Tafsir As-Saadi - Turkish — Saffat 37:1 – Saffat 37:105
İçindekiler
- Saffat 37:1
- Saffat 37:2
- Saffat 37:3
- Saffat 37:4
- Saffat 37:5
- Saffat 37:6
- Saffat 37:7
- Saffat 37:8
- Saffat 37:9
- Saffat 37:10
- Saffat 37:11
- Saffat 37:12
- Saffat 37:13
- Saffat 37:14
- Saffat 37:15
- Saffat 37:16
- Saffat 37:17
- Saffat 37:18
- Saffat 37:19
- Saffat 37:20
- Saffat 37:21
- Saffat 37:22
- Saffat 37:23
- Saffat 37:24
- Saffat 37:25
- Saffat 37:26
- Saffat 37:27
- Saffat 37:28
- Saffat 37:29
- Saffat 37:30
- Saffat 37:31
- Saffat 37:32
- Saffat 37:33
- Saffat 37:34
- Saffat 37:35
- Saffat 37:36
- Saffat 37:37
- Saffat 37:38
- Saffat 37:39
- Saffat 37:40
- Saffat 37:41
- Saffat 37:42
- Saffat 37:43
- Saffat 37:44
- Saffat 37:45
- Saffat 37:46
- Saffat 37:47
- Saffat 37:48
- Saffat 37:49
- Saffat 37:50
- Saffat 37:51
- Saffat 37:52
- Saffat 37:53
- Saffat 37:54
- Saffat 37:55
- Saffat 37:56
- Saffat 37:57
- Saffat 37:58
- Saffat 37:59
- Saffat 37:60
- Saffat 37:61
- Saffat 37:62
- Saffat 37:63
- Saffat 37:64
- Saffat 37:65
- Saffat 37:66
- Saffat 37:67
- Saffat 37:68
- Saffat 37:69
- Saffat 37:70
- Saffat 37:71
- Saffat 37:72
- Saffat 37:73
- Saffat 37:74
- Saffat 37:75
- Saffat 37:76
- Saffat 37:77
- Saffat 37:78
- Saffat 37:79
- Saffat 37:80
- Saffat 37:81
- Saffat 37:82
- Saffat 37:83
- Saffat 37:84
- Saffat 37:85
- Saffat 37:86
- Saffat 37:87
- Saffat 37:88
- Saffat 37:89
- Saffat 37:90
- Saffat 37:91
- Saffat 37:92
- Saffat 37:93
- Saffat 37:94
- Saffat 37:95
- Saffat 37:96
- Saffat 37:97
- Saffat 37:98
- Saffat 37:99
- Saffat 37:100
- Saffat 37:101
- Saffat 37:102
- Saffat 37:103
- Saffat 37:104
- Saffat 37:105
Saffat 37:1
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:2
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:3
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:4
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:5
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:6
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:7
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:8
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:9
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:10
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:11
1- Yemin olsun saf saf duranlara, 2- Sürüp sevkedenlere, 3- Zikir okuyanlara ki, 4- Sizin ilâhınız birdir. 5- O; göklerin, yerin ve iki arasında bulunanların Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 6- Şüphesiz Biz (dünyaya) en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. 7- Ve onu her azgın şeytandan koruduk. 8- Onlar Mele-i âlâ’yı dinleyemezler ve dört bir taraftan taşlanırlar da; 9- Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 10- Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer. 11- Şimdi sor onlara: Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı? Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
(Mekke’de inmiştir. 182 âyettir)
1-4. Bu buyruklarda Yüce Allah, ulûhiyet ve rubûbiyetine dair, ibadet halinde bulunan ve Rablerinin izniyle işler gören şerefli meleklere yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Yemin olsun saf saf duranlara,” Yani Rablerinin emirlerini yerine getirmek üzere saf saf dizilmiş meleklere; “Sürüp sevkedenlere,” Allah’ın emri ile bulutları ve başka şeyleri süren meleklere; “Zikir okuyanlara,” Allah’ın kelamını okuyan meleklere... Bu melekler, Rablerini ilah edinen, O’nun buyruklarını yerine getirerek O’na ibadet eden, bir göz açıp kapatacak süre kadar dahi O’na isyan etmeyen varlıklar olduklarından ötürü Allah, ilâh olduğuna dair onlara yemin ederek:“Sizin ilâhınız birdir” buyurmaktadır. Ulûhiyetinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. O bakımdan ihlâsla yalnız O’nu sevin, yalnız O’ndan korkun. Yalnız O’nun rahmetini umut edin ve tüm ibadet çeşitlerini de yalnız O’na yapın.
5. Yani bunca mahlukatı yaratan, onların rızıklarını veren ve emri altına alan O’dur. Allah'ın bunlar üzerindeki rubûbiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi ulûhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah, ulûhiyet tevhidini çoğu zaman rubûbiyet tevhidi ile bir arada söz konusu ederek delillendirmektedir. Çünkü rubûbiyet tevhidi, uluhiyet tevhidine delildir. İbadetlerinde Allah’a ortak koşan müşrikler dahi rubûbiyet tevhidini kabul ve itiraf etmişlerdir. O halde bu kabul ettikleri dolayısı ile inkâr ettiklerini de kabul ve itiraf etmeleri gerekir. Yüce Allah’ın özellikle “doğrular”ı söz konusu etmesi “batılar”a da delalet etmesinden yahut da biraz sonra sözü edilecek yıldızların doğdukları yere delalet etmesinden dolayı olabilir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
6-7. Yüce Allah yıldızlardaki oldukça büyük şu iki faydayı söz konusu etmektedir: 1. Yıldızların sema için bir süs olmaları. Yıldızlar olmasa idi sema ışıksız ve kapkaranlık olurdu. Ancak Yüce Allah, göğün dört bir yanı aydınlansın, güzel bir görünüşü olsun, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve böylelikle bu yıldızların pek çok menfaati husule gelsin diye göğü bu yıldızlarla süslemiştir. 2. İtaatten çıkan ve azgınlığı sebebiyle mele-i âlâ’yı -ki bunlardan kasıt meleklerdir- dinlemeye kadar ulaşan her bir azgın şeytana karşı semanın korunması. 8-9. Eğer şeytalar meleklere kulak verecek olurlarsa “dört bir taraftan” delip geçen alevli ateşlerle kovulmak ve mele-i âlâ’da söylenenleri dinlemekten uzaklaştırılmak üzere “taşlanırlar.”“Onlar için sürekli bir azap da vardır.” Rablerine itaat etmemeleri ve azgınlıkları dolayısı ile onlar için hazırlanmış ve daimi olan bir azap da vardır.
10. Yüce Allah, burada böyle bir istisnada bulunmamış olsa idi, bu buyruklar şeytanların semadan kesinlikle hiçbir şey işitmediğine delil olacaktı. Ancak Yüce Allah:“Ancak (meleklerden) bir söz kapıp kaçıran olursa…” buyurmaktadır. Yani bu azgın şeytanlar arasından gizlice ve hırsızlama sureti ile tek bir söz kapanlara gelince “derhal parlak ve delici bir alev onun peşine düşer.” Bu alev, bazen ona hırsızlama kaptığı bu sözü dostlarına ulaştırmadan önce yetişir ve böylelikle semadan çaldığı o haber orada kesilir. Bazen de o delici alev ona kavuşmadan önce o, bu haberi onlara ulaştırabilir. Onların dostları da bu tek bir hak söze yüz tane yalan katar ve semadan işitilen o söz aracılığıyla o yalanları insanlara kabul ettirirler.
11. Yüce Allah, bu muaazam varlıklara dair açıklamalardan sonra şöyle buyurmaktadır:“Şimdi sor onlara” öldükten sonra tekrar yaratılacaklarını inkâr edenlere: “Yaratılış yönünden kendileri mi daha zorludur” öldükten sonra onların yeniden yaratılmaları daha mı zordur; “Yoksa bizim (şu) yarattıklarımız mı?” Diğer mahlukat mı? Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışının, insanların yaratılışından daha büyük olduğunu kabul edeceklerdir. Onların bunu kabul edişleri, öldükten sonra dirilişi de kabul etmelerini gerektirir. Hatta onlar kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin yapışkan bir çamurdan yaratılmış olmalarının, ölümden sonra tekrar yaratılışlarından daha zor olduğunu anlayacaklardır. İşte bundan dolayı:“Zira Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani onlar, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir çamurdan yaratıldılar, buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir:“Andolsun ki Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”(el-Hicr, 15/26)
Saffat 37:12
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:13
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:14
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:15
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:16
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:17
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:18
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:19
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:20
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:21
12- Ne var ki sen (onlara) şaşıyorsun, onlar ise (seninle) alay ediyorlar. 13- Onlara öğüt verildiğinde öğüt almazlar. 14- Bir mucize görseler alay ederler. 15- Ve derler ki:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür.” 16- “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? 17- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” 18- De ki:“Evet, hem de zelil bir halde (diriltileceksiniz).” 19- O (diriliş), sadece bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar (kabirlerinden kalkmış) bakınmaktalar! 20- Diyecekler ki:“Vay başımıza gelen! Bu, hesap günü!” 21- “Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.”
12. “Ne var ki sen” ey peygamber! Yahut ey insan! Bunca büyük belgeleri ve şaşmaz delilleri onlara gösterdikten sonra bile onların hala öldükten sonra dirilişi yalanlamalarından ötürü “şaşıyorsun.” Gerçekten onların bu tutumları hayret edilecek, şaşılacak bir haldir. Çünkü böyle bir şeyin inkâr edilmesi, kabil değildir. Hatta onların inkârlarından daha şaşırtıcı ve daha hayrete düşürücü olan bir husus vardır. Bu da şudur:“onlar ise” öldükten sonra diriliş haberini getirenle “alay ediyorlar.” Onlar sırf inkârla yetinmediler, üstelik bir de hak söz ile alay ettiler.
13. Yine hayret edilecek bir husus da şudur ki “onlara öğüt verildiğinde” fıtrat ve akılları ile bildikleri, kavradıkları bir husus hatırlatılıp ona dikkatleri çekilecek olsa dahi ondan “öğüt almazlar.” Eğer cahilliklerinden ötürü bunu yapıyor iseler şüphesiz bu, onların çok ileri derecede ahmak olduklarına dair en büyük delildir. Çünkü onlara fıtratta yer etmiş, akıl ile kesin olarak bilinebilecek ve herhangi bir karışıklığı olmayan bir husus hatırlatılmaktadır. Eğer bilmezlikten gelerek, inat ile bunu yapıyorlarsa bu, daha hayret edilecek ve daha garip bir şeydir.
14. Yine hayret edilecek bir husus da şu ki onlara karşı bunca delil ortaya konulmasına ve en ileri akıl sahibi olanların dahi boyun eğerek kabul etmek zorunda kaldıkları mucize ve belgeler kendilerine gösterildiğinde onlarla alay ederler ve bunlardan hayrete düşerler.
15. Hayret edilecek bir diğer husus da şu ki hak kendilerine geldiği vakit ona:“Bu, ancak apaçık bir büyüdür” sözleri ile karşılık vermeleridir. Böylelikle onlar, her şeyin en yücesi ve en üstünü olan hakkı, en değersiz ve en aşağılık bir şey olan büyüyle eşdeğer gördüler.
16-17. Yine hayret edilecek bir başka husus da onların, yerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın kudretini bütün yönleri ile eksik ve aciz bulunan Ademoğlunun kudretine kıyas etmeleri ve öldükten sonra dirilişi çok uzak bir ihtimal görerek ve hatta inkâr ederek şöyle demeleridir:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz? Geçmiş atalarımız da mı?” Onların ileri sürecekleri en büyük delil ve nihai bilgileri bu sözden ibaret olduğu için Yüce Allah, Rasûlüne onları uyarıp korkutma anlamı içerecek şekilde şöyle cevap vermesini emretmiştir:
18. “De ki: Evet” Sizler de gelip geçmiş atalarınız da öldükten sonra diriltileceksiniz. “Hem de zelil bir halde” Allah’ın kudretine karşı koyma ve itaatsizlik söz konusu olmaksızın, zillet içinde, hor ve hakir olarak diriltileceksiniz.
19. “O, sadece” İsrafil’in Sûr’a üfleyeceği “bir çığlıktan ibaretir. Bir de bakmışsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş “bakınmaktalar!” İlkin yaratıldıkları gibi, bütün azaları tam olarak, yalın ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak diriltilecekler. Bu halde pişmanlıklarını, rüsvaylıklarını, hüsrana uğradıklarını açıkça ifade edecek ve ölmeyi şiddetle temenni edip “Vay halimize!” diyerek yakınacaklardır:
20. Yani bu, hesabın görüleceği, amellerin karşılığının verileceği gündür. Böylelikle dünyada iken kendisi ile alay ettikleri şeyi, ikrar ve itiraf etmiş olacaklardır.
21. Onlara şöyle denecek:“Bu, sizin yalanlamakta olduğunuz” kulların gerek kendi aralarındaki hususlarda, gerek kendileri ile Rableri arasındaki haklar konusunda, gerekse de kendileri ile diğer mahlukat arasındaki haklar konusunda verilcek olan “hüküm günüdür.”
Saffat 37:22
22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün. 24- Onları (cehenneme varmadan) durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır. 25- “Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?” 26- Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.
22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek, önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır: Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine “zulmedenleri ve” onların amelleri türünden amel işleyerek “onlarla aynı yolda olanları” Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır. “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini” ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları “bir araya toplayın.” Onların hepsini bir araya getirin; sonra da “onları cehennemin yoluna sürün” cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.
24. Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar” dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı “sorgulanacaklardır.” Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar. Onlara şöyle denilecektir:
25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.
26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:“Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.”
Saffat 37:23
22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün. 24- Onları (cehenneme varmadan) durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır. 25- “Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?” 26- Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.
22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek, önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır: Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine “zulmedenleri ve” onların amelleri türünden amel işleyerek “onlarla aynı yolda olanları” Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır. “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini” ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları “bir araya toplayın.” Onların hepsini bir araya getirin; sonra da “onları cehennemin yoluna sürün” cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.
24. Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar” dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı “sorgulanacaklardır.” Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar. Onlara şöyle denilecektir:
25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.
26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:“Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.”
Saffat 37:24
22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün. 24- Onları (cehenneme varmadan) durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır. 25- “Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?” 26- Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.
22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek, önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır: Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine “zulmedenleri ve” onların amelleri türünden amel işleyerek “onlarla aynı yolda olanları” Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır. “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini” ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları “bir araya toplayın.” Onların hepsini bir araya getirin; sonra da “onları cehennemin yoluna sürün” cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.
24. Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar” dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı “sorgulanacaklardır.” Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar. Onlara şöyle denilecektir:
25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.
26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:“Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.”
Saffat 37:25
22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün. 24- Onları (cehenneme varmadan) durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır. 25- “Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?” 26- Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.
22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek, önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır: Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine “zulmedenleri ve” onların amelleri türünden amel işleyerek “onlarla aynı yolda olanları” Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır. “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini” ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları “bir araya toplayın.” Onların hepsini bir araya getirin; sonra da “onları cehennemin yoluna sürün” cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.
24. Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar” dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı “sorgulanacaklardır.” Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar. Onlara şöyle denilecektir:
25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.
26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:“Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.”
Saffat 37:26
22, 23- Zulmedenleri, onlarla aynı yolda olanları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini bir araya toplayın ve onları cehennemin yoluna sürün. 24- Onları (cehenneme varmadan) durdurun; çünkü onlar sorgulanacaklardır. 25- “Neyiniz var, niye birbirinize yardım etmiyorsunuz?” 26- Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.
22-23. Yani Kıyamet günü huzura gelip yalanladıkları şeyleri gözleri ile görecek, önceden yalanlamış oldukları o ateşe atılmaları emrolunacak ve şöyle buyrulacaktır: Küfür, şirk ve masiyetlerle kendilerine “zulmedenleri ve” onların amelleri türünden amel işleyerek “onlarla aynı yolda olanları” Böylelikle onların her birisi amel itibari ile kendisi ile türdeş olanlara katılacaktır. “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini” ilâh olduğunu iddia ettikleri putları ve ortakları “bir araya toplayın.” Onların hepsini bir araya getirin; sonra da “onları cehennemin yoluna sürün” cehenneme şiddetli bir şekilde sürükleyip götürün.
24. Cehenneme götürülmeleri emrinin verilmesinden ve kendilerinin helâk yurduna gidecek kimseler olduklarını bilmelerinden sonra şöyle buyrulacaktır:“Onları” cehenneme ulaştırmadan önce “durdurun; çünkü onlar” dünya hayatında iftira edip uydurdukları yalanlardan dolayı “sorgulanacaklardır.” Ki yalan söyledikleri, herkesin tanık olacağı bir şekilde ortaya çıksın ve rezil rüsvay olsunlar. Onlara şöyle denilecektir:
25. Bugün başınıza nasıl bir iş geldi? Sizleri birbirinize yardım etmeyecek ve birbirinizin imdadına koşmayacak hale düşüren nedir? Halbuki sizler, dünyada iken edindiğiniz bu uydurma ilâhların sizden azabı uzaklaştıracağını, sizi azaptan kurtaracağını yahut Allah nezdinde size şefaat edeceklerini iddia ediyordunuz.
26. Anlaşılan onlar, bu soruya cevap veremeyeceklerdir. Çünkü zillete ve aşağılığa mahkûm olmuşlar, cehennem azabına teslim olup zilletle boyun eğmişler ve ümitleri tamamen tükenmiştir. O nedenle de konuşamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır:“Elbette (edemezler; çünkü) onlar, bugün teslim olmuşlardır.”
Saffat 37:27
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:28
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:29
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:30
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:31
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:32
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:33
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:34
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:35
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:36
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:37
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:38
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:39
27- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 28- Derler ki:“Siz, bize sağdan gelirdiniz.” 29- Onlar da derler ki:“Hayır; siz mümin değildiniz (ki biz sizi saptırmış olalım)!” 30- “Hem bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” 31- “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak olmuştur. Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız.” 32- “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” 33- Şüphesiz onlar, o gün azapta ortaktırlar. 34- İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. 35- Çünkü onlara:“Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur” denildiğinde büyüklük taslarlardı. 36- Ve derlerdi ki:“Şimdi biz deli bir şairin sözüyle ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” 37- Hayır; o, hakkı getirmiş ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir. 38- Siz elbette o can yakıcı azabı tadacakasınız. 39- Ve sizler ancak işlediklerinizin karşılığını/cezasını göreceksiniz.
27. Onlar, kendileri ile aynı türden amel işleyenler ve ilâh diye iddia ettikleri varlıklar bir araya getirilerek cehennem yoluna iletildikten, daha sonra durdurulup sorgulanmalarından ve bu sorulara cevap vermeyişlerinden sonra kendi aralarında birbirlerine yönelerek, birilerinin ötekilerini saptırmaları, ötekilerinin de sapmaları dolayısı ile birbirlerini kınamaya yöneleceklerdir. 28. Tabiler, arkalarından gittikleri önderlerine şöyle diyeceklerdir:“Siz bize sağdan gelirdiniz.” Yani siz gücünüzü ve bizi yenik düşüren imkânlarınızı bize karşı kullanır ve bizi saptırırdınız. Eğer sizler olmasaydınız hiç şüphesiz bizler iman edenlerden olurduk.
29. “Onlar da” kendilerine böyle diyenlere “derler ki: Hayır; siz mümin değildiniz.” Biz müşrik olduğumuz gibi siz de müşrik idiniz. Sizi bize üstün kılan ve kınanmamızı gerektiren nedir ki? Üstelik “bizim sizin üzerinizde bir nüfuzumuz da yoktu.” Küfrü seçmeniz için sizi zorlamamız söz konusu değildi. “Aksine siz azgın bir topluluktunuz.” Haddi aşan kimselerdiniz. 31. “Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize” bize de size de, hepimize “hak olmuştur. Hepimiz” azabı “kesinlikle tadacağız.” Yani Rabbimizin bizim hakkımızdaki takdiri ve hükmünün gelip bizi bulması, bir haktır. Bizler de sizler de azabı tadacağız. Göreceğimiz cezayı hep birlikte göreceğiz. 32. “Biz sizi azdırdık, zira biz de azgın kimselerdik.” Bizler, sizleri izlediğimiz yola davet ettik. Bu da azgınlık yolu idi. Siz de bizim bu davetimizi kabul ettiniz. O bakımdan siz bizi kınamayın, kendinizi kınayın.
33-34. Yüce Allah, onların durumunu şöyle bildirmektedir:“Şüphesiz onlar, o gün” Kıyamet gününde “azapta” işledikleri günahlarına göre azap miktarları farklı olsa da “ortaktırlar.” Onlar, dünyada iken küfür üzere birleştikleri gibi âhirette de küfrün cezasını çekmekte ortak olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız.” Daha sonra Yüce Allah, onların işledikleri günahların azgınlık derecesine ulaştığını ve nihaî sınırları da aşıp geçtiğini de belirterek şöyle buyurmaktadır:
35-36. “Çünkü onlara: Allah’tan başka (hak) ilâh yoktur, denildiğinde” ve bu sözü kabule davet edilip onun dışındaki varlıkları ilâh edinmeyi terk etmeleri söylendiğinde, hem bu söze hem de bu sözü tebliğ edene karşı “büyüklük taslarlardı” ve tevhide karşı çıkarak “derlerdi ki: Şimdi biz deli bir şairin” sözü dolayısıyla bizim de atalarımızın da ibadet edegeldiği “ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” Bununla Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kastediyorlardı. Kahrolasıcalar! Ondan yüz çevirmekle, onu sadece yalanlamakla yetinmediler. Sonunda onun hakkında en zalimce hükmü verdiler, onu şair ve deli diye nitelendirdiler. Halbuki onlar, onun şiir söylemesini bilmediğini, şairleri tanımadığını, şairlerin vasıflarının onda bulunmadığını, Allah’ın yarattıklarının en akıllısı ve görüş bakımından en sağlam olanı olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah onların bu söylediklerini çürüterek şöyle buyurmaktadır:
37. “Hayır; o” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “hakkı getirmiş” Onun gelişi de haktır getirdiği şeriat ve kitap da haktır. “Ve (geçmiş) peygamberleri de tasdik etmiştir.” Onun gelişi, peygamberleri tasdik etmektedir. Eğer o gelmese, peygamber olarak gönderilmese idi önceki peygamberler doğru söylemiş olmayacaktı. Zira o, kendisinden önceki bütün peygamberlerin bir delili, belgesi ve mucizesidir. Çünkü onlar, onun geleceğini haber vermiş ve onu müjdelemişlerdir. Allah da onlardan, o peygamber kendilerine gelecek olursa mutlaka ona iman edip destek olacaklarına dair söz almıştı. Peygamberler de kendi ümmetlerinden bu sözü almışlardı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince kendisinden önceki peygamberlerin doğru söyledikleri, onlara muhalefet edenlerin de yalan söyledikleri ortaya çıktı. Önceki peygamberler onun geleceğini haber verdikleri halde -faraza- o gelmemiş olsaydı hiç şüphesiz bu, onların doğruluklarına gölge düşürürdü. Yine son peygamber, önceki peygamberlerin getirdiklerinin benzerini getirmekle, onların davet ettiklerine davet etmekle, onlara iman edip onların risalet, nübüvvet ve şeriatlerinin doğruluğunu haber vermekle de önceki peygamberleri tasdik etmiş olmaktadır.
38. Az önce kâfirlerin kıyamette söyleyecekleri bir söz olarak bildirilen:“Hepimiz (azabı) kesinlikle tadacağız” sözünün, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, burada kendi tarafından doğru ve kesin gerçek olmaktan başka bir ihtimali bulunmayan ve hakkı batıldan ayırt eden şu sözünü haber vermektedir:“Siz elbette o can yakıcı” ve acı verici “azabı tadacakasınız.” 39. Ama size tattırılan bu azap, ancak işlediğinizin karşılığıdır. Biz size zulmetmiyoruz. Size sadece adaletin gereğini uyguluyoruz.
Bu buyruğun lafzı umumi olmasına rağmen ondan maksat müşrikler olduğundan dolayı Yüce Allah, mü’minleri istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:40
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:41
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:42
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:43
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:44
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:45
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:46
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:47
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:48
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:49
40- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları hariç. 41- Onlar için bilinen bir rızık vardır. 42- (Türlü türlü) meyveler de. Onlar ikrama mazhar olurlar; 43- Naîm cennetlerinde; 44- Tahtlar üzerinde karşılıklı oturdukları halde. 45, 46- Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren (şarap) kadehleri, etraflarında dolaştırılır. 47- O (şarapta) aklı karıştıracak bir zarar olmadığı gibi onlar ondan dolayı sarhoş da olmazlar. 48- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış güzel gözlü (huriler) vardır. 49- Sanki onlar, (el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.
40. Bunlar, can yakıcı azabı tatmayacaklardır. Çünkü onlar, amellerini Allah’a halis kılmışlar, Allah da onları ihlâsa erdirerek kurtarmış, onlara has olan rahmetini ihsan etmiş ve onları lütfuna cömertçe mazhar kılmıştır.
41. “Onlar için bilinen” yani meçhul olmayan, aksine oldukça büyük ve son derece üstün, durumu meçhul olmamakla birlikte özü de tam anlamıyla kavranılamayan “bir rızık vardır.” Yüce Allah, bu rızkı şu buyrukları ile açıklamaktadır: 42. Lezzetleri, rengi ve tadı dolayısı ile nefsin hoşuna giden, çeşitli türleri ile “meyveler” vardır. “Onlar ikrama mazhar olurlar.” Orada hiçbir zaman küçük düşürülmezler, hakir görülmezler. Aksine orada tazim edilir, saygı ile karşılanırlar. Onların biri diğerine ikramda bulunduğu gibi, melâike-i kiram da onlara ikramda bulunur. Her bir kapıdan yanlarına girerler. En hoş ve rahat mükâfata eriştikleri için onları tebrik ederler. Kerîmler Kerimi Yüce Allah da onlara ikramda bulunur. Kalp ve bedenler için nimetlerden türlü çeşitli lütufları cömertçe onlara ihsan eder.
43. “Naîm cennetlerinde” nimet vasfına sahip, sevinç özelliği olan, nimetler diyarı cennetlerde bu ikramlara mazhar olacaklardır. Çünkü o cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. Ayrıca bu nimetler, lezzetlerine gölge düşürecek ve hevesi kursakta bırakacak her bir husustan da uzak olacaktır.
44. Cennetliklerin Rableri nezdinde mazhar olacakları lütuf ve ikram ile birbirlerine yönelik olan ikramlarının bir parçası olmak üzere onlar “tahtlar üzerinde karşılıklı” oturacaklardır. Tahtlar, oldukça değerli, süslenmiş ve güzel görünümlü çeşitli örtülere bezenmiş, yüksekçe oturma yerleridir. Orada rahat, huzur ve sevinç içinde oturup arkalarına yaslanacaklardır. Kendi aralarında da “karşılıklı” oturacaklardır. Kalpleri birbirlerine karşı saf, aralarındaki sevgi de arı duru olacaktır. Bir arada olmanın mutluluğunu yaşayacaklardır. Karşılıklı oturmaları, aynı zamanda kalplerinin karşılıklı olduğunun, birbirlerine karşı edepli olacaklarının, birinin diğerine sırtını dönmeyeceğinin yahut da onu yan tarafında bırakmayacağının delilidir. Aksine bu karşılıklı oturuşun da gösterdiği gibi onların sevinçleri de edepleri de kemal derecesinde olacaktır.
45-47. “Kaynağından doldurulmuş, bembeyaz ve içenlere lezzet veren” içen kimsenin onu içtiği vakit ve daha sonrasında lezzet aldığı “(içki) kadehleri, etraflarında dolaştırılır.” Yani onlara hizmet etmek üzere yaratılmış olan Vildân, onlara lezzetli içkiler sunmak için huzurlarına gider gelirler. Bu içkiler ağızları misk ile mühürlü son derece güzel görünüşü içki kadehlerde olacaktır. Ancak bu içki, her yönü ile dünya içkilerinden farklıdır. Onun rengi renklerin en güzeli yani “bembeyaz” olacaktır. Tadı da içildiği vakit de sonra da lezzet verecektir. Diğer taraftan bu şarap sağlıklı olacaktır. Onda “aklı karıştıracak bir zarar” olmayacaktır. Dünya şarabında olduğu gibi ne aklı giderecek ne de sahibinin malını ziyan edecek bir özelliği yoktur. Ondan dolayı baş ağrısı, herhangi bir keder ve sıkıntı da olmaz. Cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, meclisleri, geneli ile özeli ile tüm nimetleri, Yüce Allah’ın:“Naîm cennetlerinde” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte O, bu hususları etraflı bir şekilde açıklamıştır. Ta ki nefisler, onları öğrenip bu nimetlere şevk duysunlar. Arkasından da onlara verilecek olan eşleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
48. Yani bu nimetler yurdunda bulunanların yanında, onların yanıbaşlarında bütün güzel ve kamil sıfatlara sahip, gözlerini yalnızca eşlerine dikmiş pek güzel huriler bulunacaktır. Bu hurilerin bakışları kocalarına çevirlmiştir. Çünkü her biri iffetlidir, gözü kocasından başkasını görmez, ondan başkasına dönüp bakmaz. Zira kocaları da çok mükemmel ve olağanüstü güzelliktedir. O nedenle onlar, cennette kocalarından başka bir şey istemezler. Onlara çok düşkündürler. Burada “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş” ifadesinin bakışları kendinde toplayan anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani bu huriler, mükemmel ve son derece güzel oldukları için kocalarının bakışlarını üzerlerinde toplayacaklardır, o nedele kocaları bakışlarını onlardan ayıramayacaktır. Ayrıca kocaların, bakışlarını onlardan ayıramaması, kendilerini ve sevgilerini onlara hasretmiş olmalarını da ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve her iki mana da doğrudur. Bütün bunlar, cennette erkeklerin de kadınların da çok güzel olacaklarına, birbirlerini herhangi biri başka birine göz dikmeyecek şekilde çok seveceklerine delildir. Aynı şekilde hepsinin son derece iffetli olduklarına, cennette herhangi bir şekilde kıskançlık, nefret ve kin duyma olmayacağına da delildir. Çünkü bunların sebepleri de orada mevcut olmayacaktır. 49. “Sanki onlar” huriler “(el değmemiş ve gün yüzü görmemiş) saklı yumurta gibidirler.” Bu ifade, güzelliklerini, temizliklerini, renklerinin en güzel ve en göz alıcı renk olduğunu, herhangi bir bulanıklık ve rahatsız edici bir husus içermediğini anlatmaktadır.
Saffat 37:50
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:51
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:52
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:53
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:54
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:55
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:56
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:57
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:58
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:59
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:60
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:61
50- Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar. 51- İçlerinden birisi der ki:“Benim bir arkadaşım vardı.” 52- “Diyordu ki: ‘Sen de mi (dirilişe) inananlardansın?’ 53- ‘Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?’ 54- (Devamla): “Ona bakmak ister misiniz?” der. 55- Sonra da bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 56- (Ona) der ki: “Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” 57- “Eğer Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmasaydı, ben de (cehenneme) konanlardan olurdum.” 58- (Cennetteki arkadaşlarına dönerek:)“Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi?” 59- “İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek!” 60- “Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” 61- İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.
50-53. Yüce Allah, cennetliklerin yiyecekleri, içecekleri, güzel eşleri, güzel meclisleri ile doruk noktasına ulaşmış nimetlerini, sevinçlerinin mükemmelliğini söz konusu ettikten sonra kendi aralarındaki konuşmalarını, geçmişe dair konular açmalarını da nakletmekte ve onların bu sohbetlerinin ve karşılıklı soru sormalarının, içlerinden birisinin şu sözleri söyleyecek noktaya kadar ulaşacağını bildirmektedir:“Gerçekten benim” dünyada iken “bir arkadaşım vardı.” Ve o, öldükten sonra dirilişi inkâr ediyor, beni de öldükten sonra dirilişi tasdik edişim dolayısı ile kınıyor ve:“diyordu ki: Sen de mi (dirilişe) inananlardansın? Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltilip hesaba çekileceğiz?” ve amellerimizin karşılıklarını göreceğiz? Yani sen, bu son derece garip ve gerçekleşme ihtimali oldukça uzak olan böyle bir şeyi nasıl tasdik edersin? Bizler parçalanıp dağıldıktan, toprak ve kemik kırıntıları haline geldikten sonra tekrar diriltilecek ve yeniden hayata döndürülecek, sonra da amellerimiz dolayısı ile hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğiz öyle mi?! Böylece cennetteki kişi, kardeşlerine şunları söyleyecek: İşte benim size anlattığım olay budur. Benimle arkadaşımın başından bunlar geçti. Ancak ben, iman ve tasdikimi muhafaza ettim. O ise öldükten sonra dirilişi yalanlamaya devam etti. Nihâyet öldük ve ölümden sonra diriltildik. İşte ben, sizin gördüğünüz ve peygamberlerin bize haber verdiği bu nimetlere ulaştım. O ise hiç şüphesiz azaba uğramış bulunuyor. 54. “(Devamla): “Ona” durumunu görmek için “bakmak ister misiniz?” der.” Böylelikle içinde bulunduğumuz halle daha bir sevinelim ve daha bir memnun olalım. Ve bunu gözlerimizle görmüş olalım. Cennet ehlinin durumundan, onların birinin diğeri ile sevinmesinden ve birbirlerine muvafakat edeceklerinden açıkça anlaşıldığına göre onlar da onun bu isteğini kabul edecekler ve arkadaşının durumunu görmek için onunla birlikte gidecekler. 55. “Sonra da bakar ve onu” yani arkadaşanı “cehennemin ortasında görür.” Azabın ortasında, azap her tarafını kuşatmış, dört bir yanından çevresini sarmış halde onu görür. 56. Arkadaşı, hali dolayısı ile onu kınayarak, Yüce Allah’a da onun hile ve tuzaklarından kendisini koruduğu için şükrederek ona “der ki: Vallahi, az kalsın beni de helâk edecektin.” Beni karşı karşıya bırakmak istediğin şüpheler dolayısıyla ve kendi asılsız iddialarınla nerede ise beni de helâk edecektin. 57. “Eğer Rabbimin” İslâm üzere bana sebat vermek şeklindeki “nimeti olmasaydı ben de” seninle birlikte azap içine “konanlardan olurdum.” 58-59. “Artık biz, hiç ölmeyeceğiz, değil mi? İlk ölümümüzden başka… Hem bize azap da edilmeyecek.” Bu mü’min, bu sözleri cennet ehline hitaben, orada ebediyen kalacakları ve azaptan kurtuldukları için Allah’ın nimeti ile sevinç duyma ve bunu itiraf etme anlamında soru üslubunda dile getirecektir. (Ellinci âyet-i kerimede geçen): “Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelip birbirlerine soru sorarlar” buyruğunda neyi sordukları belirtilmemiştir. Onlardan bahsedilen husus ise lezzet ve sevinçleridir. Bu da onların, söz konusu edilmesi lezzet verecek türden olan her bir şeyi birbirlerine soracaklarına, dünyada iken anlaşmazlık konusu olan ve içinden çıkılamayan meseleleri dile getireceklerine delildir. Bilindiği gibi ilim ehlinin zevki, ilme dair sorular sormak ve onun hakkında araştırmalar yapmaktır. Bu ise dünya hayatındaki konuşmalarda görülegelen zevkin çok üstünde olacaktır. Cennetlikler, bu kabilden en yüksek ve üstün noktaya sahip olacaklardır. Cennette ilmi hakikatler onlar için ifade edilmesi mümkün olmayacak şekilde açıklık kazanmış olacaktır.
60. Yüce Allah, cennetliklerin nimetlerini ve bu güzel vasıflar ile nitelendirilişini söz konusu ettikten sonra onu övüp amelde bulunan kimseleri bu nimetler için amelde bulunmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu, en büyük kurtuluştur.” Kendisi vasıtası ile her türlü hayra nail oldukları, nefislerin arzuladığı her şeyi elde edip her türlü sıkıntı ve hoşlanılmayan husustan da uzak oldukları bir kurtuluştur. Acaba bunun üstünde bir kurtuluş olabilir mi? Gayelerin zirvesi ve güzel sonuçların en ilerisi bundan başkası olabilir mi? Çünkü orada yerin ve göklerin Rabbinin rızasına mazhar olmuş, O’na yakın olmaktan dolayı sevince gark olmuş, O’nun marifeti ile nimete ermiş, O’nu görmek ile sürur bulmuş, O’nun sözünü işitmekten dolayı da neşe dolmuş olacaklardır.
61. Çünkü o, en değerli şeylerin, uğrunda harcanmasına en layık olan şeydir. Arif ve akıllı kimselerin, kendisi için kollarını sıvamalarını en fazla o hak etmektedir. Aklı başında ve kararlı bir kimsenin, ufacık bir anını dahi bu değerli yurda yakınlaştıracak herhangi bir amelle uğraşmaksızın geçirmesi, çok pişmanlıklar duymayı gerektiren büyük bir ziyandır. Ya işlediği günahlar ile helâk yurdu olan cehenneme doğru giden kişinin hali ne olacaktır?!
Saffat 37:62
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:63
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:64
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:65
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:66
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:67
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:68
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:69
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:70
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:71
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:72
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:73
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:74
62- Ziyafet olarak bu mu iyidir yoksa Zakkûm ağacı mı? 63- Biz onu zalimler için bir azap/imtihan kıldık. 64- Şüphesiz o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. 65- Meyvesi de tıpkı şeytanların başları gibidir. 66- Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır. 67- Sonra onun üzerine kaynar suyla karışık bir içecek vardır onlar için. 68- Sonra da dönüşleri yine cehenneme olacaktır. 69- Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da 70- Onların peşlerinden koşturuyorlardı. 71- Andolsun ki bunlardan önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı. 72- Andolsun onlara da uyarıcılar göndermiştik. 73- Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak! 74- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.
62. “Ziyafet olarak bu mu iyidir?” Yani cennetliklerin, göreceklerini açıkladığımız bu nimetler mi hayırlıdır yoksa cehennemde bulunacak bütün türleri ile azap mı hayırlıdır? Yiyeceklerin hangisi iyidir? Cennette verileceği anlatılan yiyecekler mi yoksa cehennemliklerin yiyeceği olan “Zakkûm ağacı mı?”
63. “Biz onu” küfür ve masiyetlerle kendilerine haksızlık eden “zalimler için bir azap/imtihan” azap ve ibretli bir ceza “kıldık.” 64. “Şüphesiz o, cehennemin dibinden” yani ortasından “çıkan bir ağaçtır.” Onun çıkacağı yer orasıdır. Çıkacağı yer, yerlerin en kötüsüdür. Ağacın biteceği yerin kötülüğü orada ekili olan şeyin de kötülüğüne ve değersizliğine delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun nereden bittiğini haber vermekle o ağacın ne kadar kötü olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Vereceği mahsulün niteliklerine dair anlattıkları da buöyledir: 65. “Meyvesi de şeytanların başları gibidir.” Artık bundan sonra o meyvenin tadını, onu yiyenlerin karınlarında ve iç organlarında ne gibi tahribatlara sebep olacağını hiç sorma! Üstelik onlar bundan hiçbir şekilde kurtulamayacaklar, başka bir tarafa da kaçamayacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 66. “Onlar bu ağaçtan yiyecekler ve karınlarını ondan dolduracaklardır.” Cehennemliklerin yiyeceği işte budur. O ne kötü bir yiyecektir! Arkasından Yüce Allah onların içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “Sonra onun üzerine” yani bu yiyeceklerin hemen arkasına “kaynar suyla” yani sıcaklığı en ileri dereceye ulaşmış sıcak bir suyla “karışık bir içecek vardır onlar için.” Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29); “(Hiç bu) ateşte ebediyen kalan ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi midir?”(Muhammed, 47/15)
68. “Sonra da dönüşleri” dönüp varacakları, kalacakları ve barınacakları yer, oranın şiddetli azabını ve pek büyük sıcağını tatmak üzere “yine cehenneme olacaktır.” Öyleki oradaki bedbahtlıktan daha ileri bir bedbahtlık olmayacaktır. Burada:“Onların böyle bir yurda girmelerine sebep nedir?”, diye bir soru sorulmuşcasına şöyle buyrulduğunu görüyoruz:
69. “Çünkü onlar atalarını dalalet içinde bulmuşlardı da” sapıklıkta “onların peşlerinden koşturuyorlardı” süratle gidiyorlar, peygamberlerinin kendilerini çağırdıklarına dönüp bakmıyorlardı bile. İlahi kitapların kendilerini sakındırdığı şeylere ve kendilerine samimi olarak öğüt verenlerin sözlerine hiç aldırış etmiyorlardı. Aksine şu sözleri ile onlara itiraz edip duruyorlardı:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.”(ez-Zuhruf, 43/23) 71. “Andolsun ki bunlardan” bu muhataplardan “önce de geçmiştekilerin birçoğu sapmıştı” ve onların pek azı iman etmiş ve hidâyet bulmuştu. 72. Yine “andolsun onlara da” sapıklıklarından ve dalâletlerinden dolayı “uyarıcılar göndermiştik.” 73. “Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak?” Onların sonu helâk oldu, rezil ve rüsvay oldular. O halde bunlar da sapıklıkları üzere devam etmekten sakınsınlar. Çünkü o takdirde öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelir.
74. Uyarılanların hepsi, sapık kimseler olmadıklarından, aksine aralarından iman ederek dinlerini yalnız Allah için halis kılanlar bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böylelerini helâk edilmekten istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ” Yani Yüce Allah’ın kendilerini kurtararak ihlâsları dolayısı ile özellikle rahmetini kendilerine tahsis ettiği kimseler müstesnâdır. Onların âkıbetleri güzel olmuştur.
Daha sonra Yüce Allah yalanlayıcı ümmetlerin âkıbetlerinden bir örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
Saffat 37:75
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:76
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:77
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:78
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:79
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:80
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:81
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:82
75- Andolsun ki Nuh Bize seslen(ip dua et)mişti. Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz! 76- Biz onu ve ehlini o büyük felaketten kurtardık. 77- Geride yalnız onun zürriyetini baki kıldık. 78- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 79- Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! 80- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 81- Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır. 82- Sonra da diğerlerini (kavmini) suda boğduk.
75-82. Yüce Allah, kulu ve rasûlü, rasûllerin ilki Nuh aleyhisselam’ın haberini vermektedir. O, kavmini uzunca bir süre Allah’ın yoluna davet ettiği halde bu daveti, kendisinden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. O da Rabbine dua ederek şöyle yalvardı:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve bu kabulden ötürü de zatını överek şöyle buyurdu: “Biz (duaya) ne güzel karşılık veririz!” Dua edenlerin duasını, onların yalvarıp yakarmalarını ne güzel işitiriz ve kabul ederiz! Yüce Allah, duasını tıpkı istediği şekilde kabul etti. Kendisini ve aile halkını o büyük felaketten kurtardı, bütün kâfirleri de suda boğdu. Geride sadece onun soyundan gelenler kaldı. O nedenle bütün insanlar Nuh aleyhisselam’ın soyundandır. Yüce Allah, ayrıca Kıyamete kadar devam edecek şekilde onun güzel bir surette övülmesini sağladı. Çünkü Nuh aleyhisselam Yüce Allah’a ihsan üzere ibadet etmiş, insanlara da ihsanda bulunmuş bir kimse idi. Yüce Allah’ın da ihsan sahiplerine uygulayageldiği kanunu şu şekildedir: İhsanlarına uygun olarak onların övgüsünü yaymak. Yüce Allah’ın:“Gerçekten o, Bizim mü’min kullarımızdandır” buyruğu şunu göstermektedir: İman, kulların ulaşabildiği en yüksek mertebedir ve o, dinin bütün şer’î hükümlerini, itikadî esaslarını ve fer’î meselelerini tamamı ile kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarının en üstün olanlarını iman ile övmüştür.
Saffat 37:83
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:84
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:85
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:86
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:87
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:88
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:89
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:90
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:91
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:92
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:93
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:94
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:95
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:96
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:97
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:98
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:99
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:100
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:101
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:102
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:103
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:104
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Saffat 37:105
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.
83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı:
85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz.
88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58)
94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”
97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı.
99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48)
100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir:
101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır.
102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz.
103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu.
104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.”
106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur.
107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür.
108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59)
110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız.
111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75)
112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir.
113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.