Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Saffat 37:106 – Sâd 38:61

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Saffat 37:106
  2. Saffat 37:107
  3. Saffat 37:108
  4. Saffat 37:109
  5. Saffat 37:110
  6. Saffat 37:111
  7. Saffat 37:112
  8. Saffat 37:113
  9. Saffat 37:114
  10. Saffat 37:115
  11. Saffat 37:116
  12. Saffat 37:117
  13. Saffat 37:118
  14. Saffat 37:119
  15. Saffat 37:120
  16. Saffat 37:121
  17. Saffat 37:122
  18. Saffat 37:123
  19. Saffat 37:124
  20. Saffat 37:125
  21. Saffat 37:126
  22. Saffat 37:127
  23. Saffat 37:128
  24. Saffat 37:129
  25. Saffat 37:130
  26. Saffat 37:131
  27. Saffat 37:132
  28. Saffat 37:133
  29. Saffat 37:134
  30. Saffat 37:135
  31. Saffat 37:136
  32. Saffat 37:137
  33. Saffat 37:138
  34. Saffat 37:139
  35. Saffat 37:140
  36. Saffat 37:141
  37. Saffat 37:142
  38. Saffat 37:143
  39. Saffat 37:144
  40. Saffat 37:145
  41. Saffat 37:146
  42. Saffat 37:147
  43. Saffat 37:148
  44. Saffat 37:149
  45. Saffat 37:150
  46. Saffat 37:151
  47. Saffat 37:152
  48. Saffat 37:153
  49. Saffat 37:154
  50. Saffat 37:155
  51. Saffat 37:156
  52. Saffat 37:157
  53. Saffat 37:158
  54. Saffat 37:159
  55. Saffat 37:160
  56. Saffat 37:161
  57. Saffat 37:162
  58. Saffat 37:163
  59. Saffat 37:164
  60. Saffat 37:165
  61. Saffat 37:166
  62. Saffat 37:167
  63. Saffat 37:168
  64. Saffat 37:169
  65. Saffat 37:170
  66. Saffat 37:171
  67. Saffat 37:172
  68. Saffat 37:173
  69. Saffat 37:174
  70. Saffat 37:175
  71. Saffat 37:176
  72. Saffat 37:177
  73. Saffat 37:178
  74. Saffat 37:179
  75. Saffat 37:180
  76. Saffat 37:181
  77. Saffat 37:182
  78. Sâd 38:1
  79. Sâd 38:2
  80. Sâd 38:3
  81. Sâd 38:4
  82. Sâd 38:5
  83. Sâd 38:6
  84. Sâd 38:7
  85. Sâd 38:8
  86. Sâd 38:9
  87. Sâd 38:10
  88. Sâd 38:11
  89. Sâd 38:12
  90. Sâd 38:13
  91. Sâd 38:14
  92. Sâd 38:15
  93. Sâd 38:16
  94. Sâd 38:17
  95. Sâd 38:18
  96. Sâd 38:19
  97. Sâd 38:20
  98. Sâd 38:21
  99. Sâd 38:22
  100. Sâd 38:23
  101. Sâd 38:24
  102. Sâd 38:25
  103. Sâd 38:26
  104. Sâd 38:27
  105. Sâd 38:28
  106. Sâd 38:29
  107. Sâd 38:30
  108. Sâd 38:31
  109. Sâd 38:32
  110. Sâd 38:33
  111. Sâd 38:34
  112. Sâd 38:35
  113. Sâd 38:36
  114. Sâd 38:37
  115. Sâd 38:38
  116. Sâd 38:39
  117. Sâd 38:40
  118. Sâd 38:41
  119. Sâd 38:42
  120. Sâd 38:43
  121. Sâd 38:44
  122. Sâd 38:45
  123. Sâd 38:46
  124. Sâd 38:47
  125. Sâd 38:48
  126. Sâd 38:49
  127. Sâd 38:50
  128. Sâd 38:51
  129. Sâd 38:52
  130. Sâd 38:53
  131. Sâd 38:54
  132. Sâd 38:55
  133. Sâd 38:56
  134. Sâd 38:57
  135. Sâd 38:58
  136. Sâd 38:59
  137. Sâd 38:60
  138. Sâd 38:61

Saffat 37:106

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:107

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:108

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:109

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:110

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:111

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:112

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:113

83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Saffat 37:114

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:115

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:116

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:117

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:118

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:119

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:120

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:121

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:122

114- Andolsun biz, Mûsâ ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 115- Hem ikisini hem de kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 116- Ve onlara yardım ettik de böylece galip gelenler onlar oldular. 117- Onlara apaçık Kitabı verdik. 118- Ve ikisini de dosdoğru yola ilettik. 119- Sonra gelenler arasında o ikisine (iyi bir nam) bıraktık. 120- Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun! 121- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 122- Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır. 114-116. Yüce Allah, iki kulu ve rasûlü olan İmran’ın oğulları Mûsâ ve Hârûn’a nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’ın yoluna davet lütfunu bağışlamış olduğunu, onları da kavimlerini de düşmanları Firavun’dan kurtardığını, Firavun’a karşı kendilerine yardım ettiğini ve sonunda onu, onların gözleri önünde suda boğduğunu zikretmektedir. 117. Yüce Allah onlara ayrıca açık ve yol gösterici olan Kitabı indirmiştir ki bu da içinde pek çok hükümlerin, öğütlerin ve her şeye dair tafsilatın bulunduğu Tevrat’tır. 118. Yüce Allah ikisini de dosdoğru yola iletmişti. Çünkü onlara Yüce Allah’a ulaştıran dosdoğru şeriat ve hükümler ihtiva eden bir din vermişti. Bu dini izlemelerine yardımcı olma lütfunda da bulunmuştu. 119-122. “Sonra gelenler arasında o ikisine” güzel bir övgü “bıraktık. Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun.” Yani sonrakiler arasında onların güzel bir şekilde anılmalarını, selâm ile yad edilmelerini sağladık. Durumun öncekiler arasında böyle olması ise öncelikle söz konusudur. “Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten ikisi de mümin kullarımızdandır.”

Saffat 37:123

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:124

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:125

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:126

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:127

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:128

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:129

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:130

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:131

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:132

123- Şüphesiz İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. 124- Hani o, kavmine:“(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 125, 126- “O en güzel yaratanı, sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (putuna) mı dua ediyorsunuz?” 127- Ama onlar onu yalanladılar. Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır. 128- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 129- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık 130- İlyas’a selâm olsun! 131- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 132- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 123-126. Yüce Allah kulu ve rasûlü İlyas aleyhisselam’ı peygamberliğe ve risalete mazhar olup Yüce Allah’ın yoluna davet ettiğini belirterek övmektedir. Onun, kavmine takvâ yolunu tutmalarını, yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrettiğini, Ba’l adındaki putlarına ibadet etmekten vazgeçmelerini, her şeyi yaratan Allah’a ibadet etmeye yönelmelerini emrettiğini belirtmektedir. Çünkü Yüce Allah, bütün varlıkları yaratmış, onları en güzel şekilde var etmiş, en güzel şekilde besleyip büyütmüş, görüp gözetmiştir. Gizli ve açık nimetleri onlara bol bol ihsan etmiştir. Sizler nasıl olur da bunları yaratan Rabbinize ibadeti bırakıp zarar veremeyen, fayda sağlayamayan, hiçbirşey yaratamayan, rızık veremeyen bir puta ibadete yönelirsiniz? Hatta yemeyen ve konuşamayan bir puta? Hiç şüphesiz bu sapıklığın, akılsızlığın ve azgınlığın en ileri şeklidir. 127. “Ama onlar” kendilerine yaptığı davet hususunda “onu yalanladılar” ona itaat etmediler, boyun eğmediler. Yüce Allah da onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu sebeple onlar elbette (azabın ortasına) konacaklardır.” Yani Kıyamet gününde azapta bir araya toplanacaklardır. Bu buyrukta onların dünyevi herhangi bir cezaları söz konusu edilmemektedir. 128. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine ihlâs ihsan edip kurtardığı ve peygamberlerine uymayı lütfettiği kimseler, azaba konmayacaklardır. Aksine Yüce Allah tarafından onlara pek büyük bir mükâfat verilecektir. 129-132. “Sonra gelenler arasında ona” İlyas’a güzel bir övgü “bıraktık. İlyas’a” Allah’tan ve kullarından “selam olsun! Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten o, mümin kullarımızdandır.” Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerinden övgü ile söz ettiği gibi ondan da övgü ile söz etmektedir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun.

Saffat 37:133

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:134

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:135

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:136

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:137

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:138

133- Şüphesiz Lût da gönderilmiş peygamberlerdendir. 134- Hani Biz onu ve ailesini hep birlikte kurtarmıştık. 135- Ancak geride (helak edilecekler arasında) kalan bir kocakarı hariç. 136- Sonra diğerlerini (kavmini) helâk ettik. 137- Siz, onların (yurtlarından) gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin… 138- Hem de geceleyin. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 133-134. Bu buyruklarla Yüce Allah kulu ve rasûlü Lût aleyhisselam’a peygamberlik ve risalet verdiğini belirterek onu övmektedir. O, kavmini Yüce Allah’ın yoluna davet edip şirkten ve hayasızlıkları işlemekten vazgeçmelerini söylemişti. Ancak onlar, bu işten vazgeçmeyince Yüce Allah kendisini ve aile halkını hep birlikte kurtardı. Geceleyin yola koyularak azaptan kurtuldular. 135. “Ancak geride” azap içerisinde “kalan bir kocakarı hariç.” Bu Lût aleyhisselam’ın hanımıdır. O, onun dinine bağlanmamıştı. 136. “Sonra diğerlerini” yurtlarını alt-üst edip tepelerine yıkmak sureti ile “helâk ettik.” Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık”(Hûd 11/82) Bu, büsbütün helâk edilip onlardan en ufak bir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar devam etmişti. 137-138. “Siz onların” Lût kavmi diyarından “gelip geçiyorsunuz; hem sabahleyin hem de geceleyin.” Yani belirtilen bu vakitlerde oralardan çokça geçip gidiyorsunuz. O bakımdan bu hususta herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” İlahi deliller, ibret dolu olaylar üzerinde düşünmeyecek ve helâk edilmenizi gerektiren hususlardan uzak durmayacak mısınız?

Saffat 37:139

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:140

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:141

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:142

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:143

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:144

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:145

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:146

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:147

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:148

139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. 140- Hani o, (Rabbinden izinsiz yurdundan) kaçıp dolu gemiye sığınmıştı. 141- Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. 142- Kendini kınar/kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu. 143- Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, 144- (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. 145- Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık. 146- Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik. 147- Biz, onu yüzbin hatta daha fazla (nüfuslu kavmine tekrar peygamber) gönderdik. 148- Onlar imana geldiler, Biz de onları bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık. 139. Bu buyrukla Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerine nübüvvet ve risalet verdiğini ve Yüce Allah’a davet ettiklerini belirtmek suretiyle onları övdüğü gibi kulu ve rasûlü Metta oğlu Yunus’tan da övgü ile söz etmektedir. 140. Yüce Allah, onu dünyevî bir ceza ile karşı karşıya bıraktığını, ama iman ve salih amelleri sebebi ile de bu cezadan onu kurtardığını söz konusu ederek:“Hani o, kaçıp dolu gemiye sığınmıştı” buyurmaktadır. Yani o, öfke içinde, Rabbinin kendisini sıkıştırmayacağını zannederek ve balığın karnında hapsedileceğinden habersiz bir halde Rabbinden kaçmaya kalkışmıştı. Yüce Allah, Yunus’un neye öfkelendiğini ve onun işlediği hatanın ne olduğunu zikretmemektedir. Çünkü bunu zikretmenin bizim için bir faydası yoktur. Bizim için yararlanılacak taraf, onun hakkında bize nakledilenlerdir. Şöyle ki o, bir günah işlemiş ve Yüce Allah da şerefli peygamberlerden birisi olmakla birlikte onu cezalandırmış, daha sonra da onu kurtararak kınanmasını gerektiren hususu ortadan etmiş ve bu hatasının düzelmesine sebep teşkil edecek hususları onun için hazırlayıp takdir etmiştir. O, kaçınca yolcularla ve eşyalarla “dolu gemiye sığınmıştı.” 141. Gemiye başkalarıyla birlikte binince -gemi dolu olduğundan- geminin yükü iyice ağırlaştı. Sonunda yolculardan bazılarını suya atma gereğini duydular. Sanki bu konuda herhangi birisini tercih etmek için bir sebep bulamamışlardı. O nedenle de kura çekmeye ve kurada adı çıkan kimseyi denize atmaya karar verdiler. Bu da gemi sahiplerinin adaletli bir uygulamasıydı. Yüce Allah bir işi murat etti mi, onun sebeplerini de hazırlar. Gemidekiler kura çekince kura Yunus aleyhisselam’a çıktı ve o, “kaybedenlerden olmuştu.” Bu sebeple de denize o atıldı. 142. “Kendini kınar/kınanmış bir halde balık onu yutmuştu.” Yani balığın onu yutması sırasında o, kınanmasını gerektiren bir iş yapmıştı, yani Rabbini öfkelendirişti. 143-144. “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” yani balığın karnına düşmeden önce Rabbine çokça ibadet eden, O’nu çokça tesbih eden, O’na çokça hamdeden birisi olmasaydı ve balığın karnında da:“Senden başka (hak) ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(el-Enbiya, 21/87) dememiş olsaydı; “diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Orası onun mezarı olurdu. Fakat tesbih etmesi ve Yüce Allah’a ibadeti dolayısı ile Allah onu kurtardı. İşte Yüce Allah, sıkıntılara düştükleri vakit, mü’minleri böylece kurtarır. 145. “Biz onu (balığın karnından) hasta bir halde çıkarıp açık bir alana bıraktık.” Balık onu karnından açık bir yere attı. Orası bomboştu ve kimse yoktu. Hatta belki ağaç ve gölge dahi bulunmuyordu. Bu sırada kendisi balığın karnında hapis kaldığından ötürü hastalanmıştı. O kadar ki hali, adeta yumurtadan çıkmış tüysüz bir civcivi andırıyordu. 146. “Üst tarafında da (gölgelik olarak) kabak türünden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik.” Bu ağaç koyu gölgesi ile onu gölgelendirmişti. Çünkü bu ağacın gölgesi serindi ve onun üzerine sinekler konmazdı. Bu da Yüce Allah’ın ona lütuf ve ihsanındandır. Diğer taraftan Yüce Allah, ona başka bir lütufta ve pek büyük bir ihsanda daha bulunmuştu ki o da şudur: 147-148. “Biz onu yüzbin” insana “veya” ondan “daha fazlasına gönderdik.” Yani yüzbinden fazla değilseler bile eksik de değillerdi. Onları Yüce Allah’a davet etti. Onlar da “imana geldiler.” Böylelikle onların da iman etmeleri, onun mizanına hasenat olarak yazıldı. Çünkü bu imana onları davet eden oydu. “Biz de onları” azabın sebepleri bulunmakla birlikte Allah, azabını onlardan uzaklaştırmak sureti ile “bir zamana kadar (dünyadan) faydalandırdık.” Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke (halkı) olsaydı ya! Yunus’un kavmi müstesnâ. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdık.”(Yunus, 10/98)

Saffat 37:149

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:150

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:151

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:152

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:153

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:154

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:155

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:156

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:157

149- Şimdi onlara sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi? 150- Yoksa Biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar da buna tanık mı olmuşlar? 151- İyi bilin ki onlar, iftira ederek derler ki: 152- “Allah çocuk edindi.” Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 153- Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti? 154- Ne oluyor size? Nasıl (böyle çirkin bir) hüküm veriyorsunuz? 155- Hiç mi düşünmüyorsunuz? 156- Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? 157- Eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin kitabınızı! 149. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Şimdi onlara” Allah’a O’ndan başkalarını ortak koşan, meleklere ibadet eden, meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia eden ve böylelikle hem Allah’a şirk koşup hem de O’nun celal ve azametine yakışmayan bir şekilde O’nu vasfeden müşriklere “sor ki kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları kendilerinin mi?” Şüphesiz ki böyle bir paylaştırma insafsızcadır. Hem Yüce Allah’a çocuk nispet etmeleri hem de kendileri için istemedikleri, erkekleri değil de ondan daha aşağı ve bayağı kabul ettikleri kız çocuklarını Allah’a isnat etmeleri zalimcedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir de onlar Allah’a kızlar isnat ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Halbuki candan arzuladıkları (erkekleri) de kendileri için isterler.”(en-Nahl, 16/57) Melekleri Allah’ın kızları olarak kabul etmeleri ve buna dair hüküm vermeleri de onların insafsızlıklarının bir başka yönüdür. 150. Yüce Allah onların yalanlarını açıklayarak:“Yoksa Biz melekleri yaratmışız da onlar da buna” yani onların yaratılışlarına “tanık mı olmuşlar?” Durum öyle değildir. Çünkü onlar meleklerin yaratılışlarına tanık olmamışlardır. İşte bu, onların bu sözleri bilgisizce söylediklerini, Yüce Allah’a bu hususta iftira ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: 151-152. “İyi bilin ki onlar, iftira ederek” açıkça yalan söyleyerek “derler ki: Allah çocuk edindi. Onlar” bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar” ve onların bu sözlerinin bir yalan olduğu şüphesiz açıkca ortadadır. 153-154. “Yoksa erkekleri bırakıp (kendine çocuk olarak) kızları mı seçti?” ve onları tercih etti? “Ne oluyor size? Nasıl” böyle zalimce bir “hüküm veriyorsunuz?” 155. “Hiç mi düşünmüyorsunuz?” ve bu sözün batıl ve haksızca olduğunu anlamıyor musunuz? Eğer sizler iyice düşünecek olsaydınız böyle bir söz söylemezdiniz. 156. “Yoksa apaçık” herhangi bir kitap ya da bir peygamberden alınmış ve bu sözlerinizin doğruluğuna delalet eden çok açık “bir deliliniz” bir belgeniz “mi var?” Bunların hiçbirisinin varlığı söz konusu olmadığından dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 157. Çünkü bir kimse, bir iddiada bulunur da ona dair şer’î bir delil ortaya koyamazsa şüphesiz o, ya bile bile yalan söylüyordur yahut da Allah hakkında hiçbir bilgiye dayanmaksızın birtakım iddialar ileri sürüyordur.

Saffat 37:158

158- Onlar, Allah ile cinler arasında da bir nesep bağı uydurdular. Halbuki cinler kesinlikle bilir ki onlar (hesap için) huzura getirileceklerdir. 159- Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 160- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 158. Yani Allah’a ortak koşan şu müşrikler, Allah ile cinler arasında bir nesep uydurdular. Çünkü onlar meleklerin, Allah’ın kızları olduklarını ve onların annelerinin de cinlerin ileri gelenleri olduklarını iddia ediyorlardı. Halbuki cinlerin kendileri de amellerinin karşılıklarının verilmesi için Allah’ın huzurunda hazır edileceklerini bilmektedirler. Onlar da Allah’ın kullarıdır ve Allah’ın önünde zilletle boyun eğerler. Eğer kendileri ile Allah arasında -hâşâ- bir nesep bağı bulunsaydı hiç de bu halde olmazlardı. 159. O mutlak egemen, affı ve cezalandırmada acele etmemesi kemal derecesinde bulunan “Allah, onların nitelendirmelerinden” Rablerini vasıflandırdıkları ve kendilerini küfre ve şirke sokan tüm vasıflardan “münezzehtir.” 160. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah, bu kullarının nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmemiştir. Çünkü onlar, Rablerini ancak celâline yakışan şekilde nitelendirirler. İşte bundan dolayı onlar ihlâsa erdirilmiş kullardırlar.

Saffat 37:159

158- Onlar, Allah ile cinler arasında da bir nesep bağı uydurdular. Halbuki cinler kesinlikle bilir ki onlar (hesap için) huzura getirileceklerdir. 159- Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 160- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 158. Yani Allah’a ortak koşan şu müşrikler, Allah ile cinler arasında bir nesep uydurdular. Çünkü onlar meleklerin, Allah’ın kızları olduklarını ve onların annelerinin de cinlerin ileri gelenleri olduklarını iddia ediyorlardı. Halbuki cinlerin kendileri de amellerinin karşılıklarının verilmesi için Allah’ın huzurunda hazır edileceklerini bilmektedirler. Onlar da Allah’ın kullarıdır ve Allah’ın önünde zilletle boyun eğerler. Eğer kendileri ile Allah arasında -hâşâ- bir nesep bağı bulunsaydı hiç de bu halde olmazlardı. 159. O mutlak egemen, affı ve cezalandırmada acele etmemesi kemal derecesinde bulunan “Allah, onların nitelendirmelerinden” Rablerini vasıflandırdıkları ve kendilerini küfre ve şirke sokan tüm vasıflardan “münezzehtir.” 160. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah, bu kullarının nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmemiştir. Çünkü onlar, Rablerini ancak celâline yakışan şekilde nitelendirirler. İşte bundan dolayı onlar ihlâsa erdirilmiş kullardırlar.

Saffat 37:160

158- Onlar, Allah ile cinler arasında da bir nesep bağı uydurdular. Halbuki cinler kesinlikle bilir ki onlar (hesap için) huzura getirileceklerdir. 159- Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 160- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ. 158. Yani Allah’a ortak koşan şu müşrikler, Allah ile cinler arasında bir nesep uydurdular. Çünkü onlar meleklerin, Allah’ın kızları olduklarını ve onların annelerinin de cinlerin ileri gelenleri olduklarını iddia ediyorlardı. Halbuki cinlerin kendileri de amellerinin karşılıklarının verilmesi için Allah’ın huzurunda hazır edileceklerini bilmektedirler. Onlar da Allah’ın kullarıdır ve Allah’ın önünde zilletle boyun eğerler. Eğer kendileri ile Allah arasında -hâşâ- bir nesep bağı bulunsaydı hiç de bu halde olmazlardı. 159. O mutlak egemen, affı ve cezalandırmada acele etmemesi kemal derecesinde bulunan “Allah, onların nitelendirmelerinden” Rablerini vasıflandırdıkları ve kendilerini küfre ve şirke sokan tüm vasıflardan “münezzehtir.” 160. “Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnâ.” Yani Yüce Allah, bu kullarının nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmemiştir. Çünkü onlar, Rablerini ancak celâline yakışan şekilde nitelendirirler. İşte bundan dolayı onlar ihlâsa erdirilmiş kullardırlar.

Saffat 37:161

161- Gerçek şu ki ne siz ne de ibadet ettikleriniz; 162- Hiçbiriniz (hiç kimseyi) Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız. 163- Ancak cehenneme girecek olanlar hariç. 161-163. Yani ey müşrikler! Siz de Allah ile birlikte ibadet ettiğiniz ilahlarınız da hiçbir kimseyi fitneye düşüremez ve saptıramazsınız. Allah’ın cehennemliklerden olacaklarına dair hüküm verdikleri ve haklarında ilâhî hükmün yürürlüğe konulduğu kimseler müstesnâdır. Bundan maksat, hem kendilerinin, hem de uydurma ilâhlarının herhangi bir kimseyi saptırmaktan yana aciz olduklarını, Yüce Allah’ın kudretinin de kemal derecesinde olduğunu açıkça ifade etmektir. Yani sizler, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kullarını ve kurtuluşa ermiş taraftarlarını saptırma ümidini asla taşımayın.

Saffat 37:162

161- Gerçek şu ki ne siz ne de ibadet ettikleriniz; 162- Hiçbiriniz (hiç kimseyi) Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız. 163- Ancak cehenneme girecek olanlar hariç. 161-163. Yani ey müşrikler! Siz de Allah ile birlikte ibadet ettiğiniz ilahlarınız da hiçbir kimseyi fitneye düşüremez ve saptıramazsınız. Allah’ın cehennemliklerden olacaklarına dair hüküm verdikleri ve haklarında ilâhî hükmün yürürlüğe konulduğu kimseler müstesnâdır. Bundan maksat, hem kendilerinin, hem de uydurma ilâhlarının herhangi bir kimseyi saptırmaktan yana aciz olduklarını, Yüce Allah’ın kudretinin de kemal derecesinde olduğunu açıkça ifade etmektir. Yani sizler, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kullarını ve kurtuluşa ermiş taraftarlarını saptırma ümidini asla taşımayın.

Saffat 37:163

161- Gerçek şu ki ne siz ne de ibadet ettikleriniz; 162- Hiçbiriniz (hiç kimseyi) Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız. 163- Ancak cehenneme girecek olanlar hariç. 161-163. Yani ey müşrikler! Siz de Allah ile birlikte ibadet ettiğiniz ilahlarınız da hiçbir kimseyi fitneye düşüremez ve saptıramazsınız. Allah’ın cehennemliklerden olacaklarına dair hüküm verdikleri ve haklarında ilâhî hükmün yürürlüğe konulduğu kimseler müstesnâdır. Bundan maksat, hem kendilerinin, hem de uydurma ilâhlarının herhangi bir kimseyi saptırmaktan yana aciz olduklarını, Yüce Allah’ın kudretinin de kemal derecesinde olduğunu açıkça ifade etmektir. Yani sizler, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kullarını ve kurtuluşa ermiş taraftarlarını saptırma ümidini asla taşımayın.

Saffat 37:164

164- Bizden herbirimizin mutlaka (gökte) bilinen bir makamı vardır. 165- Şüphesiz biz saf saf duranlarız. 166- Ve gerçekten biz tesbih edenleriz. 164. Bu buyruklarda meleklerin, müşriklerin onların haklarında söylediklerinden uzak oldukları, onların Yüce Allah’ın kulları olup bir göz açıp kapatacak kadarlık bir süre dahi olsa O’na karşı gelip isyan etmedikleri açıklanmaktadır. Yüce Allah’ın, kendisine olan emri uyarınca dışına çıkamadığı ve aşamadığı belli bir makam ve belli işleri görme konumu bulunmayan hiçbir melek yoktur. Onların ulûhiyete dair en ufak bir hak, yetki ve tasarrufları bulunmamaktadır. 165-166. “Şüphesiz Biz” Allah’a itaat ve O’na hizmet için “saf saf duranlarız. Ve gerçekten biz tesbih edenleriz.” Yüce Allah’ı kibriyasına yakışmayan her bir husustan takdis ve tenzih edenleriz. Durum böyleyken onların Allah’ın ortakları olmaları nasıl uygun görülebilir? Yüce Allah, onların söylediklerinden pek yücedir, pek büyüktür.

Saffat 37:165

164- Bizden herbirimizin mutlaka (gökte) bilinen bir makamı vardır. 165- Şüphesiz biz saf saf duranlarız. 166- Ve gerçekten biz tesbih edenleriz. 164. Bu buyruklarda meleklerin, müşriklerin onların haklarında söylediklerinden uzak oldukları, onların Yüce Allah’ın kulları olup bir göz açıp kapatacak kadarlık bir süre dahi olsa O’na karşı gelip isyan etmedikleri açıklanmaktadır. Yüce Allah’ın, kendisine olan emri uyarınca dışına çıkamadığı ve aşamadığı belli bir makam ve belli işleri görme konumu bulunmayan hiçbir melek yoktur. Onların ulûhiyete dair en ufak bir hak, yetki ve tasarrufları bulunmamaktadır. 165-166. “Şüphesiz Biz” Allah’a itaat ve O’na hizmet için “saf saf duranlarız. Ve gerçekten biz tesbih edenleriz.” Yüce Allah’ı kibriyasına yakışmayan her bir husustan takdis ve tenzih edenleriz. Durum böyleyken onların Allah’ın ortakları olmaları nasıl uygun görülebilir? Yüce Allah, onların söylediklerinden pek yücedir, pek büyüktür.

Saffat 37:166

164- Bizden herbirimizin mutlaka (gökte) bilinen bir makamı vardır. 165- Şüphesiz biz saf saf duranlarız. 166- Ve gerçekten biz tesbih edenleriz. 164. Bu buyruklarda meleklerin, müşriklerin onların haklarında söylediklerinden uzak oldukları, onların Yüce Allah’ın kulları olup bir göz açıp kapatacak kadarlık bir süre dahi olsa O’na karşı gelip isyan etmedikleri açıklanmaktadır. Yüce Allah’ın, kendisine olan emri uyarınca dışına çıkamadığı ve aşamadığı belli bir makam ve belli işleri görme konumu bulunmayan hiçbir melek yoktur. Onların ulûhiyete dair en ufak bir hak, yetki ve tasarrufları bulunmamaktadır. 165-166. “Şüphesiz Biz” Allah’a itaat ve O’na hizmet için “saf saf duranlarız. Ve gerçekten biz tesbih edenleriz.” Yüce Allah’ı kibriyasına yakışmayan her bir husustan takdis ve tenzih edenleriz. Durum böyleyken onların Allah’ın ortakları olmaları nasıl uygun görülebilir? Yüce Allah, onların söylediklerinden pek yücedir, pek büyüktür.

Saffat 37:167

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:168

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:169

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:170

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:171

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:172

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:173

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:174

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:175

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:176

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:177

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:178

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:179

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:180

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:181

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Saffat 37:182

167- Halbuki onlar (daha önce) şöyle diyorlardı: 168- “Eğer bizde de öncekilere verilen türden bir kitap olsa idi; 169- “Biz de elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.” 170- Fakat (kendilerine gelince) onu inkar ettiler. Ama yakında bilecekler! 171- Andolsun peygamber olarak gönderilen kullarımıza tarafımızdan şu söz verilmiştir: 172- Zafere erdirilecek olanlar kesinlikle onlardır. 173- Ve bizim ordumuz elbette galip gelecektir. 174- O halde bir vakte kadar onlardan yüz çevir. 175- Onları gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 176- Onlar azabımızı mı acele istiyorlar? 177- O azap onların yurtlarına inince, uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! 178- Artık bir zamana kadar onlardan yüz çevir! 179- (Onları) gözle, çünkü onlar da yakında göreceklerdir. 180- İzzetin sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 181- Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun. 182- Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun. 167-170. Yüce Allah, bu müşriklerin önceden açıkça temennide bulunarak: Öncekilere gelmiş bulunan zikir, öğüt ve kitaplar bize gelmiş olsa idi, biz de ihlâslı olarak Allah’a ibadet ederdik. Hatta gerçek anlamda ihlâsa erdirilmiş kimselerden olurduk, dediklerini haber vermektedir. Ancak bu hususta onlar yalan söylemektedirler. İşte onlara kitapların en faziletlisi gelmiş bulunuyor. Ama onlar onu inkâr ettiler. Böylelikle onların hakka karşı bile bile karşı çıkan kimseler oldukları da anlaşılmış olmaktadır. “Ama yakında” azap onları gelip bulduğunda “bilecekler!” 171-175. Bunlar, dünyada galip geleceklerini zannetmesinler. Aksine hiçbir şekilde geri çevrilemeyen ve muhalefet olunamayan, Allah’ın peygamber kulları ve kurtuluşa eren orduları lehine verilmiş bir sözü vardır: Muhakkak onlar, başkalarına galip gelecekler, Rableri tarafından pek şerefli bir yardım ve zafere mazhar olacaklardır. Bununla dinlerini dimdik ayakta tutacak ve dinlerini uygulama imkânı bulacaklardır. Bu, “Allah’ın ordusu” olma vasfını taşıyanlara verilmiş ilâhî bir müjdedir. Bu da davranışları ve halleri istikamet üzere olmakla, Allah’ın kendileri ile savaşılmasını emrettiği kimselerle savaşanlar arasında bulunmakla olur. İşte böyleleri galip gelecekler ve Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine karşı koyan ve hakkı kabul etmeyen kimselerden yüz çevirmesini emretmekte, geriye artık onların başına inecek olan azabı beklemekten başka bir şey kalmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Onları gözle, çünkü onlar da” ibretli cezanın kimin başına geleceğini “yakında göreceklerdir.” Şüphesiz ki bu azap, onların başına gelecektir. 176-177. “Onların alanlarına” yani onların üzerine ve onlara yakın bir yere azabımız “inince uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!” Çünkü bu, kötü bir sabah olacaktır. Cezanın ve toptan imha edilmenin gerçekleştiği bir sabah olacaktır. 178-179. Bu buyruklarla onlardan yüz çevirme emri ve azabın gerçekleşeceği tehdidi tekrarlanmaktadır. Bu sûrede müşriklerin, Yüce Allah’ı nitelendirdikleri pek çirkin vasıfların bir çoğu zikredildiğinden dolayı Yüce Allah, kendi zatını bunlardan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: 180-181. “İzzetin sahibi” gerçek aziz, her şeyi emrine mahkum eden ve kendisini nitelendirdikleri her türlü kötülükten yüce olan “Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun.” Çünkü onlar, günahlardan ve kusurlardan yana selâmettedirler. Ayrıca yeri ve gökleri yoktan var eden o yüce Zatı nitelendirmeleri de şirkten yana selâmettedir, uzaktır. 182. “Âlemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.” Yani bütün hamd türleri O’nundur. O, bütün alemleri kendisi ile görüp gözettiği, üzerlerine pek çok nimetleri ihsan ettiği, onlardan türlü musibetleri uzaklaştırdığı, bütün hareketlerinde, sükûnlarında ve her hallerinde işlerini çekip çevirdiği bütün fiillerinde, her türlü kâmil ve azametli sıfatlarında hamd, Yüce Allah’a aittir. Bunları yalnız O, gerçekleştirir. O bakımdan her türlü eksiklikten mukaddes ve münezzeh, bütün kemâl sıfatları dolayısı ile hamde layık olan, sevilen ve tazim olunan yalnız O’dur. O’nun peygamberleri de kusurlardan uzaktırlar. Hem onlara hem de bu hususta onlara uyanlara selam ve selamet Dünyada da âhirette de onlar esenliktedirler. O’nun düşmanları ise dünyada da âhirette de helâk ve yok olmaya mahkûmdurlar. Saffât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Selâm olsun Muhammed’e! Bütün hayırlı işlerin nimeti ile tamamlandığı Yüce Allah’a da hamdolsun.

Sâd 38:1

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:2

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:3

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:4

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:5

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:6

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:7

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:8

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:9

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:10

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:11

1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur. (Mekke’de inmiştir. 88 âyettir) 1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir. 2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar. 3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar. 4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu: 5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur. 6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır. 7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır? 8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler. 9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler. 10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar? 11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.” Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki

Sâd 38:12

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun (peygamberlerini) yalanladılar. 13- Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar (peygamberlere karşı birleşen) birliklerdir. 14- Onların her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım (onlara) hak oldu. 15- Bunların işi ancak geri çevrilmesi mümkün olmayan tek bir bir çığlığa bakar. 12. Yüce Allah, onları kendilerinden önceki ümmetlere yaptığını yapmakla karşı karşıya kalmaktan sakındırmaktadır. Kendilerinden önceki ümmetler bunlardan daha güçlü, batıla karşı birleşmeleri daha çetin idi. Bunlar “Nuh’un kavmi” Hûd aleyhissalam’ın kavmi olan “Âd ve kazıklar sahibi” yani pek büyük orduların ve dehşet verici gücün sahibi “Firavun” idi. 13. Salih’in kavmi “Semûd, Lût kavmi ve” Şuayb aleyhisselam’ın kavmi olan birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaç ve bahçelerin sahipleri olan “Eyke halkı da” yalanlamışlardı. “İşte onlar” güçleri ile, araç ve gereçleri ile hakkı reddetmek üzere bir araya gelmiş “birliklerdir.” Fakat bütün bunların kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. 14. “Onların” bu kavimlerin “her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım” Allah’ın azabı onlara “hak oldu.” Peki, bu sözü geçen kavimlere gelen musibetlerin, bunların da başına gelmesini önleyecek ve bu musibetlerden onları kurtaracak ne özellikleri var? 15. Eğer bunlar bu izledikleri yollarını sürdürecek olurlarsa kendilerini helâk edip kökten imha edecek olan bir musibeti beklesinler.

Sâd 38:13

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun (peygamberlerini) yalanladılar. 13- Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar (peygamberlere karşı birleşen) birliklerdir. 14- Onların her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım (onlara) hak oldu. 15- Bunların işi ancak geri çevrilmesi mümkün olmayan tek bir bir çığlığa bakar. 12. Yüce Allah, onları kendilerinden önceki ümmetlere yaptığını yapmakla karşı karşıya kalmaktan sakındırmaktadır. Kendilerinden önceki ümmetler bunlardan daha güçlü, batıla karşı birleşmeleri daha çetin idi. Bunlar “Nuh’un kavmi” Hûd aleyhissalam’ın kavmi olan “Âd ve kazıklar sahibi” yani pek büyük orduların ve dehşet verici gücün sahibi “Firavun” idi. 13. Salih’in kavmi “Semûd, Lût kavmi ve” Şuayb aleyhisselam’ın kavmi olan birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaç ve bahçelerin sahipleri olan “Eyke halkı da” yalanlamışlardı. “İşte onlar” güçleri ile, araç ve gereçleri ile hakkı reddetmek üzere bir araya gelmiş “birliklerdir.” Fakat bütün bunların kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. 14. “Onların” bu kavimlerin “her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım” Allah’ın azabı onlara “hak oldu.” Peki, bu sözü geçen kavimlere gelen musibetlerin, bunların da başına gelmesini önleyecek ve bu musibetlerden onları kurtaracak ne özellikleri var? 15. Eğer bunlar bu izledikleri yollarını sürdürecek olurlarsa kendilerini helâk edip kökten imha edecek olan bir musibeti beklesinler.

Sâd 38:14

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun (peygamberlerini) yalanladılar. 13- Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar (peygamberlere karşı birleşen) birliklerdir. 14- Onların her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım (onlara) hak oldu. 15- Bunların işi ancak geri çevrilmesi mümkün olmayan tek bir bir çığlığa bakar. 12. Yüce Allah, onları kendilerinden önceki ümmetlere yaptığını yapmakla karşı karşıya kalmaktan sakındırmaktadır. Kendilerinden önceki ümmetler bunlardan daha güçlü, batıla karşı birleşmeleri daha çetin idi. Bunlar “Nuh’un kavmi” Hûd aleyhissalam’ın kavmi olan “Âd ve kazıklar sahibi” yani pek büyük orduların ve dehşet verici gücün sahibi “Firavun” idi. 13. Salih’in kavmi “Semûd, Lût kavmi ve” Şuayb aleyhisselam’ın kavmi olan birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaç ve bahçelerin sahipleri olan “Eyke halkı da” yalanlamışlardı. “İşte onlar” güçleri ile, araç ve gereçleri ile hakkı reddetmek üzere bir araya gelmiş “birliklerdir.” Fakat bütün bunların kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. 14. “Onların” bu kavimlerin “her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım” Allah’ın azabı onlara “hak oldu.” Peki, bu sözü geçen kavimlere gelen musibetlerin, bunların da başına gelmesini önleyecek ve bu musibetlerden onları kurtaracak ne özellikleri var? 15. Eğer bunlar bu izledikleri yollarını sürdürecek olurlarsa kendilerini helâk edip kökten imha edecek olan bir musibeti beklesinler.

Sâd 38:15

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun (peygamberlerini) yalanladılar. 13- Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar (peygamberlere karşı birleşen) birliklerdir. 14- Onların her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım (onlara) hak oldu. 15- Bunların işi ancak geri çevrilmesi mümkün olmayan tek bir bir çığlığa bakar. 12. Yüce Allah, onları kendilerinden önceki ümmetlere yaptığını yapmakla karşı karşıya kalmaktan sakındırmaktadır. Kendilerinden önceki ümmetler bunlardan daha güçlü, batıla karşı birleşmeleri daha çetin idi. Bunlar “Nuh’un kavmi” Hûd aleyhissalam’ın kavmi olan “Âd ve kazıklar sahibi” yani pek büyük orduların ve dehşet verici gücün sahibi “Firavun” idi. 13. Salih’in kavmi “Semûd, Lût kavmi ve” Şuayb aleyhisselam’ın kavmi olan birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaç ve bahçelerin sahipleri olan “Eyke halkı da” yalanlamışlardı. “İşte onlar” güçleri ile, araç ve gereçleri ile hakkı reddetmek üzere bir araya gelmiş “birliklerdir.” Fakat bütün bunların kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. 14. “Onların” bu kavimlerin “her biri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeble de azabım” Allah’ın azabı onlara “hak oldu.” Peki, bu sözü geçen kavimlere gelen musibetlerin, bunların da başına gelmesini önleyecek ve bu musibetlerden onları kurtaracak ne özellikleri var? 15. Eğer bunlar bu izledikleri yollarını sürdürecek olurlarsa kendilerini helâk edip kökten imha edecek olan bir musibeti beklesinler.

Sâd 38:16

16- Dediler ki:“Rabbimiz! (Azaptan) payımızı bize hesap gününden önce (bu dünyada) hemen ver.” 16. Bu yalanlayıcılar, cahilliklerinden ve hakka karşı cahilce inatlaşmalarından ötürü azabın çabucak gelmesini isteyerek “dediler ki: Rabbimiz! (Azaptan) payımızı bize hesap gününden önce” daha dünyada iken derhal “ver!” Onlar, bu sözlerinde direttiler. Ve “Eğer sen doğru sözlü isen, doğruluğunun bir alâmeti olarak gelecek olan o azabı çabucak getir”, dediler. Buna karşılık Yüce Allah da rasûlüne şunu emretmektedir:

Sâd 38:17

17- Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 18- Biz dağları amade kıldık da onlar akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi. 19- Toplu haldeki kuşları da… Her birisi yalnız ona yönelirdi. 20- Onun hükümranlığını pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik. 17. Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de “onların söylediklerine sabret.” Çünkü sözlerinin hakka bir zararı yoktur. Sana da bir zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Allah, Rasûlüne kavminin yaptıklarına karşı sabretmeyi emretmekle birlikte sabredebilmek için yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmekten ve gerçek ibadet edenlerin durumunu hatırlamaktan yardım almasını da emretmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“O halde söylediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.”(Tâhâ, 20/130) Allah’a ibadet edenlerin en büyüklerinden birisi de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam’dır. O “güçlü” bedeni ve kalbi itibari ile Yüce Allah’a ibadet üzere büyük güç sahibi bir “kulumuz” idi. “Çünkü o” bütün işlerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Allah’ı severek, O’na bağlanarak, O’ndan korkarak, O’ndan umarak, O’na çokça yalvarıp yakararak, dua ederek Allah’a çokça yönelmekte idi. Aynı zamanda yaptığı bazı hatalardan vazgeçerek ve samimi olarak tevbe ederek de Allah’a çokça dönen birisi idi. 18-19. Onun, Rabbine çokça yönelişinin ve çokça ibadet edişinin bir sonucu olarak Yüce Allah, dağları onunla birlikte Rablerini hamd ile tesbih edecek şekilde amade kılmıştı. Ayrıca onunla birlikte “toplu haldeki kuşları da” amade kılmıştık. “Her birisi” dağlar da kuşlar da “yalnız ona” Yüce Allah’a “yönelirdi.” Çünkü bunlar Yüce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!”(Sebe, 34/10) buyruğuna uyarak bu tesbihi yapıyorlardı. İşte bu, Yüce Allah’ın ona, kendisine ibadeti hususunda bir lütfu idi. Daha sonra Yüce Allah, ona ihsan etmiş olduğu pek büyük hükümdarlık lütfunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 20. “Onun hükümranlığını pekiştirdik.” Bu hususta ona vermiş olduğumuz sebepler ile Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile mülkünü sağlamlaştırdığı araç ve gereçlerin çokluğu ile ona güç verdik. Daha sonra Yüce Allah, ona ilmi de lütuf ve ihsan etmiş olduğunu belirterek “ona hikmeti” nübüvveti ve pek büyük bilgiyi “ve” insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda/davalarda “hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik.”

Sâd 38:18

17- Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 18- Biz dağları amade kıldık da onlar akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi. 19- Toplu haldeki kuşları da… Her birisi yalnız ona yönelirdi. 20- Onun hükümranlığını pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik. 17. Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de “onların söylediklerine sabret.” Çünkü sözlerinin hakka bir zararı yoktur. Sana da bir zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Allah, Rasûlüne kavminin yaptıklarına karşı sabretmeyi emretmekle birlikte sabredebilmek için yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmekten ve gerçek ibadet edenlerin durumunu hatırlamaktan yardım almasını da emretmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“O halde söylediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.”(Tâhâ, 20/130) Allah’a ibadet edenlerin en büyüklerinden birisi de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam’dır. O “güçlü” bedeni ve kalbi itibari ile Yüce Allah’a ibadet üzere büyük güç sahibi bir “kulumuz” idi. “Çünkü o” bütün işlerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Allah’ı severek, O’na bağlanarak, O’ndan korkarak, O’ndan umarak, O’na çokça yalvarıp yakararak, dua ederek Allah’a çokça yönelmekte idi. Aynı zamanda yaptığı bazı hatalardan vazgeçerek ve samimi olarak tevbe ederek de Allah’a çokça dönen birisi idi. 18-19. Onun, Rabbine çokça yönelişinin ve çokça ibadet edişinin bir sonucu olarak Yüce Allah, dağları onunla birlikte Rablerini hamd ile tesbih edecek şekilde amade kılmıştı. Ayrıca onunla birlikte “toplu haldeki kuşları da” amade kılmıştık. “Her birisi” dağlar da kuşlar da “yalnız ona” Yüce Allah’a “yönelirdi.” Çünkü bunlar Yüce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!”(Sebe, 34/10) buyruğuna uyarak bu tesbihi yapıyorlardı. İşte bu, Yüce Allah’ın ona, kendisine ibadeti hususunda bir lütfu idi. Daha sonra Yüce Allah, ona ihsan etmiş olduğu pek büyük hükümdarlık lütfunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 20. “Onun hükümranlığını pekiştirdik.” Bu hususta ona vermiş olduğumuz sebepler ile Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile mülkünü sağlamlaştırdığı araç ve gereçlerin çokluğu ile ona güç verdik. Daha sonra Yüce Allah, ona ilmi de lütuf ve ihsan etmiş olduğunu belirterek “ona hikmeti” nübüvveti ve pek büyük bilgiyi “ve” insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda/davalarda “hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik.”

Sâd 38:19

17- Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 18- Biz dağları amade kıldık da onlar akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi. 19- Toplu haldeki kuşları da… Her birisi yalnız ona yönelirdi. 20- Onun hükümranlığını pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik. 17. Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de “onların söylediklerine sabret.” Çünkü sözlerinin hakka bir zararı yoktur. Sana da bir zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Allah, Rasûlüne kavminin yaptıklarına karşı sabretmeyi emretmekle birlikte sabredebilmek için yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmekten ve gerçek ibadet edenlerin durumunu hatırlamaktan yardım almasını da emretmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“O halde söylediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.”(Tâhâ, 20/130) Allah’a ibadet edenlerin en büyüklerinden birisi de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam’dır. O “güçlü” bedeni ve kalbi itibari ile Yüce Allah’a ibadet üzere büyük güç sahibi bir “kulumuz” idi. “Çünkü o” bütün işlerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Allah’ı severek, O’na bağlanarak, O’ndan korkarak, O’ndan umarak, O’na çokça yalvarıp yakararak, dua ederek Allah’a çokça yönelmekte idi. Aynı zamanda yaptığı bazı hatalardan vazgeçerek ve samimi olarak tevbe ederek de Allah’a çokça dönen birisi idi. 18-19. Onun, Rabbine çokça yönelişinin ve çokça ibadet edişinin bir sonucu olarak Yüce Allah, dağları onunla birlikte Rablerini hamd ile tesbih edecek şekilde amade kılmıştı. Ayrıca onunla birlikte “toplu haldeki kuşları da” amade kılmıştık. “Her birisi” dağlar da kuşlar da “yalnız ona” Yüce Allah’a “yönelirdi.” Çünkü bunlar Yüce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!”(Sebe, 34/10) buyruğuna uyarak bu tesbihi yapıyorlardı. İşte bu, Yüce Allah’ın ona, kendisine ibadeti hususunda bir lütfu idi. Daha sonra Yüce Allah, ona ihsan etmiş olduğu pek büyük hükümdarlık lütfunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 20. “Onun hükümranlığını pekiştirdik.” Bu hususta ona vermiş olduğumuz sebepler ile Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile mülkünü sağlamlaştırdığı araç ve gereçlerin çokluğu ile ona güç verdik. Daha sonra Yüce Allah, ona ilmi de lütuf ve ihsan etmiş olduğunu belirterek “ona hikmeti” nübüvveti ve pek büyük bilgiyi “ve” insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda/davalarda “hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik.”

Sâd 38:20

17- Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 18- Biz dağları amade kıldık da onlar akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi. 19- Toplu haldeki kuşları da… Her birisi yalnız ona yönelirdi. 20- Onun hükümranlığını pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik. 17. Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de “onların söylediklerine sabret.” Çünkü sözlerinin hakka bir zararı yoktur. Sana da bir zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Allah, Rasûlüne kavminin yaptıklarına karşı sabretmeyi emretmekle birlikte sabredebilmek için yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmekten ve gerçek ibadet edenlerin durumunu hatırlamaktan yardım almasını da emretmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“O halde söylediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.”(Tâhâ, 20/130) Allah’a ibadet edenlerin en büyüklerinden birisi de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam’dır. O “güçlü” bedeni ve kalbi itibari ile Yüce Allah’a ibadet üzere büyük güç sahibi bir “kulumuz” idi. “Çünkü o” bütün işlerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Allah’ı severek, O’na bağlanarak, O’ndan korkarak, O’ndan umarak, O’na çokça yalvarıp yakararak, dua ederek Allah’a çokça yönelmekte idi. Aynı zamanda yaptığı bazı hatalardan vazgeçerek ve samimi olarak tevbe ederek de Allah’a çokça dönen birisi idi. 18-19. Onun, Rabbine çokça yönelişinin ve çokça ibadet edişinin bir sonucu olarak Yüce Allah, dağları onunla birlikte Rablerini hamd ile tesbih edecek şekilde amade kılmıştı. Ayrıca onunla birlikte “toplu haldeki kuşları da” amade kılmıştık. “Her birisi” dağlar da kuşlar da “yalnız ona” Yüce Allah’a “yönelirdi.” Çünkü bunlar Yüce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla tesbih edin ve ey kuşlar siz de!”(Sebe, 34/10) buyruğuna uyarak bu tesbihi yapıyorlardı. İşte bu, Yüce Allah’ın ona, kendisine ibadeti hususunda bir lütfu idi. Daha sonra Yüce Allah, ona ihsan etmiş olduğu pek büyük hükümdarlık lütfunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 20. “Onun hükümranlığını pekiştirdik.” Bu hususta ona vermiş olduğumuz sebepler ile Yüce Allah’ın kendileri vasıtası ile mülkünü sağlamlaştırdığı araç ve gereçlerin çokluğu ile ona güç verdik. Daha sonra Yüce Allah, ona ilmi de lütuf ve ihsan etmiş olduğunu belirterek “ona hikmeti” nübüvveti ve pek büyük bilgiyi “ve” insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda/davalarda “hakkı batıldan ayıracak şekilde konuşup hükmetme kabiliyetini verdik.”

Sâd 38:21

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:22

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:23

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:24

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:25

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:26

21- Sana o davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar, duvarı tırmanarak (Davud’un) ibadet yerine inmişlerdi. 22- Onlar Davud’un yanına (ansızın) girince o onlardan korktu. Onlar da şöyle dediler:“Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. O nedenle aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bize doğru yolu göster.” 23- “Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir koyunum var. O: ‘O koyunu da bana ver’, dedi ve konuşmada beni bastırdı.” 24- Dedi ki:“Andolsun o, senin koyununu koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş. Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç; ama böyleleri de ne kadar azdır!” Bunun üzerine Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, secdeye kapandı ve (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 25- Biz de onun bu mağfiret dileğini kabul ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 26- Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma! Yoksa o, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” 21. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a insanlar arasında hakkı batıldan ayırt edici şekilde konuşup hükmetmeyi ihsan etmiş olduğunu, onun bu özelliği ile tanınıp bu sebepten ona başvurulduğunu söz konusu ettikten sonra Davud aleyhisselam’a bir sınama ve işlemiş olduğu bir hata dolayısı ile bir öğüt kıldığı husus hakkında, huzurunda davalaşan iki davacının haberini söz konusu etmektedir. Bu hatası dolayısı ile de Yüce Allah, onun tevbesini kabul etmiş ve günahını bağışlamıştır. İşte bu maksatla böyle bir dava ile ona başvurulması imkânını hazırlamıştır. Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sana o hasımların haberi ulaştı mı?” Çünkü o, gerçekten hayret edilecek bir haberdir. “Hani onlar duvarı tırmanarak” Davud’un “ibdet yerine inmişlerdi.” İbadet ettiği yere izin istemeksizin girmişlerdi. 22. Bu iki davacı, onun yanına kapıdan girmemişlerdi. Davud aleyhisselam onun yanına izinsiz girmiş olduklarını görünce onlardan korktu. Onlar da kendisine:“Korkma” biz “iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık” zulüm “etti. O nedenle aramızda hak ile” adaletle “hükmet.” Ve birimizin hakkını alıp ötekine vererek “zulme sapma ve bize doğru yolu göster, dediler.” Yani bu iki davacının amacı, sadece hakkın açıkça ortaya çıkması idi. Durum bundan ibaret olunca onlar da kendi durumlarını dosdoğru anlatacaklardı. O nedenle de Allah’ın peygamberi Davud aleyhisselam kendisine verdikleri korkudan dolayı rahatsız olmadı ve onları azarlamadı. Onlardan biri şöyle dedi: 23. “Bu benim kardeşimdir” sözü ya din ya nesep itibari ile yahut da samimi arkadaşlıkları dolayısı ile kardeş olduklarını ortaya koyan bir ifadedir. Bu kardeşlik, birbirlerine haksızlık etmemelerini gerektirmektedir ve böyle bir kardeşten görülecek bir haksızlık ise başkasının haksızlığından daha büyüktür. “Onun doksan dokuz koyunu vardır.” Burada koyundan kasıt hanımdır. Bu ise büyük bir hayırdır ve böyle bir kimsenin Allah’ın kendisine verdikleri ile kanaat etmesi gerekir. “Benim ise bir koyunum var” o, ona da göz dikerek “O koyunu da bana ver” onu da bana bırak ve o da benim himayeme girsin “dedi ve konuşmada beni bastırdı.” Yani bu maksadını gerçekleştirinceye yahut gerçekleştirecek noktaya gelinceye kadar bu ısrarlı sözlerini sürdürdü ve lafta beni yendi. Davud aleyhisselam onun bu sözlerini işitince aralarında hükmünü verdi. Onların biraz önce nakledilen sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu olay, o şahsın anlattığı gibi cereyan etmiştir. Bundan dolayı diğeri konuşma gereğini dahi duymamıştır. O halde herhangi bir kimsenin itiraz ederek: Davud aleyhisselam diğer davacının sözünü dinlemeden niye hüküm vermiştir?, demesinin bir anlamı yoktur. Onun verdiği hükme gelince o, şöyleydi: 24. İşte ortakların, birlikte bulunanların pek çoğunun âdeti ve durumu budur. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Ortakların birçoğu, hiç şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler.” Çünkü zulüm, nefislerin bir vasfıdır. “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler hariç.” Çünkü onların sahip oldukları iman ve salih amel kendilerini zulmetmekten alıkoyar. “Ama böyleleri de ne kadar azdır!” Nitekim Yüce Allah ,bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13)“Bunun üzerine” aralarında hüküm verdikten sonra “Davud bizim kendisini imtihan ettiğimizi” onu sınadığımızı ve uyanıp kendisine gelmesi için böyle bir dava ile karşı karşıya kalmasını sağladığımızı “anladı. Hemen” kendisinden sadır olanlar sebebi ile “mağfiret diledi, secdeye kapandı ve” samimi tevbe ve ibadet ile Allah’a “yöneldi.” 25. “Biz de onun bu” ondan sadır olana dair “mağfiret dileğini kabul ettik.” Yüce Allah, ayrıca ona çeşit çeşit lütuflar da ihsan etti. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı” ve yüksek bir mevkii “ve güzel bir dönüş yeri vardır.” Davud aleyhisselam’dan sadır olan bu günahın ayrıca söz konusu edilmesine gerek olmadığından dolayı Yüce Allah onu zikretmemiştir. Bunun ne olduğunu anlamaya kalkışmak, gereksiz bir iştir. Burada anlatılmak istenen Yüce Allah’ın bize belirttiği üzere Allah’ın ona lütufta bulunduğu, onun da Yüce Allah’a tevbe edip döndüğü, mekânının yükseltildiği ve tevbeden sonra çok daha iyi ve mükemmel bir konuma yükseldiğidir. 26. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde” dinî ve dünyevî hükümleri yürürlüğe koyan “bir halife kıldık.”“O halde insanlar arasında hak ile” adalet ile “hükmet” Bu ise ancak olması gerekeni bilmekle, vakıayı bilmekle ve bir de hakkı uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkün olur. “ve hevâya uyma!” Yakınlık, arkadaşlık, birine duyulan muhabbet veya diğerine olan öfken ve kinin dolayısı ile kimseyi kayırmaya kalkışma! “Yoksa o” hevâ “seni Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yolun dışına çıkartır. “Allah’ın yolundan sapanlara ise” özellikle de bunu kasten yapanlara “hesap gününü unuttuklarından” hesap gününden gaflete düştüklerinden “dolayı şiddetli bir azap vardır.” Eğer o kimseler, bu günü akıllarından çıkarmaz ve kalplerine de o günün korkusu yerleşecek olursa hiçbir zaman fitneye düşüren hevalarının arkasına takılarak haktan sapmazlar.

Sâd 38:27

27- Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındekileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. (Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline! 28- Yoksa biz, iman eden ve salih ameller işleyenlerle yeryüzünde fesat çıkaranları yahut takvâ sahipleri ile günahkârları bir mi tutacağız (sanıyorlar)? 29- (Bu,) âyetlerini iyice düşünsünler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. 27. Yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmaktaki eksiksiz hikmetini haber vermekte, onları boş yere yani faydasız, amaçsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığını bildirmektedir. “Bu, kâfirlerin” Rableri hakkındaki “zannıdır.” Çünkü onlar, O’nun hakkında celal ve azametine yakışmayan zanlarda bulunurlar. “(Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!” İşte onların haksızlıklarına karşı verilecek ceza ateş olacaktır. Ve bu azap onların her yanlarını kuşatacaktır. Allah, gökleri ve yeri hak ile ve hak için yaratmıştır. Bu sayede kulları O’nun bilgisinin ve kudretinin kemalini, egemenliğinin genişliğini bilsinler diye var etmiştir. Yegane mabudun yalnızca O olduğunu, göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey yaratamamış varlıkların ibadete layık olmadıklarını anlasınlar, öldükten sonra dirilişin hak olduğunu, Allah’ın hayır ehli ile şer ehli arasında adil hükmünü vereceğini bilsinler, Allah’ın hikmetini bilmeyen cahiller de O’nun, vereceği hükümde bu iki tarafa eşit davranacağını sanmasınlar diye yaratmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 28. Böylesi, bizim hikmetimize de hükmümüz de yakışmaz. 29. “(Bu)... sana indirdiğimiz mübarek” pek çok hayırlar ve pek büyük ilim ihtiva eden “bir Kitaptır.” Her türlü sapıklıktan uzaklaştırıp hidâyete iletir ve her türlü hastalığa şifa ihtiva eder. O, karanlıklarda kendisinin aydınlığında yol alınan bir nurdur. Bu kitapta mükelleflerin gerek duyabileceği her türlü hüküm vardır. O, her bir maksada dair kati delilleri içerir. Sahip olduğu bu özellikler dolayısı ile o, Allah'ın dünyayı yarattığı günden beri gönderilmiş en üstün kitaptır. “Âyetlerimi iyice düşünsünler…” yani bu Kitabın, indiriliş hikmeti budur. İnsanlar, onun âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, o âyetlerdeki ilimleri çıkarsınlar, sırlarını ve hikmetlerini iyiden iyiye incelesinler. Bu Kitap üzerinde iyice düşünmek, anlamlarını tefekkür etmek, tekrar tekrar onun üzerinde fikir yürütmek sayesinde onun bereket ve hayırları elde edilir. Bu buyruk, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmeyi teşvik ettiği gibi bunun, amellerin en faziletlisi olduğuna, tefekkür içerisinde Kur’ân okumanın, bu maksadı gerçekleştirmeyen hızlıca okumadan daha faziletli olduğuna delildir. “Olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye” yani sağlam akıl sahipleri, bu Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri üzerinde iyiden iyiye düşünerek her bir ilmi öğrenirler ve her bir maksada erişirler. Bu buyruk da kişinin aklının mükemmelliği ve doğruluğu oranında bu Kitaptan öğüt alıp yararlanabileceğine delildir.

Sâd 38:28

27- Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındekileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. (Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline! 28- Yoksa biz, iman eden ve salih ameller işleyenlerle yeryüzünde fesat çıkaranları yahut takvâ sahipleri ile günahkârları bir mi tutacağız (sanıyorlar)? 29- (Bu,) âyetlerini iyice düşünsünler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. 27. Yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmaktaki eksiksiz hikmetini haber vermekte, onları boş yere yani faydasız, amaçsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığını bildirmektedir. “Bu, kâfirlerin” Rableri hakkındaki “zannıdır.” Çünkü onlar, O’nun hakkında celal ve azametine yakışmayan zanlarda bulunurlar. “(Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!” İşte onların haksızlıklarına karşı verilecek ceza ateş olacaktır. Ve bu azap onların her yanlarını kuşatacaktır. Allah, gökleri ve yeri hak ile ve hak için yaratmıştır. Bu sayede kulları O’nun bilgisinin ve kudretinin kemalini, egemenliğinin genişliğini bilsinler diye var etmiştir. Yegane mabudun yalnızca O olduğunu, göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey yaratamamış varlıkların ibadete layık olmadıklarını anlasınlar, öldükten sonra dirilişin hak olduğunu, Allah’ın hayır ehli ile şer ehli arasında adil hükmünü vereceğini bilsinler, Allah’ın hikmetini bilmeyen cahiller de O’nun, vereceği hükümde bu iki tarafa eşit davranacağını sanmasınlar diye yaratmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 28. Böylesi, bizim hikmetimize de hükmümüz de yakışmaz. 29. “(Bu)... sana indirdiğimiz mübarek” pek çok hayırlar ve pek büyük ilim ihtiva eden “bir Kitaptır.” Her türlü sapıklıktan uzaklaştırıp hidâyete iletir ve her türlü hastalığa şifa ihtiva eder. O, karanlıklarda kendisinin aydınlığında yol alınan bir nurdur. Bu kitapta mükelleflerin gerek duyabileceği her türlü hüküm vardır. O, her bir maksada dair kati delilleri içerir. Sahip olduğu bu özellikler dolayısı ile o, Allah'ın dünyayı yarattığı günden beri gönderilmiş en üstün kitaptır. “Âyetlerimi iyice düşünsünler…” yani bu Kitabın, indiriliş hikmeti budur. İnsanlar, onun âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, o âyetlerdeki ilimleri çıkarsınlar, sırlarını ve hikmetlerini iyiden iyiye incelesinler. Bu Kitap üzerinde iyice düşünmek, anlamlarını tefekkür etmek, tekrar tekrar onun üzerinde fikir yürütmek sayesinde onun bereket ve hayırları elde edilir. Bu buyruk, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmeyi teşvik ettiği gibi bunun, amellerin en faziletlisi olduğuna, tefekkür içerisinde Kur’ân okumanın, bu maksadı gerçekleştirmeyen hızlıca okumadan daha faziletli olduğuna delildir. “Olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye” yani sağlam akıl sahipleri, bu Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri üzerinde iyiden iyiye düşünerek her bir ilmi öğrenirler ve her bir maksada erişirler. Bu buyruk da kişinin aklının mükemmelliği ve doğruluğu oranında bu Kitaptan öğüt alıp yararlanabileceğine delildir.

Sâd 38:29

27- Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındekileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. (Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline! 28- Yoksa biz, iman eden ve salih ameller işleyenlerle yeryüzünde fesat çıkaranları yahut takvâ sahipleri ile günahkârları bir mi tutacağız (sanıyorlar)? 29- (Bu,) âyetlerini iyice düşünsünler ve olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. 27. Yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmaktaki eksiksiz hikmetini haber vermekte, onları boş yere yani faydasız, amaçsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığını bildirmektedir. “Bu, kâfirlerin” Rableri hakkındaki “zannıdır.” Çünkü onlar, O’nun hakkında celal ve azametine yakışmayan zanlarda bulunurlar. “(Girecekleri cehennem) ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!” İşte onların haksızlıklarına karşı verilecek ceza ateş olacaktır. Ve bu azap onların her yanlarını kuşatacaktır. Allah, gökleri ve yeri hak ile ve hak için yaratmıştır. Bu sayede kulları O’nun bilgisinin ve kudretinin kemalini, egemenliğinin genişliğini bilsinler diye var etmiştir. Yegane mabudun yalnızca O olduğunu, göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey yaratamamış varlıkların ibadete layık olmadıklarını anlasınlar, öldükten sonra dirilişin hak olduğunu, Allah’ın hayır ehli ile şer ehli arasında adil hükmünü vereceğini bilsinler, Allah’ın hikmetini bilmeyen cahiller de O’nun, vereceği hükümde bu iki tarafa eşit davranacağını sanmasınlar diye yaratmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 28. Böylesi, bizim hikmetimize de hükmümüz de yakışmaz. 29. “(Bu)... sana indirdiğimiz mübarek” pek çok hayırlar ve pek büyük ilim ihtiva eden “bir Kitaptır.” Her türlü sapıklıktan uzaklaştırıp hidâyete iletir ve her türlü hastalığa şifa ihtiva eder. O, karanlıklarda kendisinin aydınlığında yol alınan bir nurdur. Bu kitapta mükelleflerin gerek duyabileceği her türlü hüküm vardır. O, her bir maksada dair kati delilleri içerir. Sahip olduğu bu özellikler dolayısı ile o, Allah'ın dünyayı yarattığı günden beri gönderilmiş en üstün kitaptır. “Âyetlerimi iyice düşünsünler…” yani bu Kitabın, indiriliş hikmeti budur. İnsanlar, onun âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, o âyetlerdeki ilimleri çıkarsınlar, sırlarını ve hikmetlerini iyiden iyiye incelesinler. Bu Kitap üzerinde iyice düşünmek, anlamlarını tefekkür etmek, tekrar tekrar onun üzerinde fikir yürütmek sayesinde onun bereket ve hayırları elde edilir. Bu buyruk, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmeyi teşvik ettiği gibi bunun, amellerin en faziletlisi olduğuna, tefekkür içerisinde Kur’ân okumanın, bu maksadı gerçekleştirmeyen hızlıca okumadan daha faziletli olduğuna delildir. “Olgun akıl sahipleri de öğüt alsın diye” yani sağlam akıl sahipleri, bu Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri üzerinde iyiden iyiye düşünerek her bir ilmi öğrenirler ve her bir maksada erişirler. Bu buyruk da kişinin aklının mükemmelliği ve doğruluğu oranında bu Kitaptan öğüt alıp yararlanabileceğine delildir.

Sâd 38:30

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:31

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:32

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:33

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:34

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:35

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:36

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:37

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:38

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:39

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:40

30- Biz, Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah’a) çokça yönelen biri idi. 31- Hani ona akşam üzeri bir ayağını toynağı üzerinde dikerek duran safkan koşu atları sunulmuştu. 32- O demişti ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Derken güneş gözden kayboldu. 33- (O:)“Onları bana geri getirin.”(dedi). Sonra da boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı. 34- Andolsun biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik ve tahtı üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o, (tevbe ederek Allah'a) yöneldi. 35- Dedi ki:“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver! Çünkü Sen, bol bol ihsan edensin.” 36- Biz de emri ile istediği yere yumuşak bir şekilde esip giden rüzgarı onun emrine verdik. 37- Ve şeytanları, (onlardan) her bir bina ustasını, dalgıçları ve; 38- Zincirlerle bağlı olan diğerlerini de (onun emrine verdik). 39- “İşte bu, Bizim bağışımızdır. Artık ister ver, ister (vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” 40- Şüphesiz onun, nezdimizde yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. 30. Yüce Allah, Davud aleyhisselam’dan övgü ile söz edip onun başından geçen olayları ve mazhar olduğu lütufları zikrettikten sonra oğlu Süleyman aleyhisselam’dan da övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz Davud’a Süleyman’ı bahşettik.” Ona Süleyman’ı lütfederek ihsanda bulunduk ve onunla gözünü aydın ettik. “O” Süleyman aleyhisselam “ne güzel kuldu!” Yani o, övülmeyi gerektiren sıfatlara sahipti. “Çünkü o” bütün hallerinde Allah’a “çokça yönelen biri idi.” Gönülden O’na bağlı idi, hep O’na yöneliyordu. O’nu candan seviyor, O’nu anıyor, O’na dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O’nu razı edecek hususlarda bütün gayretini ortaya koyuyor, O’nun rızasını her şeyin önünde tutuyordu. İşte bunun bir göstergesi de şu olaydır: 31. Süleyman’a, durdukları vakit tek ayağını tırnağı üzere dikip öbür ayakları üzerinde duran göz alıcı ve hoşa giden bir görünüşe sahip olan -özellikle de hükümdarlar gibi- bunlara ihtiyacı olan kimseler için önemli olan bu atlar, ona sunuldu. Derken güneş battı. Böylelikle bu atlar, onu akşam namazından ve akşam üzeri Allah’ı anmaktan oyalamış oldu. 32. O da yaptığına pişman olarak ve kendisini Allah’ı anmaktan oyalayan şeyleri Allah’a feda etme niyeti ile Allah’ın sevgisini ve Allah’ı sevmeyi onlardan öne geçirerek dedi ki:“Ben mal sevgisi yüzünden Rabbimi anmaktan geri kaldım.” Burada sevmek, tercih etmek manasınadır. Yani ben mal sevgisini -özellikle de at sevgisini- tercih ederek “Rabbimi anmaktan geri kaldım. Derken güneş gözden kayboldu” 33. “Onları bana getirin” dedi. Sonra da “boyunlarına ve ayaklarına vurmaya başladı.” Yani boyunlarına ve ayaklarına kılıç darbeleri indirerek onları kesmeye başladı. 34. “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihandan geçirdik.” Hükümdarlığının elinden gitmesi ve ondan ayrı kalması ile onu sınadık. Bunun sebebi, beşer tabiatının gerektirdiği bir yanılma olmuştu. “Ve tahtı üzerine bir ceset” bir şeytan “bıraktık.” Yüce Allah, bu şeytanın onun hükümdarlık tahtına oturmasını hüküm ve takdir etmişti. Bu da Süleyman aleyhisselam’ın sınanması döneminde onun mülkünde tasarruf etmişti. “Sonra o” Süleyman aleyhisselam tevbe ederek Yüce Allah’a “yöneldi.” 35-38. Yüce Allah, onun duasını kabul buyurdu, onu mağfiret etti ve hükümdarlığını ona geri verdi. Ayrıca kendisinden sonra hiçbir kimsenin sahip olamayacağı bir mülkü de fazladan ihsan etti. Bu ise şeytanların onun emrine verilmiş olması idi. Onlar, ona istediği binayı yapıyor, onun için denizlere dalıyor, oradan inciler ve süs eşyaları çıkartıyorlardı. Aralarından isyan edenler olursa onları da zincire vurup bağlıyordu. 39. Ona dedik ki:“İşte bu Bizim bağışımızdır.” Onunla gözün aydın olsun. Bundan dilediğin kimseye “ister ver ister” dilediğin kimseye de “(vermeyip) yanında tut; hesapsızdır.” Bu hususta senin için herhangi bir sıkıntı yoktur ve hesaba çekilmen de söz konusu olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, onun adaletinin mükemmel, verdiği hükümlerin çok güzel olduğunu biliyordu. Bu bağışların Süleyman aleyhisselam’a dünyada verilmiş olmasından, âhirette de benzeri lütufların ona verilmeyeceği sanılmasın. Aksine âhirette de onun için pek büyük bir hayır olacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 40. Yani o, Allah’a yakınlaştırılmış ve Yüce Allah’ın çeşitli lütuflarına mazhar olmuş, kendilerine lütufta ve ihsanda bulunulmuş kullardandır. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun-

Sâd 38:41

41- Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o, Rabbine:“Şeytan, bana bitkinlik ve eziyet verdi” diye seslenmişti. 42- “Ayağını yere vur! İşte hem yıkanacak, hem de içilecek soğuk bir su!” 43- Biz, ona tarafımızdan bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bağışladık. 44- (Ona dedik ki:)“Eline bir demet sap al da onunla (hanımına) vur ve yeminini bozma!” Gerçekten Biz, onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 41. Yani öğüt ve şeref sahibi bu Kitapta “kulumuz Eyyûb’u da” en güzel şekli ile “hatırla” ve en güzel şekilde onu öv! Ona hastalık isabet etmiş ve o, bu sıkıntılara sabretmişti. Rabbinden başkasına şikâyet etmediği gibi O’ndan başkasına da sığınmamıştı. “Hani o, Rabbine” başkasına değil de yalnızca O’na şikâyet ederek demişti ki: Rabbim “şeytan bana bitkinlik ve eziyet verdi” yani bana yorgunluk, meşakkat ve sıkıntı verdi. Şeytan, bedenine musallat olmuş ve ona üflemişti. Bunun neticesinde de vücudunda yaralar açılmış, arkasından da bu yaralar irin tutmuştu. Alabildiğine sıkıntıya düşmüştü, aynı şekilde aile halkı ve malı da telef olup gitmişti. 42. Ona:“Ayağını yere vur” denildi. Yani oradan kendisi ile yıkanacağın, içeceğin bir su kaynasın ve böylelikle hastalığın ve seni rahatsız eden hususlar senden uzaklaşıp gitsin diye ayağını yere vur! O da denileni yapınca yorgunluğu ve sıkıntıları gitti, Yüce Allah ona şifa verdi. 43. “Biz ona tarafımızdan” kulumuz Eyyub’a sabrettiği için “bir rahmet” verdik; tarafımızdan dünyevî ve uhrevî bir mükâfat ile rahmetimizden onu mükâfatlandırdık “ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere” akıl sahipleri Eyyub’un durumunu hatırlayıp ibret alsınlar ve böylelikle sıkıntılara sabredildiğinde Yüce Allah’ın, dünya ve âhirette bunun mükâfatını verdiğini ve bu durumdaki kimsenin dua etmesi halinde duasını kabul ettiğini bilsinler diye “aile halkını” bir görüşe göre Yüce Allah aile halkını diriltmiştir “ve onlarla birlikte bir o kadarını daha” dünyada “bağışladık.” Yüce Allah, böylelikle onu zenginleştirdi ve ona çok büyük miktarda mal verdi. 44. “(Ona dedik ki:) “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.” Müfessirlerin dediğine göre o, hastalığı ve sıkıntısı esnasında bir sebepten ötürü hanımına öfkelenmiş ve eğer Allah, kendisine şifa verecek olursa hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Yüce Allah da ona şifa vermişti. Ancak hanımı salih ve gerçekten ona iyilikte bulunan birisi idi. O nedenle Yüce Allah, hem hanımına, hem de kendisine merhamet buyurdu ve ona içinde yüz tane sap bulunan bir demet ile bir defa vurarak yemininin gereğini yerine getirmesi yönünde fetva vermiş oldu. “Gerçekten Biz onu” yani Eyyûb’u “sabırlı bulduk.” Onu pek büyük zorluklarla ve sıkıntılarla sınadık da o, Allah rızası için bunlara sabretti. “O ne güzel kuldu!” Rahatlık zamanında da zorluk zamanında da sıkıntılı zamanlarında da bolluk zamanlarında da ubûdiyetin bütün mertebelerinde kemâle ermişti. “Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi.” Dinî ve dünyevî hususlarda Yüce Allah’a çokça yönelir, Rabbini çokça anar, O’na çokça dua eder, O’nu çok severdi ve O’na yürekten bağlı idi.

Sâd 38:42

41- Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o, Rabbine:“Şeytan, bana bitkinlik ve eziyet verdi” diye seslenmişti. 42- “Ayağını yere vur! İşte hem yıkanacak, hem de içilecek soğuk bir su!” 43- Biz, ona tarafımızdan bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bağışladık. 44- (Ona dedik ki:)“Eline bir demet sap al da onunla (hanımına) vur ve yeminini bozma!” Gerçekten Biz, onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 41. Yani öğüt ve şeref sahibi bu Kitapta “kulumuz Eyyûb’u da” en güzel şekli ile “hatırla” ve en güzel şekilde onu öv! Ona hastalık isabet etmiş ve o, bu sıkıntılara sabretmişti. Rabbinden başkasına şikâyet etmediği gibi O’ndan başkasına da sığınmamıştı. “Hani o, Rabbine” başkasına değil de yalnızca O’na şikâyet ederek demişti ki: Rabbim “şeytan bana bitkinlik ve eziyet verdi” yani bana yorgunluk, meşakkat ve sıkıntı verdi. Şeytan, bedenine musallat olmuş ve ona üflemişti. Bunun neticesinde de vücudunda yaralar açılmış, arkasından da bu yaralar irin tutmuştu. Alabildiğine sıkıntıya düşmüştü, aynı şekilde aile halkı ve malı da telef olup gitmişti. 42. Ona:“Ayağını yere vur” denildi. Yani oradan kendisi ile yıkanacağın, içeceğin bir su kaynasın ve böylelikle hastalığın ve seni rahatsız eden hususlar senden uzaklaşıp gitsin diye ayağını yere vur! O da denileni yapınca yorgunluğu ve sıkıntıları gitti, Yüce Allah ona şifa verdi. 43. “Biz ona tarafımızdan” kulumuz Eyyub’a sabrettiği için “bir rahmet” verdik; tarafımızdan dünyevî ve uhrevî bir mükâfat ile rahmetimizden onu mükâfatlandırdık “ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere” akıl sahipleri Eyyub’un durumunu hatırlayıp ibret alsınlar ve böylelikle sıkıntılara sabredildiğinde Yüce Allah’ın, dünya ve âhirette bunun mükâfatını verdiğini ve bu durumdaki kimsenin dua etmesi halinde duasını kabul ettiğini bilsinler diye “aile halkını” bir görüşe göre Yüce Allah aile halkını diriltmiştir “ve onlarla birlikte bir o kadarını daha” dünyada “bağışladık.” Yüce Allah, böylelikle onu zenginleştirdi ve ona çok büyük miktarda mal verdi. 44. “(Ona dedik ki:) “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.” Müfessirlerin dediğine göre o, hastalığı ve sıkıntısı esnasında bir sebepten ötürü hanımına öfkelenmiş ve eğer Allah, kendisine şifa verecek olursa hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Yüce Allah da ona şifa vermişti. Ancak hanımı salih ve gerçekten ona iyilikte bulunan birisi idi. O nedenle Yüce Allah, hem hanımına, hem de kendisine merhamet buyurdu ve ona içinde yüz tane sap bulunan bir demet ile bir defa vurarak yemininin gereğini yerine getirmesi yönünde fetva vermiş oldu. “Gerçekten Biz onu” yani Eyyûb’u “sabırlı bulduk.” Onu pek büyük zorluklarla ve sıkıntılarla sınadık da o, Allah rızası için bunlara sabretti. “O ne güzel kuldu!” Rahatlık zamanında da zorluk zamanında da sıkıntılı zamanlarında da bolluk zamanlarında da ubûdiyetin bütün mertebelerinde kemâle ermişti. “Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi.” Dinî ve dünyevî hususlarda Yüce Allah’a çokça yönelir, Rabbini çokça anar, O’na çokça dua eder, O’nu çok severdi ve O’na yürekten bağlı idi.

Sâd 38:43

41- Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o, Rabbine:“Şeytan, bana bitkinlik ve eziyet verdi” diye seslenmişti. 42- “Ayağını yere vur! İşte hem yıkanacak, hem de içilecek soğuk bir su!” 43- Biz, ona tarafımızdan bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bağışladık. 44- (Ona dedik ki:)“Eline bir demet sap al da onunla (hanımına) vur ve yeminini bozma!” Gerçekten Biz, onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 41. Yani öğüt ve şeref sahibi bu Kitapta “kulumuz Eyyûb’u da” en güzel şekli ile “hatırla” ve en güzel şekilde onu öv! Ona hastalık isabet etmiş ve o, bu sıkıntılara sabretmişti. Rabbinden başkasına şikâyet etmediği gibi O’ndan başkasına da sığınmamıştı. “Hani o, Rabbine” başkasına değil de yalnızca O’na şikâyet ederek demişti ki: Rabbim “şeytan bana bitkinlik ve eziyet verdi” yani bana yorgunluk, meşakkat ve sıkıntı verdi. Şeytan, bedenine musallat olmuş ve ona üflemişti. Bunun neticesinde de vücudunda yaralar açılmış, arkasından da bu yaralar irin tutmuştu. Alabildiğine sıkıntıya düşmüştü, aynı şekilde aile halkı ve malı da telef olup gitmişti. 42. Ona:“Ayağını yere vur” denildi. Yani oradan kendisi ile yıkanacağın, içeceğin bir su kaynasın ve böylelikle hastalığın ve seni rahatsız eden hususlar senden uzaklaşıp gitsin diye ayağını yere vur! O da denileni yapınca yorgunluğu ve sıkıntıları gitti, Yüce Allah ona şifa verdi. 43. “Biz ona tarafımızdan” kulumuz Eyyub’a sabrettiği için “bir rahmet” verdik; tarafımızdan dünyevî ve uhrevî bir mükâfat ile rahmetimizden onu mükâfatlandırdık “ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere” akıl sahipleri Eyyub’un durumunu hatırlayıp ibret alsınlar ve böylelikle sıkıntılara sabredildiğinde Yüce Allah’ın, dünya ve âhirette bunun mükâfatını verdiğini ve bu durumdaki kimsenin dua etmesi halinde duasını kabul ettiğini bilsinler diye “aile halkını” bir görüşe göre Yüce Allah aile halkını diriltmiştir “ve onlarla birlikte bir o kadarını daha” dünyada “bağışladık.” Yüce Allah, böylelikle onu zenginleştirdi ve ona çok büyük miktarda mal verdi. 44. “(Ona dedik ki:) “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.” Müfessirlerin dediğine göre o, hastalığı ve sıkıntısı esnasında bir sebepten ötürü hanımına öfkelenmiş ve eğer Allah, kendisine şifa verecek olursa hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Yüce Allah da ona şifa vermişti. Ancak hanımı salih ve gerçekten ona iyilikte bulunan birisi idi. O nedenle Yüce Allah, hem hanımına, hem de kendisine merhamet buyurdu ve ona içinde yüz tane sap bulunan bir demet ile bir defa vurarak yemininin gereğini yerine getirmesi yönünde fetva vermiş oldu. “Gerçekten Biz onu” yani Eyyûb’u “sabırlı bulduk.” Onu pek büyük zorluklarla ve sıkıntılarla sınadık da o, Allah rızası için bunlara sabretti. “O ne güzel kuldu!” Rahatlık zamanında da zorluk zamanında da sıkıntılı zamanlarında da bolluk zamanlarında da ubûdiyetin bütün mertebelerinde kemâle ermişti. “Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi.” Dinî ve dünyevî hususlarda Yüce Allah’a çokça yönelir, Rabbini çokça anar, O’na çokça dua eder, O’nu çok severdi ve O’na yürekten bağlı idi.

Sâd 38:44

41- Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o, Rabbine:“Şeytan, bana bitkinlik ve eziyet verdi” diye seslenmişti. 42- “Ayağını yere vur! İşte hem yıkanacak, hem de içilecek soğuk bir su!” 43- Biz, ona tarafımızdan bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bağışladık. 44- (Ona dedik ki:)“Eline bir demet sap al da onunla (hanımına) vur ve yeminini bozma!” Gerçekten Biz, onu sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi. 41. Yani öğüt ve şeref sahibi bu Kitapta “kulumuz Eyyûb’u da” en güzel şekli ile “hatırla” ve en güzel şekilde onu öv! Ona hastalık isabet etmiş ve o, bu sıkıntılara sabretmişti. Rabbinden başkasına şikâyet etmediği gibi O’ndan başkasına da sığınmamıştı. “Hani o, Rabbine” başkasına değil de yalnızca O’na şikâyet ederek demişti ki: Rabbim “şeytan bana bitkinlik ve eziyet verdi” yani bana yorgunluk, meşakkat ve sıkıntı verdi. Şeytan, bedenine musallat olmuş ve ona üflemişti. Bunun neticesinde de vücudunda yaralar açılmış, arkasından da bu yaralar irin tutmuştu. Alabildiğine sıkıntıya düşmüştü, aynı şekilde aile halkı ve malı da telef olup gitmişti. 42. Ona:“Ayağını yere vur” denildi. Yani oradan kendisi ile yıkanacağın, içeceğin bir su kaynasın ve böylelikle hastalığın ve seni rahatsız eden hususlar senden uzaklaşıp gitsin diye ayağını yere vur! O da denileni yapınca yorgunluğu ve sıkıntıları gitti, Yüce Allah ona şifa verdi. 43. “Biz ona tarafımızdan” kulumuz Eyyub’a sabrettiği için “bir rahmet” verdik; tarafımızdan dünyevî ve uhrevî bir mükâfat ile rahmetimizden onu mükâfatlandırdık “ve olgun akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere” akıl sahipleri Eyyub’un durumunu hatırlayıp ibret alsınlar ve böylelikle sıkıntılara sabredildiğinde Yüce Allah’ın, dünya ve âhirette bunun mükâfatını verdiğini ve bu durumdaki kimsenin dua etmesi halinde duasını kabul ettiğini bilsinler diye “aile halkını” bir görüşe göre Yüce Allah aile halkını diriltmiştir “ve onlarla birlikte bir o kadarını daha” dünyada “bağışladık.” Yüce Allah, böylelikle onu zenginleştirdi ve ona çok büyük miktarda mal verdi. 44. “(Ona dedik ki:) “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.” Müfessirlerin dediğine göre o, hastalığı ve sıkıntısı esnasında bir sebepten ötürü hanımına öfkelenmiş ve eğer Allah, kendisine şifa verecek olursa hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Yüce Allah da ona şifa vermişti. Ancak hanımı salih ve gerçekten ona iyilikte bulunan birisi idi. O nedenle Yüce Allah, hem hanımına, hem de kendisine merhamet buyurdu ve ona içinde yüz tane sap bulunan bir demet ile bir defa vurarak yemininin gereğini yerine getirmesi yönünde fetva vermiş oldu. “Gerçekten Biz onu” yani Eyyûb’u “sabırlı bulduk.” Onu pek büyük zorluklarla ve sıkıntılarla sınadık da o, Allah rızası için bunlara sabretti. “O ne güzel kuldu!” Rahatlık zamanında da zorluk zamanında da sıkıntılı zamanlarında da bolluk zamanlarında da ubûdiyetin bütün mertebelerinde kemâle ermişti. “Çünkü o, (Allah'a) çokça yönelen biri idi.” Dinî ve dünyevî hususlarda Yüce Allah’a çokça yönelir, Rabbini çokça anar, O’na çokça dua eder, O’nu çok severdi ve O’na yürekten bağlı idi.

Sâd 38:45

45- Güç ve basiret sahibi kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! 46- Biz, onları hususi bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır. 47- Şüphesiz onlar katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler. 45. Yüce Allah, buyuruyor ki:“Güç” yani Yüce Allah’a ibadet hususunda güç sahibi, Allah’ın dini hususunda da “basiret sahibi kullarımız olan İbrahim” Halilullah ile oğlu “İshak ve” onun oğlu “Yakub’u da” güzel bir şekilde “an!” Böylece Yüce Allah, onları hem faydalı ilme sahip olmak, hem de çokça salih amel işlemekle nitelendirmektedir. 46. “Biz onları hususi” pek büyük ve oldukça muazzam “bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır.” Âhiret yurdunu hatırlamayı onların kalplerine yerleştirdik ve en seçkin vakitlerde onun için amelde bulunmalarını sağladık. İhlâs ve Allah’ın gözetimi altında olma bilinci, onların daimi vasfı idi. Ayrıca kendileri de âhiret yurdunu hatırlamanın bir sebebidirler. Öğüt alan kimseler, onların hallerini düşünerek öğüt alır ve ibret almak isteyenler de onlar vasıtası ile ibret alırlar. Ayroca onlar, en güzel şekilde anılan kimselerdir. 47. “Şüphesiz onlar katımızda” Allah’ın en seçkin kulları arasından seçmiş olduğu “seçkin ve” güzel ahlâk sahibi, dosdoğru ameller işleyen “hayırlı kimselerdendirler.”

Sâd 38:46

45- Güç ve basiret sahibi kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! 46- Biz, onları hususi bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır. 47- Şüphesiz onlar katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler. 45. Yüce Allah, buyuruyor ki:“Güç” yani Yüce Allah’a ibadet hususunda güç sahibi, Allah’ın dini hususunda da “basiret sahibi kullarımız olan İbrahim” Halilullah ile oğlu “İshak ve” onun oğlu “Yakub’u da” güzel bir şekilde “an!” Böylece Yüce Allah, onları hem faydalı ilme sahip olmak, hem de çokça salih amel işlemekle nitelendirmektedir. 46. “Biz onları hususi” pek büyük ve oldukça muazzam “bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır.” Âhiret yurdunu hatırlamayı onların kalplerine yerleştirdik ve en seçkin vakitlerde onun için amelde bulunmalarını sağladık. İhlâs ve Allah’ın gözetimi altında olma bilinci, onların daimi vasfı idi. Ayrıca kendileri de âhiret yurdunu hatırlamanın bir sebebidirler. Öğüt alan kimseler, onların hallerini düşünerek öğüt alır ve ibret almak isteyenler de onlar vasıtası ile ibret alırlar. Ayroca onlar, en güzel şekilde anılan kimselerdir. 47. “Şüphesiz onlar katımızda” Allah’ın en seçkin kulları arasından seçmiş olduğu “seçkin ve” güzel ahlâk sahibi, dosdoğru ameller işleyen “hayırlı kimselerdendirler.”

Sâd 38:47

45- Güç ve basiret sahibi kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! 46- Biz, onları hususi bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır. 47- Şüphesiz onlar katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler. 45. Yüce Allah, buyuruyor ki:“Güç” yani Yüce Allah’a ibadet hususunda güç sahibi, Allah’ın dini hususunda da “basiret sahibi kullarımız olan İbrahim” Halilullah ile oğlu “İshak ve” onun oğlu “Yakub’u da” güzel bir şekilde “an!” Böylece Yüce Allah, onları hem faydalı ilme sahip olmak, hem de çokça salih amel işlemekle nitelendirmektedir. 46. “Biz onları hususi” pek büyük ve oldukça muazzam “bir özellikle seçip ihlâsa erdirmiştik ki bu özellik daima ahiret yurdunu hatırlamaktır.” Âhiret yurdunu hatırlamayı onların kalplerine yerleştirdik ve en seçkin vakitlerde onun için amelde bulunmalarını sağladık. İhlâs ve Allah’ın gözetimi altında olma bilinci, onların daimi vasfı idi. Ayrıca kendileri de âhiret yurdunu hatırlamanın bir sebebidirler. Öğüt alan kimseler, onların hallerini düşünerek öğüt alır ve ibret almak isteyenler de onlar vasıtası ile ibret alırlar. Ayroca onlar, en güzel şekilde anılan kimselerdir. 47. “Şüphesiz onlar katımızda” Allah’ın en seçkin kulları arasından seçmiş olduğu “seçkin ve” güzel ahlâk sahibi, dosdoğru ameller işleyen “hayırlı kimselerdendirler.”

Sâd 38:48

48- İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an! Hepsi de hayırlı kimselerdendi. 48. Yani bu peygamberleri de en güzel şekilde an, en güzel övgülerle öv! Çünkü onların her biri, Yüce Allah’ın insanlar arasından seçtiği hayırlı kimselerdi. Allah, onları amel, ahlâk, övülmeye değer sıfatlar ve dosdoğru hasletlerin en mükemmeli ile seçkin kılmıştı.

Sâd 38:49

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:50

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:51

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:52

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:53

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:54

49- Bu, bir hatırlatmadır. Şüphe yok ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri vardır. 50- (O da) kapıları kendileri için açılmış olan Adn cennetleridir. 51- Onlar orada (tahtlarına) yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler. 52- Yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış yaşıt (huriler) vardır. 53- İşte bu (nimetler), hesap günü için size vaat edilenlerdir. 54- İşte bu, bizim bitmez tükenmez rızkımızdır. 49. “Bu” Yani bu seçkin peygamberlere ve onların güzel vasıflarına dair anlatılanlar “bir hatırlatmadır.” Onlar, şanı yüce, üstün ve şerefli bu Kur’ân-ı Kerîm’de anılmış, hatırlanmışlardır. Öğüt alanlar onların durumları ile öğüt alır. Güzel örneklere uymak isteyen kimseler, onların övülmeye değer vasıflarına uyarlar. Bu anma sayesinde Yüce Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu tertemiz vasıfları ve insanlar arasında yaydığı namları bilinmiş olur. İşte bu, anma/hatırlama çeşitlerinden biridir. Yani hayırlı kimselerin hatırlanmasıdır. Bu anma/hatırlama çeşitlerinden birisi de iyi kimselerle kötü kimselerin görecekleri karşılıkların hatırlanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri için” erkek olsun kadın olsun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sureti ile Rablerinden korkup sakınan kimseler için “güzel bir dönüş yeri vardır.” Daha sonra bu dönüş yerini etraflı bir şekilde açıklamak üzere Allah şöyle buyurmaktadır: 50. Bu cennetin konaklarının ve meskenlerinin kapıları kendileri için açılmış olacaktır. Kendileri, açma ihtiyacını bile duymayacaklardır. Aksine orada kendilerine hizmet edilecek. Adn cennetleri, sürekli kalınacak cennetler demektir. O cennetlerde bulunanlar, başka bir yere gitmek istemeyeceklerdir. Çünkü o cennetlerin mükemmelliği ve nimetlerinin kemali hatırlarına böyle bir şey getirmeyeceği gibi kendileri de oradan çıkmayacaklar ve çıkarılmayacaklardır. İşte bu da onların tam bir güven ve huzur içerisinde olacaklarına, Adn cennetlerinde kapılarının kapanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayacağına delildir. 51. “Onlar orada” süslü tahtlara ve dayalı döşeli mekanlara “yaslanırlar ve (hizmetçilerinden) pek çok meyve ve içecek isterler.” Hizmetçilerine canlarının çektiği, gözlerinin zevk alacağı meyve ve içecek türünden her bir şeyi getirmelerini emrederler. Bu da oradaki nimetlerin, rahat ve huzurun kemaline, zevklerin en mükemmel şekilde olacağına delildir. 52. “Yanlarında” onlara eş olarak verilecek olan hûrilerden “bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş/eşlerinin bakışlarını üzerlerinde toplamış.” Hem kendileri sadece eşlerine bakar, hem de eşleri yalnız kendilerine bakar. Çünkü hepsi de çok güzeldir. Her biri diğerini sever, ondan başkasına göz dikmez. Kimse eşinin yerine bir başkasını istemez. Onun yerinde bir başkasının olmasını arzu etmez. Bunlar “yaşıt” ve gençlik yaşının en mutedili, en güzeli ve en tatlısı olan bir yaştadırlar 53. “İşte bu” ey takvâ sahipleri! Salih amellerinizin karşılığı olmak üzere “hesap günü için size vaat edilenlerdir.” 54. “İşte bu” nimet yurdunun sakinlerine ihsan ettiğimiz “bizim bitmez tükenmez rızkımızdır.” Ardı arkası kesilmez. Aksine o, bütün vakitlerde var olacak ve her an artıp duracaktır. Keremi sonsuz, çok şefkatli, pek merhametli son derece cömert, lütfu geniş, hiçbir kimseye muhtaç olmayan, her türlü hamde layık, Latif, Rahman, mutlak egemen, Celil, Cemil, pek lütufkar, göz kamaştırıcı ihsanların sahibi, nimetleri sayılamayacak, iyiliğinin bir kısmı dahi kuşatılamayacak kadar kesintisiz ve kapsamlı lütufların sahibi olan yüce Rab için bunlar, pek büyük şeyler değildir.

Sâd 38:55

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:56

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:57

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:58

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:59

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:60

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.

Sâd 38:61

55- Bu (muttakilerin mükafatı) böyledir. Azgınlar için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır. 56- (O da) cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü döşektir! 57- İşte (cezaları) bu! Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o. 58- Onun türünden daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır. 59- (Önderler diyecek ki:)“İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” 60- (Tabiler de:)“Hayır! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir burası!” diyecekler. 61- Diyecekler ki:“Rabbimiz! Bunu başımıza kim getirdi ise onun ateşteki azabını kat kat artır.” 62- Diyecekler ki:“Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” 63- “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” 64- Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri, hiç şüphesiz bir gerçektir. 55. “Bu böyledir.” Takvâ sahipleri için açıkladığımız şekilde mükâfaatlar vardır. “Azgınlar” küfür ve isyanlarında haddi aşanlar “için ise gerçekten kötü bir dönüş yeri vardır.” Onların varacakları, dönüp girecekleri yer çok kötüdür. Daha sonra Allah, bu yerin mahiyeti ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmak üzere şöyle buyurmaktadır: 56. Her türlü azabı kendisinde toplamış, harareti çok çetin, soğuğu da en ileri derecede bulunan “cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir.” Orada kendilerini her yönden kuşatacak olan bir azaba maruz kalacaklardır. Onların üstlerinde de altlarında da ateş katmanları bulunacaktır. “O, ne kötü döşektir!” Onlara hazırlanmış olan bu mesken ve bu karar yeri ne kadar da kötüdür! 57. “İşte” varacakları yer “bu!” Bu şiddetli azap, bu horluk, bu rezillik ve bu ibretli cezalara çarptırılacaklardır. “Tatsınlar onu! Kaynar su” Alabildiğine sıcak bir sudur. Onu içecekler ve bu kaynar su bağırsaklarını paramparça edecektir. “ve irindir o.” içecekler arasında en tiksinti verici olan, tadı son derece acı, kokusu son derece iğrenç bir irindir. 58. “Onun türünden” o kabilden “daha başka çeşit çeşit (azaplar da) vardır.” Azabın türlüsü, çeşitlisi olacaktır. Bunlarla azap edilecek ve perişan olacaklardır. 59-60. Cehennem ateşine gelip bir araya toplanacakları vakit birbirlerine sövüp sayacak ve aralarında şöyle konuşacaklardır:“(Önderler diyecek ki:) “İşte bu, sizinle birlikte (ateşe) zorla girecek bir gruptur. Rahat yüzü görmesin onlar! Zira ateşi boylayacaklardır.” Cehenneme atılmak üzere sonradan getirilen grup da onlara: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Zira bunu” bu azabı, ona davet etmeniz, bizi fitneye düşürüp saptırmanız ve bu azaba sebep olmanızdan ötürü “başımıza siz getirdiniz. Ne kötü bir yerdir” Hepimiz için çok kötü ve çok şerli bir kalma yeridir “burası!, diyecekler.” Sonra da kendilerini azdırıp saptıranlara şöyle beddua ederler: 61. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Herkese (azap) iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”(el-A’raf, 7/38) 62. Ateşe girdikten sonra “Diyecekler ki: “Ne oluyor; kendilerini kötülerden saydığımız adamları niye (aramızda) göremiyoruz?” Yani kötülerden olduklarını, cehennem azabını hak ettiklerini iddia ettiğimiz kimseleri niye göremiyoruz? Bunlar, mü’minlerdir. Kahrolasıca cehennem ehli, onları ateşte görebilecekler mi diye onları orada arayacaklardır. 63. “Alaya aldığımız o kimseler (burada yok mu); yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?” Onları burada görmeyişimizin iki sebebi olabilir: Ya bizler, onları kötülerden saymakla hata ettik. Aksine onlar iyi ve hayırlı kimselerdir. Bizim onlara söylediğimiz sözler ise sadece onlarla alay etmek kabilinden idi. Nitekim işin aslı da budur. Zira Yüce Allah cehennemliklere şöyle buyuracaktır:“Gerçek şu ki kullarımdan: Rabbimiz iman ettik, bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen rahmet edenlerin hayırlısısın, diyen bir topluluk vardı. Siz ise onları alaya aldınız. Öyle ki onlar(la alayınız) size Beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp geçiyordunuz.”(el-Müminûn, 109/110) Onları göremeyişimizin ikinci sebebi ise şu olabilir: Belki de onlar bizimle birlikte azaptadırlar, fakat gözümüzden kaçmış bulunuyorlar. Aslında onlar da bizimle birlikte azap görmektedirler, ama biz onları göremiyoruz. Bu düşüncenin, dünya hayatında iken kalplerinde besledikleri bir inanç olması ihtimali vardır. Böylece onların dünyada besledikleri bu inanç ve iman ehli kimselerin ateşte azap göreceklerine çokça hüküm vermeleri kalplerinde iyice yer etmiştir, öyle ki onların ayrılmaz bir sıfatı haline gelmiştir. O bakımdan onlar cehennem ateşine de bu halleri ile girecekler ve bu sözleri söyleyeceklerdir. Yine bu sözleri, dünyada hakikatleri tersyüz ettikleri gibi cehennem ateşinde de aynı şekilde hakikatleri sulandırmak maksadı ile söyleyecekleri bir söz de olabilir. Ondan dolayı A’raftakiler cehennemdekilere şöyle diyeceklerdir:“Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğimiz kimseler bunlar mı idi? İşte onlara: Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”(el-Araf, 7/49) Yüce Allah, söz söyleyenlerin en doğrusu olduğu halde verdiği bu haberi tekid etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 64. “Cehennem ehlinin (bu şekilde) çekişmeleri” sözünü ettiğim bu karşılıklı atışmaları “hiç şüphesiz bir gerçektir” bunda en ufak bir tereddüt yoktur.