Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Mü'min 40:44 – Fussılet 41:54

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Mü'min 40:44
  2. Mü'min 40:45
  3. Mü'min 40:46
  4. Mü'min 40:47
  5. Mü'min 40:48
  6. Mü'min 40:49
  7. Mü'min 40:50
  8. Mü'min 40:51
  9. Mü'min 40:52
  10. Mü'min 40:53
  11. Mü'min 40:54
  12. Mü'min 40:55
  13. Mü'min 40:56
  14. Mü'min 40:57
  15. Mü'min 40:58
  16. Mü'min 40:59
  17. Mü'min 40:60
  18. Mü'min 40:61
  19. Mü'min 40:62
  20. Mü'min 40:63
  21. Mü'min 40:64
  22. Mü'min 40:65
  23. Mü'min 40:66
  24. Mü'min 40:67
  25. Mü'min 40:68
  26. Mü'min 40:69
  27. Mü'min 40:70
  28. Mü'min 40:71
  29. Mü'min 40:72
  30. Mü'min 40:73
  31. Mü'min 40:74
  32. Mü'min 40:75
  33. Mü'min 40:76
  34. Mü'min 40:77
  35. Mü'min 40:78
  36. Mü'min 40:79
  37. Mü'min 40:80
  38. Mü'min 40:81
  39. Mü'min 40:82
  40. Mü'min 40:83
  41. Mü'min 40:84
  42. Mü'min 40:85
  43. Fussılet 41:1
  44. Fussılet 41:2
  45. Fussılet 41:3
  46. Fussılet 41:4
  47. Fussılet 41:5
  48. Fussılet 41:6
  49. Fussılet 41:7
  50. Fussılet 41:8
  51. Fussılet 41:9
  52. Fussılet 41:10
  53. Fussılet 41:11
  54. Fussılet 41:12
  55. Fussılet 41:13
  56. Fussılet 41:14
  57. Fussılet 41:15
  58. Fussılet 41:16
  59. Fussılet 41:17
  60. Fussılet 41:18
  61. Fussılet 41:19
  62. Fussılet 41:20
  63. Fussılet 41:21
  64. Fussılet 41:22
  65. Fussılet 41:23
  66. Fussılet 41:24
  67. Fussılet 41:25
  68. Fussılet 41:26
  69. Fussılet 41:27
  70. Fussılet 41:28
  71. Fussılet 41:29
  72. Fussılet 41:30
  73. Fussılet 41:31
  74. Fussılet 41:32
  75. Fussılet 41:33
  76. Fussılet 41:34
  77. Fussılet 41:35
  78. Fussılet 41:36
  79. Fussılet 41:37
  80. Fussılet 41:38
  81. Fussılet 41:39
  82. Fussılet 41:40
  83. Fussılet 41:41
  84. Fussılet 41:42
  85. Fussılet 41:43
  86. Fussılet 41:44
  87. Fussılet 41:45
  88. Fussılet 41:46
  89. Fussılet 41:47
  90. Fussılet 41:48
  91. Fussılet 41:49
  92. Fussılet 41:50
  93. Fussılet 41:51
  94. Fussılet 41:52
  95. Fussılet 41:53
  96. Fussılet 41:54

Mü'min 40:44

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:45

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:46

23- Andolsun Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 24- Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a. Ama onlar:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. 25- O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar. 26- Firavun dedi ki:“Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın (bakalım onu kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” 27- Mûsâ:“Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım” dedi. 28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi:“Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer o, yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” 29- “Ey kavmim! Bugün ülkede üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz. Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” 30- İman eden o kişi dedi ki:“Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum; 31- “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” 32- “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden korkuyorum.” 33- “O gün arkanızı dönüp gidersiniz de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz. Zira Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” 34- “Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de: ‘Allah, ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez’ demiştiniz. İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 35- “Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” 36- Firavun dedi ki:“Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap! Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım; 37- “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü ve doğru yoldan alıkonuldu. Halbuki Firavun’un tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi. 38- İman eden kişi dedi ki:“Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” 39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” 40- “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek veya kadın kim de mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” 41- “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?” 42- “Siz, beni Allah’ı inkar etmeye ve (ibadete layık olduğuna dair) hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Aziz ve Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” 43- “Hiç kuşkusuz beni davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da âhirette de davete değer bir yanları yoktur. Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır ve şüphesiz haddi aşanlar da cehennemliktir.” 44- “Yakında benim size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” 45- Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu. Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı. 46- Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise:“Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek. 23. “Andolsun Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” onunla gönderdiklerimizin gerçek olduğuna, kendilerine gönderildiği kimselerin izledikleri şirk ve ona bağlı hususların da batıl olduğuna kat’i olarak delil teşkil eden pek büyük “âyetlerimizle ve apaçık bir delille” yılana dönüşen asa ve benzeri gibi Yüce Allah’ın kendileri ile Mûsâ’yı desteklediği ve davet ettiği hakka güç ve imkân verdiği diğer apaçık mucizeler gibi kalplere hakimiyet kuran ve kalpleri kendisine boyun eğdiren açık deliller ile bu inkarcıların benzeri kimselere “gönderdik.” 24. Bu şekilde onu, “Firavun’a”, onun veziri olan “Hâmân’a ve” Mûsâ’nın kavminden olmakla birlikte elindeki malı sebebi ile kavmine karşı azgınlaşan “Kârûn’a” gönderdik. Hepsi de onu kesin ve ağır bir şekilde reddederek; “Bu, bir sihirbaz, bir yalancı!, dediler.” 25. “O, katımızdan onlara hakkı getirdiğinde” Yüce Allah da tam anlamı ile boyun eğmelerini gerektiren, göz kamaştırıcı mucizeler ile onu desteklemiş olduğu halde onlar, gereğini yapıp bu mucizeler karşısında boyun eğmediler. Yalnızca bunları terk edip yüz çevirmekle kalmadılar, hatta onları inkâr etmek ve sahip oldukları batıllar ile onlara karşı çıkmakla da yetinmediler. Aksine izledikleri çirkin yol sonunda onları:“Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” demek noktasına kadar gittiler. Onlar, bu tuzak ve planlarını uygulayıp da onların oğullarını öldürdüklerinde onların güçlenemeyeceklerini, kölelikleri altında kalmaya ve kendilerine kulluk yapmaya devam edeceklerini zannettiler. “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar.” Nitekim onların maksatları da istedikleri gibi gerçekleşmedi. Aksine maksatlarının zıddı olan bir musibetle karşı karşıya kaldılar. Allah, kendilerini helâke uğrattı da onlardan tek bir fert kalmamak üzere hepsini yok etti. Burada Kur’ân üslubundaki bir kaideye dikkat çekelim: Yüce Allah’ın Kitabında muayyen bir kıssa veya muayyen bir konudan söz edildiği vakit bu türden bir incelik çokça geçer. Bu gibi durumlarda eğer Yüce Allah o muayyen kıssa veya konu hakkında yalnızca ona has olmayan bir hükümden bahsedecek olursa, o hükmü, sebebini teşkil eden genel bir vasfa bağlı olarak zikreder ki o hüküm, daha kapsamlı olsun. Böylece onun kapsamına hem o ifadelerde anlatılan husus girsin, hem de o hükmün, anlatılan o muayyen kıssa veya konuya has olduğu vehmi ortadan kalksın. Bundan dolayı burada da:“Onların tuzağı boşa çıktı” denmeyerek: “Halbuki kâfirlerin tuzağı, mutlaka boşa çıkar” buyurmuştur. 26. “Firavun” büyüklenerek, zorbalık taslayarak ve kıt akıllı kavmini kandırmak maksadı ile “dedi ki: Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın.” Yani o -kahrolasıca- kavminin hatırını göz önünde bulundurmasaymış, Mûsâ’yı öldürecekmiş! Onun Rabbine yalvarması dahi kendisine engel teşkil etmiyormuş! Daha sonra onu niçin öldürmek istediğini, kavminin iyiliğini isteyip yeryüzünde kötülüğü ortadan kaldırmak maksadını güttüğünü belirterek şöyle dedi:“Çünkü ben onun” izlemekte olduğunuz “dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozguculuk çıkarmasından korkuyorum.” Bu da çok hayret edilecek bir husustur. İnsanların, hatta yaratılmışların en kötüsü, insanlara insanların en hayırlısına tâbi olmamayı öğütlüyor. Bu ise gerçekleri tersyüz etmek ve aleyhte propaganda yapmak kabilindendir ki ondan, Yüce Allah’ın kendileri hakkında:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 43/54) buyurduğu akılsız kimselerden başkası etkilenmez. 27. Firavun, azgınlaşmasını ve bu doğrultuda güç ve iktidarını kullanmasını gerektiren bu çirkin sözlerini söyleyince “Mûsâ” aleyhisselam da: “Ben hesap gününe iman etmeyen her bir kibirliden benim de sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım, dedi.” Yani ben, bütün işleri çekip çeviren Yüce Allah’ın rubûbiyetine sığınırım ve O’nun beni korumasını isterim. Kibri ve âhiret gününe iman etmemesi, kendisini kötülükler işlemeye ve fesad çıkarmaya iten herkesten O’na sığınırım. Bunun kapsamına -az önce açıkladığımız kuraldan da anlaşıldığı gibi- hem Firavun hem de başkaları girmektedir. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ı lütfu ile hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayan herkesten korudu ve ona Firavun ve yakın adamlarının kötülüklerini kendisinden uzaklaştıracak sebepleri müyesser kıldı. Bu sebeplerden birisi de krallık hanedanına mensup Firavun ailesinden aşağıda sözü edilecek olan şu mü’min şahıstır: 28. Burada sözü edilen kimsenin, sözünün dinlenilir bir kimse olması kaçınılmaz görülmektedir. Özellikle de imanını gizlediği ve zahiren onlara uygun hareket ettiği düşünülecek olursa bu böyledir. Zira eğer zahiren onlara muhalefet ediyor olsaydı onun sözlerine bu kadar kulak asmazlardı. Bu durum tıpkı Yüce Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i Muhammed’in amcası Ebu Talib vasıtası ile Kureyş’ten korumasına benzemektedir. Çünkü Ebu Talib, Kureyş nezdinde ulu ve dinleri hususunda da kendilerine uyan bir kimse idi. Eğer müslüman olmuş olsa idi onun peygamberi koruması söz konusu olmazdı. İşte ilâhî tevfike mazhar olmuş, aklı başında ve kararlı bir kimse olan bu mü’min kişi, kavminin yaptıkları işin çirkinliğini ve kararlarının ne kadar olumsuz olduğunu belirterek “şöyle dedi: Siz ‘Rabbim Allah’tır’, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz?” Yani böyle bir adamı öldürmeyi nasıl caiz görebilirsiniz? Onun günahı ve suçu, Rabbim Allah’tır, demekten ibarettir. Halbuki onun bu sözleri delilsiz de değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:“Üstelik o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.” Çünkü onun getirdiği apaçık deliller, onlar yanında oldukça ün salmıştı. Küçükleri de büyükleri de bunları biliyordu. Yani bu durum, onun öldürülmesini gerektirmez. Siz niçin bundan önce onun getirdiği hakkı çürütmeye kalkışmıyor ve onun delillerine, onları reddedecek delillerle karşılık vermiyorsunuz? Bundan sonra şayet delilinizle ona galip gelecek olursanız onu öldürmeniz helâl olur mu, olmaz mı diye o zaman düşünürsünüz? Ama onun delili üstünlük sağlamış ve belgeleri galip gelmiş olursa o halde onu öldürmenizi engelleyecek pek çok mani vardır. Hatta buna imkânınız yoktur. Daha sonra durum ne olursa olsun, aklı başında herkesin ikna olacağı son derece mantıklı bir söz söyleyerek şöyle dedi:“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir, eğer doğru söylüyor ise onun sizi tehdit ettiklerinin bir bölümü gelir sizi bulur.” Yani Mûsâ aleyhisselam ya iddiasında yalancıdır yahut doğru söylemektedir. Şâyet yalan söylüyorsa bu yalan, onun aleyhinedir, zararı da sadece ona dokunacaktır. Bu konuda size herhangi bir zarar gelmez. Çünkü siz onun çağrısını kabul etmediğiniz gibi onu tasdik de etmiyorsunuz. Eğer doğru sözlü ise size apaçık deliller getirmiş ve sizlere çağrısını kabul etmediğiniz takdirde Allah’ın sizleri dünyada da âhirette de cazalandıracağını bildirmiş olduğuna göre o vakit size tehdit ettiklerinin bir bölümü -ki bu da dünya azabıdır- gelip elbette sizi bulacaktır. Bu söz, onun oldukça akıllı olduğunu ve Mûsâ aleyhisselam’ı incelikli bir şekilde savunduğunu göstermektedir. Çünkü bu sözleri ile herkesin açıkça anlayacağı bir cevap vermiş ve durum ne olursa olsun bu iki halden birisinin söz konusu olacağını belirtmiş ve her halükarda onu öldürmenin bir cahillik ve akılsızlık olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra o, -Allah ondan razı olsun, onu razı etsin, ona mağfiret ve merhamet buyursun- bundan daha ileri bir noktaya geçerek Mûsâ aleyhisselam’ın hakka ne kadar yakın olduğunu açıklama gayreti ile:“Şüphesiz Allah” hakkı terk etmek ve batıla yönelmek sureti ile “haddi aşan ve” aşırılığa kaçtığı hususları Yüce Allah’a nispet etmek sureti ile “yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Allah, böylelerini ne anlatmak istediklerinde, ne de bunun için ortaya koydukları delili açıklamakta doğru yola iletmez, sırat-i müstakimi izleme başarısını vermez. Yani siz, Mûsâ’nın hakka davet ettiğini ve Yüce Allah’ın ona aklî delilleri ve semavî olağanüstü halleri (mucizeleri) açıklayıp gösterme hidâyetini bahşetmiş olduğunu gördünüz. Bu şekilde hidâyet bulan bir kimsenin haddi aşan ve de yalancı bir kimse olması ise mümkün değildir. Bu açıklamalar onun gerçekten ilminin de aklının da Rabbini bilip tanımasının da mükemmel olduğuna delildir. Daha sonra o, kavmini sakındırarak, onlara öğüt vererek, âhiret azabı ile onları korkutarak ve de yeryüzünde sahip olunan mülke aldanmamaları gerektiğini belirterek şunları söyledi: 29. “Ey kavmim, bugün” dünyada, yönettiğiniz kimseler üzerinde “üstünlük sağlayan hükümranlık sahipleri sizlersiniz.” Onlara istediğiniz uygulamayı yapıyor ve onları istediğiniz gibi yönetiyorsunuz. Gerçi bunun sürekli böyle olacağı söylenemez ama farzedelim ki bu hep böylece sürüp gitti. “Ama eğer Allah’ın azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardım eder?” Bu ifadeler, onun güzel davetinin bir parçasıdır. Çünkü o, işin kendisi ile onlar araında ortak olduğunu belirtmiş ve:“bize gelirse”, “Bize kim yardım eder?” tabirlerini kullanarak kendi iyiliğini istediği kadar onların da iyiliğini istediğini ve kendisi için tercih ettiğini onlar için de tercih ettiğini anlamalarını istemişti. “Firavun” bu hususta ona karşı çıkarak ve kavminin Mûsâ aleyhisselam’a tâbi olmasını önlemek kastı ile onları aldatarak “dedi ki: Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Firavun’un: “Ben size ancak uygun bulduğum görüşü söylüyorum” sözü doğrudur. Ancak onun uygun bulduğu ne idi? O, kavmini hafife almayı ve kendisine tâbi olmalarını uygun görmüştü. Böylelikle başkanlığını onlar sayesinde sürdürebilecekti. Ancak o, kendinsin haklı olduğu görüşünde değildi. Zira Mûsâ aleyhisselam’ın haklı olduğunu görmekle ve kesin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte bile bile onu inkâr etmişti. Firavun:“ve size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünde ise yalancıdır. Çünkü bu, hakkı tersyüz etmek demektir. Eğer kendilerine küfrü ve sapıklığı üzere olduğu gibi tâbi olmalarını emretmiş olsa idi kötülüğün çapı nispeten daha küçük olurdu. Ancak o, kavmine kendisine uymalarını emretmekle birlikte hakkın kendisine tabi olmakta olduğunu, buna karşılık hakka tâbi olmanın ise sapıklığa tâbi olmak demek olacağını iddia etmişti. 30. “İman eden o kişi” Yüce Allah’ın yoluna davet edenlerde görüldüğü gibi, kavminin hidâyetlerinden ümit kesmeksizin tekrar tekrar kavmini hidâyete davet etti. Rablerine davet edenler, bu davetlerini aralıksız yaparlar ve hiçbir şekilde bundan geri durmazlar. Davet ettikleri kimselerin batılda direnişleri, davetlerini tekrarlamaktan onları engellemez. Bu yüzden onlara şunları söyledi:“Ey kavmim, Şüphesiz ben sizin için o (peygamberlere karşı birleşen) birliklerin (başına gelen azap) günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum.” Bununla Allah’ın peygamberlerine karşı gruplar halinde bir araya gelerek onlara karşı çıkmak için toplanan inkarcı ümmetleri kastetmişti. Daha sonra bunların kim olduklarını açıklayarak şunları söyledi: 31. “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden.” Onların küfür ve yalanlama âdetlerine karşılık Yüce Allah’ın âhiretten önce dünyada iken onları âcilen cezalandırmak şeklindeki adetinin/kanununun bir benzerinin size gelmesinden korkuyorum. “Allah, kullarına zulüm olacak hiçbir şey dilemez.” İşledikleri bir günah olmaksızın, yaptıkları herhangi bir suç bulunmaksızın onlara azap etmez. Dünyevî cezalarla onları uyardıktan sonra âhiretteki cezalarla da onları korkutarak şunları söyledi: 32. “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için seslenme/kıyamet gününden” yani Kıyamet günü cennetliklerin cehennemliklere şöylece seslenecekleri günden “korkuyorum”: “Cennetlikler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaat ettiğini hak bulduk... diye seslenirler.”(el-Araf, 7/44 v.d.)“Cehennemlikler cennetliklere: Biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan bize gönderin, diye seslenirler. Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler”(el-Araf, 7/50) Cehennemlikler orada görevli olan Mâlik’e: “Ey Mâlik, Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin, diye seslenecekler. (O da): Sizler (burada böyle) kalacaksınız, diyecek.”(ez-Zuhruf, 43/77) Yine cehennemlikler Rablerine: “Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz” diye seslenecekler. O da onlara şöyle cevap buyuracak: Yıkılın içerisine! Bana da bir söz söylemeyin.” (el-Müminun, 23/107-108) Müşriklere: “Ortak koştuklarınızı çağırın, denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar ama onlar kendilerine cevap vermezler.”(el-Kasas, 28/64) 33. O -Allah kendisinden razı olsun- onları bu dehşetli günü hatırlatarak uyardı ve eğer şirkleri üzere devam edecek olurlarsa bu gündeki hallerini hatırlatarak ızdırabını belirtti. İşte bundan dolayı:“O gün arkanızı dönüp gidersiniz” Yani siz ateşe götürülürsünüz “de sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmaz.” Allah’ın azabını kendisi ile önleyeceğiniz bir gücünüz bulunmaz, O’na karşı hiç kimse de size yardımcı olamaz:“O günde gizlilikler açığa çıkartılır, artık onun ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.”(et-Târık, 86/9-10)“Allah kimi saptırırsa onu doğru yola iletecek hiç kimse yoktur.” Çünkü hidâyet, Yüce Allah’ın elindedir. O, kötülüğü ve murdarlığı dolayısı ile hidâyete layık olmadığını bildiği bir kulunun hidâyet bulmasını engelleyecek olursa artık o kimsenin hidâyet bulmasına imkân yoktur. 34. “Andolsun daha önce” yani Mûsâ’nın doğruluğuna delil olan apaçık delillerle gelmesinden ve sizlere O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Rabbinize ibadet etmenizi emretmesinden önce, Yakub oğlu “Yusuf” -ikisine de selâm olsun- “da size apaçık deliller getirmişti de size getirdiklerinden” o hayatta iken “şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o ölünce de” şüpheniz ve şirkiniz daha da artmış ve: “Allah ondan sonra bir daha asla peygamber göndermez, demiştiniz.” Bu, sizin batıl zannınız ve Yüce Allah hakkında yakışmayan kanaatiniz idi. Oysa Yüce Allah, kullarını başıboş bırakmaz. Onlara emir vermeksizin, yasaklar indirmeksizin kendi hallerine terk etmez. Aksine onlara peygamberlerini gönderir. Yüce Allah’ın bir peygamber göndermeyeceğini zannetmek, sapıkça bir kanaattir. Bundan dolayı devamla şöyle demiştir:“İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır.” Onların gerçek sıfatları budur. Onlar ise zalimlik ederek ve büyüklenerek Mûsâ’yı bu şekilde nitelendirmeye kalkışmışlardır. Asıl hakkı çiğneyip geçtikleri, onu bırakıp sapıklıklara yöneldikleri için haddi aşanlar onlardı. Asıl yalancılar da onlardı. Çünkü onlar, Yüce Allah’a yalan isnat ettiler ve peygamberlerini de yalanladılar. Asıl haddi aşan şüpheciler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermediği ve hayra muvaffak kılmadığı kimselerdir. Çünkü böyleleri hak kendilerine ulaştığı ve onu öğrendikleri halde bile bile onu reddetmişlerdir. Böylelerinin cezası ise hidâyet bulmalarının engellenmesidir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa O’na iman etmedikleri gibi Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110); “Allah zalimler topluluğuna hidâyet vermez.”(el-Bakara, 2/258) 35. Daha sonra şüpheci ve haddi aşan kimselerin niteliklerini söz konusu ederek şunları söylemektedir:“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın” herhangi bir belge, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın “Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” Hakkı batıldan ayırt eden ve açıklıkları itibari ile gözle görülen güneş durumunda olan âyetler hakkında, bunca açıklıklarına rağmen onları çürütmek ve iptal etmek kastı ile tartışıp dururlar. Herhangi bir delile dayalı olmaksızın bu âyetler hakkında tartışmak, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan herkesin ayrılmaz vasfıdır. Çünkü herhangi bir delile dayalı olarak onlara karşı tartışmaya imkân yoktur. Çünkü hiçbir şey, hakka karşı çıkamaz. Dolayısı ile ne şer’î ne de aklî herhangi bir delil ile Allah’ın âyetlerine karşı çıkmaya asla imkân bulunmaz. İşte hakkı batıl ile reddetme muhtevasında bulunan böyle bir söze “Bu ise hem Allah katında hem de mü’minler nezdinde büyük bir öfkeye neden olur.” Yüce Allah’ın böyle birisine olan öfkesi ise çok daha şiddetlidir. Çünkü böyle bir kimse, hem hakkı yalanlamış ve batılı doğrulamış hem de batılı Allah'a nispet etmiştir. Bu gibi işlere ve bu vasıflara sahip olan kimselere Allah’ın öfkesi pek şiddetlidir. Allah’ın mü’min kulları da bundan dolayı Rablerine uygun olarak böyle bir şeye en ileri derecede öfke duyarlar. İşte onlar Yüce Allah’ın seçkin kullarıdır ve onların bu öfkeleri, öfke duydukları kimselerin ne kadar çirkin bir iş yaptıklarına delildir. “Allah” hakkı reddetmek sureti ile kendi kendine, insanları küçümsemek sureti ile de onlara karşı “büyüklük taslayan” ve çokça zulüm ve haksızlık etmesi dolayısı ile “her zorbanın kalbini işte böyle” Firavun ve hanedanının kalplerini mühürlediği gibi “mühürler.” 36. “Firavun” Mûsâ’ya karşı çıkarak ve onun, Arş’a istivâ eden ve bütün mahlukatın üstünde olan âlemlerin Rabbini kabul etme çağrısının yalan olduğunu ileri sürerek “dedi ki: Ey Hâmân, benim için yüksek” ve oldukça büyük “bir kule yap!” Bundan maksadı şuydu: “Belki (ona çıkıp) yollara ulaşırım.” 37. “Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun” Musa’nın, bizim bir Rabbimizin olduğuna ve bu Rabbin de semâvâtın üstünde bulunduğuna dair iddiasında “kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Firavun ihtiyatlı davranmak ve işi bizzat kendisi denemek istiyordu. Ancak Yüce Allah, onu bu sözleri söylemeye iten sebebin ne olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“İşte böylece Firavun’un kötü ameli ona süslü göründü.” Şeytan, onun kötü amelini ona süsleyip durdu, o işi yapmaya çağırdı ve ona gözünde güzel gösterdi. Sonunda o da yaptığını güzel görmeye başladı. Ona çağırmaya ve bu konuda haklı imiş gibi tartışmaya koyuldu. Halbuki o, bozguncuların en büyüğü idi. “Ve doğru yoldan alıkonuldu.” Bunun sebebi kendisine süslü gösterilen batıl idi. “Halbuki Firavun’un” hakka karşı kurmak istediği ve insanlara kendisinin haklı, Mûsâ aleyhisselam’ın ise batıl üzere olduğu izlenmini verme niyeti taşıyan “tuzağı boşa çıkmaya mahkum idi.” Bunun dünya ve âhirette Firavun’a, bedbahtlıktan, hüsran ve yok oluştan başka bir faydası yoktu. 38. “İman eden kişi” kavmine öğüdünü tekrarlayarak “dedi ki: Ey kavmim, bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” Durum Firavun’un size söylediği gibi değildir. O, sizleri ancak azgınlık ve fesat yoluna götürür. 39. “Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak (geçici) bir menfaatten ibarettir.” Kısa bir süre ondan faydalanılır, onun nimetlerinden yararlanılır. Sonra bunların sonu gelir ve yok olup giderler. O halde sakın bu, size asıl yaratılış maksadınızı unutturmasın ve sizi aldatmasın. “Âhiret ise, işte asıl kalınacak yurt orasıdır.” Ebedi kalınacak yer orasıdır. Orada konaklanılacak ve yerleşilecektir. Öyleyse sizin orayı tercih etmeniz ve orada sizi mutlu ve bahtiyar kılacak şekilde amelde bulunmanız gerekir. 40. “Kim” şirk, fasıklık yahut isyan kabilinden “bir kötülük işlerse ancak onun misli ile cezalandırılır.” Ona işlediği kötülük ve hak ettiği kadarı ile ama onun hoşuna gitmeyecek ve kendisini üzecek bir ceza verilir. Çünkü kötülüğün cezası kötülüktür. “Erkek veya kadın kim de mü’min olarak” ister kalp, ister azalar ile işlenen, isterse de dil ile söylenen söz kabilinden olan “salih bir amel işlerse işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara kavuşurlar.” Onlara mükâfatları sınırsız, hesapsız, kitapsız verilir. Hatta Yüce Allah, onlara amellerinin kendilerini ulaştıramayacağı mükâfatlar bile verir. 41. “Ey kavmim, ne oluyor böyle ki ben sizi” size söylediklerimle “kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise beni” Allah’ın peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a uymayı terk etmek sureti ile “ateşe çağırıyorsunuz.” Daha sonra bunu açıklayarak sözlerini şöyle sürdürdü: 42. “Siz beni Allah’ı inkar etmeye ve” Allah’ın yanı sıra ibadete layık olduğuna dair “hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.” Allah hakkında bilgisizce söz söylemek ise en büyük ve en çirkin günahlardandır. “Ben ise sizi” bütün güç kendisinin olan ve O’ndan başka hiçbir kimsenin en ufak bir güç ve yetki sahibi bulunmadığı “Aziz ve” Kullar kendi aleyhlerine aşırı gitmekle ve O’nu gazaplandırma cüretini göstermekle birlikte onları bağışlayan “Ğaffar (olan Allah'a) davet ediyorum.” Kullar günah işledikten sonra tevbe edip O’na yönelecek olurlarsa O, onların kötülüklerini ve günahlarını örter. Bu günahların gerektirdiği dünyevî ve uhrevî cezaları onlardan uzaklaştırır. 43. “Hiç kuşkusuz” gerçek ve kesin olan şu ki “beni davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve âhirette de davete değer bir yanları yoktur.” Kendilerine davet edilmeye de dünyada olsun, âhirette olsun kendilerine sığınılmaya teşvik edilmeye de layık değildirler. Çünkü hepsi de acizdirler, eksiktirler. En ufak bir fayda sağlayamadıkları gibi zarar da veremezler. Öldüremezler, diriltemezler ve öldükten sonra hayat da veremezler. “Gerçek şu ki dönüşümüz Allah’adır.” O da herkese amelinin karşılığını verecektir. “Şüphesiz haddi aşanlar da” Rablerine karşı masiyetler işlemek, O’nu inkâr etme küstahlığını göstermek sureti ile kendi aleyhlerine haddi aşanlar da “cehennemliktir.” Bu mü’min kişi, onlara samimiyetle öğüt verdikten, onları uyarıp korkuttuktan sonra onlar, ona itaat etmeyip isteğine uygun tavırlar takınmayınca onlara şunları söyledi: 44. “Yakında benim size söylediklerimi” bu öğütlerimi “hatırlayacaksınız.” Bu öğüdümü kabul etmemenin ne kadar büyük bir aldanış olduğunu, azap başınıza geleceği vakit ve pek büyük mükâfattan mahrum kalacağınızda “hatırlayacaksınız” anlayacaksınız. “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” O’na sığınıyor, O’na güveniyorum. Bütün işlerimi O’na havale ediyorum. Menfaatime olan bütün hususlarda sizden ya da başkasından bana gelebilecek zararları önleme hususunda da O’na tevekkül ediyorum. “Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.” Onların halini ve neye layık olduklarını bilir. Benim halimi ve güçsüzlüğümü bilir. Size karşı beni korur, sizin kötülüklerinize karşı beni himaye eder. Sizin halinizi de bilir. Sizler yaptıklarınızı ancak O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde yapıyorsunuz. Allah sizleri bana musallat edecek olursa, şüphesiz O’nun bunda bir hikmeti vardır ve bu, dahi O’nun iradesi ve meşîeti dahilinde olacaktır. 45. O gücü sonsuz Yüce Allah, o ilâhî tevfike mazhar olan mü’min adamı, Firavun ve onun hanedanının planladıkları cezalara, onu öldürüp yok etme isteklerine karşı korudu. Zira o, onların hoşlarına gitmeyecek şeyler yapmış, Mûsâ aleyhisselam’a tam anlamı ile muvafakat ettiğini açığa vurmuştu. Mûsâ’nın kendilerini davet ettiği aynı şeylere onları davet etmişti. Onlar ise böyle bir işe tahammül edemediler. Halbuki o vakit güç ve kudret sahibi idiler. Bu mü’min kişi ise onları kızdırıp öfkelendirmiş, bu yüzden ona karşı kin duymuşlardır. Ona bir tuzak kurmak istediler, Allah da onların hile ve tuzaklarına karşı onu korudu, onların hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçti. “Firavun hanedanını ise feci azap kuşattı.” Yüce Allah, bir günün sabahında arkalarında tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğuverdi. 46. Berzah âleminde ise:“Onlar sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün ise: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” denilecek.” Allah’ın peygamberlerini yalanlayanların, O’nun emrine inatla direnenlerin başına gelecek korkunç cezalar işte bunlardır.

Mü'min 40:47

47- Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit zayıflar, büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler:“Biz size uyan kimseler idik. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden kaldırabilir misiniz?” 48- Büyüklük taslayanlar da diyecekler ki:“Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi.” 49- Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki:“Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” 50- Bekçiler de diyecekler ki:“Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. Bunun üzerine bekçiler: “O halde siz kendiniz dua edin.” diyecekler. Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır. 47. Yüce Allah, cehennemliklerin kendi aralarındaki tartışmalarını, birbirlerini kınamalarını ve cehennemin bekçilerinden yardım istemelerini, ancak bunun hiçbir faydasının olmayacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit” tabiler, tabi oldukları kimselerin kendilerini aldattıklarını ileri sürecek, buna karşılık kendilerine uyulanlar da uyanlardan uzak olduklarını bildirecektir. “Zayıflar” tâbiler “büyüklük taslayanlara” hakka karşı büyüklenen ve kendisi sebebi ile büyüklük tasladıkları şeye davet eden önderlere “şöyle diyecekler: Biz size uyan kimseler idik.” Bizi siz azdırdınız, bizi saptıran sizlersiniz! Şirki ve kötülüğü siz bize güzel gösterdiniz. “Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun” azıcık dahi olsa “bizden kaldırabilir misiniz?” 48. “Büyüklük taslayanlar” bu hususta âcizliklerini ve herkes hakkında ilâhî hükmün geçerliliğini açıklayarak “diyecekler ki: Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi” ve herkese azaptan payını ayırdı. Artık bu payda bir artış olmaz, ondan bir şey de eksiltilmez. Mutlak hakim olan Allah’ın verdiği hüküm asla değiştirilemez. 49. “Ateşte olanlar” hem büyüklük taslayan müstekbirler, hem de güçsüz olan zayıflar “cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” Belki böylelikle kısmen de olsa rahatlayabiliriz. 50. “Bekçiler de” onları azarlayarak ve kendilerinin şefaatçiliklerinin cehennemliklere hiçbir fayda sağlamayacağını, dua edecek olsalar dahi bu dualarının onlara hiçbir faydasının olmayacağını açıklayarak “diyecekler ki: Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Bunlarla siz hakkı, dosdoğru yolu, Allah’a neyin yakınlaştırdığını, O’ndan neyin uzaklaştırdığını açıkça öğrenmediniz mi? “Onlar: Evet diyecekler” bize apaçık deliller getirdiler. Allah’ın bize karşı en ileri derecedeki delilleri ortaya konuldu. Biz ise kendimize zulmettik. Apaçık ortaya çıkmasından sonra bile hakka karşı inatla direndik. Bunun üzerine cehennemdeki bekçiler, cehennemliklere dua etmekten, onlar için şefaat dilemekten uzak olduklarını belirterek “O halde siz kendiniz dua edin, diyecekler.” Peki, bu duanın herhangi bir faydası olacak mı, olmayacak mı? Yüce Allah, buna dair de şöyle buyurmaktadır:“Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır.” Batıldır, hiçbir hükmü yoktur. Çünkü küfür, bütün amelleri boşa çıkartır ve duanın kabul edilmesine de engeldir.

Mü'min 40:48

47- Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit zayıflar, büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler:“Biz size uyan kimseler idik. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden kaldırabilir misiniz?” 48- Büyüklük taslayanlar da diyecekler ki:“Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi.” 49- Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki:“Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” 50- Bekçiler de diyecekler ki:“Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. Bunun üzerine bekçiler: “O halde siz kendiniz dua edin.” diyecekler. Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır. 47. Yüce Allah, cehennemliklerin kendi aralarındaki tartışmalarını, birbirlerini kınamalarını ve cehennemin bekçilerinden yardım istemelerini, ancak bunun hiçbir faydasının olmayacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit” tabiler, tabi oldukları kimselerin kendilerini aldattıklarını ileri sürecek, buna karşılık kendilerine uyulanlar da uyanlardan uzak olduklarını bildirecektir. “Zayıflar” tâbiler “büyüklük taslayanlara” hakka karşı büyüklenen ve kendisi sebebi ile büyüklük tasladıkları şeye davet eden önderlere “şöyle diyecekler: Biz size uyan kimseler idik.” Bizi siz azdırdınız, bizi saptıran sizlersiniz! Şirki ve kötülüğü siz bize güzel gösterdiniz. “Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun” azıcık dahi olsa “bizden kaldırabilir misiniz?” 48. “Büyüklük taslayanlar” bu hususta âcizliklerini ve herkes hakkında ilâhî hükmün geçerliliğini açıklayarak “diyecekler ki: Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi” ve herkese azaptan payını ayırdı. Artık bu payda bir artış olmaz, ondan bir şey de eksiltilmez. Mutlak hakim olan Allah’ın verdiği hüküm asla değiştirilemez. 49. “Ateşte olanlar” hem büyüklük taslayan müstekbirler, hem de güçsüz olan zayıflar “cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” Belki böylelikle kısmen de olsa rahatlayabiliriz. 50. “Bekçiler de” onları azarlayarak ve kendilerinin şefaatçiliklerinin cehennemliklere hiçbir fayda sağlamayacağını, dua edecek olsalar dahi bu dualarının onlara hiçbir faydasının olmayacağını açıklayarak “diyecekler ki: Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Bunlarla siz hakkı, dosdoğru yolu, Allah’a neyin yakınlaştırdığını, O’ndan neyin uzaklaştırdığını açıkça öğrenmediniz mi? “Onlar: Evet diyecekler” bize apaçık deliller getirdiler. Allah’ın bize karşı en ileri derecedeki delilleri ortaya konuldu. Biz ise kendimize zulmettik. Apaçık ortaya çıkmasından sonra bile hakka karşı inatla direndik. Bunun üzerine cehennemdeki bekçiler, cehennemliklere dua etmekten, onlar için şefaat dilemekten uzak olduklarını belirterek “O halde siz kendiniz dua edin, diyecekler.” Peki, bu duanın herhangi bir faydası olacak mı, olmayacak mı? Yüce Allah, buna dair de şöyle buyurmaktadır:“Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır.” Batıldır, hiçbir hükmü yoktur. Çünkü küfür, bütün amelleri boşa çıkartır ve duanın kabul edilmesine de engeldir.

Mü'min 40:49

47- Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit zayıflar, büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler:“Biz size uyan kimseler idik. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden kaldırabilir misiniz?” 48- Büyüklük taslayanlar da diyecekler ki:“Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi.” 49- Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki:“Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” 50- Bekçiler de diyecekler ki:“Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. Bunun üzerine bekçiler: “O halde siz kendiniz dua edin.” diyecekler. Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır. 47. Yüce Allah, cehennemliklerin kendi aralarındaki tartışmalarını, birbirlerini kınamalarını ve cehennemin bekçilerinden yardım istemelerini, ancak bunun hiçbir faydasının olmayacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit” tabiler, tabi oldukları kimselerin kendilerini aldattıklarını ileri sürecek, buna karşılık kendilerine uyulanlar da uyanlardan uzak olduklarını bildirecektir. “Zayıflar” tâbiler “büyüklük taslayanlara” hakka karşı büyüklenen ve kendisi sebebi ile büyüklük tasladıkları şeye davet eden önderlere “şöyle diyecekler: Biz size uyan kimseler idik.” Bizi siz azdırdınız, bizi saptıran sizlersiniz! Şirki ve kötülüğü siz bize güzel gösterdiniz. “Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun” azıcık dahi olsa “bizden kaldırabilir misiniz?” 48. “Büyüklük taslayanlar” bu hususta âcizliklerini ve herkes hakkında ilâhî hükmün geçerliliğini açıklayarak “diyecekler ki: Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi” ve herkese azaptan payını ayırdı. Artık bu payda bir artış olmaz, ondan bir şey de eksiltilmez. Mutlak hakim olan Allah’ın verdiği hüküm asla değiştirilemez. 49. “Ateşte olanlar” hem büyüklük taslayan müstekbirler, hem de güçsüz olan zayıflar “cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” Belki böylelikle kısmen de olsa rahatlayabiliriz. 50. “Bekçiler de” onları azarlayarak ve kendilerinin şefaatçiliklerinin cehennemliklere hiçbir fayda sağlamayacağını, dua edecek olsalar dahi bu dualarının onlara hiçbir faydasının olmayacağını açıklayarak “diyecekler ki: Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Bunlarla siz hakkı, dosdoğru yolu, Allah’a neyin yakınlaştırdığını, O’ndan neyin uzaklaştırdığını açıkça öğrenmediniz mi? “Onlar: Evet diyecekler” bize apaçık deliller getirdiler. Allah’ın bize karşı en ileri derecedeki delilleri ortaya konuldu. Biz ise kendimize zulmettik. Apaçık ortaya çıkmasından sonra bile hakka karşı inatla direndik. Bunun üzerine cehennemdeki bekçiler, cehennemliklere dua etmekten, onlar için şefaat dilemekten uzak olduklarını belirterek “O halde siz kendiniz dua edin, diyecekler.” Peki, bu duanın herhangi bir faydası olacak mı, olmayacak mı? Yüce Allah, buna dair de şöyle buyurmaktadır:“Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır.” Batıldır, hiçbir hükmü yoktur. Çünkü küfür, bütün amelleri boşa çıkartır ve duanın kabul edilmesine de engeldir.

Mü'min 40:50

47- Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit zayıflar, büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler:“Biz size uyan kimseler idik. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden kaldırabilir misiniz?” 48- Büyüklük taslayanlar da diyecekler ki:“Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi.” 49- Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki:“Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” 50- Bekçiler de diyecekler ki:“Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. Bunun üzerine bekçiler: “O halde siz kendiniz dua edin.” diyecekler. Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır. 47. Yüce Allah, cehennemliklerin kendi aralarındaki tartışmalarını, birbirlerini kınamalarını ve cehennemin bekçilerinden yardım istemelerini, ancak bunun hiçbir faydasının olmayacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ateşin içinde birbirleriyle tartışacakları vakit” tabiler, tabi oldukları kimselerin kendilerini aldattıklarını ileri sürecek, buna karşılık kendilerine uyulanlar da uyanlardan uzak olduklarını bildirecektir. “Zayıflar” tâbiler “büyüklük taslayanlara” hakka karşı büyüklenen ve kendisi sebebi ile büyüklük tasladıkları şeye davet eden önderlere “şöyle diyecekler: Biz size uyan kimseler idik.” Bizi siz azdırdınız, bizi saptıran sizlersiniz! Şirki ve kötülüğü siz bize güzel gösterdiniz. “Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun” azıcık dahi olsa “bizden kaldırabilir misiniz?” 48. “Büyüklük taslayanlar” bu hususta âcizliklerini ve herkes hakkında ilâhî hükmün geçerliliğini açıklayarak “diyecekler ki: Biz, hepimiz o ateşin içindeyiz. Allah da kullar arasında hükmünü verdi” ve herkese azaptan payını ayırdı. Artık bu payda bir artış olmaz, ondan bir şey de eksiltilmez. Mutlak hakim olan Allah’ın verdiği hüküm asla değiştirilemez. 49. “Ateşte olanlar” hem büyüklük taslayan müstekbirler, hem de güçsüz olan zayıflar “cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin de bir gün olsun üzerimizdeki azabı hafifletsin.” Belki böylelikle kısmen de olsa rahatlayabiliriz. 50. “Bekçiler de” onları azarlayarak ve kendilerinin şefaatçiliklerinin cehennemliklere hiçbir fayda sağlamayacağını, dua edecek olsalar dahi bu dualarının onlara hiçbir faydasının olmayacağını açıklayarak “diyecekler ki: Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” Bunlarla siz hakkı, dosdoğru yolu, Allah’a neyin yakınlaştırdığını, O’ndan neyin uzaklaştırdığını açıkça öğrenmediniz mi? “Onlar: Evet diyecekler” bize apaçık deliller getirdiler. Allah’ın bize karşı en ileri derecedeki delilleri ortaya konuldu. Biz ise kendimize zulmettik. Apaçık ortaya çıkmasından sonra bile hakka karşı inatla direndik. Bunun üzerine cehennemdeki bekçiler, cehennemliklere dua etmekten, onlar için şefaat dilemekten uzak olduklarını belirterek “O halde siz kendiniz dua edin, diyecekler.” Peki, bu duanın herhangi bir faydası olacak mı, olmayacak mı? Yüce Allah, buna dair de şöyle buyurmaktadır:“Ne var ki kâfirlerin duası boşunadır.” Batıldır, hiçbir hükmü yoktur. Çünkü küfür, bütün amelleri boşa çıkartır ve duanın kabul edilmesine de engeldir.

Mü'min 40:51

51- Gerçek şu ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. 52- O gün özür dilemeleri zalimlere fayda vermez. Onlara lanet vardır, hem kötü yurt da onlarındır. 51. Firavun hanedanının cehennemdeki, berzah âlemindeki ve Kıyamet günündeki cezaları söz konusu edildikten, yine Allah’ın peygamberlerine karşı çıkan ve onlarla savaşan cehennemliklerin korkunç hali dile getirildikten sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında” deliller, belgeler ve ilâhî yardım ile “hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde” âhirette vereceğimiz hükümler ile “mutlaka yardım ederiz.” Onlara tâbi olanları mükâfatlandıracağız, onlara karşı savaşanları da şiddetle cezalandıracağız. Bu da onlara yapacağımız yardımın bir parçasıdır. 52. “O gün özür dilemeleri” dileyecekleri vakit “kâfirlere fayda vermez. Onlara lanet vardır, hem” kendisine varıp konaklayacakların hiç hoşlanmayacakları o “kötü yurt da onlarındır.”

Mü'min 40:52

51- Gerçek şu ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. 52- O gün özür dilemeleri zalimlere fayda vermez. Onlara lanet vardır, hem kötü yurt da onlarındır. 51. Firavun hanedanının cehennemdeki, berzah âlemindeki ve Kıyamet günündeki cezaları söz konusu edildikten, yine Allah’ın peygamberlerine karşı çıkan ve onlarla savaşan cehennemliklerin korkunç hali dile getirildikten sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında” deliller, belgeler ve ilâhî yardım ile “hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde” âhirette vereceğimiz hükümler ile “mutlaka yardım ederiz.” Onlara tâbi olanları mükâfatlandıracağız, onlara karşı savaşanları da şiddetle cezalandıracağız. Bu da onlara yapacağımız yardımın bir parçasıdır. 52. “O gün özür dilemeleri” dileyecekleri vakit “kâfirlere fayda vermez. Onlara lanet vardır, hem” kendisine varıp konaklayacakların hiç hoşlanmayacakları o “kötü yurt da onlarındır.”

Mü'min 40:53

53- Andolsun biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık; 54- Olgun akıl sahiplerine hidâyet ve öğüt olmak üzere. 55- O halde sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Günahın için mağfiret dile ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et! 53. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam ile Firavun arasında geçenleri, Firavun’un ve ordularının akıbetlerini söz konusu edip de daha sonra hem onu, hem de cehennemlikleri kapsayan genel hükmünü zikrettikten sonra Mûsâ aleyhisselam’a neler verdiğini şöylece dile getirmektedir:“Andolsun Biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi” hidâyet bulacakların kendisi ile doğru yolu bulacakları âyetleri ve ilmi “verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık.” Tevrat’ı nesilden nesile aralarında miras olarak devralmalarını sağladık. 54. Herkese değil de ancak “olgun akıl sahiplerine” şer’î hükümleri ve diğerlerini bilmek demek olan “hidâyet ve” hayrı teşvik etmek sureti ile hayra çağıran, kötülükten korkutmak sureti ile de kötülükten uzak durmaya davet eden “öğüt olmak üzere.” İşte o kitap bu özelliklere sahip idi. 55. “O halde” ey Peygamber! Senden önceki ulu’l-azm peygamberlerin sabrettiği gibi “sen” de “Sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yahut herhangi bir tereddüt yoktur, yalan da değildir ki senin için sabretmekte bir zorluk olsun. Allah’ın vaadi katıksız hakkın kendisidir. Sırf bir hidâyettir. Sabredenler onun üzerinde direnir ve basiret sahipleri ona sımsıkı yapışmak için olanca gayretlerini ortaya koyar. Yüce Allah’ın:“Çünkü Allah’ın vaadi haktır” buyruğu, Yüce Allah’a itaat ve O’nun hoşlanmadığı şeylerden uzak durmak sureti ile sabretmeye teşvik eden sebeplerdendir. Senin kurtuluşa ulaşmanı ve mutluluğu elde etmeni engelleyen türden (ve sana nispetle günah olan)“günahın için mağfiret dile” Yüce Allah, ona sevilen şeyleri elde etmeyi sağlayan sabrı ve sakınılan şeyleri bertaraf etmeyi sağlayan istiğfarı emretmektedir. Bir de özellikle “sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih” etmesini emretmektedir. Çünkü sabah ve akşam en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab birtakım vazifeler ve zikirler vardır. Çünkü bunları yapmak bütün işler için bir yardımcıdır.

Mü'min 40:54

53- Andolsun biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık; 54- Olgun akıl sahiplerine hidâyet ve öğüt olmak üzere. 55- O halde sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Günahın için mağfiret dile ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et! 53. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam ile Firavun arasında geçenleri, Firavun’un ve ordularının akıbetlerini söz konusu edip de daha sonra hem onu, hem de cehennemlikleri kapsayan genel hükmünü zikrettikten sonra Mûsâ aleyhisselam’a neler verdiğini şöylece dile getirmektedir:“Andolsun Biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi” hidâyet bulacakların kendisi ile doğru yolu bulacakları âyetleri ve ilmi “verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık.” Tevrat’ı nesilden nesile aralarında miras olarak devralmalarını sağladık. 54. Herkese değil de ancak “olgun akıl sahiplerine” şer’î hükümleri ve diğerlerini bilmek demek olan “hidâyet ve” hayrı teşvik etmek sureti ile hayra çağıran, kötülükten korkutmak sureti ile de kötülükten uzak durmaya davet eden “öğüt olmak üzere.” İşte o kitap bu özelliklere sahip idi. 55. “O halde” ey Peygamber! Senden önceki ulu’l-azm peygamberlerin sabrettiği gibi “sen” de “Sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yahut herhangi bir tereddüt yoktur, yalan da değildir ki senin için sabretmekte bir zorluk olsun. Allah’ın vaadi katıksız hakkın kendisidir. Sırf bir hidâyettir. Sabredenler onun üzerinde direnir ve basiret sahipleri ona sımsıkı yapışmak için olanca gayretlerini ortaya koyar. Yüce Allah’ın:“Çünkü Allah’ın vaadi haktır” buyruğu, Yüce Allah’a itaat ve O’nun hoşlanmadığı şeylerden uzak durmak sureti ile sabretmeye teşvik eden sebeplerdendir. Senin kurtuluşa ulaşmanı ve mutluluğu elde etmeni engelleyen türden (ve sana nispetle günah olan)“günahın için mağfiret dile” Yüce Allah, ona sevilen şeyleri elde etmeyi sağlayan sabrı ve sakınılan şeyleri bertaraf etmeyi sağlayan istiğfarı emretmektedir. Bir de özellikle “sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih” etmesini emretmektedir. Çünkü sabah ve akşam en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab birtakım vazifeler ve zikirler vardır. Çünkü bunları yapmak bütün işler için bir yardımcıdır.

Mü'min 40:55

53- Andolsun biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık; 54- Olgun akıl sahiplerine hidâyet ve öğüt olmak üzere. 55- O halde sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Günahın için mağfiret dile ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et! 53. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam ile Firavun arasında geçenleri, Firavun’un ve ordularının akıbetlerini söz konusu edip de daha sonra hem onu, hem de cehennemlikleri kapsayan genel hükmünü zikrettikten sonra Mûsâ aleyhisselam’a neler verdiğini şöylece dile getirmektedir:“Andolsun Biz Mûsâ’ya bir hidâyet rehberi” hidâyet bulacakların kendisi ile doğru yolu bulacakları âyetleri ve ilmi “verdik ve İsrailoğullarını da kitaba mirasçı kıldık.” Tevrat’ı nesilden nesile aralarında miras olarak devralmalarını sağladık. 54. Herkese değil de ancak “olgun akıl sahiplerine” şer’î hükümleri ve diğerlerini bilmek demek olan “hidâyet ve” hayrı teşvik etmek sureti ile hayra çağıran, kötülükten korkutmak sureti ile de kötülükten uzak durmaya davet eden “öğüt olmak üzere.” İşte o kitap bu özelliklere sahip idi. 55. “O halde” ey Peygamber! Senden önceki ulu’l-azm peygamberlerin sabrettiği gibi “sen” de “Sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır.” Onda şüphe yahut herhangi bir tereddüt yoktur, yalan da değildir ki senin için sabretmekte bir zorluk olsun. Allah’ın vaadi katıksız hakkın kendisidir. Sırf bir hidâyettir. Sabredenler onun üzerinde direnir ve basiret sahipleri ona sımsıkı yapışmak için olanca gayretlerini ortaya koyar. Yüce Allah’ın:“Çünkü Allah’ın vaadi haktır” buyruğu, Yüce Allah’a itaat ve O’nun hoşlanmadığı şeylerden uzak durmak sureti ile sabretmeye teşvik eden sebeplerdendir. Senin kurtuluşa ulaşmanı ve mutluluğu elde etmeni engelleyen türden (ve sana nispetle günah olan)“günahın için mağfiret dile” Yüce Allah, ona sevilen şeyleri elde etmeyi sağlayan sabrı ve sakınılan şeyleri bertaraf etmeyi sağlayan istiğfarı emretmektedir. Bir de özellikle “sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih” etmesini emretmektedir. Çünkü sabah ve akşam en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab birtakım vazifeler ve zikirler vardır. Çünkü bunları yapmak bütün işler için bir yardımcıdır.

Mü'min 40:56

56- Kendilerine gelmiş herhangi bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya; işte onların kalplerinde (hakka karşı) kibirden başka bir şey yoktur. Ama onlar maksatlarına asla ulaşamayacaklardır. O halde sen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitendir, görendir. 56. Yüce Allah, herhangi bir delil ve belgeye dayanmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında batılı ileri sürerek onları çürütmek maksadı ile tartışanlardan söz etmekte, onların bu tutumlarının, aslında kalplerinde hakka ve o hakkı getirenlere karşı duydukları kibirden kaynaklandığını, bu yolla onların beraberlerindeki batıl ile hakka karşı üstünlük sağlamak istediklerini haber vermektedir. İşte onların maksatları budur. Bunu istiyorlar. Ancak bu maksatlarına ulaşamazlar. Bunu gerçekleştiremezler. İşte bu, hakka karşı mücadele verip tartışan herkesin yenik düşeceğine, hakka karşı büyüklenen herkesin sonunda zelil düşeceğine dair açık bir nas ve bir müjdedir. “O halde sen Allah’a sığın” ve O’na sımsıkı sarıl. Burada neye karşı Allah’a sığınması gerektiği söz konusu edilmediği için bu ifade, sığınılması gereken her şey, içine almaktadır. Yani sen hakka karşı büyüklenmeyi gerektiren kibirden de ins ve cin şeytanlarından da diğer tüm kötülüklerden de Allah’a sığın, demektir. “Çünkü O” türlü çeşitli olmalarına rağmen bütün sesleri “işitendir” nerede hangi yerde ve hangi zamanda olursa olsun, görünmeye konu olan her şeyi de “görendir.”

Mü'min 40:57

57- Göklerin ve yerin yaratılması andolsun insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! 59- Kıyamet mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Ama insanların çoğu iman etmezler. 57. Yüce Allah, akıllarda yer etmiş bir gerçeği haber vererek şöyle buyurmaktadır: Genişlik ve büyüklükleri göz önünde bulundurulduğunda göklerle yerin yaratılması, elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük, daha muazzam bir iştir. İnsanlar göklerle yerin yaratılmasına nispetle çok küçük kalırlar. Bunca büyük cisimleri yaratan ve onları son derece sağlam yapan, elbette ki ölümlerinden sonra insanları diriltmeye öncelikle kadirdir. İşte bu, öldükten sonra dirilişe kat’i olarak delil teşkil eden aklî delillerden birisidir. Aklı başında bir kimse, bunun üzerine sadece düşünmekle bile onun en ufak bir şüphe ve tereddüdü kabil olmayacak şekilde peygamberlerin bildirdikleri öldükten sonra dirilişin muhakkak gerçekleşeceğine delil olduğunu görür. Ancak herkes bu hususta düşünmez ve bu konu üzerinde aklını kullanmaya yönelmez. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı gerçekten ibret almazlar, bunu hatırlarına dahi getirmezler. 58. Daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz.” Yani kör ile gören bir olmadığı gibi Allah’a iman edip salih amel işleyenle Rabbine ibadeti kibrine yediremeyerek, O’na isyana yönelip O’nu gazaplandıran hususlarda koşturan kimse de bir olmazlar. “Ne kadar az düşünüyorsunuz!” Sizin düşünmeniz ne azdır! Aksi takdirde işlerin mertebelerini, hayrın ve şerrin yerlerini, iyilerle kötüler arasındaki farkı düşünecek olursanız ve himmetiniz de yüksek kimseler olsanız, hiç şüphesiz faydalıyı zararlıya, hidâyeti sapıklığa ve ebedi mutluluğu da geçici dünyaya tercih ederdiniz. 59. “Kıyamet mutlaka gelecektir” Çünkü bunu insanların en doğru sözlüleri olan peygamberler haber vermiştir. Bütün haberleri doğruluğun en üst mertebesinde bulunan semavî kitaplar da bunu böyle söylemiştir. Buna dair görülen deliller ile dış alemdeki belgeler de apaçık ortadadır. “Ama” tam anlamı ile bir tasdik ve itaatle boyun eğmeyi gerektiren bunca gerçeğe rağmen “insanların çoğu iman etmezler.”

Mü'min 40:58

57- Göklerin ve yerin yaratılması andolsun insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! 59- Kıyamet mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Ama insanların çoğu iman etmezler. 57. Yüce Allah, akıllarda yer etmiş bir gerçeği haber vererek şöyle buyurmaktadır: Genişlik ve büyüklükleri göz önünde bulundurulduğunda göklerle yerin yaratılması, elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük, daha muazzam bir iştir. İnsanlar göklerle yerin yaratılmasına nispetle çok küçük kalırlar. Bunca büyük cisimleri yaratan ve onları son derece sağlam yapan, elbette ki ölümlerinden sonra insanları diriltmeye öncelikle kadirdir. İşte bu, öldükten sonra dirilişe kat’i olarak delil teşkil eden aklî delillerden birisidir. Aklı başında bir kimse, bunun üzerine sadece düşünmekle bile onun en ufak bir şüphe ve tereddüdü kabil olmayacak şekilde peygamberlerin bildirdikleri öldükten sonra dirilişin muhakkak gerçekleşeceğine delil olduğunu görür. Ancak herkes bu hususta düşünmez ve bu konu üzerinde aklını kullanmaya yönelmez. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı gerçekten ibret almazlar, bunu hatırlarına dahi getirmezler. 58. Daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz.” Yani kör ile gören bir olmadığı gibi Allah’a iman edip salih amel işleyenle Rabbine ibadeti kibrine yediremeyerek, O’na isyana yönelip O’nu gazaplandıran hususlarda koşturan kimse de bir olmazlar. “Ne kadar az düşünüyorsunuz!” Sizin düşünmeniz ne azdır! Aksi takdirde işlerin mertebelerini, hayrın ve şerrin yerlerini, iyilerle kötüler arasındaki farkı düşünecek olursanız ve himmetiniz de yüksek kimseler olsanız, hiç şüphesiz faydalıyı zararlıya, hidâyeti sapıklığa ve ebedi mutluluğu da geçici dünyaya tercih ederdiniz. 59. “Kıyamet mutlaka gelecektir” Çünkü bunu insanların en doğru sözlüleri olan peygamberler haber vermiştir. Bütün haberleri doğruluğun en üst mertebesinde bulunan semavî kitaplar da bunu böyle söylemiştir. Buna dair görülen deliller ile dış alemdeki belgeler de apaçık ortadadır. “Ama” tam anlamı ile bir tasdik ve itaatle boyun eğmeyi gerektiren bunca gerçeğe rağmen “insanların çoğu iman etmezler.”

Mü'min 40:59

57- Göklerin ve yerin yaratılması andolsun insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! 59- Kıyamet mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Ama insanların çoğu iman etmezler. 57. Yüce Allah, akıllarda yer etmiş bir gerçeği haber vererek şöyle buyurmaktadır: Genişlik ve büyüklükleri göz önünde bulundurulduğunda göklerle yerin yaratılması, elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük, daha muazzam bir iştir. İnsanlar göklerle yerin yaratılmasına nispetle çok küçük kalırlar. Bunca büyük cisimleri yaratan ve onları son derece sağlam yapan, elbette ki ölümlerinden sonra insanları diriltmeye öncelikle kadirdir. İşte bu, öldükten sonra dirilişe kat’i olarak delil teşkil eden aklî delillerden birisidir. Aklı başında bir kimse, bunun üzerine sadece düşünmekle bile onun en ufak bir şüphe ve tereddüdü kabil olmayacak şekilde peygamberlerin bildirdikleri öldükten sonra dirilişin muhakkak gerçekleşeceğine delil olduğunu görür. Ancak herkes bu hususta düşünmez ve bu konu üzerinde aklını kullanmaya yönelmez. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı gerçekten ibret almazlar, bunu hatırlarına dahi getirmezler. 58. Daha sonra şöyle buyurmaktadır:“Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyenlerle kötülük işleyenler de bir olmaz.” Yani kör ile gören bir olmadığı gibi Allah’a iman edip salih amel işleyenle Rabbine ibadeti kibrine yediremeyerek, O’na isyana yönelip O’nu gazaplandıran hususlarda koşturan kimse de bir olmazlar. “Ne kadar az düşünüyorsunuz!” Sizin düşünmeniz ne azdır! Aksi takdirde işlerin mertebelerini, hayrın ve şerrin yerlerini, iyilerle kötüler arasındaki farkı düşünecek olursanız ve himmetiniz de yüksek kimseler olsanız, hiç şüphesiz faydalıyı zararlıya, hidâyeti sapıklığa ve ebedi mutluluğu da geçici dünyaya tercih ederdiniz. 59. “Kıyamet mutlaka gelecektir” Çünkü bunu insanların en doğru sözlüleri olan peygamberler haber vermiştir. Bütün haberleri doğruluğun en üst mertebesinde bulunan semavî kitaplar da bunu böyle söylemiştir. Buna dair görülen deliller ile dış alemdeki belgeler de apaçık ortadadır. “Ama” tam anlamı ile bir tasdik ve itaatle boyun eğmeyi gerektiren bunca gerçeğe rağmen “insanların çoğu iman etmezler.”

Mü'min 40:60

60- Rabbiniz şöyle buyurdu:“Bana dua edin, ben de duanıza karşılık vereyim. Şüphesiz kibirlenip bana ibadetten yüz çevirenler, hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.” 60. Bu, Yüce Allah’ın kullarına bir lütfu ve onlara pek büyük bir nimetidir. Çünkü onları dinlerinin ve dünyalarının menfaatine olan şeye çağırmakta, kendisine hem ibadet anlamı ile hem de dilekte bulunma anlamı ile dua etmelerini emretmekte ve bu dualarını da kabul edeceğini onlara vaat etmektedir. Diğer taraftan ise dua ve ibadete karşı büyüklenenleri de tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kibirlenip bana ibadetten yüz çevirenler, hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.” Zelil ve alçalmışlar olarak cehenneme girecekler, büyüklük taslamalarının bir cezası olarak hem küçük düşürülecekler, hem de onlara azaba uğrayacaklardır. Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun çokluğuna, O’na şükretmenin gerekliliğine, kudretinin kemaline, egemenliğinin azametine, ihsanının genişliğine, bütün her şeyin yaratıcısı olduğuna, hayatının kemâl derecesinde olduğuna, sahip olduğu bütün kemal sıfatları ile bütün güzel fiilleri dolayısı ile O’na hamdedilmesi gerektiğine, rubûbiyetinin mükemmelliğine, ulvi ve süfli âlemde geçmiş zamanlarda, hali hazırda ve gelecekte bütün kâinatı tek başına idare edişine, emrin bütünü ile yalnızca O’nun elinde bulunup hiçbir kimsenin en ufak bir emir yetkisinin, en ufak bir kudretinin bulunmadığına, bunun bir sonucu olarak da yenge ilâh ve ma’bûdun O olduğuna, O’ndan başka hiçbir kimsenin rububiyet namına hiçbir şeyi hak etmediği gibi ubudiyet namına da hiçbir şeyi hak etmediğine, diğer bir sonuç olarak da kalplerin, Allah’ın marifeti, muhabbeti, korkusu ve O’ndan yana ümit ile dolu olması gerektiğine delil teşkil eden bu âyet-i kerimeler üzerinde iyice düşünmeliyiz. Bu iki husus -yani Yüce Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek- Allah’ın bütün mahlukatı yaratma sebebidir. Yüce Allah’ın kullarını var ediş maksadı budur. Her türlü hayra, felâha ve kurtuluşa ulaştıran, dünyevî ve uhrevî mutluluğa eriştiren şey, bunlardır. Bunlar, Kerim olan Allah’ın kullarına en değerli bağışlarıdır. Kayıtsız, şartsız olarak en üstün lezzetler de bunlardır. Kişi eğer bunları kaybedecek olursa, her türlü hayrı elinden kaçırmış, buna karşılık her türlü kötülüğe de maruz kalmış demektir. Yüce Allah’tan niyazımız, kalplerimizi marifet ve muhabbeti ile doldurması, gizli ve açık bütün hareketlerimizi emrine tâbi ve O’nun rızasına uygun, ihlâslı kılmasıdır. Hiçbir dilek, O’nun için büyük değildir ve hiçbir maksat da O’na gizli kalmaz.

Mü'min 40:61

61- Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan ve gündüzü de aydınlık kılandır. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 62- İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. O, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? 63- İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler. 64- Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan, göğü bir bina yapan, size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan, temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir! 65- O, (sonsuz) hayat sahibidir. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde dini O’na halis kılarak yalnızca O’na dua/ibadet edin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 61. “Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan” buyruğu şu demektir: O, geceyi hareketlerinizin verdiği yorgunluktan sükûn bulasınız, dinlenesiniz diye sizin için karanlık kılmıştır. Çünkü bu hareketliliğiniz devam edecek olursa size zarar verir. Geceleyin yataklarınıza bundan dolayı sığınırsınız. Allah size uyku verir. Bu uyku ile kalp ve bedeniniz dinlenir. Uyku, insan için zaruri bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Yine geceleyin sevenler birbirleri ile başbaşa kalır, huzur bulur. İnsanın düşüncesi derlenip toplanır, meşguliyetler de azdır. Yüce Allah “gündüzü de aydınlık kılamndır.” Yörüngesinde sürekli akıp giden güneş ile gündüzü aydınlatır. Bunun üzerine sizler yataklarınızdan kalkar, dini ve dünyevi işleri görmeye gidersiniz. Kiminiz zikre ve Kur’ân’a, kiminiz namaza yönelir, kiminiz ilim öğrenmeye, kiminiz alışverişe gider, kiminiz inşaat, kiminiz demir işlerine yahut da buna benzer sanatları ve meslekleri icraya yönelir. Kiminiz kara ve denizde yolculuk yapmaya, kimisi tarlasına, kimisi de hayvanlarının ihtiyaçlarını görmeye gider. “Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır.” Çünkü onlara bunları ve diğer nimetleri ihsan etmiş, onlara sıkıntı verecek şeyleri de uzaklaştırmıştır. Bu ise O’na tam anlamı ile şükretmelerini ve gereği gibi O’nu anmalarını gerektirir. “Fakat insanların çoğu” cahillikleri ve zulümleri sebebi ile “şükretmezler.” Rablerinin nimetini itiraf ederek Yüce Allah’a boyun eğen, O’nu seven, bu nimetleri mevlalarının itaatı ve rızası uğrunda harcayan “şükredenler kullarım içinde pek azdır”(Sebe, 34/13) 62. “İşte” bütün bunları yapan “Rabbiniz Allah'tır.” yegane ilâh ve Rab O’dur. Çünkü bunca nimetleri yalnızca O’nun vermesi, O’nun rubûbiyetinin bir tecellisidir. Bunların şükretmenizi gerektirmesi ise O’nun ulûhiyetinin bir gereğidir. “O, her şeyin yaratıcısıdır.” Bu da rubûbiyetini vurgulamaktadır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” Bu da ibadete yalnızca O’nun layık olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını ifade eder. Daha sonra Yüce Allah, açıkça kendisine ibadet edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Size bu kadar deliller açıkladıktan, yolunuzu aydınlattıktan sonra hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, yalnızca O’na ibadet etmekten nasıl döndürülüyor, başka tarafa çevriliyorsunuz? 63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler.” Yani bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinin ve peygamberlerine düşmanlık etmelerinin cezasıdır. Bundan dolayı onlar Allah’ı tevhidden ve ihlâsla O’na ibadet etmekten döndürülmüş, alıkonmuşlardır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve: Sizi bir kimse görüyor mu? (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”(et-Tevbe, 9/127) 64. “Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan” yani maslahatınıza ve menfaatinize olan şeyler için hazır hale getirilmiştir. Onu ekebilir, oraya ağaç dikebilirsiniz, üzerinde bina yapabilirsiniz, yolculuk edebilir ve yerleşip ikamet edebilirsiniz; “göğü bir bina” üzerinde yaşadığınız yere âdeta bir tavan “yapan” ve orada kendisi ile yararlandığınız ışıklar ve alâmetler koyandır ki denizin ve karanın karanlıklarında onlar vasıtası ile yolunuzu bulursunuz. “Size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan” da O’dur. Canlı varlıklar arasında sureti Âdemoğlundan daha güzel hiçbir varlık yoktur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz insanı en güzel suret ve ölçüde yarattık.”(et-Tin, 95/4) Âdemoğlunun güzelliğini, Yüce Allah’ın ondaki hikmetinin kemalini görmek isteyen, onun azalarına tek tek baksın. Onun azalarından herhangi birisinin bulunduğu yerden bir başka yerde bulunması uygun düşer mi? Aynı şekilde kalplerinde birbirlerine karşı duydukları eğilime, sevgiye de baksın. Bunu Ademoğlunun dışındaki varlıklarda görebilir mi? Yine Yüce Allah’ın ona özel olarak ihsan ettiği akıl, iman, muhabbet ve marifet gibi en güzel surete gayet uygun düşen güzel ahlâka da bakıp bir düşünsün. “temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır.” Bu her türlü yiyecek, içecek, evlenme, giyim, görülen ve işitilen hoş şeyler ve bunların dışında kalan Allah’ın kulları için elde etmeyi kolaylaştırdığı bütün güzel ve temiz şeyleri kapsamına alır. Yüce Allah bunların zıddı olan bedenlerine, kalplerine ve dinlerine zararlı olan kötü ve zararlı şeyleri de onlara yasaklamıştır. “İşte” bütün işleri çekip çeviren ve size bunca nimetleri ihsan eden “Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Bütün âlemleri nimetleri ile besleyen, görüp gözeten Rabbin hayır ve ihsanı ne kadar çok, ne kadar büyüktür! 65. “O, (sonsuz) hayat sahibidir.” Tam ve kâmil hayat sahibidir. Bu, O’nun semi’, basar, kudret, ilim, kelâm ve buna benzer kemâl ve celâl sıfatları kabilinden olup kendileri olmaksızın hayatın tam anlamı ile varlığından söz edilemeyecek olan bütün zatî sıfatlarını gerek kılan, tam ve kâmil bir hayattır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Yani O’nun zatından başka hakiki bir ilah yoktur, yegane mabud yalnız O’dur. “O halde dini O’na halis kılarak yalnız O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet şeklindeki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. Yani bütün ibadet, dua ve amellerinizde yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü -Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi- ihlâs emredilmiş bir husustur:“Halbuki onlara ancak dini O’na has kılan (ihlâs sahipleri) ve hanîfler olarak Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu.”(el-Beyyine, 98/5)“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” İnsanların O’nu dilleri ile zikretmeleri halinde olduğu gibi sözlü bütün hamdler, övgüler ve senâlar O’nundur. İbadette olduğu gibi fiili bütün hamdler, övgüler ve senâlar da O’nundur. Bütün bunlar, yalnızca O’na hastır, O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Çünkü O’nun bütün sıfatları, fiilleri ve kulları üzerindeki nimeti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:62

61- Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan ve gündüzü de aydınlık kılandır. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 62- İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. O, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? 63- İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler. 64- Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan, göğü bir bina yapan, size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan, temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir! 65- O, (sonsuz) hayat sahibidir. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde dini O’na halis kılarak yalnızca O’na dua/ibadet edin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 61. “Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan” buyruğu şu demektir: O, geceyi hareketlerinizin verdiği yorgunluktan sükûn bulasınız, dinlenesiniz diye sizin için karanlık kılmıştır. Çünkü bu hareketliliğiniz devam edecek olursa size zarar verir. Geceleyin yataklarınıza bundan dolayı sığınırsınız. Allah size uyku verir. Bu uyku ile kalp ve bedeniniz dinlenir. Uyku, insan için zaruri bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Yine geceleyin sevenler birbirleri ile başbaşa kalır, huzur bulur. İnsanın düşüncesi derlenip toplanır, meşguliyetler de azdır. Yüce Allah “gündüzü de aydınlık kılamndır.” Yörüngesinde sürekli akıp giden güneş ile gündüzü aydınlatır. Bunun üzerine sizler yataklarınızdan kalkar, dini ve dünyevi işleri görmeye gidersiniz. Kiminiz zikre ve Kur’ân’a, kiminiz namaza yönelir, kiminiz ilim öğrenmeye, kiminiz alışverişe gider, kiminiz inşaat, kiminiz demir işlerine yahut da buna benzer sanatları ve meslekleri icraya yönelir. Kiminiz kara ve denizde yolculuk yapmaya, kimisi tarlasına, kimisi de hayvanlarının ihtiyaçlarını görmeye gider. “Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır.” Çünkü onlara bunları ve diğer nimetleri ihsan etmiş, onlara sıkıntı verecek şeyleri de uzaklaştırmıştır. Bu ise O’na tam anlamı ile şükretmelerini ve gereği gibi O’nu anmalarını gerektirir. “Fakat insanların çoğu” cahillikleri ve zulümleri sebebi ile “şükretmezler.” Rablerinin nimetini itiraf ederek Yüce Allah’a boyun eğen, O’nu seven, bu nimetleri mevlalarının itaatı ve rızası uğrunda harcayan “şükredenler kullarım içinde pek azdır”(Sebe, 34/13) 62. “İşte” bütün bunları yapan “Rabbiniz Allah'tır.” yegane ilâh ve Rab O’dur. Çünkü bunca nimetleri yalnızca O’nun vermesi, O’nun rubûbiyetinin bir tecellisidir. Bunların şükretmenizi gerektirmesi ise O’nun ulûhiyetinin bir gereğidir. “O, her şeyin yaratıcısıdır.” Bu da rubûbiyetini vurgulamaktadır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” Bu da ibadete yalnızca O’nun layık olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını ifade eder. Daha sonra Yüce Allah, açıkça kendisine ibadet edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Size bu kadar deliller açıkladıktan, yolunuzu aydınlattıktan sonra hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, yalnızca O’na ibadet etmekten nasıl döndürülüyor, başka tarafa çevriliyorsunuz? 63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler.” Yani bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinin ve peygamberlerine düşmanlık etmelerinin cezasıdır. Bundan dolayı onlar Allah’ı tevhidden ve ihlâsla O’na ibadet etmekten döndürülmüş, alıkonmuşlardır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve: Sizi bir kimse görüyor mu? (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”(et-Tevbe, 9/127) 64. “Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan” yani maslahatınıza ve menfaatinize olan şeyler için hazır hale getirilmiştir. Onu ekebilir, oraya ağaç dikebilirsiniz, üzerinde bina yapabilirsiniz, yolculuk edebilir ve yerleşip ikamet edebilirsiniz; “göğü bir bina” üzerinde yaşadığınız yere âdeta bir tavan “yapan” ve orada kendisi ile yararlandığınız ışıklar ve alâmetler koyandır ki denizin ve karanın karanlıklarında onlar vasıtası ile yolunuzu bulursunuz. “Size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan” da O’dur. Canlı varlıklar arasında sureti Âdemoğlundan daha güzel hiçbir varlık yoktur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz insanı en güzel suret ve ölçüde yarattık.”(et-Tin, 95/4) Âdemoğlunun güzelliğini, Yüce Allah’ın ondaki hikmetinin kemalini görmek isteyen, onun azalarına tek tek baksın. Onun azalarından herhangi birisinin bulunduğu yerden bir başka yerde bulunması uygun düşer mi? Aynı şekilde kalplerinde birbirlerine karşı duydukları eğilime, sevgiye de baksın. Bunu Ademoğlunun dışındaki varlıklarda görebilir mi? Yine Yüce Allah’ın ona özel olarak ihsan ettiği akıl, iman, muhabbet ve marifet gibi en güzel surete gayet uygun düşen güzel ahlâka da bakıp bir düşünsün. “temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır.” Bu her türlü yiyecek, içecek, evlenme, giyim, görülen ve işitilen hoş şeyler ve bunların dışında kalan Allah’ın kulları için elde etmeyi kolaylaştırdığı bütün güzel ve temiz şeyleri kapsamına alır. Yüce Allah bunların zıddı olan bedenlerine, kalplerine ve dinlerine zararlı olan kötü ve zararlı şeyleri de onlara yasaklamıştır. “İşte” bütün işleri çekip çeviren ve size bunca nimetleri ihsan eden “Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Bütün âlemleri nimetleri ile besleyen, görüp gözeten Rabbin hayır ve ihsanı ne kadar çok, ne kadar büyüktür! 65. “O, (sonsuz) hayat sahibidir.” Tam ve kâmil hayat sahibidir. Bu, O’nun semi’, basar, kudret, ilim, kelâm ve buna benzer kemâl ve celâl sıfatları kabilinden olup kendileri olmaksızın hayatın tam anlamı ile varlığından söz edilemeyecek olan bütün zatî sıfatlarını gerek kılan, tam ve kâmil bir hayattır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Yani O’nun zatından başka hakiki bir ilah yoktur, yegane mabud yalnız O’dur. “O halde dini O’na halis kılarak yalnız O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet şeklindeki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. Yani bütün ibadet, dua ve amellerinizde yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü -Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi- ihlâs emredilmiş bir husustur:“Halbuki onlara ancak dini O’na has kılan (ihlâs sahipleri) ve hanîfler olarak Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu.”(el-Beyyine, 98/5)“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” İnsanların O’nu dilleri ile zikretmeleri halinde olduğu gibi sözlü bütün hamdler, övgüler ve senâlar O’nundur. İbadette olduğu gibi fiili bütün hamdler, övgüler ve senâlar da O’nundur. Bütün bunlar, yalnızca O’na hastır, O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Çünkü O’nun bütün sıfatları, fiilleri ve kulları üzerindeki nimeti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:63

61- Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan ve gündüzü de aydınlık kılandır. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 62- İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. O, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? 63- İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler. 64- Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan, göğü bir bina yapan, size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan, temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir! 65- O, (sonsuz) hayat sahibidir. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde dini O’na halis kılarak yalnızca O’na dua/ibadet edin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 61. “Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan” buyruğu şu demektir: O, geceyi hareketlerinizin verdiği yorgunluktan sükûn bulasınız, dinlenesiniz diye sizin için karanlık kılmıştır. Çünkü bu hareketliliğiniz devam edecek olursa size zarar verir. Geceleyin yataklarınıza bundan dolayı sığınırsınız. Allah size uyku verir. Bu uyku ile kalp ve bedeniniz dinlenir. Uyku, insan için zaruri bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Yine geceleyin sevenler birbirleri ile başbaşa kalır, huzur bulur. İnsanın düşüncesi derlenip toplanır, meşguliyetler de azdır. Yüce Allah “gündüzü de aydınlık kılamndır.” Yörüngesinde sürekli akıp giden güneş ile gündüzü aydınlatır. Bunun üzerine sizler yataklarınızdan kalkar, dini ve dünyevi işleri görmeye gidersiniz. Kiminiz zikre ve Kur’ân’a, kiminiz namaza yönelir, kiminiz ilim öğrenmeye, kiminiz alışverişe gider, kiminiz inşaat, kiminiz demir işlerine yahut da buna benzer sanatları ve meslekleri icraya yönelir. Kiminiz kara ve denizde yolculuk yapmaya, kimisi tarlasına, kimisi de hayvanlarının ihtiyaçlarını görmeye gider. “Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır.” Çünkü onlara bunları ve diğer nimetleri ihsan etmiş, onlara sıkıntı verecek şeyleri de uzaklaştırmıştır. Bu ise O’na tam anlamı ile şükretmelerini ve gereği gibi O’nu anmalarını gerektirir. “Fakat insanların çoğu” cahillikleri ve zulümleri sebebi ile “şükretmezler.” Rablerinin nimetini itiraf ederek Yüce Allah’a boyun eğen, O’nu seven, bu nimetleri mevlalarının itaatı ve rızası uğrunda harcayan “şükredenler kullarım içinde pek azdır”(Sebe, 34/13) 62. “İşte” bütün bunları yapan “Rabbiniz Allah'tır.” yegane ilâh ve Rab O’dur. Çünkü bunca nimetleri yalnızca O’nun vermesi, O’nun rubûbiyetinin bir tecellisidir. Bunların şükretmenizi gerektirmesi ise O’nun ulûhiyetinin bir gereğidir. “O, her şeyin yaratıcısıdır.” Bu da rubûbiyetini vurgulamaktadır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” Bu da ibadete yalnızca O’nun layık olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını ifade eder. Daha sonra Yüce Allah, açıkça kendisine ibadet edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Size bu kadar deliller açıkladıktan, yolunuzu aydınlattıktan sonra hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, yalnızca O’na ibadet etmekten nasıl döndürülüyor, başka tarafa çevriliyorsunuz? 63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler.” Yani bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinin ve peygamberlerine düşmanlık etmelerinin cezasıdır. Bundan dolayı onlar Allah’ı tevhidden ve ihlâsla O’na ibadet etmekten döndürülmüş, alıkonmuşlardır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve: Sizi bir kimse görüyor mu? (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”(et-Tevbe, 9/127) 64. “Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan” yani maslahatınıza ve menfaatinize olan şeyler için hazır hale getirilmiştir. Onu ekebilir, oraya ağaç dikebilirsiniz, üzerinde bina yapabilirsiniz, yolculuk edebilir ve yerleşip ikamet edebilirsiniz; “göğü bir bina” üzerinde yaşadığınız yere âdeta bir tavan “yapan” ve orada kendisi ile yararlandığınız ışıklar ve alâmetler koyandır ki denizin ve karanın karanlıklarında onlar vasıtası ile yolunuzu bulursunuz. “Size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan” da O’dur. Canlı varlıklar arasında sureti Âdemoğlundan daha güzel hiçbir varlık yoktur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz insanı en güzel suret ve ölçüde yarattık.”(et-Tin, 95/4) Âdemoğlunun güzelliğini, Yüce Allah’ın ondaki hikmetinin kemalini görmek isteyen, onun azalarına tek tek baksın. Onun azalarından herhangi birisinin bulunduğu yerden bir başka yerde bulunması uygun düşer mi? Aynı şekilde kalplerinde birbirlerine karşı duydukları eğilime, sevgiye de baksın. Bunu Ademoğlunun dışındaki varlıklarda görebilir mi? Yine Yüce Allah’ın ona özel olarak ihsan ettiği akıl, iman, muhabbet ve marifet gibi en güzel surete gayet uygun düşen güzel ahlâka da bakıp bir düşünsün. “temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır.” Bu her türlü yiyecek, içecek, evlenme, giyim, görülen ve işitilen hoş şeyler ve bunların dışında kalan Allah’ın kulları için elde etmeyi kolaylaştırdığı bütün güzel ve temiz şeyleri kapsamına alır. Yüce Allah bunların zıddı olan bedenlerine, kalplerine ve dinlerine zararlı olan kötü ve zararlı şeyleri de onlara yasaklamıştır. “İşte” bütün işleri çekip çeviren ve size bunca nimetleri ihsan eden “Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Bütün âlemleri nimetleri ile besleyen, görüp gözeten Rabbin hayır ve ihsanı ne kadar çok, ne kadar büyüktür! 65. “O, (sonsuz) hayat sahibidir.” Tam ve kâmil hayat sahibidir. Bu, O’nun semi’, basar, kudret, ilim, kelâm ve buna benzer kemâl ve celâl sıfatları kabilinden olup kendileri olmaksızın hayatın tam anlamı ile varlığından söz edilemeyecek olan bütün zatî sıfatlarını gerek kılan, tam ve kâmil bir hayattır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Yani O’nun zatından başka hakiki bir ilah yoktur, yegane mabud yalnız O’dur. “O halde dini O’na halis kılarak yalnız O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet şeklindeki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. Yani bütün ibadet, dua ve amellerinizde yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü -Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi- ihlâs emredilmiş bir husustur:“Halbuki onlara ancak dini O’na has kılan (ihlâs sahipleri) ve hanîfler olarak Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu.”(el-Beyyine, 98/5)“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” İnsanların O’nu dilleri ile zikretmeleri halinde olduğu gibi sözlü bütün hamdler, övgüler ve senâlar O’nundur. İbadette olduğu gibi fiili bütün hamdler, övgüler ve senâlar da O’nundur. Bütün bunlar, yalnızca O’na hastır, O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Çünkü O’nun bütün sıfatları, fiilleri ve kulları üzerindeki nimeti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:64

61- Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan ve gündüzü de aydınlık kılandır. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 62- İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. O, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? 63- İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler. 64- Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan, göğü bir bina yapan, size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan, temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir! 65- O, (sonsuz) hayat sahibidir. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde dini O’na halis kılarak yalnızca O’na dua/ibadet edin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 61. “Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan” buyruğu şu demektir: O, geceyi hareketlerinizin verdiği yorgunluktan sükûn bulasınız, dinlenesiniz diye sizin için karanlık kılmıştır. Çünkü bu hareketliliğiniz devam edecek olursa size zarar verir. Geceleyin yataklarınıza bundan dolayı sığınırsınız. Allah size uyku verir. Bu uyku ile kalp ve bedeniniz dinlenir. Uyku, insan için zaruri bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Yine geceleyin sevenler birbirleri ile başbaşa kalır, huzur bulur. İnsanın düşüncesi derlenip toplanır, meşguliyetler de azdır. Yüce Allah “gündüzü de aydınlık kılamndır.” Yörüngesinde sürekli akıp giden güneş ile gündüzü aydınlatır. Bunun üzerine sizler yataklarınızdan kalkar, dini ve dünyevi işleri görmeye gidersiniz. Kiminiz zikre ve Kur’ân’a, kiminiz namaza yönelir, kiminiz ilim öğrenmeye, kiminiz alışverişe gider, kiminiz inşaat, kiminiz demir işlerine yahut da buna benzer sanatları ve meslekleri icraya yönelir. Kiminiz kara ve denizde yolculuk yapmaya, kimisi tarlasına, kimisi de hayvanlarının ihtiyaçlarını görmeye gider. “Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır.” Çünkü onlara bunları ve diğer nimetleri ihsan etmiş, onlara sıkıntı verecek şeyleri de uzaklaştırmıştır. Bu ise O’na tam anlamı ile şükretmelerini ve gereği gibi O’nu anmalarını gerektirir. “Fakat insanların çoğu” cahillikleri ve zulümleri sebebi ile “şükretmezler.” Rablerinin nimetini itiraf ederek Yüce Allah’a boyun eğen, O’nu seven, bu nimetleri mevlalarının itaatı ve rızası uğrunda harcayan “şükredenler kullarım içinde pek azdır”(Sebe, 34/13) 62. “İşte” bütün bunları yapan “Rabbiniz Allah'tır.” yegane ilâh ve Rab O’dur. Çünkü bunca nimetleri yalnızca O’nun vermesi, O’nun rubûbiyetinin bir tecellisidir. Bunların şükretmenizi gerektirmesi ise O’nun ulûhiyetinin bir gereğidir. “O, her şeyin yaratıcısıdır.” Bu da rubûbiyetini vurgulamaktadır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” Bu da ibadete yalnızca O’nun layık olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını ifade eder. Daha sonra Yüce Allah, açıkça kendisine ibadet edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Size bu kadar deliller açıkladıktan, yolunuzu aydınlattıktan sonra hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, yalnızca O’na ibadet etmekten nasıl döndürülüyor, başka tarafa çevriliyorsunuz? 63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler.” Yani bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinin ve peygamberlerine düşmanlık etmelerinin cezasıdır. Bundan dolayı onlar Allah’ı tevhidden ve ihlâsla O’na ibadet etmekten döndürülmüş, alıkonmuşlardır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve: Sizi bir kimse görüyor mu? (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”(et-Tevbe, 9/127) 64. “Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan” yani maslahatınıza ve menfaatinize olan şeyler için hazır hale getirilmiştir. Onu ekebilir, oraya ağaç dikebilirsiniz, üzerinde bina yapabilirsiniz, yolculuk edebilir ve yerleşip ikamet edebilirsiniz; “göğü bir bina” üzerinde yaşadığınız yere âdeta bir tavan “yapan” ve orada kendisi ile yararlandığınız ışıklar ve alâmetler koyandır ki denizin ve karanın karanlıklarında onlar vasıtası ile yolunuzu bulursunuz. “Size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan” da O’dur. Canlı varlıklar arasında sureti Âdemoğlundan daha güzel hiçbir varlık yoktur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz insanı en güzel suret ve ölçüde yarattık.”(et-Tin, 95/4) Âdemoğlunun güzelliğini, Yüce Allah’ın ondaki hikmetinin kemalini görmek isteyen, onun azalarına tek tek baksın. Onun azalarından herhangi birisinin bulunduğu yerden bir başka yerde bulunması uygun düşer mi? Aynı şekilde kalplerinde birbirlerine karşı duydukları eğilime, sevgiye de baksın. Bunu Ademoğlunun dışındaki varlıklarda görebilir mi? Yine Yüce Allah’ın ona özel olarak ihsan ettiği akıl, iman, muhabbet ve marifet gibi en güzel surete gayet uygun düşen güzel ahlâka da bakıp bir düşünsün. “temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır.” Bu her türlü yiyecek, içecek, evlenme, giyim, görülen ve işitilen hoş şeyler ve bunların dışında kalan Allah’ın kulları için elde etmeyi kolaylaştırdığı bütün güzel ve temiz şeyleri kapsamına alır. Yüce Allah bunların zıddı olan bedenlerine, kalplerine ve dinlerine zararlı olan kötü ve zararlı şeyleri de onlara yasaklamıştır. “İşte” bütün işleri çekip çeviren ve size bunca nimetleri ihsan eden “Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Bütün âlemleri nimetleri ile besleyen, görüp gözeten Rabbin hayır ve ihsanı ne kadar çok, ne kadar büyüktür! 65. “O, (sonsuz) hayat sahibidir.” Tam ve kâmil hayat sahibidir. Bu, O’nun semi’, basar, kudret, ilim, kelâm ve buna benzer kemâl ve celâl sıfatları kabilinden olup kendileri olmaksızın hayatın tam anlamı ile varlığından söz edilemeyecek olan bütün zatî sıfatlarını gerek kılan, tam ve kâmil bir hayattır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Yani O’nun zatından başka hakiki bir ilah yoktur, yegane mabud yalnız O’dur. “O halde dini O’na halis kılarak yalnız O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet şeklindeki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. Yani bütün ibadet, dua ve amellerinizde yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü -Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi- ihlâs emredilmiş bir husustur:“Halbuki onlara ancak dini O’na has kılan (ihlâs sahipleri) ve hanîfler olarak Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu.”(el-Beyyine, 98/5)“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” İnsanların O’nu dilleri ile zikretmeleri halinde olduğu gibi sözlü bütün hamdler, övgüler ve senâlar O’nundur. İbadette olduğu gibi fiili bütün hamdler, övgüler ve senâlar da O’nundur. Bütün bunlar, yalnızca O’na hastır, O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Çünkü O’nun bütün sıfatları, fiilleri ve kulları üzerindeki nimeti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:65

61- Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan ve gündüzü de aydınlık kılandır. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 62- İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. O, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? 63- İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler. 64- Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan, göğü bir bina yapan, size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan, temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte (bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir! 65- O, (sonsuz) hayat sahibidir. O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde dini O’na halis kılarak yalnızca O’na dua/ibadet edin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 61. “Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan” buyruğu şu demektir: O, geceyi hareketlerinizin verdiği yorgunluktan sükûn bulasınız, dinlenesiniz diye sizin için karanlık kılmıştır. Çünkü bu hareketliliğiniz devam edecek olursa size zarar verir. Geceleyin yataklarınıza bundan dolayı sığınırsınız. Allah size uyku verir. Bu uyku ile kalp ve bedeniniz dinlenir. Uyku, insan için zaruri bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Yine geceleyin sevenler birbirleri ile başbaşa kalır, huzur bulur. İnsanın düşüncesi derlenip toplanır, meşguliyetler de azdır. Yüce Allah “gündüzü de aydınlık kılamndır.” Yörüngesinde sürekli akıp giden güneş ile gündüzü aydınlatır. Bunun üzerine sizler yataklarınızdan kalkar, dini ve dünyevi işleri görmeye gidersiniz. Kiminiz zikre ve Kur’ân’a, kiminiz namaza yönelir, kiminiz ilim öğrenmeye, kiminiz alışverişe gider, kiminiz inşaat, kiminiz demir işlerine yahut da buna benzer sanatları ve meslekleri icraya yönelir. Kiminiz kara ve denizde yolculuk yapmaya, kimisi tarlasına, kimisi de hayvanlarının ihtiyaçlarını görmeye gider. “Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde pek büyük lütufları vardır.” Çünkü onlara bunları ve diğer nimetleri ihsan etmiş, onlara sıkıntı verecek şeyleri de uzaklaştırmıştır. Bu ise O’na tam anlamı ile şükretmelerini ve gereği gibi O’nu anmalarını gerektirir. “Fakat insanların çoğu” cahillikleri ve zulümleri sebebi ile “şükretmezler.” Rablerinin nimetini itiraf ederek Yüce Allah’a boyun eğen, O’nu seven, bu nimetleri mevlalarının itaatı ve rızası uğrunda harcayan “şükredenler kullarım içinde pek azdır”(Sebe, 34/13) 62. “İşte” bütün bunları yapan “Rabbiniz Allah'tır.” yegane ilâh ve Rab O’dur. Çünkü bunca nimetleri yalnızca O’nun vermesi, O’nun rubûbiyetinin bir tecellisidir. Bunların şükretmenizi gerektirmesi ise O’nun ulûhiyetinin bir gereğidir. “O, her şeyin yaratıcısıdır.” Bu da rubûbiyetini vurgulamaktadır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” Bu da ibadete yalnızca O’nun layık olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını ifade eder. Daha sonra Yüce Allah, açıkça kendisine ibadet edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Size bu kadar deliller açıkladıktan, yolunuzu aydınlattıktan sonra hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, yalnızca O’na ibadet etmekten nasıl döndürülüyor, başka tarafa çevriliyorsunuz? 63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edegelenler böyle döndürülürler.” Yani bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinin ve peygamberlerine düşmanlık etmelerinin cezasıdır. Bundan dolayı onlar Allah’ı tevhidden ve ihlâsla O’na ibadet etmekten döndürülmüş, alıkonmuşlardır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve: Sizi bir kimse görüyor mu? (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”(et-Tevbe, 9/127) 64. “Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli kılan” yani maslahatınıza ve menfaatinize olan şeyler için hazır hale getirilmiştir. Onu ekebilir, oraya ağaç dikebilirsiniz, üzerinde bina yapabilirsiniz, yolculuk edebilir ve yerleşip ikamet edebilirsiniz; “göğü bir bina” üzerinde yaşadığınız yere âdeta bir tavan “yapan” ve orada kendisi ile yararlandığınız ışıklar ve alâmetler koyandır ki denizin ve karanın karanlıklarında onlar vasıtası ile yolunuzu bulursunuz. “Size suret veren ve suretlerinizi de güzel kılan” da O’dur. Canlı varlıklar arasında sureti Âdemoğlundan daha güzel hiçbir varlık yoktur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz insanı en güzel suret ve ölçüde yarattık.”(et-Tin, 95/4) Âdemoğlunun güzelliğini, Yüce Allah’ın ondaki hikmetinin kemalini görmek isteyen, onun azalarına tek tek baksın. Onun azalarından herhangi birisinin bulunduğu yerden bir başka yerde bulunması uygun düşer mi? Aynı şekilde kalplerinde birbirlerine karşı duydukları eğilime, sevgiye de baksın. Bunu Ademoğlunun dışındaki varlıklarda görebilir mi? Yine Yüce Allah’ın ona özel olarak ihsan ettiği akıl, iman, muhabbet ve marifet gibi en güzel surete gayet uygun düşen güzel ahlâka da bakıp bir düşünsün. “temiz ve hoş şeylerden sizi rızıklandırandır.” Bu her türlü yiyecek, içecek, evlenme, giyim, görülen ve işitilen hoş şeyler ve bunların dışında kalan Allah’ın kulları için elde etmeyi kolaylaştırdığı bütün güzel ve temiz şeyleri kapsamına alır. Yüce Allah bunların zıddı olan bedenlerine, kalplerine ve dinlerine zararlı olan kötü ve zararlı şeyleri de onlara yasaklamıştır. “İşte” bütün işleri çekip çeviren ve size bunca nimetleri ihsan eden “Rabbiniz Allah'tır! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Bütün âlemleri nimetleri ile besleyen, görüp gözeten Rabbin hayır ve ihsanı ne kadar çok, ne kadar büyüktür! 65. “O, (sonsuz) hayat sahibidir.” Tam ve kâmil hayat sahibidir. Bu, O’nun semi’, basar, kudret, ilim, kelâm ve buna benzer kemâl ve celâl sıfatları kabilinden olup kendileri olmaksızın hayatın tam anlamı ile varlığından söz edilemeyecek olan bütün zatî sıfatlarını gerek kılan, tam ve kâmil bir hayattır. “O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Yani O’nun zatından başka hakiki bir ilah yoktur, yegane mabud yalnız O’dur. “O halde dini O’na halis kılarak yalnız O’na dua/ibadet edin.” Buradaki dua, hem ibadet şeklindeki duayı, hem de Allah’tan dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. Yani bütün ibadet, dua ve amellerinizde yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü -Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi- ihlâs emredilmiş bir husustur:“Halbuki onlara ancak dini O’na has kılan (ihlâs sahipleri) ve hanîfler olarak Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu.”(el-Beyyine, 98/5)“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” İnsanların O’nu dilleri ile zikretmeleri halinde olduğu gibi sözlü bütün hamdler, övgüler ve senâlar O’nundur. İbadette olduğu gibi fiili bütün hamdler, övgüler ve senâlar da O’nundur. Bütün bunlar, yalnızca O’na hastır, O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Çünkü O’nun bütün sıfatları, fiilleri ve kulları üzerindeki nimeti kemâl derecesindedir.

Mü'min 40:66

66- De ki:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı ve âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” 67- Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra da alakadan yaratan, sonra sizi bebek olarak çıkaran, sonra rüşt çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan önce ölür. (Bütün bunlar) belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp düşünmeniz içindir. 68- Yaşatan ve öldüren O’dur. O, bir işin olmasını hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir. 66. Yüce Allah, ibadeti yalnızca Allah’a halis kılma emrini, buna dair delilleri söz konusu ettikten sonra O’nun dışındaki varlıklara yapılan ibadeti de açıkça yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber “de ki: Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı.” O’ndan başka tapındığınız putlara, heykellere ve Allah’tan başka ibadet olunan bütün varlıklara ibadet etmem yasaklandı. Üstelik benim bu tutumumda şüphe yoktur. Aksine ben kesin kanaat ve basiret sahibiyim. Bundan dolayı:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince” buyurmuştur. “ve” kalbimle, dilimle ve azalarımla O’na itaat etmek ve emrine teslimiyet gösterip bağlanmak suretiyle “âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” Bu, kayıtsız ve şartsız olarak en büyük emirdir. Nitekim O’ndan başkasına ibadet etmek de kayıtsız ve şartsız olarak en büyük yasaktır. 67. Daha sonra Allah, yegane yaratıcı olduğunu, insanların yaratılışını tekâmül ettirenin kendisi olduğunu belirterek uluhiyet tevhidini özellikle vurgulamakta: Sizi tek başına yaratan O olduğu için yalnızca O’na ibadet etmelisiniz, demektedir:“Sizi topraktan” bu sizin aslınız ve atanız olan Adem aleyhisselam’ı yaratması ile olmuştur. “sonra nutfeden” bu da diğer tüm insanların annesinin karnındaki yaratılışının başlangıcını anlatmaktadır. Yüce Allah, yaratılışın başına dikkat çekmekle geri kalan aşamalar olan alaka, bir çiğnemlik et, kemikler, ondan sonra da ruhun üfürülmesine dikkat çekmektedir. “Sonra sizi bebek olarak çıkaran.” İşte sizler, bu şekilde ilâhî yaratma dahilinde aşamadan aşamaya geçip durursunuz. “Sonra rüşt” akıl, beden, gizli ve açık bütün kuvvetler itibari ile güçlü “çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan” güçlü çağa erişmeden “önce ölür.” Bu takdir edilen aşamalardan geçmeniz, ömürlerinizin sona ereceği “belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp” şu hallerinizi “düşünmeniz” ve sizi bu aşamalardan geçirenin mutlak kudret sahibi olduğunu ve yalnızca Ona ibadet edilmesi gerektiğini bilmeniz, sizin ise her açıdan eksik ve kusurlu olduğunuzu anlamanız “içindir.” 68. “Yaşatan ve öldüren O’dur.” Yani hayat veren ve öldüren sadece O’dur. İster bir sebebe bağlı olarak, ister sebepsiz olarak ölen her bir can, ancak O’nun izni dahilinde ölür:“Uzun ömürlü kimsenin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu, Allah’a göre pek kolaydır.”(Fâtır, 35/11)“O,” küçük ya da büyük “bir işin olmasına hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir.” Bu konuda herhangi bir karşı koyma, reddediş veya emrin tekrarlanmasını gerektiren hiçbir husus olmaz.

Mü'min 40:67

66- De ki:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı ve âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” 67- Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra da alakadan yaratan, sonra sizi bebek olarak çıkaran, sonra rüşt çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan önce ölür. (Bütün bunlar) belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp düşünmeniz içindir. 68- Yaşatan ve öldüren O’dur. O, bir işin olmasını hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir. 66. Yüce Allah, ibadeti yalnızca Allah’a halis kılma emrini, buna dair delilleri söz konusu ettikten sonra O’nun dışındaki varlıklara yapılan ibadeti de açıkça yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber “de ki: Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı.” O’ndan başka tapındığınız putlara, heykellere ve Allah’tan başka ibadet olunan bütün varlıklara ibadet etmem yasaklandı. Üstelik benim bu tutumumda şüphe yoktur. Aksine ben kesin kanaat ve basiret sahibiyim. Bundan dolayı:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince” buyurmuştur. “ve” kalbimle, dilimle ve azalarımla O’na itaat etmek ve emrine teslimiyet gösterip bağlanmak suretiyle “âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” Bu, kayıtsız ve şartsız olarak en büyük emirdir. Nitekim O’ndan başkasına ibadet etmek de kayıtsız ve şartsız olarak en büyük yasaktır. 67. Daha sonra Allah, yegane yaratıcı olduğunu, insanların yaratılışını tekâmül ettirenin kendisi olduğunu belirterek uluhiyet tevhidini özellikle vurgulamakta: Sizi tek başına yaratan O olduğu için yalnızca O’na ibadet etmelisiniz, demektedir:“Sizi topraktan” bu sizin aslınız ve atanız olan Adem aleyhisselam’ı yaratması ile olmuştur. “sonra nutfeden” bu da diğer tüm insanların annesinin karnındaki yaratılışının başlangıcını anlatmaktadır. Yüce Allah, yaratılışın başına dikkat çekmekle geri kalan aşamalar olan alaka, bir çiğnemlik et, kemikler, ondan sonra da ruhun üfürülmesine dikkat çekmektedir. “Sonra sizi bebek olarak çıkaran.” İşte sizler, bu şekilde ilâhî yaratma dahilinde aşamadan aşamaya geçip durursunuz. “Sonra rüşt” akıl, beden, gizli ve açık bütün kuvvetler itibari ile güçlü “çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan” güçlü çağa erişmeden “önce ölür.” Bu takdir edilen aşamalardan geçmeniz, ömürlerinizin sona ereceği “belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp” şu hallerinizi “düşünmeniz” ve sizi bu aşamalardan geçirenin mutlak kudret sahibi olduğunu ve yalnızca Ona ibadet edilmesi gerektiğini bilmeniz, sizin ise her açıdan eksik ve kusurlu olduğunuzu anlamanız “içindir.” 68. “Yaşatan ve öldüren O’dur.” Yani hayat veren ve öldüren sadece O’dur. İster bir sebebe bağlı olarak, ister sebepsiz olarak ölen her bir can, ancak O’nun izni dahilinde ölür:“Uzun ömürlü kimsenin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu, Allah’a göre pek kolaydır.”(Fâtır, 35/11)“O,” küçük ya da büyük “bir işin olmasına hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir.” Bu konuda herhangi bir karşı koyma, reddediş veya emrin tekrarlanmasını gerektiren hiçbir husus olmaz.

Mü'min 40:68

66- De ki:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı ve âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” 67- Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra da alakadan yaratan, sonra sizi bebek olarak çıkaran, sonra rüşt çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan önce ölür. (Bütün bunlar) belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp düşünmeniz içindir. 68- Yaşatan ve öldüren O’dur. O, bir işin olmasını hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir. 66. Yüce Allah, ibadeti yalnızca Allah’a halis kılma emrini, buna dair delilleri söz konusu ettikten sonra O’nun dışındaki varlıklara yapılan ibadeti de açıkça yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber “de ki: Rabbimden bana apaçık deliller gelince artık sizin, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmem yasaklandı.” O’ndan başka tapındığınız putlara, heykellere ve Allah’tan başka ibadet olunan bütün varlıklara ibadet etmem yasaklandı. Üstelik benim bu tutumumda şüphe yoktur. Aksine ben kesin kanaat ve basiret sahibiyim. Bundan dolayı:“Rabbimden bana apaçık deliller gelince” buyurmuştur. “ve” kalbimle, dilimle ve azalarımla O’na itaat etmek ve emrine teslimiyet gösterip bağlanmak suretiyle “âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” Bu, kayıtsız ve şartsız olarak en büyük emirdir. Nitekim O’ndan başkasına ibadet etmek de kayıtsız ve şartsız olarak en büyük yasaktır. 67. Daha sonra Allah, yegane yaratıcı olduğunu, insanların yaratılışını tekâmül ettirenin kendisi olduğunu belirterek uluhiyet tevhidini özellikle vurgulamakta: Sizi tek başına yaratan O olduğu için yalnızca O’na ibadet etmelisiniz, demektedir:“Sizi topraktan” bu sizin aslınız ve atanız olan Adem aleyhisselam’ı yaratması ile olmuştur. “sonra nutfeden” bu da diğer tüm insanların annesinin karnındaki yaratılışının başlangıcını anlatmaktadır. Yüce Allah, yaratılışın başına dikkat çekmekle geri kalan aşamalar olan alaka, bir çiğnemlik et, kemikler, ondan sonra da ruhun üfürülmesine dikkat çekmektedir. “Sonra sizi bebek olarak çıkaran.” İşte sizler, bu şekilde ilâhî yaratma dahilinde aşamadan aşamaya geçip durursunuz. “Sonra rüşt” akıl, beden, gizli ve açık bütün kuvvetler itibari ile güçlü “çağınıza ermeniz, daha sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatan) O’dur. Kiminiz ise bundan” güçlü çağa erişmeden “önce ölür.” Bu takdir edilen aşamalardan geçmeniz, ömürlerinizin sona ereceği “belirli bir ecele ulaşmanız ve aklınızı kullanıp” şu hallerinizi “düşünmeniz” ve sizi bu aşamalardan geçirenin mutlak kudret sahibi olduğunu ve yalnızca Ona ibadet edilmesi gerektiğini bilmeniz, sizin ise her açıdan eksik ve kusurlu olduğunuzu anlamanız “içindir.” 68. “Yaşatan ve öldüren O’dur.” Yani hayat veren ve öldüren sadece O’dur. İster bir sebebe bağlı olarak, ister sebepsiz olarak ölen her bir can, ancak O’nun izni dahilinde ölür:“Uzun ömürlü kimsenin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu, Allah’a göre pek kolaydır.”(Fâtır, 35/11)“O,” küçük ya da büyük “bir işin olmasına hükmettiği zaman ona yalnız: “Ol” der, o da hemen oluverir.” Bu konuda herhangi bir karşı koyma, reddediş veya emrin tekrarlanmasını gerektiren hiçbir husus olmaz.

Mü'min 40:69

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:70

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:71

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:72

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:73

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:74

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:75

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:76

69- Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin nasıl da döndürülüyorlar? 70- Kitabı ve peygamberlerimizle birlikte gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında bilecekler. 71,72- O vakit onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır. 73,74- Sonra onlara şöyle denilecek:“Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Onlar da: “Kaybolup gittiler. Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. 75- “Bu (azap) yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir. 76- Cehennem kapılarından orada ebedi kalmak üzere girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! 69. “Allah’ın” apaçık “âyetleri hakkında tartışanları görmez misin?” Onların bu çirkin hallerine hayret etmez misin? “Nasıl da döndürülüyorlar?” Nasıl olup da bu âyetlerden başka tarafa sapıyorlar? Bu eksiksiz ve mükemmel açıklamalardan sonra nereye gidiyorlar? Allah’ın âyetleri ile çelişen apaçık başka âyetler bulabiliyorlar mı? Allah’a andolsun ki hayır! O halde onlar hevâlarına uygun birtakım şüpheler bulup batılları için bunları kullanarak hücuma kalkışıyorlar! 70. Onların, Allah’tan kendilerine gelen Kitab’ı ve insanların en hayırlıları, en doğru sözlüleri ve en akıllıları olan peygamberleri ve Allah’ın onlarla gönderdiklerini yalanlamak sureti ile seçtikleri ve tercih ettikleri yol ne kadar da kötüdür! “yakında bilecekler” Böylelerinin kızgın ateşten başka bir cezaları olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onları ateş azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 71-72. “O vakit onlar, boyunlarında” hareket etmelerine imkân vermeyen “demir halkalar ve” şeytanları ile birlikte kendilerine vurulacak “zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler.” Bu kaynar su; kaynaması ve harareti nihai dereceye varmış kızgın sudur. “Sonra da ateşte yakılacaklardır.” O kızgın alevli ateş, üzerlerine tutuşturularak daha da alevlenecek ve onlar orada yanacaklardır. Sonra da şirk koşmaları ve yalan söylemelerinden ötürü azarlanacaklardır: 73. “Sonra onlara şöyle denilecek: “Hani, nerede Allah’ın yanı sıra ortak koştuklarınız?” Size bir fayda sağladılar mı? Sizin üzerinizden azabın bir kısmını olsun hafifletebildiler mi? “Onlar da: Kaybolup gittiler” yoklar, burada değiller; hem olsalar bile bizlere bir faydaları olmaz. Sonra da ibadetlerini inkâr ederek:“Bilakis, biz önceden hiçbir şeye dua/ibadet etmiyorduk/etmiyormuşuz.” diyecekler. Bu sözleri ile başka varlıklara taptıklarını inkâr edecekleri ve bunun kendilerine fayda sağlayacağını zannederek böyle diyecekleri ihtimal dahilindedir. Diğer bir ihtimal ise -ki bu daha kuvvetlidir- şudur: Onlar, bu sözleri, daha önce tapındıkları varlıkların ilâhlıklarının batıl/boş olduğunu ve gerçekte Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, ilâh olma özelliği bulunmayan varlıklara ibadet etmekle sapmış ve hata etmiş olduklarını itiraf etmek için söyleyeceklerdir. (Taptıklarımız bir hiçmiş! diyeceklerdir.) Yüce Allah’ın: “İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır” buyruğu da bu son manaya delildir. Yani onların dünya hayatındaki bu sapıklıkları herkes tarafından açıkça görülen bir sapıklıktır. Hatta bizzat kendileri bile Kıyamet gününde bu yaptıklarının batıl olduğunu itiraf ve kabul edeceklerdir. O vakit Yüce Allah’ın:“Allah’tan başkasına dua/ibadet edenler aslında hiçbir şerike/ortağa uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) buyruğunun ne anlama geldiği onlar tarafından açıkça anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna delildir:“Kıyamet gününde onlar sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.”(Fâtır, 35/14); “Allah’tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan, üstelik kendilerine yaptıkları duadan da habersiz olan kimselere dua/ibadet eden kişiden daha sapık kim olabilir?”(el-Ahkaf, 46/5) 75. Cehennem ehline şöyle denilecektir:“Bu” üzerinizdeki çeşit çeşit azap “yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.” Yani hem tutunduğunuz batıl sebebiyle hem de peygamberlerin getirdiği ilimlere muhalefet ettiğiniz ilimler sebebiyle şımarıyordunuz. Haksızlık, saldırganlık, zulüm ve isyan içinde Allah’ın kullarına karşı böbürleniyordunuz. Nitekim Yüce Allah, bu surenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar yanlarındaki ilim ile şımardılar.”(el-Mümin, 40/83) Yine Karun’un kavmi de ona şöyle demişti: “Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) Bu (şımarma), cezalandırılmayı gerektiren ve yerilen bir sevinmedir. Övülen ve Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sevinme ise böyle değildir:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler.”(Yunus, 10/58) Zira bu, faydalı ilim ve salih amel dolayısı ile sevinmektir. 76. “Cehennem kapılarından” herkes ameline uygun olarak onun bir tabakasına “orada ebedi kalmak üzere” ebediyen oradan çıkarılmamak üzere “girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Onlar orada horlanacak, rezil edilecek, hapsedilecek ve azaba uğrayacaklardır. Onun aşırı sıcağı ile zemherir soğuğu arasında gidip geleceklerdir.

Mü'min 40:77

77- O halde sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da elbet onlar, bize döndürüleceklerdir. 77. Yani ey peygamber! Kavmini davette ve onlardan gördüğün eziyetlere katlanma konusunda “sabret!” Daha çok sabretmek için imanından güç al. “Çünkü Allah’ın vaadi haktır.” O, dinine yardım edecek, onu yüceltecek, dünya ve âhirette peygamberlerini de zafere kavuşturacaktır. Aynı şekilde bu hususta sabır için dünya ve âhirette düşmanlarının cezalandırılacağı bilgisinden de güç al! Zira “Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını” dünyada “sana göstersek” bunu görmüş olacaksın. “yahut (bundan önce)” onları cezalandırmadan önce “senin ruhunu alsak da elbet onlar, bize döndürüleceklerdir.” Biz de onlara amellerinin karşılığını verecek ve onları cezalandıracağız: “Sakın Allah’ı o zalimlerin işlediklerinden habersiz sanma!”(İbrahim, 14/42) Daha sonra Yüce Allah, diğer peygamber kardeşlerini söz konusu ederek onu teselli etmekte ve onun sabrını artırmak üzere şöyle buyurmaktadır:

Mü'min 40:78

78- Andolsun biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminin kıssalarını da anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir peygamberin (kendiliğinden) bir âyet/mucize getirmesi mümkün değildir. Allah’ın emri geldiğinde hak ile hükmedilir ve batıla sapanlar da oracıkta hüsrana uğrarlar. 78. “Andolsun Biz senden önce de” kavimlerini davet eden, onların eziyetlerine sabreden pek çok “peygamberler gönderdik. Onlardan kiminin kıssalarını” onlara dair haberleri “sana anlattık. Kiminin kıssalarını da anlatmadık.” Bütün bu peygamberler Bizim tarafımızdan yönlendirilirdi. Onların elinde hiçbir yetki yoktu. “Allah’ın izni” yani O’nun meşîeti ve emri ile “olmadıkça” onların içinden “hiçbir peygamberin (kendiliğinden)” ister nakli ister aklî olsun “bir âyet/mucize getirmesi mümkün değildir.” Bu yüzden peygamberlere birtakım ayet ve mucizeler getirmelerini teklif edenlerin bu yaptıkları, bir zulümdür, işi yokuşa sürmektir. Yüce Allah, o peygamberleri doğruluklarına ve getirdiklerinin sıhhatine delil teşkil eden pek çok âyet (belge ve mucize) ile desteklemesine rağmen onları yalanlamaya kalkışmaktır. “Allah’ın” peygamberler ile onların düşmanlarının arasını ayırmak, peygamberlere zafer verme şeklindeki “emri geldiğinde” onların arasında “hak ile” yerli yerince, olması gereken şekilde “hükmedilir.” Peygamberler ve onlara uyanlar kurtarılır ve inkarcılar da helâk edilir. Bundan dolayı Allah:“ve batıla sapanlar da oracıkta hüsrana uğrarlar” buyurmaktadır. Yani hem kendileri batıl, hem getirdikleri ilim ve amel batıl, hem de gaye ve maksatları batıl olan kimseler, sözü geçen ilâhî hükmün gerçekleşmesi sırasında hüsrana uğrarlar. O yüzden bu muhataplar da batıllarını sürdürmekten sakınmalıdır. Aksi takdirde öncekilerin hüsrana uğradığı gibi bunlar da hüsrana uğrarlar. Zira bunlar onlardan hayırlı değildirler ve ilâhî kitaplarda kendilerine kurtulacaklarına dair bir beraat da verilmemiştir.

Mü'min 40:79

79- Ehli hayvanları sizin için yaratan Allah’tır. Onlardan bazısına binersiniz, bazısını da yersiniz. 80- Onlarda sizin için (daha pek çok) faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız. 81- O, size delillerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki? 79-80. Yüce Allah, kulları için pek çok menfaatler bulunan ehli hayvanları yaratmış olduğunu bildirerek onlara lütufta bulunduğunu hatırlatıyor. Bu faydalardan bazıları: Sırtlarına binmek ve yük taşımak; Etlerinden yemek, sütlerinden içmek; Yünlerinden, kıllarından ve tüylerinden yapılan eşyalar vasıtası ile ısınmak, bunlardan çeşitli alet ve eşya yapımında yararlanmak; ve benzeri daha birçok menfaatler… “Gönüllerinizdeki” uzak yerlere ulaşma, bunun sonucunda ve oradaki ahali ile bir araya gelme sureti ile sevinme şeklindeki “arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.” Yani Allah, hem karadaki yük taşıyıcı binekler, hem de denizdeki gemiler üzerinde taşınmanızı sağlamıştır. Bunları size amade kılan ve bunlardan tam anlamı ile yararlanmak için gerekli sebepleri hazırlayan Allah’tır. 81. “O, size delillerini” vahdaniyetine, isim ve sıfatlarına delâlet eden belgeleri “gösteriyor.” Bu da O’nun en büyük nimetlerindendir. Çünkü O, kullarını onların kendi nefislerindeki delillerine de dış dünyadaki delilerine de göz kamaştırıcı nimetlerine de tanık etmiş, kendisini bilip tanımaları, O’ma şükretmeleri ve O’nu anmaları için bu nimetlerini onlara tek tek saymıştır. “Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki?” Allah’ın bu delillerinden hangisini itiraf etmezsiniz? Sizler de kesinlikle biliyorsunuz ki bütün bu deliller ve nimetler O’ndandır. O halde bunları inkâr etmeye, bunlara itiraz etmeye imkan yoktur. Aksine bu, akıllı kimselerin O’na itaat uğrunda, O’na hizmet yolunda ve yalnız O’na bağlanmak üzere bütün gayret ve çaba harcamalarını gerektirmektedir.

Mü'min 40:80

79- Ehli hayvanları sizin için yaratan Allah’tır. Onlardan bazısına binersiniz, bazısını da yersiniz. 80- Onlarda sizin için (daha pek çok) faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız. 81- O, size delillerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki? 79-80. Yüce Allah, kulları için pek çok menfaatler bulunan ehli hayvanları yaratmış olduğunu bildirerek onlara lütufta bulunduğunu hatırlatıyor. Bu faydalardan bazıları: Sırtlarına binmek ve yük taşımak; Etlerinden yemek, sütlerinden içmek; Yünlerinden, kıllarından ve tüylerinden yapılan eşyalar vasıtası ile ısınmak, bunlardan çeşitli alet ve eşya yapımında yararlanmak; ve benzeri daha birçok menfaatler… “Gönüllerinizdeki” uzak yerlere ulaşma, bunun sonucunda ve oradaki ahali ile bir araya gelme sureti ile sevinme şeklindeki “arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.” Yani Allah, hem karadaki yük taşıyıcı binekler, hem de denizdeki gemiler üzerinde taşınmanızı sağlamıştır. Bunları size amade kılan ve bunlardan tam anlamı ile yararlanmak için gerekli sebepleri hazırlayan Allah’tır. 81. “O, size delillerini” vahdaniyetine, isim ve sıfatlarına delâlet eden belgeleri “gösteriyor.” Bu da O’nun en büyük nimetlerindendir. Çünkü O, kullarını onların kendi nefislerindeki delillerine de dış dünyadaki delilerine de göz kamaştırıcı nimetlerine de tanık etmiş, kendisini bilip tanımaları, O’ma şükretmeleri ve O’nu anmaları için bu nimetlerini onlara tek tek saymıştır. “Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki?” Allah’ın bu delillerinden hangisini itiraf etmezsiniz? Sizler de kesinlikle biliyorsunuz ki bütün bu deliller ve nimetler O’ndandır. O halde bunları inkâr etmeye, bunlara itiraz etmeye imkan yoktur. Aksine bu, akıllı kimselerin O’na itaat uğrunda, O’na hizmet yolunda ve yalnız O’na bağlanmak üzere bütün gayret ve çaba harcamalarını gerektirmektedir.

Mü'min 40:81

79- Ehli hayvanları sizin için yaratan Allah’tır. Onlardan bazısına binersiniz, bazısını da yersiniz. 80- Onlarda sizin için (daha pek çok) faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız. 81- O, size delillerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki? 79-80. Yüce Allah, kulları için pek çok menfaatler bulunan ehli hayvanları yaratmış olduğunu bildirerek onlara lütufta bulunduğunu hatırlatıyor. Bu faydalardan bazıları: Sırtlarına binmek ve yük taşımak; Etlerinden yemek, sütlerinden içmek; Yünlerinden, kıllarından ve tüylerinden yapılan eşyalar vasıtası ile ısınmak, bunlardan çeşitli alet ve eşya yapımında yararlanmak; ve benzeri daha birçok menfaatler… “Gönüllerinizdeki” uzak yerlere ulaşma, bunun sonucunda ve oradaki ahali ile bir araya gelme sureti ile sevinme şeklindeki “arzuya da onların üzerine (binerek) ulaşırsınız. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.” Yani Allah, hem karadaki yük taşıyıcı binekler, hem de denizdeki gemiler üzerinde taşınmanızı sağlamıştır. Bunları size amade kılan ve bunlardan tam anlamı ile yararlanmak için gerekli sebepleri hazırlayan Allah’tır. 81. “O, size delillerini” vahdaniyetine, isim ve sıfatlarına delâlet eden belgeleri “gösteriyor.” Bu da O’nun en büyük nimetlerindendir. Çünkü O, kullarını onların kendi nefislerindeki delillerine de dış dünyadaki delilerine de göz kamaştırıcı nimetlerine de tanık etmiş, kendisini bilip tanımaları, O’ma şükretmeleri ve O’nu anmaları için bu nimetlerini onlara tek tek saymıştır. “Şimdi Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edebilirsiniz ki?” Allah’ın bu delillerinden hangisini itiraf etmezsiniz? Sizler de kesinlikle biliyorsunuz ki bütün bu deliller ve nimetler O’ndandır. O halde bunları inkâr etmeye, bunlara itiraz etmeye imkan yoktur. Aksine bu, akıllı kimselerin O’na itaat uğrunda, O’na hizmet yolunda ve yalnız O’na bağlanmak üzere bütün gayret ve çaba harcamalarını gerektirmektedir.

Mü'min 40:82

82- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar, bunlardan daha çok, güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile de daha üstün idiler. Ama kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı. 83- Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar, yanlarındaki ilim ile şımardılar ve sonunda alay etmekte oldukları (azap) onları kuşatıverdi. 84- Onlar azabımızı gördüklerinde:“(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler. 85- Ama azabımızı gördüklerinde imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur. Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar. 82. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanları, yeryüzünde hem bedenleri hem de kalpleri ile dolaşmaya ve ilim adamlarına soru sormaya teşvik etmektedir:“Yeryüzünde gezip de” gaflet ve ihmal bakışı ile değil de düşünerek ve ibret alarak “kendilerinden öncekilerin” Âd, Semûd ve benzeri geçmiş ümmetlerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?”“Onlar” önceki ümmetler, “bunlardan” malca “daha çok, güç ve yeryüzündeki” sağlam binalar, gâyet güzel bahçeler ve pek çok ekinler kabilinden “eserleri itibari ile daha üstün idiler. Ama” Allah’ın azap emri onlara geldiğinde “kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı.” Güçlerinin kendilerine faydası olmadığı gibi, mallarını da fidye vererek kurtulamadılar. Kalelerine de sığınıp korunamadılar. Daha sonra Yüce Allah onların pek büyük olan suçlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 83. “Peygamberleri onlara apaçık deliller” ilâhî kitaplar, muazzam ve olağanüstü mucizeler, sapıklıktan hidâyete, batıldan hakka ileten apaçık ve faydalı bilgiler “getirdiklerinde onlar, yanlarındaki” peygamberlerin dini ile çelişen “ilim ile şımardılar.” Onların bu ilimler dolayısı ile şımarmaları, bu ilimleri ileri derecede beğendiklerine, bunlara güvenip sımsıkı sarıldıklarına, peygamberlerin getirdikleri hakka ise düşmanlık ederek kendi batıllarını hak olarak ileri sürdüklerine delildir. Bu, kendileri ile peygamberlerin getirdiklerine karşı çıkılan bütün ilimler hakkında geçerlidir. Bu tür ilimler arasında bu kapsama girmeye en layık olanlar ise kendisi vasıtası ile pek çok Kur’ânî âyetlerin reddedildiği, Kur’ân’ın kalplerdeki kıymetinin azaltıldığı, kat’î ve yakinî delillerinin, yakîn diye bir şey ifade etmeyen lafzî delillere dönüştürüldüğü, akılsızların ve batıl ehlinin akıllarının âyetlerin önüne geçirildiği Yunan kaynaklı felsefe ve mantık ilimleridir. Bu ise Allah’ın âyetleri hakkında batıla meyletmenin, onlara karşı çıkmanın ve onlarla zıtlaşmanın en açık şekillerindendir. Allah yardımcımız olsun. “sonunda alay etmekte oldukları” azap “onları kuşatıverdi.” Üzerlerine indi ve onları çepeçevre sardı. 84. “Onlar azabımızı gördüklerinde” itiraf ve kabulün kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itirafta bulunarak: “(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri” putları ve heykelleri “de inkâr ettik” ve peygamberlerin getirdiklerine aykırı olan ilim ya da amel kabilinden her bir şeyden uzaklaştık “dediler.” 85. “Ama azabımızı gördüklerinde” o hal içinde “imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur” Yani inkarcılar, üzerlerine Allah’ın azabı ve cezası indiği takdirde iman edecek olurlarsa onların bu imanları, geçerli bir iman değildir ve onları azabtan kurtarmaz. Çünkü böyle bir iman, mecburiyet halindeki bir imandır. Yan, onlar çaresizlikten iman etmişlerdir. Ayrıca bu, gözle gördükten sora yapılmış bir imandır. Kişiyi kurtaracak olan iman ise ihtiyarî/isteyerek ve görmeden yapılan imandır ki bu da azabın belirtilerinin görülmesinden önce olur. “Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar.” Helâk oldukları ve azabı tattıkları vakit, dinlerini, dünyalarını ve âhiretlerini kaybettiler. Yalnızca bu dünyadaki hüsranla kalmayacaklar; aksine çetin azap içinde onları bedbaht kılacak ve orada ebedi kalmalaraına yol açacak bir hüsran da onlar için kaçınılmazdır. Ğâfir/Mü’min Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Bu, kendi güç ve imkânımızla Allah’ın lütfu ve yardımı iledir. Bundan dolayı Allah’a hamdolsun, şükür ve övgüler yalnız O’nadır. ***

Mü'min 40:83

82- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar, bunlardan daha çok, güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile de daha üstün idiler. Ama kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı. 83- Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar, yanlarındaki ilim ile şımardılar ve sonunda alay etmekte oldukları (azap) onları kuşatıverdi. 84- Onlar azabımızı gördüklerinde:“(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler. 85- Ama azabımızı gördüklerinde imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur. Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar. 82. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanları, yeryüzünde hem bedenleri hem de kalpleri ile dolaşmaya ve ilim adamlarına soru sormaya teşvik etmektedir:“Yeryüzünde gezip de” gaflet ve ihmal bakışı ile değil de düşünerek ve ibret alarak “kendilerinden öncekilerin” Âd, Semûd ve benzeri geçmiş ümmetlerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?”“Onlar” önceki ümmetler, “bunlardan” malca “daha çok, güç ve yeryüzündeki” sağlam binalar, gâyet güzel bahçeler ve pek çok ekinler kabilinden “eserleri itibari ile daha üstün idiler. Ama” Allah’ın azap emri onlara geldiğinde “kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı.” Güçlerinin kendilerine faydası olmadığı gibi, mallarını da fidye vererek kurtulamadılar. Kalelerine de sığınıp korunamadılar. Daha sonra Yüce Allah onların pek büyük olan suçlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 83. “Peygamberleri onlara apaçık deliller” ilâhî kitaplar, muazzam ve olağanüstü mucizeler, sapıklıktan hidâyete, batıldan hakka ileten apaçık ve faydalı bilgiler “getirdiklerinde onlar, yanlarındaki” peygamberlerin dini ile çelişen “ilim ile şımardılar.” Onların bu ilimler dolayısı ile şımarmaları, bu ilimleri ileri derecede beğendiklerine, bunlara güvenip sımsıkı sarıldıklarına, peygamberlerin getirdikleri hakka ise düşmanlık ederek kendi batıllarını hak olarak ileri sürdüklerine delildir. Bu, kendileri ile peygamberlerin getirdiklerine karşı çıkılan bütün ilimler hakkında geçerlidir. Bu tür ilimler arasında bu kapsama girmeye en layık olanlar ise kendisi vasıtası ile pek çok Kur’ânî âyetlerin reddedildiği, Kur’ân’ın kalplerdeki kıymetinin azaltıldığı, kat’î ve yakinî delillerinin, yakîn diye bir şey ifade etmeyen lafzî delillere dönüştürüldüğü, akılsızların ve batıl ehlinin akıllarının âyetlerin önüne geçirildiği Yunan kaynaklı felsefe ve mantık ilimleridir. Bu ise Allah’ın âyetleri hakkında batıla meyletmenin, onlara karşı çıkmanın ve onlarla zıtlaşmanın en açık şekillerindendir. Allah yardımcımız olsun. “sonunda alay etmekte oldukları” azap “onları kuşatıverdi.” Üzerlerine indi ve onları çepeçevre sardı. 84. “Onlar azabımızı gördüklerinde” itiraf ve kabulün kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itirafta bulunarak: “(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri” putları ve heykelleri “de inkâr ettik” ve peygamberlerin getirdiklerine aykırı olan ilim ya da amel kabilinden her bir şeyden uzaklaştık “dediler.” 85. “Ama azabımızı gördüklerinde” o hal içinde “imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur” Yani inkarcılar, üzerlerine Allah’ın azabı ve cezası indiği takdirde iman edecek olurlarsa onların bu imanları, geçerli bir iman değildir ve onları azabtan kurtarmaz. Çünkü böyle bir iman, mecburiyet halindeki bir imandır. Yan, onlar çaresizlikten iman etmişlerdir. Ayrıca bu, gözle gördükten sora yapılmış bir imandır. Kişiyi kurtaracak olan iman ise ihtiyarî/isteyerek ve görmeden yapılan imandır ki bu da azabın belirtilerinin görülmesinden önce olur. “Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar.” Helâk oldukları ve azabı tattıkları vakit, dinlerini, dünyalarını ve âhiretlerini kaybettiler. Yalnızca bu dünyadaki hüsranla kalmayacaklar; aksine çetin azap içinde onları bedbaht kılacak ve orada ebedi kalmalaraına yol açacak bir hüsran da onlar için kaçınılmazdır. Ğâfir/Mü’min Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Bu, kendi güç ve imkânımızla Allah’ın lütfu ve yardımı iledir. Bundan dolayı Allah’a hamdolsun, şükür ve övgüler yalnız O’nadır. ***

Mü'min 40:84

82- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar, bunlardan daha çok, güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile de daha üstün idiler. Ama kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı. 83- Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar, yanlarındaki ilim ile şımardılar ve sonunda alay etmekte oldukları (azap) onları kuşatıverdi. 84- Onlar azabımızı gördüklerinde:“(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler. 85- Ama azabımızı gördüklerinde imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur. Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar. 82. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanları, yeryüzünde hem bedenleri hem de kalpleri ile dolaşmaya ve ilim adamlarına soru sormaya teşvik etmektedir:“Yeryüzünde gezip de” gaflet ve ihmal bakışı ile değil de düşünerek ve ibret alarak “kendilerinden öncekilerin” Âd, Semûd ve benzeri geçmiş ümmetlerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?”“Onlar” önceki ümmetler, “bunlardan” malca “daha çok, güç ve yeryüzündeki” sağlam binalar, gâyet güzel bahçeler ve pek çok ekinler kabilinden “eserleri itibari ile daha üstün idiler. Ama” Allah’ın azap emri onlara geldiğinde “kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı.” Güçlerinin kendilerine faydası olmadığı gibi, mallarını da fidye vererek kurtulamadılar. Kalelerine de sığınıp korunamadılar. Daha sonra Yüce Allah onların pek büyük olan suçlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 83. “Peygamberleri onlara apaçık deliller” ilâhî kitaplar, muazzam ve olağanüstü mucizeler, sapıklıktan hidâyete, batıldan hakka ileten apaçık ve faydalı bilgiler “getirdiklerinde onlar, yanlarındaki” peygamberlerin dini ile çelişen “ilim ile şımardılar.” Onların bu ilimler dolayısı ile şımarmaları, bu ilimleri ileri derecede beğendiklerine, bunlara güvenip sımsıkı sarıldıklarına, peygamberlerin getirdikleri hakka ise düşmanlık ederek kendi batıllarını hak olarak ileri sürdüklerine delildir. Bu, kendileri ile peygamberlerin getirdiklerine karşı çıkılan bütün ilimler hakkında geçerlidir. Bu tür ilimler arasında bu kapsama girmeye en layık olanlar ise kendisi vasıtası ile pek çok Kur’ânî âyetlerin reddedildiği, Kur’ân’ın kalplerdeki kıymetinin azaltıldığı, kat’î ve yakinî delillerinin, yakîn diye bir şey ifade etmeyen lafzî delillere dönüştürüldüğü, akılsızların ve batıl ehlinin akıllarının âyetlerin önüne geçirildiği Yunan kaynaklı felsefe ve mantık ilimleridir. Bu ise Allah’ın âyetleri hakkında batıla meyletmenin, onlara karşı çıkmanın ve onlarla zıtlaşmanın en açık şekillerindendir. Allah yardımcımız olsun. “sonunda alay etmekte oldukları” azap “onları kuşatıverdi.” Üzerlerine indi ve onları çepeçevre sardı. 84. “Onlar azabımızı gördüklerinde” itiraf ve kabulün kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itirafta bulunarak: “(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri” putları ve heykelleri “de inkâr ettik” ve peygamberlerin getirdiklerine aykırı olan ilim ya da amel kabilinden her bir şeyden uzaklaştık “dediler.” 85. “Ama azabımızı gördüklerinde” o hal içinde “imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur” Yani inkarcılar, üzerlerine Allah’ın azabı ve cezası indiği takdirde iman edecek olurlarsa onların bu imanları, geçerli bir iman değildir ve onları azabtan kurtarmaz. Çünkü böyle bir iman, mecburiyet halindeki bir imandır. Yan, onlar çaresizlikten iman etmişlerdir. Ayrıca bu, gözle gördükten sora yapılmış bir imandır. Kişiyi kurtaracak olan iman ise ihtiyarî/isteyerek ve görmeden yapılan imandır ki bu da azabın belirtilerinin görülmesinden önce olur. “Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar.” Helâk oldukları ve azabı tattıkları vakit, dinlerini, dünyalarını ve âhiretlerini kaybettiler. Yalnızca bu dünyadaki hüsranla kalmayacaklar; aksine çetin azap içinde onları bedbaht kılacak ve orada ebedi kalmalaraına yol açacak bir hüsran da onlar için kaçınılmazdır. Ğâfir/Mü’min Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Bu, kendi güç ve imkânımızla Allah’ın lütfu ve yardımı iledir. Bundan dolayı Allah’a hamdolsun, şükür ve övgüler yalnız O’nadır. ***

Mü'min 40:85

82- Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar, bunlardan daha çok, güç ve yeryüzündeki eserleri itibari ile de daha üstün idiler. Ama kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı. 83- Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde onlar, yanlarındaki ilim ile şımardılar ve sonunda alay etmekte oldukları (azap) onları kuşatıverdi. 84- Onlar azabımızı gördüklerinde:“(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler. 85- Ama azabımızı gördüklerinde imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur. Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar. 82. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanları, yeryüzünde hem bedenleri hem de kalpleri ile dolaşmaya ve ilim adamlarına soru sormaya teşvik etmektedir:“Yeryüzünde gezip de” gaflet ve ihmal bakışı ile değil de düşünerek ve ibret alarak “kendilerinden öncekilerin” Âd, Semûd ve benzeri geçmiş ümmetlerin “âkıbetinin nasıl olduğuna bakmazlar mı?”“Onlar” önceki ümmetler, “bunlardan” malca “daha çok, güç ve yeryüzündeki” sağlam binalar, gâyet güzel bahçeler ve pek çok ekinler kabilinden “eserleri itibari ile daha üstün idiler. Ama” Allah’ın azap emri onlara geldiğinde “kazandıkları şeyler onlara bir fayda sağlamadı.” Güçlerinin kendilerine faydası olmadığı gibi, mallarını da fidye vererek kurtulamadılar. Kalelerine de sığınıp korunamadılar. Daha sonra Yüce Allah onların pek büyük olan suçlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 83. “Peygamberleri onlara apaçık deliller” ilâhî kitaplar, muazzam ve olağanüstü mucizeler, sapıklıktan hidâyete, batıldan hakka ileten apaçık ve faydalı bilgiler “getirdiklerinde onlar, yanlarındaki” peygamberlerin dini ile çelişen “ilim ile şımardılar.” Onların bu ilimler dolayısı ile şımarmaları, bu ilimleri ileri derecede beğendiklerine, bunlara güvenip sımsıkı sarıldıklarına, peygamberlerin getirdikleri hakka ise düşmanlık ederek kendi batıllarını hak olarak ileri sürdüklerine delildir. Bu, kendileri ile peygamberlerin getirdiklerine karşı çıkılan bütün ilimler hakkında geçerlidir. Bu tür ilimler arasında bu kapsama girmeye en layık olanlar ise kendisi vasıtası ile pek çok Kur’ânî âyetlerin reddedildiği, Kur’ân’ın kalplerdeki kıymetinin azaltıldığı, kat’î ve yakinî delillerinin, yakîn diye bir şey ifade etmeyen lafzî delillere dönüştürüldüğü, akılsızların ve batıl ehlinin akıllarının âyetlerin önüne geçirildiği Yunan kaynaklı felsefe ve mantık ilimleridir. Bu ise Allah’ın âyetleri hakkında batıla meyletmenin, onlara karşı çıkmanın ve onlarla zıtlaşmanın en açık şekillerindendir. Allah yardımcımız olsun. “sonunda alay etmekte oldukları” azap “onları kuşatıverdi.” Üzerlerine indi ve onları çepeçevre sardı. 84. “Onlar azabımızı gördüklerinde” itiraf ve kabulün kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itirafta bulunarak: “(İlah olarak) yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri” putları ve heykelleri “de inkâr ettik” ve peygamberlerin getirdiklerine aykırı olan ilim ya da amel kabilinden her bir şeyden uzaklaştık “dediler.” 85. “Ama azabımızı gördüklerinde” o hal içinde “imanlarının onlara bir faydası olmadı. Zira Allah’ın kulları hakkında geçerli olan sünneti/kanunu budur” Yani inkarcılar, üzerlerine Allah’ın azabı ve cezası indiği takdirde iman edecek olurlarsa onların bu imanları, geçerli bir iman değildir ve onları azabtan kurtarmaz. Çünkü böyle bir iman, mecburiyet halindeki bir imandır. Yan, onlar çaresizlikten iman etmişlerdir. Ayrıca bu, gözle gördükten sora yapılmış bir imandır. Kişiyi kurtaracak olan iman ise ihtiyarî/isteyerek ve görmeden yapılan imandır ki bu da azabın belirtilerinin görülmesinden önce olur. “Böylece kâfirler oracıkta hüsrana uğradılar.” Helâk oldukları ve azabı tattıkları vakit, dinlerini, dünyalarını ve âhiretlerini kaybettiler. Yalnızca bu dünyadaki hüsranla kalmayacaklar; aksine çetin azap içinde onları bedbaht kılacak ve orada ebedi kalmalaraına yol açacak bir hüsran da onlar için kaçınılmazdır. Ğâfir/Mü’min Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Bu, kendi güç ve imkânımızla Allah’ın lütfu ve yardımı iledir. Bundan dolayı Allah’a hamdolsun, şükür ve övgüler yalnız O’nadır. ***

Fussılet 41:1

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:2

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:3

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:4

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:5

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:6

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:7

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:8

1- Hâ, Mîm. 2- (Bu Kitap) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. 3- O, bilen bir toplum için âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitap, Arapça bir Kur’ân’dır. 4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Bundan dolayı artık onlar işitmezler. 5- Dediler ki:“Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız.” 6- De ki:“Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline!” 7- Onlar, zekât vermezler/arınmazlar, üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler. 8- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. (Mekke’de inmiştir. 54 âyettir) 2. Yüce Allah, bu şerefli Kitab’ın, bu güzel Kur’ân’ın, rahmeti her şeyi kuşatmış bulunan “Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiş” olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun rahmetinin en büyük ve en üstün özelliklerinden birisi de bu Kitabı indirmesidir. Bu Kitap sayesinde ilim, hidâyet, aydınlık, şifa, rahmet ve pek çok hayırlar gerçekleşmiştir. Bunlar da Allah’ın kulları üzerindeki en üstün nimetlerindendir. Zira bu Kitap, dünya ve âhirette mutluluğa giden yolu gösterir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitabın açıklamalarının eksiksiz olduğunu belirterek O’nu övmekte ve ondan:“Âyetleri gereği gibi açıklanmış” diyerek söz etmektedir. Yani bu kitap her bir hususu gerekli sınırları çerçevesinde geniş geniş açıklamıştır. Bu da tam anlamı ile bir açıklamayı ve her şeyi birbirinden ayırt etmeyi, hakikatleri birbirine karışmayacak şekilde ortaya koymayı ifade eder. Bu Kitap “Arapça bir Kur’ân’dır” dillerin en mükemmeli olan, fasih Arap dili ile indirilmiş, âyetleri geniş geniş açıklanmış Arapça bir kitaptır. “Bilen bir toplum için” yani lafzı açıklık kazandığı gibi, manası da böyle bir topluluk tarafından açıkça anlaşılsın, hidâyeti sapıklıktan, doğruluğu eğrilikten açıkça ayırt edebilsinler diye böyle indirilmiştir. Hidâyetin sapıklıklarını, açıklamanın da körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı cahillere gelince bu Kitaptaki ifadeler onlar için değildir. Çünkü:“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”(el-Bakara, 2/6) 4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir).” Bu Kitap, dünya ve âhiretteki mükâfatları müjdeler, dünya ve âhiretteki cezalara karşı da uyarır. Bunların genişçe açıklamalarını zikrettiği gibi müjdeleme ve uyarmanın kendisiyle gerçekleşeceği sebep ve vasıfları da zikretmiştir. İşte bunlar, bu Kitab’ın sıfatlarıdır. Bundan dolayı bu Kitab’ın kabul ve itaat ile, iman ile ve gereğince amel ile karşılanması, kabul edilmesi gerekir. Ancak insanların pek çoğu, kibirlilerin tavrı ile bu Kitaptan yüz çevirmişlerdir. “Bundan dolayı artık onlar işitmezler.” onu kabul etmez ve çağrısına uymazlar. Her ne kadar onlar dinen aleyhlerinde delilin ortaya konmasını sağlayacak şekilde (lafzını kulakları ile) işitmiş olsalar da onu kabul etmezler. 5. Bu Kitap’tan yüz çeviren kimseler, o Kitab’a ulaşmayı sağlayan kapıları yüzlerine kapatmak sureti ile ondan yararlanmadıklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık” sağırlık vardır, bundan dolayı seni işitmiyoruz. “Bizimle senin aranda da bir perde vardır” seni görmüyoruz. Bundan maksat şudur: Onlar, her bakımdan bu Kitaptan yüz çevirdiklerini açıkça ortaya koydular. Bu Kitaba nefret duyduklarını, izlemekte oldukları yoldan da hoşnut olduklarını açıkladılar. Bundan dolayı da:“O nedenle sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapacağız, dediler.” Sen dinin gereğince amel etmeye razı olduğun gibi, biz de kendi dinimiz gereği amel etmeye bütünü ile razıyız. Bu, ilâhî yardımdan mahrum kalmanın en ağır şekillerindendir. Çünkü sapıklığı hidâyete tercih ettiler, küfrü iman ile değiştirdiler ve âhiretlerini verip dünyayı satın aldılar. 6. Ey Peygamber! “de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Yani benim vasfım ve görevim işte budur. Ben sizin gibi bir insanım, benim elimde hiçbir yetki yoktur ve sizin acele gelmesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Allah’ın beni size üstün kıldığı, ayrıcalık verdiği ve bana özellikle ihsan ettiği şey ise bana verdiği bu vahiydir. Bana ona uymamı ve sizi de ona davet etmemi emretmiştir. “O halde O’na ulaştıran dosdoğru yola girin.” Benim verdiğim haberleri tasdik etmek, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile Yüce Allah’a ulaştıran yolu izleyin. İşte istikametin (dosdoğru yol üzere olmanın) gerçek manası budur. Sonra da bunun üzerinde ısrarla devam edin. Yüce Allah’ın:“O’na” buyruğunda, ihlâsa dikkat çekilmektedir. Yani amelde bulunan kimse, amelini yaparken maksadı ve gayesi, Yüce Allah'ın rızası, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşmak olmalıdır. Böylelikle onun ameli ihlaslı, geçerli ve faydalı olur. Bu olmadığı takdirde ise onun ameli batıldır, boşunadır. Kul, her ne kadar dosdoğru yolda ilerlemeye gayret gösterse bile bazı hallerde verilen bir emri kusurlu işlemek yahut bir yasağı işlemek gibi bu yolda tökezlemesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun da ilacını kullara göstermekte ve tevbeyi de kapsayan istiğfarı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O’ndan mağfiret dileyin.” Daha sonra da istikameti terk edenleri tehdit ederek de şöyle buyurmaktadır: Herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra da diriltemeyen Allah’tan başka varlıklara ibadet eden “müşriklerin vay haline!” 7. “Onlar zekât vermezler/arınmazlar...” Bunlar kendilerini günah kirlerine gömerler, Rablerini tevhid etmek ve O’na ihlâs ile yönelmek sureti ile temizlenip arınmazlar. Namaz kılmazlar, zekât da vermezler. Onlar tevhid ve namaz sayesinde Yaratıcıya ihlâsla yönelmedikleri gibi zekât ve benzeri amellerle de Allah’ın yarattıklarına faydalı olmazlar. “üstelik âhireti de kesinlikle inkâr ederler.” Öldükten sonra dirilişe de cennete ve cehenneme de iman etmezler. Bundan dolayı kalplerinden korku gitti mi hemen âhirette kendilerine zararlı olacak şeyleri işlemeye kalkışırlar. 8. Yüce Allah, kâfirleri söz konusu ettikten sonra mü’minleri, onların niteliklerini ve mükâfatlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Bu Kitab’a ve bu Kitab’ın içerdiği inanılması gereken şeylere “iman edip salih ameller işleyenlere” imanlarının samimiyetini ihlâs ve peygambere tâbi olma vasıflarına sahip olan salih amellerle ortaya koyanlara “gelince onlar için kesintisiz” ve büyük “bir mükafat vardır.” Bu mükafat bitip tükenmez. Ardı arkası kesilmez. Devam edip gider, her an artıp durur, bütün lezzet ve arzuları ihtiva eder.

Fussılet 41:9

9- De ki:“Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı(n tek hak ilah olduğunu) inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir. 10- O, yeryüzünün üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada onun (sakinlerinin) gıdalarını takdir etti. (Bütün bunları da buna dair) soru soranlar için eşit olan (diğer iki günle birlikte toplam) dört günde yaptı. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” buyurdu. İkisi de:“İsteyerek geldik” dediler. 12- Böylece göğün yaratılışını iki günde yedi gök halinde tamamladı ve her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle/yıldızlarla süsledik ve koruma altına aldık. İşte bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir. 9-10. Yüce Allah, kendisine ortaklar ve eşler koşan kâfirlerin küfre sapmalarının hayret edilecek bir şey olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini bildirmektedir. Onlar, putlara taparlarken ibadetlerinden dilediklerini putlarına yöneltmekte, onları yüce, kerim ve mutlak egemen oaln âlemlerin Rabbi ile eşit tutmaktadırlar. O Rab ki, kesif ve pek büyük olan yeryüzünü iki günde yaratmış, daha sonra da onun üstünde bu yeri sarsıntılardan, yok olmaktan ve istikrarsızlıktan koruyan sağlam kazıklar yerleştirmek sureti ile iki günde orayı hazırlayıp donatmıştır. Böylelikle Yüce Allah, yeryüzünü yaratmayı, imkânlar ile donatmayı, oradaki rızık kaynaklarını takdir etmeyi ve buna bağlı diğer şeyleri yaratmayı buna dair “soru soranlar için eşit olan dört günde” gerçekleştirmiştir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. İşte fazlalığı ve eksikliği söz konusu olmayan dosdoğru haber budur. 11. Yeri yaratmasından “sonra” su üzerinde yükselmiş “duman halinde bulunan göğe” semâyı yaratmaya “yöneldi de ona” bu ifade, emrin özellikle göğe verildiği vehmini uyandırabileceğinden buna yeri de atfetmiştir:“ve yere: İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” yani ister gönüllü, ister gönülsüz olarak Benim emrime uyun. Zira emrimin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir, “buyurdu. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.” Yani bizim Senin iradene muhalif bir irademiz olamaz. 12. Böylelikle göklerin ve yerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır. Bunların ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Yüce Allah’ın kudret ve meşîeti, bütün bunları bir anda yaratmaya yeterlidir, ancak O her şeye kadir olmakla birlikte aynı zamanda Hakîmdir ve Refîkdir. O’nun hikmetinin ve rıfkının (aceleci olmamasının) bir tecellisi de bunları belirtilen bu süre içerisinde yaratmış olmasıdır. Şunu da belirtelim ki, bu âyet-i kerimenin zahiri ile Yüce Allah’ın Nâzîat Sûresi’ndeki bu konuya dair buyruklarının birbirleri ile zahiren çeliştiği görülmektedir. Halbuki Allah’ın Kitabında herhangi bir çelişki ve herhangi bir tutarsızlık yoktur. Naziat Sûresi’nde bu buyrukla çelişir gibi görünen ifade şöyledir:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi.”(en-Nâziât, 79/30) Bunun cevabı, selefin pek çoğunun da belirttiği üzere şöyledir: Yerin yaratılıp şekillendirilmesi, burada belirtildiği gibi, göklerin yaratılmasından öncedir. Ama:“Ondan suyunu ve merasını çıkardı, dağları da sapasağlam dikti”(en-Nâziat, 79/31-32) ayetlerinde belirtildiği üzere varlıklarla hazırlanıp döşenmesi ise -Nâziât Sûresi (30. ayette) yer alan buyrukta da görüldüğü gibi- göklerin yaratılmasıdan sonradır. İşte bundan dolayı Yüce Allah orada:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı...” buyurmuş “Ondan sonra da yeri yarattı” buyurmamıştır. “Her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti” yani her bir göğe hakimler hakiminin hikmetinin gerektirdiği şekilde, o göğe layık olan görev ve idareyi vahyetti, demektir. “Dünya göğünü de kandillerle” yıldızlarla “süsledik.” Bu yıldızlarla aydınlanılır, yol bulunur. Bunlar zahiren semanın süsü ve güzelliğidir. Batında ise orayı bunlarla “koruma altına aldık.” Şeytanlar, semâdan kulak hırsızlığı yaparak bir şeyler işitmesinler diye o yıldızlarla taşlanırlar. “İşte bu” yer, yerdekiler, semâ ve oradakiler ile ilgili anlatılanlar “Aziz ve Alim olanın takdiridir” O, izzeti ile her şeyi gücünün hakimiyeti altına almıştır, onları belli bir düzen içerisinde idare etmektedir ve yine bu izzeti ile bütün mahlukatı yaratmıştır. İlmi ile de görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları kuşatmıştır. O halde müşriklerin bu yüce Rabbe, bu tek ve Kahhâr olan, bütün mahlukatın emrine itaat ettiği, hepsinde kudretinin geçerli olduğu bu büyük Rabbe ihlâsla ibadeti terk etmeleri, çok şaşılacak bir iştir. Onların birtakım putları O’na ortak koşup O’nunla eşit görmeleri ise çok daha hayret verici bir iştir. Çünkü bunlar, hem vasıfları hem de fiilleriyle eksik ve aciz varlıklardır. Eğer bunlar, bu şekilde yüz çevirmelerini sürdürecek olurlarsa, onlar için dünyevî ve uhrevî cezalara çarptırılmaktan başka bir çare yoktur. Bundan dolayı Allah, onları şu buyrukları ile korkutmaktadır:

Fussılet 41:10

9- De ki:“Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı(n tek hak ilah olduğunu) inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir. 10- O, yeryüzünün üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada onun (sakinlerinin) gıdalarını takdir etti. (Bütün bunları da buna dair) soru soranlar için eşit olan (diğer iki günle birlikte toplam) dört günde yaptı. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” buyurdu. İkisi de:“İsteyerek geldik” dediler. 12- Böylece göğün yaratılışını iki günde yedi gök halinde tamamladı ve her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle/yıldızlarla süsledik ve koruma altına aldık. İşte bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir. 9-10. Yüce Allah, kendisine ortaklar ve eşler koşan kâfirlerin küfre sapmalarının hayret edilecek bir şey olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini bildirmektedir. Onlar, putlara taparlarken ibadetlerinden dilediklerini putlarına yöneltmekte, onları yüce, kerim ve mutlak egemen oaln âlemlerin Rabbi ile eşit tutmaktadırlar. O Rab ki, kesif ve pek büyük olan yeryüzünü iki günde yaratmış, daha sonra da onun üstünde bu yeri sarsıntılardan, yok olmaktan ve istikrarsızlıktan koruyan sağlam kazıklar yerleştirmek sureti ile iki günde orayı hazırlayıp donatmıştır. Böylelikle Yüce Allah, yeryüzünü yaratmayı, imkânlar ile donatmayı, oradaki rızık kaynaklarını takdir etmeyi ve buna bağlı diğer şeyleri yaratmayı buna dair “soru soranlar için eşit olan dört günde” gerçekleştirmiştir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. İşte fazlalığı ve eksikliği söz konusu olmayan dosdoğru haber budur. 11. Yeri yaratmasından “sonra” su üzerinde yükselmiş “duman halinde bulunan göğe” semâyı yaratmaya “yöneldi de ona” bu ifade, emrin özellikle göğe verildiği vehmini uyandırabileceğinden buna yeri de atfetmiştir:“ve yere: İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” yani ister gönüllü, ister gönülsüz olarak Benim emrime uyun. Zira emrimin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir, “buyurdu. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.” Yani bizim Senin iradene muhalif bir irademiz olamaz. 12. Böylelikle göklerin ve yerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır. Bunların ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Yüce Allah’ın kudret ve meşîeti, bütün bunları bir anda yaratmaya yeterlidir, ancak O her şeye kadir olmakla birlikte aynı zamanda Hakîmdir ve Refîkdir. O’nun hikmetinin ve rıfkının (aceleci olmamasının) bir tecellisi de bunları belirtilen bu süre içerisinde yaratmış olmasıdır. Şunu da belirtelim ki, bu âyet-i kerimenin zahiri ile Yüce Allah’ın Nâzîat Sûresi’ndeki bu konuya dair buyruklarının birbirleri ile zahiren çeliştiği görülmektedir. Halbuki Allah’ın Kitabında herhangi bir çelişki ve herhangi bir tutarsızlık yoktur. Naziat Sûresi’nde bu buyrukla çelişir gibi görünen ifade şöyledir:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi.”(en-Nâziât, 79/30) Bunun cevabı, selefin pek çoğunun da belirttiği üzere şöyledir: Yerin yaratılıp şekillendirilmesi, burada belirtildiği gibi, göklerin yaratılmasından öncedir. Ama:“Ondan suyunu ve merasını çıkardı, dağları da sapasağlam dikti”(en-Nâziat, 79/31-32) ayetlerinde belirtildiği üzere varlıklarla hazırlanıp döşenmesi ise -Nâziât Sûresi (30. ayette) yer alan buyrukta da görüldüğü gibi- göklerin yaratılmasıdan sonradır. İşte bundan dolayı Yüce Allah orada:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı...” buyurmuş “Ondan sonra da yeri yarattı” buyurmamıştır. “Her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti” yani her bir göğe hakimler hakiminin hikmetinin gerektirdiği şekilde, o göğe layık olan görev ve idareyi vahyetti, demektir. “Dünya göğünü de kandillerle” yıldızlarla “süsledik.” Bu yıldızlarla aydınlanılır, yol bulunur. Bunlar zahiren semanın süsü ve güzelliğidir. Batında ise orayı bunlarla “koruma altına aldık.” Şeytanlar, semâdan kulak hırsızlığı yaparak bir şeyler işitmesinler diye o yıldızlarla taşlanırlar. “İşte bu” yer, yerdekiler, semâ ve oradakiler ile ilgili anlatılanlar “Aziz ve Alim olanın takdiridir” O, izzeti ile her şeyi gücünün hakimiyeti altına almıştır, onları belli bir düzen içerisinde idare etmektedir ve yine bu izzeti ile bütün mahlukatı yaratmıştır. İlmi ile de görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları kuşatmıştır. O halde müşriklerin bu yüce Rabbe, bu tek ve Kahhâr olan, bütün mahlukatın emrine itaat ettiği, hepsinde kudretinin geçerli olduğu bu büyük Rabbe ihlâsla ibadeti terk etmeleri, çok şaşılacak bir iştir. Onların birtakım putları O’na ortak koşup O’nunla eşit görmeleri ise çok daha hayret verici bir iştir. Çünkü bunlar, hem vasıfları hem de fiilleriyle eksik ve aciz varlıklardır. Eğer bunlar, bu şekilde yüz çevirmelerini sürdürecek olurlarsa, onlar için dünyevî ve uhrevî cezalara çarptırılmaktan başka bir çare yoktur. Bundan dolayı Allah, onları şu buyrukları ile korkutmaktadır:

Fussılet 41:11

9- De ki:“Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı(n tek hak ilah olduğunu) inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir. 10- O, yeryüzünün üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada onun (sakinlerinin) gıdalarını takdir etti. (Bütün bunları da buna dair) soru soranlar için eşit olan (diğer iki günle birlikte toplam) dört günde yaptı. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” buyurdu. İkisi de:“İsteyerek geldik” dediler. 12- Böylece göğün yaratılışını iki günde yedi gök halinde tamamladı ve her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle/yıldızlarla süsledik ve koruma altına aldık. İşte bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir. 9-10. Yüce Allah, kendisine ortaklar ve eşler koşan kâfirlerin küfre sapmalarının hayret edilecek bir şey olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini bildirmektedir. Onlar, putlara taparlarken ibadetlerinden dilediklerini putlarına yöneltmekte, onları yüce, kerim ve mutlak egemen oaln âlemlerin Rabbi ile eşit tutmaktadırlar. O Rab ki, kesif ve pek büyük olan yeryüzünü iki günde yaratmış, daha sonra da onun üstünde bu yeri sarsıntılardan, yok olmaktan ve istikrarsızlıktan koruyan sağlam kazıklar yerleştirmek sureti ile iki günde orayı hazırlayıp donatmıştır. Böylelikle Yüce Allah, yeryüzünü yaratmayı, imkânlar ile donatmayı, oradaki rızık kaynaklarını takdir etmeyi ve buna bağlı diğer şeyleri yaratmayı buna dair “soru soranlar için eşit olan dört günde” gerçekleştirmiştir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. İşte fazlalığı ve eksikliği söz konusu olmayan dosdoğru haber budur. 11. Yeri yaratmasından “sonra” su üzerinde yükselmiş “duman halinde bulunan göğe” semâyı yaratmaya “yöneldi de ona” bu ifade, emrin özellikle göğe verildiği vehmini uyandırabileceğinden buna yeri de atfetmiştir:“ve yere: İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” yani ister gönüllü, ister gönülsüz olarak Benim emrime uyun. Zira emrimin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir, “buyurdu. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.” Yani bizim Senin iradene muhalif bir irademiz olamaz. 12. Böylelikle göklerin ve yerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır. Bunların ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Yüce Allah’ın kudret ve meşîeti, bütün bunları bir anda yaratmaya yeterlidir, ancak O her şeye kadir olmakla birlikte aynı zamanda Hakîmdir ve Refîkdir. O’nun hikmetinin ve rıfkının (aceleci olmamasının) bir tecellisi de bunları belirtilen bu süre içerisinde yaratmış olmasıdır. Şunu da belirtelim ki, bu âyet-i kerimenin zahiri ile Yüce Allah’ın Nâzîat Sûresi’ndeki bu konuya dair buyruklarının birbirleri ile zahiren çeliştiği görülmektedir. Halbuki Allah’ın Kitabında herhangi bir çelişki ve herhangi bir tutarsızlık yoktur. Naziat Sûresi’nde bu buyrukla çelişir gibi görünen ifade şöyledir:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi.”(en-Nâziât, 79/30) Bunun cevabı, selefin pek çoğunun da belirttiği üzere şöyledir: Yerin yaratılıp şekillendirilmesi, burada belirtildiği gibi, göklerin yaratılmasından öncedir. Ama:“Ondan suyunu ve merasını çıkardı, dağları da sapasağlam dikti”(en-Nâziat, 79/31-32) ayetlerinde belirtildiği üzere varlıklarla hazırlanıp döşenmesi ise -Nâziât Sûresi (30. ayette) yer alan buyrukta da görüldüğü gibi- göklerin yaratılmasıdan sonradır. İşte bundan dolayı Yüce Allah orada:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı...” buyurmuş “Ondan sonra da yeri yarattı” buyurmamıştır. “Her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti” yani her bir göğe hakimler hakiminin hikmetinin gerektirdiği şekilde, o göğe layık olan görev ve idareyi vahyetti, demektir. “Dünya göğünü de kandillerle” yıldızlarla “süsledik.” Bu yıldızlarla aydınlanılır, yol bulunur. Bunlar zahiren semanın süsü ve güzelliğidir. Batında ise orayı bunlarla “koruma altına aldık.” Şeytanlar, semâdan kulak hırsızlığı yaparak bir şeyler işitmesinler diye o yıldızlarla taşlanırlar. “İşte bu” yer, yerdekiler, semâ ve oradakiler ile ilgili anlatılanlar “Aziz ve Alim olanın takdiridir” O, izzeti ile her şeyi gücünün hakimiyeti altına almıştır, onları belli bir düzen içerisinde idare etmektedir ve yine bu izzeti ile bütün mahlukatı yaratmıştır. İlmi ile de görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları kuşatmıştır. O halde müşriklerin bu yüce Rabbe, bu tek ve Kahhâr olan, bütün mahlukatın emrine itaat ettiği, hepsinde kudretinin geçerli olduğu bu büyük Rabbe ihlâsla ibadeti terk etmeleri, çok şaşılacak bir iştir. Onların birtakım putları O’na ortak koşup O’nunla eşit görmeleri ise çok daha hayret verici bir iştir. Çünkü bunlar, hem vasıfları hem de fiilleriyle eksik ve aciz varlıklardır. Eğer bunlar, bu şekilde yüz çevirmelerini sürdürecek olurlarsa, onlar için dünyevî ve uhrevî cezalara çarptırılmaktan başka bir çare yoktur. Bundan dolayı Allah, onları şu buyrukları ile korkutmaktadır:

Fussılet 41:12

9- De ki:“Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı(n tek hak ilah olduğunu) inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Halbuki O, âlemlerin Rabbidir. 10- O, yeryüzünün üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada onun (sakinlerinin) gıdalarını takdir etti. (Bütün bunları da buna dair) soru soranlar için eşit olan (diğer iki günle birlikte toplam) dört günde yaptı. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” buyurdu. İkisi de:“İsteyerek geldik” dediler. 12- Böylece göğün yaratılışını iki günde yedi gök halinde tamamladı ve her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle/yıldızlarla süsledik ve koruma altına aldık. İşte bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir. 9-10. Yüce Allah, kendisine ortaklar ve eşler koşan kâfirlerin küfre sapmalarının hayret edilecek bir şey olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini bildirmektedir. Onlar, putlara taparlarken ibadetlerinden dilediklerini putlarına yöneltmekte, onları yüce, kerim ve mutlak egemen oaln âlemlerin Rabbi ile eşit tutmaktadırlar. O Rab ki, kesif ve pek büyük olan yeryüzünü iki günde yaratmış, daha sonra da onun üstünde bu yeri sarsıntılardan, yok olmaktan ve istikrarsızlıktan koruyan sağlam kazıklar yerleştirmek sureti ile iki günde orayı hazırlayıp donatmıştır. Böylelikle Yüce Allah, yeryüzünü yaratmayı, imkânlar ile donatmayı, oradaki rızık kaynaklarını takdir etmeyi ve buna bağlı diğer şeyleri yaratmayı buna dair “soru soranlar için eşit olan dört günde” gerçekleştirmiştir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. İşte fazlalığı ve eksikliği söz konusu olmayan dosdoğru haber budur. 11. Yeri yaratmasından “sonra” su üzerinde yükselmiş “duman halinde bulunan göğe” semâyı yaratmaya “yöneldi de ona” bu ifade, emrin özellikle göğe verildiği vehmini uyandırabileceğinden buna yeri de atfetmiştir:“ve yere: İsteyerek veya istemeyerek (de olsa) gelin” yani ister gönüllü, ister gönülsüz olarak Benim emrime uyun. Zira emrimin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir, “buyurdu. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.” Yani bizim Senin iradene muhalif bir irademiz olamaz. 12. Böylelikle göklerin ve yerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır. Bunların ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Yüce Allah’ın kudret ve meşîeti, bütün bunları bir anda yaratmaya yeterlidir, ancak O her şeye kadir olmakla birlikte aynı zamanda Hakîmdir ve Refîkdir. O’nun hikmetinin ve rıfkının (aceleci olmamasının) bir tecellisi de bunları belirtilen bu süre içerisinde yaratmış olmasıdır. Şunu da belirtelim ki, bu âyet-i kerimenin zahiri ile Yüce Allah’ın Nâzîat Sûresi’ndeki bu konuya dair buyruklarının birbirleri ile zahiren çeliştiği görülmektedir. Halbuki Allah’ın Kitabında herhangi bir çelişki ve herhangi bir tutarsızlık yoktur. Naziat Sûresi’nde bu buyrukla çelişir gibi görünen ifade şöyledir:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi.”(en-Nâziât, 79/30) Bunun cevabı, selefin pek çoğunun da belirttiği üzere şöyledir: Yerin yaratılıp şekillendirilmesi, burada belirtildiği gibi, göklerin yaratılmasından öncedir. Ama:“Ondan suyunu ve merasını çıkardı, dağları da sapasağlam dikti”(en-Nâziat, 79/31-32) ayetlerinde belirtildiği üzere varlıklarla hazırlanıp döşenmesi ise -Nâziât Sûresi (30. ayette) yer alan buyrukta da görüldüğü gibi- göklerin yaratılmasıdan sonradır. İşte bundan dolayı Yüce Allah orada:“Bundan (gökten) sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve merasını çıkardı...” buyurmuş “Ondan sonra da yeri yarattı” buyurmamıştır. “Her bir göğe ona ait vazifeyi vahyetti” yani her bir göğe hakimler hakiminin hikmetinin gerektirdiği şekilde, o göğe layık olan görev ve idareyi vahyetti, demektir. “Dünya göğünü de kandillerle” yıldızlarla “süsledik.” Bu yıldızlarla aydınlanılır, yol bulunur. Bunlar zahiren semanın süsü ve güzelliğidir. Batında ise orayı bunlarla “koruma altına aldık.” Şeytanlar, semâdan kulak hırsızlığı yaparak bir şeyler işitmesinler diye o yıldızlarla taşlanırlar. “İşte bu” yer, yerdekiler, semâ ve oradakiler ile ilgili anlatılanlar “Aziz ve Alim olanın takdiridir” O, izzeti ile her şeyi gücünün hakimiyeti altına almıştır, onları belli bir düzen içerisinde idare etmektedir ve yine bu izzeti ile bütün mahlukatı yaratmıştır. İlmi ile de görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları kuşatmıştır. O halde müşriklerin bu yüce Rabbe, bu tek ve Kahhâr olan, bütün mahlukatın emrine itaat ettiği, hepsinde kudretinin geçerli olduğu bu büyük Rabbe ihlâsla ibadeti terk etmeleri, çok şaşılacak bir iştir. Onların birtakım putları O’na ortak koşup O’nunla eşit görmeleri ise çok daha hayret verici bir iştir. Çünkü bunlar, hem vasıfları hem de fiilleriyle eksik ve aciz varlıklardır. Eğer bunlar, bu şekilde yüz çevirmelerini sürdürecek olurlarsa, onlar için dünyevî ve uhrevî cezalara çarptırılmaktan başka bir çare yoktur. Bundan dolayı Allah, onları şu buyrukları ile korkutmaktadır:

Fussılet 41:13

13- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” 14- Zira onlara da önlerinden ve arkalarından peygamberler gelip:“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” dediklerinde onlar da: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi. O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz” demişlerdi. 13. Yani Kur’ân’ın övülmeye değer bunca vasıfları, o yüce ve mutlak ilâhın sıfatları kendilerine açıkça bildirildikten sonra bu inkarcılar yine de yüz çevirecek olurlarsa “de ki: Ben” bilinen iki kabile olan “Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” Ki o azap gelince sizi kökten imha eder. Nitekim onlaırn başına gelen azaplar da onların kökten helak etmiş olan feci azaplardı. Bu azapların sebebi ise onların zulüm ve küfürleri idi. 14. “Zira onlara da önlerinden ve arkalarından” biri diğerinin ardından, peşpeşe “peygamberler gelip” hepsi de aynı daveti tekrarlayarak: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, dediklerinde” yani Yüce Allah’a ihlâsı emrederek şirk koşmayı onlara yasakladıklarında “onlar” onların risaletlerini reddedip o peygamberleri yalanladılar ve: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi” sizler ise ancak bizim gibi insansınız. “O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz, demişlerdi.” Bu bir şüphe, inkarcı ümmetler arasında miras gibi sürekli olarak aktarılagelmiştir. Ancak bu, şüphelerin en tutarsızıdır. Çünkü peygamber olarak gönderilen zatın melek olması, risaletin bir şartı değildir. Aksine risaletin şartı, rasûl olarak gönderilenin doğruluna delil teşkil edecek şeyleri getirmesinden ibarettir. Haydi eğer güçleri yetiyorsa, aklî veya dinî bir gerekçe göstererek onların doğruluklarında bir kusur bulsunlar. Asla böyle bir şeye güç yetiremeyeceklerdir. Buradan sonra iki inkarcı ümmet olan Âd ve Semûd kıssaları ile ilgili tafsilatlı açıklamalarda bulunulmaktadır:

Fussılet 41:14

13- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Ben Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” 14- Zira onlara da önlerinden ve arkalarından peygamberler gelip:“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” dediklerinde onlar da: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi. O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz” demişlerdi. 13. Yani Kur’ân’ın övülmeye değer bunca vasıfları, o yüce ve mutlak ilâhın sıfatları kendilerine açıkça bildirildikten sonra bu inkarcılar yine de yüz çevirecek olurlarsa “de ki: Ben” bilinen iki kabile olan “Âd ve Semûd’un başına gelen azabın benzeri bir azapla sizi uyarıyorum.” Ki o azap gelince sizi kökten imha eder. Nitekim onlaırn başına gelen azaplar da onların kökten helak etmiş olan feci azaplardı. Bu azapların sebebi ise onların zulüm ve küfürleri idi. 14. “Zira onlara da önlerinden ve arkalarından” biri diğerinin ardından, peşpeşe “peygamberler gelip” hepsi de aynı daveti tekrarlayarak: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, dediklerinde” yani Yüce Allah’a ihlâsı emrederek şirk koşmayı onlara yasakladıklarında “onlar” onların risaletlerini reddedip o peygamberleri yalanladılar ve: “Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekleri indirirdi” sizler ise ancak bizim gibi insansınız. “O nedenle biz, sizinle gönderilenleri kesinlikle inkar ediyoruz, demişlerdi.” Bu bir şüphe, inkarcı ümmetler arasında miras gibi sürekli olarak aktarılagelmiştir. Ancak bu, şüphelerin en tutarsızıdır. Çünkü peygamber olarak gönderilen zatın melek olması, risaletin bir şartı değildir. Aksine risaletin şartı, rasûl olarak gönderilenin doğruluna delil teşkil edecek şeyleri getirmesinden ibarettir. Haydi eğer güçleri yetiyorsa, aklî veya dinî bir gerekçe göstererek onların doğruluklarında bir kusur bulsunlar. Asla böyle bir şeye güç yetiremeyeceklerdir. Buradan sonra iki inkarcı ümmet olan Âd ve Semûd kıssaları ile ilgili tafsilatlı açıklamalarda bulunulmaktadır:

Fussılet 41:15

15- Âd kavmine gelince onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve:“Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar, âyetlerimizi de inkâr ediyorlardı. 16- Biz de üzerlerine (onlar için) uğursuz olan günlerde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli bir kasırga gönderdik de böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık. Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez. 15. “Âd kavmine gelince onlar” Allah’ı inkâr etmek, O’nun âyetlerini/muczielerini bile bile reddederek peygamberlerine inanmamakla birlikte yeryüzünde büyüklük taslıyorlardı. Çevrelerinde bulunan insanları hakimiyetleri altına alıyor ve onlara zulmediyorlardı. Dahası sahip oldukları güç dolayısı ile gurura kapıldılar ve “Bizden daha güçlü kim var?, dediler.” Yüce Allah, herkesin bildiği bir gerçeği dile getirerek onların bu sorularını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi?” O, kendilerini yaratmamış olsaydı var olamazlardı. Eğer bu duruma sağlıklı bir şekilde bakıp düşünecek olsalardı, güçleri dolayısı ile gurura kapılmazlardı. Yüce Allah da kendisi sebebi ile gurura kapıldıkları güçlerine uygun bir ceza ile onları şöyle cezalandırdı: 16. Yani çok güçlü ve çok şiddetli, tıpkı gökgürültüsünü andıran dehşet verici bir sesi bulunan muazzam bir rüzgar gönderdik onlara. Yüce Allah, “O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat etti. O kavmi, o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.”(el-Hâkka, 69/7) Bu rüzgar onları helak etti, köklerini kuruttu. Geriye meskenlerinden başka bir şey kalmadı. “böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık” Bu azap sebebiyle onlar, bütün insanlar arasında rezil rüsvay oldular. “Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse onları koruyamaz. Yine kendilerinin de kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Fussılet 41:16

15- Âd kavmine gelince onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve:“Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar, âyetlerimizi de inkâr ediyorlardı. 16- Biz de üzerlerine (onlar için) uğursuz olan günlerde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli bir kasırga gönderdik de böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık. Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez. 15. “Âd kavmine gelince onlar” Allah’ı inkâr etmek, O’nun âyetlerini/muczielerini bile bile reddederek peygamberlerine inanmamakla birlikte yeryüzünde büyüklük taslıyorlardı. Çevrelerinde bulunan insanları hakimiyetleri altına alıyor ve onlara zulmediyorlardı. Dahası sahip oldukları güç dolayısı ile gurura kapıldılar ve “Bizden daha güçlü kim var?, dediler.” Yüce Allah, herkesin bildiği bir gerçeği dile getirerek onların bu sorularını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi?” O, kendilerini yaratmamış olsaydı var olamazlardı. Eğer bu duruma sağlıklı bir şekilde bakıp düşünecek olsalardı, güçleri dolayısı ile gurura kapılmazlardı. Yüce Allah da kendisi sebebi ile gurura kapıldıkları güçlerine uygun bir ceza ile onları şöyle cezalandırdı: 16. Yani çok güçlü ve çok şiddetli, tıpkı gökgürültüsünü andıran dehşet verici bir sesi bulunan muazzam bir rüzgar gönderdik onlara. Yüce Allah, “O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat etti. O kavmi, o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.”(el-Hâkka, 69/7) Bu rüzgar onları helak etti, köklerini kuruttu. Geriye meskenlerinden başka bir şey kalmadı. “böylece dünya hayatında onlara rezil edici azabı tattırdık” Bu azap sebebiyle onlar, bütün insanlar arasında rezil rüsvay oldular. “Âhiret azabı ise elbet daha rezil edicidir. Hem onlara (orada) yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse onları koruyamaz. Yine kendilerinin de kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Fussılet 41:17

17- Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık. Ama onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler. Sonunda kazandıkları sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı. 18- İman eden ve takva sahibi olanları da kurtardık. 17. Hicr ve çevresinde yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semûd’a gelince; Yüce Allah, onlara tevhide davet etmek ve şirkten uzaklaşmalarını emretmek üzere Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. Allah, onlara pek büyük bir âyet/mucize olmak üzere dişi deveyi vermişti. Bu devenin belli bir su içme günü olduğu gibi, onların da belli bir su içme günü vardı. Bir gün o dişi devenin sütünü içiyorlar, bir gün de su içiyorlardı. Bu deve için ayrıca bir masraf yapmıyorlardı. Zira o, Allah’ın arzında otluyordu. Bundan dolayı Allah burada:“Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık” yani onlara doğru yolu açıklayıp gösterdik, buyurmaktadır. Her ne kadar helâk edilmiş bütün ümmetlere karşı delil ortaya konulmuş ve onlar için gerekli açıklamalar yapılmış ise de özellikle Semud kavminin açıkça zikredilmesinin sebebi, Semud kavmine verilen bu âyetin/mucizenin göz kamaştırıcı oluşudur. Bunu küçükleri, büyükleri, erkekleri, kadınları hep gördü. Bu gözleri/basiretleri açan bir mucize idi. Bundan dolayı Yüce Allah, onlara yaptığı açıklama ve verdiği hidâyetin oldukça fazla olduğunu özellikle belirtmektedir. Ancak onlar, zulümleri ve kötülükleri dolayısı ile küfür ve dalâlet demek olan körlüğü, ilim ve iman demek olan hidâyete tercih ettiler. “Sonunda kazandıkları sebebiyle” yani Allah tarafından zulme uğratılmaları söz konusu olmaksızın “alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı.” 18. Yani Allah, Salih aleyhisselam’ı ve ona uyup da şirk ve masiyetlerden sakınan mü’minleri kurtarmıştır.

Fussılet 41:18

17- Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık. Ama onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler. Sonunda kazandıkları sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı. 18- İman eden ve takva sahibi olanları da kurtardık. 17. Hicr ve çevresinde yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semûd’a gelince; Yüce Allah, onlara tevhide davet etmek ve şirkten uzaklaşmalarını emretmek üzere Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. Allah, onlara pek büyük bir âyet/mucize olmak üzere dişi deveyi vermişti. Bu devenin belli bir su içme günü olduğu gibi, onların da belli bir su içme günü vardı. Bir gün o dişi devenin sütünü içiyorlar, bir gün de su içiyorlardı. Bu deve için ayrıca bir masraf yapmıyorlardı. Zira o, Allah’ın arzında otluyordu. Bundan dolayı Allah burada:“Semûd kavmine gelince; Biz onları hidayete çağırdık” yani onlara doğru yolu açıklayıp gösterdik, buyurmaktadır. Her ne kadar helâk edilmiş bütün ümmetlere karşı delil ortaya konulmuş ve onlar için gerekli açıklamalar yapılmış ise de özellikle Semud kavminin açıkça zikredilmesinin sebebi, Semud kavmine verilen bu âyetin/mucizenin göz kamaştırıcı oluşudur. Bunu küçükleri, büyükleri, erkekleri, kadınları hep gördü. Bu gözleri/basiretleri açan bir mucize idi. Bundan dolayı Yüce Allah, onlara yaptığı açıklama ve verdiği hidâyetin oldukça fazla olduğunu özellikle belirtmektedir. Ancak onlar, zulümleri ve kötülükleri dolayısı ile küfür ve dalâlet demek olan körlüğü, ilim ve iman demek olan hidâyete tercih ettiler. “Sonunda kazandıkları sebebiyle” yani Allah tarafından zulme uğratılmaları söz konusu olmaksızın “alçaltıcı azabın yıldırımı (ansızın) onları yakaladı.” 18. Yani Allah, Salih aleyhisselam’ı ve ona uyup da şirk ve masiyetlerden sakınan mü’minleri kurtarmıştır.

Fussılet 41:19

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:20

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:21

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:22

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:23

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:24

19- O gün Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler. 20- Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder. 21- Derilerine derler ki:“Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Onlar da şöyle derler: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Şimdi de O’na döndürülüyorsunuz.” 22- “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz. Aksine Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” 23- “İşte Rabbiniz hakkındaki bu zannınız, sizi helâk etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” 24- Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır. (Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa bu istekleri kabul edilmeyecektir. 19. Yüce Allah; küfür, âyetlerini inkâr, peygamberlerini yalanlamak, onlara karşı düşmanlık etmek ve onlarla savaşmak sureti ile kendisine meydan okuyan düşmanlarını ve Kıyamet gününde bir araya getirilip toplanacakları vakitteki korkunç hallerini haber vermektedir. “…cehenneme sürülmek üzere bir araya toplanırlar da hep birlikte (oraya) sevkedilirler” başlarıyla sondakileri bir araya getirilir, sonları ilklerine tâbi olur. Böylece cehenneme doğru şiddetle sürülürler. Karşı koyamazlar, kendi kendilerine yardımları olmayacağı gibi başkaları da onlara yardım edemeyecektir. 20. “Nihâyet oraya geldiklerinde” cehenneme getirildiklerinde ve işledikleri masiyetleri inkâr ettiklerinde yahut da inkâra kalkışacakları sırada “kulakları, gözleri ve derileri işlemekte oldukları (günahları bildirerek) onların aleyhinde şahitlik eder.” Yani onların her bir organı, kendi aleyhlerine tanıklık edecektir. Her bir organ “Ben filan günü şunu şunu yaptım” diyecektir. Özellikle bu üç azanın söz konusu edilmesi ise günahların çoğunluğunun bunlarla yahut bunlar sebebi ile işlenmesindendir. 21. Organları, onların aleyhlerine şahitlik edince onları azarlarlar. “Derilerine...” -bu, bu tanıklığın belirttiğimiz gibi her bir organ tarafından gerçekleşeceğine delildir- Biz sizleri savunurken “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. “Onlar da şöyle derler: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Hiç kimsenin iradesine karşı koyamadığı o Zat, bizi konuşturduğu vakit şahitlik etmemek bizim için imkânsız bir şeydir. “Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Sizi şahıs olarak bedenlerinizle yaratan O olduğu gibi, sıfatlarınızı yaratan da O’dur. Bu sıfatlardan birisi de konuşmaktır. “Şimdi de” âhirette “O’na döndürülüyorsunuz.” O da amellerinizin karşılığını size veriyor. Bu son ifadeyle ilk yaratılışın öldükten sonra dirilişe delil gösterilmesinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Nitekim dirilişi ispat konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği bir yol da budur. 22. “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden çekinmiyordunuz.” Yani sizler azalarınızın, aleyhinize şahitlik edeceğinizden yana bir çekince duyup günahlardan sakınmıyordunuz. “Aksine” sizler masiyetlere yönelmek sureti ile “Allah'ın, yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmediğini zannediyordunuz.” Zaten yaptıklarınızı da bunun için yaptınız. 23. Böyle bir zanna sahip olmaları, onların helâk ve bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“İşte Rabbiniz hakkındaki bu” kötü “zannınız sizi helâk etti” Çünkü siz, O’nun celâline yakışmayan zanlarda bulundunuz ve böylece “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Kendinizi, aile halkınızı ve doğru dine sahip olma imkânınızı kaybettiniz. Bunun nedeni ise Rabbiniz hakkındaki o çirkin zannınızın sebep olduğu amellerinizdir. O bakımdan hakkınızda azap ve bedbahtlık sözü hak olmuş, üzerinizden bir an dahi hafifletilmeyecek ebedi azapta kalışınız da vacip olmuştur. 24. “Şimdi sabredebilirlerse ateş onların barınağıdır.” Halbuki ona dayanıp katlanmak ne mümkün! Mevcut her bir hale sabredip katlanmak mümkündür ancak ateşe sabretme imkânı yoktur. Ateşe nasıl dayanılabilir ki? Üstelik o ateşin harareti dünyadaki ateşin hararetinden yetmiş kat daha fazladır. Ondaki kaynar suların kaynayışı çok dehşetli, oradaki irinlerin kokuları da çok iğrençtir. Soğuğu kat kat fazladır. Oradaki zincirler ve demir halkalar pek büyüktür. Kamçıları çok büyüktür. Oranın bekçileri çok sert ve haşindir. Kalplerinde cehennemliklere karşı hiçbir merhamet bulunmayacaktır. Bütün bunlardan sonra bir Cebbar olan Allah’ın gazabı vardır. O, kendisine dua edip imdat isteyecekleri vakit onlara şöyle diyecektir:“Yıkılın içerisine! Bana da bir daha bir şey söylemeyin”(el-Müminûn, 23/108)“(Dünyaya dönüp Rablerini) razı etmek isteyecek olurlarsa” yani üzerlerinden bu azarın kaldırılmasını ve yeniden amelde bulunmak üzere dünyaya döndürülmeyi isteyecek olurlarsa “bu istekleri kabul edilmeyecektir.” Çünkü artık böyle bir şeyin vakti geçmiştir. Onlar, dünyada iken öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür yaşatıldılar. Hem onlara uyarıcı peygamberler de gelmişti. Artık ileri sürecekleri bir bahaneleri de kalmamıştır. Üstelik onların böyle bir istekte bulunmaları da yalandır. Çünkü “Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar, şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)

Fussılet 41:25

25- Biz, onlara (kötü) birtakım arkadaşlar musallat ettik de o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya yönelik çirkin amellerini) süslü gösterdiler. Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu. Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır. 25. “Biz onlara” hakkı inkâr eden bu zalimlere şeytanlardan “birtakım arkadaşlar musallat ettik.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bilmez misin ki biz şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine (isyana) teşvik ederler.”(Meryem, 19/83) Yani onları masiyetlere doğru harekete geçirir ve onları işlemeye teşvik ederler. “o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya) yönelik amellerini süslü gösterdiler.” Dünyayı gözlerine güzel gösterdiler, onları dünyanın haram olan zevk ve şehvetlerine çağırdılar. Nihâyet onlar da dünyanın fitnesine kapıldılar, Allah’a isyana yönelerek şeytanların istediği şekilde Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açtılar. Ahirete gelince onların bu arkadaşları onlara âhiretin uzak olduğunu telkin ettiler, onlara onu unutturdular. Hatta kimi zaman âhiret diye bir şeyin olmayacağı konusunda kalplerine şüphe ve tereddütler saldılar. Böylelikle kalplerinden âhiret korkusu silinip gitti. O arkadaşları da onları küfre, bid’atlere ve masiyetlere doğru sürüklediler. Yüce Allah’ın inkarcılara bu şekilde şeytanları musallat etmesinin sebebi, onların Allah’ı anmaktan ve âyetlerinden yüz çevirmeleri, hakkı da bile bile inkâr etmeleridir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, onun arkadaşı olur. Muhakkak bunlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.”(ez-Zuhruf, 43/36-37)“Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu.” Onların azap edileceklerine dair söz hak olmuş ve bir kaza ve kader olarak onların tepesine inmiştir. “Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır.” Dinlerini de âhiretlerini de kaybetmişlerdir. Bu şekilde zarar eden bir kimsenin ise zelil ve bedbaht olması, azaba uğraması kaçınılmaz bir şeydir.

Fussılet 41:26

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” 26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49) 28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır. 29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

Fussılet 41:27

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” 26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49) 28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır. 29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

Fussılet 41:28

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” 26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49) 28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır. 29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

Fussılet 41:29

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” 26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49) 28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır. 29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

Fussılet 41:30

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.” 30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler. 31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır. 32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

Fussılet 41:31

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.” 30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler. 31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır. 32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

Fussılet 41:32

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.” 30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler. 31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır. 32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

Fussılet 41:33

33- Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve:“Şüphesiz ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? 33. Bu, bilinen bir hususu vurgulamak kasdı taşıyan olumsuz anlamında bir sorudur. Yani “Allah’a davet eden... kimseden” söz, yol ve davranış itibari ile “daha güzel” hiç kimse yoktur, olamaz, demektir. Allah'a davet; cahillere öğretmek, gafil ve yüz çevirenlere öğüt vermek, batıl peşinde olanlarla mücadele etmektir ki bu da bütün türleri ile Allah’a ibadeti emir ve teşvik etmek, mümkün olduğunca bunun güzelliğini ortaya koymak, Allah’ın yasakladıklarından alıkoymak ve terk edilmesini sağlayacak her bir yolla o yasakların çirkin olduklarını göstermekle olur. Özellikle İslam dinine davet edip onun güzelliklerini ortaya koymak, bu dinin düşmanları ile en güzel yolla mücadele etmek, onun zıddı olan küfür ve şirki engellemek, iyiliği emredip kötülüketen alıkoymak Allah'a davete dahildir. Allah’ın kullarına olan nimetlerini etraflı bir şekilde hatırlatmak, cömertliğinin genişliğini ve rahmetinin kemalini dile getirmek, kemal sıfatlarını, celâl ve azametinin niteliklerini anlatmak suretiyle Allah’ı kullarına sevdirmek de Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. İlim ve hidâyeti Allah’ın Kitabından, Rasûlünün sünnetinden almaya yönlendirmek ve buna, bunu gerçekleştiren her bir yol ile teşvikte bulunmak da Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Üstün ahlâkî değerlere, bütün insanlara iyilik yapmaya, kötülük yapana iyilikle karşılık vermeye teşvik etmek, akrabalık bağlarını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı emretmek de bunun kapsamına girer. Bütün insanlara, belli toplantı zamanlarında, çeşitli arızî hallerde ve musibet anında duruma uygun şekilde öğüt vermek de böyledir. Bunlara benzer olup tek tek sayılması mümkün olmayan bütün hayırlara daveti ve tüm şerlerden korkutup sakındırmayı içeren bütün yollar, Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, “salih amel işleyen” buyurmaktadır. Yani o, insanları Allah’a davet etmekle birlikte, bizzat kendisi de Rabbini razı eden, salih amel işlemek sureti ile Allah’ın emirlerini uygulamaya gayret eden biridir. “Şüphesiz ben müslümanlardanım” yani Allah’ın emrine boyun eğen ve O’nun yolunda yürüyenlerdenim “diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” İşte bu mertebe, tamamıyla hem kendilerini mükemmelleştirmek için hem de başkalarını mükemmelleştirmek için çalışan sıddîkların mertebesidir. Böyleleri tam anlamı ile peygamberlerin mirasçısıdır. Diğer taraftan insanlar arasında en kötü sözlü kişi fde sapıklığa davet eden ve sapıklık yollarını izleyen kişilerdir. Bu birbirinden farklı, biri yükseğin de yükseğinde, diğeri ise aşağıların en aşağısında bulunan bu iki ayrı mertebe arasında, Yüce Allah’tan başkasının bilemediği pek çok mertebeler vardır ve bu mertebelerin hepsini de izleyen pek çok insanlar bulunmaktadır:“Herkesin işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.”(el-En’âm, 6/132)

Fussılet 41:34

34- İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. 35- Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur. 34. “İyikle kötülük bir olmaz.” Yani Yüce Allah’ın rızası için iyilikleri ve itaatleri işlemek ile O’nu gazaplandıran ve razı etmeyen kötülük ve masiyetleri işlemek birbirine eşit değildir. İnsanlara iyilikte bulunmak ile onlara kötülük yapmak da ne özü itibari ile ne nitelikleri itibari ile ne de karşılıkları itibari ile bir değildir:“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60) Daha sonra Yüce Allah, çok önemli bir yeri olan özel bir iyilik türünü emretmektedir ki bu da sana kötülük yapana senin iyilik yapmandır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır.” Yani insanlardan herhangi bir kimse, özellikle de akraba, arkadaş vb. gibi senin üzerinde büyük hakkı olan bir kişi, söz ya da davranışları ile sana kötülükte bulunacak olursa, sen ona iyilikte bulunarak karşılık ver. O seninle bağını koparırsa sen ilişkini sürdür. Sana haksızlık ederse sen onu affet. Gıyabında veya huzurunda senin aleyhinde konuşursa sen ona aynısıyla karşılık verme, aksine onu affet ve yumuşak söz ile karşılık ver. Sana darılır ve seninle konuşmayacak olursa sen onunla güzel bir şekilde konuş ve ona selâm ver. Kötülüğe iyilikle karşılık verirsen pek büyük faydalar ortaya çıkacaktır. Zira “O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir.” Sana adeta pek yakın ve şefkatli bir kimse gibi davranır. 35. “Buna ancak sabredenler” nefislerini hoşlanılmayan şeylere karşı zorlayıp sabırlı kılan ve Allah’ın sevdiği şeyleri yapmaya mecbur eden kimseler “kavuşturulur.” Ancak onlar, bu övülmeye değer, güzel haslete sahip olma başarısını elde ederler. Çünkü insan nefsi, mayası gereği kötülük yapana kötülükle karşılık vermek ve onu affetmemek ister. Durum böyle iken nasıl ona iyilik yapılabilir ki? İşte insan, nefsini sabra zorlarsa, Rabbinin emrini yerine getirir ve bunun pek büyük mükâfatı olduğunu bilirse, kötülük yapan kimseye davranışının benzeri ile karşılık vermesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, düşmanlığı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını, buna karşılık o kimseye iyilik yapmasının kendisinin değerini düşürecek bir şey olmadığını, aksine Yüce Allah için bir alçakgönüllülük olup bundan dolayı Allah’ın onu yücelteceğini bilecek olursa; bu işi yapmak onu için çok kolay olur. Bu işi ondan haz duyarak yapar ve böyle bir davranışta bulunmak ona tatlı gelir. “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Çünkü bu, kulun kendisi sebebi ile dünya ve âhirette yükseldiği üstün ahlâkî değerlerin en büyüklerinden olup seçkin kulların sahip olduğu en hususi ve önemli özelliklerden biridir.

Fussılet 41:35

34- İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. 35- Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur. 34. “İyikle kötülük bir olmaz.” Yani Yüce Allah’ın rızası için iyilikleri ve itaatleri işlemek ile O’nu gazaplandıran ve razı etmeyen kötülük ve masiyetleri işlemek birbirine eşit değildir. İnsanlara iyilikte bulunmak ile onlara kötülük yapmak da ne özü itibari ile ne nitelikleri itibari ile ne de karşılıkları itibari ile bir değildir:“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60) Daha sonra Yüce Allah, çok önemli bir yeri olan özel bir iyilik türünü emretmektedir ki bu da sana kötülük yapana senin iyilik yapmandır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır.” Yani insanlardan herhangi bir kimse, özellikle de akraba, arkadaş vb. gibi senin üzerinde büyük hakkı olan bir kişi, söz ya da davranışları ile sana kötülükte bulunacak olursa, sen ona iyilikte bulunarak karşılık ver. O seninle bağını koparırsa sen ilişkini sürdür. Sana haksızlık ederse sen onu affet. Gıyabında veya huzurunda senin aleyhinde konuşursa sen ona aynısıyla karşılık verme, aksine onu affet ve yumuşak söz ile karşılık ver. Sana darılır ve seninle konuşmayacak olursa sen onunla güzel bir şekilde konuş ve ona selâm ver. Kötülüğe iyilikle karşılık verirsen pek büyük faydalar ortaya çıkacaktır. Zira “O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir.” Sana adeta pek yakın ve şefkatli bir kimse gibi davranır. 35. “Buna ancak sabredenler” nefislerini hoşlanılmayan şeylere karşı zorlayıp sabırlı kılan ve Allah’ın sevdiği şeyleri yapmaya mecbur eden kimseler “kavuşturulur.” Ancak onlar, bu övülmeye değer, güzel haslete sahip olma başarısını elde ederler. Çünkü insan nefsi, mayası gereği kötülük yapana kötülükle karşılık vermek ve onu affetmemek ister. Durum böyle iken nasıl ona iyilik yapılabilir ki? İşte insan, nefsini sabra zorlarsa, Rabbinin emrini yerine getirir ve bunun pek büyük mükâfatı olduğunu bilirse, kötülük yapan kimseye davranışının benzeri ile karşılık vermesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, düşmanlığı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını, buna karşılık o kimseye iyilik yapmasının kendisinin değerini düşürecek bir şey olmadığını, aksine Yüce Allah için bir alçakgönüllülük olup bundan dolayı Allah’ın onu yücelteceğini bilecek olursa; bu işi yapmak onu için çok kolay olur. Bu işi ondan haz duyarak yapar ve böyle bir davranışta bulunmak ona tatlı gelir. “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Çünkü bu, kulun kendisi sebebi ile dünya ve âhirette yükseldiği üstün ahlâkî değerlerin en büyüklerinden olup seçkin kulların sahip olduğu en hususi ve önemli özelliklerden biridir.

Fussılet 41:36

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir. 36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.” 37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın. 38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar. 39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

Fussılet 41:37

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir. 36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.” 37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın. 38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar. 39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

Fussılet 41:38

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir. 36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.” 37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın. 38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar. 39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

Fussılet 41:39

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir. 36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.” 37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın. 38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar. 39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

Fussılet 41:40

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir. 40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29) 41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

Fussılet 41:41

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir. 40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29) 41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

Fussılet 41:42

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir. 40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29) 41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

Fussılet 41:43

43- Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başka bir şey değildir. Şüphesiz senin Rabbin, hem mağfiret sahibidir, hem de can yakıcı bir azabın sahibidir. 43. Yani ey peygamber! Seni yalanlayan ve sana karşı inatla direnenler tarafından “sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başka bir şey değildir.” Onlarla aynı türdendir, hatta onların hepsi de belki aynı sözleri söylemiş bulunuyorlar. Bütün yalanlayıcı ümmetlerin, peygamberlerin Yüce Allah’a dini halis kılmaya, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmeye çağırmalarından dolayı hayrete düşmeleri, güç yetirebildikleri bütün yollarla bu çağrıyı reddetmeye kalkışmaları, “Siz ancak bizim gibi birer insansınız” demeleri, peygamberlerine getirmeleri için herhangi bir gerek olmayan birtakım mucizeler getirmelerini teklif etmeleri vb. gibi inkarcı sözler hep aynıdır. Küfürde kalpleri birbirine benzediği için sözleri de birbirine benzemiştir. Peygamberler -salât ve selâm onlara olsun- onların eziyetlerine ve yalanlamalarına sabrettiler. Senden öncekiler sabrettiği gibi sen de öylece sabret. Daha sonra onları tevbe etmeye, mağfirete vesile olacak işleri yapmaya çağırıp sapıklık üzere devam etmekten de sakındırarak şöyle buyrulmaktadır:“Şüphesiz senin Rabbin hem” günahından vazgeçip tevbe eden herkesin bütün günahlarını silecek kadar pek büyük bir “mağfiret sahibidir, hem de” günahı üzere ısrar edip büyüklenmeye devam eden herkes için hazırlanmış “can yakıcı bir azabın sahibidir.”

Fussılet 41:44

44- Eğer Biz Kur’ân’ı yabancı (Arapça dışında) bir dilde indirseydik elbette ki onlar: “Onun ayetlerinin açıkça anlaşılır (bir dilde) olması gerekmez miydi? Araba Arapça olmayan kitap mı (olurmuş hiç)?” diyeceklerdi. De ki:“O, iman edenler için bir hidâyet ve şifadır. İman etmeyenlere gelince onların kulaklarında (ona karşı) bir ağırlık vardır ve o, onların kör noktasıdır. Onlar, kendilerine çok uzak bir yerden seslenilen (o nedenle de hiçbir şey duyup anlamayan kimseler gibidirler).” 44. Yüce Allah, lütuf ve keremini bize haber vermektedir. Çünkü O, Arap olan peygambere kavminin dili ile onlara açıklamalarda bulunması için Arapça bir kitap indirmiştir. Bu ise bu kitaba daha çok önem vermeyi, onu kabul ve teslimiyet ile karşılamayı gerektirir. Eğer bu Kur’ân-ı Kerîm, Arapça olmayan bir dil ile indirilmiş olsa idi, inkarcılar mutlaka itiraz eder:“Onun ayetlerinin açıkça anlaşılır (bir dilde) olması gerekmez miydi?” Neden açık ve anlaşılır değil? Niye gereği gibi beyan edilmemiş? “Araba Arapça olmayan kitap mı (olurmuş hiç)?” diyeceklerdi. Yani nasıl olur Muhammed Arap iken, kitap Arapça değil? Böyle bir şöy olamaz. Yüce Allah batıl ehlinin, Kitabı hakkında şüphe etmelerine sebep teşkil edecek her bir hususu ortadan kaldırmış, bu Kitabı ona itaat ile bağlanmayı gerektirecek her bir sıfatla donatmıştır. Ancak ilâhî tevfike mazhar olan mü’minler, bu Kitaptan gereği gibi yararlanır ve onunla yücelelirler. Diğerleri ise tam aksi durumda kalırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, iman edenler için bir hidâyet ve şifadır.” Onları doğru yola, sırat-ı müstakime iletir. Onlara tam anlamı ile hidâyetlerini gerçekleştirecek şekilde faydalı bilgileri öğretir. Hem bedenî hem kalbî hastalıklara karşı da onlar için bir şifadır. Çünkü bu Kitap, kötü huylardan ve çirkin amellerden sakındırır, buna karşılık günahları yıkayan, kalplere şifa veren samimi tevbeyi teşvik eder. Kur’ân’a “iman etmeyenlere gelince onların kulaklarında (ona karşı) bir ağırlık vardır.” Yani ona karşı sağırdırlar ve ondan yüz çevirirler. “Ve o, onların kör noktasıdır.” O Kitabın gösterdiği doğru yolu görmezler, onunla hidâyet bulmazlar. Bu kitap, ancak onların sapıklıklarını artırır. Onlar hakkı reddettikleri vakit körlüklerine körlük katmış, sapıklıklarına sapıklık katmış oldular. “Onlar, kendilerine çok uzak bir yerden seslenilen (o nedenle de hiçbir şey duyup anlamayan kimseler gibidirler).” Onlar, imana davet edilirler, fakat bu daveti kabul etmezler. Tıpkı uzakça bir yerde bulunup da kendisine seslenilen ama ne çağıranın sesini işiten ne de seslenen kimseye cevap veren kimse gibidirler. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeyenler, onun hidâyetinden yararlanamazlar. Onun nuru ile göremezler, ondan hiçbir şekilde yararlanamazlar. Çünkü onlar, yüz çevirmek ve küfre sapmak sureti ile hidâyetin kapılarını kendi yüzlerine kendileri kapatmış kimselerdir.

Fussılet 41:45

45- Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı, onların aralarında elbette hüküm verilirdi. Onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. 46- Kim salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir. 45. “Andolsun Biz” sana Kitabı verdiğimiz gibi “Mûsâ’ya Kitabı verdik.” İnsanlar o Kitaba karşı da seninkine davrandıkları gibi davranmışlar, onun hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimisi Kitaba iman edip onunla hidâyet buldu ve ondan yararlandı. Kimisi de onu yalanladı ve ondan yararlanamadı. Eğer Yüce Allah’ın hilmi (günahkârların cezasını ertelemesi) ve azabı öne alınmayacak ve sonraya da bırakılmayacak şekilde belli bir vaadeye ertelemesine dair verilmiş bir sözü bulunmasa idi “onların aralarında” mü’minlerin kâfirlerden ayrılması ve sadece kâfirlerin derhal helâk edilmesi şeklindeki “hüküm verilirdi.” Çünkü helâk edilmeyi gerektiren sebep ortaya çıkmış ve helâk hak olmuştur. “Onlar (hala daha) onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.” Yani artık onlar rahatsız olacak bir şekilde şüphe ve tereddüde düşmüşlerdir. Bundan dolayı bu Kitabı yalanlayıp inkâr etmişlerdir. 46. “Kim salih amel işlerse” yani Allah ve Rasûlünün emrettiği amelde bulunursa bunun faydası, dünya ve âhiretteki mükâfatı “kendi lehinedir.”“Kim de kötülük yaparsa” dünya ve âhirette zararı ve cezası “kendi aleyhinedir.” Bu buyruklar hayır işlemeye ve kötülüğü terk etmeye bir teşviktir. Amelde bulunanların güzel amellerinin faydasını kendilerinin göreceklerine, birinin bir başkasının günah yükünü yüklenmeyeceğine dair bir haberdir. “Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.” Kimseyi işlediği günahlardan fazlasıyla cezalandırmaz.

Fussılet 41:46

45- Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı, onların aralarında elbette hüküm verilirdi. Onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. 46- Kim salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir. 45. “Andolsun Biz” sana Kitabı verdiğimiz gibi “Mûsâ’ya Kitabı verdik.” İnsanlar o Kitaba karşı da seninkine davrandıkları gibi davranmışlar, onun hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimisi Kitaba iman edip onunla hidâyet buldu ve ondan yararlandı. Kimisi de onu yalanladı ve ondan yararlanamadı. Eğer Yüce Allah’ın hilmi (günahkârların cezasını ertelemesi) ve azabı öne alınmayacak ve sonraya da bırakılmayacak şekilde belli bir vaadeye ertelemesine dair verilmiş bir sözü bulunmasa idi “onların aralarında” mü’minlerin kâfirlerden ayrılması ve sadece kâfirlerin derhal helâk edilmesi şeklindeki “hüküm verilirdi.” Çünkü helâk edilmeyi gerektiren sebep ortaya çıkmış ve helâk hak olmuştur. “Onlar (hala daha) onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.” Yani artık onlar rahatsız olacak bir şekilde şüphe ve tereddüde düşmüşlerdir. Bundan dolayı bu Kitabı yalanlayıp inkâr etmişlerdir. 46. “Kim salih amel işlerse” yani Allah ve Rasûlünün emrettiği amelde bulunursa bunun faydası, dünya ve âhiretteki mükâfatı “kendi lehinedir.”“Kim de kötülük yaparsa” dünya ve âhirette zararı ve cezası “kendi aleyhinedir.” Bu buyruklar hayır işlemeye ve kötülüğü terk etmeye bir teşviktir. Amelde bulunanların güzel amellerinin faydasını kendilerinin göreceklerine, birinin bir başkasının günah yükünü yüklenmeyeceğine dair bir haberdir. “Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.” Kimseyi işlediği günahlardan fazlasıyla cezalandırmaz.

Fussılet 41:47

47- Kıyametin bilgisi ona havale edilir. O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi de gebe kalmaz ve doğurmaz. O gün O:“Hani (iddia ettiğiniz) ortaklarım nerede?” diye onlara seslenir. Onlar da:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını Sana arzederiz” derler. 48- Önceden dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider ve artık kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını anlarlar. 47. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini ve kendisinden başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı bilginin yalnızca kendisine has olduğunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi ona havale edilir.” Yani bütün mahlukat, bu bilgiyi O’na havale ederler. Bu hususta bilgi sahibi olmaktan aciz olduklarını rasûller de melekler de başkaları da ikrar ve itiraf ederler. “O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulunduğu ve etrafını saran kılıfından “çıkmaz.” Bu, hem şehirlede hem de kırlarda bulunan bütün ağaçların meyvelerini kapsar. Hangi ağaçtan hangi meyve çıkarsa çıksın mutlaka O, onu bütün tafsilatı ile bilir. İster Âdemoğullarından olsun, ister diğer canlı türlerinden olsun “hiçbir dişi de” O’nun bilgisi olmadan “gebe kalmaz ve doğurmaz.” Bunların hepsini O bilir. O halde müşrikler nasıl olur da bilgi sahibi olmayan, işitmeyen ve görmeyen varlıkları O’na eş koşarlar? “O gün O: “Hani ortaklarım” olduklarını iddia ettiğiniz, kendilerine tapındığınız, bu hususta mücadele ettiğiniz ve kendileri adına peygamberlere düşmanlık ettiğiniz uydurma ilâhlar “nerede? diye onlara” yani Kıyamet günü kendisine şirk koşanlara, onları azarlamak ve yalan söylediklerini ortaya çıkarmak için bu şekilde “seslenir. Onlar da” ortak koştukları varlıkların ulûhiyetlerinin batıl olduğunu, Allah ile ortaklıklarının bulunmadığını ikrar ve itiraf ederek:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını sana arzederiz, derler” yani Rabbimiz, sen de şahit ol, biz sana şöylece bildiririz ki onların ilâhlıklarının, Sana ortaklıklarının doğru olduğuna bizden şahitlik edecek hiçbir kimse yoktur. Şu anda hepimiz onlara tapınmanın batıl olduğunu kabul ediyoruz. Onlardan uzaklaştığımızı ilan ediyoruz. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 48. “Önceden” Allah’tan başka “dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider.” Yani ömür boyu Allah’tan başkasına ibadet ederek bu konuda sahip oldukları inanç ve amelleri, batıl mabudların kendilerine fayda sağlayacaklarına ve onlardan azabı uzaklaştırıp Allah nezdinde şefaat edeceklerine dair kanaatleri ve inançları yok olup gidecektir. Bunun sonucunda çalışmaları boşa gitmiş ve zanları çürütülmüş olacak, Allah’a koştukları ortakların kendilerine hiçbir faydasının olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu halde iken “artık kaçacak bir yerlerinin” bir kurtarıcının, bir sığınağın, bir barınağın “bulunmadığını” kesin olarak “anlarlar.” İşte Allah'a başkalarını ortak koşanların akıbeti budur. Allah, kendisine şirk koşmaktan sakınsınlar diye bunu kullarına açıklamaktadır.

Fussılet 41:48

47- Kıyametin bilgisi ona havale edilir. O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi de gebe kalmaz ve doğurmaz. O gün O:“Hani (iddia ettiğiniz) ortaklarım nerede?” diye onlara seslenir. Onlar da:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını Sana arzederiz” derler. 48- Önceden dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider ve artık kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını anlarlar. 47. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini ve kendisinden başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı bilginin yalnızca kendisine has olduğunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi ona havale edilir.” Yani bütün mahlukat, bu bilgiyi O’na havale ederler. Bu hususta bilgi sahibi olmaktan aciz olduklarını rasûller de melekler de başkaları da ikrar ve itiraf ederler. “O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulunduğu ve etrafını saran kılıfından “çıkmaz.” Bu, hem şehirlede hem de kırlarda bulunan bütün ağaçların meyvelerini kapsar. Hangi ağaçtan hangi meyve çıkarsa çıksın mutlaka O, onu bütün tafsilatı ile bilir. İster Âdemoğullarından olsun, ister diğer canlı türlerinden olsun “hiçbir dişi de” O’nun bilgisi olmadan “gebe kalmaz ve doğurmaz.” Bunların hepsini O bilir. O halde müşrikler nasıl olur da bilgi sahibi olmayan, işitmeyen ve görmeyen varlıkları O’na eş koşarlar? “O gün O: “Hani ortaklarım” olduklarını iddia ettiğiniz, kendilerine tapındığınız, bu hususta mücadele ettiğiniz ve kendileri adına peygamberlere düşmanlık ettiğiniz uydurma ilâhlar “nerede? diye onlara” yani Kıyamet günü kendisine şirk koşanlara, onları azarlamak ve yalan söylediklerini ortaya çıkarmak için bu şekilde “seslenir. Onlar da” ortak koştukları varlıkların ulûhiyetlerinin batıl olduğunu, Allah ile ortaklıklarının bulunmadığını ikrar ve itiraf ederek:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını sana arzederiz, derler” yani Rabbimiz, sen de şahit ol, biz sana şöylece bildiririz ki onların ilâhlıklarının, Sana ortaklıklarının doğru olduğuna bizden şahitlik edecek hiçbir kimse yoktur. Şu anda hepimiz onlara tapınmanın batıl olduğunu kabul ediyoruz. Onlardan uzaklaştığımızı ilan ediyoruz. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 48. “Önceden” Allah’tan başka “dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider.” Yani ömür boyu Allah’tan başkasına ibadet ederek bu konuda sahip oldukları inanç ve amelleri, batıl mabudların kendilerine fayda sağlayacaklarına ve onlardan azabı uzaklaştırıp Allah nezdinde şefaat edeceklerine dair kanaatleri ve inançları yok olup gidecektir. Bunun sonucunda çalışmaları boşa gitmiş ve zanları çürütülmüş olacak, Allah’a koştukları ortakların kendilerine hiçbir faydasının olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu halde iken “artık kaçacak bir yerlerinin” bir kurtarıcının, bir sığınağın, bir barınağın “bulunmadığını” kesin olarak “anlarlar.” İşte Allah'a başkalarını ortak koşanların akıbeti budur. Allah, kendisine şirk koşmaktan sakınsınlar diye bunu kullarına açıklamaktadır.

Fussılet 41:49

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder. 49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar. 50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.” 51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

Fussılet 41:50

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder. 49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar. 50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.” 51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

Fussılet 41:51

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder. 49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar. 50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.” 51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

Fussılet 41:52

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır. 52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak “ (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 53. “O (Kur'ân’ın)” ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur. 54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.” Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir. ***

Fussılet 41:53

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır. 52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak “ (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 53. “O (Kur'ân’ın)” ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur. 54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.” Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir. ***

Fussılet 41:54

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır. 52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak “ (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 53. “O (Kur'ân’ın)” ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur. 54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.” Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir. ***