buyurmuştur:“İkiniz Firavun’a gidin. Çünkü o haddini aşmıştır. Ona yumuşak söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar.”(Tâ-Hâ, 20/43-44)“Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır” buyruğu, Allah’ın mahrem yerin korunmasına dair emri, mahrem yerini koruyanları övmesi ve zinaya yaklaşmayı da yasaklaması ile birlikte değerlendirildiğinde şu anlaşılır: Kişi kendisinde böyle bir hâl görür, hoşuna gidecek kimsenin sözlerini işittiği yahut bu tür bir hal gördüğü vakit haram fiili işlemeye karşı içinde bir meyil sezerse, ümit ve arzularının harama yönelik olduklarını anlarsa bunun bir hastalık olduğunu bilmelidir. O nedenle de böyle bir hastalığı yenmeye, aşağılık duyguların kökünü kazımaya olanca gayretini göstermeli, bu tehlikeli hastalıktan kurtulmak için nefsine karşı cihad etmeli, Yüce Allah’tan kendisini korumasını ve bu konuda kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Bunun da “mahrem yerini haramdan koruma” emrinin bir parçası olduğunu bilmelidir. 33. “Evlerinize bağlı olun.” Çünkü böylesi sizin için daha selametlidir ve bu yolla daha iyi korunursunuz. “Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın.” Yani süslenerek yahut koku sürünerek, bilgi sahibi olmayan ve dine bağlılıkları da bulunmayan cahiliye mensuplarının âdeti üzere çokça dışarı çıkmayın. Bütün bunlar ise kötülüğü ve onun sebeplerini bertaraf etmek içindir. Yüce Allah, onlara genel olarak takvâyı ve takvânın -özellikle hanımların ihtiyaç duyduğu- bazı bölümlerini emrettikten sonra itaati özellikle de herkesin kendilerine zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu namaz ve zekâtı emretti ki bunlar ibadetlerin en büyüğü ve itaatlerin en üstünüdür. Namaz kılmak mabuda ihlasla yönelmektir. Zekâtta ise kullara iyilik yapmak söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah, onlara genel olarak itaati emrederek:“Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin” buyurmaktadır. Allah ve Rasûlünün ister farz olarak ister müstehap olarak emrettiği bütün buyruklar, Allah’a ve Rasûlüne itaatin kapsamı içerisine girer. “Ey Ehl-i Beyt! Allah” size vermiş olduğu bu emirler ve koymuş olduğu yasaklarla “sizden ancak kiri” eziyet verici şeyleri, kötülükleri ve pislikleri “gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” Tâ ki ak-pak ve arındırılmış kimseler olasınız. Yani Yüce Allah’ın sizlere faydalı olduğunu bildirmiş olduğu bu emir ve yasaklar dolayısı ile Rabbinize hamd ve şükredin. Zira bunlar katıksız olarak sizin menfaatinize olan şeylerdir. Bunlarla Allah sizlere zorluk çıkarmayı murat etmemiş, sizi sıkıntıya düşürmek de istememiştir. Aksine nefislerinizin arınmasını, ahlâkınızın tertemiz olmasını, amellerinizin güzelleşmesini bu sayede de ecirlerinizin büyük olmasını murat etmiştir. 34. Yüce Allah, onlara birtakım işleri yapmayı, birtakım şeyleri de terk etmeyi içeren ameli emrettikten sonra ilim sahibi olmalarını da emretmekte ve bunu elde etmenin yollarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.” Allah’ın âyetlerinden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, hikmet ise Kur'ân’ın sırları yahut Rasûlünün sünnetidir. Onlara Kur’ân’ın anılmasının emredilmesi, onu okumak sureti ile lafzını anmayı kapsadığı gibi onun üzerinde tefekkür edip düşünmek sureti ile manalarını anmayı, hüküm ve hikmetlerini çıkarmayı, gereğince amel etmeyi ve onu uygun şekilde tevil edip açıklamayı da kapsamaktadır. “Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” O, işlerin sırlarını, kalplerin gizliliklerini, göklerde ve yerde saklı olanları, açığa vurulan ve vurulmayan amelleri bilir. O’nun Latîf ve Habîr oluşu, mü’minlerin annelerini ihlâsa ve amellerini gizli yapmaya teşvik etmesini ve bu amellerin karşılığını vermesini gerektirir. Latîf’in anlamlarından birisi de kulunu hayra yönelten, onu fark edemeyeceği gizli suretlerde kötülüklerden koruyan, ona bilmediği yerlerden rızık veren, nefislerin hoşlanmadığı ama kendisinin en yüksek derecelere ve en üstün mevkilere çıkmasını sağlayacak sebepleri ona göstermesini de kapsar.

Ahzab 33:34

32- Ey Peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı kimselerseniz, sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır. Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin. 33- Evlerinize bağlı olun. Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. 34- Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır. 32. “Ey Peygamber hanımları!” Bu onların tümüne bir hitaptır. “Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı” Allah’tan korkup sakınan “kimselerseniz” ki sizler bu yolla diğer kadınlardan üstünsünüz ve takvanız sayesinde hiçbir kadın size erişemez. O bakımdan bütün yol ve maksatları ile takvânızı kemale erdirin. Bundan dolayı Yüce Allah, onları harama ulaştıran yolları kapamaya irşad ederek şöyle buyurmaktadır:“sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin.” Yani namahrem erkeklerle konuşurken yahut onların işitecekleri şekilde söz söylerken, sözlerinizi yumuşatmayın, ince ve yumuşak konuşmayın. “sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır.” Yani kalbinde harama arzu duyma hastalığı bulunan kimse, böyle bir umuda kapılmaya hazırdır. O, kendisini harekete geçirecek asgari bir etkeni gözetler. Çünkü böylesinin kalbi sağlıklı değildir. Çünkü sağlıklı olan kalpte Allah’ın haram kıldığı şeye karşı arzu bulunmaz. Sebepler, sağlamlığı dolayısı ile ve bu tür hastalıktan uzak bulunduğu için o kalbi hemen hemen hiç eğri yollara düşüremez, o yönde harekete geçiremez. Sağlıklı kalbin katlanabildiği şeylere katlanamayan ve onların sabrettikleri şeylere sabredemeyen hastalıklı kalpler ise böyle değildir. Hastalıklı bir kalp, kendisini harama çağıran ve bu türden var olan asgari bir sebebin dahi çağrısını kabul eder ve ona karşı en ufak bir direnç göstermez. İşte bu da araçların, amaçların hükmünü aldıklarına delildir. Aslı itibari ile yumuşak bir edâ ile konuşmak mubahtır. Fakat o, harama götüren bir yol olunca yasaklanır. Bundan dolayı da kadının erkeklerle konuşması halinde onlara karşı sözlerini yumuşatmaması gerekir. Yumuşak söz söylemeleri yasaklandığından dolayı onların, kaba ve sert söz söylemekle emrolunduklarını zannedecek kimseler olabileceğinden dolayı böyle bir yanlış kanaati ortadan kaldırmak üzere de Yüce Allah:“Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin” buyurmaktadır. Yani sözleriniz yumuşak ve edâlı olmadığı gibi kaba ve sert de olmasın, demektir. Burada Yüce Allah’ın:“sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin” buyurarak “yumuşak söz söylemeyin” buyurmadığına dikkat edelim. Çünkü burada yasaklanan şey, kadının erkeğe karşı yumuşaklık, itaat ve eziklik hissettirecek türden bir yumuşak konuşmadır. Bu şekilde bir kadına karşı ümit duyulur. Oysa yumuşaklık, itaat ve ezikliğin söz konusu olmadığı yumuşak söz söyleyen kadının durumu böyle değildir. Hatta bu şekilde konuşan, bir bakıma hasmına karşı üstün ve ona baskın durumunda dahi olabilir. Bu şekilde konuşan kimseye karşı hasmının herhangi bir ümit beslemesi de söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlünü böyle bir yumuşaklık gösterdiği için överek şöyle buyurmuştur:“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.”(Âli İmran, 3/159) Yine Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selâm olsun- da şöyle buyurmuştur:“İkiniz Firavun’a gidin. Çünkü o haddini aşmıştır. Ona yumuşak söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar.”(Tâ-Hâ, 20/43-44)“Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır” buyruğu, Allah’ın mahrem yerin korunmasına dair emri, mahrem yerini koruyanları övmesi ve zinaya yaklaşmayı da yasaklaması ile birlikte değerlendirildiğinde şu anlaşılır: Kişi kendisinde böyle bir hâl görür, hoşuna gidecek kimsenin sözlerini işittiği yahut bu tür bir hal gördüğü vakit haram fiili işlemeye karşı içinde bir meyil sezerse, ümit ve arzularının harama yönelik olduklarını anlarsa bunun bir hastalık olduğunu bilmelidir. O nedenle de böyle bir hastalığı yenmeye, aşağılık duyguların kökünü kazımaya olanca gayretini göstermeli, bu tehlikeli hastalıktan kurtulmak için nefsine karşı cihad etmeli, Yüce Allah’tan kendisini korumasını ve bu konuda kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Bunun da “mahrem yerini haramdan koruma” emrinin bir parçası olduğunu bilmelidir. 33. “Evlerinize bağlı olun.” Çünkü böylesi sizin için daha selametlidir ve bu yolla daha iyi korunursunuz. “Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın.” Yani süslenerek yahut koku sürünerek, bilgi sahibi olmayan ve dine bağlılıkları da bulunmayan cahiliye mensuplarının âdeti üzere çokça dışarı çıkmayın. Bütün bunlar ise kötülüğü ve onun sebeplerini bertaraf etmek içindir. Yüce Allah, onlara genel olarak takvâyı ve takvânın -özellikle hanımların ihtiyaç duyduğu- bazı bölümlerini emrettikten sonra itaati özellikle de herkesin kendilerine zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu namaz ve zekâtı emretti ki bunlar ibadetlerin en büyüğü ve itaatlerin en üstünüdür. Namaz kılmak mabuda ihlasla yönelmektir. Zekâtta ise kullara iyilik yapmak söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah, onlara genel olarak itaati emrederek:“Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin” buyurmaktadır. Allah ve Rasûlünün ister farz olarak ister müstehap olarak emrettiği bütün buyruklar, Allah’a ve Rasûlüne itaatin kapsamı içerisine girer. “Ey Ehl-i Beyt! Allah” size vermiş olduğu bu emirler ve koymuş olduğu yasaklarla “sizden ancak kiri” eziyet verici şeyleri, kötülükleri ve pislikleri “gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” Tâ ki ak-pak ve arındırılmış kimseler olasınız. Yani Yüce Allah’ın sizlere faydalı olduğunu bildirmiş olduğu bu emir ve yasaklar dolayısı ile Rabbinize hamd ve şükredin. Zira bunlar katıksız olarak sizin menfaatinize olan şeylerdir. Bunlarla Allah sizlere zorluk çıkarmayı murat etmemiş, sizi sıkıntıya düşürmek de istememiştir. Aksine nefislerinizin arınmasını, ahlâkınızın tertemiz olmasını, amellerinizin güzelleşmesini bu sayede de ecirlerinizin büyük olmasını murat etmiştir. 34. Yüce Allah, onlara birtakım işleri yapmayı, birtakım şeyleri de terk etmeyi içeren ameli emrettikten sonra ilim sahibi olmalarını da emretmekte ve bunu elde etmenin yollarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.” Allah’ın âyetlerinden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, hikmet ise Kur'ân’ın sırları yahut Rasûlünün sünnetidir. Onlara Kur’ân’ın anılmasının emredilmesi, onu okumak sureti ile lafzını anmayı kapsadığı gibi onun üzerinde tefekkür edip düşünmek sureti ile manalarını anmayı, hüküm ve hikmetlerini çıkarmayı, gereğince amel etmeyi ve onu uygun şekilde tevil edip açıklamayı da kapsamaktadır. “Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” O, işlerin sırlarını, kalplerin gizliliklerini, göklerde ve yerde saklı olanları, açığa vurulan ve vurulmayan amelleri bilir. O’nun Latîf ve Habîr oluşu, mü’minlerin annelerini ihlâsa ve amellerini gizli yapmaya teşvik etmesini ve bu amellerin karşılığını vermesini gerektirir. Latîf’in anlamlarından birisi de kulunu hayra yönelten, onu fark edemeyeceği gizli suretlerde kötülüklerden koruyan, ona bilmediği yerlerden rızık veren, nefislerin hoşlanmadığı ama kendisinin en yüksek derecelere ve en üstün mevkilere çıkmasını sağlayacak sebepleri ona göstermesini de kapsar.

Ahzab 33:35

35- Müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, dürüst erkeklerle dürüst kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, huşu sahibi mütevazı erkeklerle huşu sahibi mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, mahrem yerlerini koruyan erkeklerle kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya Allah, onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 35. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarının mükâfatını ve eğer emirlere uymayacak olurlarsa görecekleri cezaları, sair kadınlardan hiçbirisinin onlar gibi olmadığını söz konusu ettikten sonra onların dışında kalan diğer hanımları söz konusu etmektedir. Hanımların hükmü ile erkeklerin hükmü bir olduğundan dolayı da her ikisi hakkında hükmü müşterek kılarak şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar” bu, onların şeriatın zahir/aşikar emirlerini yerine getirmelerini ifade eder. “İman eden erkeklerle iman eden kadınlar” bu da kalpteki itikad ve kalbî ameller gibi gizli hususlar hakkındadır. “İtaatkar” Allah ve Rasûlüne itaat eden “erkeklerle itaatkar kadınlar” söz ve fiillerinde “dürüst erkeklerle dürüst kadınlar”, zorluklara ve musibetlere karşı “sabreden erkeklerle sabreden kadınlar”; bütün hallerinde, özellikle ibadetlerinde ve bilhassa da namazlarında “huşu sahibi mütevazı erkeklerle huşu sahibi mütevazı kadınlar”; Farz olsun nafile olsun “sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar”; Farzı ve nafileyi kapsayacak şekilde “oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar”; Zinaya ve zinayı hazırlayıcı sebeplere karşı “mahrem yerlerini koruyan erkeklerle kadınlar”; Vakitlerinin birçoğunda özellikle de sabah ve akşam vakitleri gibi sünnet-i seniyye ile belirlenmiş zikir zamanlarında ve farz namazların peşinde “Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya Allah, onlar için” Yani bu güzel sıfatlara sahip olan, itikad, kalp ameli, azaların ameli ve dille söylenen sözleri kapsayan, kimisinin faydası kişiyi aşan, kimisininki kişinin kendisiyle sınırlı olan, hayır fiilleri işlemek ve şerleri terk etmeyi içeren, yerine getirilmesi zahiri ile batıni ile İslâm’ı, imanı ve ihsanı gerçekleştirerek dini tamamen uygulamak demek olan bu pek üstün hallere sahip olanlar için amellerinin mükâfatı olmak üzere günahları için “mağfiret” vardır; çünkü yapılan iyilikler kötülükleri giderir “ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” ki onun miktarını ve yüceliğini ancak onu veren bilir. Zira bu mükâfatı, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir insan hatırından geçirmemiştir. Yüce Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını dileriz.

Ahzab 33:36

36- Allah ve Rasûlü herhangi bir işi hükme bağladığında artık hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının o işte (başka bir) tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapmış olur. 36. “Allah ve Rasûlü” herhangi “bir işi hükme bağladığında” ona dair kesin emir verip gereğinin yerine getirilmesini istediğinde “artık hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının o işte” isterlerse onu yapma istemezlerse yapmama şeklinde “(başka bir) tercihte bulunma hakları yoktur.” Yani iman sıfatına sahip olan bir kimseye yakışan tek şey, Allah ve Rasûlünün razı olacağı şeyleri çabucak yerine getirmek, Allah ve Rasûlünü gazaplandıracak şeylerden kaçıp emirlerine uymak ve yasaklarından uzak durmaktır. Mümin erkek ve kadına bundan başkası yaraşmaz. Çünkü onlar, Allah Rasûlünün kendi nefislerinden daha önce geldiğini bilirler. O bakımdan kendi arzu ve heveslerini hiçbir zaman Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini yerine getirmenin önüne geçirmezler. “Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapmış olur.” Çünkü o, Allah’ın lütuf ve ihsanına götüren dosdoğru yolu bırakıp can yakıcı azaba ulaştıran bir yol izlemiş olur. Yüce Allah, bu ayette önce Allah ve Rasûlüne karşı çıkmamayı gerektiren sebebi söz konusu etti ki bu da imandır; arkasından da Allah ve Rasûlüne karşı çıkmayı engelleyecek hususu dile getirdi ki bu da ibretlik bir şekilde cezalandırılmayı gerektiren sapmaya karşı korkutma ve uyarıda bulunmadır.

Ahzab 33:37

37- Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de iyilikte bulunduğun kimseye (Zeyd’e): “Hanımını nikâhında tut ve Allah’tan kork!” diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı bir hususu içinde gizliyordun ve Allah’tan çekinmen daha uygun olduğu halde insanlardan çekiniyordun. Nihayet Zeyd, o kadınla bağını koparınca biz onu sana nikahladık ki böylelikle mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile -onlarla bağlarını kopardıkları takdirde- evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın. Allah’ın emri elbette yerini bulur. 37. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu idi:[7] Yüce Allah, bütün mü’minler için geçerli umumi olan şu hükmü teşrî buyurmayı murad etmişti: Evlat edinilenler, hiçbir açıdan gerçek evlâtlar hükmünde değildir. O nedenle onların boşadığı hanımları onları evlât edinmiş kimselerin nikâhlamalarında bir sakınca yoktur. Ancak bu konuda yalnızca büyük bir olayla değiştirilebilecek türden köklü bir âdetti. O bakımdan Allah, bu şer’î hükmün hem Rasûlünün bir sözü, hem de bir fiilî uygulaması ile ortaya çıkmasını istemişti. Allah da bir işin gerçekleşmesini murad etti mi, ona dair bir sebep takdir eder. Zeyd b. Harise, “Zeyd b. Muhammed/Muhammed oğlu Zeyd” diye anılıyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu evlât edinmişti ve o, Yüce Allah’ın:“Evlatlıkları babalarına nispet ederek çağırın”(el-Ahzab, 33/ 5) buyruğu ininceye kadar bu şekilde çağrılıyordu. Bu buyruktan sonra ona Zeyd b. Harise denilir oldu. Nikahı altında da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in halasının kızı Zeynep bint Cahş vardı. Allah Rasûlünün kalbinden de Zeyd onu boşayacak olursa onunla evlenme niyeti geçivermişti. Yüce Allah'ın takdiri ile Zeynep ve Zeyd arasında, Zeyd’in Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek ondan boşanmak üzere izin istemesini gerektirecek birtakım olaylar meydana gelmişti. İşte bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani sen Allah’ın kendisine” İslâm ile “nimet verdiği senin de kendisine” kölelikten azat etmek, doğruya iletmek, boşanma hususunda sana danışmak üzere geldiği vakit ona nasihat etmek, onun maslahatını haber vermek, onun maslahatını kalbinde yer eden kendi arzundan önde tutmak suretiyle “senin de iyilikte bulunduğun kimseye (Zeyd’e): Hanımını nikahında tut” ondan ayrılma, ondan karşılaştığın şeylere karşı sabret, genel olarak bütün işlerinde özel olarak da hanımın konusunda “Allah’tan kork, diyordun.” Çünkü takvâ, sabrı teşvik eder ve sabırlı olmayı sağlar. “Allah’ın açığa çıkaracağı bir hususu içinde gizliyordun” Peygamber’in gizlediği şey, Zeyd onu boşayacak olsa kendisinin onunla evleneceği idi. “ve Allah’tan çekinmen daha uygun olduğu halde” çünkü ondan korkup çekinmek, her türlü hayrı beraberinde getirir, her türlü kötülükten de alıkoyar, “insanlardan çekiniyordun.” İçindeki bu duyguyu açığa çıkarmak hususunda insanların tepkisinden çekiniyordu. “Nihayet Zeyd, o kadınla bağını koparınca” yani kendi isteği ve gönül hoşluğu ile ondan yüz çevirip onu boşayınca “Biz onu sana nikahladık.” Bunu da pek büyük bir fayda ve amaç için yaptık ki o da şudur: “mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile -onlarla bağlarını kopardıkları takdirde- evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın.” Çünkü onlar, senin daha önceden sana evlât olarak nispet edilen Zeyd b. Harise’nin önceki hanımı ile evlenmiş olduğunu bizzat gördüler. Yüce Allah’ın:“böylelikle mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın” buyruğu bütün hallerde geçerli umumi bir buyruktur. Bu hallere ise caiz olmayan bir husus da dahildir ki o da onlarla ilişkilerinin bitmesinden önce durumdur. O bakımdan Yüce Allah:“-onlarla bağlarını kopardıkları takdirde-” kaydını zikretmiştir. “Allah’ın emri elbette yerini bulur.” Mutlaka gerçekleşir. Hiç kimse ona engel olamaz, onun önünde duramaz. Bu kıssayı ihtiva eden bu âyet-i kerimelerde faydalı birtakım hususlar vardır. Bunların bazılarını şöylece sıralayabiliriz: 1. Zeyd b. Harise’den övgü ile söz edilmektedir. Bu da iki şekilde gerçekleşmektedir: a. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de onu ismen zikretmiştir ki Kur’ân-ı Kerîm’de ondan başka ismi ile zikredilen bir sahabi yoktur. b. Yüce Allah, iman ve islam nimetini ihsan ederek kendisinin ona nimet buyurmuş olduğunu haber vermiştir. Bu da onun, zahiri ve batını ile müslüman ve mü’min olduğuna dair Yüce Allah'tan bir tanıklıktır. Aksi takdirde böyle bir nimetin -hususi bir nimetin kastedilmiş olması müstesna- özellikle ona tahsis edilmesinin bir anlamı olmaz. 2. Azat edilen kimse, azat edenin iyiliği içindedir. 3. Açıkça ifade edildiği gibi evlâtlığın evlenip de boşamış olduğu hanımı ile evlenmek caizdir. 4. Fiilen öğretmek sözlü olarak öğretmekten daha etkilidir. Hele de fiile söz de eklenecek olursa bu, çok daha etkili olur. 5. Kulun kalbinde hanımından, cariyesinden ve mahremlerinden başkasına karşı sakladığı sevgi, eğer beraberinde bir sakıncayı getirmiyor ise kul, bundan dolayı günah kazanmaz. İsterse eğer olur da kocası o hanımı boşayacak olursa onunla evlenme temennisinde bulunsun. Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarına çalışmaması yahut herhangi bir şekilde buna sebep olmaması gerekir. Çünkü Yüce Allah, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in içinde böyle bir duyguyu gizlemiş olduğunu haber vermekte [bununla birlikte Zeyd’e hanımını yanında tutmasını da emrettiğini belirtmektedir.] 6. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem en açık şekilde tebliğde bulunmuştur. Allah, kendisine neyi vahyetmiş ise mutlaka onu eksiksiz tebliğ etmiştir. Hatta kendisinin bir anlamda azarlandığı bu hususu dahi. Bu da onun, Allah'ın Rasulü olduğuna, ancak kendisine vahyedilenleri bildirdiğine ve herhangi bir şekilde kendisini yüceltmek istemediğine delilidir. 7. Kendisine danışılan kimse, güvenilen biri demektir. O bakımdan böyle bir kimsenin, herhangi bir hususta kendisi ile istişare edilecek olursa danışan kimse için en uygun olduğunu bildiği hususu ona görüş olarak belirtmesi gerekir. Kendisi ile danışılan kişi, kendisi ile danışanın menfaatini kendi arzu ve maksadından önde tutmalı ve kendi nefsine herhangi bir pay ayırmamalıdır. 8. Hanımından ayrılmak hususunda birine danışan kimseye karşı verilecek en uygun görüş, durumun el verdiğince ve mümkün olduğunca onu nikahı altında tutmasıdır. Çünkü bu, ayrılıktan daha iyidir. 9. Kul, insanlardan korkmaktansa Allah’tan korkmaya öncelik vermeli, daha bir özen göstermelidir. Allah’tan korkmak, daha uygundur ve daha önce gelir. 10. Bu kıssadan müminlerin annesi Zeynep radıyallahu anha’nın fazileti de anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, talip olmaya ve şahitlere gerek olmaksızın onu Rasûlü ile bizzat evlendirmiştir. Bu bakımdan o da Allah Rasûlünün diğer hanımlarına karşı:“Sizleri aileleriniz evlendirdi, beni ise yedi göğün üzerinden Allah evlendirdi”[8], diyerek övünürdü. 11. Kadının kocası varsa başkası ile nikâhlanması caiz değildir, bu durumda onu nikahlamak için veya bunu bir şekilde sağlamak için çalışmak da caiz değildir. Tâ ki kocasının onunla hiçbir ilişkisi kalmayıncaya kadar. İddeti bitmedikçe de önceki kocasının onunla ilişkisi kesilmez. Çünkü iddeti bitmedikçe kadın, kocasının himayesi ve kısmen de olsa nikâh hakkı altındadır. Yani ondan ilişkisini tamamen kesmemiştir.

Ahzab 33:38

38- Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda Peygambere hiçbir vebal yoktur. Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir. 39- Onlar, Allah’ın vahyini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter. 38. Bu buyruk Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hanımlarının çokluğu hususunda ileri sürülen bir itirazı reddetmekte ve bunun, itiraz ve tenkidi gerektirmeyen bir husus olduğunu ifade etmektedir:“Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda” yani onun için takdir etmiş olduğu hanımlarda “Peygambere hiçbir vebal” günah “yoktur.” Çünkü böyle bir şeyi Allah, önceki peygamberlere mubah kıldığı gibi ona da mubah kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.” Mutlaka tahakkuk eder, gerçekleşir. Daha sonra Yüce Allah daha önce geçenlerin ve bu sünnete/kanuna tâbi olanların kimler olduklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 39. “Onlar Allah’ın vahyini tebliğ ederler.” Allah’ın kullarına gönderdiği âyetlerini, O’nun belge ve delillerini okur ve onları Allah’a davet ederler. O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca “O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar.” İşte Yüce Allah’ın ismet sahibi peygamberler hakkındaki sünneti/kanunu budur. Onlar, kendi görevlerini eksiksiz yerine getirmiş, tastamam ifa etmişlerdir. Hiçbir eksik bırakmamışlardır. Görevleri ise insanları Allah’a davet etmek ve yalnızca O’ndan korkmaktır. Bu ise emrolunan her bir işi yapmayı ve yasak olan her bir işi de terk etmeyi gerektirir. O halde bu da onlar için hususlarda (ve çok evlilikte) hiçbir eksiklik olmadığını gösterir. “Hesap görücü olarak” kullarının amellerini tesbit edip onları hesaba çekmek üzere “Allah yeter.” Bu buyruktan da nikâhın, peygamberlerin sünnetlerinden olduğu anlaşılmaktadır.

Ahzab 33:39

38- Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda Peygambere hiçbir vebal yoktur. Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir. 39- Onlar, Allah’ın vahyini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter. 38. Bu buyruk Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hanımlarının çokluğu hususunda ileri sürülen bir itirazı reddetmekte ve bunun, itiraz ve tenkidi gerektirmeyen bir husus olduğunu ifade etmektedir:“Allah’ın kendisine farz (ve helal) kıldığı konularda” yani onun için takdir etmiş olduğu hanımlarda “Peygambere hiçbir vebal” günah “yoktur.” Çünkü böyle bir şeyi Allah, önceki peygamberlere mubah kıldığı gibi ona da mubah kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın daha önce geçen (peygamberler) hakkındaki sünneti/kanunu da budur. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.” Mutlaka tahakkuk eder, gerçekleşir. Daha sonra Yüce Allah daha önce geçenlerin ve bu sünnete/kanuna tâbi olanların kimler olduklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 39. “Onlar Allah’ın vahyini tebliğ ederler.” Allah’ın kullarına gönderdiği âyetlerini, O’nun belge ve delillerini okur ve onları Allah’a davet ederler. O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca “O’ndan korkarlar. Allah’tan başka hiç kimseden de korkmazlar.” İşte Yüce Allah’ın ismet sahibi peygamberler hakkındaki sünneti/kanunu budur. Onlar, kendi görevlerini eksiksiz yerine getirmiş, tastamam ifa etmişlerdir. Hiçbir eksik bırakmamışlardır. Görevleri ise insanları Allah’a davet etmek ve yalnızca O’ndan korkmaktır. Bu ise emrolunan her bir işi yapmayı ve yasak olan her bir işi de terk etmeyi gerektirir. O halde bu da onlar için hususlarda (ve çok evlilikte) hiçbir eksiklik olmadığını gösterir. “Hesap görücü olarak” kullarının amellerini tesbit edip onları hesaba çekmek üzere “Allah yeter.” Bu buyruktan da nikâhın, peygamberlerin sünnetlerinden olduğu anlaşılmaktadır.

Ahzab 33:40

40- Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın rasûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi çok iyi bilendir. 40. Allah Rasûlü “Muhammed” -salât ve selâm olsun ona- “sizin” ey onun ümmeti, “adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.” Böylelikle Zeyd b. Harise’nin ona nispet edilmesinin önü kapatılmış, böyle bir bağ koparılmış olmaktadır. Bu nefiy/olumsuz ifade -lafzın zahiri esas alındığında- tüm halleri kapsayacak şekilde umumi olduğundan dolayı anlamı şudur: Muhammed ne nesep ne de nesep dışı hiçbir yolla hiç kimsenin babası değildir. Daha önceden ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün mü’minlerin babası olduğu, onun hanımlarının da mü’minlerin anneleri olduğu belirtilmiş idi. O bakımdan sözü geçen umumi nefye bu son kısmın dahil edilmesinin önüne geçmek maksadı ile şöyle buyrulmuştur:“Fakat o, Allah’ın rasûlü ve nebilerin sonuncusudur.” Yani onun bu mertebesi budur: Kendisine itaat olunan, uyulan, iman edilen ve kendisi ile hidâyete ulaşılan bir kimsedir o. Ona olan sevgi herkesin sevgisinin önünde tutulmalıdır. Çünkü o peygamber, bütün mü’minlere en samimi şekilde öğüt vermiştir. İşte bu iyilik ve nasihatı dolayısı ile onlar için bir baba gibidir. “Allah her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O, peygamberlik görevini kime vereceğini, kimin kendi lütfuna mazhar olmaya layık olduğunu, kimin de olmadığını çok iyi bilir.

Ahzab 33:41

41- Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın! 42- Ve sabah akşam O’nu tesbih edin! 43- Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O da melekleri de size salat eder. O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. 44- O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır. 41. Yüce Allah mü’minlere tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdulillah), tesbîh (subhanallah), tekbir (Allahu ekber) vb. gibi Yüce Allah’a yakınlaştırıcı sözler söyleyerek kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını emretmektedir. Bunun asgari miktarı, kişinin sabah akşam zikirlerini, beş vakit namazın ardında ve belli hallerle karşı karşıya kalındığında yapılması sünnet olduğu rivâyet olunan zikirlere devam etmektir. Bütün hallerde ve bütün vakitlerde bunları sürdürmek gerekir. Çünkü bunlar, kişinin rahat içinde iken amelde bulunarak ileriye geçmesini sağlayan, Allah’ı sevmeye ve O’nu tanımaya vesile olan, hayra yardım ve destek teşkil eden, ayrıca dili çirkin sözlerden alıkoyan bir ibadettir. 42. “Ve sabah akşam O’nu tesbih edin!” Çünkü bu vakitlerin fazileti ve şerefi vardır. Ayrıca onlarda amelde bulunmak da daha kolaydır. 43. Yani O’nun mü’minlere merhamet ve lütfunun bir göstergesi de onlara salat etmesi, yani onları övmesidir. Meleklerin de onlara salatta bulunması, yani onlar için dua etmesidir. Bu ise onları günah ve bilgisizliğin karanlıklarından imanın, ilâhî tevfikin, ilim ve amelin aydınlığına çıkartmak içindir. Şüphesiz bu, Yüce Allah’ın itaatkâr kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük nimettir. Bu da onların bu nimete şükretmelerini ve kendilerine lütufta bulunup merhametini ihsan eden Allah’ı çokça anmalarını gerektirir. Meleklerin en faziletlileri olan, Allah’ın Arşını taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin, Rablerini hamd ile tesbih edip iman edenlerin bağışlanmalarını istemeleri, Allah’ın mü’min kullarına lütuf ve merhametinin bir tecellisidir. Nitkeim bu melekler şöyle derler:“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Çünkü sen emrinde galip, hikmeti sonsuz olansın. Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(el-Mümin, 40/7-8) 44. Bu, Yüce Allah’ın dünya hayatında onlara olan rahmet ve nimetidir. Âhiretteki rahmetine gelince şüphesiz ki bu, en büyük rahmet ve en üstün mükâfat olacaktır. Bu da Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun selamını almak, O’nun, o üstün kelamını işitmek, güzel cemalini görmek, sahibi dışında hiç kimsenin bilemeyeceği ve idrak edemeyeceği bir mükâfatı elde etmek sureti ile gerçekleşecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.”

Ahzab 33:42

41- Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın! 42- Ve sabah akşam O’nu tesbih edin! 43- Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O da melekleri de size salat eder. O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. 44- O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır. 41. Yüce Allah mü’minlere tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdulillah), tesbîh (subhanallah), tekbir (Allahu ekber) vb. gibi Yüce Allah’a yakınlaştırıcı sözler söyleyerek kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını emretmektedir. Bunun asgari miktarı, kişinin sabah akşam zikirlerini, beş vakit namazın ardında ve belli hallerle karşı karşıya kalındığında yapılması sünnet olduğu rivâyet olunan zikirlere devam etmektir. Bütün hallerde ve bütün vakitlerde bunları sürdürmek gerekir. Çünkü bunlar, kişinin rahat içinde iken amelde bulunarak ileriye geçmesini sağlayan, Allah’ı sevmeye ve O’nu tanımaya vesile olan, hayra yardım ve destek teşkil eden, ayrıca dili çirkin sözlerden alıkoyan bir ibadettir. 42. “Ve sabah akşam O’nu tesbih edin!” Çünkü bu vakitlerin fazileti ve şerefi vardır. Ayrıca onlarda amelde bulunmak da daha kolaydır. 43. Yani O’nun mü’minlere merhamet ve lütfunun bir göstergesi de onlara salat etmesi, yani onları övmesidir. Meleklerin de onlara salatta bulunması, yani onlar için dua etmesidir. Bu ise onları günah ve bilgisizliğin karanlıklarından imanın, ilâhî tevfikin, ilim ve amelin aydınlığına çıkartmak içindir. Şüphesiz bu, Yüce Allah’ın itaatkâr kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük nimettir. Bu da onların bu nimete şükretmelerini ve kendilerine lütufta bulunup merhametini ihsan eden Allah’ı çokça anmalarını gerektirir. Meleklerin en faziletlileri olan, Allah’ın Arşını taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin, Rablerini hamd ile tesbih edip iman edenlerin bağışlanmalarını istemeleri, Allah’ın mü’min kullarına lütuf ve merhametinin bir tecellisidir. Nitkeim bu melekler şöyle derler:“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Çünkü sen emrinde galip, hikmeti sonsuz olansın. Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(el-Mümin, 40/7-8) 44. Bu, Yüce Allah’ın dünya hayatında onlara olan rahmet ve nimetidir. Âhiretteki rahmetine gelince şüphesiz ki bu, en büyük rahmet ve en üstün mükâfat olacaktır. Bu da Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun selamını almak, O’nun, o üstün kelamını işitmek, güzel cemalini görmek, sahibi dışında hiç kimsenin bilemeyeceği ve idrak edemeyeceği bir mükâfatı elde etmek sureti ile gerçekleşecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.”

Ahzab 33:43

41- Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın! 42- Ve sabah akşam O’nu tesbih edin! 43- Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O da melekleri de size salat eder. O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. 44- O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır. 41. Yüce Allah mü’minlere tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdulillah), tesbîh (subhanallah), tekbir (Allahu ekber) vb. gibi Yüce Allah’a yakınlaştırıcı sözler söyleyerek kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını emretmektedir. Bunun asgari miktarı, kişinin sabah akşam zikirlerini, beş vakit namazın ardında ve belli hallerle karşı karşıya kalındığında yapılması sünnet olduğu rivâyet olunan zikirlere devam etmektir. Bütün hallerde ve bütün vakitlerde bunları sürdürmek gerekir. Çünkü bunlar, kişinin rahat içinde iken amelde bulunarak ileriye geçmesini sağlayan, Allah’ı sevmeye ve O’nu tanımaya vesile olan, hayra yardım ve destek teşkil eden, ayrıca dili çirkin sözlerden alıkoyan bir ibadettir. 42. “Ve sabah akşam O’nu tesbih edin!” Çünkü bu vakitlerin fazileti ve şerefi vardır. Ayrıca onlarda amelde bulunmak da daha kolaydır. 43. Yani O’nun mü’minlere merhamet ve lütfunun bir göstergesi de onlara salat etmesi, yani onları övmesidir. Meleklerin de onlara salatta bulunması, yani onlar için dua etmesidir. Bu ise onları günah ve bilgisizliğin karanlıklarından imanın, ilâhî tevfikin, ilim ve amelin aydınlığına çıkartmak içindir. Şüphesiz bu, Yüce Allah’ın itaatkâr kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük nimettir. Bu da onların bu nimete şükretmelerini ve kendilerine lütufta bulunup merhametini ihsan eden Allah’ı çokça anmalarını gerektirir. Meleklerin en faziletlileri olan, Allah’ın Arşını taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin, Rablerini hamd ile tesbih edip iman edenlerin bağışlanmalarını istemeleri, Allah’ın mü’min kullarına lütuf ve merhametinin bir tecellisidir. Nitkeim bu melekler şöyle derler:“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Çünkü sen emrinde galip, hikmeti sonsuz olansın. Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(el-Mümin, 40/7-8) 44. Bu, Yüce Allah’ın dünya hayatında onlara olan rahmet ve nimetidir. Âhiretteki rahmetine gelince şüphesiz ki bu, en büyük rahmet ve en üstün mükâfat olacaktır. Bu da Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun selamını almak, O’nun, o üstün kelamını işitmek, güzel cemalini görmek, sahibi dışında hiç kimsenin bilemeyeceği ve idrak edemeyeceği bir mükâfatı elde etmek sureti ile gerçekleşecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.”

Ahzab 33:44

41- Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın! 42- Ve sabah akşam O’nu tesbih edin! 43- Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O da melekleri de size salat eder. O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. 44- O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır. 41. Yüce Allah mü’minlere tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdulillah), tesbîh (subhanallah), tekbir (Allahu ekber) vb. gibi Yüce Allah’a yakınlaştırıcı sözler söyleyerek kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını emretmektedir. Bunun asgari miktarı, kişinin sabah akşam zikirlerini, beş vakit namazın ardında ve belli hallerle karşı karşıya kalındığında yapılması sünnet olduğu rivâyet olunan zikirlere devam etmektir. Bütün hallerde ve bütün vakitlerde bunları sürdürmek gerekir. Çünkü bunlar, kişinin rahat içinde iken amelde bulunarak ileriye geçmesini sağlayan, Allah’ı sevmeye ve O’nu tanımaya vesile olan, hayra yardım ve destek teşkil eden, ayrıca dili çirkin sözlerden alıkoyan bir ibadettir. 42. “Ve sabah akşam O’nu tesbih edin!” Çünkü bu vakitlerin fazileti ve şerefi vardır. Ayrıca onlarda amelde bulunmak da daha kolaydır. 43. Yani O’nun mü’minlere merhamet ve lütfunun bir göstergesi de onlara salat etmesi, yani onları övmesidir. Meleklerin de onlara salatta bulunması, yani onlar için dua etmesidir. Bu ise onları günah ve bilgisizliğin karanlıklarından imanın, ilâhî tevfikin, ilim ve amelin aydınlığına çıkartmak içindir. Şüphesiz bu, Yüce Allah’ın itaatkâr kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük nimettir. Bu da onların bu nimete şükretmelerini ve kendilerine lütufta bulunup merhametini ihsan eden Allah’ı çokça anmalarını gerektirir. Meleklerin en faziletlileri olan, Allah’ın Arşını taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin, Rablerini hamd ile tesbih edip iman edenlerin bağışlanmalarını istemeleri, Allah’ın mü’min kullarına lütuf ve merhametinin bir tecellisidir. Nitkeim bu melekler şöyle derler:“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Çünkü sen emrinde galip, hikmeti sonsuz olansın. Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(el-Mümin, 40/7-8) 44. Bu, Yüce Allah’ın dünya hayatında onlara olan rahmet ve nimetidir. Âhiretteki rahmetine gelince şüphesiz ki bu, en büyük rahmet ve en üstün mükâfat olacaktır. Bu da Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun selamını almak, O’nun, o üstün kelamını işitmek, güzel cemalini görmek, sahibi dışında hiç kimsenin bilemeyeceği ve idrak edemeyeceği bir mükâfatı elde etmek sureti ile gerçekleşecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O’na kavuşacakları gün O, onları “Selâm” sözü ile selamlayacaktır. Ayrıca O, onlar için çok üstün bir mükafat hazırlamıştır.”

Ahzab 33:45

45- Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik… 46- İzni ile Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak… 47- Müminlere Allah tarafından onlar için pek büyük bir lütuf olduğunu müjdele! 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. 45. Yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i vasfetmiş olduğu bu sıfatlar, onun risaletinin amacı, özü ve hususi özellikleri olup beş tanedir: Birincisi onun bir “şahit” olmasıdır. O, ümmetinin işlediği hayır ve şer türünden amellerine şahittir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun diye…”(el-Bakara, 2/143); “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur!”(en-Nisa, 4/41) O nedenle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adil ve makbul bir şahittir. İkinci ve üçüncü özellik onun “müjdeleyici ve uyarıcı olarak” gönderilmiş olmasıdır. Bu ise müjdeleneni ve uyarılanı, müjdenin ve uyarının konusunu ve bu konularda yapılması gerekenleri içine alır. Şöyle ki müjdelenen kimseler iman ile salih ameli bir arada gerçekleştiren ve masiyetleri de terk eden takvâ sahibi mü’minlerdir. Müjdenin konusu dünyada, iman ve takvâ dolayısı ile söz konusu olan dinî ve dünyevî her türlü mükâfatın onların olacağı müjdesine, ahirette ise ebedî ve kalıcı nimetlerin kendisine mazhar olmalarıdır. Bütün bunlar da sözü edilen amellerin, takvâyı gerçekleştiren hususların ve mükâfat çeşitlerinin etraflı bir şekilde anılmasını da kapsar. Uyarılanlar ise günahkâr zalimler, zulüm ve cehalet sahibi olanlardır. Uyarının konusu ise dünya hayatında cehalet ve zulme bağlı olarak söz konusu olan dinî ve dünyevî cezalarla tehdit edilip uyarılmak, ahirette ise korkunç ceza ve uzun azap ile karşı karşıya kalmalarıdır. Bu genel ifadelerin tafsilatı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu Kitap ve sünnette yer almaktadır. 46. Dördüncü özellik, Peygamber’in “izni ile Allah’a çağıran” bir davetçi olmasıdır. Yani Yüce Allah onu bütün insanları Rablerine çağırmak, O’nun lütuf ve ihsanlarına teşvik etmek, onlara yaratılış sebepleri olan Allah’a ibadeti emretmek üzere göndermiştir. Bu ise Peygamber’in, davet ettiği yolda bizzat dosdoğru yürümesini de gerektirir. Ayrıca kendisine davet ettiği şeylerin etraflı açıklamalarını da söz konusu etmesini de kapsar. Bu da onlara Rablerini mukaddes sıfatları ile tanıtmasını, celâl ve azametine yakışmayan hususlardan tenzih etmesini, ibadet şekillerini anlatmasını, Yüce Allah’a ulaştıracak en yakın yolu göstermek sureti ile O’na davet etmesini, her hak sahibine hakkının vermesini, böyle bir konumda bulunan pek çok nefsin karşı karşıya kalabildiği şekilde kendi nefsine ve nefsinin tazim edilmesine değil de yalnızca ve ihlasla Yüce Allah’a davet etmesini de gerektirmektedir. Bütün bunları da o, Yüce Allah’ın davet hususunda ona verdiği “izni ile” emri, iradesi ve takdiri ile yapar. Beşinci özelliği de onun: “ışık saçan bir kandil” olmasıdır. Bu ise insanların onsuz büyük bir karanlık içerisinde olduklaırnı, karanlıklarını aydınlatacak herhangi bir ışıklarının ve cahilliklerinde kendilerine yol gösterecek herhangi bir bilgilerinin olmadığını ifade eder. Bu karanlık ve bilgisizlikleri Yüce Allah, bu şerefli peygamberi gönderinceye kadar da devam etti. Onun gelişi ile Yüce Allah, bu karanlıkları aydınlattı ve onun vasıtası ile insanları cahillikten kurtarıp bilgiye kavuşturdu. Onunla sapkınları dosdoğru yola iletti. Böylelikle istikamet bulanların yolu aydınlanmış, açıklık kazanmış oldu. Onlar da bu büyük önderin arkasından yürüdüler, onun vasıtası ile hayrı ve şerri bildiler. Bahtiyar kimseler ile bedbaht kimseler birbirinden ayırt ettiler. Onun getirdiği aydınlık ile hak mabudlarını tanıdılar. Onu övülmeye değer sıfatları, dosdoğru fiilleri ve hakkın kendisi olan hükümleri ile tanıyabildiler. 47. Yüce Allah, bu buyruğuyla müjdelenen kimseleri söz konusu etmektedir ki bunlar mü’minlerdir. İman, tek başına anıldığı takdirde salih ameller de kapsamına girer. Bu buyrukta neyin müjde verildiği de söz konusu edilmektedir. Bu da pek büyük bir lütuftur. Yani dünyada ilâhî yardım, kalplerin hidâyet bulması, günahların bağışlanması, sıkıntıların giderilmesi, oldukça bol rızıklar, sevindirici nimetlerin elde edilmesi, Rablerinin rıza ve mükâfatına nail olmak, O’nun gazap ve cezasından kurtuluş vb. gibi değeri ölçülemeyecek kadar üstün ve büyük bir lütuf… Bu da amelde bulunacakları gayrete getiren bir husustur. Onlara Allah’ın, amellerine vereceği mükâfatların hatırlatılması, dosdoğru yolu izlemelerine önemli bir yardımcı unsurdur. Bu da şeriat koyucu Hakîm’in hikmetlerindendir. Nitekim korkutma makamında kendisinden korkutulan şeylerin sebep olacağı cezaları zikretmesi de O’nun hikmetinin tecellilerindendir. Tâ ki bu, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak kalmaya yardımcı bir unsur olsun. 48. İnsanlardan bir kesim, Allah’a çağıran peygamberleri ve onlara uyanları engellemeye hazırdır. Bunlar, zahiren iman sahibi olduklarını ortaya koyan, ama içten içe ise kâfir olan münafıklarla hem zahirleri hem de batınları ile küfre sapan kâfirlerdir. İşte Yüce Allah, Rasûlüne bunlara itaat etmeyi yasaklamakta ve bu hususta onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere ve münafıklara” Allah yolundan alıkoyan hiçbir hususta “itaat etme.” Ancak bu, onları cezalandırmayı gerektirmez. Aksine onlara itaat etme ve “onların eziyetlerine de aldırma.” Çünkü bu, onları İslâm’ı kabul etmeye çekebilir ve onların peygambere ve müslümanlara yapacakları birçok eziyetlerden vazgeçmelerine vesile olabilir. Dinini kemale erdirmesi ve düşmanını yenik düşürmesi hususunda da “Allah’a tevekkül et!” Önemli işlerin kendisine havale edildiği “vekil olarak Allah yeter.” O, bunları yerine getirir ve bu işleri kuluna kolaylaştırır.

Ahzab 33:46

45- Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik… 46- İzni ile Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak… 47- Müminlere Allah tarafından onlar için pek büyük bir lütuf olduğunu müjdele! 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. 45. Yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i vasfetmiş olduğu bu sıfatlar, onun risaletinin amacı, özü ve hususi özellikleri olup beş tanedir: Birincisi onun bir “şahit” olmasıdır. O, ümmetinin işlediği hayır ve şer türünden amellerine şahittir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun diye…”(el-Bakara, 2/143); “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur!”(en-Nisa, 4/41) O nedenle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adil ve makbul bir şahittir. İkinci ve üçüncü özellik onun “müjdeleyici ve uyarıcı olarak” gönderilmiş olmasıdır. Bu ise müjdeleneni ve uyarılanı, müjdenin ve uyarının konusunu ve bu konularda yapılması gerekenleri içine alır. Şöyle ki müjdelenen kimseler iman ile salih ameli bir arada gerçekleştiren ve masiyetleri de terk eden takvâ sahibi mü’minlerdir. Müjdenin konusu dünyada, iman ve takvâ dolayısı ile söz konusu olan dinî ve dünyevî her türlü mükâfatın onların olacağı müjdesine, ahirette ise ebedî ve kalıcı nimetlerin kendisine mazhar olmalarıdır. Bütün bunlar da sözü edilen amellerin, takvâyı gerçekleştiren hususların ve mükâfat çeşitlerinin etraflı bir şekilde anılmasını da kapsar. Uyarılanlar ise günahkâr zalimler, zulüm ve cehalet sahibi olanlardır. Uyarının konusu ise dünya hayatında cehalet ve zulme bağlı olarak söz konusu olan dinî ve dünyevî cezalarla tehdit edilip uyarılmak, ahirette ise korkunç ceza ve uzun azap ile karşı karşıya kalmalarıdır. Bu genel ifadelerin tafsilatı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu Kitap ve sünnette yer almaktadır. 46. Dördüncü özellik, Peygamber’in “izni ile Allah’a çağıran” bir davetçi olmasıdır. Yani Yüce Allah onu bütün insanları Rablerine çağırmak, O’nun lütuf ve ihsanlarına teşvik etmek, onlara yaratılış sebepleri olan Allah’a ibadeti emretmek üzere göndermiştir. Bu ise Peygamber’in, davet ettiği yolda bizzat dosdoğru yürümesini de gerektirir. Ayrıca kendisine davet ettiği şeylerin etraflı açıklamalarını da söz konusu etmesini de kapsar. Bu da onlara Rablerini mukaddes sıfatları ile tanıtmasını, celâl ve azametine yakışmayan hususlardan tenzih etmesini, ibadet şekillerini anlatmasını, Yüce Allah’a ulaştıracak en yakın yolu göstermek sureti ile O’na davet etmesini, her hak sahibine hakkının vermesini, böyle bir konumda bulunan pek çok nefsin karşı karşıya kalabildiği şekilde kendi nefsine ve nefsinin tazim edilmesine değil de yalnızca ve ihlasla Yüce Allah’a davet etmesini de gerektirmektedir. Bütün bunları da o, Yüce Allah’ın davet hususunda ona verdiği “izni ile” emri, iradesi ve takdiri ile yapar. Beşinci özelliği de onun: “ışık saçan bir kandil” olmasıdır. Bu ise insanların onsuz büyük bir karanlık içerisinde olduklaırnı, karanlıklarını aydınlatacak herhangi bir ışıklarının ve cahilliklerinde kendilerine yol gösterecek herhangi bir bilgilerinin olmadığını ifade eder. Bu karanlık ve bilgisizlikleri Yüce Allah, bu şerefli peygamberi gönderinceye kadar da devam etti. Onun gelişi ile Yüce Allah, bu karanlıkları aydınlattı ve onun vasıtası ile insanları cahillikten kurtarıp bilgiye kavuşturdu. Onunla sapkınları dosdoğru yola iletti. Böylelikle istikamet bulanların yolu aydınlanmış, açıklık kazanmış oldu. Onlar da bu büyük önderin arkasından yürüdüler, onun vasıtası ile hayrı ve şerri bildiler. Bahtiyar kimseler ile bedbaht kimseler birbirinden ayırt ettiler. Onun getirdiği aydınlık ile hak mabudlarını tanıdılar. Onu övülmeye değer sıfatları, dosdoğru fiilleri ve hakkın kendisi olan hükümleri ile tanıyabildiler. 47. Yüce Allah, bu buyruğuyla müjdelenen kimseleri söz konusu etmektedir ki bunlar mü’minlerdir. İman, tek başına anıldığı takdirde salih ameller de kapsamına girer. Bu buyrukta neyin müjde verildiği de söz konusu edilmektedir. Bu da pek büyük bir lütuftur. Yani dünyada ilâhî yardım, kalplerin hidâyet bulması, günahların bağışlanması, sıkıntıların giderilmesi, oldukça bol rızıklar, sevindirici nimetlerin elde edilmesi, Rablerinin rıza ve mükâfatına nail olmak, O’nun gazap ve cezasından kurtuluş vb. gibi değeri ölçülemeyecek kadar üstün ve büyük bir lütuf… Bu da amelde bulunacakları gayrete getiren bir husustur. Onlara Allah’ın, amellerine vereceği mükâfatların hatırlatılması, dosdoğru yolu izlemelerine önemli bir yardımcı unsurdur. Bu da şeriat koyucu Hakîm’in hikmetlerindendir. Nitekim korkutma makamında kendisinden korkutulan şeylerin sebep olacağı cezaları zikretmesi de O’nun hikmetinin tecellilerindendir. Tâ ki bu, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak kalmaya yardımcı bir unsur olsun. 48. İnsanlardan bir kesim, Allah’a çağıran peygamberleri ve onlara uyanları engellemeye hazırdır. Bunlar, zahiren iman sahibi olduklarını ortaya koyan, ama içten içe ise kâfir olan münafıklarla hem zahirleri hem de batınları ile küfre sapan kâfirlerdir. İşte Yüce Allah, Rasûlüne bunlara itaat etmeyi yasaklamakta ve bu hususta onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere ve münafıklara” Allah yolundan alıkoyan hiçbir hususta “itaat etme.” Ancak bu, onları cezalandırmayı gerektirmez. Aksine onlara itaat etme ve “onların eziyetlerine de aldırma.” Çünkü bu, onları İslâm’ı kabul etmeye çekebilir ve onların peygambere ve müslümanlara yapacakları birçok eziyetlerden vazgeçmelerine vesile olabilir. Dinini kemale erdirmesi ve düşmanını yenik düşürmesi hususunda da “Allah’a tevekkül et!” Önemli işlerin kendisine havale edildiği “vekil olarak Allah yeter.” O, bunları yerine getirir ve bu işleri kuluna kolaylaştırır.

Ahzab 33:47

45- Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik… 46- İzni ile Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak… 47- Müminlere Allah tarafından onlar için pek büyük bir lütuf olduğunu müjdele! 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. 45. Yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i vasfetmiş olduğu bu sıfatlar, onun risaletinin amacı, özü ve hususi özellikleri olup beş tanedir: Birincisi onun bir “şahit” olmasıdır. O, ümmetinin işlediği hayır ve şer türünden amellerine şahittir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun diye…”(el-Bakara, 2/143); “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur!”(en-Nisa, 4/41) O nedenle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adil ve makbul bir şahittir. İkinci ve üçüncü özellik onun “müjdeleyici ve uyarıcı olarak” gönderilmiş olmasıdır. Bu ise müjdeleneni ve uyarılanı, müjdenin ve uyarının konusunu ve bu konularda yapılması gerekenleri içine alır. Şöyle ki müjdelenen kimseler iman ile salih ameli bir arada gerçekleştiren ve masiyetleri de terk eden takvâ sahibi mü’minlerdir. Müjdenin konusu dünyada, iman ve takvâ dolayısı ile söz konusu olan dinî ve dünyevî her türlü mükâfatın onların olacağı müjdesine, ahirette ise ebedî ve kalıcı nimetlerin kendisine mazhar olmalarıdır. Bütün bunlar da sözü edilen amellerin, takvâyı gerçekleştiren hususların ve mükâfat çeşitlerinin etraflı bir şekilde anılmasını da kapsar. Uyarılanlar ise günahkâr zalimler, zulüm ve cehalet sahibi olanlardır. Uyarının konusu ise dünya hayatında cehalet ve zulme bağlı olarak söz konusu olan dinî ve dünyevî cezalarla tehdit edilip uyarılmak, ahirette ise korkunç ceza ve uzun azap ile karşı karşıya kalmalarıdır. Bu genel ifadelerin tafsilatı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu Kitap ve sünnette yer almaktadır. 46. Dördüncü özellik, Peygamber’in “izni ile Allah’a çağıran” bir davetçi olmasıdır. Yani Yüce Allah onu bütün insanları Rablerine çağırmak, O’nun lütuf ve ihsanlarına teşvik etmek, onlara yaratılış sebepleri olan Allah’a ibadeti emretmek üzere göndermiştir. Bu ise Peygamber’in, davet ettiği yolda bizzat dosdoğru yürümesini de gerektirir. Ayrıca kendisine davet ettiği şeylerin etraflı açıklamalarını da söz konusu etmesini de kapsar. Bu da onlara Rablerini mukaddes sıfatları ile tanıtmasını, celâl ve azametine yakışmayan hususlardan tenzih etmesini, ibadet şekillerini anlatmasını, Yüce Allah’a ulaştıracak en yakın yolu göstermek sureti ile O’na davet etmesini, her hak sahibine hakkının vermesini, böyle bir konumda bulunan pek çok nefsin karşı karşıya kalabildiği şekilde kendi nefsine ve nefsinin tazim edilmesine değil de yalnızca ve ihlasla Yüce Allah’a davet etmesini de gerektirmektedir. Bütün bunları da o, Yüce Allah’ın davet hususunda ona verdiği “izni ile” emri, iradesi ve takdiri ile yapar. Beşinci özelliği de onun: “ışık saçan bir kandil” olmasıdır. Bu ise insanların onsuz büyük bir karanlık içerisinde olduklaırnı, karanlıklarını aydınlatacak herhangi bir ışıklarının ve cahilliklerinde kendilerine yol gösterecek herhangi bir bilgilerinin olmadığını ifade eder. Bu karanlık ve bilgisizlikleri Yüce Allah, bu şerefli peygamberi gönderinceye kadar da devam etti. Onun gelişi ile Yüce Allah, bu karanlıkları aydınlattı ve onun vasıtası ile insanları cahillikten kurtarıp bilgiye kavuşturdu. Onunla sapkınları dosdoğru yola iletti. Böylelikle istikamet bulanların yolu aydınlanmış, açıklık kazanmış oldu. Onlar da bu büyük önderin arkasından yürüdüler, onun vasıtası ile hayrı ve şerri bildiler. Bahtiyar kimseler ile bedbaht kimseler birbirinden ayırt ettiler. Onun getirdiği aydınlık ile hak mabudlarını tanıdılar. Onu övülmeye değer sıfatları, dosdoğru fiilleri ve hakkın kendisi olan hükümleri ile tanıyabildiler. 47. Yüce Allah, bu buyruğuyla müjdelenen kimseleri söz konusu etmektedir ki bunlar mü’minlerdir. İman, tek başına anıldığı takdirde salih ameller de kapsamına girer. Bu buyrukta neyin müjde verildiği de söz konusu edilmektedir. Bu da pek büyük bir lütuftur. Yani dünyada ilâhî yardım, kalplerin hidâyet bulması, günahların bağışlanması, sıkıntıların giderilmesi, oldukça bol rızıklar, sevindirici nimetlerin elde edilmesi, Rablerinin rıza ve mükâfatına nail olmak, O’nun gazap ve cezasından kurtuluş vb. gibi değeri ölçülemeyecek kadar üstün ve büyük bir lütuf… Bu da amelde bulunacakları gayrete getiren bir husustur. Onlara Allah’ın, amellerine vereceği mükâfatların hatırlatılması, dosdoğru yolu izlemelerine önemli bir yardımcı unsurdur. Bu da şeriat koyucu Hakîm’in hikmetlerindendir. Nitekim korkutma makamında kendisinden korkutulan şeylerin sebep olacağı cezaları zikretmesi de O’nun hikmetinin tecellilerindendir. Tâ ki bu, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak kalmaya yardımcı bir unsur olsun. 48. İnsanlardan bir kesim, Allah’a çağıran peygamberleri ve onlara uyanları engellemeye hazırdır. Bunlar, zahiren iman sahibi olduklarını ortaya koyan, ama içten içe ise kâfir olan münafıklarla hem zahirleri hem de batınları ile küfre sapan kâfirlerdir. İşte Yüce Allah, Rasûlüne bunlara itaat etmeyi yasaklamakta ve bu hususta onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere ve münafıklara” Allah yolundan alıkoyan hiçbir hususta “itaat etme.” Ancak bu, onları cezalandırmayı gerektirmez. Aksine onlara itaat etme ve “onların eziyetlerine de aldırma.” Çünkü bu, onları İslâm’ı kabul etmeye çekebilir ve onların peygambere ve müslümanlara yapacakları birçok eziyetlerden vazgeçmelerine vesile olabilir. Dinini kemale erdirmesi ve düşmanını yenik düşürmesi hususunda da “Allah’a tevekkül et!” Önemli işlerin kendisine havale edildiği “vekil olarak Allah yeter.” O, bunları yerine getirir ve bu işleri kuluna kolaylaştırır.

Ahzab 33:48

45- Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik… 46- İzni ile Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak… 47- Müminlere Allah tarafından onlar için pek büyük bir lütuf olduğunu müjdele! 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter. 45. Yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i vasfetmiş olduğu bu sıfatlar, onun risaletinin amacı, özü ve hususi özellikleri olup beş tanedir: Birincisi onun bir “şahit” olmasıdır. O, ümmetinin işlediği hayır ve şer türünden amellerine şahittir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun diye…”(el-Bakara, 2/143); “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur!”(en-Nisa, 4/41) O nedenle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adil ve makbul bir şahittir. İkinci ve üçüncü özellik onun “müjdeleyici ve uyarıcı olarak” gönderilmiş olmasıdır. Bu ise müjdeleneni ve uyarılanı, müjdenin ve uyarının konusunu ve bu konularda yapılması gerekenleri içine alır. Şöyle ki müjdelenen kimseler iman ile salih ameli bir arada gerçekleştiren ve masiyetleri de terk eden takvâ sahibi mü’minlerdir. Müjdenin konusu dünyada, iman ve takvâ dolayısı ile söz konusu olan dinî ve dünyevî her türlü mükâfatın onların olacağı müjdesine, ahirette ise ebedî ve kalıcı nimetlerin kendisine mazhar olmalarıdır. Bütün bunlar da sözü edilen amellerin, takvâyı gerçekleştiren hususların ve mükâfat çeşitlerinin etraflı bir şekilde anılmasını da kapsar. Uyarılanlar ise günahkâr zalimler, zulüm ve cehalet sahibi olanlardır. Uyarının konusu ise dünya hayatında cehalet ve zulme bağlı olarak söz konusu olan dinî ve dünyevî cezalarla tehdit edilip uyarılmak, ahirette ise korkunç ceza ve uzun azap ile karşı karşıya kalmalarıdır. Bu genel ifadelerin tafsilatı ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu Kitap ve sünnette yer almaktadır. 46. Dördüncü özellik, Peygamber’in “izni ile Allah’a çağıran” bir davetçi olmasıdır. Yani Yüce Allah onu bütün insanları Rablerine çağırmak, O’nun lütuf ve ihsanlarına teşvik etmek, onlara yaratılış sebepleri olan Allah’a ibadeti emretmek üzere göndermiştir. Bu ise Peygamber’in, davet ettiği yolda bizzat dosdoğru yürümesini de gerektirir. Ayrıca kendisine davet ettiği şeylerin etraflı açıklamalarını da söz konusu etmesini de kapsar. Bu da onlara Rablerini mukaddes sıfatları ile tanıtmasını, celâl ve azametine yakışmayan hususlardan tenzih etmesini, ibadet şekillerini anlatmasını, Yüce Allah’a ulaştıracak en yakın yolu göstermek sureti ile O’na davet etmesini, her hak sahibine hakkının vermesini, böyle bir konumda bulunan pek çok nefsin karşı karşıya kalabildiği şekilde kendi nefsine ve nefsinin tazim edilmesine değil de yalnızca ve ihlasla Yüce Allah’a davet etmesini de gerektirmektedir. Bütün bunları da o, Yüce Allah’ın davet hususunda ona verdiği “izni ile” emri, iradesi ve takdiri ile yapar. Beşinci özelliği de onun: “ışık saçan bir kandil” olmasıdır. Bu ise insanların onsuz büyük bir karanlık içerisinde olduklaırnı, karanlıklarını aydınlatacak herhangi bir ışıklarının ve cahilliklerinde kendilerine yol gösterecek herhangi bir bilgilerinin olmadığını ifade eder. Bu karanlık ve bilgisizlikleri Yüce Allah, bu şerefli peygamberi gönderinceye kadar da devam etti. Onun gelişi ile Yüce Allah, bu karanlıkları aydınlattı ve onun vasıtası ile insanları cahillikten kurtarıp bilgiye kavuşturdu. Onunla sapkınları dosdoğru yola iletti. Böylelikle istikamet bulanların yolu aydınlanmış, açıklık kazanmış oldu. Onlar da bu büyük önderin arkasından yürüdüler, onun vasıtası ile hayrı ve şerri bildiler. Bahtiyar kimseler ile bedbaht kimseler birbirinden ayırt ettiler. Onun getirdiği aydınlık ile hak mabudlarını tanıdılar. Onu övülmeye değer sıfatları, dosdoğru fiilleri ve hakkın kendisi olan hükümleri ile tanıyabildiler. 47. Yüce Allah, bu buyruğuyla müjdelenen kimseleri söz konusu etmektedir ki bunlar mü’minlerdir. İman, tek başına anıldığı takdirde salih ameller de kapsamına girer. Bu buyrukta neyin müjde verildiği de söz konusu edilmektedir. Bu da pek büyük bir lütuftur. Yani dünyada ilâhî yardım, kalplerin hidâyet bulması, günahların bağışlanması, sıkıntıların giderilmesi, oldukça bol rızıklar, sevindirici nimetlerin elde edilmesi, Rablerinin rıza ve mükâfatına nail olmak, O’nun gazap ve cezasından kurtuluş vb. gibi değeri ölçülemeyecek kadar üstün ve büyük bir lütuf… Bu da amelde bulunacakları gayrete getiren bir husustur. Onlara Allah’ın, amellerine vereceği mükâfatların hatırlatılması, dosdoğru yolu izlemelerine önemli bir yardımcı unsurdur. Bu da şeriat koyucu Hakîm’in hikmetlerindendir. Nitekim korkutma makamında kendisinden korkutulan şeylerin sebep olacağı cezaları zikretmesi de O’nun hikmetinin tecellilerindendir. Tâ ki bu, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak kalmaya yardımcı bir unsur olsun. 48. İnsanlardan bir kesim, Allah’a çağıran peygamberleri ve onlara uyanları engellemeye hazırdır. Bunlar, zahiren iman sahibi olduklarını ortaya koyan, ama içten içe ise kâfir olan münafıklarla hem zahirleri hem de batınları ile küfre sapan kâfirlerdir. İşte Yüce Allah, Rasûlüne bunlara itaat etmeyi yasaklamakta ve bu hususta onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere ve münafıklara” Allah yolundan alıkoyan hiçbir hususta “itaat etme.” Ancak bu, onları cezalandırmayı gerektirmez. Aksine onlara itaat etme ve “onların eziyetlerine de aldırma.” Çünkü bu, onları İslâm’ı kabul etmeye çekebilir ve onların peygambere ve müslümanlara yapacakları birçok eziyetlerden vazgeçmelerine vesile olabilir. Dinini kemale erdirmesi ve düşmanını yenik düşürmesi hususunda da “Allah’a tevekkül et!” Önemli işlerin kendisine havale edildiği “vekil olarak Allah yeter.” O, bunları yerine getirir ve bu işleri kuluna kolaylaştırır.

Ahzab 33:49

49- Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız, sizin onlar üzerinde beklemelerini isteyeceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. O nedenle onlara (imkan ölçüsünde bir şeyler) verin ve onları güzel bir şekilde bırakın. 49. Yüce Allah, mü’minlere şunu bildirmektedir: Müminler, hanımları nikâhladıktan sonra onlara dokunmadan önce onları boşayacak olurlarsa, bu durumda hanımların bekleyecekleri bir iddetin varlığı söz konusu değildir. Bu gibi hallerde Allah, kocalara -ayrılma dolayısı ile- hanımlarına, gönüllerini hoş edecek türden maddi bir şeyler vermeyi emretmekte ve arada herhangi bir düşmanlık, kötü söz söyleme, onlardan bir şey isteme veya buna benzer hususlar söz konusu olmaksızın güzel bir şekilde ayrılmalarını istemektedir. Bu âyet-i kerime boşamanın ancak nikâhtan sonra söz konusu olabileceğine delildir. O nedenle hanımı nikahlamadan önce boşama olmayacağı gibi onu boşamayı nikahına bağlama (yani “Seni nikahladığım takdirde boşsun” dendiği) takdirde de bu, boşama olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Mümin kadınları nikahlayıp da sonra… onları boşarsanız” diye buyurarak boşamanın nikahtan sonra söz konusu olacağını bildirmiştir. Bu ise bundan önce böyle bir boşamanın yersiz olacağının delilidir. Tam bir ayrılık ve tam bir haram kılış demek olan boşama/talâk; nikahtan önce söz konusu olmayacağına göre zıhâr veya îlâ ve buna benzer eksik haram kılışlar haydi haydi söz konusu olmaz. Nitekim ilim adamlarının iki görüşünden daha doğru olanı da budur. Bu buyruk, boşamanın caiz oluşuna da delil gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah, mü’minlerin bu durumu onları kınamaksızın ve azarlamaksızın haber vermektir. Üstelik âyet-i kerimenin başı mü’minlere hitap ile başlamaktadır. Yine âyet-i kerime, hanımlara dokunmadan önce onları boşamanın caiz oluşuna da delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“Kendileri ile temas etmediğiniz... hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur.”(el-Bakara, 2/236) Bu ayet, kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadının iddet beklemesinin söz konusu olmadığına, aksine böyle bir hanımın sadece boşanması ile -ortada bir engel bulunmadığından dolayı- başka biriyle evlenmesinin caiz olduğuna delildir. Yine kadının iddet beklemesinin ancak onunla gerdeğe girilmesinden sonra olacağına da delildir. Gerdeğe girmek ve dokunmaktan kasıt, icma ile kabul olunduğu üzere cinsel ilişkide bulunmaktır. Ayrıca ilişki bulunmaksızın sadece halvet (yalnız bir ortamda baş başa kalmak) da aynı hükümdedir. Nitekim raşid halifelerin fetvaları bu yöndedir ve doğru olan da budur. Koca, hanımının yanına girer de onunla onunla başbaşa kalacak olursa -ister ilişkide bulunsun, ister bulunmasın- kadının iddet beklemesi icab eder. Kendisine dokunulmadan boşanan kadına gelince; gücü yeten ve eli geniş olana gücü oranında, eli dar olana da kendi gücü oranında muta (mali bir şeyler) vermesi gerekir. Ancak bu, kadın için bir mehir tayin edilmemiş olması halinde böyledir. Eğer tayin edilmiş bir mehri varsa hanımı ile gerdeğe girmeden önce boşadığı takdirde mehrin yarısının ödenmesi gerekir ve bu, mutanın yerine geçer, ayrıca muta vermek gerekmez. Diğer taraftan hanımı ile gerdeğe girdikten sonra olsun, girmeden önce olsun, ayrılan eşlerin her ikisinin de birbirinden hayırla söz edecek şekilde, güzelce ayrılması gerekir. Bu ayrılma çirkin bir tarzda olmamalıdır. Çünkü böyle bir ayrılık, çok kötü sonuçlar doğurur ve her biri diğeri hakkında pek çok tenkit edici sözler söyler. Yine bu âyet-i kerime, hanımın iddet beklemesinin, kocanın lehine bir hak olduğuna da delildir. Çünkü Yüce Allah’ın:“sizin onlar üzerinde beklemelerini isteyeceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” buyruğu şuna delâlet etmektedir: Eğer cinsel temastan sonra hanımını boşayacak olursa erkeğin kadın üzerinde iddet bekletme hakkı vardır. Ayrıca vefat ile ayrılık halinde kadının mutlaka iddet beklemesi gerektiğine de delil vardır. Çünkü Yüce Allah’ın:“Sonra onları boşarsanız” buyruğu bunu gerektirmektedir. Diğer taraftan âyet-i kerime, kendisi ile gerdeğe girilmemiş hanım dışında kalan ve kocalarından bir şekilde ayrılan hanımların iddet beklemekle yükümlü olduğuna da delil teşkil etmektedir.

Ahzab 33:50

50- Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdikleri içinden sahip olduğun cariyeleri, seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını sana (ve ümmetine) helâl kıldık. Bir de kendini (mehirsiz) Peygambere bağışlayan ve Peygamberin de nikahlamak istediği mü’min kadınları, diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere (helal kıldık). Biz mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeler hususunda neleri farz kıldığımızı pek iyi biliriz. (Bu hükümleri koymamız) sana bir sıkıntı olmasın diyedir. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 50. Yüce Allah, Rasûlüne hem kendisine hem de mü’minlere ortak olarak helâl kıldıkları ile sadece kendisine has olmak üzere helâl kıldığı şeyleri, lütfunun bir tecellisi olarak ihsan ettiğini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana mehirlerini verdiğin hanımlarını... helâl kıldık.” Yani mehirlerini kendilerine vermiş olduğun hanımların sana helâldir. Bu husus, kendisi ile diğer mü’minler arasında ortak bir husustur. Müminlere de aynı şekilde mehirlerini verdikleri hanımlar helâldir. Aynı şekilde biz “Allah’ın sana ganimet verdikleri içinden sahip olduğun cariyeleri” de helâl kıldık. Yani ister cariye olsunlar, ister kocaları bulunan ya da bulunmayan hür kadınlar olsun, kâfirlerden ganimet olarak aldığın kadınları da helâl kılmışızdır. Bu da onunla diğer mü’minler arasında ortak bir husustur. Yine onunla mü’minler arasında helâl kılınması bakımından ortak olan bir diğer husus da şu buyrukta dile getirilmektedir:“seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını” da helâl kıldık. Amca, hala, dayı ve teyze tabirleri bunların yakın olanlarını da uzak olanlarını da kapsamaktadır. Bu buyruk helâl kılınan hanımların sınırlarını tespit etmektedir. Bunun mefhumundan da şu anlaşılmaktadır: Bunların dışında kalan (daha) yakın akrabalarla -Nisa Suresi’nde de geçtiği gibi- evlenilmesi helâl değildir. Yani akrabalar arasından anılan bu dört akraba kadın dışındakilerle evlenmek, mubah değildir. Bunların dışında kalan gerek füru gerek usul akrabalar, anne-babanın -ne kadar aşağı gidilirse gidilsin- füruu ile bunların sulbünden gelen bunlardan yukarıdakilerin furuu ile evlenmek mubah değildir. “seninle beraber hicret eden” kaydı, bu kimselerin Allah Rasûlüne helâl olmaları için anılmış bir kayıttır. Bu hususta âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerden doğru olanı budur. Peygamber’in dışındakilere gelince böyle bir kaydın, nikahın sıhhati için bir şart olmadığı malumdur. Aynı şekilde biz sana “kendini (mehirsiz) Peygambere bağışlayan ve Peygamberin de nikahlamak istediği mü’min kadınları” sırf kendisini bağışlaması ile helâl kıldık. Elbette ki bu, peygamberin isteğine bağlıdır. “diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere” yani kendisini bağışlayan mü’min kadın ile evlenmenin mubahlığı sana hastır. Müminlere gelince onların bir hanımın, sırf kendisini bağışlaması yoluyla onu nikahlarına almaları helâl olmaz. “Biz mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeler hususunda neleri farz kıldığımızı pek iyi biliriz.” Biz, mü’minlerin görevlerinin ne olduğunu, onlara eşlerden ve cariyelerden nelerin helâl olup nelerin helâl olmadığını biliyoruz. Onlara bu hususları da bildirmiş, bunlar ile ilgili farz hükümleri de açıklamış bulunuyoruz. Bu âyet-i kerimede bulunup da onlara muhalif olan haller ise sadece ona has kılınmış bir özellik demektir. zira Yüce Allah’ın:“Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana... helâl kıldık” buyruğu, peygambere yönelik hitaptır. Diğer taraftan “diğer mü’minlere değil de yana yalnız sana has olmak üzere” buyruğu da bunu gerektirmektedir. Yani ey Peygamber, biz diğer mü’minlere mubah kılmadığımızı sana mubah kıldık. Senden başkası için tutmadığımız bu geniş çerçeveyi senin için genişlettik. Bu hükümleri “sana sıkıntı olmasın diye” böyle hükmettik. Bu ise Allah’ın, Rasûlüne verdiği ileri derecedeki önemi göstermektedir. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Her zaman mağfiret ve rahmet sıfatları ile muttasıftır. Hikmetinin gereği olarak ve indirilmelerine sebep teşkil eden hususların mevcut olması halinde mağfiret ve rahmetini, cömertlik ve ihsanını onlara indirir.

Ahzab 33:51

51- Hanımlarından kimi dilersen (sırasını) geri bırakabilir, kimi dilersen de yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur. Bu, onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve kendilerine verdiklerine hepsinin razı olmaları için daha uygundur. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah her şeyi bilendir, Halîmdir. 51. Bu da aynı şekilde Yüce Allah’ın Rasûlüne sağladığı bir genişlik ve ona rahmetinin bir tecellisidir. Ona (başka erkekler hakkında) farz olan hanımlar arasında günleri paylaştırmayı terk etmeyi mubah kılmıştır. Eğer o günlerini aralarında paylaştıracak olursa bu, onun bir bağışıdır. Bununla birlikte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her hususta aralarında adaleti sağlamaya gayret eder ve şöyle derdi:“Allah’ım! Bu, benim imkânlarım ölçüsündeki paylaştırmamdır. Benim sahip olamayıp da Senin sahip olduğun (kalbî) hususlar hakkında da beni kınama.”[9] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir” yani onları geri bırakarak yanına almaz ve onun yanında geceyi geçirmezsin; “kimi dilersen yanına alabilirsin” ve onun yanında geceyi geçirebilirsin. Bununla birlikte bunu yapman senin hakkında kesin ve değişmez bir husus değildir. “Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur.” Yani bütün bu hususlarda sen dilediğini tercih edebilirsin. Çoğu müfessir şöyle demiştir: Bu, kendilerini ona bağışlayan hanımlara hastır. O, bunlardan dilediği kimseyi geri bırakabilir, dilediğini de yanına alabilirdi. Yani arzu ettiği takdirde kendisini ona bağışlayanı kabul eder, dilemezse kabul etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Daha sonra Yüce Allah, bu husustaki hikmeti açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Bu” sana gösterdiğimiz genişlik kararının sana ait olması, senin elinde bulunması ve senin onlara bağışta bulunman “mutlu olmaları, üzülmemeleri ve kendilerine verdiklerine hepsinin razı olmaları için daha uygundur.” Çünkü onlar, senin farz olan bir hususu terk etmeyeceğini ve yerine getirilmesi gereken bir hakkı yerine getirmekte kusurlu hareket etmeyeceğini bilirler. “Allah kalplerinizde olanı bilir.” Yani farz ve müstehap hakları eda ederken ve hakların çakıştığı ve tercih yapmak gerektiği hallerde kalplere arzı olan düşünce ve niyetleri bilir. İşte bundan dolayı ey Allah’ın Rasûlü, hanımlarının kalpleri huzur bulsun diye Yüce Allah, senin için böyle bir genişliği teşrî’ buyurmuştur. “Allah her şeyi bilendir, Halimdir.” Yani hem ilmi geniştir, hem hilmi boldur. İlminin bir tecellisi olarak O, sizler için işlerinizi daha da düzene koyacak, ecirlerinizi daha çok artıracak hükümler teşrî’ buyurmuştur. Hilminin bir tecellisi de O’nun, yaptığınız kötü işler ve kalplerinizin ısrar ettiği kötülükler dolayısı ile sizi hemen cezalandırmamasıdır.

Ahzab 33:52

52- Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen de mevcut hanımlarını bırakıp yerlerine başka hanımlar alman da -onların güzellikleri hoşuna gitse bile- sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler hariç. Allah her şeyi görüp gözetlemektedir. 52. Bu, iyi davranışları mükâfatla karşılayan (Şekûr) Allah’ın, Rasûlünün hanımlarına -Allah tümünden razı olsun- Allah’ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu tercih etmelerine karşılık bir mükâfatıdır. Onlara merhamet etmiş ve Rasûlünün artık onlardan başkası ile evlenemeyeceğini beyan ederek şöyle buyurmuştur:“Bundan” mevcut hanımlarından “sonra artık başka kadınlarla evlenmen de mevcut hanımlarını bırakıp yerlerine başka hanımlar alman da… sana helâl değildir.” Bu yolla hanımları, artık onların arasına yeni bir kuma katılmasından veya herhangi birisini boşamasından yana emin olmuş oldular. Çünkü Yüce Allah, artık onların dünya ve âhirette onun hanımları olduklarını, onların Peygamber tarafından boşanmak sureti ile ondan ayrı kalmayacaklarını hükme bağlamış olmaktadır. “Onların güzellikleri hoşuna gitse bile” yani mevcut hanımlarının dışında kalanların, güzellikleri hoşuna gitse dahi onları nikâhlaman sana helâl değildir. “Ancak sahip olduğun cariyeler hariç.” Yani bunlar, senin için helâldir. Çünkü cariyelerin, nikahlı hanımlar tarafından kıskanılmaları ve hanımlara kumalık etmeleri açısından hür hanımlar konumunda olmadıkları bilinen bir husustur. “Allah her şeyi görüp gözetlemektedir.” O, işleri görüp gözetendir, nereye varacaklarını bilendir. En mükemmel bir düzen ve en güzel hükümler ile bunları idare edendir.

Ahzab 33:53

53- Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin. Yemek vaktini de beklemeyin. Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın, lafa dalmayın. Çünkü bu, Peygamberi rahatsız etmekte fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç olan bir şey isteyeceğiniz zaman da perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlünü rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir. Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır. 54- Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir. 53. Yüce Allah, mü’min kullarına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanelerine giriş çıkışlarında gereken edebi takınmalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin.” Yani orada yemek yemek maksadı ile girmenize izin verilmeksizin o odalara girmeyin. Aynı şekilde “yemek vaktini de beklemeyin.” Yani ağırdan alarak yemeğin pişmesini, piştiği zamanları gözetlemeyi yahut da yemek yedikten sonra rahatça oturmayı da beklemeyin. Yani sizler, peygamberin odalarına ancak şu iki şartla girebilirsiniz: Girmenize izin verilmesi ve sizin orada oturmanızın ihtiyaç kadarı ile olması. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın,” ister yemekten önce ister sonra olsun “lafa dalmayın.” Daha sonra bu yasağın hikmet ve faydasını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Çünkü bu” sizin ihtiyaçtan fazla bekleyişiniz “peygamberi rahatsız etmekte” sizin onu evinin işlerinden alıkoymanız ve onu meşgul etmeniz, ona zor ve ağır gelmekte “fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır.” Yani o size “Çıkın, artık gidin” demekten utanır. Nitekim özellikle kerem ehli olan insanlar evlerinde bulunan kimseleri evlerinden çıkarmaktan haya ederler. “Ama Allah haktan utanmaz.” Şer’î bir emir, -terk edilmesi bir edep ve haya gereği olduğu zannedilse bile- mutlaka yerine getirilmelidir. Şer’î emre uyulmalı ve ona muhalif olan hususun edeb ile en ufak bir ilişkisinin bulunmadığı kesinlikle kabul edilmelidir. İşte Yüce Allah da sizin için hayırlı, Rasûlü için de uygun olan bir emri -ne olursa olsun- vermekten utanmaz. İşte bu, onların Peygamber efendimizin hanelerine girip çıkarken takınmaları gereken edebe dairdir. Hanımlarına hitapta ona karşı takınmaları gereken edebe gelince: Ya onlarla konuşmaya gerek duyulur yahut gerek duyulmaz. Eğer böyle bir konuşmaya gerek duyulmuyor ise böyle bir hitaba ihtiyaç yok demektir, edeb bu gibi gereksiz konuşmayı terk etmektir. Eğer onlarla konuşmaya ihtiyaç duyulursa -onlardan herhangi bir eşya yahut bir evde kullanılan kap kacak veya buna benzer bir şey istenecek ise- o vakit onlardan “perde arkasından” istenmelidir. Yani sizinle onlar arasında -görünmelerine ihtiyaç bulunmadığından dolayı- onların görünmesini engelleyecek bir perde bulunmalıdır. Buna göre durum ne olursa olsun, onlara bakmak yasaklanmış olmaktadır. Onlarla konuşmaya gelince bu hususta da Allah’ın sözünü ettiği tafsilatlı durum söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah:“Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir” buyurarak bunun hikmetini de zikretmektedir. Çünkü böylesi, şüphelerden daha uzaklaştırıcıdır. İnsan da kötülüğe davet eden sebeplerden ne kadar uzak kalırsa onun için daha bir selametli, kalbi için de daha bir temiz olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın, tafsilatının bir çoğunu açıklamış olduğu şer’î hükümlerden biri de kötülüğe götüren bütün yolların, kötülüğün sebeplerinin ve ona hazırlık olan şeylerin yasak olmasıdır. Her yolla bu kötülüklerden uzak durmak şer’î bir gerekliliktir. Daha sonra Yüce Allah kapsamlı bir ifade ile ve genel bir kaide olmak üzere şöyle buyurmaktadır: Ey mü’minler “sizin Allah’ın Rasûlünü” ister sözlü olsun, ister fiili olsun eziyet olabilecek bütün hallerle onu “rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir.” Böyle bir şey size yakışmaz, böyle bir işe kalkışmanız uygun değildir. Aksine bu, çirkin bir iştir. Ondan sonra hanımlarını nikahlamaya kalkışmak da onu rahatsız edecek işlerdendir. Çünkü o, tazim olunacak bir makamdadır. Üstün bilinmeli, ona ikram gösterilmelidir. Ondan sonra hanımları ile evlenmeye kalkışmak, bu makamı ihlâl eder. Aynı şekilde onlar, hem dünyada hem âhirette onun zevceleridirler. Onun zevceleri olmaları, vefatından sonra da bakidir. İşte bundan dolayı onun hanımlarını nikâhlamak, ümmetinden hiç kimseye helâl değildir. “Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır.” Ümmet bu emre aynen uymuştur. Allah’ın bu hususta koyduğu yasaktan uzak durmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. 54. “Siz bir şeyi açıklasanız” onu açıktan yapsanız “da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Kalplerinizde olanı da bilir, açığa vurduğunuzu da bilir ve sizlere bunun karşılığını da verecektir.

Ahzab 33:54

53- Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin. Yemek vaktini de beklemeyin. Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın, lafa dalmayın. Çünkü bu, Peygamberi rahatsız etmekte fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç olan bir şey isteyeceğiniz zaman da perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlünü rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir. Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır. 54- Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir. 53. Yüce Allah, mü’min kullarına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanelerine giriş çıkışlarında gereken edebi takınmalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine yemek için girmeyin.” Yani orada yemek yemek maksadı ile girmenize izin verilmeksizin o odalara girmeyin. Aynı şekilde “yemek vaktini de beklemeyin.” Yani ağırdan alarak yemeğin pişmesini, piştiği zamanları gözetlemeyi yahut da yemek yedikten sonra rahatça oturmayı da beklemeyin. Yani sizler, peygamberin odalarına ancak şu iki şartla girebilirsiniz: Girmenize izin verilmesi ve sizin orada oturmanızın ihtiyaç kadarı ile olması. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat davet edilirseniz girin. Yemek yediniz mi de dağılın,” ister yemekten önce ister sonra olsun “lafa dalmayın.” Daha sonra bu yasağın hikmet ve faydasını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Çünkü bu” sizin ihtiyaçtan fazla bekleyişiniz “peygamberi rahatsız etmekte” sizin onu evinin işlerinden alıkoymanız ve onu meşgul etmeniz, ona zor ve ağır gelmekte “fakat o, size (bunu söylemekten) utanmaktadır.” Yani o size “Çıkın, artık gidin” demekten utanır. Nitekim özellikle kerem ehli olan insanlar evlerinde bulunan kimseleri evlerinden çıkarmaktan haya ederler. “Ama Allah haktan utanmaz.” Şer’î bir emir, -terk edilmesi bir edep ve haya gereği olduğu zannedilse bile- mutlaka yerine getirilmelidir. Şer’î emre uyulmalı ve ona muhalif olan hususun edeb ile en ufak bir ilişkisinin bulunmadığı kesinlikle kabul edilmelidir. İşte Yüce Allah da sizin için hayırlı, Rasûlü için de uygun olan bir emri -ne olursa olsun- vermekten utanmaz. İşte bu, onların Peygamber efendimizin hanelerine girip çıkarken takınmaları gereken edebe dairdir. Hanımlarına hitapta ona karşı takınmaları gereken edebe gelince: Ya onlarla konuşmaya gerek duyulur yahut gerek duyulmaz. Eğer böyle bir konuşmaya gerek duyulmuyor ise böyle bir hitaba ihtiyaç yok demektir, edeb bu gibi gereksiz konuşmayı terk etmektir. Eğer onlarla konuşmaya ihtiyaç duyulursa -onlardan herhangi bir eşya yahut bir evde kullanılan kap kacak veya buna benzer bir şey istenecek ise- o vakit onlardan “perde arkasından” istenmelidir. Yani sizinle onlar arasında -görünmelerine ihtiyaç bulunmadığından dolayı- onların görünmesini engelleyecek bir perde bulunmalıdır. Buna göre durum ne olursa olsun, onlara bakmak yasaklanmış olmaktadır. Onlarla konuşmaya gelince bu hususta da Allah’ın sözünü ettiği tafsilatlı durum söz konusudur. Daha sonra Yüce Allah:“Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir” buyurarak bunun hikmetini de zikretmektedir. Çünkü böylesi, şüphelerden daha uzaklaştırıcıdır. İnsan da kötülüğe davet eden sebeplerden ne kadar uzak kalırsa onun için daha bir selametli, kalbi için de daha bir temiz olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın, tafsilatının bir çoğunu açıklamış olduğu şer’î hükümlerden biri de kötülüğe götüren bütün yolların, kötülüğün sebeplerinin ve ona hazırlık olan şeylerin yasak olmasıdır. Her yolla bu kötülüklerden uzak durmak şer’î bir gerekliliktir. Daha sonra Yüce Allah kapsamlı bir ifade ile ve genel bir kaide olmak üzere şöyle buyurmaktadır: Ey mü’minler “sizin Allah’ın Rasûlünü” ister sözlü olsun, ister fiili olsun eziyet olabilecek bütün hallerle onu “rahatsız etmeniz de ondan sonra onun hanımlarını nikâhlamanız da asla olacak şey değildir.” Böyle bir şey size yakışmaz, böyle bir işe kalkışmanız uygun değildir. Aksine bu, çirkin bir iştir. Ondan sonra hanımlarını nikahlamaya kalkışmak da onu rahatsız edecek işlerdendir. Çünkü o, tazim olunacak bir makamdadır. Üstün bilinmeli, ona ikram gösterilmelidir. Ondan sonra hanımları ile evlenmeye kalkışmak, bu makamı ihlâl eder. Aynı şekilde onlar, hem dünyada hem âhirette onun zevceleridirler. Onun zevceleri olmaları, vefatından sonra da bakidir. İşte bundan dolayı onun hanımlarını nikâhlamak, ümmetinden hiç kimseye helâl değildir. “Çünkü bu, Allah katında çok büyük bir günahtır.” Ümmet bu emre aynen uymuştur. Allah’ın bu hususta koyduğu yasaktan uzak durmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. 54. “Siz bir şeyi açıklasanız” onu açıktan yapsanız “da gizleseniz de (şunu bilin ki) Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Kalplerinizde olanı da bilir, açığa vurduğunuzu da bilir ve sizlere bunun karşılığını da verecektir.

Ahzab 33:55

55- Hanımları için babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sahip oldukları köleleri (ile perdesiz konuşmalarında) bir günah yoktur. Allah’a karşı takvalı olun. Şüphe yok ki Allah her şeye tanıktır. 55. Yüce Allah, mü’minlerin annelerinden ancak perde arkasından bir şeyler istenip sorulabileceğini söz konusu ettiğinde kullanılan ifade, herkesi kapsayan umumi bir ifade olduğundan dolayı aşağıda sözü edilen mahrem akrabaların istisna edilmesi gerekmiştir. Bu nedenle de mü’minlerin annelerinin, onlarla konuşurken perde arkasında saklanmalarına gerek ve bunda bir sakınca olmadığı zikredilmektedir. Burada amcalarla dayılar söz konusu edilmemektedir. Çünkü kendilerinin halaları ve teyzeleri oldukları erkek ve kız kardeşlerinin erkek çocuklarından (yeğenlerinden) perde arkasında saklanmaları gerekmediğine göre bizzat kendi amcalarından ve dayılarından saklanmalarına gerek olmadığı kendiliğinden anlaşılmaktadır. Diğer taraftan amcayı ve dayıyı açıkça söz konusu eden diğer âyet-i kerimenin mantuku (lafzi ifadesi) de bu âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşılandan daha önceliklidir. “Kendi kadınları” bu ifade kendi dindaşları olan kadınlar demek olup kâfir kadınları dışarıda bırakmaktadır. Tür olarak bütün kadınların kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü kadının kadından saklanması gerekmemektedir. “Ve sahip oldukları köleleri” köle, tamamı ile kadının mülkiyetinde olduğu sürece bu böyledir. Bu kişiler hakkında vebal olmadığı belirtildikten sonra, bu konuda ve başkalarında takvâya bağlılık ile bu hususta şer’i herhangi bir sakıncanın bulunmaması şart koşularak şöyle buyurulmaktadır: Bütün hallerinizle “Allah’a karşı takvalı olun” takvâya bağlı kalın. “Şüphe yok ki Allah her şeye tanıktır.” Gizlisi ile açığı ile kulların bütün amellerine şahittir, onların sözlerini işitir ve yaptıklarını görür. Sonra da bu yaptıklarının karşılığını eksiksiz bir şekilde kendilerine verir.

Ahzab 33:56

56- Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin. 56. Bu buyrukta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kemaline, derecesinin yüksekliğine, Allah nezdinde olsun, O’nun yarattıkları nezdinde olsun mevkiinin üstünlüğüne, şanının yüceliğine dikkat çekilmektedir. “Şüphesiz Allah” teâlâ “ve melekleri peygambere salât ederler.” Allah, onu sevdiğinden dolayı melekler arasında ve Mele-i Âlâ’da ondan övgü ile söz eder. Allah’ın mukarreb melekleri de ondan övgüyle söz eder, onun için dua ve niyaz ederler. “Ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm edin.” Allah’a ve meleklere uyun. Üzerinizdeki haklarının bir bölümüne karşılık olmak üzere imanınızı daha bir tamamlamak, onu tazim etmek, ona sevginizi ve ikramınızı göstermek, hasenatınızı daha bir artırmak ve günahlarınızın keffareti için bunları yapın. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e salat ve selam getirmenin en faziletli şekli onun ashabına öğrettiği şu şekildir: اللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ، وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ، إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ “Allahım! İbrâhim’in ailesine salat ettiğin gibi Muhammed’e ve ailesine de salat et. Allahım! İbrâhim’in ailesine hayır ve bereket ihsan ettiğin gibi Muhammed’e ve ailesine de hayır ve bereket ihsan et. Şüphesiz ki sen, övgüye lâyık, çok yücesin.”[10] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e salât ve selâm getirme emri bütün vakitlerde meşrudur. Pek çok ilim adamı da namazda bu şekilde salat ve selam getirmeyi farz kabul etmiştir.

Ahzab 33:57

57- Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenler var ya şüphesiz Allah, onlara dünya ve âhirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 58- Mümin erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeylerden dolayı eziyet edenler, kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar. 57. Yüce Allah, Rasûlünün tazim edilmesini, ona salât ve selâm getirilmesini emrettikten sonra ona eziyet etmeyi yasaklamış ve böyle bir davranışa karşılık da tehditte bulunarak şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenler” bu buyruk, ister sözlü, ister fiilî olsun her türlü eziyeti, sövme, hakaret, ona veya dinine dil uzatma vb. gibi ona eziyet teşkil edecek her türlü hususu kapsamına alır. “şüphesiz Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş” onları rahmetinden kovup uzaklaştırmıştır. Dünyada lanete uğramalarının bir parçası da Rasûlullah’a söven ve ona eziyet eden kimsenin öldürülmesi hakkındaki hükmüdür. “Ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” Ona eziyet etmenin cezası, bu eziyette bulunanın hor ve hakir kılıcı azapta eziyete uğratılmasıdır. Allah Rasûlüne eziyet etmek, başkasına eziyet etmek gibi değildir. Çünkü kul, Allah’ın Rasûlüne iman etmedikçe Allah’a da iman etmiş olmaz. Ayrıca Allah Rasûlüne tazim edilmesi imanın gereklerindendir. Mü’minlere eziyet etmek büyük bir günah ve vebali çok büyük olduğuna göre böyle bir şeyin Peygamber’e yapılması çok çok daha büyük bir günahtır. Nitekim Yüce Allah müminlere eziyet hakkında da şöyle buyurmaktadır: 58. “Mümin erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeylerden dolayı” eziyet edilmelerini gerektiren herhangi bir suçları bulunmaksızın “eziyet edenler,” sebepsiz yere mü’minlere eziyet ettiklerinden dolayı “kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah” yükünü sırtlarına alıp “yüklenmiş olurlar.” Çünkü bu yolla mü’minlere haksızlık yapmış ve zulmetmiş, Allah’ın saygı gösterilmesini emrettiği bir yasağı da çiğnemiş olurlar. Bundan dolayı mü’minlerden bir ferde sövmek, kişinin haline ve mertebesinin yüksekliğine göre taziri (hakimin uygun göreceği bir cezaya çarptırılmayı) gerektirir. Bu nedenle sahabeye sövenlerin taziri daha ileri derecede olur. İlim adamlarına ve dine bağlı sövmenin taziri de diğerlerine göre daha büyük çapta olur.

Ahzab 33:58

57- Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenler var ya şüphesiz Allah, onlara dünya ve âhirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 58- Mümin erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeylerden dolayı eziyet edenler, kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar. 57. Yüce Allah, Rasûlünün tazim edilmesini, ona salât ve selâm getirilmesini emrettikten sonra ona eziyet etmeyi yasaklamış ve böyle bir davranışa karşılık da tehditte bulunarak şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenler” bu buyruk, ister sözlü, ister fiilî olsun her türlü eziyeti, sövme, hakaret, ona veya dinine dil uzatma vb. gibi ona eziyet teşkil edecek her türlü hususu kapsamına alır. “şüphesiz Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş” onları rahmetinden kovup uzaklaştırmıştır. Dünyada lanete uğramalarının bir parçası da Rasûlullah’a söven ve ona eziyet eden kimsenin öldürülmesi hakkındaki hükmüdür. “Ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” Ona eziyet etmenin cezası, bu eziyette bulunanın hor ve hakir kılıcı azapta eziyete uğratılmasıdır. Allah Rasûlüne eziyet etmek, başkasına eziyet etmek gibi değildir. Çünkü kul, Allah’ın Rasûlüne iman etmedikçe Allah’a da iman etmiş olmaz. Ayrıca Allah Rasûlüne tazim edilmesi imanın gereklerindendir. Mü’minlere eziyet etmek büyük bir günah ve vebali çok büyük olduğuna göre böyle bir şeyin Peygamber’e yapılması çok çok daha büyük bir günahtır. Nitekim Yüce Allah müminlere eziyet hakkında da şöyle buyurmaktadır: 58. “Mümin erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeylerden dolayı” eziyet edilmelerini gerektiren herhangi bir suçları bulunmaksızın “eziyet edenler,” sebepsiz yere mü’minlere eziyet ettiklerinden dolayı “kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah” yükünü sırtlarına alıp “yüklenmiş olurlar.” Çünkü bu yolla mü’minlere haksızlık yapmış ve zulmetmiş, Allah’ın saygı gösterilmesini emrettiği bir yasağı da çiğnemiş olurlar. Bundan dolayı mü’minlerden bir ferde sövmek, kişinin haline ve mertebesinin yüksekliğine göre taziri (hakimin uygun göreceği bir cezaya çarptırılmayı) gerektirir. Bu nedenle sahabeye sövenlerin taziri daha ileri derecede olur. İlim adamlarına ve dine bağlı sövmenin taziri de diğerlerine göre daha büyük çapta olur.

Ahzab 33:59

59- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle de cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar. Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 60- Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar (bu yaptıklarına) son vermezlerse andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz. Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler. 61- Lanete uğramışlar olarak (oradan sürülürler). Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler. 62- Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur. Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. 59. Bu âyet, “hicab âyeti” diye adlandırılan âyettir. Yüce Allah peygamberine, genel olarak mü’minlerin hanımlarına bu hükmü emretmesini, bu arada bu husustaki emirler haklarında daha kesin olduğundan ve başkasına emir veren kimsenin, başkalarından önce bizzat kendi ailesinden başlaması gerektiğinden dolayı kendi hanımlarından ve kızlarından başlamasını emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten kendinizi ve ailelerinizi koruyun.”(et-Tahrîm, 66/6)“Cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar.” Cilbab, elbise üstünden giyilen örtü, büyük baş örtüsü, tepeden tırnağa kadar örten elbise demektir. Yani sen onlara yüzlerini ve göğüslerini cilbablarının bir kısmı ile örtmelerini emret. Daha sonra Yüce Allah, bunun hikmetini şöylece söz konusu etmektedir:“Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur.” Bu, örtüye bürünmemeleri halinde rahatsız edileceklerini göstermektedir. Çünkü örtünmeyecek olurlarsa bunların iffetli kadınlar olmadıkları zannedilebilir ve o nedenle kalbinde hastalık bulunan kimselerin bunlara sataşıp eziyet etmeleri ihtimal dahilindedir. Hatta onlar hakir görülebilir ve cariye oldukları bile zannedilebilir. Böylece kötülük yapmak isteyenler de onları hafife alabilir. İşte örtüye bürünmek, bu hususta onlara tamah besleyenlerin bu gibi umutlarını ortadan kaldırır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü O, bundan önce aykırı davranışlarınızı bağışlamış, hükümleri açıklamakla, helâl ve haramı belirtmekle size merhamet buyurmuştur. Bu buyrukla kadınlar yönünden açılabilecek bir fitne kapısı kapatılmış olmaktadır. Kötülük ehli yönünden açılabilecek kapı da şu buyrukla onlara tehditte bulunularak kapatılmıştır. 60. “Eğer münafıklar, kalplerinde” şüphe yahut şehvet gibi bir “hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” yani müminleri düşmanlar ile korkutup dehşete düşürmeye çalışan, onların çokluklarını, güçlüklerini müslümanların ise zayıf olduklarını dile getirenler “(bu yaptıklarına) son vermezlerse” Burada neye son vereceklerinin açıkça söz konusu edilmemesi, bu işi yapmaya kalkışanların hatırlarından geçirdikleri, akıllarına gelen her türlü vesvese, İslâm’a ve müslümanlara sövmeye kalkışma, müslümanlar arasında yalan haber yayıp güçlerini zayıflatma, mü’min hanımlara kötü maksatlarla dil uzatma, haklarında hayasızca konuşma vb. gibi bu tür kimselerden sadır olan türlü masiyetlerin tamamını kapsaması içindir. İşte böyleleri bu işlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa; “andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz.” Onları cezalandırmanı, onlarla savaşmanı emreder, seni onlara başına musallat ederiz. Daha sonra da bunu yaptık mı onların sana karşı koyacak güçleri bulunmaz, kendilerini hiçbir şekilde koruyamazlar. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler.” Yani sen, onları öldüreceğin yahut süreceğin için Medine’de sana ancak pek kısa bir süre komşuluk edebileceklerdir. Bu buyruk, müslümanlar arasında kalmaları halinde müslümanlara zarar verecek kötü kimselerin sürgüne gönderileceğine delildir. Çünkü böylesi, kötülüğün kökünü daha bir ortadan kaldırıcı ve kötü olanı daha bir uzaklaştırıcıdır. 61. Bulundukları yerden sürülürler, onlar hiçbir şekilde kendilerini güven altında hissetmezler. Rahat ve huzur bulamazlar. Öldürülmekten, hapsedilmekten yahut cezalandırılmaktan korkarlar. 62. “Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur.” Yani isyanı devam ettirenler, eziyet verme cesaretini göstererek bundan vazgeçmeyenler, ağır bir şekilde cezaya uğratılırlar. “Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Aksine O’nun sünneti/kanunu, belli sonuçları gerektiren sebepler ile birlikte cereyan eder.

Ahzab 33:60

59- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle de cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar. Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 60- Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar (bu yaptıklarına) son vermezlerse andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz. Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler. 61- Lanete uğramışlar olarak (oradan sürülürler). Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler. 62- Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur. Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. 59. Bu âyet, “hicab âyeti” diye adlandırılan âyettir. Yüce Allah peygamberine, genel olarak mü’minlerin hanımlarına bu hükmü emretmesini, bu arada bu husustaki emirler haklarında daha kesin olduğundan ve başkasına emir veren kimsenin, başkalarından önce bizzat kendi ailesinden başlaması gerektiğinden dolayı kendi hanımlarından ve kızlarından başlamasını emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten kendinizi ve ailelerinizi koruyun.”(et-Tahrîm, 66/6)“Cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar.” Cilbab, elbise üstünden giyilen örtü, büyük baş örtüsü, tepeden tırnağa kadar örten elbise demektir. Yani sen onlara yüzlerini ve göğüslerini cilbablarının bir kısmı ile örtmelerini emret. Daha sonra Yüce Allah, bunun hikmetini şöylece söz konusu etmektedir:“Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur.” Bu, örtüye bürünmemeleri halinde rahatsız edileceklerini göstermektedir. Çünkü örtünmeyecek olurlarsa bunların iffetli kadınlar olmadıkları zannedilebilir ve o nedenle kalbinde hastalık bulunan kimselerin bunlara sataşıp eziyet etmeleri ihtimal dahilindedir. Hatta onlar hakir görülebilir ve cariye oldukları bile zannedilebilir. Böylece kötülük yapmak isteyenler de onları hafife alabilir. İşte örtüye bürünmek, bu hususta onlara tamah besleyenlerin bu gibi umutlarını ortadan kaldırır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü O, bundan önce aykırı davranışlarınızı bağışlamış, hükümleri açıklamakla, helâl ve haramı belirtmekle size merhamet buyurmuştur. Bu buyrukla kadınlar yönünden açılabilecek bir fitne kapısı kapatılmış olmaktadır. Kötülük ehli yönünden açılabilecek kapı da şu buyrukla onlara tehditte bulunularak kapatılmıştır. 60. “Eğer münafıklar, kalplerinde” şüphe yahut şehvet gibi bir “hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” yani müminleri düşmanlar ile korkutup dehşete düşürmeye çalışan, onların çokluklarını, güçlüklerini müslümanların ise zayıf olduklarını dile getirenler “(bu yaptıklarına) son vermezlerse” Burada neye son vereceklerinin açıkça söz konusu edilmemesi, bu işi yapmaya kalkışanların hatırlarından geçirdikleri, akıllarına gelen her türlü vesvese, İslâm’a ve müslümanlara sövmeye kalkışma, müslümanlar arasında yalan haber yayıp güçlerini zayıflatma, mü’min hanımlara kötü maksatlarla dil uzatma, haklarında hayasızca konuşma vb. gibi bu tür kimselerden sadır olan türlü masiyetlerin tamamını kapsaması içindir. İşte böyleleri bu işlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa; “andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz.” Onları cezalandırmanı, onlarla savaşmanı emreder, seni onlara başına musallat ederiz. Daha sonra da bunu yaptık mı onların sana karşı koyacak güçleri bulunmaz, kendilerini hiçbir şekilde koruyamazlar. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler.” Yani sen, onları öldüreceğin yahut süreceğin için Medine’de sana ancak pek kısa bir süre komşuluk edebileceklerdir. Bu buyruk, müslümanlar arasında kalmaları halinde müslümanlara zarar verecek kötü kimselerin sürgüne gönderileceğine delildir. Çünkü böylesi, kötülüğün kökünü daha bir ortadan kaldırıcı ve kötü olanı daha bir uzaklaştırıcıdır. 61. Bulundukları yerden sürülürler, onlar hiçbir şekilde kendilerini güven altında hissetmezler. Rahat ve huzur bulamazlar. Öldürülmekten, hapsedilmekten yahut cezalandırılmaktan korkarlar. 62. “Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur.” Yani isyanı devam ettirenler, eziyet verme cesaretini göstererek bundan vazgeçmeyenler, ağır bir şekilde cezaya uğratılırlar. “Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Aksine O’nun sünneti/kanunu, belli sonuçları gerektiren sebepler ile birlikte cereyan eder.

Ahzab 33:61

59- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle de cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar. Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 60- Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar (bu yaptıklarına) son vermezlerse andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz. Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler. 61- Lanete uğramışlar olarak (oradan sürülürler). Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler. 62- Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur. Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. 59. Bu âyet, “hicab âyeti” diye adlandırılan âyettir. Yüce Allah peygamberine, genel olarak mü’minlerin hanımlarına bu hükmü emretmesini, bu arada bu husustaki emirler haklarında daha kesin olduğundan ve başkasına emir veren kimsenin, başkalarından önce bizzat kendi ailesinden başlaması gerektiğinden dolayı kendi hanımlarından ve kızlarından başlamasını emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten kendinizi ve ailelerinizi koruyun.”(et-Tahrîm, 66/6)“Cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar.” Cilbab, elbise üstünden giyilen örtü, büyük baş örtüsü, tepeden tırnağa kadar örten elbise demektir. Yani sen onlara yüzlerini ve göğüslerini cilbablarının bir kısmı ile örtmelerini emret. Daha sonra Yüce Allah, bunun hikmetini şöylece söz konusu etmektedir:“Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur.” Bu, örtüye bürünmemeleri halinde rahatsız edileceklerini göstermektedir. Çünkü örtünmeyecek olurlarsa bunların iffetli kadınlar olmadıkları zannedilebilir ve o nedenle kalbinde hastalık bulunan kimselerin bunlara sataşıp eziyet etmeleri ihtimal dahilindedir. Hatta onlar hakir görülebilir ve cariye oldukları bile zannedilebilir. Böylece kötülük yapmak isteyenler de onları hafife alabilir. İşte örtüye bürünmek, bu hususta onlara tamah besleyenlerin bu gibi umutlarını ortadan kaldırır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü O, bundan önce aykırı davranışlarınızı bağışlamış, hükümleri açıklamakla, helâl ve haramı belirtmekle size merhamet buyurmuştur. Bu buyrukla kadınlar yönünden açılabilecek bir fitne kapısı kapatılmış olmaktadır. Kötülük ehli yönünden açılabilecek kapı da şu buyrukla onlara tehditte bulunularak kapatılmıştır. 60. “Eğer münafıklar, kalplerinde” şüphe yahut şehvet gibi bir “hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” yani müminleri düşmanlar ile korkutup dehşete düşürmeye çalışan, onların çokluklarını, güçlüklerini müslümanların ise zayıf olduklarını dile getirenler “(bu yaptıklarına) son vermezlerse” Burada neye son vereceklerinin açıkça söz konusu edilmemesi, bu işi yapmaya kalkışanların hatırlarından geçirdikleri, akıllarına gelen her türlü vesvese, İslâm’a ve müslümanlara sövmeye kalkışma, müslümanlar arasında yalan haber yayıp güçlerini zayıflatma, mü’min hanımlara kötü maksatlarla dil uzatma, haklarında hayasızca konuşma vb. gibi bu tür kimselerden sadır olan türlü masiyetlerin tamamını kapsaması içindir. İşte böyleleri bu işlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa; “andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz.” Onları cezalandırmanı, onlarla savaşmanı emreder, seni onlara başına musallat ederiz. Daha sonra da bunu yaptık mı onların sana karşı koyacak güçleri bulunmaz, kendilerini hiçbir şekilde koruyamazlar. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler.” Yani sen, onları öldüreceğin yahut süreceğin için Medine’de sana ancak pek kısa bir süre komşuluk edebileceklerdir. Bu buyruk, müslümanlar arasında kalmaları halinde müslümanlara zarar verecek kötü kimselerin sürgüne gönderileceğine delildir. Çünkü böylesi, kötülüğün kökünü daha bir ortadan kaldırıcı ve kötü olanı daha bir uzaklaştırıcıdır. 61. Bulundukları yerden sürülürler, onlar hiçbir şekilde kendilerini güven altında hissetmezler. Rahat ve huzur bulamazlar. Öldürülmekten, hapsedilmekten yahut cezalandırılmaktan korkarlar. 62. “Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur.” Yani isyanı devam ettirenler, eziyet verme cesaretini göstererek bundan vazgeçmeyenler, ağır bir şekilde cezaya uğratılırlar. “Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Aksine O’nun sünneti/kanunu, belli sonuçları gerektiren sebepler ile birlikte cereyan eder.

Ahzab 33:62

59- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle de cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar. Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 60- Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar (bu yaptıklarına) son vermezlerse andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz. Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler. 61- Lanete uğramışlar olarak (oradan sürülürler). Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler. 62- Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur. Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. 59. Bu âyet, “hicab âyeti” diye adlandırılan âyettir. Yüce Allah peygamberine, genel olarak mü’minlerin hanımlarına bu hükmü emretmesini, bu arada bu husustaki emirler haklarında daha kesin olduğundan ve başkasına emir veren kimsenin, başkalarından önce bizzat kendi ailesinden başlaması gerektiğinden dolayı kendi hanımlarından ve kızlarından başlamasını emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten kendinizi ve ailelerinizi koruyun.”(et-Tahrîm, 66/6)“Cilbâblarını (başlarından aşağı) üzerlerine salsınlar.” Cilbab, elbise üstünden giyilen örtü, büyük baş örtüsü, tepeden tırnağa kadar örten elbise demektir. Yani sen onlara yüzlerini ve göğüslerini cilbablarının bir kısmı ile örtmelerini emret. Daha sonra Yüce Allah, bunun hikmetini şöylece söz konusu etmektedir:“Bu, onların (hür ve iffetli olarak) tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur.” Bu, örtüye bürünmemeleri halinde rahatsız edileceklerini göstermektedir. Çünkü örtünmeyecek olurlarsa bunların iffetli kadınlar olmadıkları zannedilebilir ve o nedenle kalbinde hastalık bulunan kimselerin bunlara sataşıp eziyet etmeleri ihtimal dahilindedir. Hatta onlar hakir görülebilir ve cariye oldukları bile zannedilebilir. Böylece kötülük yapmak isteyenler de onları hafife alabilir. İşte örtüye bürünmek, bu hususta onlara tamah besleyenlerin bu gibi umutlarını ortadan kaldırır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü O, bundan önce aykırı davranışlarınızı bağışlamış, hükümleri açıklamakla, helâl ve haramı belirtmekle size merhamet buyurmuştur. Bu buyrukla kadınlar yönünden açılabilecek bir fitne kapısı kapatılmış olmaktadır. Kötülük ehli yönünden açılabilecek kapı da şu buyrukla onlara tehditte bulunularak kapatılmıştır. 60. “Eğer münafıklar, kalplerinde” şüphe yahut şehvet gibi bir “hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” yani müminleri düşmanlar ile korkutup dehşete düşürmeye çalışan, onların çokluklarını, güçlüklerini müslümanların ise zayıf olduklarını dile getirenler “(bu yaptıklarına) son vermezlerse” Burada neye son vereceklerinin açıkça söz konusu edilmemesi, bu işi yapmaya kalkışanların hatırlarından geçirdikleri, akıllarına gelen her türlü vesvese, İslâm’a ve müslümanlara sövmeye kalkışma, müslümanlar arasında yalan haber yayıp güçlerini zayıflatma, mü’min hanımlara kötü maksatlarla dil uzatma, haklarında hayasızca konuşma vb. gibi bu tür kimselerden sadır olan türlü masiyetlerin tamamını kapsaması içindir. İşte böyleleri bu işlerinden vazgeçmeyecek olurlarsa; “andolsun seni (savaşmak üzere) onların üzerine göndeririz.” Onları cezalandırmanı, onlarla savaşmanı emreder, seni onlara başına musallat ederiz. Daha sonra da bunu yaptık mı onların sana karşı koyacak güçleri bulunmaz, kendilerini hiçbir şekilde koruyamazlar. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Sonra orada seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler.” Yani sen, onları öldüreceğin yahut süreceğin için Medine’de sana ancak pek kısa bir süre komşuluk edebileceklerdir. Bu buyruk, müslümanlar arasında kalmaları halinde müslümanlara zarar verecek kötü kimselerin sürgüne gönderileceğine delildir. Çünkü böylesi, kötülüğün kökünü daha bir ortadan kaldırıcı ve kötü olanı daha bir uzaklaştırıcıdır. 61. Bulundukları yerden sürülürler, onlar hiçbir şekilde kendilerini güven altında hissetmezler. Rahat ve huzur bulamazlar. Öldürülmekten, hapsedilmekten yahut cezalandırılmaktan korkarlar. 62. “Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti/kanunu da budur.” Yani isyanı devam ettirenler, eziyet verme cesaretini göstererek bundan vazgeçmeyenler, ağır bir şekilde cezaya uğratılırlar. “Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Aksine O’nun sünneti/kanunu, belli sonuçları gerektiren sebepler ile birlikte cereyan eder.

Ahzab 33:63

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:64

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:65

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:66

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:67

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:68

63- İnsanlar, sana kıyameti soruyorlar. De ki:“Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır! 64- Şüphesiz Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. 65- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Hiçbir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. 66- Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün diyecekler ki:“Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik.” 67- Yine diyecekler ki:“Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” 68- “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” 63. Yani insanlar, sana çabuk gerçekleşmesini isteyerek Kıyametin ne zaman kopacağını, bazıları da onu yalanlamak maksadı ile ve onun gerçekleşeceğini haber vereni acze düşürme gayesi ile bu soruyu sorarlar. Sen de onlara “de ki: O’nun ilmi ancak Allah’ın katındadır.” Ne zaman kopacağını Allah’tan başkası bilmez. Benim de benden başkasının da bu hususta bir bilgisi yoktur. Bununla birlikte Kıyametin gerçekleşmesinin gecikeceğini zannetmesinler. “Ne biliyorsun, belki de kıyametin kopması yakındır.” Kıyametin kopuş vaktinin uzak ya da yakın olmasının herhangi bir sonucu ve bir faydası yoktur. Sonuç; hüsran ve kazanma, bedbahtlık ve bahtiyarlık, kulun azabı mı yoksa mükâfatı mı hak ettiği ile alâkalıdır. İşte ben, size bunu haber vereceğim ve bunları hak edenlerin niteliklerini belirteceğim. O nedenle devamla azabı hak edenlerin ve azabın kendisinin nitelendirildiğini görüyoruz. Çünkü sözü geçen nitelendirme, Kıyameti yalanlayan bu gibi kimselere tıpatıp uymaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 64. “Şüphesiz Allah kâfirlere” küfür alışageldikleri âdetleri olmuş kimselere ve Allah’ı, peygamberlerini, onların Allah’tan getirdiklerini inkâr yolunu seçenlere “lanet etmiş” dünyada da âhirette de onları rahmetinden uzaklaştırmıştır ki bu da ceza olarak yeter. “Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.” Cesetlerinde alev alev yanacak ve tutuşturulmuş alevli bir ateş hazırlanmıştır. Azap onların tâ kalplerine kadar işleyecektir. 65. Bu, oldukça ağır azapta ebedi kalacaklar, ondan çıkıp uzaklaşamayacaklar ve bu azap üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecektir. Orada istediklerini kendilerine verecek “hiçbir dost” ve azabı üzerlerinden uzaklaştıracak bir “yardımcı da bulamayacaklardır.” Aksine onlar, dostsuz ve yardımcısız kalacaklardır. Alevli ateş azabı, onları çepeçevre kuşatacak ve çok ileri derecede onlara sıkıntı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 66. “Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün” ateşin hararetinin tadacaklar ve bu işin ağır sıkıntısını duyacaklar, geçmişte yaptıklarını pişmanlık içinde anacaklar ve “diyecekler ki: Ah! Keşke, Allah’a da Rasûlüne de itaat etseydik” de bu azaptan kurtulmuş olsaydık. Biz de itaat edenler gibi pek büyük mükâfatı hak etmiş olsaydık. Ancak böyle bir temenninin zamanı geçmiş olacaktır. Bu temenninin onlara pişmanlık, üzüntü, keder ve acıdan başka bir faydası olmayacaktır. 67. “Yine diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Sapıklıklarında onları taklit ettik. “Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“O günde (her) zalim ellerini ısırıp: Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’ân’dan) o saptırdı.”(el-Furkan, 25/27-29) 68. Hem kendilerinin hem de büyük kabul ettikleri kimselerin cezayı hak ettiklerini öğrenecekleri vakit, kendilerini saptıranların daha çok azaba uğratıldıklarını bilerek rahatlamak istediklerinden şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: Her biriniz için azaptan belli bir pay vardır. Hepiniz küfür ve masiyette ortaktınız. O bakımdan ceza görmekte de ortak olacaksınız. İşlediği günahların farklılığı oranında kiminizin cezası diğerinden farklı olsa da bu böyledir.

Ahzab 33:69

69- Ey iman edenler! Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştır. O, Allah indinde çok itibarlı biri idi. 69. Yüce Allah, mü’min kullarını şerefli, kendilerine karşı çok şefkatli ve merhametli olan rasûlleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet edip incitmekten sakındırmaktadır. Böylelikle onu karşılamaları gereken ikram ve ihtiramın zıddı ile ona karşı tutum takınmasınlar, durumları Allah’ın kelîmi İmran oğlu Mûsâ’ya eziyet veren kimselerin hallerine benzemesin. Allah Mûsâ aleyhisselam’ın, söyledikleri incitici sözlerden uzak olduğunu, bu dedikleri ile ilgisinin olmadığını ortaya çıkarmıştır. Halbuki o, hiç de itham edilecek ve incitilecek bir kimse değildi. Çünkü o, Allah nezdinde oldukça itibarlı, O’na alabildiğine yakınlaştırılmış, peygamberlerin haslarından ve Allah’ın ihlasa erdirilmiş kullarından idi. Mûsâ aleyhisselam’ın sahip olduğu bu üstün faziletler, onları kendisini incitmekten, hoşuna gitmeyecek şekilde ona sataşmaktan alıkoymamıştı. O halde ey mü’minler, sizler bu hususta onlara benzemekten sakınmalısınız. Burada kendisine işaret edilen eziyet şuydu: İsrailoğulları, Mûsâ aleyhisselam’ın ileri derecede hayalı olduğunu, onlara karşı alabildiğine tesettüre riâyet ettiğini gördüklerinde “Bu şekilde onu davranmaya iten tek sebep, onun hayalarının büyük olmasıdır” dediler. Bu yalan haber de aralarında alabildiğine yaygınlaştı. Yüce Allah, onların bu iddialarından Mûsâ’yı temize çıkarmak istedi. Şöyle ki bir seferinde yıkanmak üzere elbisesini bir taşın üzerine koymuştu. Taş elbisesi ile birlikte uzaklaşıp gitti. Mûsâ aleyhisselam da onu arkasından yakalamak üzere koştu. Bu halde İsrailoğulları’nın oturdukları yere kadar varmak zorunda kaldı. Böylece onlar da onun, Allah’ın yarattığı en güzel surette bir kişi olduğunu gördüler[11] ve onun hakkında ortaya attıkları iftira da ortadan kalkmış oldu.

Ahzab 33:70

70- Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı olun ve doğru söz söyleyin. 71- (Böyle yaparsanız) Allah, amellerinizi sizin için salih/düzgün kılar ve günahlarınızı da bağışlar. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiş olur. 70. Yüce Allah, mü’minlere bütün hallerinde, gizli ve açıkta kendisinden korkup takvâya bağlı kalmalarını emretmekte, takvâdan da özellikle kavl-i sedîd’i (doğru sözü) teşvik etmektedir. Kavl-i sedîd, doğruya birebir uygun -veya kesin bir kanaat sahibi olmak mümkün olmadığı hallerde- ona en yakın olan söz demektir. Bu da kıraat, zikir, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, ilim öğrenmek ve öğretmek, ilmi meselelerde doğruyu isabet ettirmeye olanca gayret harcamak, buna ulaştıran bütün yolları izleyip bu hususta yardımcı olan bütün araçları kullanmayı içine alır. İnsanlarla konuşma esnasında yumuşak ve nazik söz söylemek de kavl-i sedîde dahildir. En uygun olana yol göstermek ve nasihat ihtiva eden sözler de bu kabildendir. Daha sonra Yüce Allah, takvanın ve kavl-i sedîd söylemenin sağlayacağı faydaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 71. “(Böyle yaparsanız) Allah, amellerinizi sizin için salih/düzgün kılar.” Yani bu, amellerinizin salih-düzgün olmasına sebep ve kabul edilmesine bir vesile olur. Çünkü takvâ sebebiyle ameller, Allah tarafından kabul edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”(el-Maide, 5/27) Bununla insan, salih amel işleme tevfikine mazhar olur ve aynı şekilde Allah amelleri, onları bozan hususlara karşı korumak sureti ile ıslah ettiği gibi o amellerin mükâfatını ve kat kat artırılmasını da sağlar. Diğer taraftan takvâyı ve kavl-i sedidi ihlal etmek de amellerin bozulmasına, kabul edilmemesine yol açar, amellerin kabul edilmesi ve kat kat artırılması gibi sonuçları doğurmamasına da sebep teşkil eder. Yine bu şekilde davranmanız sayesinde helâk oluşa sebep teşkil eden “günahlarınızı da bağışlar.” O halde işler takvâ ile doğru yolu bulur ve takvâ sayesinde sakınılan hususlar bertaraf edilir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”

Ahzab 33:71

70- Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı olun ve doğru söz söyleyin. 71- (Böyle yaparsanız) Allah, amellerinizi sizin için salih/düzgün kılar ve günahlarınızı da bağışlar. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiş olur. 70. Yüce Allah, mü’minlere bütün hallerinde, gizli ve açıkta kendisinden korkup takvâya bağlı kalmalarını emretmekte, takvâdan da özellikle kavl-i sedîd’i (doğru sözü) teşvik etmektedir. Kavl-i sedîd, doğruya birebir uygun -veya kesin bir kanaat sahibi olmak mümkün olmadığı hallerde- ona en yakın olan söz demektir. Bu da kıraat, zikir, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, ilim öğrenmek ve öğretmek, ilmi meselelerde doğruyu isabet ettirmeye olanca gayret harcamak, buna ulaştıran bütün yolları izleyip bu hususta yardımcı olan bütün araçları kullanmayı içine alır. İnsanlarla konuşma esnasında yumuşak ve nazik söz söylemek de kavl-i sedîde dahildir. En uygun olana yol göstermek ve nasihat ihtiva eden sözler de bu kabildendir. Daha sonra Yüce Allah, takvanın ve kavl-i sedîd söylemenin sağlayacağı faydaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 71. “(Böyle yaparsanız) Allah, amellerinizi sizin için salih/düzgün kılar.” Yani bu, amellerinizin salih-düzgün olmasına sebep ve kabul edilmesine bir vesile olur. Çünkü takvâ sebebiyle ameller, Allah tarafından kabul edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”(el-Maide, 5/27) Bununla insan, salih amel işleme tevfikine mazhar olur ve aynı şekilde Allah amelleri, onları bozan hususlara karşı korumak sureti ile ıslah ettiği gibi o amellerin mükâfatını ve kat kat artırılmasını da sağlar. Diğer taraftan takvâyı ve kavl-i sedidi ihlal etmek de amellerin bozulmasına, kabul edilmemesine yol açar, amellerin kabul edilmesi ve kat kat artırılması gibi sonuçları doğurmamasına da sebep teşkil eder. Yine bu şekilde davranmanız sayesinde helâk oluşa sebep teşkil eden “günahlarınızı da bağışlar.” O halde işler takvâ ile doğru yolu bulur ve takvâ sayesinde sakınılan hususlar bertaraf edilir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”

Ahzab 33:72

72- Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve (gereğini yerine getirememekten) korktular. Ama onu insan yüklendi. Şüphesiz o, çok zalim ve çok cahildir. 73- (Bu emanetin sonucunda) Allah, münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap edecek, mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul edecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 72. Yüce Allah, “emanet”in şanını yüceltmektedir ki bu emanet, mükelleflere verdiği açıktan olduğu gibi gizli hallerde de emirleri yerine getirmek ve haramlardan sakınmak vazifesidir. Bu emaneti pek büyük varlıklar olan göklere, yere ve dağlara arz ve takdim ettiğini bildirmektedir ki bu teklif, kesin bir emir suretinde değil, muhayyerlik şeklinde idi. Yani onlara: Eğer sizler, bu emanetin gereğini yerine getirir, hakkını gereğince ifa edecek olursanız sizler için mükâfat vardır; gereğini yerine getirmeyecek, hakkını da eda etmeyecek olursanız o takdirde cezalandırılacaksınız, denildi. Ama “onu yüklenmekten çekindiler ve (gereğini yerine getirememekten) korktular.” Kendilerine yükletilecek bu yükü taşıyamamaktan korktular. Yoksa ne Rablerine isyan maksadı ile ne de O’nun vereceği mükâfata muhtaç olmadıklarından değil. Yüce Allah ise bu emaneti sözü geçen şarta bağlı olarak insana teklif etti. O da bunu kabul etti. Zalimliğine ve bilgisizliğine rağmen bunu alıp yüklendi, bu ağır yükün altına girdi. Bu emanetin gereklerini yerine getirip getirmemek bakımından insanlar üç kısma ayrılır: Münafıklar bu emaneti zahiren yerine getirirler, batınen getirmezler. Müşrikler hem zahiren hem batınen bu emaneti yerine getirmeyi terk ederler. Müminler ise bunun gereklerini hem zahiren hem batınen yerine getirirler. İşte Yüce Allah, bu üç kısmın amellerini ve onların karşı karşıya kalacakları mükâfat ve cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 73. Haklarında hüküm verilenlerin pek çoğu -münafık ve müşrik oluşu dolayısı ile- ilâhî mağfiret ve rahmeti hak etmemekle birlikte Allah’ın, bu âyet-i kerimeyi mağfiretinin eksiksizliğine, rahmetinin genişliğine ve cömertliğinin kapsamlılığına delâlet eden bu iki kerim ismi ile (Ğafur ve Rahim isimleri ile) nihâyetlendirdiğinden dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâ olsun. Ahzâb Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ile- burada sona ermektedir. O’na hamdolsun. ***

Ahzab 33:73

72- Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve (gereğini yerine getirememekten) korktular. Ama onu insan yüklendi. Şüphesiz o, çok zalim ve çok cahildir. 73- (Bu emanetin sonucunda) Allah, münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap edecek, mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul edecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 72. Yüce Allah, “emanet”in şanını yüceltmektedir ki bu emanet, mükelleflere verdiği açıktan olduğu gibi gizli hallerde de emirleri yerine getirmek ve haramlardan sakınmak vazifesidir. Bu emaneti pek büyük varlıklar olan göklere, yere ve dağlara arz ve takdim ettiğini bildirmektedir ki bu teklif, kesin bir emir suretinde değil, muhayyerlik şeklinde idi. Yani onlara: Eğer sizler, bu emanetin gereğini yerine getirir, hakkını gereğince ifa edecek olursanız sizler için mükâfat vardır; gereğini yerine getirmeyecek, hakkını da eda etmeyecek olursanız o takdirde cezalandırılacaksınız, denildi. Ama “onu yüklenmekten çekindiler ve (gereğini yerine getirememekten) korktular.” Kendilerine yükletilecek bu yükü taşıyamamaktan korktular. Yoksa ne Rablerine isyan maksadı ile ne de O’nun vereceği mükâfata muhtaç olmadıklarından değil. Yüce Allah ise bu emaneti sözü geçen şarta bağlı olarak insana teklif etti. O da bunu kabul etti. Zalimliğine ve bilgisizliğine rağmen bunu alıp yüklendi, bu ağır yükün altına girdi. Bu emanetin gereklerini yerine getirip getirmemek bakımından insanlar üç kısma ayrılır: Münafıklar bu emaneti zahiren yerine getirirler, batınen getirmezler. Müşrikler hem zahiren hem batınen bu emaneti yerine getirmeyi terk ederler. Müminler ise bunun gereklerini hem zahiren hem batınen yerine getirirler. İşte Yüce Allah, bu üç kısmın amellerini ve onların karşı karşıya kalacakları mükâfat ve cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 73. Haklarında hüküm verilenlerin pek çoğu -münafık ve müşrik oluşu dolayısı ile- ilâhî mağfiret ve rahmeti hak etmemekle birlikte Allah’ın, bu âyet-i kerimeyi mağfiretinin eksiksizliğine, rahmetinin genişliğine ve cömertliğinin kapsamlılığına delâlet eden bu iki kerim ismi ile (Ğafur ve Rahim isimleri ile) nihâyetlendirdiğinden dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâ olsun. Ahzâb Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ile- burada sona ermektedir. O’na hamdolsun. ***