Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Mü'min 40:1 – Mü'min 40:43

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Mü'min 40:1
  2. Mü'min 40:2
  3. Mü'min 40:3
  4. Mü'min 40:4
  5. Mü'min 40:5
  6. Mü'min 40:6
  7. Mü'min 40:7
  8. Mü'min 40:8
  9. Mü'min 40:9
  10. Mü'min 40:10
  11. Mü'min 40:11
  12. Mü'min 40:12
  13. Mü'min 40:13
  14. Mü'min 40:14
  15. Mü'min 40:15
  16. Mü'min 40:16
  17. Mü'min 40:17
  18. Mü'min 40:18
  19. Mü'min 40:19
  20. Mü'min 40:20
  21. Mü'min 40:21
  22. Mü'min 40:22
  23. Mü'min 40:23
  24. Mü'min 40:24
  25. Mü'min 40:25
  26. Mü'min 40:26
  27. Mü'min 40:27
  28. Mü'min 40:28
  29. Mü'min 40:29
  30. Mü'min 40:30
  31. Mü'min 40:31
  32. Mü'min 40:32
  33. Mü'min 40:33
  34. Mü'min 40:34
  35. Mü'min 40:35
  36. Mü'min 40:36
  37. Mü'min 40:37
  38. Mü'min 40:38
  39. Mü'min 40:39
  40. Mü'min 40:40
  41. Mü'min 40:41
  42. Mü'min 40:42
  43. Mü'min 40:43

Mü'min 40:1

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Aziz ve Alim olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası çetin ve lütfu pek bol olandır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. Dönüş de yalnız O’nadır. (Mekke’de inmiştir. 85 âyettir) 2. Yüce Allah, yüce Kitabından bahsetmekte ve onun, kemali dolayısı ile fiillerinde ortağı bulunmadığı için yegane mabud ve ilâh olan Allah tarafından indirildiğini bildirmektedir. O Allah, hem bütün yaratıkları hükmünün altında bulunduran ve onları hükmünün mahkûmu kılan “Aziz” hem de her şeyi bilen “Alim”dir. 3. “O” günahkârlara “günahları bağışlayan” tevbe edenlerden “tevbeleri kabul eden” günah işleme cesaretini göstererek günahlardan tevbe etmeyen kimselere karşı “cezası çetin ve” her şeyi kapsayan nimet ve ihsanı ile de “lütfu pek bol olandır.” Allah, kemâline dair bazı açıklamalarda bulunduktan sonra ve bu da amellerin yalnızca kendisine ihlâsla yapılması gereken yegane ilâh olmasını gerektirdiğinden dolayı devamla “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, dönüş de yalnız O’nadır” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in, bu vasıflara sahip olan Allah tarafından indirilmiş olması arasındaki ilişkiye gelince bu sıfatlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bütün manâları gerekli kılmaktadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ya Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkında haber vermektedir ki burada sayılanlar da O’nun isim, sıfat ve fiilleridir. Ya da Kur'ân, geçmişteki ve gelecekteki gayblere dair haber vermektedir ki bunların hepsi de her şeyi bilen (Alim) Allah’ın kullarına öğrettikleri cümlesindendir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın pek büyük nimetleri, pek muazzam ihsanları hakkında bilgi verip bunlara ulaştıran emirleri içermektedir ki burada:“Ve lütfu pek bol olandır” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, O’nun oldukça çetin cezalarını ve bu cezaları gerektiren masiyetleri haber vermektedir ki burada O’nun “cezası çetin” buyruğu buna delâlet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, günahkârları tevbeye, Allah’a dönmeye, Allah’tan mağfiret dilemeye davet etmektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” buyruğu delildir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın yegane ilâh ve mabud olduğunu haber vermekte, buna dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, buna teşvik etmekte, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadeti de yasaklamakta, onlara ibadetin yanlışlığına dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, bundan dolayı uyarıda bulunmaktadır ki burada Yüce Allah’ın:“O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut da Kur’ân-ı Kerîm’in buyrukları, O’nun mutlak adaletli olan cezaî hükümlerini, iyilikte bulunanların mükâfatını ve isyankârların cezalarını haber vermektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“Dönüş de yalnız O’nadır” buyruğu delalet etmektedir. İşte bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bu oldukça yüksek manaların tümünün özetidir.

Mü'min 40:2

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Aziz ve Alim olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası çetin ve lütfu pek bol olandır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. Dönüş de yalnız O’nadır. (Mekke’de inmiştir. 85 âyettir) 2. Yüce Allah, yüce Kitabından bahsetmekte ve onun, kemali dolayısı ile fiillerinde ortağı bulunmadığı için yegane mabud ve ilâh olan Allah tarafından indirildiğini bildirmektedir. O Allah, hem bütün yaratıkları hükmünün altında bulunduran ve onları hükmünün mahkûmu kılan “Aziz” hem de her şeyi bilen “Alim”dir. 3. “O” günahkârlara “günahları bağışlayan” tevbe edenlerden “tevbeleri kabul eden” günah işleme cesaretini göstererek günahlardan tevbe etmeyen kimselere karşı “cezası çetin ve” her şeyi kapsayan nimet ve ihsanı ile de “lütfu pek bol olandır.” Allah, kemâline dair bazı açıklamalarda bulunduktan sonra ve bu da amellerin yalnızca kendisine ihlâsla yapılması gereken yegane ilâh olmasını gerektirdiğinden dolayı devamla “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, dönüş de yalnız O’nadır” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in, bu vasıflara sahip olan Allah tarafından indirilmiş olması arasındaki ilişkiye gelince bu sıfatlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bütün manâları gerekli kılmaktadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ya Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkında haber vermektedir ki burada sayılanlar da O’nun isim, sıfat ve fiilleridir. Ya da Kur'ân, geçmişteki ve gelecekteki gayblere dair haber vermektedir ki bunların hepsi de her şeyi bilen (Alim) Allah’ın kullarına öğrettikleri cümlesindendir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın pek büyük nimetleri, pek muazzam ihsanları hakkında bilgi verip bunlara ulaştıran emirleri içermektedir ki burada:“Ve lütfu pek bol olandır” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, O’nun oldukça çetin cezalarını ve bu cezaları gerektiren masiyetleri haber vermektedir ki burada O’nun “cezası çetin” buyruğu buna delâlet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, günahkârları tevbeye, Allah’a dönmeye, Allah’tan mağfiret dilemeye davet etmektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” buyruğu delildir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın yegane ilâh ve mabud olduğunu haber vermekte, buna dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, buna teşvik etmekte, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadeti de yasaklamakta, onlara ibadetin yanlışlığına dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, bundan dolayı uyarıda bulunmaktadır ki burada Yüce Allah’ın:“O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut da Kur’ân-ı Kerîm’in buyrukları, O’nun mutlak adaletli olan cezaî hükümlerini, iyilikte bulunanların mükâfatını ve isyankârların cezalarını haber vermektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“Dönüş de yalnız O’nadır” buyruğu delalet etmektedir. İşte bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bu oldukça yüksek manaların tümünün özetidir.

Mü'min 40:3

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Aziz ve Alim olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası çetin ve lütfu pek bol olandır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. Dönüş de yalnız O’nadır. (Mekke’de inmiştir. 85 âyettir) 2. Yüce Allah, yüce Kitabından bahsetmekte ve onun, kemali dolayısı ile fiillerinde ortağı bulunmadığı için yegane mabud ve ilâh olan Allah tarafından indirildiğini bildirmektedir. O Allah, hem bütün yaratıkları hükmünün altında bulunduran ve onları hükmünün mahkûmu kılan “Aziz” hem de her şeyi bilen “Alim”dir. 3. “O” günahkârlara “günahları bağışlayan” tevbe edenlerden “tevbeleri kabul eden” günah işleme cesaretini göstererek günahlardan tevbe etmeyen kimselere karşı “cezası çetin ve” her şeyi kapsayan nimet ve ihsanı ile de “lütfu pek bol olandır.” Allah, kemâline dair bazı açıklamalarda bulunduktan sonra ve bu da amellerin yalnızca kendisine ihlâsla yapılması gereken yegane ilâh olmasını gerektirdiğinden dolayı devamla “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, dönüş de yalnız O’nadır” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in, bu vasıflara sahip olan Allah tarafından indirilmiş olması arasındaki ilişkiye gelince bu sıfatlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bütün manâları gerekli kılmaktadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ya Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkında haber vermektedir ki burada sayılanlar da O’nun isim, sıfat ve fiilleridir. Ya da Kur'ân, geçmişteki ve gelecekteki gayblere dair haber vermektedir ki bunların hepsi de her şeyi bilen (Alim) Allah’ın kullarına öğrettikleri cümlesindendir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın pek büyük nimetleri, pek muazzam ihsanları hakkında bilgi verip bunlara ulaştıran emirleri içermektedir ki burada:“Ve lütfu pek bol olandır” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, O’nun oldukça çetin cezalarını ve bu cezaları gerektiren masiyetleri haber vermektedir ki burada O’nun “cezası çetin” buyruğu buna delâlet etmektedir. Yahut Kur’ân-ı Kerîm, günahkârları tevbeye, Allah’a dönmeye, Allah’tan mağfiret dilemeye davet etmektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” buyruğu delildir. Ya da Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın yegane ilâh ve mabud olduğunu haber vermekte, buna dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, buna teşvik etmekte, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadeti de yasaklamakta, onlara ibadetin yanlışlığına dair aklî ve naklî delilleri ortaya koymakta, bundan dolayı uyarıda bulunmaktadır ki burada Yüce Allah’ın:“O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” buyruğu buna delalet etmektedir. Yahut da Kur’ân-ı Kerîm’in buyrukları, O’nun mutlak adaletli olan cezaî hükümlerini, iyilikte bulunanların mükâfatını ve isyankârların cezalarını haber vermektedir ki buna da Yüce Allah’ın:“Dönüş de yalnız O’nadır” buyruğu delalet etmektedir. İşte bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kapsadığı bu oldukça yüksek manaların tümünün özetidir.

Mü'min 40:4

4- Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır. O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın. 5- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Nûh’un kavminden sonra da (peygamberlere karşı birleşen müşrik) birlikler yalanlamışlardı. Her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş ve hakkı ortadan kaldırmak için batılla tartışmışlardı. Ben de onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?! 6- Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu. 4. Yüce Allah, “Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır” buyurmaktadır. Burada tartışmaktan kasıt, Allah’ın âyetlerini reddetmek, batıl ile onlara karşı çıkmak maksadı ile yapılan tartışmadır. Bu ise kâfirlerin yaptığı bir iştir. Müminlere gelince onlar hakka boyun eğerler. Bundan maksatları da hak ile batılı çürütmektir. Bu yüzden insanın, bir başkasının dünyevî hali dolayısı ile aldanmaması, Allah’ın dünyada ona bir şeyler vermiş olmasını, onu sevdiğine ve o kimsenin hak üzere olduğuna delil saymaması gerekir. Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın.” Yani çeşitli ticaret ve kazanç imkânları ile oralarda gidip gelmelerine aldanma! Aksine kula düşen, insanları hak ile değerlendirmek, şer’î hakikatlere bakarak o hakikatler ile insanları tartmaktır. Hakkı, bilgisiz ve akılsız kimselerin yaptığı gibi insanlarla tartmaya kalkışmamaktır. Daha sonra Yüce Allah, önceki ümmetlerden bazılarının yaptığı gibi Allah’ın âyetlerini iptal etmek maksadı ile onlara karşı çıkıp tartışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 5. “Onlardan önce Nûh’un kavmi” yine Âd kavmi de “Nûh’un kavminden sonra da birlikler” güruhlar halinde bir araya gelen, hakkı iptal etmek ve batılı zafere kavuşturmak üzere bir araya toplanan “birlikler yalanladılar.” Öyle ki bu gruplaşmaları sonunda “her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş…” Bir peygambere karşı yapılabilecek en ileri saldırı budur. Oysa o peygamberler, hayır ehlinin önderleridir. Saf hakikat, onlarla beraberdir. Onların getirdikleri hakta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Ama bu ümmetler, onları öldürmek istediler. Peki, böyle bir azgınlık, sapıklık ve bedbahtlıktan sonra içinden çıkmaları mümkün olmayacak pek büyük azaptan başkası söz konusu olabilir mi? Bundan dolayı Allah, onların dünyevî ve uhrevî cezaları hususunda şöyle buyurmaktadır:“Ben de” yalanlamaları ve pygamberlere karşı birleşmeleri dolayısı ile “onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette o, cezanın en çetini ve en müthişi idi. Bu ceza ya bir çığlıktı, ya üzerlerine yağan bir taş yağmuru idi, ya yere onları yutması için ya da denize onları boğmaları için verdiği bir emirdi. Sonunda onlar, sönmüş bir ateş alevi gibi hareketsiz kalıverdiler. 6. “Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu” öncekiler hakkında azap sözüne sebep olan sapıklık hükmü hak olduğu gibi bu kafirler hakkında da hak olmuştur.

Mü'min 40:5

4- Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır. O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın. 5- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Nûh’un kavminden sonra da (peygamberlere karşı birleşen müşrik) birlikler yalanlamışlardı. Her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş ve hakkı ortadan kaldırmak için batılla tartışmışlardı. Ben de onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?! 6- Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu. 4. Yüce Allah, “Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır” buyurmaktadır. Burada tartışmaktan kasıt, Allah’ın âyetlerini reddetmek, batıl ile onlara karşı çıkmak maksadı ile yapılan tartışmadır. Bu ise kâfirlerin yaptığı bir iştir. Müminlere gelince onlar hakka boyun eğerler. Bundan maksatları da hak ile batılı çürütmektir. Bu yüzden insanın, bir başkasının dünyevî hali dolayısı ile aldanmaması, Allah’ın dünyada ona bir şeyler vermiş olmasını, onu sevdiğine ve o kimsenin hak üzere olduğuna delil saymaması gerekir. Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın.” Yani çeşitli ticaret ve kazanç imkânları ile oralarda gidip gelmelerine aldanma! Aksine kula düşen, insanları hak ile değerlendirmek, şer’î hakikatlere bakarak o hakikatler ile insanları tartmaktır. Hakkı, bilgisiz ve akılsız kimselerin yaptığı gibi insanlarla tartmaya kalkışmamaktır. Daha sonra Yüce Allah, önceki ümmetlerden bazılarının yaptığı gibi Allah’ın âyetlerini iptal etmek maksadı ile onlara karşı çıkıp tartışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 5. “Onlardan önce Nûh’un kavmi” yine Âd kavmi de “Nûh’un kavminden sonra da birlikler” güruhlar halinde bir araya gelen, hakkı iptal etmek ve batılı zafere kavuşturmak üzere bir araya toplanan “birlikler yalanladılar.” Öyle ki bu gruplaşmaları sonunda “her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş…” Bir peygambere karşı yapılabilecek en ileri saldırı budur. Oysa o peygamberler, hayır ehlinin önderleridir. Saf hakikat, onlarla beraberdir. Onların getirdikleri hakta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Ama bu ümmetler, onları öldürmek istediler. Peki, böyle bir azgınlık, sapıklık ve bedbahtlıktan sonra içinden çıkmaları mümkün olmayacak pek büyük azaptan başkası söz konusu olabilir mi? Bundan dolayı Allah, onların dünyevî ve uhrevî cezaları hususunda şöyle buyurmaktadır:“Ben de” yalanlamaları ve pygamberlere karşı birleşmeleri dolayısı ile “onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette o, cezanın en çetini ve en müthişi idi. Bu ceza ya bir çığlıktı, ya üzerlerine yağan bir taş yağmuru idi, ya yere onları yutması için ya da denize onları boğmaları için verdiği bir emirdi. Sonunda onlar, sönmüş bir ateş alevi gibi hareketsiz kalıverdiler. 6. “Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu” öncekiler hakkında azap sözüne sebep olan sapıklık hükmü hak olduğu gibi bu kafirler hakkında da hak olmuştur.

Mü'min 40:6

4- Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır. O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın. 5- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Nûh’un kavminden sonra da (peygamberlere karşı birleşen müşrik) birlikler yalanlamışlardı. Her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş ve hakkı ortadan kaldırmak için batılla tartışmışlardı. Ben de onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?! 6- Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu. 4. Yüce Allah, “Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır” buyurmaktadır. Burada tartışmaktan kasıt, Allah’ın âyetlerini reddetmek, batıl ile onlara karşı çıkmak maksadı ile yapılan tartışmadır. Bu ise kâfirlerin yaptığı bir iştir. Müminlere gelince onlar hakka boyun eğerler. Bundan maksatları da hak ile batılı çürütmektir. Bu yüzden insanın, bir başkasının dünyevî hali dolayısı ile aldanmaması, Allah’ın dünyada ona bir şeyler vermiş olmasını, onu sevdiğine ve o kimsenin hak üzere olduğuna delil saymaması gerekir. Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onların ülkelerde gezip dolaşması seni aldatmasın.” Yani çeşitli ticaret ve kazanç imkânları ile oralarda gidip gelmelerine aldanma! Aksine kula düşen, insanları hak ile değerlendirmek, şer’î hakikatlere bakarak o hakikatler ile insanları tartmaktır. Hakkı, bilgisiz ve akılsız kimselerin yaptığı gibi insanlarla tartmaya kalkışmamaktır. Daha sonra Yüce Allah, önceki ümmetlerden bazılarının yaptığı gibi Allah’ın âyetlerini iptal etmek maksadı ile onlara karşı çıkıp tartışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 5. “Onlardan önce Nûh’un kavmi” yine Âd kavmi de “Nûh’un kavminden sonra da birlikler” güruhlar halinde bir araya gelen, hakkı iptal etmek ve batılı zafere kavuşturmak üzere bir araya toplanan “birlikler yalanladılar.” Öyle ki bu gruplaşmaları sonunda “her ümmet peygamberini yakalayıp öldürmeye kastetmiş…” Bir peygambere karşı yapılabilecek en ileri saldırı budur. Oysa o peygamberler, hayır ehlinin önderleridir. Saf hakikat, onlarla beraberdir. Onların getirdikleri hakta hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Ama bu ümmetler, onları öldürmek istediler. Peki, böyle bir azgınlık, sapıklık ve bedbahtlıktan sonra içinden çıkmaları mümkün olmayacak pek büyük azaptan başkası söz konusu olabilir mi? Bundan dolayı Allah, onların dünyevî ve uhrevî cezaları hususunda şöyle buyurmaktadır:“Ben de” yalanlamaları ve pygamberlere karşı birleşmeleri dolayısı ile “onları (azapla ansızın) yakaladım. Peki, benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette o, cezanın en çetini ve en müthişi idi. Bu ceza ya bir çığlıktı, ya üzerlerine yağan bir taş yağmuru idi, ya yere onları yutması için ya da denize onları boğmaları için verdiği bir emirdi. Sonunda onlar, sönmüş bir ateş alevi gibi hareketsiz kalıverdiler. 6. “Böylece Rabbinin, kâfirlerin cehennemlik olduğu yönündeki (azap) sözü, onlar hakkında gerçekleşmiş oldu” öncekiler hakkında azap sözüne sebep olan sapıklık hükmü hak olduğu gibi bu kafirler hakkında da hak olmuştur.

Mü'min 40:7

7- Arş’ı taşıyanlar ve etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve mü’minler için de mağfiret dilerler. (Derler ki:)“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve Senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru.” 8- “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen, Azizsin, Hakimsin.” 9- “Onları kötülüklerden de koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.” 7. Yüce Allah, mü’min kullarına olan kemal derecesindeki lütfunu ve onların mutlulukları için hazırlamış olduğu sebepleri haber vermektedir. Bu sebeplerin bir bölümü, onların kudretleri dışındadır. Mukarreb meleklerin onlar için mağfiret dilemeleri, onlara din ve âhiretlerinin salâh bulması için dua etmeleri, kudretleri dışındaki sebeplerdendir. Bu buyruklarda zımnen Arş’ı taşıyanların ve onun etrafında bulunanların şereflerini, Rablerine olan yakınlıklarını, O’na çokça ibadet etmelerini, Allah'ın kullarının iyiliklerini samimi olarak istediklerini -zira Allah’ın onların bu tutumlarını sevdiğini bilmektedirler- haber verilmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Arş’ı” yani Rahman’ın Arşı “taşıyanlar” ki o, bütün mahlukatın tavanı durumundadır, gökleri, yeri ve Kürsi’yi kuşatır, mahlukatın en büyüğü, en genişi, en güzeli ve Yüce Allah’a en yakını olandır. Bu melekleri Yüce Allah, bu yüce Arşını taşımakla görevlendirmiştir. Şüphesiz ki bu melekler, meleklerin en büyükleri, en azametlileri ve en güçlüleridir. Yüce Allah’ın onları Arşını taşımak için seçmiş olması, öncelikle onları zikretmesi ve O’na yakın olmaları, melek türünün en faziletlileri olduklarına delildir. Onlara selam olsun. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O gün üstlerinde bulunan sekiz melek, Rabbinin Arşını taşır.”(el-Hâkka, 69/17)“Ve etrafında bulunanlar” mevki ve fazilet itibari ile oldukça yakınlaştırılmış (mukarreb) melekler “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Bu, onlara bir övgüdür. Yüce Allah’a çokça ibadet ettikleri, özellikle de tesbih (subhânallah) ve tahmîd (el-hamdulillah) dedikleri belirtilmektedir. Diğer ibadetler ise Yüce Allah’ın tesbih ve tahmîd’i kapsamındadır. Çünkü bunlar kulun, ibadeti Allah’tan başkasına yöneltmekten O’nu tenzih ettiğini ve hamdin yalnızca Yüce Allah’a ait olduğunu ifade eder. Hatta hamd Yüce Allah’a ibadetin ta kendisidir. Kulun “سبحان الله وبحمده” demesi de bunun kapsamına girer ve bu da ibadetler arasında yer alır. “O’na iman ederler, ve mü’minler için de mağfiret dilerler.” Bu, imanın faydaları ve pek büyük faziletleri arasında yer alır. Zira hiçbir günahları bulunmayan melekler, iman ehli için mağfiret dilemektedirler. Mümin bir kimse, imanı sebebi ile bu pek büyük fazilete nail olur. Mağfiretin birtakım gerekleri vardır ki bunlar olmaksızın o, tamamlanmaz. Bu gerekler ise pek çok kimsenin ilk anda hatırına geldiği gibi mağfiret dilemenin nihai gayesinin, sadece günahların bağışlanması olduğu şeklinde değildir. İşte Yüce Allah, meleklerin kendisinden mağfiret dileyişlerini kendisi olmaksızın tamamlanması söz konusu olmayan bu vasıflarla birlikte şöyle zikretmektedir:“Rabbimiz, rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” Senin ilmin her şeyi kuşatmış bulunuyor. Hiçbir şey Senin için gizli değildir. Yerde olsun, göklerde olsun zerre miktarı kadar -hatta ister bundan küçük, ister bundan büyük olsun- bir şey dahi Senin bilginin dışında değildir. Rahmetin de her şeyi kuşatmış bulunuyor. Ulvi ve süfli âlemi ile bütün kâinat, Yüce Allah’ın rahmeti ile dolup taşmaktadır. Onların hepsini bu rahmet kuşatmış bulunmaktadır. O, neyi yaratmışsa ona mutlaka rahmeti de ulaşmıştır. O halde şirk ve masiyetlerden “tevbe edenlere ve” seni tevhid etme ve Sana itaat etme konusunda peygamberlerine uymak suretiyle “senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından!” Yani hem bizzat bu azabın kendisinden, hem de bu azabın sebeplerinden “koru!” 8. “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden” yani erkek iseler hanımlarından, hanım iseler kocalarından, ayrıca dost ve arkadaşlarından “ve zürriyetlerinden salih olanları” iman ve salih amel işlemek suretiyle salaha erenleri “kendilerine” peygamberlerin aracılığı ile “vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen, Azizsin” her şeyi emrin ve hakimiyetin altında tutansın, “Hakimsin” her şeyi yerli yerince koyansın. Sen izzetinle onların günahlarını bağışlar, sakıncalı şeyleri onlardan uzaklaştırırsın. Yine bu izzetin ile onları her türlü hayra ulaştırırsın. Bu yüzden ey Rabbimiz, biz senden hikmetinin, aksini gerektirdiği bir şey dilemiyoruz. Aksine dileğimiz, senin peygamberlerin vasıtası ile bildirdiğin hikmetinin ve lütfunun bir gereği olarak mü’minlere mağfiret etmen, günahlarını bağışlamandır. 9. “Onları kötülüklerden de koru.” Hem kötü amellerden hem de bunların cesasından uzak tut onları. Çünkü her ikisi de kötüdür. “Sen o gün” Kıyamet gününde “kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun.” Çünkü Senin kullarına rahmetin süreklidir, kesintisizdir. Buna engel ise sadece kulların, büyük ve küçük günahlarıdır. Sen kimi günahlardan koruyacak olursan, şüphesiz ki onu iyilikler işlemeye ve bunların güzel karşılıklarına muvaffak kıldın, demektir. “İşte” kötülüklerden korunmak sureti ile hoşlanılmayan şeylerin yok olması, merhametin gerçekleşmesi ile de sevilen şeylerin elde edilmesi “asıl büyük kurtuluş”tur ki onun gibi bir kurtuluş yoktur. Yarışanlar da bundan daha iyisi için yarışmamışlardır. Meleklerin bu duası, onların Rablerini kemâl derecesinde bildiklerini, Yüce Allah’a güzel isimleri ile tevessül ettiklerini ifade etmektedir. Allah, kullarının bu isimlerle kendisine tevessül etmelerini sever. Yine meleklerin bu duası, Allah’a yaptıkları duanın muhtevâsına uygun isimleri zikrettiklerinide göstermektedir. Onlar, rahmetin gerçekleşmesini istedikleri, ayrıca beşeri nefislerin gerektirdiği ve Yüce Allah’ın da bir taraftan eksikliklerini, diğer taraftan da masiyet işlemelerini gerektirdiğini bildiği beşerî nefislerin gerektirdiği bu hususların ortadan kaldırılması ve buna benzer sebep ve ilkelerin elde edilmesi için niyaz ettikleri, Yüce Allah’ın da ilmi ile tüm bunları kuşatmış olduğu için dualarını Yüce Allah’ın Rahîm ve Alîm ismi ile tevessül ederek yapmışlardır. Bu dua, onların Allah’a karşı kemâl derecesinde edepli olduklarını, bundan dolayı da O’nun kendilerinin Rabbi olduğunu, bu rububiyetin de hem umumi hem de hususi olduğunu ikrar ettiklerini görüyoruz. Yine kendilerinin hiçbir şeye sahip olmadıklarını, Rablerine yönelik bu dualarının bütün yönleri ile fakir ve muhtaç olan bir kimseden sadır olduğunu, Rablerine hangi halleri ile yakınlaşacak olurlarsa olsunlar mutlaka bunun Allah’ın bir lütfu, kerem ve ihsanı olduğunu itiraf ettiklerini de göstermektedir. Rablerine tam anlamı ile muvafık hareket ettiklerini de bu duadan anlıyoruz. Zira onlar O’nun sevdiği amelleri yani ibadetleri severler, onları yerine getirir ve sevenlerin gayreti gibi gayretle onları eda ederler. Yine Yüce Allah’ın yarattıkları arasından sevdiği kimselerden olan amel sahibi mü’minleri de severler. Diğer mükellef yaratıklara gelince mü’minler müstesnâ Allah, onlara buğzeder. O nedenle meleklerin, mü’minlere duydukları sevgi dolayısı ile Allah’a dua ettiklerini, hallerinin düzelmesi için gayret ettiklerini görüyoruz. Çünkü bir kimseye dua etmek, o kimseyi sevmenin en açık delilidir. Zira kişi, ancak sevdiği kimselere dua eder. Yüce Allah’ın:“Müminler için de mağfiret dilerler” buyruğundan sonra onların dualarına dair verdiği ayrıntılar, Yüce Allah’ın Kitabı üzerinde nasıl düşünüleceğine dair ince bir işaret içermekte ve bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki Allah’ın Kitabı üzerinde düşünen kimsenin tek başına lafzî manayı anlamakla yetinmemesi, aksine lafzın anlamı üzerinde de düşünmesi gerekir. Kişi, lafzı sağlıklı bir şekilde gereği gibi anlayacak olursa, o hususa ve ona ulaştıran yollara aklı ışığında dikkat ederek iyice düşünür. Bu işin tamamlanması için gerekli olan diğer hususları ve bağlı olduğu diğer noktaları da anlamaya çalışır. Yüce Allah’ın lafzın delalet ettiği özel manayı murad ettiğine kesin kanaat getirdiği gibi o noktaları da murad ettiğine kesin karar verir. Yüce Allah’ın onları da murad ettiğine dair kesin kanaat getirmemiz için iki neden vardır: 1. O hususların lafzın manasına tabi olan ve onun kendisine bağlı olduğu hususlar arasında olduğuna kesin kanaat getirirlmiş olması. 2. Yüce Allah'ın her şeyi bilmesi ve kullarına Kitab’ı üzerinde iyiden iyiye düşünmeyi emretmiş olmasıdır. O, Kitabında bulunan manaların gerektirdiği diğer hususları da bilir. Kitabının bir hidâyet, bir nur ve her şeye dair bir açıklama olduğunu, sözlerin en açığı, beyan itibari ile de en üstünü ve en değerlisi olduğunu da haber vermiştir. İşte bu yolla kul -bu konuda Yüce Allah’ın ihsan edeceği başarı oranında- büyük bir ilim ve pek çok hayır elde eder. Bizim bu tefsirimizde de bu kabilden -Allah’ın bize lütfettiği- pek çok husus vardır. Bazı âyetlerde yaptığımız açıklamaların, sağlıklı bir şekilde ve iyice düşünmeyen kimseler için nereden alındığı bu bakımdan gizli kalmış olabilir. Yüce Allah’tan rahmet hazinelerinden bizlere, hem bizim halimizin hem de müslümanların hallerinin düzelmesine sebep teşkil edecek ihsanlar bağışlamasını dileriz. Bizim yapabileceğimiz, O’nun lütf-u keremine yapışmaktan, O’nun ihsanına tevekkül etmekten ibarettir. Biz, zaten her an ve her zaman O’nun ihsan deryası içinde yüzüyoruz. Lütfu ile bizleri, rahmetine ulaşmamızı engelleyen nefislerimizin şerlerine karşı korumasını dileriz. Şüphesiz ki O, pek cömerttir, çokça lütfedendir. Sebepleri de sonuçları da ihsan eden O’dur. Bu dua şunu da ihtiva etmektedir: Eş, evlat ve arkadaş gibi yakınlar ile birlikte olmak, kişiyi saadete ulaştırabilir. Onlarla bir arada bulunması, kendi amelinin dışında ve amelinin vesile olmadığı birtakım hayırların ona ulaşmasına aracı olabilir. Nitekim meleklerin, hem mü’minlere hem de mü’minlerin babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlara beraberce yaptıkları dua bu kabildendir. Ancak Yüce Allah’ın:“Salih olanlar” buyruğu dolayısı ile “Hepsinin de mutlaka salih olmaları gerekir”, diyenlerin görüşüne göre bu, onların kendi amellerinin bir sonucu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mü'min 40:8

7- Arş’ı taşıyanlar ve etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve mü’minler için de mağfiret dilerler. (Derler ki:)“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve Senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru.” 8- “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen, Azizsin, Hakimsin.” 9- “Onları kötülüklerden de koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.” 7. Yüce Allah, mü’min kullarına olan kemal derecesindeki lütfunu ve onların mutlulukları için hazırlamış olduğu sebepleri haber vermektedir. Bu sebeplerin bir bölümü, onların kudretleri dışındadır. Mukarreb meleklerin onlar için mağfiret dilemeleri, onlara din ve âhiretlerinin salâh bulması için dua etmeleri, kudretleri dışındaki sebeplerdendir. Bu buyruklarda zımnen Arş’ı taşıyanların ve onun etrafında bulunanların şereflerini, Rablerine olan yakınlıklarını, O’na çokça ibadet etmelerini, Allah'ın kullarının iyiliklerini samimi olarak istediklerini -zira Allah’ın onların bu tutumlarını sevdiğini bilmektedirler- haber verilmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Arş’ı” yani Rahman’ın Arşı “taşıyanlar” ki o, bütün mahlukatın tavanı durumundadır, gökleri, yeri ve Kürsi’yi kuşatır, mahlukatın en büyüğü, en genişi, en güzeli ve Yüce Allah’a en yakını olandır. Bu melekleri Yüce Allah, bu yüce Arşını taşımakla görevlendirmiştir. Şüphesiz ki bu melekler, meleklerin en büyükleri, en azametlileri ve en güçlüleridir. Yüce Allah’ın onları Arşını taşımak için seçmiş olması, öncelikle onları zikretmesi ve O’na yakın olmaları, melek türünün en faziletlileri olduklarına delildir. Onlara selam olsun. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O gün üstlerinde bulunan sekiz melek, Rabbinin Arşını taşır.”(el-Hâkka, 69/17)“Ve etrafında bulunanlar” mevki ve fazilet itibari ile oldukça yakınlaştırılmış (mukarreb) melekler “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Bu, onlara bir övgüdür. Yüce Allah’a çokça ibadet ettikleri, özellikle de tesbih (subhânallah) ve tahmîd (el-hamdulillah) dedikleri belirtilmektedir. Diğer ibadetler ise Yüce Allah’ın tesbih ve tahmîd’i kapsamındadır. Çünkü bunlar kulun, ibadeti Allah’tan başkasına yöneltmekten O’nu tenzih ettiğini ve hamdin yalnızca Yüce Allah’a ait olduğunu ifade eder. Hatta hamd Yüce Allah’a ibadetin ta kendisidir. Kulun “سبحان الله وبحمده” demesi de bunun kapsamına girer ve bu da ibadetler arasında yer alır. “O’na iman ederler, ve mü’minler için de mağfiret dilerler.” Bu, imanın faydaları ve pek büyük faziletleri arasında yer alır. Zira hiçbir günahları bulunmayan melekler, iman ehli için mağfiret dilemektedirler. Mümin bir kimse, imanı sebebi ile bu pek büyük fazilete nail olur. Mağfiretin birtakım gerekleri vardır ki bunlar olmaksızın o, tamamlanmaz. Bu gerekler ise pek çok kimsenin ilk anda hatırına geldiği gibi mağfiret dilemenin nihai gayesinin, sadece günahların bağışlanması olduğu şeklinde değildir. İşte Yüce Allah, meleklerin kendisinden mağfiret dileyişlerini kendisi olmaksızın tamamlanması söz konusu olmayan bu vasıflarla birlikte şöyle zikretmektedir:“Rabbimiz, rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” Senin ilmin her şeyi kuşatmış bulunuyor. Hiçbir şey Senin için gizli değildir. Yerde olsun, göklerde olsun zerre miktarı kadar -hatta ister bundan küçük, ister bundan büyük olsun- bir şey dahi Senin bilginin dışında değildir. Rahmetin de her şeyi kuşatmış bulunuyor. Ulvi ve süfli âlemi ile bütün kâinat, Yüce Allah’ın rahmeti ile dolup taşmaktadır. Onların hepsini bu rahmet kuşatmış bulunmaktadır. O, neyi yaratmışsa ona mutlaka rahmeti de ulaşmıştır. O halde şirk ve masiyetlerden “tevbe edenlere ve” seni tevhid etme ve Sana itaat etme konusunda peygamberlerine uymak suretiyle “senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından!” Yani hem bizzat bu azabın kendisinden, hem de bu azabın sebeplerinden “koru!” 8. “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden” yani erkek iseler hanımlarından, hanım iseler kocalarından, ayrıca dost ve arkadaşlarından “ve zürriyetlerinden salih olanları” iman ve salih amel işlemek suretiyle salaha erenleri “kendilerine” peygamberlerin aracılığı ile “vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen, Azizsin” her şeyi emrin ve hakimiyetin altında tutansın, “Hakimsin” her şeyi yerli yerince koyansın. Sen izzetinle onların günahlarını bağışlar, sakıncalı şeyleri onlardan uzaklaştırırsın. Yine bu izzetin ile onları her türlü hayra ulaştırırsın. Bu yüzden ey Rabbimiz, biz senden hikmetinin, aksini gerektirdiği bir şey dilemiyoruz. Aksine dileğimiz, senin peygamberlerin vasıtası ile bildirdiğin hikmetinin ve lütfunun bir gereği olarak mü’minlere mağfiret etmen, günahlarını bağışlamandır. 9. “Onları kötülüklerden de koru.” Hem kötü amellerden hem de bunların cesasından uzak tut onları. Çünkü her ikisi de kötüdür. “Sen o gün” Kıyamet gününde “kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun.” Çünkü Senin kullarına rahmetin süreklidir, kesintisizdir. Buna engel ise sadece kulların, büyük ve küçük günahlarıdır. Sen kimi günahlardan koruyacak olursan, şüphesiz ki onu iyilikler işlemeye ve bunların güzel karşılıklarına muvaffak kıldın, demektir. “İşte” kötülüklerden korunmak sureti ile hoşlanılmayan şeylerin yok olması, merhametin gerçekleşmesi ile de sevilen şeylerin elde edilmesi “asıl büyük kurtuluş”tur ki onun gibi bir kurtuluş yoktur. Yarışanlar da bundan daha iyisi için yarışmamışlardır. Meleklerin bu duası, onların Rablerini kemâl derecesinde bildiklerini, Yüce Allah’a güzel isimleri ile tevessül ettiklerini ifade etmektedir. Allah, kullarının bu isimlerle kendisine tevessül etmelerini sever. Yine meleklerin bu duası, Allah’a yaptıkları duanın muhtevâsına uygun isimleri zikrettiklerinide göstermektedir. Onlar, rahmetin gerçekleşmesini istedikleri, ayrıca beşeri nefislerin gerektirdiği ve Yüce Allah’ın da bir taraftan eksikliklerini, diğer taraftan da masiyet işlemelerini gerektirdiğini bildiği beşerî nefislerin gerektirdiği bu hususların ortadan kaldırılması ve buna benzer sebep ve ilkelerin elde edilmesi için niyaz ettikleri, Yüce Allah’ın da ilmi ile tüm bunları kuşatmış olduğu için dualarını Yüce Allah’ın Rahîm ve Alîm ismi ile tevessül ederek yapmışlardır. Bu dua, onların Allah’a karşı kemâl derecesinde edepli olduklarını, bundan dolayı da O’nun kendilerinin Rabbi olduğunu, bu rububiyetin de hem umumi hem de hususi olduğunu ikrar ettiklerini görüyoruz. Yine kendilerinin hiçbir şeye sahip olmadıklarını, Rablerine yönelik bu dualarının bütün yönleri ile fakir ve muhtaç olan bir kimseden sadır olduğunu, Rablerine hangi halleri ile yakınlaşacak olurlarsa olsunlar mutlaka bunun Allah’ın bir lütfu, kerem ve ihsanı olduğunu itiraf ettiklerini de göstermektedir. Rablerine tam anlamı ile muvafık hareket ettiklerini de bu duadan anlıyoruz. Zira onlar O’nun sevdiği amelleri yani ibadetleri severler, onları yerine getirir ve sevenlerin gayreti gibi gayretle onları eda ederler. Yine Yüce Allah’ın yarattıkları arasından sevdiği kimselerden olan amel sahibi mü’minleri de severler. Diğer mükellef yaratıklara gelince mü’minler müstesnâ Allah, onlara buğzeder. O nedenle meleklerin, mü’minlere duydukları sevgi dolayısı ile Allah’a dua ettiklerini, hallerinin düzelmesi için gayret ettiklerini görüyoruz. Çünkü bir kimseye dua etmek, o kimseyi sevmenin en açık delilidir. Zira kişi, ancak sevdiği kimselere dua eder. Yüce Allah’ın:“Müminler için de mağfiret dilerler” buyruğundan sonra onların dualarına dair verdiği ayrıntılar, Yüce Allah’ın Kitabı üzerinde nasıl düşünüleceğine dair ince bir işaret içermekte ve bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki Allah’ın Kitabı üzerinde düşünen kimsenin tek başına lafzî manayı anlamakla yetinmemesi, aksine lafzın anlamı üzerinde de düşünmesi gerekir. Kişi, lafzı sağlıklı bir şekilde gereği gibi anlayacak olursa, o hususa ve ona ulaştıran yollara aklı ışığında dikkat ederek iyice düşünür. Bu işin tamamlanması için gerekli olan diğer hususları ve bağlı olduğu diğer noktaları da anlamaya çalışır. Yüce Allah’ın lafzın delalet ettiği özel manayı murad ettiğine kesin kanaat getirdiği gibi o noktaları da murad ettiğine kesin karar verir. Yüce Allah’ın onları da murad ettiğine dair kesin kanaat getirmemiz için iki neden vardır: 1. O hususların lafzın manasına tabi olan ve onun kendisine bağlı olduğu hususlar arasında olduğuna kesin kanaat getirirlmiş olması. 2. Yüce Allah'ın her şeyi bilmesi ve kullarına Kitab’ı üzerinde iyiden iyiye düşünmeyi emretmiş olmasıdır. O, Kitabında bulunan manaların gerektirdiği diğer hususları da bilir. Kitabının bir hidâyet, bir nur ve her şeye dair bir açıklama olduğunu, sözlerin en açığı, beyan itibari ile de en üstünü ve en değerlisi olduğunu da haber vermiştir. İşte bu yolla kul -bu konuda Yüce Allah’ın ihsan edeceği başarı oranında- büyük bir ilim ve pek çok hayır elde eder. Bizim bu tefsirimizde de bu kabilden -Allah’ın bize lütfettiği- pek çok husus vardır. Bazı âyetlerde yaptığımız açıklamaların, sağlıklı bir şekilde ve iyice düşünmeyen kimseler için nereden alındığı bu bakımdan gizli kalmış olabilir. Yüce Allah’tan rahmet hazinelerinden bizlere, hem bizim halimizin hem de müslümanların hallerinin düzelmesine sebep teşkil edecek ihsanlar bağışlamasını dileriz. Bizim yapabileceğimiz, O’nun lütf-u keremine yapışmaktan, O’nun ihsanına tevekkül etmekten ibarettir. Biz, zaten her an ve her zaman O’nun ihsan deryası içinde yüzüyoruz. Lütfu ile bizleri, rahmetine ulaşmamızı engelleyen nefislerimizin şerlerine karşı korumasını dileriz. Şüphesiz ki O, pek cömerttir, çokça lütfedendir. Sebepleri de sonuçları da ihsan eden O’dur. Bu dua şunu da ihtiva etmektedir: Eş, evlat ve arkadaş gibi yakınlar ile birlikte olmak, kişiyi saadete ulaştırabilir. Onlarla bir arada bulunması, kendi amelinin dışında ve amelinin vesile olmadığı birtakım hayırların ona ulaşmasına aracı olabilir. Nitekim meleklerin, hem mü’minlere hem de mü’minlerin babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlara beraberce yaptıkları dua bu kabildendir. Ancak Yüce Allah’ın:“Salih olanlar” buyruğu dolayısı ile “Hepsinin de mutlaka salih olmaları gerekir”, diyenlerin görüşüne göre bu, onların kendi amellerinin bir sonucu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mü'min 40:9

7- Arş’ı taşıyanlar ve etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve mü’minler için de mağfiret dilerler. (Derler ki:)“Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve Senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru.” 8- “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen, Azizsin, Hakimsin.” 9- “Onları kötülüklerden de koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.” 7. Yüce Allah, mü’min kullarına olan kemal derecesindeki lütfunu ve onların mutlulukları için hazırlamış olduğu sebepleri haber vermektedir. Bu sebeplerin bir bölümü, onların kudretleri dışındadır. Mukarreb meleklerin onlar için mağfiret dilemeleri, onlara din ve âhiretlerinin salâh bulması için dua etmeleri, kudretleri dışındaki sebeplerdendir. Bu buyruklarda zımnen Arş’ı taşıyanların ve onun etrafında bulunanların şereflerini, Rablerine olan yakınlıklarını, O’na çokça ibadet etmelerini, Allah'ın kullarının iyiliklerini samimi olarak istediklerini -zira Allah’ın onların bu tutumlarını sevdiğini bilmektedirler- haber verilmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Arş’ı” yani Rahman’ın Arşı “taşıyanlar” ki o, bütün mahlukatın tavanı durumundadır, gökleri, yeri ve Kürsi’yi kuşatır, mahlukatın en büyüğü, en genişi, en güzeli ve Yüce Allah’a en yakını olandır. Bu melekleri Yüce Allah, bu yüce Arşını taşımakla görevlendirmiştir. Şüphesiz ki bu melekler, meleklerin en büyükleri, en azametlileri ve en güçlüleridir. Yüce Allah’ın onları Arşını taşımak için seçmiş olması, öncelikle onları zikretmesi ve O’na yakın olmaları, melek türünün en faziletlileri olduklarına delildir. Onlara selam olsun. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O gün üstlerinde bulunan sekiz melek, Rabbinin Arşını taşır.”(el-Hâkka, 69/17)“Ve etrafında bulunanlar” mevki ve fazilet itibari ile oldukça yakınlaştırılmış (mukarreb) melekler “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Bu, onlara bir övgüdür. Yüce Allah’a çokça ibadet ettikleri, özellikle de tesbih (subhânallah) ve tahmîd (el-hamdulillah) dedikleri belirtilmektedir. Diğer ibadetler ise Yüce Allah’ın tesbih ve tahmîd’i kapsamındadır. Çünkü bunlar kulun, ibadeti Allah’tan başkasına yöneltmekten O’nu tenzih ettiğini ve hamdin yalnızca Yüce Allah’a ait olduğunu ifade eder. Hatta hamd Yüce Allah’a ibadetin ta kendisidir. Kulun “سبحان الله وبحمده” demesi de bunun kapsamına girer ve bu da ibadetler arasında yer alır. “O’na iman ederler, ve mü’minler için de mağfiret dilerler.” Bu, imanın faydaları ve pek büyük faziletleri arasında yer alır. Zira hiçbir günahları bulunmayan melekler, iman ehli için mağfiret dilemektedirler. Mümin bir kimse, imanı sebebi ile bu pek büyük fazilete nail olur. Mağfiretin birtakım gerekleri vardır ki bunlar olmaksızın o, tamamlanmaz. Bu gerekler ise pek çok kimsenin ilk anda hatırına geldiği gibi mağfiret dilemenin nihai gayesinin, sadece günahların bağışlanması olduğu şeklinde değildir. İşte Yüce Allah, meleklerin kendisinden mağfiret dileyişlerini kendisi olmaksızın tamamlanması söz konusu olmayan bu vasıflarla birlikte şöyle zikretmektedir:“Rabbimiz, rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” Senin ilmin her şeyi kuşatmış bulunuyor. Hiçbir şey Senin için gizli değildir. Yerde olsun, göklerde olsun zerre miktarı kadar -hatta ister bundan küçük, ister bundan büyük olsun- bir şey dahi Senin bilginin dışında değildir. Rahmetin de her şeyi kuşatmış bulunuyor. Ulvi ve süfli âlemi ile bütün kâinat, Yüce Allah’ın rahmeti ile dolup taşmaktadır. Onların hepsini bu rahmet kuşatmış bulunmaktadır. O, neyi yaratmışsa ona mutlaka rahmeti de ulaşmıştır. O halde şirk ve masiyetlerden “tevbe edenlere ve” seni tevhid etme ve Sana itaat etme konusunda peygamberlerine uymak suretiyle “senin yolunu izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından!” Yani hem bizzat bu azabın kendisinden, hem de bu azabın sebeplerinden “koru!” 8. “Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden” yani erkek iseler hanımlarından, hanım iseler kocalarından, ayrıca dost ve arkadaşlarından “ve zürriyetlerinden salih olanları” iman ve salih amel işlemek suretiyle salaha erenleri “kendilerine” peygamberlerin aracılığı ile “vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen, Azizsin” her şeyi emrin ve hakimiyetin altında tutansın, “Hakimsin” her şeyi yerli yerince koyansın. Sen izzetinle onların günahlarını bağışlar, sakıncalı şeyleri onlardan uzaklaştırırsın. Yine bu izzetin ile onları her türlü hayra ulaştırırsın. Bu yüzden ey Rabbimiz, biz senden hikmetinin, aksini gerektirdiği bir şey dilemiyoruz. Aksine dileğimiz, senin peygamberlerin vasıtası ile bildirdiğin hikmetinin ve lütfunun bir gereği olarak mü’minlere mağfiret etmen, günahlarını bağışlamandır. 9. “Onları kötülüklerden de koru.” Hem kötü amellerden hem de bunların cesasından uzak tut onları. Çünkü her ikisi de kötüdür. “Sen o gün” Kıyamet gününde “kimi kötülüklerden korursan ona merhamet etmiş olursun.” Çünkü Senin kullarına rahmetin süreklidir, kesintisizdir. Buna engel ise sadece kulların, büyük ve küçük günahlarıdır. Sen kimi günahlardan koruyacak olursan, şüphesiz ki onu iyilikler işlemeye ve bunların güzel karşılıklarına muvaffak kıldın, demektir. “İşte” kötülüklerden korunmak sureti ile hoşlanılmayan şeylerin yok olması, merhametin gerçekleşmesi ile de sevilen şeylerin elde edilmesi “asıl büyük kurtuluş”tur ki onun gibi bir kurtuluş yoktur. Yarışanlar da bundan daha iyisi için yarışmamışlardır. Meleklerin bu duası, onların Rablerini kemâl derecesinde bildiklerini, Yüce Allah’a güzel isimleri ile tevessül ettiklerini ifade etmektedir. Allah, kullarının bu isimlerle kendisine tevessül etmelerini sever. Yine meleklerin bu duası, Allah’a yaptıkları duanın muhtevâsına uygun isimleri zikrettiklerinide göstermektedir. Onlar, rahmetin gerçekleşmesini istedikleri, ayrıca beşeri nefislerin gerektirdiği ve Yüce Allah’ın da bir taraftan eksikliklerini, diğer taraftan da masiyet işlemelerini gerektirdiğini bildiği beşerî nefislerin gerektirdiği bu hususların ortadan kaldırılması ve buna benzer sebep ve ilkelerin elde edilmesi için niyaz ettikleri, Yüce Allah’ın da ilmi ile tüm bunları kuşatmış olduğu için dualarını Yüce Allah’ın Rahîm ve Alîm ismi ile tevessül ederek yapmışlardır. Bu dua, onların Allah’a karşı kemâl derecesinde edepli olduklarını, bundan dolayı da O’nun kendilerinin Rabbi olduğunu, bu rububiyetin de hem umumi hem de hususi olduğunu ikrar ettiklerini görüyoruz. Yine kendilerinin hiçbir şeye sahip olmadıklarını, Rablerine yönelik bu dualarının bütün yönleri ile fakir ve muhtaç olan bir kimseden sadır olduğunu, Rablerine hangi halleri ile yakınlaşacak olurlarsa olsunlar mutlaka bunun Allah’ın bir lütfu, kerem ve ihsanı olduğunu itiraf ettiklerini de göstermektedir. Rablerine tam anlamı ile muvafık hareket ettiklerini de bu duadan anlıyoruz. Zira onlar O’nun sevdiği amelleri yani ibadetleri severler, onları yerine getirir ve sevenlerin gayreti gibi gayretle onları eda ederler. Yine Yüce Allah’ın yarattıkları arasından sevdiği kimselerden olan amel sahibi mü’minleri de severler. Diğer mükellef yaratıklara gelince mü’minler müstesnâ Allah, onlara buğzeder. O nedenle meleklerin, mü’minlere duydukları sevgi dolayısı ile Allah’a dua ettiklerini, hallerinin düzelmesi için gayret ettiklerini görüyoruz. Çünkü bir kimseye dua etmek, o kimseyi sevmenin en açık delilidir. Zira kişi, ancak sevdiği kimselere dua eder. Yüce Allah’ın:“Müminler için de mağfiret dilerler” buyruğundan sonra onların dualarına dair verdiği ayrıntılar, Yüce Allah’ın Kitabı üzerinde nasıl düşünüleceğine dair ince bir işaret içermekte ve bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki Allah’ın Kitabı üzerinde düşünen kimsenin tek başına lafzî manayı anlamakla yetinmemesi, aksine lafzın anlamı üzerinde de düşünmesi gerekir. Kişi, lafzı sağlıklı bir şekilde gereği gibi anlayacak olursa, o hususa ve ona ulaştıran yollara aklı ışığında dikkat ederek iyice düşünür. Bu işin tamamlanması için gerekli olan diğer hususları ve bağlı olduğu diğer noktaları da anlamaya çalışır. Yüce Allah’ın lafzın delalet ettiği özel manayı murad ettiğine kesin kanaat getirdiği gibi o noktaları da murad ettiğine kesin karar verir. Yüce Allah’ın onları da murad ettiğine dair kesin kanaat getirmemiz için iki neden vardır: 1. O hususların lafzın manasına tabi olan ve onun kendisine bağlı olduğu hususlar arasında olduğuna kesin kanaat getirirlmiş olması. 2. Yüce Allah'ın her şeyi bilmesi ve kullarına Kitab’ı üzerinde iyiden iyiye düşünmeyi emretmiş olmasıdır. O, Kitabında bulunan manaların gerektirdiği diğer hususları da bilir. Kitabının bir hidâyet, bir nur ve her şeye dair bir açıklama olduğunu, sözlerin en açığı, beyan itibari ile de en üstünü ve en değerlisi olduğunu da haber vermiştir. İşte bu yolla kul -bu konuda Yüce Allah’ın ihsan edeceği başarı oranında- büyük bir ilim ve pek çok hayır elde eder. Bizim bu tefsirimizde de bu kabilden -Allah’ın bize lütfettiği- pek çok husus vardır. Bazı âyetlerde yaptığımız açıklamaların, sağlıklı bir şekilde ve iyice düşünmeyen kimseler için nereden alındığı bu bakımdan gizli kalmış olabilir. Yüce Allah’tan rahmet hazinelerinden bizlere, hem bizim halimizin hem de müslümanların hallerinin düzelmesine sebep teşkil edecek ihsanlar bağışlamasını dileriz. Bizim yapabileceğimiz, O’nun lütf-u keremine yapışmaktan, O’nun ihsanına tevekkül etmekten ibarettir. Biz, zaten her an ve her zaman O’nun ihsan deryası içinde yüzüyoruz. Lütfu ile bizleri, rahmetine ulaşmamızı engelleyen nefislerimizin şerlerine karşı korumasını dileriz. Şüphesiz ki O, pek cömerttir, çokça lütfedendir. Sebepleri de sonuçları da ihsan eden O’dur. Bu dua şunu da ihtiva etmektedir: Eş, evlat ve arkadaş gibi yakınlar ile birlikte olmak, kişiyi saadete ulaştırabilir. Onlarla bir arada bulunması, kendi amelinin dışında ve amelinin vesile olmadığı birtakım hayırların ona ulaşmasına aracı olabilir. Nitekim meleklerin, hem mü’minlere hem de mü’minlerin babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlara beraberce yaptıkları dua bu kabildendir. Ancak Yüce Allah’ın:“Salih olanlar” buyruğu dolayısı ile “Hepsinin de mutlaka salih olmaları gerekir”, diyenlerin görüşüne göre bu, onların kendi amellerinin bir sonucu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mü'min 40:10

10- Kâfirlere şöyle seslenilir:“Allah’ın (size olan) öfkesi sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” 11- Derler ki:“Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” 12- Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit siz inkâr ediyordunuz. O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz. Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir. 10. Yüce Allah, kâfirlerin karşı karşıya kalacağı rezillik ve rüsvaylığı, dünyaya geri dönmeyi ve ateşten çıkmayı isteyeceklerini, buna karşılık bu işin kendileri için imkânsız olduğu belirtilerek azarlanacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere” buyruğunun lafzının mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak kullanılması, Allah’ı yahut kitaplarını yahut peygamberlerini yahut da âhiret gününü inkâr etmek şeklindeki bütün küfür türlerini kapsaması içindir. Onlar, cehenneme girdiklerinde işledikleri günah ve veballer dolayısı ile bu azabı hak ettiklerini itiraf edecekler ve bundan dolayı da kendi kendilerinden nefret edecekler, kendilerine alabildiğine öfkelenip kızacaklar. İşte o vakit onlara şöylece seslenilecektir: “Allah’ın” size olan “öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” Yani peygamberler ve onlara uyanlar, sizleri imana davet edip de size karşı hakkı apaçık gösteren delilleri ortaya koyduklarında siz inkâr ettiniz. Allah’ın sizi yaratma sebebi olan imana yanaşmadınız. O’nun geniş ve engin rahmetinin dışına çıktınız. Bu yüzden O da size gazap etti, sizden nefret etti. İşte bu, “sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür.” Size olan bu öfke ve gazap, üzerinizde süreklidir. O, pek kerim olanın size olan gazabı, artık sizi bulmuş ve siz de nihâyet bu hale varmış bulunuyorsunuz. Bugün mü’minler, Allah’ın rızasına ve mükâfatlarına nail olmuşken, sizler Allah’ın gazabına ve cezasına maruz kaldınız. 11. Bu sözler üzerine dünyaya geri dönüşü temenni eder ve “derler ki: Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün” denildiğine göre iki ölümle, ilk ölümü ve iki nefha (Sûr’a üfürüş) arasındaki hali yahut da var edilmeden önceki mutlak yokluk hali ile var olduktan sonraki ölümü kastetmektedirler. “İki kere de dirilttin” buyruğundan kasıt da dünya hayatındaki yaşam ile âhiret hayatıdır. “İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” Yani onlar pişmanlıklarını dile getirerek böyle diyecekler. Ancak bunun hiçbir faydası olmayacaktır. 12. Kurtuluşun sebeplerini yerine getirmedikleri için azarlanacaklar ve kendilerine şöyle denilecektir:“Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit” yani O’nun tevhidine, amelin yalnızca O’na halis kılınmasına çağrıldığında ve O’na ortak koşmak yasaklandığında siz bunu “inkâr ediyordunuz.” Bundan dolayı kalpleriniz nefret doluyor ve alabildiğine buğzediyordunuz. “O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz.” Yani sizin bu yere gelip yerleşmenizi, bu dinlenme(!) ve konaklama(!) yerine girmenize sebep olan şey, sizin imanı inkâr, küfre de iman etmenizdir. Sizler dünyada da âhirette de kötülük ve fesat olan şeylere razı oluyordunuz, dünya ve âhirette hayır ve salâh olan şeylerden tiksiniyordunuz. Bedbaht oluşun, zilletin, ilâhî gazaba maruz kalmanın sebeplerini tercih ediyor, kurtuluşun yollarını izlemiyor, zafere ulaşmanın sebeplerine iltifat etmiyordunuz:“Hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler, fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler.”(el-A’raf, 7/147)“Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir.” el-Aliy (çok yüce); bütün yönleri ve mutlak anlamı ile yücelik sahibi demektir ki bu, hem zatî yüceliği (kainatın üstünde oluşunu), hem makam yüceliğini hem de kahr-u galebe yüceliğini kapsar. O’nun adaletinin kemâl derecesinde olması, her bir şeyi yerli yerine koyması ve takvâ sahipleri ile günahkârları birbirine eşit tutmaması da makamının yüceliğindendir. el-Kebîr; pek büyük olan anlamındadır. Büyüklüğün, azametin, şan ve şerefin hem isimlerinde hem de sıfatlarında ve fiillerinde söz konusu olduğu, her türlü âfetten, kusur ve eksiklikten münezzeh olan zat demektir. Hüküm, yalnız O’nun olduğuna ve O, sizin ebedi kalışınıza dair hüküm verdiğine göre artık O’nun hükmü ne başkası ile değiştirilir, ne de O’nda bir değişiklik yapılır.

Mü'min 40:11

10- Kâfirlere şöyle seslenilir:“Allah’ın (size olan) öfkesi sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” 11- Derler ki:“Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” 12- Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit siz inkâr ediyordunuz. O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz. Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir. 10. Yüce Allah, kâfirlerin karşı karşıya kalacağı rezillik ve rüsvaylığı, dünyaya geri dönmeyi ve ateşten çıkmayı isteyeceklerini, buna karşılık bu işin kendileri için imkânsız olduğu belirtilerek azarlanacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere” buyruğunun lafzının mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak kullanılması, Allah’ı yahut kitaplarını yahut peygamberlerini yahut da âhiret gününü inkâr etmek şeklindeki bütün küfür türlerini kapsaması içindir. Onlar, cehenneme girdiklerinde işledikleri günah ve veballer dolayısı ile bu azabı hak ettiklerini itiraf edecekler ve bundan dolayı da kendi kendilerinden nefret edecekler, kendilerine alabildiğine öfkelenip kızacaklar. İşte o vakit onlara şöylece seslenilecektir: “Allah’ın” size olan “öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” Yani peygamberler ve onlara uyanlar, sizleri imana davet edip de size karşı hakkı apaçık gösteren delilleri ortaya koyduklarında siz inkâr ettiniz. Allah’ın sizi yaratma sebebi olan imana yanaşmadınız. O’nun geniş ve engin rahmetinin dışına çıktınız. Bu yüzden O da size gazap etti, sizden nefret etti. İşte bu, “sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür.” Size olan bu öfke ve gazap, üzerinizde süreklidir. O, pek kerim olanın size olan gazabı, artık sizi bulmuş ve siz de nihâyet bu hale varmış bulunuyorsunuz. Bugün mü’minler, Allah’ın rızasına ve mükâfatlarına nail olmuşken, sizler Allah’ın gazabına ve cezasına maruz kaldınız. 11. Bu sözler üzerine dünyaya geri dönüşü temenni eder ve “derler ki: Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün” denildiğine göre iki ölümle, ilk ölümü ve iki nefha (Sûr’a üfürüş) arasındaki hali yahut da var edilmeden önceki mutlak yokluk hali ile var olduktan sonraki ölümü kastetmektedirler. “İki kere de dirilttin” buyruğundan kasıt da dünya hayatındaki yaşam ile âhiret hayatıdır. “İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” Yani onlar pişmanlıklarını dile getirerek böyle diyecekler. Ancak bunun hiçbir faydası olmayacaktır. 12. Kurtuluşun sebeplerini yerine getirmedikleri için azarlanacaklar ve kendilerine şöyle denilecektir:“Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit” yani O’nun tevhidine, amelin yalnızca O’na halis kılınmasına çağrıldığında ve O’na ortak koşmak yasaklandığında siz bunu “inkâr ediyordunuz.” Bundan dolayı kalpleriniz nefret doluyor ve alabildiğine buğzediyordunuz. “O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz.” Yani sizin bu yere gelip yerleşmenizi, bu dinlenme(!) ve konaklama(!) yerine girmenize sebep olan şey, sizin imanı inkâr, küfre de iman etmenizdir. Sizler dünyada da âhirette de kötülük ve fesat olan şeylere razı oluyordunuz, dünya ve âhirette hayır ve salâh olan şeylerden tiksiniyordunuz. Bedbaht oluşun, zilletin, ilâhî gazaba maruz kalmanın sebeplerini tercih ediyor, kurtuluşun yollarını izlemiyor, zafere ulaşmanın sebeplerine iltifat etmiyordunuz:“Hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler, fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler.”(el-A’raf, 7/147)“Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir.” el-Aliy (çok yüce); bütün yönleri ve mutlak anlamı ile yücelik sahibi demektir ki bu, hem zatî yüceliği (kainatın üstünde oluşunu), hem makam yüceliğini hem de kahr-u galebe yüceliğini kapsar. O’nun adaletinin kemâl derecesinde olması, her bir şeyi yerli yerine koyması ve takvâ sahipleri ile günahkârları birbirine eşit tutmaması da makamının yüceliğindendir. el-Kebîr; pek büyük olan anlamındadır. Büyüklüğün, azametin, şan ve şerefin hem isimlerinde hem de sıfatlarında ve fiillerinde söz konusu olduğu, her türlü âfetten, kusur ve eksiklikten münezzeh olan zat demektir. Hüküm, yalnız O’nun olduğuna ve O, sizin ebedi kalışınıza dair hüküm verdiğine göre artık O’nun hükmü ne başkası ile değiştirilir, ne de O’nda bir değişiklik yapılır.

Mü'min 40:12

10- Kâfirlere şöyle seslenilir:“Allah’ın (size olan) öfkesi sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” 11- Derler ki:“Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” 12- Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit siz inkâr ediyordunuz. O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz. Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir. 10. Yüce Allah, kâfirlerin karşı karşıya kalacağı rezillik ve rüsvaylığı, dünyaya geri dönmeyi ve ateşten çıkmayı isteyeceklerini, buna karşılık bu işin kendileri için imkânsız olduğu belirtilerek azarlanacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere” buyruğunun lafzının mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak kullanılması, Allah’ı yahut kitaplarını yahut peygamberlerini yahut da âhiret gününü inkâr etmek şeklindeki bütün küfür türlerini kapsaması içindir. Onlar, cehenneme girdiklerinde işledikleri günah ve veballer dolayısı ile bu azabı hak ettiklerini itiraf edecekler ve bundan dolayı da kendi kendilerinden nefret edecekler, kendilerine alabildiğine öfkelenip kızacaklar. İşte o vakit onlara şöylece seslenilecektir: “Allah’ın” size olan “öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” Yani peygamberler ve onlara uyanlar, sizleri imana davet edip de size karşı hakkı apaçık gösteren delilleri ortaya koyduklarında siz inkâr ettiniz. Allah’ın sizi yaratma sebebi olan imana yanaşmadınız. O’nun geniş ve engin rahmetinin dışına çıktınız. Bu yüzden O da size gazap etti, sizden nefret etti. İşte bu, “sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür.” Size olan bu öfke ve gazap, üzerinizde süreklidir. O, pek kerim olanın size olan gazabı, artık sizi bulmuş ve siz de nihâyet bu hale varmış bulunuyorsunuz. Bugün mü’minler, Allah’ın rızasına ve mükâfatlarına nail olmuşken, sizler Allah’ın gazabına ve cezasına maruz kaldınız. 11. Bu sözler üzerine dünyaya geri dönüşü temenni eder ve “derler ki: Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün” denildiğine göre iki ölümle, ilk ölümü ve iki nefha (Sûr’a üfürüş) arasındaki hali yahut da var edilmeden önceki mutlak yokluk hali ile var olduktan sonraki ölümü kastetmektedirler. “İki kere de dirilttin” buyruğundan kasıt da dünya hayatındaki yaşam ile âhiret hayatıdır. “İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” Yani onlar pişmanlıklarını dile getirerek böyle diyecekler. Ancak bunun hiçbir faydası olmayacaktır. 12. Kurtuluşun sebeplerini yerine getirmedikleri için azarlanacaklar ve kendilerine şöyle denilecektir:“Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit” yani O’nun tevhidine, amelin yalnızca O’na halis kılınmasına çağrıldığında ve O’na ortak koşmak yasaklandığında siz bunu “inkâr ediyordunuz.” Bundan dolayı kalpleriniz nefret doluyor ve alabildiğine buğzediyordunuz. “O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz.” Yani sizin bu yere gelip yerleşmenizi, bu dinlenme(!) ve konaklama(!) yerine girmenize sebep olan şey, sizin imanı inkâr, küfre de iman etmenizdir. Sizler dünyada da âhirette de kötülük ve fesat olan şeylere razı oluyordunuz, dünya ve âhirette hayır ve salâh olan şeylerden tiksiniyordunuz. Bedbaht oluşun, zilletin, ilâhî gazaba maruz kalmanın sebeplerini tercih ediyor, kurtuluşun yollarını izlemiyor, zafere ulaşmanın sebeplerine iltifat etmiyordunuz:“Hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler, fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler.”(el-A’raf, 7/147)“Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir.” el-Aliy (çok yüce); bütün yönleri ve mutlak anlamı ile yücelik sahibi demektir ki bu, hem zatî yüceliği (kainatın üstünde oluşunu), hem makam yüceliğini hem de kahr-u galebe yüceliğini kapsar. O’nun adaletinin kemâl derecesinde olması, her bir şeyi yerli yerine koyması ve takvâ sahipleri ile günahkârları birbirine eşit tutmaması da makamının yüceliğindendir. el-Kebîr; pek büyük olan anlamındadır. Büyüklüğün, azametin, şan ve şerefin hem isimlerinde hem de sıfatlarında ve fiillerinde söz konusu olduğu, her türlü âfetten, kusur ve eksiklikten münezzeh olan zat demektir. Hüküm, yalnız O’nun olduğuna ve O, sizin ebedi kalışınıza dair hüküm verdiğine göre artık O’nun hükmü ne başkası ile değiştirilir, ne de O’nda bir değişiklik yapılır.

Mü'min 40:13

13- Ayetlerini size gösteren ve gökten size rızık indiren O’dur. Ama ancak (O’na) yönelenler düşünüp öğüt alır. 14- Öyle ise kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na dua/ibadet edin. 15- O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır, Arş’ın sahibidir. Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir. 16- O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah:)“Bugün hükümranlık kimindir?”(diye sorar ve yine kendisi cevap verir:)“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 17- Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. 13. Yüce Allah, hakkı batıldan ayırt etmek sureti ile kulları üzerindeki pek büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bunu kullarına gösterdiği gerek nefsi ve âfâkî (hem iç hem de dış dünyalarındaki) âyetleri ile gerekse de Kur’ânî âyetleri ile gerçekleştirmektedir. Bu âyetler, arzulanan her türlü maksada delalet ettiği gibi hidâyeti sapıklıktan da açıkça ayırt etmektedir. Öyle ki bunlar üzerinde düşünüp tefekkür eden herhangi bir kimsenin içinde hakikatleri bilme hususunda en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Bu, Yüce Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Çünkü bunun sonucunda hak ile ilgili herhangi bir şüphe ortada kalmamakta, doğru ile eğri birbirine karışmamaktadır. Aksien Yüce Allah, buna dair delilleri türlü türlü açıklamakta, âyetleri izah etmiş bulunmaktadır. Tâ ki helâk olan apaçık bir delil üzere helak olsun, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayat sürsün. Açıklanan meseleler ne kadar büyük ve değerli olursa, onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Mesela tevhidi ele alalım; tevhid meselesi en büyük ve en önemli meselelerden biridir. Hatta en büyük meseledir. Bundan dolayı buna dair aklî ve naklî deliller de pek çok ve çeşitlidir. Yüce Allah buna dair çokça misaller vermiş ve pek çok istidlâllerde bulunmuştur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki ayette tevhidi söz konusu etmiş ve tevhide dair birtakım delillere dikkat çekerek “dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin” buyurmuştur. Yüce Allah, kullarına âyetlerini gösterdiğini söz konusu ettikten sonra da pek büyük bir âyete (işaret ve delile) dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Gökten size rızık indiren O’dur.” Yani O, size kendisi vasıtası ile rızık elde edebildiğiniz, hem sizlerin hem de sahip olduğunuz hayvanların kendisi vasıtasıyla yaşama imkânı bulduğu yağmuru indirir. Bu da bütün nimetlerin O’nun tarafından verildiğine delildir. Din nimetleri O’ndandır ki bunlar, dini meseleler, onlara dair deliller ve onlaırn gereğince amel etme nimetleridir. Bütün dünyevi nimetler de O’ndandır. Kendisi ile kulların da toprağın da hayat bulduğu yağmur sayesinde çıkan nimetler gibi. İşte bu, kesin olarak şunu göstermektedir: Nimet veren yalnızca O olduğu gibi, dinin sadece kendisine halis kılınması gereken yegane mabûd da O’dur. “Ama” bu âyetler kendisine hatırlatıldığı vakit “ancak” Yüce Allah’a “yönelenler düşünüp öğüt alır.” Allah’a, O’nu sevmeye, O’na saygı ile boyun eğmeye, itaate, O’na yalvarıp yakarmaya yönelenler düşünür ve öğüt alır. İşte ilâhî âyetlerden gereği gibi yararlananlar bu kimselerdir. İlahî rahmet böyleleri için söz konusu olur ve bu âyetlerle bunların basiretleri artar. 14. İlâhî âyetler, düşünüp öğüt alma sonucunu verdiğine, düşünüp öğüt almak da Yüce Allah’a ihlâsı gerektirdiğine göre burada sebep bildiren bir ifade kullanılarak şu şekilde emir verildiğini görüyoruz:“Öyle ise... dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet anlamındaki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunmak anlamındaki duayı kapsamaktadır. Dini Allah'a halis kılmak ise gerek farz, gerek müstehap, gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili bütün ibadetlerde, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kasdetmektir. Yani sizler, din gereği yapıp ettiklerinizi ve kendisiyle Allah'a yakınlaşmaya çalıştığınız her ameli yalnızca Allah için, sadece O’nun rızası için yapın. “Kâfirler” bundan “hoşlanmasa da” aldırmayın; bu, sizi dininizden saptırmasın. Allah yolunda herhangi bir kınayanın kınamasından çekinmeyin. Kâfirler dinin, yalnızca O’na halis kılınmasından son derece rahatsız olurlar ve bundan hiç hoşlanmazlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Daha sonra Allah, ibadetin yalnızca kendisine halis kılınmasını gerektirecek şekilde celal ve kemalinden söz ederek şöyle buyurmaktadır: 15. “O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır. Arşın sahibidir.” O, yüceler yücesidir. Yalnız kendisine ait olan Arşa istiva etmiştir. Dereceleri alabildiğine yüksektir. Bu yükseklik ile mahlukatından ayrıdır, şanı şerefi oldukça yüksek, vasıfları üstün, zatı pek yücedir. Öyle ki O’na ancak temiz, arınmış ve pak olan amel ile yaklaşılabilir. Bu amel ise sahiplerinin derecelerini yükselten, kendilerini Allah’a yakınlaştıran ve diğer yaratıklarının üstüne çıkartan ihlâstır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan risalet ve vahiy nimetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir.” Vahyin, ruhlar ve kalpler için konumu, tıpkı ruhun bedenler için konumu gibidir. Nasıl ki ruhsuz bir bedenin hayat bulması, yaşaması mümkün değilse, ruh ve kalbin de vahiy ruhu olmaksızın düzen bulması ve kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Bu yüzden Allah, kullarının fayda ve maslahatlarının kaynağı olan ruhu/vahyi dilediği kimseye gönderir ki bunlar da peygamberlerdir. Yüce Allah, onları üstün kılmış ve vahyi ile kullarına davet için onları seçmiştir. Peygamberlerin gönderilmesinin faydası, kulların dinlerinde, dünyalarında ve âhiretlerinde mutluluklarını gerçekleştirmek, yine din, dünya ve âhiretlerinde bedbahtlığı onlardan uzaklaştırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kendisine vahiy verilen kişinin “kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için” yani kulları onunla uyarmak ve o günde gerçekleşecek hallerden kurtarıcı sebeplere sarılarak o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya teşvik etmek üzere göndermiştir. Bu güne “kavuşma günü” adının verilmesinin sebebi, o günde yaratanın yaratılmışlar ile, yaratılmışların birbirleri ile, amelde bulunanların da amelleri ve amellerinin karşılığı ile kavuşması, bir araya gelmesi sebebiyledir. 16. “O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar.” Yerin üzerinde aşikar olacaklar, hiçbir yokuşu ve inişi bulunmayan düz bir alanda bir araya toplanmış olacaklardır. Seslenen kişi sesini hepsine duyuracak ve bakan göz hepsini görebilecektir. “Onlardan hiçbir şey” ne kendileri, ne amelleri ne de bu amellerine verilecek herhangi bir karşılık “Allah’a gizli kalmaz.”“Bugün hükümranlık kimindir?” Yani öncekileri, sonrakileri, göklerde ve yerde bulunanları bir araya getirip toplayan, mülkünde hiçbir kimsenin ortaklığının bulunmadığı, her türlü ilişki ve bağlantının koparıldığı, geriye salih ya da kötü amellerden başka hiçbir şeyin kalmadığı o büyük günün mutlak mâliki, hükümranı kimdir? O gün hükümranlık “tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Yani O, zatında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz, bunların hiçbirisinde hiçbir şekilde ortağı bulunmayandır. Kahhardır; bütün mahlukatı emrine boyun eğdirmiştir. Bütün mahlukat, O’na itaat etmiş, zillet ve saygı ile O’na boyun eğmiştir. Özellikle yüzlerin Hayy ve Kayyûm’un önünde zilletle eğileceği o günde bu böyledir. O gün hiç kimse, O’nun izni olmaksızın konuşmayacaktır. 17. “Bugün herkese” az ya da çok, hayır ya da şer dünyada “kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur” kötülüklerini artırmak yahut iyiliklerini azaltmak sureti ile kimseye zulmedilmez. “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” O halde o günü uzak görmeyin. Çünkü kesinlikle gelecek olan bir şey, pek yakın demektir. Aynı şekilde o Kıyamet gününde Yüce Allah, kullarının hesabını da çok çabuk görecektir. Çünkü O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, kudreti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:14

13- Ayetlerini size gösteren ve gökten size rızık indiren O’dur. Ama ancak (O’na) yönelenler düşünüp öğüt alır. 14- Öyle ise kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na dua/ibadet edin. 15- O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır, Arş’ın sahibidir. Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir. 16- O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah:)“Bugün hükümranlık kimindir?”(diye sorar ve yine kendisi cevap verir:)“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 17- Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. 13. Yüce Allah, hakkı batıldan ayırt etmek sureti ile kulları üzerindeki pek büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bunu kullarına gösterdiği gerek nefsi ve âfâkî (hem iç hem de dış dünyalarındaki) âyetleri ile gerekse de Kur’ânî âyetleri ile gerçekleştirmektedir. Bu âyetler, arzulanan her türlü maksada delalet ettiği gibi hidâyeti sapıklıktan da açıkça ayırt etmektedir. Öyle ki bunlar üzerinde düşünüp tefekkür eden herhangi bir kimsenin içinde hakikatleri bilme hususunda en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Bu, Yüce Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Çünkü bunun sonucunda hak ile ilgili herhangi bir şüphe ortada kalmamakta, doğru ile eğri birbirine karışmamaktadır. Aksien Yüce Allah, buna dair delilleri türlü türlü açıklamakta, âyetleri izah etmiş bulunmaktadır. Tâ ki helâk olan apaçık bir delil üzere helak olsun, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayat sürsün. Açıklanan meseleler ne kadar büyük ve değerli olursa, onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Mesela tevhidi ele alalım; tevhid meselesi en büyük ve en önemli meselelerden biridir. Hatta en büyük meseledir. Bundan dolayı buna dair aklî ve naklî deliller de pek çok ve çeşitlidir. Yüce Allah buna dair çokça misaller vermiş ve pek çok istidlâllerde bulunmuştur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki ayette tevhidi söz konusu etmiş ve tevhide dair birtakım delillere dikkat çekerek “dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin” buyurmuştur. Yüce Allah, kullarına âyetlerini gösterdiğini söz konusu ettikten sonra da pek büyük bir âyete (işaret ve delile) dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Gökten size rızık indiren O’dur.” Yani O, size kendisi vasıtası ile rızık elde edebildiğiniz, hem sizlerin hem de sahip olduğunuz hayvanların kendisi vasıtasıyla yaşama imkânı bulduğu yağmuru indirir. Bu da bütün nimetlerin O’nun tarafından verildiğine delildir. Din nimetleri O’ndandır ki bunlar, dini meseleler, onlara dair deliller ve onlaırn gereğince amel etme nimetleridir. Bütün dünyevi nimetler de O’ndandır. Kendisi ile kulların da toprağın da hayat bulduğu yağmur sayesinde çıkan nimetler gibi. İşte bu, kesin olarak şunu göstermektedir: Nimet veren yalnızca O olduğu gibi, dinin sadece kendisine halis kılınması gereken yegane mabûd da O’dur. “Ama” bu âyetler kendisine hatırlatıldığı vakit “ancak” Yüce Allah’a “yönelenler düşünüp öğüt alır.” Allah’a, O’nu sevmeye, O’na saygı ile boyun eğmeye, itaate, O’na yalvarıp yakarmaya yönelenler düşünür ve öğüt alır. İşte ilâhî âyetlerden gereği gibi yararlananlar bu kimselerdir. İlahî rahmet böyleleri için söz konusu olur ve bu âyetlerle bunların basiretleri artar. 14. İlâhî âyetler, düşünüp öğüt alma sonucunu verdiğine, düşünüp öğüt almak da Yüce Allah’a ihlâsı gerektirdiğine göre burada sebep bildiren bir ifade kullanılarak şu şekilde emir verildiğini görüyoruz:“Öyle ise... dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet anlamındaki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunmak anlamındaki duayı kapsamaktadır. Dini Allah'a halis kılmak ise gerek farz, gerek müstehap, gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili bütün ibadetlerde, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kasdetmektir. Yani sizler, din gereği yapıp ettiklerinizi ve kendisiyle Allah'a yakınlaşmaya çalıştığınız her ameli yalnızca Allah için, sadece O’nun rızası için yapın. “Kâfirler” bundan “hoşlanmasa da” aldırmayın; bu, sizi dininizden saptırmasın. Allah yolunda herhangi bir kınayanın kınamasından çekinmeyin. Kâfirler dinin, yalnızca O’na halis kılınmasından son derece rahatsız olurlar ve bundan hiç hoşlanmazlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Daha sonra Allah, ibadetin yalnızca kendisine halis kılınmasını gerektirecek şekilde celal ve kemalinden söz ederek şöyle buyurmaktadır: 15. “O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır. Arşın sahibidir.” O, yüceler yücesidir. Yalnız kendisine ait olan Arşa istiva etmiştir. Dereceleri alabildiğine yüksektir. Bu yükseklik ile mahlukatından ayrıdır, şanı şerefi oldukça yüksek, vasıfları üstün, zatı pek yücedir. Öyle ki O’na ancak temiz, arınmış ve pak olan amel ile yaklaşılabilir. Bu amel ise sahiplerinin derecelerini yükselten, kendilerini Allah’a yakınlaştıran ve diğer yaratıklarının üstüne çıkartan ihlâstır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan risalet ve vahiy nimetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir.” Vahyin, ruhlar ve kalpler için konumu, tıpkı ruhun bedenler için konumu gibidir. Nasıl ki ruhsuz bir bedenin hayat bulması, yaşaması mümkün değilse, ruh ve kalbin de vahiy ruhu olmaksızın düzen bulması ve kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Bu yüzden Allah, kullarının fayda ve maslahatlarının kaynağı olan ruhu/vahyi dilediği kimseye gönderir ki bunlar da peygamberlerdir. Yüce Allah, onları üstün kılmış ve vahyi ile kullarına davet için onları seçmiştir. Peygamberlerin gönderilmesinin faydası, kulların dinlerinde, dünyalarında ve âhiretlerinde mutluluklarını gerçekleştirmek, yine din, dünya ve âhiretlerinde bedbahtlığı onlardan uzaklaştırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kendisine vahiy verilen kişinin “kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için” yani kulları onunla uyarmak ve o günde gerçekleşecek hallerden kurtarıcı sebeplere sarılarak o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya teşvik etmek üzere göndermiştir. Bu güne “kavuşma günü” adının verilmesinin sebebi, o günde yaratanın yaratılmışlar ile, yaratılmışların birbirleri ile, amelde bulunanların da amelleri ve amellerinin karşılığı ile kavuşması, bir araya gelmesi sebebiyledir. 16. “O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar.” Yerin üzerinde aşikar olacaklar, hiçbir yokuşu ve inişi bulunmayan düz bir alanda bir araya toplanmış olacaklardır. Seslenen kişi sesini hepsine duyuracak ve bakan göz hepsini görebilecektir. “Onlardan hiçbir şey” ne kendileri, ne amelleri ne de bu amellerine verilecek herhangi bir karşılık “Allah’a gizli kalmaz.”“Bugün hükümranlık kimindir?” Yani öncekileri, sonrakileri, göklerde ve yerde bulunanları bir araya getirip toplayan, mülkünde hiçbir kimsenin ortaklığının bulunmadığı, her türlü ilişki ve bağlantının koparıldığı, geriye salih ya da kötü amellerden başka hiçbir şeyin kalmadığı o büyük günün mutlak mâliki, hükümranı kimdir? O gün hükümranlık “tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Yani O, zatında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz, bunların hiçbirisinde hiçbir şekilde ortağı bulunmayandır. Kahhardır; bütün mahlukatı emrine boyun eğdirmiştir. Bütün mahlukat, O’na itaat etmiş, zillet ve saygı ile O’na boyun eğmiştir. Özellikle yüzlerin Hayy ve Kayyûm’un önünde zilletle eğileceği o günde bu böyledir. O gün hiç kimse, O’nun izni olmaksızın konuşmayacaktır. 17. “Bugün herkese” az ya da çok, hayır ya da şer dünyada “kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur” kötülüklerini artırmak yahut iyiliklerini azaltmak sureti ile kimseye zulmedilmez. “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” O halde o günü uzak görmeyin. Çünkü kesinlikle gelecek olan bir şey, pek yakın demektir. Aynı şekilde o Kıyamet gününde Yüce Allah, kullarının hesabını da çok çabuk görecektir. Çünkü O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, kudreti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:15

13- Ayetlerini size gösteren ve gökten size rızık indiren O’dur. Ama ancak (O’na) yönelenler düşünüp öğüt alır. 14- Öyle ise kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na dua/ibadet edin. 15- O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır, Arş’ın sahibidir. Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir. 16- O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah:)“Bugün hükümranlık kimindir?”(diye sorar ve yine kendisi cevap verir:)“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 17- Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. 13. Yüce Allah, hakkı batıldan ayırt etmek sureti ile kulları üzerindeki pek büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bunu kullarına gösterdiği gerek nefsi ve âfâkî (hem iç hem de dış dünyalarındaki) âyetleri ile gerekse de Kur’ânî âyetleri ile gerçekleştirmektedir. Bu âyetler, arzulanan her türlü maksada delalet ettiği gibi hidâyeti sapıklıktan da açıkça ayırt etmektedir. Öyle ki bunlar üzerinde düşünüp tefekkür eden herhangi bir kimsenin içinde hakikatleri bilme hususunda en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Bu, Yüce Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Çünkü bunun sonucunda hak ile ilgili herhangi bir şüphe ortada kalmamakta, doğru ile eğri birbirine karışmamaktadır. Aksien Yüce Allah, buna dair delilleri türlü türlü açıklamakta, âyetleri izah etmiş bulunmaktadır. Tâ ki helâk olan apaçık bir delil üzere helak olsun, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayat sürsün. Açıklanan meseleler ne kadar büyük ve değerli olursa, onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Mesela tevhidi ele alalım; tevhid meselesi en büyük ve en önemli meselelerden biridir. Hatta en büyük meseledir. Bundan dolayı buna dair aklî ve naklî deliller de pek çok ve çeşitlidir. Yüce Allah buna dair çokça misaller vermiş ve pek çok istidlâllerde bulunmuştur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki ayette tevhidi söz konusu etmiş ve tevhide dair birtakım delillere dikkat çekerek “dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin” buyurmuştur. Yüce Allah, kullarına âyetlerini gösterdiğini söz konusu ettikten sonra da pek büyük bir âyete (işaret ve delile) dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Gökten size rızık indiren O’dur.” Yani O, size kendisi vasıtası ile rızık elde edebildiğiniz, hem sizlerin hem de sahip olduğunuz hayvanların kendisi vasıtasıyla yaşama imkânı bulduğu yağmuru indirir. Bu da bütün nimetlerin O’nun tarafından verildiğine delildir. Din nimetleri O’ndandır ki bunlar, dini meseleler, onlara dair deliller ve onlaırn gereğince amel etme nimetleridir. Bütün dünyevi nimetler de O’ndandır. Kendisi ile kulların da toprağın da hayat bulduğu yağmur sayesinde çıkan nimetler gibi. İşte bu, kesin olarak şunu göstermektedir: Nimet veren yalnızca O olduğu gibi, dinin sadece kendisine halis kılınması gereken yegane mabûd da O’dur. “Ama” bu âyetler kendisine hatırlatıldığı vakit “ancak” Yüce Allah’a “yönelenler düşünüp öğüt alır.” Allah’a, O’nu sevmeye, O’na saygı ile boyun eğmeye, itaate, O’na yalvarıp yakarmaya yönelenler düşünür ve öğüt alır. İşte ilâhî âyetlerden gereği gibi yararlananlar bu kimselerdir. İlahî rahmet böyleleri için söz konusu olur ve bu âyetlerle bunların basiretleri artar. 14. İlâhî âyetler, düşünüp öğüt alma sonucunu verdiğine, düşünüp öğüt almak da Yüce Allah’a ihlâsı gerektirdiğine göre burada sebep bildiren bir ifade kullanılarak şu şekilde emir verildiğini görüyoruz:“Öyle ise... dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet anlamındaki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunmak anlamındaki duayı kapsamaktadır. Dini Allah'a halis kılmak ise gerek farz, gerek müstehap, gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili bütün ibadetlerde, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kasdetmektir. Yani sizler, din gereği yapıp ettiklerinizi ve kendisiyle Allah'a yakınlaşmaya çalıştığınız her ameli yalnızca Allah için, sadece O’nun rızası için yapın. “Kâfirler” bundan “hoşlanmasa da” aldırmayın; bu, sizi dininizden saptırmasın. Allah yolunda herhangi bir kınayanın kınamasından çekinmeyin. Kâfirler dinin, yalnızca O’na halis kılınmasından son derece rahatsız olurlar ve bundan hiç hoşlanmazlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Daha sonra Allah, ibadetin yalnızca kendisine halis kılınmasını gerektirecek şekilde celal ve kemalinden söz ederek şöyle buyurmaktadır: 15. “O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır. Arşın sahibidir.” O, yüceler yücesidir. Yalnız kendisine ait olan Arşa istiva etmiştir. Dereceleri alabildiğine yüksektir. Bu yükseklik ile mahlukatından ayrıdır, şanı şerefi oldukça yüksek, vasıfları üstün, zatı pek yücedir. Öyle ki O’na ancak temiz, arınmış ve pak olan amel ile yaklaşılabilir. Bu amel ise sahiplerinin derecelerini yükselten, kendilerini Allah’a yakınlaştıran ve diğer yaratıklarının üstüne çıkartan ihlâstır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan risalet ve vahiy nimetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir.” Vahyin, ruhlar ve kalpler için konumu, tıpkı ruhun bedenler için konumu gibidir. Nasıl ki ruhsuz bir bedenin hayat bulması, yaşaması mümkün değilse, ruh ve kalbin de vahiy ruhu olmaksızın düzen bulması ve kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Bu yüzden Allah, kullarının fayda ve maslahatlarının kaynağı olan ruhu/vahyi dilediği kimseye gönderir ki bunlar da peygamberlerdir. Yüce Allah, onları üstün kılmış ve vahyi ile kullarına davet için onları seçmiştir. Peygamberlerin gönderilmesinin faydası, kulların dinlerinde, dünyalarında ve âhiretlerinde mutluluklarını gerçekleştirmek, yine din, dünya ve âhiretlerinde bedbahtlığı onlardan uzaklaştırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kendisine vahiy verilen kişinin “kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için” yani kulları onunla uyarmak ve o günde gerçekleşecek hallerden kurtarıcı sebeplere sarılarak o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya teşvik etmek üzere göndermiştir. Bu güne “kavuşma günü” adının verilmesinin sebebi, o günde yaratanın yaratılmışlar ile, yaratılmışların birbirleri ile, amelde bulunanların da amelleri ve amellerinin karşılığı ile kavuşması, bir araya gelmesi sebebiyledir. 16. “O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar.” Yerin üzerinde aşikar olacaklar, hiçbir yokuşu ve inişi bulunmayan düz bir alanda bir araya toplanmış olacaklardır. Seslenen kişi sesini hepsine duyuracak ve bakan göz hepsini görebilecektir. “Onlardan hiçbir şey” ne kendileri, ne amelleri ne de bu amellerine verilecek herhangi bir karşılık “Allah’a gizli kalmaz.”“Bugün hükümranlık kimindir?” Yani öncekileri, sonrakileri, göklerde ve yerde bulunanları bir araya getirip toplayan, mülkünde hiçbir kimsenin ortaklığının bulunmadığı, her türlü ilişki ve bağlantının koparıldığı, geriye salih ya da kötü amellerden başka hiçbir şeyin kalmadığı o büyük günün mutlak mâliki, hükümranı kimdir? O gün hükümranlık “tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Yani O, zatında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz, bunların hiçbirisinde hiçbir şekilde ortağı bulunmayandır. Kahhardır; bütün mahlukatı emrine boyun eğdirmiştir. Bütün mahlukat, O’na itaat etmiş, zillet ve saygı ile O’na boyun eğmiştir. Özellikle yüzlerin Hayy ve Kayyûm’un önünde zilletle eğileceği o günde bu böyledir. O gün hiç kimse, O’nun izni olmaksızın konuşmayacaktır. 17. “Bugün herkese” az ya da çok, hayır ya da şer dünyada “kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur” kötülüklerini artırmak yahut iyiliklerini azaltmak sureti ile kimseye zulmedilmez. “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” O halde o günü uzak görmeyin. Çünkü kesinlikle gelecek olan bir şey, pek yakın demektir. Aynı şekilde o Kıyamet gününde Yüce Allah, kullarının hesabını da çok çabuk görecektir. Çünkü O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, kudreti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:16

13- Ayetlerini size gösteren ve gökten size rızık indiren O’dur. Ama ancak (O’na) yönelenler düşünüp öğüt alır. 14- Öyle ise kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na dua/ibadet edin. 15- O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır, Arş’ın sahibidir. Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir. 16- O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah:)“Bugün hükümranlık kimindir?”(diye sorar ve yine kendisi cevap verir:)“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 17- Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. 13. Yüce Allah, hakkı batıldan ayırt etmek sureti ile kulları üzerindeki pek büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bunu kullarına gösterdiği gerek nefsi ve âfâkî (hem iç hem de dış dünyalarındaki) âyetleri ile gerekse de Kur’ânî âyetleri ile gerçekleştirmektedir. Bu âyetler, arzulanan her türlü maksada delalet ettiği gibi hidâyeti sapıklıktan da açıkça ayırt etmektedir. Öyle ki bunlar üzerinde düşünüp tefekkür eden herhangi bir kimsenin içinde hakikatleri bilme hususunda en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Bu, Yüce Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Çünkü bunun sonucunda hak ile ilgili herhangi bir şüphe ortada kalmamakta, doğru ile eğri birbirine karışmamaktadır. Aksien Yüce Allah, buna dair delilleri türlü türlü açıklamakta, âyetleri izah etmiş bulunmaktadır. Tâ ki helâk olan apaçık bir delil üzere helak olsun, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayat sürsün. Açıklanan meseleler ne kadar büyük ve değerli olursa, onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Mesela tevhidi ele alalım; tevhid meselesi en büyük ve en önemli meselelerden biridir. Hatta en büyük meseledir. Bundan dolayı buna dair aklî ve naklî deliller de pek çok ve çeşitlidir. Yüce Allah buna dair çokça misaller vermiş ve pek çok istidlâllerde bulunmuştur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki ayette tevhidi söz konusu etmiş ve tevhide dair birtakım delillere dikkat çekerek “dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin” buyurmuştur. Yüce Allah, kullarına âyetlerini gösterdiğini söz konusu ettikten sonra da pek büyük bir âyete (işaret ve delile) dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Gökten size rızık indiren O’dur.” Yani O, size kendisi vasıtası ile rızık elde edebildiğiniz, hem sizlerin hem de sahip olduğunuz hayvanların kendisi vasıtasıyla yaşama imkânı bulduğu yağmuru indirir. Bu da bütün nimetlerin O’nun tarafından verildiğine delildir. Din nimetleri O’ndandır ki bunlar, dini meseleler, onlara dair deliller ve onlaırn gereğince amel etme nimetleridir. Bütün dünyevi nimetler de O’ndandır. Kendisi ile kulların da toprağın da hayat bulduğu yağmur sayesinde çıkan nimetler gibi. İşte bu, kesin olarak şunu göstermektedir: Nimet veren yalnızca O olduğu gibi, dinin sadece kendisine halis kılınması gereken yegane mabûd da O’dur. “Ama” bu âyetler kendisine hatırlatıldığı vakit “ancak” Yüce Allah’a “yönelenler düşünüp öğüt alır.” Allah’a, O’nu sevmeye, O’na saygı ile boyun eğmeye, itaate, O’na yalvarıp yakarmaya yönelenler düşünür ve öğüt alır. İşte ilâhî âyetlerden gereği gibi yararlananlar bu kimselerdir. İlahî rahmet böyleleri için söz konusu olur ve bu âyetlerle bunların basiretleri artar. 14. İlâhî âyetler, düşünüp öğüt alma sonucunu verdiğine, düşünüp öğüt almak da Yüce Allah’a ihlâsı gerektirdiğine göre burada sebep bildiren bir ifade kullanılarak şu şekilde emir verildiğini görüyoruz:“Öyle ise... dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet anlamındaki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunmak anlamındaki duayı kapsamaktadır. Dini Allah'a halis kılmak ise gerek farz, gerek müstehap, gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili bütün ibadetlerde, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kasdetmektir. Yani sizler, din gereği yapıp ettiklerinizi ve kendisiyle Allah'a yakınlaşmaya çalıştığınız her ameli yalnızca Allah için, sadece O’nun rızası için yapın. “Kâfirler” bundan “hoşlanmasa da” aldırmayın; bu, sizi dininizden saptırmasın. Allah yolunda herhangi bir kınayanın kınamasından çekinmeyin. Kâfirler dinin, yalnızca O’na halis kılınmasından son derece rahatsız olurlar ve bundan hiç hoşlanmazlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Daha sonra Allah, ibadetin yalnızca kendisine halis kılınmasını gerektirecek şekilde celal ve kemalinden söz ederek şöyle buyurmaktadır: 15. “O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır. Arşın sahibidir.” O, yüceler yücesidir. Yalnız kendisine ait olan Arşa istiva etmiştir. Dereceleri alabildiğine yüksektir. Bu yükseklik ile mahlukatından ayrıdır, şanı şerefi oldukça yüksek, vasıfları üstün, zatı pek yücedir. Öyle ki O’na ancak temiz, arınmış ve pak olan amel ile yaklaşılabilir. Bu amel ise sahiplerinin derecelerini yükselten, kendilerini Allah’a yakınlaştıran ve diğer yaratıklarının üstüne çıkartan ihlâstır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan risalet ve vahiy nimetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir.” Vahyin, ruhlar ve kalpler için konumu, tıpkı ruhun bedenler için konumu gibidir. Nasıl ki ruhsuz bir bedenin hayat bulması, yaşaması mümkün değilse, ruh ve kalbin de vahiy ruhu olmaksızın düzen bulması ve kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Bu yüzden Allah, kullarının fayda ve maslahatlarının kaynağı olan ruhu/vahyi dilediği kimseye gönderir ki bunlar da peygamberlerdir. Yüce Allah, onları üstün kılmış ve vahyi ile kullarına davet için onları seçmiştir. Peygamberlerin gönderilmesinin faydası, kulların dinlerinde, dünyalarında ve âhiretlerinde mutluluklarını gerçekleştirmek, yine din, dünya ve âhiretlerinde bedbahtlığı onlardan uzaklaştırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kendisine vahiy verilen kişinin “kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için” yani kulları onunla uyarmak ve o günde gerçekleşecek hallerden kurtarıcı sebeplere sarılarak o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya teşvik etmek üzere göndermiştir. Bu güne “kavuşma günü” adının verilmesinin sebebi, o günde yaratanın yaratılmışlar ile, yaratılmışların birbirleri ile, amelde bulunanların da amelleri ve amellerinin karşılığı ile kavuşması, bir araya gelmesi sebebiyledir. 16. “O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar.” Yerin üzerinde aşikar olacaklar, hiçbir yokuşu ve inişi bulunmayan düz bir alanda bir araya toplanmış olacaklardır. Seslenen kişi sesini hepsine duyuracak ve bakan göz hepsini görebilecektir. “Onlardan hiçbir şey” ne kendileri, ne amelleri ne de bu amellerine verilecek herhangi bir karşılık “Allah’a gizli kalmaz.”“Bugün hükümranlık kimindir?” Yani öncekileri, sonrakileri, göklerde ve yerde bulunanları bir araya getirip toplayan, mülkünde hiçbir kimsenin ortaklığının bulunmadığı, her türlü ilişki ve bağlantının koparıldığı, geriye salih ya da kötü amellerden başka hiçbir şeyin kalmadığı o büyük günün mutlak mâliki, hükümranı kimdir? O gün hükümranlık “tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Yani O, zatında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz, bunların hiçbirisinde hiçbir şekilde ortağı bulunmayandır. Kahhardır; bütün mahlukatı emrine boyun eğdirmiştir. Bütün mahlukat, O’na itaat etmiş, zillet ve saygı ile O’na boyun eğmiştir. Özellikle yüzlerin Hayy ve Kayyûm’un önünde zilletle eğileceği o günde bu böyledir. O gün hiç kimse, O’nun izni olmaksızın konuşmayacaktır. 17. “Bugün herkese” az ya da çok, hayır ya da şer dünyada “kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur” kötülüklerini artırmak yahut iyiliklerini azaltmak sureti ile kimseye zulmedilmez. “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” O halde o günü uzak görmeyin. Çünkü kesinlikle gelecek olan bir şey, pek yakın demektir. Aynı şekilde o Kıyamet gününde Yüce Allah, kullarının hesabını da çok çabuk görecektir. Çünkü O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, kudreti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:17

13- Ayetlerini size gösteren ve gökten size rızık indiren O’dur. Ama ancak (O’na) yönelenler düşünüp öğüt alır. 14- Öyle ise kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na dua/ibadet edin. 15- O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır, Arş’ın sahibidir. Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir. 16- O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah:)“Bugün hükümranlık kimindir?”(diye sorar ve yine kendisi cevap verir:)“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 17- Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. 13. Yüce Allah, hakkı batıldan ayırt etmek sureti ile kulları üzerindeki pek büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bunu kullarına gösterdiği gerek nefsi ve âfâkî (hem iç hem de dış dünyalarındaki) âyetleri ile gerekse de Kur’ânî âyetleri ile gerçekleştirmektedir. Bu âyetler, arzulanan her türlü maksada delalet ettiği gibi hidâyeti sapıklıktan da açıkça ayırt etmektedir. Öyle ki bunlar üzerinde düşünüp tefekkür eden herhangi bir kimsenin içinde hakikatleri bilme hususunda en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmaz. Bu, Yüce Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Çünkü bunun sonucunda hak ile ilgili herhangi bir şüphe ortada kalmamakta, doğru ile eğri birbirine karışmamaktadır. Aksien Yüce Allah, buna dair delilleri türlü türlü açıklamakta, âyetleri izah etmiş bulunmaktadır. Tâ ki helâk olan apaçık bir delil üzere helak olsun, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayat sürsün. Açıklanan meseleler ne kadar büyük ve değerli olursa, onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Mesela tevhidi ele alalım; tevhid meselesi en büyük ve en önemli meselelerden biridir. Hatta en büyük meseledir. Bundan dolayı buna dair aklî ve naklî deliller de pek çok ve çeşitlidir. Yüce Allah buna dair çokça misaller vermiş ve pek çok istidlâllerde bulunmuştur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki ayette tevhidi söz konusu etmiş ve tevhide dair birtakım delillere dikkat çekerek “dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin” buyurmuştur. Yüce Allah, kullarına âyetlerini gösterdiğini söz konusu ettikten sonra da pek büyük bir âyete (işaret ve delile) dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Gökten size rızık indiren O’dur.” Yani O, size kendisi vasıtası ile rızık elde edebildiğiniz, hem sizlerin hem de sahip olduğunuz hayvanların kendisi vasıtasıyla yaşama imkânı bulduğu yağmuru indirir. Bu da bütün nimetlerin O’nun tarafından verildiğine delildir. Din nimetleri O’ndandır ki bunlar, dini meseleler, onlara dair deliller ve onlaırn gereğince amel etme nimetleridir. Bütün dünyevi nimetler de O’ndandır. Kendisi ile kulların da toprağın da hayat bulduğu yağmur sayesinde çıkan nimetler gibi. İşte bu, kesin olarak şunu göstermektedir: Nimet veren yalnızca O olduğu gibi, dinin sadece kendisine halis kılınması gereken yegane mabûd da O’dur. “Ama” bu âyetler kendisine hatırlatıldığı vakit “ancak” Yüce Allah’a “yönelenler düşünüp öğüt alır.” Allah’a, O’nu sevmeye, O’na saygı ile boyun eğmeye, itaate, O’na yalvarıp yakarmaya yönelenler düşünür ve öğüt alır. İşte ilâhî âyetlerden gereği gibi yararlananlar bu kimselerdir. İlahî rahmet böyleleri için söz konusu olur ve bu âyetlerle bunların basiretleri artar. 14. İlâhî âyetler, düşünüp öğüt alma sonucunu verdiğine, düşünüp öğüt almak da Yüce Allah’a ihlâsı gerektirdiğine göre burada sebep bildiren bir ifade kullanılarak şu şekilde emir verildiğini görüyoruz:“Öyle ise... dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet anlamındaki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunmak anlamındaki duayı kapsamaktadır. Dini Allah'a halis kılmak ise gerek farz, gerek müstehap, gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili bütün ibadetlerde, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kasdetmektir. Yani sizler, din gereği yapıp ettiklerinizi ve kendisiyle Allah'a yakınlaşmaya çalıştığınız her ameli yalnızca Allah için, sadece O’nun rızası için yapın. “Kâfirler” bundan “hoşlanmasa da” aldırmayın; bu, sizi dininizden saptırmasın. Allah yolunda herhangi bir kınayanın kınamasından çekinmeyin. Kâfirler dinin, yalnızca O’na halis kılınmasından son derece rahatsız olurlar ve bundan hiç hoşlanmazlar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Daha sonra Allah, ibadetin yalnızca kendisine halis kılınmasını gerektirecek şekilde celal ve kemalinden söz ederek şöyle buyurmaktadır: 15. “O, dereceleri yükseltendir/yüksek olandır. Arşın sahibidir.” O, yüceler yücesidir. Yalnız kendisine ait olan Arşa istiva etmiştir. Dereceleri alabildiğine yüksektir. Bu yükseklik ile mahlukatından ayrıdır, şanı şerefi oldukça yüksek, vasıfları üstün, zatı pek yücedir. Öyle ki O’na ancak temiz, arınmış ve pak olan amel ile yaklaşılabilir. Bu amel ise sahiplerinin derecelerini yükselten, kendilerini Allah’a yakınlaştıran ve diğer yaratıklarının üstüne çıkartan ihlâstır. Daha sonra Yüce Allah, kullarına olan risalet ve vahiy nimetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruhu/vahyi O gönderir.” Vahyin, ruhlar ve kalpler için konumu, tıpkı ruhun bedenler için konumu gibidir. Nasıl ki ruhsuz bir bedenin hayat bulması, yaşaması mümkün değilse, ruh ve kalbin de vahiy ruhu olmaksızın düzen bulması ve kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Bu yüzden Allah, kullarının fayda ve maslahatlarının kaynağı olan ruhu/vahyi dilediği kimseye gönderir ki bunlar da peygamberlerdir. Yüce Allah, onları üstün kılmış ve vahyi ile kullarına davet için onları seçmiştir. Peygamberlerin gönderilmesinin faydası, kulların dinlerinde, dünyalarında ve âhiretlerinde mutluluklarını gerçekleştirmek, yine din, dünya ve âhiretlerinde bedbahtlığı onlardan uzaklaştırmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kendisine vahiy verilen kişinin “kavuşma/kıyamet gününe karşı (insanları) uyarması için” yani kulları onunla uyarmak ve o günde gerçekleşecek hallerden kurtarıcı sebeplere sarılarak o gün için gerekli hazırlıkları yapmaya teşvik etmek üzere göndermiştir. Bu güne “kavuşma günü” adının verilmesinin sebebi, o günde yaratanın yaratılmışlar ile, yaratılmışların birbirleri ile, amelde bulunanların da amelleri ve amellerinin karşılığı ile kavuşması, bir araya gelmesi sebebiyledir. 16. “O gün onlar (kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda) apaçık meydana çıkarlar.” Yerin üzerinde aşikar olacaklar, hiçbir yokuşu ve inişi bulunmayan düz bir alanda bir araya toplanmış olacaklardır. Seslenen kişi sesini hepsine duyuracak ve bakan göz hepsini görebilecektir. “Onlardan hiçbir şey” ne kendileri, ne amelleri ne de bu amellerine verilecek herhangi bir karşılık “Allah’a gizli kalmaz.”“Bugün hükümranlık kimindir?” Yani öncekileri, sonrakileri, göklerde ve yerde bulunanları bir araya getirip toplayan, mülkünde hiçbir kimsenin ortaklığının bulunmadığı, her türlü ilişki ve bağlantının koparıldığı, geriye salih ya da kötü amellerden başka hiçbir şeyin kalmadığı o büyük günün mutlak mâliki, hükümranı kimdir? O gün hükümranlık “tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” Yani O, zatında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde eşsiz, bunların hiçbirisinde hiçbir şekilde ortağı bulunmayandır. Kahhardır; bütün mahlukatı emrine boyun eğdirmiştir. Bütün mahlukat, O’na itaat etmiş, zillet ve saygı ile O’na boyun eğmiştir. Özellikle yüzlerin Hayy ve Kayyûm’un önünde zilletle eğileceği o günde bu böyledir. O gün hiç kimse, O’nun izni olmaksızın konuşmayacaktır. 17. “Bugün herkese” az ya da çok, hayır ya da şer dünyada “kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur” kötülüklerini artırmak yahut iyiliklerini azaltmak sureti ile kimseye zulmedilmez. “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” O halde o günü uzak görmeyin. Çünkü kesinlikle gelecek olan bir şey, pek yakın demektir. Aynı şekilde o Kıyamet gününde Yüce Allah, kullarının hesabını da çok çabuk görecektir. Çünkü O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, kudreti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:18

18- Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır. Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır. 19- O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir. 20- Allah hak ile hükmeder. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 18. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onları yaklaşan güne karşı uyar.” Yani onları dehşetli hallerine, sıkıntılarına, sarsıntılarına kavuşma vaktinin oldukça yaklaştığı o Kıyamet günü ile korkut. “Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır.” Yani kalpler ta gırtlaklara dayanmış olacak, içleri her türlü düşünceden boşalmış olacaktır. Kalpler dehşet ve sıkıntılardan gırtlaklara kadar ulaşırken gözler de yuvalarından dışarı fırlamış olacaktır. “Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiklerinden başkası konuşmayacak ve onlar da doğruyu söyleyeceklerdir.”(en-Nebe’, 78/38) Kalplerinin içindeki büyük dehşetlerden, korkunç, rahatsız ve tedirgin edici hallerden dolayı yutkunacaklardır. “Zalimlerin ne candan bir dostu” yakını, arkadaşı “ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır.” Çünkü şefaatçiler, şirk işleyerek nefsine zulmetmiş kimse için şefaat etmeyeceklerdir. Onların şefaat edeceklerini farz etsek dahi Yüce Allah, onların şefaatlerine razı olmayacak ve onu kabul etmeyecektir. 19. “O, gözlerin hain bakışını” kulun yanı başında oturandan, yakınında bulunandan gizlediği ve fark ettirmeden baktığı bakışı “ve kalplerin gizlediklerini” kulun başkasına açıklamadığı şeyleri “bilir.” Yüce Allah, bu kadar gizli ve saklı olanı bilir ki bunun dışında kalan açıktaki işleri bilmesi öncelikle söz konusudur. 20. “Allah hak ile hükmeder.” Çünkü O’nun sözü de haktır, şeriatındaki hükümleri de haktır. Amellere karşılık olarak vereceği cezaî hükmü de haktır. O, her şeyi ilmi ile kuşatmış, Levh-i Mahfuz’da yazmış ve tespit edip kayda geçirmiştir. O, zulümden, eksiklikten ve tüm kusurlardan münezzehtir. O, kaderî hükmü ile hükmedendir ki O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. Dünyada mü’min ve kâfir kulları arasında hüküm veren, onlar arasından dostlarına ve sevdiklerine yardım ve zafer ihsan etmekle ayırt edici hükmünü veren de O’dur. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” bu ifade, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her bir varlığı kapsar ki onlar, acizliklerinden, hayrı isteyecek iradeleri olmadığından ve esasen bunu yapmaya da güçleri yetmediğinden dolayı “hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah” değişik dillerle ifade edilen her türlü ihtiyacı ifadelendiren bütün sesleri “işitendir,” olmuşu, olanı ve olacağı “görendir.” Görüleni de görülmeyeni de kulların bildiklerini de bilmediklerini de görendir. Bu iki âyetin başında Yüce Allah: “Onları yaklaşan güne karşı uyar” buyurmakta, sonra da bu yaklaşan günü bu vasıfları ile nitelendirmektedir ki tüm bunlar, bu pek dehşetli güne hazırlanmayı gerektirmektedir. Çünkü bu açıklamalar, bu gündeki mükâfatları elde etmek için teşvik etmekte ve onun dehşetli hallerinden de sakındırmaktadır.

Mü'min 40:19

18- Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır. Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır. 19- O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir. 20- Allah hak ile hükmeder. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 18. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onları yaklaşan güne karşı uyar.” Yani onları dehşetli hallerine, sıkıntılarına, sarsıntılarına kavuşma vaktinin oldukça yaklaştığı o Kıyamet günü ile korkut. “Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır.” Yani kalpler ta gırtlaklara dayanmış olacak, içleri her türlü düşünceden boşalmış olacaktır. Kalpler dehşet ve sıkıntılardan gırtlaklara kadar ulaşırken gözler de yuvalarından dışarı fırlamış olacaktır. “Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiklerinden başkası konuşmayacak ve onlar da doğruyu söyleyeceklerdir.”(en-Nebe’, 78/38) Kalplerinin içindeki büyük dehşetlerden, korkunç, rahatsız ve tedirgin edici hallerden dolayı yutkunacaklardır. “Zalimlerin ne candan bir dostu” yakını, arkadaşı “ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır.” Çünkü şefaatçiler, şirk işleyerek nefsine zulmetmiş kimse için şefaat etmeyeceklerdir. Onların şefaat edeceklerini farz etsek dahi Yüce Allah, onların şefaatlerine razı olmayacak ve onu kabul etmeyecektir. 19. “O, gözlerin hain bakışını” kulun yanı başında oturandan, yakınında bulunandan gizlediği ve fark ettirmeden baktığı bakışı “ve kalplerin gizlediklerini” kulun başkasına açıklamadığı şeyleri “bilir.” Yüce Allah, bu kadar gizli ve saklı olanı bilir ki bunun dışında kalan açıktaki işleri bilmesi öncelikle söz konusudur. 20. “Allah hak ile hükmeder.” Çünkü O’nun sözü de haktır, şeriatındaki hükümleri de haktır. Amellere karşılık olarak vereceği cezaî hükmü de haktır. O, her şeyi ilmi ile kuşatmış, Levh-i Mahfuz’da yazmış ve tespit edip kayda geçirmiştir. O, zulümden, eksiklikten ve tüm kusurlardan münezzehtir. O, kaderî hükmü ile hükmedendir ki O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. Dünyada mü’min ve kâfir kulları arasında hüküm veren, onlar arasından dostlarına ve sevdiklerine yardım ve zafer ihsan etmekle ayırt edici hükmünü veren de O’dur. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” bu ifade, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her bir varlığı kapsar ki onlar, acizliklerinden, hayrı isteyecek iradeleri olmadığından ve esasen bunu yapmaya da güçleri yetmediğinden dolayı “hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah” değişik dillerle ifade edilen her türlü ihtiyacı ifadelendiren bütün sesleri “işitendir,” olmuşu, olanı ve olacağı “görendir.” Görüleni de görülmeyeni de kulların bildiklerini de bilmediklerini de görendir. Bu iki âyetin başında Yüce Allah: “Onları yaklaşan güne karşı uyar” buyurmakta, sonra da bu yaklaşan günü bu vasıfları ile nitelendirmektedir ki tüm bunlar, bu pek dehşetli güne hazırlanmayı gerektirmektedir. Çünkü bu açıklamalar, bu gündeki mükâfatları elde etmek için teşvik etmekte ve onun dehşetli hallerinden de sakındırmaktadır.

Mü'min 40:20

18- Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır. Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır. 19- O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir. 20- Allah hak ile hükmeder. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 18. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onları yaklaşan güne karşı uyar.” Yani onları dehşetli hallerine, sıkıntılarına, sarsıntılarına kavuşma vaktinin oldukça yaklaştığı o Kıyamet günü ile korkut. “Zira (o günün dehşetinden) yürekler ağza gelecek, gam ve kederle dolup yutkundukça yutkunacaklardır.” Yani kalpler ta gırtlaklara dayanmış olacak, içleri her türlü düşünceden boşalmış olacaktır. Kalpler dehşet ve sıkıntılardan gırtlaklara kadar ulaşırken gözler de yuvalarından dışarı fırlamış olacaktır. “Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiklerinden başkası konuşmayacak ve onlar da doğruyu söyleyeceklerdir.”(en-Nebe’, 78/38) Kalplerinin içindeki büyük dehşetlerden, korkunç, rahatsız ve tedirgin edici hallerden dolayı yutkunacaklardır. “Zalimlerin ne candan bir dostu” yakını, arkadaşı “ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçisi olacaktır.” Çünkü şefaatçiler, şirk işleyerek nefsine zulmetmiş kimse için şefaat etmeyeceklerdir. Onların şefaat edeceklerini farz etsek dahi Yüce Allah, onların şefaatlerine razı olmayacak ve onu kabul etmeyecektir. 19. “O, gözlerin hain bakışını” kulun yanı başında oturandan, yakınında bulunandan gizlediği ve fark ettirmeden baktığı bakışı “ve kalplerin gizlediklerini” kulun başkasına açıklamadığı şeyleri “bilir.” Yüce Allah, bu kadar gizli ve saklı olanı bilir ki bunun dışında kalan açıktaki işleri bilmesi öncelikle söz konusudur. 20. “Allah hak ile hükmeder.” Çünkü O’nun sözü de haktır, şeriatındaki hükümleri de haktır. Amellere karşılık olarak vereceği cezaî hükmü de haktır. O, her şeyi ilmi ile kuşatmış, Levh-i Mahfuz’da yazmış ve tespit edip kayda geçirmiştir. O, zulümden, eksiklikten ve tüm kusurlardan münezzehtir. O, kaderî hükmü ile hükmedendir ki O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. Dünyada mü’min ve kâfir kulları arasında hüküm veren, onlar arasından dostlarına ve sevdiklerine yardım ve zafer ihsan etmekle ayırt edici hükmünü veren de O’dur. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” bu ifade, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her bir varlığı kapsar ki onlar, acizliklerinden, hayrı isteyecek iradeleri olmadığından ve esasen bunu yapmaya da güçleri yetmediğinden dolayı “hiçbir şeye hükmedemez. Şüphesiz Allah” değişik dillerle ifade edilen her türlü ihtiyacı ifadelendiren bütün sesleri “işitendir,” olmuşu, olanı ve olacağı “görendir.” Görüleni de görülmeyeni de kulların bildiklerini de bilmediklerini de görendir. Bu iki âyetin başında Yüce Allah: “Onları yaklaşan güne karşı uyar” buyurmakta, sonra da bu yaklaşan günü bu vasıfları ile nitelendirmektedir ki tüm bunlar, bu pek dehşetli güne hazırlanmayı gerektirmektedir. Çünkü bu açıklamalar, bu gündeki mükâfatları elde etmek için teşvik etmekte ve onun dehşetli hallerinden de sakındırmaktadır.

Mü'min 40:21

21- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile bunlardan daha üstün idiler. Yine de Allah onları günahları sebebiyle (ansızın) yakaladı. Allah’a karşı onları koruyan kimse de olmadı. 22- Bunun sebebi, peygamberlerin onlara apaçık deliller getirmesine rağmen onların küfre sapmış olmalarıydı. Bunun üzerine Allah da onları (ansızın) yakaladı. Şüphesiz O, çok güçlüdür, cezası pek çetindir. 21. “Yeryüzünde” kalpleri ve bedenleri ile ibret alıp düşünmek, geride kalan eserler üzerinde tefekkür etmek sureti ile “gezip de kendilerinden öncekilerin” yalanlayan kimselerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?” Bunların âkıbetlerinin en kötü sonuç olan helâk, yıkım, rezil ve rüsvay olmaktan ibaret olduğunu göreceklerdir. Üstelik “onlar güç” sayı, araç-gereç ve beden iriliği itibariyle “ve yeryüzündeki” yapı, ekim-dikim gibi “eserleri itibari ile bunlardan daha üstün idiler.” Eserlerin güçlü oluşu, o eserleri meydana getirenlerin güçlerine ve bunlar ile kendilerini koruma altına almaya çalıştıklarına delildir. “Yine de Allah onları günahları” üzerinde ısrar edip onları sürdürmeleri “sebebiyle” cezalandırmak sureti ile “yakaladı. Allah’a karşı onları koruyan kimse de olmadı.” 22. Onların güçlerinin Allah’ın gücü karşısında kendilerine hiçbir faydası olmadı. Hatta ümmetler arasındaki en güçlü kavimlerden olan ve:“Bizden daha güçlü kim var?”(Fussilet, 41/15) diyen Âd kavmine bile gücünün bir faydası olmadı. Yüce Allah’ın onların üzerlerine gönderdiği rüzgar, güçlerini zayıflatmış ve onları darmadağın ederek yok etmişti. Daha sonra Yüce Allah, peygamberleri yalanlayanların hallerine bir örnek söz konusu etmektedir ki bu da Firavun ve onun askerleridir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Mü'min 40:22

21- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile bunlardan daha üstün idiler. Yine de Allah onları günahları sebebiyle (ansızın) yakaladı. Allah’a karşı onları koruyan kimse de olmadı. 22- Bunun sebebi, peygamberlerin onlara apaçık deliller getirmesine rağmen onların küfre sapmış olmalarıydı. Bunun üzerine Allah da onları (ansızın) yakaladı. Şüphesiz O, çok güçlüdür, cezası pek çetindir. 21. “Yeryüzünde” kalpleri ve bedenleri ile ibret alıp düşünmek, geride kalan eserler üzerinde tefekkür etmek sureti ile “gezip de kendilerinden öncekilerin” yalanlayan kimselerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?” Bunların âkıbetlerinin en kötü sonuç olan helâk, yıkım, rezil ve rüsvay olmaktan ibaret olduğunu göreceklerdir. Üstelik “onlar güç” sayı, araç-gereç ve beden iriliği itibariyle “ve yeryüzündeki” yapı, ekim-dikim gibi “eserleri itibari ile bunlardan daha üstün idiler.” Eserlerin güçlü oluşu, o eserleri meydana getirenlerin güçlerine ve bunlar ile kendilerini koruma altına almaya çalıştıklarına delildir. “Yine de Allah onları günahları” üzerinde ısrar edip onları sürdürmeleri “sebebiyle” cezalandırmak sureti ile “yakaladı. Allah’a karşı onları koruyan kimse de olmadı.” 22. Onların güçlerinin Allah’ın gücü karşısında kendilerine hiçbir faydası olmadı. Hatta ümmetler arasındaki en güçlü kavimlerden olan ve:“Bizden daha güçlü kim var?”(Fussilet, 41/15) diyen Âd kavmine bile gücünün bir faydası olmadı. Yüce Allah’ın onların üzerlerine gönderdiği rüzgar, güçlerini zayıflatmış ve onları darmadağın ederek yok etmişti. Daha sonra Yüce Allah, peygamberleri yalanlayanların hallerine bir örnek söz konusu etmektedir ki bu da Firavun ve onun askerleridir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Mü'min 40:23

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:24

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:25

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:26

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:27

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:28

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:29

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:30

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:31

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:32

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:33

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:34

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:35

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:36

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:37

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:38

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:39

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:40

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:41

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:42

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:43

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.