Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Zuhruf 43:86 – Câsiye 45:37

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Zuhruf 43:86
  2. Zuhruf 43:87
  3. Zuhruf 43:88
  4. Zuhruf 43:89
  5. Duhan 44:1
  6. Duhan 44:2
  7. Duhan 44:3
  8. Duhan 44:4
  9. Duhan 44:5
  10. Duhan 44:6
  11. Duhan 44:7
  12. Duhan 44:8
  13. Duhan 44:9
  14. Duhan 44:10
  15. Duhan 44:11
  16. Duhan 44:12
  17. Duhan 44:13
  18. Duhan 44:14
  19. Duhan 44:15
  20. Duhan 44:16
  21. Duhan 44:17
  22. Duhan 44:18
  23. Duhan 44:19
  24. Duhan 44:20
  25. Duhan 44:21
  26. Duhan 44:22
  27. Duhan 44:23
  28. Duhan 44:24
  29. Duhan 44:25
  30. Duhan 44:26
  31. Duhan 44:27
  32. Duhan 44:28
  33. Duhan 44:29
  34. Duhan 44:30
  35. Duhan 44:31
  36. Duhan 44:32
  37. Duhan 44:33
  38. Duhan 44:34
  39. Duhan 44:35
  40. Duhan 44:36
  41. Duhan 44:37
  42. Duhan 44:38
  43. Duhan 44:39
  44. Duhan 44:40
  45. Duhan 44:41
  46. Duhan 44:42
  47. Duhan 44:43
  48. Duhan 44:44
  49. Duhan 44:45
  50. Duhan 44:46
  51. Duhan 44:47
  52. Duhan 44:48
  53. Duhan 44:49
  54. Duhan 44:50
  55. Duhan 44:51
  56. Duhan 44:52
  57. Duhan 44:53
  58. Duhan 44:54
  59. Duhan 44:55
  60. Duhan 44:56
  61. Duhan 44:57
  62. Duhan 44:58
  63. Duhan 44:59
  64. Câsiye 45:1
  65. Câsiye 45:2
  66. Câsiye 45:3
  67. Câsiye 45:4
  68. Câsiye 45:5
  69. Câsiye 45:6
  70. Câsiye 45:7
  71. Câsiye 45:8
  72. Câsiye 45:9
  73. Câsiye 45:10
  74. Câsiye 45:11
  75. Câsiye 45:12
  76. Câsiye 45:13
  77. Câsiye 45:14
  78. Câsiye 45:15
  79. Câsiye 45:16
  80. Câsiye 45:17
  81. Câsiye 45:18
  82. Câsiye 45:19
  83. Câsiye 45:20
  84. Câsiye 45:21
  85. Câsiye 45:22
  86. Câsiye 45:23
  87. Câsiye 45:24
  88. Câsiye 45:25
  89. Câsiye 45:26
  90. Câsiye 45:27
  91. Câsiye 45:28
  92. Câsiye 45:29
  93. Câsiye 45:30
  94. Câsiye 45:31
  95. Câsiye 45:32
  96. Câsiye 45:33
  97. Câsiye 45:34
  98. Câsiye 45:35
  99. Câsiye 45:36
  100. Câsiye 45:37

Zuhruf 43:86

84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler. 84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz. 85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır: 86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir. 88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: 89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.” Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Zuhruf 43:87

84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler. 84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz. 85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır: 86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir. 88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: 89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.” Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Zuhruf 43:88

84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler. 84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz. 85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır: 86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir. 88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: 89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.” Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Zuhruf 43:89

84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler. 84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz. 85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır: 86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir. 88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır: 89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.” Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:1

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:2

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:3

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:4

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:5

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:6

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:7

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:8

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:9

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:10

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:11

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:12

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:13

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:14

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:15

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:16

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız. (Mekke’de inmiştir. 59 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır. 4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir. 5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler. 6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun. 7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur. 9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller. 10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Duhan 44:17

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:18

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:19

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:20

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:21

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:22

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:23

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:24

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:25

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:26

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:27

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:28

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:29

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:30

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:31

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:32

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:33

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik. 17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu. 18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir. 19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir. 20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar. 22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24) 23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi. 24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: 25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59) 29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler. 30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.” 32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir. 33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

Duhan 44:34

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler. 34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır. 36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir. 37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

Duhan 44:35

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler. 34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır. 36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir. 37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

Duhan 44:36

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler. 34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır. 36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir. 37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

Duhan 44:37

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler. 34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır. 36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir. 37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

Duhan 44:38

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir. 38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler. 40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir. 41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır. 42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Duhan 44:39

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir. 38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler. 40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir. 41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır. 42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Duhan 44:40

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir. 38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler. 40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir. 41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır. 42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Duhan 44:41

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir. 38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler. 40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir. 41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır. 42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Duhan 44:42

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir. 38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler. 40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir. 41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır. 42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Duhan 44:43

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:44

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:45

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:46

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:47

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:48

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:49

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:50

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!” 43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

Duhan 44:51

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:52

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:53

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:54

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:55

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:56

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:57

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:58

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Duhan 44:59

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler. 51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir. 54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir. 55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır: 56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.” 57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi? 58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır. 59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler. Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır. ***

Câsiye 45:1

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:2

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:3

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:4

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:5

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:6

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:7

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:8

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:9

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:10

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:11

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır. (Mekke’de inmiştir. 37 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir. 3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler. 6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: 11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

Câsiye 45:12

12- Gemiler emri ile akıp gitsin, siz de O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye denizi size amade kılan, Allah’tır. 13- O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) hizmetinize sunmuştur. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır. 12. Yüce Allah, kolaylaştırması sonucu içerisinde gemiler aksıp gitsinler diye denizi, emriyle amade kıldığını, bu yolla kullarına lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Bu, çeşitli ticaret ve kazanç yolları ile “O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve” Yüce Allah’a “şükredesiniz diye”dir. Sizler, O’na şükredecek olursanız O, üzerinizdeki nimetlerini artırır. Üstelik şükrünüze karşı da size pek büyük mükâfatlar verir. 13. “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden” lütuf ve ihsanından ötürü “hizmetinize sunmuştur.” Bu, hizmete sunuş, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimleri, bunlarda yaratılmış bulunan güneşi, ayı, gezegenleri, yıldızları, çeşitli hayvan ve canlıları, türlü ağaç ve mahsulleri, madenleri vb. gibi Âdemoğullarının maslahatları için hazırlanmış ve zorunlu ihtiyaçları için gerekli olan bütün şeyleri kapsar. Bütün bunlar, onların Yüce Allah’ın nimetine şükretmek için bütün gayretlerini ortaya koymalarını, O’nun âyetleri ve hikmetleri hakkında düşünerek, bunların inceliklerini kavramaya gayret göstermelerini gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır” buyurmaktadır. Bunların hepsinin yaratılması, işlerinin idare edilmesi, hizmete sunulmaları, Yüce Allah’ın meşîetinin geçerliliğine ve kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki muhkemlik, sağlamlık, harikulade sanat ve güzel yaratılış da Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemaline delildir. Bunların genişlikleri, azametleri ve çoklukları ise Yüce Allah’ın mülk ve saltanatının genişliğini göstermektedir. Bunlardaki özel haller, tercihler ve birbirine zıt varlıkların mevcudiyeti de O’nu dilediğini yaptığına delilidir. Bu varlıklardaki menfaatler, dinî ve dünyevî maslahatlar, rahmetinin genişliğine, ihsan ve bağışlarının kapsayıcılığına, lütfunun ve iyiliklerinin fevkalâde oluşuna delildir. Bütün bunlar da O’nun bir ve tek olduğuna, yegane ilâh ve mabud olduğuna, O’ndan başkasına ibadet edilmemesi ve boyun bükülmemesi gerektiğine, sevginin de yalnız O’na yöneltilmesi gerektiğine, yine O’nun peygamberlerinin getirdiklerinin de doğru olduğuna delildir. Bunlar, hiçbir şüphe ve tereddüt kabul etmeyen açık aklî delillerdir.

Câsiye 45:13

12- Gemiler emri ile akıp gitsin, siz de O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye denizi size amade kılan, Allah’tır. 13- O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) hizmetinize sunmuştur. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır. 12. Yüce Allah, kolaylaştırması sonucu içerisinde gemiler aksıp gitsinler diye denizi, emriyle amade kıldığını, bu yolla kullarına lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Bu, çeşitli ticaret ve kazanç yolları ile “O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve” Yüce Allah’a “şükredesiniz diye”dir. Sizler, O’na şükredecek olursanız O, üzerinizdeki nimetlerini artırır. Üstelik şükrünüze karşı da size pek büyük mükâfatlar verir. 13. “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden” lütuf ve ihsanından ötürü “hizmetinize sunmuştur.” Bu, hizmete sunuş, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimleri, bunlarda yaratılmış bulunan güneşi, ayı, gezegenleri, yıldızları, çeşitli hayvan ve canlıları, türlü ağaç ve mahsulleri, madenleri vb. gibi Âdemoğullarının maslahatları için hazırlanmış ve zorunlu ihtiyaçları için gerekli olan bütün şeyleri kapsar. Bütün bunlar, onların Yüce Allah’ın nimetine şükretmek için bütün gayretlerini ortaya koymalarını, O’nun âyetleri ve hikmetleri hakkında düşünerek, bunların inceliklerini kavramaya gayret göstermelerini gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır” buyurmaktadır. Bunların hepsinin yaratılması, işlerinin idare edilmesi, hizmete sunulmaları, Yüce Allah’ın meşîetinin geçerliliğine ve kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki muhkemlik, sağlamlık, harikulade sanat ve güzel yaratılış da Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemaline delildir. Bunların genişlikleri, azametleri ve çoklukları ise Yüce Allah’ın mülk ve saltanatının genişliğini göstermektedir. Bunlardaki özel haller, tercihler ve birbirine zıt varlıkların mevcudiyeti de O’nu dilediğini yaptığına delilidir. Bu varlıklardaki menfaatler, dinî ve dünyevî maslahatlar, rahmetinin genişliğine, ihsan ve bağışlarının kapsayıcılığına, lütfunun ve iyiliklerinin fevkalâde oluşuna delildir. Bütün bunlar da O’nun bir ve tek olduğuna, yegane ilâh ve mabud olduğuna, O’ndan başkasına ibadet edilmemesi ve boyun bükülmemesi gerektiğine, sevginin de yalnız O’na yöneltilmesi gerektiğine, yine O’nun peygamberlerinin getirdiklerinin de doğru olduğuna delildir. Bunlar, hiçbir şüphe ve tereddüt kabul etmeyen açık aklî delillerdir.

Câsiye 45:14

14- İman edenlere söyle de Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin eziyetlerine aldırmasınlar. Çünkü Allah, her bir topluluğa kazanmakta olduklarının karşılığını verecektir. 15- Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra (hepiniz) Rabbinize döndürüleceksiniz. 14-15. Yüce Allah, mü’min kullarına güzel ahlâklı olmalarını, “Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin” yani Allah’ın mükâfatını ummayan ve isyankârları karşı karşıya bırakacağı musibetlerden de korkmayan müşriklerin eziyetlerine sabretmelerini emretmektedir. Çünkü Yüce Allah, her bir topluluğa kazdıklarının karşılığını verecektir. Sizleri -ey mü’minler- Yüce Allah, imanınız, affedip bağışlamanız ve sabretmeniz dolayısı ile pek büyük bir mükâfat ile mükâfatlandıracaktır. Onların -eğer yalanlamalarını sürdürecek olurlarsa- başına gelecek olan çetin azap, rezil ve rüsvay oluş ise sizin başınıza gelmeyecektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Câsiye 45:15

14- İman edenlere söyle de Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin eziyetlerine aldırmasınlar. Çünkü Allah, her bir topluluğa kazanmakta olduklarının karşılığını verecektir. 15- Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra (hepiniz) Rabbinize döndürüleceksiniz. 14-15. Yüce Allah, mü’min kullarına güzel ahlâklı olmalarını, “Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin” yani Allah’ın mükâfatını ummayan ve isyankârları karşı karşıya bırakacağı musibetlerden de korkmayan müşriklerin eziyetlerine sabretmelerini emretmektedir. Çünkü Yüce Allah, her bir topluluğa kazdıklarının karşılığını verecektir. Sizleri -ey mü’minler- Yüce Allah, imanınız, affedip bağışlamanız ve sabretmeniz dolayısı ile pek büyük bir mükâfat ile mükâfatlandıracaktır. Onların -eğer yalanlamalarını sürdürecek olurlarsa- başına gelecek olan çetin azap, rezil ve rüsvay oluş ise sizin başınıza gelmeyecektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Câsiye 45:16

16- Andolsun Biz İsrailoğulları’na Kitabı, hükmü ve peygamberliği vermiş, onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere üstün kılmıştık. 17- Onlara din hususunda apaçık deliller verdik. Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. 16. Yani Biz, İsrailoğulları’na başka insanlar hakkında söz konusu olmayan nimetler ihsan etmiştik. Onlara Kitabı yani Tevrat’ı ve İncil’i, insanlar arasında hüküm ve idareyi ve kendisi ile diğer insanlardan ayrıcalıklı kılındıkları nübüvveti/peygamberliği verdik. Nitekim İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelen peygamberlerin büyük çoğunluğu İsrailoğullarındandır. “Onları” yiyecek, içecek ve giyecek türünden, bir de üzerlerine men ve selvâyı indirmek sureti ile “hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere” yani bu nimetler ile insanlara “üstün kılmıştık.” Genellik ifade eden “alemlere” lafzının kapsamından, bu ümmet (Muhammed ümmeti) müstesnâdır. Çünkü bu ümmet, bütün insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir. Ayrıca ifadelerin akışı/siyâk da maksadın, bu ümmetin dışındakiler olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bize İsrailoğularına vermiş olduğu lütufları ve onları kendileri ile başkalarından ayrıcalıklı kılmış olduğu hususları anlatmaktadır. Aynı şekilde İsrailoğullarının üstünlüğünü sağlayan Kitap, insanlar arasında hükmetme, nübüvvet ve buna benzer vasıfların tümü, bu ümmet için de söz konusudur. Ayrıca bu ümmet, fazladan pek çok fazilet ve üstünlüklere de sahiptir. İsrailoğullarının şeriati de bu ümmetin şeriatinin sadece bir parçasıdır. Diğer taraftan bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) kendisinden önceki diğer kitaplar üzerinde hakim konumundadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bütün peygamberleri tasdik etmiştir. 17. “Onlara” İsrailoğullarına “din hususunda” Yüce Allah’ın kendilerine ulaştırdığı takdiri emri gereğince; hakkı batıldan ayırt eden “apaçık deliller verdi.” Bu apaçık deliller, Mûsâ aleyhisselam tarafından kendilerine gösterilen mucizelerdir. Bunlar, Yüce Allah’ın İsrailoğullarına ihsan etmiş olduğu nimetler olup bu durum, onların bu nimetlerin gereğini en mükemmel şekilde yerine getirmelerini ve Allah’ın kendilerine açıklamış olduğu hakkın etrafında birleşmelerini gerektirmekte idi. Ancak tam aksini yaptılar ve bunca nimete karşı gerekenin aksi davranışları gösterdiler. Etrafında toplanmaları emrolundukları hususlarda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar ancak kendilerine” ayrılığa düşmemeyi gerektiren “ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler.” Onları anlaşmazlığa iten, birbirlerine karşı duydukları kıskançlıkları ve haksızlıkları olmuştu. “Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Haklı ile haksızı ayırt edecek, hevâdan mı başka husustan dolayı mı ihtilâf ve ayrılık çıktığını ortaya koyacaktır.

Câsiye 45:17

16- Andolsun Biz İsrailoğulları’na Kitabı, hükmü ve peygamberliği vermiş, onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere üstün kılmıştık. 17- Onlara din hususunda apaçık deliller verdik. Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. 16. Yani Biz, İsrailoğulları’na başka insanlar hakkında söz konusu olmayan nimetler ihsan etmiştik. Onlara Kitabı yani Tevrat’ı ve İncil’i, insanlar arasında hüküm ve idareyi ve kendisi ile diğer insanlardan ayrıcalıklı kılındıkları nübüvveti/peygamberliği verdik. Nitekim İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelen peygamberlerin büyük çoğunluğu İsrailoğullarındandır. “Onları” yiyecek, içecek ve giyecek türünden, bir de üzerlerine men ve selvâyı indirmek sureti ile “hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere” yani bu nimetler ile insanlara “üstün kılmıştık.” Genellik ifade eden “alemlere” lafzının kapsamından, bu ümmet (Muhammed ümmeti) müstesnâdır. Çünkü bu ümmet, bütün insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir. Ayrıca ifadelerin akışı/siyâk da maksadın, bu ümmetin dışındakiler olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bize İsrailoğularına vermiş olduğu lütufları ve onları kendileri ile başkalarından ayrıcalıklı kılmış olduğu hususları anlatmaktadır. Aynı şekilde İsrailoğullarının üstünlüğünü sağlayan Kitap, insanlar arasında hükmetme, nübüvvet ve buna benzer vasıfların tümü, bu ümmet için de söz konusudur. Ayrıca bu ümmet, fazladan pek çok fazilet ve üstünlüklere de sahiptir. İsrailoğullarının şeriati de bu ümmetin şeriatinin sadece bir parçasıdır. Diğer taraftan bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) kendisinden önceki diğer kitaplar üzerinde hakim konumundadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bütün peygamberleri tasdik etmiştir. 17. “Onlara” İsrailoğullarına “din hususunda” Yüce Allah’ın kendilerine ulaştırdığı takdiri emri gereğince; hakkı batıldan ayırt eden “apaçık deliller verdi.” Bu apaçık deliller, Mûsâ aleyhisselam tarafından kendilerine gösterilen mucizelerdir. Bunlar, Yüce Allah’ın İsrailoğullarına ihsan etmiş olduğu nimetler olup bu durum, onların bu nimetlerin gereğini en mükemmel şekilde yerine getirmelerini ve Allah’ın kendilerine açıklamış olduğu hakkın etrafında birleşmelerini gerektirmekte idi. Ancak tam aksini yaptılar ve bunca nimete karşı gerekenin aksi davranışları gösterdiler. Etrafında toplanmaları emrolundukları hususlarda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar ancak kendilerine” ayrılığa düşmemeyi gerektiren “ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler.” Onları anlaşmazlığa iten, birbirlerine karşı duydukları kıskançlıkları ve haksızlıkları olmuştu. “Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Haklı ile haksızı ayırt edecek, hevâdan mı başka husustan dolayı mı ihtilâf ve ayrılık çıktığını ortaya koyacaktır.

Câsiye 45:18

18- Sonra Biz seni de dinde bir şeriat sahibi kıldık. O halde sen ona uy! Bilmeyenlerin hevâlarına uyma! 19- Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur. 18. Yani Biz, sana bütün hayırlara çağıran, her türlü kötülüklerden vazgeçirmeyi emreden ve şer’î emrimizin bir tecellisi olan kâmil bir şeriat göndermiş bulunuyoruz. “O halde sen ona uy!” Çünkü ebedi mutluluk ve kurtuluş ona uymaya bağlıdır. “Bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” Hevâları ilme uymayan ve ilmin arkasından yürümeyen kimselerin arkasından gitme! Bunlar ise hevâ ve iradesi, Allah Rasûlünün şeriatine aykırı olan herkestir. İşte böylelerine uymak, bilmeyenlerin hevâlarına uymak demektir. 19. “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.” Allah nezdinde bunların sana faydaları olmayacaktır. O bakımdan sen, onların hevâlarına uyacak olursan bil ki onlar, senin için bir fayda sağlayamayacaklar ve sana gelen bir kötülüğü de engelleyemeyeceklerdir. Esasında senin onlara uyman ve onları dost edinmen de uygun değildir. Çünkü onlar ve sen, birbirinizden çok farklısınız:“Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.” Takvâları sebebi ile O’na itaat ederek amelde bulundukları için O da kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartır.

Câsiye 45:19

18- Sonra Biz seni de dinde bir şeriat sahibi kıldık. O halde sen ona uy! Bilmeyenlerin hevâlarına uyma! 19- Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur. 18. Yani Biz, sana bütün hayırlara çağıran, her türlü kötülüklerden vazgeçirmeyi emreden ve şer’î emrimizin bir tecellisi olan kâmil bir şeriat göndermiş bulunuyoruz. “O halde sen ona uy!” Çünkü ebedi mutluluk ve kurtuluş ona uymaya bağlıdır. “Bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” Hevâları ilme uymayan ve ilmin arkasından yürümeyen kimselerin arkasından gitme! Bunlar ise hevâ ve iradesi, Allah Rasûlünün şeriatine aykırı olan herkestir. İşte böylelerine uymak, bilmeyenlerin hevâlarına uymak demektir. 19. “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.” Allah nezdinde bunların sana faydaları olmayacaktır. O bakımdan sen, onların hevâlarına uyacak olursan bil ki onlar, senin için bir fayda sağlayamayacaklar ve sana gelen bir kötülüğü de engelleyemeyeceklerdir. Esasında senin onlara uyman ve onları dost edinmen de uygun değildir. Çünkü onlar ve sen, birbirinizden çok farklısınız:“Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.” Takvâları sebebi ile O’na itaat ederek amelde bulundukları için O da kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartır.

Câsiye 45:20

20- İşte bu (Kur'ân), insanlar için basiret ve kesin inanan bir toplum için de hidâyet ve rahmettir. 20. “İşte bu” Kur’ân-ı Kerîm ve Zikr-i Hakîm (sonsuz hikmetler ihtivâ eden sapasağlam öğüt) “insanlar için basiret” bütün hususlarda insanların basiretlerini açan ve kendisi vasıtası ile mü’minlerin faydalar sağladığı “ve kesin inanan bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.” Onun vasıtası ile dinin aslî/itikadî ve fer’î/şer’î hükümleri hususunda dosdoğru yola hidâyet bulurlar. Onunla hayra ulaşırlar, sevince gark olurlar. Dünya ve âhirette bahtiyar olurlar. İşte rahmet budur. Onun vasıtası ile ruhları saflaşır, akılları daha bir aydınlanır. İman ve yakînleri artar. Batıl üzerinde ısrar ve inat eden kimselere karşı da onun vasıtası ile delil ortaya konulmuş olur.

Câsiye 45:21

21- Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman edip salih ameller işleyenlerle bir tutacağımızı, hayatları ile ölümlerinin eşit olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 21. Kötülükler ve pek çok günah işleyenler, Rablerinin haklarını yerine getirmeyip kusurlu davrananlar “kendilerini iman edip” yani Rablerinin haklarını yerine getirmek, O’nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak ve sürekli O’nun rızasını kendi nefislerinin arzularına tercih etmek sureti ile “salih ameller işleyenlerle bir tutacağımızı... mı sandılar?” Yani bunlar, dünya ve âhirette eşit olacaklarını mı zannediyorlar? Onların zannı ne kadar kötü, kanaatleri ne kadar yersiz, verdikleri bu hüküm ne kadar kötü! Çünkü onların bu hükümleri, hakimler hakimi ve adiller adilinin hükmüne aykırıdır. Sağlıklı akıllar ve dosdoğru fıtratlar ile çelişmektedir. İlâhî kitapların bildirdikleri ve peygamberlerin haber verdikleri ile taban tabana zıttır. Aksine gerçek kesin hüküm şudur: Salih amel işleyen mü’minler için dünya ve âhirette zafer, kurtuluş, mutluluk ve mükâfat vardır. Herkese ihsanı oranında bu mükâfat verilecektir. Kötülük işleyenler ise dünya ve âhirette ilâhî gazaba, zillete, azap ve bedbahtlığa duçar olacaklardır.

Câsiye 45:22

22- Halbuki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile ve herkese kazandığının karşılığı hiçbir zulme uğratılmadan verilsin diye yaratmıştır. 22. Yani Yüce Allah, gökleri ve yeri hikmet ile, hiçbir hususta ortak koşulmaksızın sadece kendisine ibadet edilsin diye yaratmıştır. Bundan sonra kendisine ibadet etmelerini emretmiş olduğu, üzerlerine açık ve gizli nimetlerini ihsan ettiği kimseleri, Allah’a şükrettiler ve emrolunduklarını yerine getirdiler mi yoksa küfür ve nankörlüğe saparak cezayı hak ettiler mi? diye hesaba çekip karşılıklarını verecektir.

Câsiye 45:23

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim)” demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?” 24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir. 26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

Câsiye 45:24

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim)” demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?” 24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir. 26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

Câsiye 45:25

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim)” demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?” 24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir. 26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

Câsiye 45:26

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim)” demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?” 24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir. 26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

Câsiye 45:27

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:28

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:29

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:30

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:31

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:32

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:33

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:34

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:35

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:36

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***

Câsiye 45:37

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir. 27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır: 28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir: 29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir: 30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur. 31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz. 32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi. 33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir. 34. “(Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.” 35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler. 36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir. 37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır. el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır. ***