Tafsir As-Saadi - Turkish — Şûrâ 42:1 – Zuhruf 43:85
İçindekiler
- Şûrâ 42:1
- Şûrâ 42:2
- Şûrâ 42:3
- Şûrâ 42:4
- Şûrâ 42:5
- Şûrâ 42:6
- Şûrâ 42:7
- Şûrâ 42:8
- Şûrâ 42:9
- Şûrâ 42:10
- Şûrâ 42:11
- Şûrâ 42:12
- Şûrâ 42:13
- Şûrâ 42:14
- Şûrâ 42:15
- Şûrâ 42:16
- Şûrâ 42:17
- Şûrâ 42:18
- Şûrâ 42:19
- Şûrâ 42:20
- Şûrâ 42:21
- Şûrâ 42:22
- Şûrâ 42:23
- Şûrâ 42:24
- Şûrâ 42:25
- Şûrâ 42:26
- Şûrâ 42:27
- Şûrâ 42:28
- Şûrâ 42:29
- Şûrâ 42:30
- Şûrâ 42:31
- Şûrâ 42:32
- Şûrâ 42:33
- Şûrâ 42:34
- Şûrâ 42:35
- Şûrâ 42:36
- Şûrâ 42:37
- Şûrâ 42:38
- Şûrâ 42:39
- Şûrâ 42:40
- Şûrâ 42:41
- Şûrâ 42:42
- Şûrâ 42:43
- Şûrâ 42:44
- Şûrâ 42:45
- Şûrâ 42:46
- Şûrâ 42:47
- Şûrâ 42:48
- Şûrâ 42:49
- Şûrâ 42:50
- Şûrâ 42:51
- Şûrâ 42:52
- Şûrâ 42:53
- Zuhruf 43:1
- Zuhruf 43:2
- Zuhruf 43:3
- Zuhruf 43:4
- Zuhruf 43:5
- Zuhruf 43:6
- Zuhruf 43:7
- Zuhruf 43:8
- Zuhruf 43:9
- Zuhruf 43:10
- Zuhruf 43:11
- Zuhruf 43:12
- Zuhruf 43:13
- Zuhruf 43:14
- Zuhruf 43:15
- Zuhruf 43:16
- Zuhruf 43:17
- Zuhruf 43:18
- Zuhruf 43:19
- Zuhruf 43:20
- Zuhruf 43:21
- Zuhruf 43:22
- Zuhruf 43:23
- Zuhruf 43:24
- Zuhruf 43:25
- Zuhruf 43:26
- Zuhruf 43:27
- Zuhruf 43:28
- Zuhruf 43:29
- Zuhruf 43:30
- Zuhruf 43:31
- Zuhruf 43:32
- Zuhruf 43:33
- Zuhruf 43:34
- Zuhruf 43:35
- Zuhruf 43:36
- Zuhruf 43:37
- Zuhruf 43:38
- Zuhruf 43:39
- Zuhruf 43:40
- Zuhruf 43:41
- Zuhruf 43:42
- Zuhruf 43:43
- Zuhruf 43:44
- Zuhruf 43:45
- Zuhruf 43:46
- Zuhruf 43:47
- Zuhruf 43:48
- Zuhruf 43:49
- Zuhruf 43:50
- Zuhruf 43:51
- Zuhruf 43:52
- Zuhruf 43:53
- Zuhruf 43:54
- Zuhruf 43:55
- Zuhruf 43:56
- Zuhruf 43:57
- Zuhruf 43:58
- Zuhruf 43:59
- Zuhruf 43:60
- Zuhruf 43:61
- Zuhruf 43:62
- Zuhruf 43:63
- Zuhruf 43:64
- Zuhruf 43:65
- Zuhruf 43:66
- Zuhruf 43:67
- Zuhruf 43:68
- Zuhruf 43:69
- Zuhruf 43:70
- Zuhruf 43:71
- Zuhruf 43:72
- Zuhruf 43:73
- Zuhruf 43:74
- Zuhruf 43:75
- Zuhruf 43:76
- Zuhruf 43:77
- Zuhruf 43:78
- Zuhruf 43:79
- Zuhruf 43:80
- Zuhruf 43:81
- Zuhruf 43:82
- Zuhruf 43:83
- Zuhruf 43:84
- Zuhruf 43:85
Şûrâ 42:1
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:2
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:3
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:4
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:5
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:6
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:7
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:8
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:9
1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.
(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.
Şûrâ 42:10
10- Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben, yalnız O’na tevekkül eder ve sadece O’na yönelirim. 11- O, gökleri ve yeri yaratandır. Sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, görendir. 12- Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.
10. İster dininizin esaslarını teşkil eden itikad ile ilgili meseleler olsun, ister ahkamı ilgilendiren fer’î meseleler olsun, üzerinde görüş birliğine varmayarak “hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir.” O, O’nun Kitabına ve Rasûlünün sünnetine havale edilmelidir. Onlar neye hüküm verirlerse hak olan odur. Ona muhalif olan her şey de batıldır. “İşte benim Rabbim olan Allah budur.” Yüce ve mutlak Rab, yaratan, rızık veren ve her şeyi idare eden O olduğu gibi, aynı şekilde şeriati ile kulları arasındaki bütün işlerde tek hakim olarak hüküm veren de O’dur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığı üzere ümmetin ittifakı, kat’î bir delildir. Çünkü Yüce Allah, bize sadece hakkında ihtilâf ettiğimiz şeyleri kendisine havale etmemizi emretmektedir. Hakkında ittifak ettiğimiz hususlarda ise ümmetin bu ittifakı yeterlidir. Çünkü ümmetin ittifakı, hatadan korunmuştur. Ayrıca ümmetin bu ittifakının Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinde bulunanlara uygun olması kaçınılmazdır. “Ben, yalnız O’na tevekkül eder” Menfaatlari sağlamak, zararları önlemek hususunda kalbimle O’na güvenip dayanırım. Bu konuda O’nun yardımıma yetişeceğine güvenim tamdır. “ve” kalbimle, bedenimle, itaat ve ibadetimle “sadece O’na yönelirim.” Bunlar (ibadet ve tevekkül) Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde çokça zikrettiği iki önemli esastır. Çünkü bunların bir arada olması ile kul kemale erişir. Kul bunların ikisini ya da birini kaybedecek olursa kemale erişme imkânını da kaybeder. Nitekim şu ayetler de böyledir:“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5); “O halde O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan”(Hûd, 11/123)
11. “O, gökleri ve yeri” kudreti, meşîeti ve hikmeti ile “yaratandır.” Kendileri ile sükûn bulasınız, soyunuz devam etsin ve bu yolla birçok faydalar husule gelsin diye “sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan” bütün türlerinden erkek ve dişi olmak üzere “çiftler yaratmıştır.” Ki böylelikle bu davarların nesli de devam etsin ve sizin pek çok menfaatleriniz için çoğalsınlar. Bundan dolayı Yüce Allah, sebebe delâlet eden “sizin için” ifadesini kullanmıştır. Yani O, bunları sizin için, sizin faydanıza olmak üzere yaratmıştır, demektir. “O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır.” Yani o, sizin için eşler var etmek suretiyle sizi çoğaltıp yeryüzüne yaymaktadır. Aynı şekilde hayvanlarınızı çiftler halinde yaratmakla onları da türetip çoğaltmaktadır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Yüce Allah’ın yaratıklarından O’na benzeyen, O’na denk olan hiçbir varlık yoktur. Ne zatında, ne isimlerinde, ne sıfatlarında, ne fiillerinde. Çünkü O’nun bütün isimleri husnâ (en güzel) isimlerdir. Bütün sıfatları da kemal ve azamet sıfatıdır. O, fiilleri ile hiçbir ortağı bulunmaksızın bunca büyük varlıkları var etmiştir. Tek olması, her bakımdan bütün kemal sıfatlarına sadece O’nun sahip olması dolayısı ile hiçbir şey O’nun benzeri değildir. “O, her şeyi” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği, çeşitli dillerin çıkardığı bütün sesleri “işitendir, görendir” O kapkaranlık bir gecede, kara kaya üzerindeki siyah karıncanın hareketini dahi görür. Gıdanın oldukça küçük canlıların azalarında nasıl sirâyet ettiğini, suyun incecik dallarda nasıl yükseldiğini görür. Bu ve benzeri âyet-i kerimeler, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin, Allah’ın sıfatlarını kabul etme (isbat) ve mahlukata benzerliğini reddetme (nefiy) şeklindeki görüşlerinin delilidir. Aynı şekilde:“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” buyruğunda Allah’ı mahlukata benzeten Müşebbihe’nin, “O her şeyi işitendir, görendir” buyruğunda da Muattıla’nın (Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyenlerin) görüşleri reddedilmektedir.
12. “Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur.” Yani göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Rahmet ve rızık anahtarları ile gizli ve açık nimetlerin anahtarları da yalnız O’nun elindedir. Bütün yaratılmışlar menfaatlerinin sağlanması, onlara gelecek zararların önlenmesi vb. tüm hallerinde Allah’a muhtaçtırlar. Hiç kimsenin elinde en ufak bir yetki yoktur. Veren, engelleyen, fayda sağlayan, zarar veren yalnız O’dur. Kulların sahip olduğu bütün nimetler, hep O’ndandır. Kötülüğü de O’ndan başkası önleyemez. “Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur.”(Fâtır, 35/2) Bundan dolayı da burada: “O, rızkı dilediğine bol verir” buyrulmaktadır. Yani genişletir ve ona dilediği rızıklardan türlü türlü verir “(dilediğine de) kısar.” Dilediğinin de rızkını ancak ihtiyacına yetecek kadar ve ihtiyacından bir şey artmayacak şekilde daraltır. Bütün bunlar ise O’nun ilmine ve hikmetine bağlıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.” Kullarının hallerini bilir. O bakımdan herkese hikmetinin ve meşîetinin gerektirdiği şekilde verir.
Şûrâ 42:11
10- Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben, yalnız O’na tevekkül eder ve sadece O’na yönelirim. 11- O, gökleri ve yeri yaratandır. Sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, görendir. 12- Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.
10. İster dininizin esaslarını teşkil eden itikad ile ilgili meseleler olsun, ister ahkamı ilgilendiren fer’î meseleler olsun, üzerinde görüş birliğine varmayarak “hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir.” O, O’nun Kitabına ve Rasûlünün sünnetine havale edilmelidir. Onlar neye hüküm verirlerse hak olan odur. Ona muhalif olan her şey de batıldır. “İşte benim Rabbim olan Allah budur.” Yüce ve mutlak Rab, yaratan, rızık veren ve her şeyi idare eden O olduğu gibi, aynı şekilde şeriati ile kulları arasındaki bütün işlerde tek hakim olarak hüküm veren de O’dur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığı üzere ümmetin ittifakı, kat’î bir delildir. Çünkü Yüce Allah, bize sadece hakkında ihtilâf ettiğimiz şeyleri kendisine havale etmemizi emretmektedir. Hakkında ittifak ettiğimiz hususlarda ise ümmetin bu ittifakı yeterlidir. Çünkü ümmetin ittifakı, hatadan korunmuştur. Ayrıca ümmetin bu ittifakının Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinde bulunanlara uygun olması kaçınılmazdır. “Ben, yalnız O’na tevekkül eder” Menfaatlari sağlamak, zararları önlemek hususunda kalbimle O’na güvenip dayanırım. Bu konuda O’nun yardımıma yetişeceğine güvenim tamdır. “ve” kalbimle, bedenimle, itaat ve ibadetimle “sadece O’na yönelirim.” Bunlar (ibadet ve tevekkül) Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde çokça zikrettiği iki önemli esastır. Çünkü bunların bir arada olması ile kul kemale erişir. Kul bunların ikisini ya da birini kaybedecek olursa kemale erişme imkânını da kaybeder. Nitekim şu ayetler de böyledir:“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5); “O halde O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan”(Hûd, 11/123)
11. “O, gökleri ve yeri” kudreti, meşîeti ve hikmeti ile “yaratandır.” Kendileri ile sükûn bulasınız, soyunuz devam etsin ve bu yolla birçok faydalar husule gelsin diye “sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan” bütün türlerinden erkek ve dişi olmak üzere “çiftler yaratmıştır.” Ki böylelikle bu davarların nesli de devam etsin ve sizin pek çok menfaatleriniz için çoğalsınlar. Bundan dolayı Yüce Allah, sebebe delâlet eden “sizin için” ifadesini kullanmıştır. Yani O, bunları sizin için, sizin faydanıza olmak üzere yaratmıştır, demektir. “O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır.” Yani o, sizin için eşler var etmek suretiyle sizi çoğaltıp yeryüzüne yaymaktadır. Aynı şekilde hayvanlarınızı çiftler halinde yaratmakla onları da türetip çoğaltmaktadır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Yüce Allah’ın yaratıklarından O’na benzeyen, O’na denk olan hiçbir varlık yoktur. Ne zatında, ne isimlerinde, ne sıfatlarında, ne fiillerinde. Çünkü O’nun bütün isimleri husnâ (en güzel) isimlerdir. Bütün sıfatları da kemal ve azamet sıfatıdır. O, fiilleri ile hiçbir ortağı bulunmaksızın bunca büyük varlıkları var etmiştir. Tek olması, her bakımdan bütün kemal sıfatlarına sadece O’nun sahip olması dolayısı ile hiçbir şey O’nun benzeri değildir. “O, her şeyi” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği, çeşitli dillerin çıkardığı bütün sesleri “işitendir, görendir” O kapkaranlık bir gecede, kara kaya üzerindeki siyah karıncanın hareketini dahi görür. Gıdanın oldukça küçük canlıların azalarında nasıl sirâyet ettiğini, suyun incecik dallarda nasıl yükseldiğini görür. Bu ve benzeri âyet-i kerimeler, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin, Allah’ın sıfatlarını kabul etme (isbat) ve mahlukata benzerliğini reddetme (nefiy) şeklindeki görüşlerinin delilidir. Aynı şekilde:“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” buyruğunda Allah’ı mahlukata benzeten Müşebbihe’nin, “O her şeyi işitendir, görendir” buyruğunda da Muattıla’nın (Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyenlerin) görüşleri reddedilmektedir.
12. “Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur.” Yani göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Rahmet ve rızık anahtarları ile gizli ve açık nimetlerin anahtarları da yalnız O’nun elindedir. Bütün yaratılmışlar menfaatlerinin sağlanması, onlara gelecek zararların önlenmesi vb. tüm hallerinde Allah’a muhtaçtırlar. Hiç kimsenin elinde en ufak bir yetki yoktur. Veren, engelleyen, fayda sağlayan, zarar veren yalnız O’dur. Kulların sahip olduğu bütün nimetler, hep O’ndandır. Kötülüğü de O’ndan başkası önleyemez. “Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur.”(Fâtır, 35/2) Bundan dolayı da burada: “O, rızkı dilediğine bol verir” buyrulmaktadır. Yani genişletir ve ona dilediği rızıklardan türlü türlü verir “(dilediğine de) kısar.” Dilediğinin de rızkını ancak ihtiyacına yetecek kadar ve ihtiyacından bir şey artmayacak şekilde daraltır. Bütün bunlar ise O’nun ilmine ve hikmetine bağlıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.” Kullarının hallerini bilir. O bakımdan herkese hikmetinin ve meşîetinin gerektirdiği şekilde verir.
Şûrâ 42:12
10- Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben, yalnız O’na tevekkül eder ve sadece O’na yönelirim. 11- O, gökleri ve yeri yaratandır. Sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, görendir. 12- Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur. O, rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar. Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.
10. İster dininizin esaslarını teşkil eden itikad ile ilgili meseleler olsun, ister ahkamı ilgilendiren fer’î meseleler olsun, üzerinde görüş birliğine varmayarak “hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her ne olursa, onun hükmünü vermek Allah’a aittir.” O, O’nun Kitabına ve Rasûlünün sünnetine havale edilmelidir. Onlar neye hüküm verirlerse hak olan odur. Ona muhalif olan her şey de batıldır. “İşte benim Rabbim olan Allah budur.” Yüce ve mutlak Rab, yaratan, rızık veren ve her şeyi idare eden O olduğu gibi, aynı şekilde şeriati ile kulları arasındaki bütün işlerde tek hakim olarak hüküm veren de O’dur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığı üzere ümmetin ittifakı, kat’î bir delildir. Çünkü Yüce Allah, bize sadece hakkında ihtilâf ettiğimiz şeyleri kendisine havale etmemizi emretmektedir. Hakkında ittifak ettiğimiz hususlarda ise ümmetin bu ittifakı yeterlidir. Çünkü ümmetin ittifakı, hatadan korunmuştur. Ayrıca ümmetin bu ittifakının Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinde bulunanlara uygun olması kaçınılmazdır. “Ben, yalnız O’na tevekkül eder” Menfaatlari sağlamak, zararları önlemek hususunda kalbimle O’na güvenip dayanırım. Bu konuda O’nun yardımıma yetişeceğine güvenim tamdır. “ve” kalbimle, bedenimle, itaat ve ibadetimle “sadece O’na yönelirim.” Bunlar (ibadet ve tevekkül) Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde çokça zikrettiği iki önemli esastır. Çünkü bunların bir arada olması ile kul kemale erişir. Kul bunların ikisini ya da birini kaybedecek olursa kemale erişme imkânını da kaybeder. Nitekim şu ayetler de böyledir:“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5); “O halde O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan”(Hûd, 11/123)
11. “O, gökleri ve yeri” kudreti, meşîeti ve hikmeti ile “yaratandır.” Kendileri ile sükûn bulasınız, soyunuz devam etsin ve bu yolla birçok faydalar husule gelsin diye “sizin için kendi cinsinizden eşler ve davarlardan” bütün türlerinden erkek ve dişi olmak üzere “çiftler yaratmıştır.” Ki böylelikle bu davarların nesli de devam etsin ve sizin pek çok menfaatleriniz için çoğalsınlar. Bundan dolayı Yüce Allah, sebebe delâlet eden “sizin için” ifadesini kullanmıştır. Yani O, bunları sizin için, sizin faydanıza olmak üzere yaratmıştır, demektir. “O, sizi bu yolla çoğaltmaktadır.” Yani o, sizin için eşler var etmek suretiyle sizi çoğaltıp yeryüzüne yaymaktadır. Aynı şekilde hayvanlarınızı çiftler halinde yaratmakla onları da türetip çoğaltmaktadır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Yüce Allah’ın yaratıklarından O’na benzeyen, O’na denk olan hiçbir varlık yoktur. Ne zatında, ne isimlerinde, ne sıfatlarında, ne fiillerinde. Çünkü O’nun bütün isimleri husnâ (en güzel) isimlerdir. Bütün sıfatları da kemal ve azamet sıfatıdır. O, fiilleri ile hiçbir ortağı bulunmaksızın bunca büyük varlıkları var etmiştir. Tek olması, her bakımdan bütün kemal sıfatlarına sadece O’nun sahip olması dolayısı ile hiçbir şey O’nun benzeri değildir. “O, her şeyi” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği, çeşitli dillerin çıkardığı bütün sesleri “işitendir, görendir” O kapkaranlık bir gecede, kara kaya üzerindeki siyah karıncanın hareketini dahi görür. Gıdanın oldukça küçük canlıların azalarında nasıl sirâyet ettiğini, suyun incecik dallarda nasıl yükseldiğini görür. Bu ve benzeri âyet-i kerimeler, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin, Allah’ın sıfatlarını kabul etme (isbat) ve mahlukata benzerliğini reddetme (nefiy) şeklindeki görüşlerinin delilidir. Aynı şekilde:“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” buyruğunda Allah’ı mahlukata benzeten Müşebbihe’nin, “O her şeyi işitendir, görendir” buyruğunda da Muattıla’nın (Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyenlerin) görüşleri reddedilmektedir.
12. “Göklerin ve yerin anahtarları yalnız O’nundur.” Yani göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Rahmet ve rızık anahtarları ile gizli ve açık nimetlerin anahtarları da yalnız O’nun elindedir. Bütün yaratılmışlar menfaatlerinin sağlanması, onlara gelecek zararların önlenmesi vb. tüm hallerinde Allah’a muhtaçtırlar. Hiç kimsenin elinde en ufak bir yetki yoktur. Veren, engelleyen, fayda sağlayan, zarar veren yalnız O’dur. Kulların sahip olduğu bütün nimetler, hep O’ndandır. Kötülüğü de O’ndan başkası önleyemez. “Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur.”(Fâtır, 35/2) Bundan dolayı da burada: “O, rızkı dilediğine bol verir” buyrulmaktadır. Yani genişletir ve ona dilediği rızıklardan türlü türlü verir “(dilediğine de) kısar.” Dilediğinin de rızkını ancak ihtiyacına yetecek kadar ve ihtiyacından bir şey artmayacak şekilde daraltır. Bütün bunlar ise O’nun ilmine ve hikmetine bağlıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.” Kullarının hallerini bilir. O bakımdan herkese hikmetinin ve meşîetinin gerektirdiği şekilde verir.
Şûrâ 42:13
13- Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Mûsâ ve İsa’ya emrettiğimizi (aynı esası) O, size de din olarak belirlemiştir ki bu esas şudur:“Dini dosdoğru uygulayın ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin müşrikleri kendisine davet ettiğin (tevhid), onlara ağır geldi. Allah o (tevhide) dilediği kimseyi seçer ve kendisine yöneleni de hidâyet erdirir.
13. Bu, Yüce Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük lütuflarındandır. Çünkü onlara dinlerin en hayırlısını, en üstün, en temiz ve en güzelini şeriat yapmıştır ki o, İslâm dinidir. Allah, bu dini kullarından seçkin olan kimselere din olarak belirlemiştir. Hatta bu dini Allah, seçkinlerin seçkinlerine, hayırlıların en hayırlılarına vermiştir. Bunlar ise bu âyet-i kerimede adı anılan ve derece itibari ile insanların en üstünleri, her bakımdan en mükemmelleri olan ulu’l-azm peygamberlerdir. Allah’ın onlara şeriat yaptığı dinin de onların hallerine uygun ve kemallerine denk olması kaçınılmaz bir şeydir. Hatta Yüce Allah, bu dinin gereklerini yerine getirdikleri için onları kemale erdirmiş ve seçmiştir. Zira İslâm dini olmasa idi hiçbir insan yücelmezdi. Çünkü İslâm, saadetin ruhudur. Olgunlaşmanın belkemiğidir. İşte o, bu Kitab-ı Kerimin de muhtevasıdır. Bu Kitabın kendisine davet ettiği tevhid, salih ameller, ahlâk ve adabdır. İşte bu nedenle devamla şöyle buyrulmaktadır:“Dini dosdoğru uygulayın” yani Allah, dinin inanç esasları olsun, fer’î hükümleri olsun şeriatının tümünü dimdik ayakta tutun, uygulayın diye size emir vermiştir. Onu bizzat kendiniz uygulayarak, başkalarına da uygulamaya çalışarak, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşarak, günah ve haksızlık üzere yardımlaşmaktan da kaçınarak onu uygulamaya gayret edin. “Ve onda ayrılığa düşmeyin.” Bu dinin aslî ve fer’î hükümleri üzerinde ittifak edin. Dininizin esası üzerinde ittifak etmekle birlikte, çeşitli meselelerin sizi birbirinize düşmanlık edecek şekilde ayırmamasına, sizleri gruplara ve hiziplere bölmemesine dikkat edin. Din üzere bir araya gelip onun hakkında ayrılığa düşmeme çeşitlerinden birisi de Şâri’nin emretmiş olduğu genel toplantılardır. Hac, bayram, cuma, beş vakit namaz, cihad vb. gibi ancak bir araya gelmek ve ayrılığa düşmemek sureti ile tam ve kâmil olarak uygulanabilen ibadetler bu kabildendir. “Senin müşrikleri kendisine davet ettiğin (tevhid), onlara ağır geldi.” Yani bu, onlara çok ağır geldi. Çünkü sen, onları yalnızca Allah’a ihlâsla yönelmeye davet ettin. Nitekim Yüce Allah, böyleleri hakkında şöyle buyurmaktadır:“Allah tek başına anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar. O’nun dışındakiler anıldığında ise hemen yüzleri güler.”(ez-Zümer, 39/45) Yine Yüce Allah onların: “Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Muhakkak bu çok şaşılacak bir şeydir”(Sâd, 38/5) dediklerini bize nakletmektedir. “Allah o (tevhide) dilediği kimseyi seçer.” Yani yaratıkları arasından risaletine ve kendisine dost olmaya layık olduğunu bildiği kimseleri seçer. Bu kabilden olmak üzere O, bu ümmeti seçmiş, diğer ümmetlere üstün kılmış, en hayırlı ve en üstün dini de bu ümmet için beğenip tercih etmiştir. “ve kendisine yöneleni de hidâyet erdirir.” İşte kulun gerçekleştireceği bu sebep sayesinde kul, Yüce Allah’ın hidâyetine ulaşır. Bu sebep ise kulun Rabbine yönelmesi, kalbinin O’na bağlanması ve O’nun rızasını maksat olarak gözetmesidir. Kul, güzel maksadının yanı sıra hidâyeti aramakta gayretini ortaya koyarsa bu, hidâyete ulaşmasının kolaylaştırılmasını sağlayan sebeplerden biri olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onunla rızasına uyanları selâmet yollarına iletir.”(el-Mâide, 5/16) Bu âyet-i kerimede yer alan:“ve kendisine yöneleni de hidâyet erdirir” buyruğu ile “Sen Bana yönelenlerin yoluna uy!”(Lokman, 31/15) buyruğu, ayrıca ashab-ı kiramın hali ve onların Yüce Allah’a çokça yönelen kimseler oluşu bir arada değerlendirildiğinde bu, onların özellikle de Râşid Halifelerin -Allah hepsinden razı olsun- söyledikleri sözlerin delil olduğunu ifade etmektedir.
Şûrâ 42:14
14- Onlar, ancak ilim kendilerine geldikten sonra, aralarındaki haset yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından verilmiş belirli bir süreye kadar (erteleme) sözü olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitabın kendilerine miras verildiği kimseler de şüphesiz ondan yana derin bir şüphe içindedirler. 15- İşte bundan dolayı sen (dine) davet et, emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların arzularına uyma. De ki:“Ben, Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Bana aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacak (ve hükmünü verecektir). Dönüş yalnız O’nadır.”
14. Yüce Allah, müslümanların dinleri etrafında bir arada bulunmalarını emredip ayrılığa düşmelerini yasakladıktan sonra, onların Allah’ın kendilerine indirmiş olduğu kitaptan dolayı gurura kapılıp aldanmamaları gerektiğini bildirmektedir. Çünkü Kitap ehli, Allah bir araya gelip toplanmalarını gerektiren kitabı üzerlerine indirinceye kadar tefrikaya düşmediler. Kitap üzerlerine indikten sonra kitaplarının kendilerine emrettiğinin aksini işlediler. Bunun sebebi ise haset ve düşmanlık yapmaları idi. Onlar, birbirlerine karşı nefret duydular ve birbirlerine haset ettiler. Sonunda aralarında kin ve düşmanlık başgösterdi ve tefrikaya düştüler. O bakımdan ey müslümanlar, onlar gibi olmaktan sakının. “Eğer Rabbin tarafından verilmiş belirli bir süreye kadar” azabın ertelenmesini hükme bağlayan “sözü olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi.” Fakat hikmeti ve hilmi (cezayı ertelemesi), onların azaplarının ertelenmesini gerektirmiştir. “Onlardan sonra kitabın kendilerine miras verildiği kimseler de” yani aralarından onlara varis ve halef olup onların ilmini miras alanlar da “şüphesiz ondan yana derin bir şüphe içindedirler.” Ayrılığa düşürecek türden büyük bir şüphe ve karmaşa içindedirler. Çünkü onlardan öncekiler, inat ve haset yüzünden ayrılığa düştüler. Onlardan sonra gelenler de şüphe ve tereddüt ederek ayrılığa düştüler. İşte hepsi de kötü olan ihtilafa düşme konusunda ortak bir özelliğe sahiptirler.
15. “İşte bundan dolayı sen davet et.” Allah’ın, kitaplarında indirdiği ve rasûlleri ile gönderdiği dosdoğru dine ve sırat-i müstakime davet et. Ümmetini ona çağır, onları ona uymaya teşvik et. Onu kabul etmeyen kimselerle de bu uğurda cihad et. Sen de bizzat “emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İstikamet (dosdoğru olmak); Allah’ın emrine aşırı gitmeksizin geri de kalmaksızın (ifrat ve tefrite düşmeden) uymak, her halükarda Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak demektir. Bu bakımdan Yüce Allah, ona istikametten ayrılmamak sureti ile kendisini kemale erdirmesini emrettiği gibi ona davet etmek sureti ile başkalarını kemale erdirmeyi de emretmiştir. Bilindiği gibi rasûle verilen emir, eğer bu emrin ona has olduğuna dair bir delil yoksa ümmetinei de bağlar “Onların arzularına uyma!” Dinden sapmış olan kâfir ve münafıkların hevâ ve isteklerine uyma. Onları arzularına uymak ise ya onların dinlerine kısmen tâbi olmakla olur yahut da ya Allah’a daveti ya da istikameti terk etmekle olur. Sen, onların arzularına sana gelen bunca ilimden sonra uyacak olursan, hiç şüphesiz zalimlerden olursun. Burada “Onların dinlerine uyma” denilmemiştir. Çünkü aslında onların dinleri, Allah’ın onlar için şeriat olarak indirdiği dindir ve bu da bütün peygamberlerin dinidir. Fakat kendileri bu dine tâbi olmadılar. Bunun yerine hevâlarına tâbi oldular ve dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Seninle tartışacak olurlarsa da onlara “de ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim.” Yani onlarla tartışmanın esası, İslâm’ın şerefine, yüceliğine, diğer dinler üzerindeki hakem rolüne delâlet eden ve Kitap ehlinin izlediklerini iddia ettikleri dinin, aslında İslâm’ın bir parçası olduğunu ortaya koyan bu pek büyük esasa dayalı olsun. Bu buyrukta Kitap ehlinin, kimi kitaplara yahut kimi peygamberlere iman etmekle birlikte diğerlerini reddetmeleri esasına dayalı olarak tartışmaları halinde ,onların bu yaklaşımlarının kabul edilmemesi gerektiği de ifade edilmektedir. Çünkü onların davet ettikleri kitabın ve kendisine bağlı olduklarını söyledikleri peygamberin, doğru bir kitap ve gerçek bir rasûl olmasının bir şartı da bu Kur’ân-ı Kerîm’i ve onu getireni tasdik etmeleridir. Çünkü bizim Kitabımız ve rasûlümüz, Mûsâ, İsa, Tevrat ve İncil’e iman etmemizi emretmiş, onları bize haber verip tasdik etmiş, ayrıca onların da bizim kitabımızı ve peygamberimizi tasdik edip doğruladıklarını ortaya koymuştur. Ancak kitabımız, bize sıfatları bildirilmemiş, bizim kitabımıza da uymayan, aksine sadece onlarca bilinen Tevrat, İncil, Mûsâ ve İsa’ya iman etmemizi emretmemiştir. “Bana aranızda” anlaşmazlığa düştüğünüz hususlarda vereceğim hükümlerde “adaletle hükmetmem emredildi.” Ey Kitap ehli, düşmanlığınız ve kininiz, aranızda adaletle hükmetmeme engel değildir. Kitap ehlinden olsun başkalarından olsun farklı görüş sahipleri arasında verilen hükümlerde adaleti sağlamanın bir parçası da onların sahip oldukları hakkı kabul etmek ve batıllarını da reddetmektir. “Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.” Yani O, herkesin Rabbidir. Onu Rab edinmeye bizden daha layık değilsiniz. “Bizim amellerimiz” hayır veya şer “bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur.” Yani gerçekler açıklandıktan ve hak ile batıl, hidâyet ile sapıklık birbirinden ayırt edilecek şekilde açıklık kazandıktan sonra tartışmaya, çekişmeye yer yoktur. Çünkü tartışmadan maksat, hakkın batıldan ayırt edilmesidir ki bu sayede doğru yolu arayan hidâyet bulsun, eğri yola sapan hakkında da delil ortaya konmuş olsun. Bundan Kitap ehli ile tartışılmayacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Zira Yüce Allah:“Kitap ehli ile ancak en güzel şekilde tartışın.”(el-Ankebût, 29/46) buyururken böyle bir mana nasıl çıkarılabilir? Bundan kasıt, bizim sözünü ettiğimiz manadır. “Allah hepimizi bir araya toplayacak (ve hükmünü verecektir)” Kıyamet gününde “Dönüş yalnız O’nadır.” O, herkese amelinin karşılığını verecek ve o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu ortaya çıkacaktır.
Şûrâ 42:15
14- Onlar, ancak ilim kendilerine geldikten sonra, aralarındaki haset yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından verilmiş belirli bir süreye kadar (erteleme) sözü olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitabın kendilerine miras verildiği kimseler de şüphesiz ondan yana derin bir şüphe içindedirler. 15- İşte bundan dolayı sen (dine) davet et, emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların arzularına uyma. De ki:“Ben, Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Bana aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacak (ve hükmünü verecektir). Dönüş yalnız O’nadır.”
14. Yüce Allah, müslümanların dinleri etrafında bir arada bulunmalarını emredip ayrılığa düşmelerini yasakladıktan sonra, onların Allah’ın kendilerine indirmiş olduğu kitaptan dolayı gurura kapılıp aldanmamaları gerektiğini bildirmektedir. Çünkü Kitap ehli, Allah bir araya gelip toplanmalarını gerektiren kitabı üzerlerine indirinceye kadar tefrikaya düşmediler. Kitap üzerlerine indikten sonra kitaplarının kendilerine emrettiğinin aksini işlediler. Bunun sebebi ise haset ve düşmanlık yapmaları idi. Onlar, birbirlerine karşı nefret duydular ve birbirlerine haset ettiler. Sonunda aralarında kin ve düşmanlık başgösterdi ve tefrikaya düştüler. O bakımdan ey müslümanlar, onlar gibi olmaktan sakının. “Eğer Rabbin tarafından verilmiş belirli bir süreye kadar” azabın ertelenmesini hükme bağlayan “sözü olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi.” Fakat hikmeti ve hilmi (cezayı ertelemesi), onların azaplarının ertelenmesini gerektirmiştir. “Onlardan sonra kitabın kendilerine miras verildiği kimseler de” yani aralarından onlara varis ve halef olup onların ilmini miras alanlar da “şüphesiz ondan yana derin bir şüphe içindedirler.” Ayrılığa düşürecek türden büyük bir şüphe ve karmaşa içindedirler. Çünkü onlardan öncekiler, inat ve haset yüzünden ayrılığa düştüler. Onlardan sonra gelenler de şüphe ve tereddüt ederek ayrılığa düştüler. İşte hepsi de kötü olan ihtilafa düşme konusunda ortak bir özelliğe sahiptirler.
15. “İşte bundan dolayı sen davet et.” Allah’ın, kitaplarında indirdiği ve rasûlleri ile gönderdiği dosdoğru dine ve sırat-i müstakime davet et. Ümmetini ona çağır, onları ona uymaya teşvik et. Onu kabul etmeyen kimselerle de bu uğurda cihad et. Sen de bizzat “emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İstikamet (dosdoğru olmak); Allah’ın emrine aşırı gitmeksizin geri de kalmaksızın (ifrat ve tefrite düşmeden) uymak, her halükarda Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak demektir. Bu bakımdan Yüce Allah, ona istikametten ayrılmamak sureti ile kendisini kemale erdirmesini emrettiği gibi ona davet etmek sureti ile başkalarını kemale erdirmeyi de emretmiştir. Bilindiği gibi rasûle verilen emir, eğer bu emrin ona has olduğuna dair bir delil yoksa ümmetinei de bağlar “Onların arzularına uyma!” Dinden sapmış olan kâfir ve münafıkların hevâ ve isteklerine uyma. Onları arzularına uymak ise ya onların dinlerine kısmen tâbi olmakla olur yahut da ya Allah’a daveti ya da istikameti terk etmekle olur. Sen, onların arzularına sana gelen bunca ilimden sonra uyacak olursan, hiç şüphesiz zalimlerden olursun. Burada “Onların dinlerine uyma” denilmemiştir. Çünkü aslında onların dinleri, Allah’ın onlar için şeriat olarak indirdiği dindir ve bu da bütün peygamberlerin dinidir. Fakat kendileri bu dine tâbi olmadılar. Bunun yerine hevâlarına tâbi oldular ve dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Seninle tartışacak olurlarsa da onlara “de ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim.” Yani onlarla tartışmanın esası, İslâm’ın şerefine, yüceliğine, diğer dinler üzerindeki hakem rolüne delâlet eden ve Kitap ehlinin izlediklerini iddia ettikleri dinin, aslında İslâm’ın bir parçası olduğunu ortaya koyan bu pek büyük esasa dayalı olsun. Bu buyrukta Kitap ehlinin, kimi kitaplara yahut kimi peygamberlere iman etmekle birlikte diğerlerini reddetmeleri esasına dayalı olarak tartışmaları halinde ,onların bu yaklaşımlarının kabul edilmemesi gerektiği de ifade edilmektedir. Çünkü onların davet ettikleri kitabın ve kendisine bağlı olduklarını söyledikleri peygamberin, doğru bir kitap ve gerçek bir rasûl olmasının bir şartı da bu Kur’ân-ı Kerîm’i ve onu getireni tasdik etmeleridir. Çünkü bizim Kitabımız ve rasûlümüz, Mûsâ, İsa, Tevrat ve İncil’e iman etmemizi emretmiş, onları bize haber verip tasdik etmiş, ayrıca onların da bizim kitabımızı ve peygamberimizi tasdik edip doğruladıklarını ortaya koymuştur. Ancak kitabımız, bize sıfatları bildirilmemiş, bizim kitabımıza da uymayan, aksine sadece onlarca bilinen Tevrat, İncil, Mûsâ ve İsa’ya iman etmemizi emretmemiştir. “Bana aranızda” anlaşmazlığa düştüğünüz hususlarda vereceğim hükümlerde “adaletle hükmetmem emredildi.” Ey Kitap ehli, düşmanlığınız ve kininiz, aranızda adaletle hükmetmeme engel değildir. Kitap ehlinden olsun başkalarından olsun farklı görüş sahipleri arasında verilen hükümlerde adaleti sağlamanın bir parçası da onların sahip oldukları hakkı kabul etmek ve batıllarını da reddetmektir. “Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.” Yani O, herkesin Rabbidir. Onu Rab edinmeye bizden daha layık değilsiniz. “Bizim amellerimiz” hayır veya şer “bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur.” Yani gerçekler açıklandıktan ve hak ile batıl, hidâyet ile sapıklık birbirinden ayırt edilecek şekilde açıklık kazandıktan sonra tartışmaya, çekişmeye yer yoktur. Çünkü tartışmadan maksat, hakkın batıldan ayırt edilmesidir ki bu sayede doğru yolu arayan hidâyet bulsun, eğri yola sapan hakkında da delil ortaya konmuş olsun. Bundan Kitap ehli ile tartışılmayacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Zira Yüce Allah:“Kitap ehli ile ancak en güzel şekilde tartışın.”(el-Ankebût, 29/46) buyururken böyle bir mana nasıl çıkarılabilir? Bundan kasıt, bizim sözünü ettiğimiz manadır. “Allah hepimizi bir araya toplayacak (ve hükmünü verecektir)” Kıyamet gününde “Dönüş yalnız O’nadır.” O, herkese amelinin karşılığını verecek ve o vakit kimin doğru, kimin yalancı olduğu ortaya çıkacaktır.
Şûrâ 42:16
16- Daveti kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışanların delilleri, Rableri nezdinde bâtıldır. Gazap onların üzerinedir ve onlar için şiddetli bir azap vardır.
16. Bu buyruk, bir önceki âyette geçen:“Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur” buyruğunu pekiştirmektedir. Zira burada Yüce Allah, bize şunu haber vermektedir:“Daveti kabul edildikten sonra” yani akıl ve basiret sahipleri kendilerine açıklanan kesin âyet ve apaçık deliller dolayısı ile Allah’ın davetini kabul ettikten sonra, batıl deliller ile ve tutarsız şüphelerle “Allah hakkında tartışanların delilleri Rableri nezdinde batıldır.” Hak açıkça ortaya çıktıktan sonra, ona karşı tartışmaya giren bu tür kimselerin delilleri boştur, geçersizdir. Çünkü bu tür deliller, hakkı reddeder. Hakka muhalif olan her bir şey ise batıldır. “Gazap” isyanları, Allah’ın delillerinden ve apaçık belgelerinden yüz çevirmeleri ve onları yalanlamaları sebebi ile “onların üzerinedir ve onlar için şiddetli bir azap vardır.” Bu da Allah’ın onlara olan gazabının bir sonucudur. Batılı ileri sürerek hakka karşı tartışan ve mücadele eden herkesin cezası işte budur.
Şûrâ 42:17
17- Hak ile Kitabı ve mizanı/adaleti indiren, Allah'tır. Ne biliyorsun belki de kıyamet yakındır. 18- O (kıyamete) iman etmeyenler, onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan yana korku içindedirler ve onun kesinlikle hak olduğunu bilirler. Bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar, elbette uzak bir sapıklık içindedirler.
17. Yüce Allah, indirmiş olduğu delil ve belgelerin, hayır niteliğini taşıyan herkesin kabul edebileceği şekilde açık ve seçik olduğunu söz konusu ettikten sonra, bunların asıl dayanaklarını ve temelini, hatta bütün kullara ulaştırmış olduğu delillerin dayandığı asıl dayanağı ve kaideyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hak ile Kitabı ve mizanı/adaleti indiren, Allah'tır.” Kitab’dan kasıt bu Kur’ân-ı Azîmdir. Bu hak ile inmiş; hakkı, doğruyu ve kesin bilgiyi ihtiva eden bir kitaptır. Bütün ayetleri, tüm ilâhî maksatlara ve dini inançlara dair apaçık birer delildir. Bu Kitap en güzel meseleleri ve en açık delilleri ihtiva eder. Mîzân ise adalet, doğru kıyası ve ağır basan aklî kanaati göz önünde bulundurmak demektir. İster dış dünyadaki, ister nefislerdeki olsun, bütün aklî deliller, şer’î kanaatler, münasebetler, illetler, hükümler ve hikmetler, bu Mizan’ın kapsamı içerisindedir. Yüce Allah, onu kulları arasına bizzat kendisinin kabul ve reddettiği hususları onunla ölçüp tartmaları, onun sayesinde hem bu Kitabın verdiği haberlerin doğruluğunu hem de rasûllerin bildirdiklerinin doğruluğunu anlamaları için indirmiştir. Bu ikisinin -Kitap ile Mizanın- dışında kalıp da hüccet, burhan, delil veya benzeri ibarelerle dillendirilen hususlar, batıl ve çelişkilidir. Bunların temelleri bozuk, binaları ve dalları da çürüktür. Nitekim meseleleri ve onların kaynaklarını inceleyip araştıran, tercihe şayan delille böyle olmayanı birbirinden ayırt edebilen ve şüphelerle deliler arasındaki farkı algılayabilen kimseler, bunu iyi bilir. Ama süslü ifadelere ve tesyüz edilmiş lafızlara aldanan ve basireti esas maksat olan manaya ulaşamayanlara gelince onlar, bu işin ehli olmadıkları gibi bu alanda at koşturacak kimseler de değildirler. Böylelerinin muvafakatı da muhalefeti de birdir, bir şey ifade etmez. Daha sonra Yüce Allah, Kıyameti inkâr edip onun çabucak kopmasını isteyenleri korkutarak:“Ne biliyorsun belki de kıyamet yakındır” buyurmaktadır. Yani onun vakti, uzaklığı ve ne zaman kopacağı bilinmemektedir. Onun gerçekleşmesi, her zaman beklenir ve onun gerçekleşeceğinden her zaman korkulur.
18. “O (kıyamete) iman etmeyenler” inat ve yalanlamak maksatı ile ve Rablerini âciz bırakacaklarını zannederek “onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan yana korku içindedirler.” Ona iman ettiklerinden ve o Kıyamet günü amellerin karşılıklarının verileceğini bildiklerinden dolayı ondan korkarlar. Bu korkmaları da Rablerini tanımaları, amellerinin kendilerini kurtaracak ve mutluluğa eriştirecek seviyede olamayacağından çekinmeleri dolayısıyladır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Ve onun kesinlikle hak olduğunu bilirler” buyrmaktadır. Yani onun hak olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Onun hakkında en ufak bir tereddüt de söz konusu değildir. “Bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar” onun hakkında şüpheye düştükten sonra bir de peygamberlerle ve onlara uyanlarla onun ispatı hakkında tartışanlar, “elbette” haktan son derece “uzak bir sapıklık içindedirler.” Gerçek anlamı ile kalınacak yurt olan, ebediyen kalınmak üzere ve sonu gelmez bir ebedilik için yaratılmış olan âhiret yurdunu yalanlamaktan daha uzak bir sapıklık olabilir mi? Bu yurt, amellerin karşılığının verileceği yurttur. Allah orada adalet ve lütfunu açıkça ortaya koyacaktır. Bu dünya yurdu, ona nispetle bir yolcunun, mola verip dinlendiği daha sonra oradan ayrılıp terk ettiği bir ağaç gölgesi gibidir. Bu yurt, bir geçiş yeridir, kalınacak yer değildir. İşte âhireti inkâr edenler, gelip geçici olan bu fani yurdu, gözleri ile görüp ona şahit olduklarından dolayı kabul etmişlerdir. Ama ilâhî kitapların haber verdiği, insanlar arasında en mükemmel akla, en derin ilme, en ileri zeka ve kavrayışa sahip olan şerefli rasûller ile onlara uyanlar tarafından tevatür ile nakledilen haberlerin gerçekleşeceğini bildirdiği âhiret yurdunu ise yalanladılar.
Şûrâ 42:18
17- Hak ile Kitabı ve mizanı/adaleti indiren, Allah'tır. Ne biliyorsun belki de kıyamet yakındır. 18- O (kıyamete) iman etmeyenler, onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan yana korku içindedirler ve onun kesinlikle hak olduğunu bilirler. Bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar, elbette uzak bir sapıklık içindedirler.
17. Yüce Allah, indirmiş olduğu delil ve belgelerin, hayır niteliğini taşıyan herkesin kabul edebileceği şekilde açık ve seçik olduğunu söz konusu ettikten sonra, bunların asıl dayanaklarını ve temelini, hatta bütün kullara ulaştırmış olduğu delillerin dayandığı asıl dayanağı ve kaideyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hak ile Kitabı ve mizanı/adaleti indiren, Allah'tır.” Kitab’dan kasıt bu Kur’ân-ı Azîmdir. Bu hak ile inmiş; hakkı, doğruyu ve kesin bilgiyi ihtiva eden bir kitaptır. Bütün ayetleri, tüm ilâhî maksatlara ve dini inançlara dair apaçık birer delildir. Bu Kitap en güzel meseleleri ve en açık delilleri ihtiva eder. Mîzân ise adalet, doğru kıyası ve ağır basan aklî kanaati göz önünde bulundurmak demektir. İster dış dünyadaki, ister nefislerdeki olsun, bütün aklî deliller, şer’î kanaatler, münasebetler, illetler, hükümler ve hikmetler, bu Mizan’ın kapsamı içerisindedir. Yüce Allah, onu kulları arasına bizzat kendisinin kabul ve reddettiği hususları onunla ölçüp tartmaları, onun sayesinde hem bu Kitabın verdiği haberlerin doğruluğunu hem de rasûllerin bildirdiklerinin doğruluğunu anlamaları için indirmiştir. Bu ikisinin -Kitap ile Mizanın- dışında kalıp da hüccet, burhan, delil veya benzeri ibarelerle dillendirilen hususlar, batıl ve çelişkilidir. Bunların temelleri bozuk, binaları ve dalları da çürüktür. Nitekim meseleleri ve onların kaynaklarını inceleyip araştıran, tercihe şayan delille böyle olmayanı birbirinden ayırt edebilen ve şüphelerle deliler arasındaki farkı algılayabilen kimseler, bunu iyi bilir. Ama süslü ifadelere ve tesyüz edilmiş lafızlara aldanan ve basireti esas maksat olan manaya ulaşamayanlara gelince onlar, bu işin ehli olmadıkları gibi bu alanda at koşturacak kimseler de değildirler. Böylelerinin muvafakatı da muhalefeti de birdir, bir şey ifade etmez. Daha sonra Yüce Allah, Kıyameti inkâr edip onun çabucak kopmasını isteyenleri korkutarak:“Ne biliyorsun belki de kıyamet yakındır” buyurmaktadır. Yani onun vakti, uzaklığı ve ne zaman kopacağı bilinmemektedir. Onun gerçekleşmesi, her zaman beklenir ve onun gerçekleşeceğinden her zaman korkulur.
18. “O (kıyamete) iman etmeyenler” inat ve yalanlamak maksatı ile ve Rablerini âciz bırakacaklarını zannederek “onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan yana korku içindedirler.” Ona iman ettiklerinden ve o Kıyamet günü amellerin karşılıklarının verileceğini bildiklerinden dolayı ondan korkarlar. Bu korkmaları da Rablerini tanımaları, amellerinin kendilerini kurtaracak ve mutluluğa eriştirecek seviyede olamayacağından çekinmeleri dolayısıyladır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Ve onun kesinlikle hak olduğunu bilirler” buyrmaktadır. Yani onun hak olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Onun hakkında en ufak bir tereddüt de söz konusu değildir. “Bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar” onun hakkında şüpheye düştükten sonra bir de peygamberlerle ve onlara uyanlarla onun ispatı hakkında tartışanlar, “elbette” haktan son derece “uzak bir sapıklık içindedirler.” Gerçek anlamı ile kalınacak yurt olan, ebediyen kalınmak üzere ve sonu gelmez bir ebedilik için yaratılmış olan âhiret yurdunu yalanlamaktan daha uzak bir sapıklık olabilir mi? Bu yurt, amellerin karşılığının verileceği yurttur. Allah orada adalet ve lütfunu açıkça ortaya koyacaktır. Bu dünya yurdu, ona nispetle bir yolcunun, mola verip dinlendiği daha sonra oradan ayrılıp terk ettiği bir ağaç gölgesi gibidir. Bu yurt, bir geçiş yeridir, kalınacak yer değildir. İşte âhireti inkâr edenler, gelip geçici olan bu fani yurdu, gözleri ile görüp ona şahit olduklarından dolayı kabul etmişlerdir. Ama ilâhî kitapların haber verdiği, insanlar arasında en mükemmel akla, en derin ilme, en ileri zeka ve kavrayışa sahip olan şerefli rasûller ile onlara uyanlar tarafından tevatür ile nakledilen haberlerin gerçekleşeceğini bildirdiği âhiret yurdunu ise yalanladılar.
Şûrâ 42:19
19- Allah kullarına karşı çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O, çok güçlüdür, Azizdir. 20- Kim âhiret (tarlasının) ürününü isterse onun ürününü artırırız. Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse kendisine ondan bir şeyler veririz. Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.
19. Yüce Allah, “kullarına karşı çok lütufkâr” olduğunu haber vermektedir. Tâ ki O’nu tanısınlar, O’nu sevsinler, O’nun lütuf ve kereminden yararlansınlar. Yüce Allah’ın sıfatlarından birisi olarak lütfun anlamı şudur: O, kalpleri ve gizlilikleri bilir. Kullarına özellikle de mü’minlere bilmedikleri ve ummadıkları yerlerden kendileri için hayırlı şeyleri ulaştırır. Yüce Allah’ın mü’min kuluna lütuflarından birisi de onun fıtratında mevcut olup kendisinin hatırına dahi getirmediği bir yolla onu hayra iletmesidir. O bu yolla hakkı sever, ona bağlanır. Yüce Allah’ın şerefli melekleri aracılığıyla mü’min kullarına sebat vermesi, bu meleklerin de onları hayra teşvik ederek kalplerinde hakka uymalarını sağlayacak şekilde hakkı güzel göstermesi de bu lütfun bir tecellisidir. Mü’minlere kararlılıklarını güçlendiren, onları gayrete getiren, hayır üzere birbirleri ile yarışmalarını sağlayan, hayra şevklerini artıran, bu hususta kiminin ötekine uymasını sağlayan toplu ibadetleri mü’minlere emretmiş olması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Kulunun önüne masiyet işlemesini engelleyecek çeşitli sebepler koymuş olması da Allah’ın kuluna lütfunun bir parçasıdır. Öyle ki Yüce Allah; dünyalık, mal, makam vb. gibi dünya ehlinin uğrunda yarıştığı şeyleri kulunun kendisine itaatini engellediğini yahut kendisinden gaflete düşürdüğünü veya isyana ittiğini bildiği takdirde bunları kulundan uzaklaştırır ve onun rızkını daraltır. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Dilediğine” hikmet ve lütfunun gereğine göre “rızık verir. O, çok güçüldür.” Güç bütünüyle ve yalnız O’nundur. Hiçbir yaratığın -Allah’ın vermemesi halinde- güç ve kuvvet sahibi olması düşünülemez. “ve Azizdir.” Her şey O’na boyun eğmiştir.
20. “Kim âhiret (tarlasının) ürününü” ecrini ve mükâfatını “isterse” ona iman eder, onu tasdik eder ve onun için gereği gibi çalışırsa, “onun ürününü” amellerini ve mükâfatını kat kat fazlasıyla vermek sureti ile “artırırız.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim de mü’min olarak âhireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları makbuldür.”(el-İsrâ, 17/19) Bununla birlikte dünyadaki payının onu gelip bulması da kaçınılmaz bir şeydir. “Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse” dünyayı esas maksat ve gaye olarak kabul eder, dünyadan âhireti için bir şeyler hazırlamaz, âhiret mükâfatını ummaz ve cezasından da korkmaz ise “kendisine ondan bir şeyler” onun için takdir edilmiş olan nasibini “veririz.” “Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.” Cennetten ve nimetlerinden mahrum edilir, cehennem ateşi ile cezalandırılmayı hak eder. Bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim dünya hayatını ve onun süsünü arzu ederse onlara amellerinin karşılığını orada tastamam öderiz. Onlar bu hususta zarara uğratılmazlar…” vd. (Hûd, 11/15)
Şûrâ 42:20
19- Allah kullarına karşı çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O, çok güçlüdür, Azizdir. 20- Kim âhiret (tarlasının) ürününü isterse onun ürününü artırırız. Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse kendisine ondan bir şeyler veririz. Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.
19. Yüce Allah, “kullarına karşı çok lütufkâr” olduğunu haber vermektedir. Tâ ki O’nu tanısınlar, O’nu sevsinler, O’nun lütuf ve kereminden yararlansınlar. Yüce Allah’ın sıfatlarından birisi olarak lütfun anlamı şudur: O, kalpleri ve gizlilikleri bilir. Kullarına özellikle de mü’minlere bilmedikleri ve ummadıkları yerlerden kendileri için hayırlı şeyleri ulaştırır. Yüce Allah’ın mü’min kuluna lütuflarından birisi de onun fıtratında mevcut olup kendisinin hatırına dahi getirmediği bir yolla onu hayra iletmesidir. O bu yolla hakkı sever, ona bağlanır. Yüce Allah’ın şerefli melekleri aracılığıyla mü’min kullarına sebat vermesi, bu meleklerin de onları hayra teşvik ederek kalplerinde hakka uymalarını sağlayacak şekilde hakkı güzel göstermesi de bu lütfun bir tecellisidir. Mü’minlere kararlılıklarını güçlendiren, onları gayrete getiren, hayır üzere birbirleri ile yarışmalarını sağlayan, hayra şevklerini artıran, bu hususta kiminin ötekine uymasını sağlayan toplu ibadetleri mü’minlere emretmiş olması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Kulunun önüne masiyet işlemesini engelleyecek çeşitli sebepler koymuş olması da Allah’ın kuluna lütfunun bir parçasıdır. Öyle ki Yüce Allah; dünyalık, mal, makam vb. gibi dünya ehlinin uğrunda yarıştığı şeyleri kulunun kendisine itaatini engellediğini yahut kendisinden gaflete düşürdüğünü veya isyana ittiğini bildiği takdirde bunları kulundan uzaklaştırır ve onun rızkını daraltır. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Dilediğine” hikmet ve lütfunun gereğine göre “rızık verir. O, çok güçüldür.” Güç bütünüyle ve yalnız O’nundur. Hiçbir yaratığın -Allah’ın vermemesi halinde- güç ve kuvvet sahibi olması düşünülemez. “ve Azizdir.” Her şey O’na boyun eğmiştir.
20. “Kim âhiret (tarlasının) ürününü” ecrini ve mükâfatını “isterse” ona iman eder, onu tasdik eder ve onun için gereği gibi çalışırsa, “onun ürününü” amellerini ve mükâfatını kat kat fazlasıyla vermek sureti ile “artırırız.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim de mü’min olarak âhireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları makbuldür.”(el-İsrâ, 17/19) Bununla birlikte dünyadaki payının onu gelip bulması da kaçınılmaz bir şeydir. “Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse” dünyayı esas maksat ve gaye olarak kabul eder, dünyadan âhireti için bir şeyler hazırlamaz, âhiret mükâfatını ummaz ve cezasından da korkmaz ise “kendisine ondan bir şeyler” onun için takdir edilmiş olan nasibini “veririz.” “Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.” Cennetten ve nimetlerinden mahrum edilir, cehennem ateşi ile cezalandırılmayı hak eder. Bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim dünya hayatını ve onun süsünü arzu ederse onlara amellerinin karşılığını orada tastamam öderiz. Onlar bu hususta zarara uğratılmazlar…” vd. (Hûd, 11/15)
Şûrâ 42:21
21- Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak belirleyen ortakları mı var? Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 22- (O gün) zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana korkuya kapıldıklarını görürsün. O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir. İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, pek büyük bir lütuftur. 23- İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur. De ki:“Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine güzellik katarız. Şüphesiz Allah Ğafurdur, Şekûrdur.
21. Yüce Allah, müşriklerin Allah’a birtakım varlıkları ortak koştuklarını, bunları dost ve ilah edindiklerini, onlarla ortaklaşa küfür ve küfür içerikli amelleri işlediklerini haber vermektedir ki onlar, kendilerini küfre davet eden insan şeytanlarıdır. Bunlar “Allah’ın izin vermediği” şirk, bid’atler, Allah’ın helâl kıldığını haram kılmak, haram kıldığını helâl kılmak vb. hevâlarının gerektirdiği “şeyleri kendilerine din olarak” belirlemektedirler. Oysa Yüce Allah’ın, kulların gereğince hareket etmeleri ve kendisiyle Allah’a yakınlaşmaları için koyduğu şeriatten başkası din olamaz. Bu konuda aslolan, Allah’tan ve Rasûlünden gelmemiş herhangi bir şeyi hiç kimsenin din olarak belirlememesidir. Peki ya kendileri de ataları da küfürde ortak olan bu fâsıklara ne demeli? “Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi.” Eğer Allah, değişik kesimler arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere belli bir vakit tayin etmemiş ve onları bu süreye kadar erteleyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, derhal aralarında haklı olanı bahtiyar etmek, batıl üzere olanı da helâk etmek sureti ile hüküm verilmiş olacaktı. Çünkü helâk edilmelerini gerektiren sebep mevcuttur. Ancak onları âhirette can yakıcı bir azap beklemektedir. Hem bunlar için, hem de bütün zalimler için.
22. “(O gün)” küfür ve masiyetler ile kendilerine haksızlık etmiş “zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana” onlarla cezalandırılacaklar diye “korkuya kapıldıklarını görürsün.” Korkan kimsenin başına korkup çekindiği şeyin gelme ihtmali de gelmeme ihtimali de bulunduğundan dolayı Allah: “O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir” buyruğu ile bu korktukları cezaya çarptırılacaklarını ifade etmektedir. Çünkü onlar, cezalandırılmayı gerektiren sebebi eksiksiz olarak yerine getirmişlerdir. Bunu önleyecek tevbe ve benzeri herhangi bir davranışları da yoktur. Onlar, artık kendilerine mühlet verilmesinin mümkün olmayacağı bir noktaya varmış olacaklardır. Diğer taraftan kalpleri ile Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve peygamberlerin getirdiklerine “iman eden ve salih ameller işleyenlere gelince” salih amel, gerek kalp amellerinden, gerekse de azaların amellerinden olan müstehap ve farz tüm amelleri kapsar. İşte bunlar “cennet bahçelerindedirler.” Burada bahçeler, cennetlere izafe edilmiştir. İzafe edilen şey ise kendisine izafe edilene göre olur. O halde oldukça mükemmel olan bu bahçelerin güzelliklerini, orada kaynayıp coşan ırmakları, güzel manzaraları, bol meyveli ağaçları, şakıyan kuşları, zevk ve neşe veren sesleri, sevilen kimselerle birlikte olma, en mükemmel şekildeki eş ve arkadaşlığı sorma gitsin! Bunlar, her geçen gün güzellikleri ve göz alıcılıkları artan bahçelerdir. Orada bulunanların onun lezzetlerine olan şevk ve sevgileri de sürekli artar. “Onlar için” o cennetlerde “Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Her ne isterlerse hemen meydana gelir. Ne isterlerse hemen ellerine geçer ki o nimetleri ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiştir, ne de bir insan onları hatırından geçirmiştir. “İşte bu, pek büyük bir lütuftur.” Yüce Allah’ın rızasına nail olmaktan, O’nun lütuf ve ihsan yurdunda O’na yakın olma nimetine mazhar olmaktan daha büyük bir lütuf olabilir mi?
23. “İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur.” Yani kayıtsız şartsız müjdelerin en büyüğü olan bu büyük müjde, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Allah’ın yaratılmışların en faziletlisi vasıtası ile iman ve salih amel sahibi kimselere verdiği müjdedir. O, gayelerin en üstünüdür, ona ulaştıran yol da yolların en üstünüdür. “De ki: Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Yani ben, size bu Kur’ân’ı tebliğ etmek ve bu Kur’ân’ın hükümlerine bağlanmaya çağırmak karşılığında sizin malınızı almak, sizin başınıza yönetici olmak, size başkanlık etmek veya bunun dışında herhangi bir maksat peşinde değilim. Benim istediğim sadece “akrabalık/yakınlık sevgisi”dir. Bundan maksat şu olabilir: Ben, bu davetime karşılık sizden sadece bir ücret istiyorum ki o da sizin lehinizedir, faydası sizedir. Bu ücret de sizin akrabalığım dolayısı ile bana sevgi beslemenizdir. Bu açıklamaya göre istediği bu sevgi, iman sevgisinden ayrı bir sevgidir. Çünkü peygambere iman sevgisinin, Allah sevgisinden sonra bütün sevgilerin önüne geçirilmesi her müslümana farzdır. Bunlardan ise bundan ayrı olarak akrabalığı dolayısı ile de kendisini sevmelerini istemiştir. Çünkü o -salât ve selâm ona olsun- insanlar arasında kendisine en yakın olanları davetle başlamıştır. O kadar ki Kureyş boyları arasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabalığının bulunmadığı hiçbir Kureyş boyu yoktur. Bu buyruktan maksadın şu olma ihtimali de vardır: Benim sizden istediğim tek şey, Yüce Allah’ı samimi olarak sevmenizdir. Böyle bir sevgi ise beraberinde Yüce Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaati bu maksat için vesile edinmek de bulunur. Zira ancak bu, böyle bir sevginin doğruluğuna ve samimiyetine delildir. Buna göre “Akrabalık/yakınlık sevgisinden başka” ifadesi, sizden Yüce Allah’a yakınlaşma isteğinden başka bir şey istemiyorum, demektir. Her iki görüşe göre de bu istisnâ Peygamber’in, onlardan faydası yine onlara dönük olan bir husus dışında hiçbir ücret istemediğine delildir. Çünkü böyle bir şeye ücret demek mümkün değildir. Ücretle alâkası da yoktur. Hatta bu, Peygamber’in onlara verdiği bir ücret olarak görülebilir. Şu buyrukta belirtildiği gibi:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye lâyık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Burûc, 85/8) Yine Arapların: “Onun sana iyilik yapmaktan başka işlediği bir günahı yoktur” anlamındaki sözleri de bu kabildendir. “Kim” namaz, oruç, hac, insanlara iyilik gibi “güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine” kalbine genişlik vermek, işlerini kolaylaştırmak, başka bir güzel ameli işleme başarısını ihsan ederek amelini artırmayı sağlamak, Allah ve insanlar nezdindeki kadrini yüceltmek, böylelikle hem dünya hem de âhirette sevap ve mükâfat elde etmesini sağlamak sureti ile “güzellik katarız.”“Şüphesiz Allah Ğafurdur.” Tevbe edilmesi halinde ne kadar olursa olsun, pek büyük günahları hep bağışlar. “Şekûrdur.” Az da olsa iyiliğe çok mükâfatla karşılık verir. O, Ğafur oluşu ile günahları bağışlar, kusurları örter. Şekûr oluşu ile de iyilikleri kabul eder ve onları kat kat fazlası ile mükâfatlandırır.
Şûrâ 42:22
21- Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak belirleyen ortakları mı var? Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 22- (O gün) zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana korkuya kapıldıklarını görürsün. O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir. İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, pek büyük bir lütuftur. 23- İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur. De ki:“Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine güzellik katarız. Şüphesiz Allah Ğafurdur, Şekûrdur.
21. Yüce Allah, müşriklerin Allah’a birtakım varlıkları ortak koştuklarını, bunları dost ve ilah edindiklerini, onlarla ortaklaşa küfür ve küfür içerikli amelleri işlediklerini haber vermektedir ki onlar, kendilerini küfre davet eden insan şeytanlarıdır. Bunlar “Allah’ın izin vermediği” şirk, bid’atler, Allah’ın helâl kıldığını haram kılmak, haram kıldığını helâl kılmak vb. hevâlarının gerektirdiği “şeyleri kendilerine din olarak” belirlemektedirler. Oysa Yüce Allah’ın, kulların gereğince hareket etmeleri ve kendisiyle Allah’a yakınlaşmaları için koyduğu şeriatten başkası din olamaz. Bu konuda aslolan, Allah’tan ve Rasûlünden gelmemiş herhangi bir şeyi hiç kimsenin din olarak belirlememesidir. Peki ya kendileri de ataları da küfürde ortak olan bu fâsıklara ne demeli? “Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi.” Eğer Allah, değişik kesimler arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere belli bir vakit tayin etmemiş ve onları bu süreye kadar erteleyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, derhal aralarında haklı olanı bahtiyar etmek, batıl üzere olanı da helâk etmek sureti ile hüküm verilmiş olacaktı. Çünkü helâk edilmelerini gerektiren sebep mevcuttur. Ancak onları âhirette can yakıcı bir azap beklemektedir. Hem bunlar için, hem de bütün zalimler için.
22. “(O gün)” küfür ve masiyetler ile kendilerine haksızlık etmiş “zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana” onlarla cezalandırılacaklar diye “korkuya kapıldıklarını görürsün.” Korkan kimsenin başına korkup çekindiği şeyin gelme ihtmali de gelmeme ihtimali de bulunduğundan dolayı Allah: “O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir” buyruğu ile bu korktukları cezaya çarptırılacaklarını ifade etmektedir. Çünkü onlar, cezalandırılmayı gerektiren sebebi eksiksiz olarak yerine getirmişlerdir. Bunu önleyecek tevbe ve benzeri herhangi bir davranışları da yoktur. Onlar, artık kendilerine mühlet verilmesinin mümkün olmayacağı bir noktaya varmış olacaklardır. Diğer taraftan kalpleri ile Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve peygamberlerin getirdiklerine “iman eden ve salih ameller işleyenlere gelince” salih amel, gerek kalp amellerinden, gerekse de azaların amellerinden olan müstehap ve farz tüm amelleri kapsar. İşte bunlar “cennet bahçelerindedirler.” Burada bahçeler, cennetlere izafe edilmiştir. İzafe edilen şey ise kendisine izafe edilene göre olur. O halde oldukça mükemmel olan bu bahçelerin güzelliklerini, orada kaynayıp coşan ırmakları, güzel manzaraları, bol meyveli ağaçları, şakıyan kuşları, zevk ve neşe veren sesleri, sevilen kimselerle birlikte olma, en mükemmel şekildeki eş ve arkadaşlığı sorma gitsin! Bunlar, her geçen gün güzellikleri ve göz alıcılıkları artan bahçelerdir. Orada bulunanların onun lezzetlerine olan şevk ve sevgileri de sürekli artar. “Onlar için” o cennetlerde “Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Her ne isterlerse hemen meydana gelir. Ne isterlerse hemen ellerine geçer ki o nimetleri ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiştir, ne de bir insan onları hatırından geçirmiştir. “İşte bu, pek büyük bir lütuftur.” Yüce Allah’ın rızasına nail olmaktan, O’nun lütuf ve ihsan yurdunda O’na yakın olma nimetine mazhar olmaktan daha büyük bir lütuf olabilir mi?
23. “İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur.” Yani kayıtsız şartsız müjdelerin en büyüğü olan bu büyük müjde, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Allah’ın yaratılmışların en faziletlisi vasıtası ile iman ve salih amel sahibi kimselere verdiği müjdedir. O, gayelerin en üstünüdür, ona ulaştıran yol da yolların en üstünüdür. “De ki: Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Yani ben, size bu Kur’ân’ı tebliğ etmek ve bu Kur’ân’ın hükümlerine bağlanmaya çağırmak karşılığında sizin malınızı almak, sizin başınıza yönetici olmak, size başkanlık etmek veya bunun dışında herhangi bir maksat peşinde değilim. Benim istediğim sadece “akrabalık/yakınlık sevgisi”dir. Bundan maksat şu olabilir: Ben, bu davetime karşılık sizden sadece bir ücret istiyorum ki o da sizin lehinizedir, faydası sizedir. Bu ücret de sizin akrabalığım dolayısı ile bana sevgi beslemenizdir. Bu açıklamaya göre istediği bu sevgi, iman sevgisinden ayrı bir sevgidir. Çünkü peygambere iman sevgisinin, Allah sevgisinden sonra bütün sevgilerin önüne geçirilmesi her müslümana farzdır. Bunlardan ise bundan ayrı olarak akrabalığı dolayısı ile de kendisini sevmelerini istemiştir. Çünkü o -salât ve selâm ona olsun- insanlar arasında kendisine en yakın olanları davetle başlamıştır. O kadar ki Kureyş boyları arasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabalığının bulunmadığı hiçbir Kureyş boyu yoktur. Bu buyruktan maksadın şu olma ihtimali de vardır: Benim sizden istediğim tek şey, Yüce Allah’ı samimi olarak sevmenizdir. Böyle bir sevgi ise beraberinde Yüce Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaati bu maksat için vesile edinmek de bulunur. Zira ancak bu, böyle bir sevginin doğruluğuna ve samimiyetine delildir. Buna göre “Akrabalık/yakınlık sevgisinden başka” ifadesi, sizden Yüce Allah’a yakınlaşma isteğinden başka bir şey istemiyorum, demektir. Her iki görüşe göre de bu istisnâ Peygamber’in, onlardan faydası yine onlara dönük olan bir husus dışında hiçbir ücret istemediğine delildir. Çünkü böyle bir şeye ücret demek mümkün değildir. Ücretle alâkası da yoktur. Hatta bu, Peygamber’in onlara verdiği bir ücret olarak görülebilir. Şu buyrukta belirtildiği gibi:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye lâyık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Burûc, 85/8) Yine Arapların: “Onun sana iyilik yapmaktan başka işlediği bir günahı yoktur” anlamındaki sözleri de bu kabildendir. “Kim” namaz, oruç, hac, insanlara iyilik gibi “güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine” kalbine genişlik vermek, işlerini kolaylaştırmak, başka bir güzel ameli işleme başarısını ihsan ederek amelini artırmayı sağlamak, Allah ve insanlar nezdindeki kadrini yüceltmek, böylelikle hem dünya hem de âhirette sevap ve mükâfat elde etmesini sağlamak sureti ile “güzellik katarız.”“Şüphesiz Allah Ğafurdur.” Tevbe edilmesi halinde ne kadar olursa olsun, pek büyük günahları hep bağışlar. “Şekûrdur.” Az da olsa iyiliğe çok mükâfatla karşılık verir. O, Ğafur oluşu ile günahları bağışlar, kusurları örter. Şekûr oluşu ile de iyilikleri kabul eder ve onları kat kat fazlası ile mükâfatlandırır.
Şûrâ 42:23
21- Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak belirleyen ortakları mı var? Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 22- (O gün) zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana korkuya kapıldıklarını görürsün. O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir. İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, pek büyük bir lütuftur. 23- İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur. De ki:“Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine güzellik katarız. Şüphesiz Allah Ğafurdur, Şekûrdur.
21. Yüce Allah, müşriklerin Allah’a birtakım varlıkları ortak koştuklarını, bunları dost ve ilah edindiklerini, onlarla ortaklaşa küfür ve küfür içerikli amelleri işlediklerini haber vermektedir ki onlar, kendilerini küfre davet eden insan şeytanlarıdır. Bunlar “Allah’ın izin vermediği” şirk, bid’atler, Allah’ın helâl kıldığını haram kılmak, haram kıldığını helâl kılmak vb. hevâlarının gerektirdiği “şeyleri kendilerine din olarak” belirlemektedirler. Oysa Yüce Allah’ın, kulların gereğince hareket etmeleri ve kendisiyle Allah’a yakınlaşmaları için koyduğu şeriatten başkası din olamaz. Bu konuda aslolan, Allah’tan ve Rasûlünden gelmemiş herhangi bir şeyi hiç kimsenin din olarak belirlememesidir. Peki ya kendileri de ataları da küfürde ortak olan bu fâsıklara ne demeli? “Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi.” Eğer Allah, değişik kesimler arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere belli bir vakit tayin etmemiş ve onları bu süreye kadar erteleyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, derhal aralarında haklı olanı bahtiyar etmek, batıl üzere olanı da helâk etmek sureti ile hüküm verilmiş olacaktı. Çünkü helâk edilmelerini gerektiren sebep mevcuttur. Ancak onları âhirette can yakıcı bir azap beklemektedir. Hem bunlar için, hem de bütün zalimler için.
22. “(O gün)” küfür ve masiyetler ile kendilerine haksızlık etmiş “zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana” onlarla cezalandırılacaklar diye “korkuya kapıldıklarını görürsün.” Korkan kimsenin başına korkup çekindiği şeyin gelme ihtmali de gelmeme ihtimali de bulunduğundan dolayı Allah: “O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir” buyruğu ile bu korktukları cezaya çarptırılacaklarını ifade etmektedir. Çünkü onlar, cezalandırılmayı gerektiren sebebi eksiksiz olarak yerine getirmişlerdir. Bunu önleyecek tevbe ve benzeri herhangi bir davranışları da yoktur. Onlar, artık kendilerine mühlet verilmesinin mümkün olmayacağı bir noktaya varmış olacaklardır. Diğer taraftan kalpleri ile Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve peygamberlerin getirdiklerine “iman eden ve salih ameller işleyenlere gelince” salih amel, gerek kalp amellerinden, gerekse de azaların amellerinden olan müstehap ve farz tüm amelleri kapsar. İşte bunlar “cennet bahçelerindedirler.” Burada bahçeler, cennetlere izafe edilmiştir. İzafe edilen şey ise kendisine izafe edilene göre olur. O halde oldukça mükemmel olan bu bahçelerin güzelliklerini, orada kaynayıp coşan ırmakları, güzel manzaraları, bol meyveli ağaçları, şakıyan kuşları, zevk ve neşe veren sesleri, sevilen kimselerle birlikte olma, en mükemmel şekildeki eş ve arkadaşlığı sorma gitsin! Bunlar, her geçen gün güzellikleri ve göz alıcılıkları artan bahçelerdir. Orada bulunanların onun lezzetlerine olan şevk ve sevgileri de sürekli artar. “Onlar için” o cennetlerde “Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Her ne isterlerse hemen meydana gelir. Ne isterlerse hemen ellerine geçer ki o nimetleri ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiştir, ne de bir insan onları hatırından geçirmiştir. “İşte bu, pek büyük bir lütuftur.” Yüce Allah’ın rızasına nail olmaktan, O’nun lütuf ve ihsan yurdunda O’na yakın olma nimetine mazhar olmaktan daha büyük bir lütuf olabilir mi?
23. “İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur.” Yani kayıtsız şartsız müjdelerin en büyüğü olan bu büyük müjde, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Allah’ın yaratılmışların en faziletlisi vasıtası ile iman ve salih amel sahibi kimselere verdiği müjdedir. O, gayelerin en üstünüdür, ona ulaştıran yol da yolların en üstünüdür. “De ki: Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Yani ben, size bu Kur’ân’ı tebliğ etmek ve bu Kur’ân’ın hükümlerine bağlanmaya çağırmak karşılığında sizin malınızı almak, sizin başınıza yönetici olmak, size başkanlık etmek veya bunun dışında herhangi bir maksat peşinde değilim. Benim istediğim sadece “akrabalık/yakınlık sevgisi”dir. Bundan maksat şu olabilir: Ben, bu davetime karşılık sizden sadece bir ücret istiyorum ki o da sizin lehinizedir, faydası sizedir. Bu ücret de sizin akrabalığım dolayısı ile bana sevgi beslemenizdir. Bu açıklamaya göre istediği bu sevgi, iman sevgisinden ayrı bir sevgidir. Çünkü peygambere iman sevgisinin, Allah sevgisinden sonra bütün sevgilerin önüne geçirilmesi her müslümana farzdır. Bunlardan ise bundan ayrı olarak akrabalığı dolayısı ile de kendisini sevmelerini istemiştir. Çünkü o -salât ve selâm ona olsun- insanlar arasında kendisine en yakın olanları davetle başlamıştır. O kadar ki Kureyş boyları arasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabalığının bulunmadığı hiçbir Kureyş boyu yoktur. Bu buyruktan maksadın şu olma ihtimali de vardır: Benim sizden istediğim tek şey, Yüce Allah’ı samimi olarak sevmenizdir. Böyle bir sevgi ise beraberinde Yüce Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaati bu maksat için vesile edinmek de bulunur. Zira ancak bu, böyle bir sevginin doğruluğuna ve samimiyetine delildir. Buna göre “Akrabalık/yakınlık sevgisinden başka” ifadesi, sizden Yüce Allah’a yakınlaşma isteğinden başka bir şey istemiyorum, demektir. Her iki görüşe göre de bu istisnâ Peygamber’in, onlardan faydası yine onlara dönük olan bir husus dışında hiçbir ücret istemediğine delildir. Çünkü böyle bir şeye ücret demek mümkün değildir. Ücretle alâkası da yoktur. Hatta bu, Peygamber’in onlara verdiği bir ücret olarak görülebilir. Şu buyrukta belirtildiği gibi:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye lâyık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Burûc, 85/8) Yine Arapların: “Onun sana iyilik yapmaktan başka işlediği bir günahı yoktur” anlamındaki sözleri de bu kabildendir. “Kim” namaz, oruç, hac, insanlara iyilik gibi “güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine” kalbine genişlik vermek, işlerini kolaylaştırmak, başka bir güzel ameli işleme başarısını ihsan ederek amelini artırmayı sağlamak, Allah ve insanlar nezdindeki kadrini yüceltmek, böylelikle hem dünya hem de âhirette sevap ve mükâfat elde etmesini sağlamak sureti ile “güzellik katarız.”“Şüphesiz Allah Ğafurdur.” Tevbe edilmesi halinde ne kadar olursa olsun, pek büyük günahları hep bağışlar. “Şekûrdur.” Az da olsa iyiliğe çok mükâfatla karşılık verir. O, Ğafur oluşu ile günahları bağışlar, kusurları örter. Şekûr oluşu ile de iyilikleri kabul eder ve onları kat kat fazlası ile mükâfatlandırır.
Şûrâ 42:24
24- Yoksa onlar:“O, Allah’a karşı yalan uydurmuştur” mu diyorlar? Halbuki Allah dilese senin kalbini mühürler. Allah, batılı yok eder ve sözleriyle de hakkı yerleştirir. Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.
24. Yani yoksa peygamberi yalanlayanlar bizzat kendileri yalan söyleyerek onun hakkında “O, Allah’a karşı yalan uydurmuştur” demek cesaretini mi gösteriyorlar? Böylelikle onlar, seni en kötü ve en çirkin bir iş olan Yüce Allah’a iftirada bulunmakla itham ettiler. Onlara göre sen, peygamberlik iddiasında bulunarak ve Allah’a, O’nunla ilgisi olmayan şeyleri nispet ederek O’na iftira etmekteymişsin! Oysa onlar, senin doğru sözlülüğünü de güvenilir bir kişi olduğunu da çok iyi biliyorlar. O halde böyle apaçık yalan olduğu belli olan bir iddiada bulunma cesaretini nasıl gösterebiliyorlar? Hatta onlar, bu iddiaları ile Yüce Allah’a karşı da küstahlık etmiş oluyorlar. Çünkü böyle bir iddia, Allah'a karşı da saygısızlıktır. Zira O, -onların kanaatlerine göre- yeryüzündeki en büyük fesadı ihtiva eden böyle büyük bir davette bulunmana müsaade etmiş, göz yummuştur. Dahası O, ona davetini önce açıkça yapma imkânını vermiş, o da bu davetini Allah’a nispet etmiştir. Buna rağmen Allah, onu apaçık mucizelerle, karşı konulamaz delillerle, aşikar bir yardım ile ve kendisine muhalefet edenlere galip olmakla desteklemiştir. Halbuki Yüce Allah, bu daveti kökünden imha etmeye kadirdir. Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbini, ona herhangi bir hayrın girmesini engelleyecek şekilde mühürlemekle yapar. Yüce Allah onun kalbini mühürledi mi iş, temelinden kurur ve kesilir. İşte bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna dair kat’i bir delil, onun söylediklerinin haklılığına dair Yüce Allah’ın çok güçlü bir tanıklığıdır. Bu tanıklıktan daha muazzam ve daha büyük bir tanıklık da yoktur. İşte bundan dolayı hikmeti, rahmeti ve kainatta geçerli olan sünnetinin/kanununun bir gereği olarak O, batılı -bazı vakitlerde onun bir canlanışı görülse bile- mahveder ve ortadan kaldırır. Çünkü onun âkıbeti yok oluştur. “ve sözleriyle de hakkı yerleştirir.” Yürürlükten kaldırılamayan ve değişikliğe uğratılamayan kevnî sözleriyle, doğru vaadiyle ve teşrî’ ettiği hakkı gerçekleştiren, onu kalplerde yerleştiren ve akıl sahiplerinin basiretini açan dini sözleri ile hakkı yerleştirir, sabit kılar. Nitekim Yüce Allah’ın hakkın karşısında dikilmek üzere batılı ortaya çıkarması da hakkı yerleştirmesinin bir parçasıdır. Batıl, hakkın karşısında direnecek olursa hak, açıklamaları ve belgeleri ile onun üzerine hücum eder. Böylelikle hakkın nuru ve hidâyeti, batılı yok edip ortadan kaldıracak şekilde açıkça görülür, herkes tarafından batılın batıl olduğu açıkça anlaşılır ve yine herkes tarafından hak, en açık şekli ile görülür. “Şüphesiz O, kalplerde olanı” yani kalplerde bulunan şeyleri, kalplerin hayır ve şer kabilinden niteliklerini, kalplerin gizleyip açıklamadıklarını “çok iyi bilendir.”
Şûrâ 42:25
25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.
25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.
Şûrâ 42:26
25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.
25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.
Şûrâ 42:27
25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.
25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.
Şûrâ 42:28
25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.
25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.
Şûrâ 42:29
29- Göklerle yerin yaratılışı ve o ikisinde yaydığı her bir canlı, O’nun delillerindendir. O, dilediği zaman onları (diriltip) bir araya toplamaya da kadirdir.
29. Yüce Allah’ın kudretine ve egemenliğinin genişliğine delil olan hususlardan biri de şudur:“Göklerle yerin” büyüklük ve genişlikleri ile birlikte “yaratılışı ve o ikisinde yaydığı her bir canlı” göklerde ve yerde yaydığı ve kullarının maslahat ve menfaati için yaratmış olduğu çeşitli canlılar “O’nun delillerindendir.” O’nun pek büyük kudretine ve ölümden sonra ölüleri dirilteceğine dair delillerdendir. Göklerin ve yerin sağlam bir şekilde yaratılmış olmaları, O’nun hikmetine delil olduğu gibi; bunlarda bulunan çeşitli fayda ve maslahatlar da O’nun rahmetine delildir. İşte bu da O’nun ibadeti tümüyle hak ettiğini, O’nun dışındaki bütün varlıkların ulûhiyetlerinin ise batıl olduğunu göstermektedir. “O, dilediği zaman onları” Kıyamet günü ölümlerinden sonra hesap yerinde “bir araya toplamaya da kadirdir.” O’nun güç ve kudreti bunu gerçekleştirebilir. Bunun gerçekleşeceği de konu ile ilgili sadık haberlerle sabittir. Bilindiği gibi böyle bir toplamanın gerçekleşeceği hususunda peygamberlerin ve kitaplarının haberleri tevâtür derecesindedir.
Şûrâ 42:30
30- Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir. Bununla beraber O, çoğunu da affeder. 31- Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.
30. Yüce Allah, bize şunu bildirmektedir: Gerek bedenlerinde, gerek mallarında, gerek çoluk çocuklarında, gerek sevdiklerinde ve onlar için değerli olan varlıklarda kulların karşı karşıya kaldıkları her bir musibet, ancak önceden kendi elleri işledikleri kötülükler sebebiyledir. Yüce Allah’ın affedip bağışladıkları ise bundan çok daha fazladır. Şüphesiz Allah, kullara zulmetmez, ama onlar kendi kendilerine zulmederler:“Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa idi, yeryüzünün sırtında dolaşan hiçbir canlı bırakmazdı.”(Fâtır, 35/45)
31. Yüce Allah’ın cezaları ertelemesi bir ihmal manasına gelmediği gibi ceza vermekten yana bir acizlikten dolayı da değildir. “Siz yeryüzünde” Allah’ın üstünüzde hakim olan kudretini “âciz bırakacak değilsiniz.” Aksine sizler, yeryüzünde âciz kimselersiniz. Allah’ın hakkınızda uygulamak istediği hükümlerine karşı koyamazsınız. “Sizin Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek ve böylelikle faydanıza olan şeyleri sizin için gerçekleştirecek “ne bir dostunuz ne de” size gelecek zararları önleyebilecek “bir yardımcınız vardır.”
Şûrâ 42:31
30- Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir. Bununla beraber O, çoğunu da affeder. 31- Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.
30. Yüce Allah, bize şunu bildirmektedir: Gerek bedenlerinde, gerek mallarında, gerek çoluk çocuklarında, gerek sevdiklerinde ve onlar için değerli olan varlıklarda kulların karşı karşıya kaldıkları her bir musibet, ancak önceden kendi elleri işledikleri kötülükler sebebiyledir. Yüce Allah’ın affedip bağışladıkları ise bundan çok daha fazladır. Şüphesiz Allah, kullara zulmetmez, ama onlar kendi kendilerine zulmederler:“Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa idi, yeryüzünün sırtında dolaşan hiçbir canlı bırakmazdı.”(Fâtır, 35/45)
31. Yüce Allah’ın cezaları ertelemesi bir ihmal manasına gelmediği gibi ceza vermekten yana bir acizlikten dolayı da değildir. “Siz yeryüzünde” Allah’ın üstünüzde hakim olan kudretini “âciz bırakacak değilsiniz.” Aksine sizler, yeryüzünde âciz kimselersiniz. Allah’ın hakkınızda uygulamak istediği hükümlerine karşı koyamazsınız. “Sizin Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek ve böylelikle faydanıza olan şeyleri sizin için gerçekleştirecek “ne bir dostunuz ne de” size gelecek zararları önleyebilecek “bir yardımcınız vardır.”
Şûrâ 42:32
32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”
Şûrâ 42:33
32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”
Şûrâ 42:34
32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”
Şûrâ 42:35
32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”
Şûrâ 42:36
36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.
36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.
Şûrâ 42:37
36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.
36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.
Şûrâ 42:38
36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.
36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.
Şûrâ 42:39
36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.
36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.
Şûrâ 42:40
40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.
Şûrâ 42:41
40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.
Şûrâ 42:42
40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.
Şûrâ 42:43
40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.
Şûrâ 42:44
44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:“(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.
44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.
Şûrâ 42:45
44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:“(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.
44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.
Şûrâ 42:46
44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:“(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.
44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.
Şûrâ 42:47
47- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün, Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun. Zira o gün sığınacak bir yeriniz olmayacağı gibi (hiçbir günahınızı da) inkâr edemezsiniz. 48- Eğer yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir. Gerçek şu ki Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda o, bundan dolayı şımarır. Şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.
47. Yüce Allah, kullarına verdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, bu konuda eli çabuk tutmak ve ertelememek suretiyle davetine uymalarını emretmektedir. Bu davete “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün” olan Kıyamet günü “Allah tarafından gelmeden önce” uymalıdırlar. Çünkü Kıyamet günü gelecek olursa geri çevrilmesine imkân yoktur, elden kaçırılan fırsatları telâfi etmeye fırsat da olmayacaktır. Yine o günde kulun, Rabbinin elinden kaçıp kurtulmak için sığınacağı bir yer de olmayacaktır. Aksine melekler bütün mahlukatı çepeçevre kuşatacaklar ve onlara şöyle seslenecekler:“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki!”(er-Rahmân, 55/33) Yine o gün kul, yaptığı suçları ve günahları da inkâr edemeyecektir. Hatta inkâr edecek olsa bile organları onun aleyhine tanıklık edecektir. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde geleceğe dair uzun emeller (ileride yaparım diyerek iyilik işlemeyi ve kötülüğe son vermeyi ertelemeler) yerilmekte ve kulun karşı karşıya kalacağı her bir amelde fırsatı değerlendirmesi emredilmektedir. Çünkü hayırlı işleri sonraya ertelemenin pek çok afetleri, sakıncaları vardır.
48. “Eğer” bu kadar mükemmel açıklamalardan sonra onlara getirdiklerinden “yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine” amellerini tespit edip kaydeden ve bunlar hakkında onları sorguya çekecek bir “bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir.” Eğer sen görevini eksiksiz yerine getirirsen artık Allah’ın da senin mükâfatını vermesi hak olur. İster onlar çağrını kabul etsinler, ister yüz çevirsinler, fark etmez. Hesaplarını görmek ise küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün amellerini tespit eden Allah’a aittir. Daha sonra Yüce Allah, insanoğlunun durumunu şöyle haber vermektedir: Allah, ona sağlıklı bir beden, bol ve rahat bir rızık, makam, mevki ve benzeri bir rahmet tattıracak olursa o “bundan dolayı şımarır.” Yani yalnızca sırf onunla sevinip şımarır ve gözü ondan başkasını görmez. Buna bağlı olarak da onunla tatmin olur ve ötesini düşünmez. Bu nimetleri ihsan edenden yüz çevirir. Ancak “şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına” hastalık, fakirlik ya da bunlara benzer “bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.” O, tabiati gereği daha önce sahip olduğu nimetleri unutup nankörlük eder ve başına gelen kötülüklerden dolayı öfke ve hoşnutsuzluğunu ortaya koyar.
Şûrâ 42:48
47- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün, Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun. Zira o gün sığınacak bir yeriniz olmayacağı gibi (hiçbir günahınızı da) inkâr edemezsiniz. 48- Eğer yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir. Gerçek şu ki Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda o, bundan dolayı şımarır. Şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.
47. Yüce Allah, kullarına verdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, bu konuda eli çabuk tutmak ve ertelememek suretiyle davetine uymalarını emretmektedir. Bu davete “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün” olan Kıyamet günü “Allah tarafından gelmeden önce” uymalıdırlar. Çünkü Kıyamet günü gelecek olursa geri çevrilmesine imkân yoktur, elden kaçırılan fırsatları telâfi etmeye fırsat da olmayacaktır. Yine o günde kulun, Rabbinin elinden kaçıp kurtulmak için sığınacağı bir yer de olmayacaktır. Aksine melekler bütün mahlukatı çepeçevre kuşatacaklar ve onlara şöyle seslenecekler:“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki!”(er-Rahmân, 55/33) Yine o gün kul, yaptığı suçları ve günahları da inkâr edemeyecektir. Hatta inkâr edecek olsa bile organları onun aleyhine tanıklık edecektir. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde geleceğe dair uzun emeller (ileride yaparım diyerek iyilik işlemeyi ve kötülüğe son vermeyi ertelemeler) yerilmekte ve kulun karşı karşıya kalacağı her bir amelde fırsatı değerlendirmesi emredilmektedir. Çünkü hayırlı işleri sonraya ertelemenin pek çok afetleri, sakıncaları vardır.
48. “Eğer” bu kadar mükemmel açıklamalardan sonra onlara getirdiklerinden “yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine” amellerini tespit edip kaydeden ve bunlar hakkında onları sorguya çekecek bir “bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir.” Eğer sen görevini eksiksiz yerine getirirsen artık Allah’ın da senin mükâfatını vermesi hak olur. İster onlar çağrını kabul etsinler, ister yüz çevirsinler, fark etmez. Hesaplarını görmek ise küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün amellerini tespit eden Allah’a aittir. Daha sonra Yüce Allah, insanoğlunun durumunu şöyle haber vermektedir: Allah, ona sağlıklı bir beden, bol ve rahat bir rızık, makam, mevki ve benzeri bir rahmet tattıracak olursa o “bundan dolayı şımarır.” Yani yalnızca sırf onunla sevinip şımarır ve gözü ondan başkasını görmez. Buna bağlı olarak da onunla tatmin olur ve ötesini düşünmez. Bu nimetleri ihsan edenden yüz çevirir. Ancak “şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına” hastalık, fakirlik ya da bunlara benzer “bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.” O, tabiati gereği daha önce sahip olduğu nimetleri unutup nankörlük eder ve başına gelen kötülüklerden dolayı öfke ve hoşnutsuzluğunu ortaya koyar.
Şûrâ 42:49
49- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine (sadece) kız çocukları bahşeder, dilediğine de (sadece) erkek çocuklar bağışlar. 50- Yahut onlara erkek ve kız her ikisinden birlikte verir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
49-50. Bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın mülkünün genişliği, mülkünde dilediğini yaratmak sureti ile tasarrufunun geçerli olduğu ve bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiği haber verilmektedir. Hatta Yüce Allah’ın hüküm ve iradesinin kapsamlılığına bizzat kulların yerine getirdiği sebeplerden yaratılacak şeyler bile dahildir. Zira nikah, çocukların doğması için bir sebeptir. Ancak anne ve babaya dilediği evladı veren O’dur. Nitekim kimi eşlere sadece kız evlat verirken, kimilerine de sadece erkek evlat bağışlar. Kimilerine hem erkek hem kız evlat verir. Kimisini de kısır bırakır da onun hiç çocuğu olmaz. “Şüphesiz O” her şeyi “bilendir” her şeye “gücü yetendir.” O, her şeyde ilmi ile tasarruf ettiği gibi yarattığı her bir şeyi de kudreti ile son derece sağlam ve mükemmel yapar.
Şûrâ 42:50
49- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine (sadece) kız çocukları bahşeder, dilediğine de (sadece) erkek çocuklar bağışlar. 50- Yahut onlara erkek ve kız her ikisinden birlikte verir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
49-50. Bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın mülkünün genişliği, mülkünde dilediğini yaratmak sureti ile tasarrufunun geçerli olduğu ve bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiği haber verilmektedir. Hatta Yüce Allah’ın hüküm ve iradesinin kapsamlılığına bizzat kulların yerine getirdiği sebeplerden yaratılacak şeyler bile dahildir. Zira nikah, çocukların doğması için bir sebeptir. Ancak anne ve babaya dilediği evladı veren O’dur. Nitekim kimi eşlere sadece kız evlat verirken, kimilerine de sadece erkek evlat bağışlar. Kimilerine hem erkek hem kız evlat verir. Kimisini de kısır bırakır da onun hiç çocuğu olmaz. “Şüphesiz O” her şeyi “bilendir” her şeye “gücü yetendir.” O, her şeyde ilmi ile tasarruf ettiği gibi yarattığı her bir şeyi de kudreti ile son derece sağlam ve mükemmel yapar.
Şûrâ 42:51
51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.
51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.
Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.
***
Şûrâ 42:52
51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.
51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.
Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.
***
Şûrâ 42:53
51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.
51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.
Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.
***
Zuhruf 43:1
1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân kıldık. 4- Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır, çok yücedir, hikmet doludur. 5- Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikr/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
(Mekke’de inmiştir. 89 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu ayette Kur’ân-ı Kerîm’e yemin edilmektedir. Yüce Allah, mutlak olarak apaçık/açıklayıcı olan Kitab’a yemin etmekte ve onun neyi açıkladığını söz konusu etmemektedir. Bu da bu Kitabın din, dünya ve âhiret ile ilgili kulların gerek duyacağı bütün hususları açıklayıcı olduğunu ifade etmesi içindir. 3. “Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık.” Bu da hakkında yemin edilen hususu ifade etmektedir. Bu Kitabı en fasîh, en açık ve en anlaşılır bir dil olan Arapça olarak indirmiştir. Onun Arapça oluşu da açık/açıklayıcı oluşunun bir yönüdür. Devamla bundaki hikmeti de söz konusu ederek:“Onu anlayıp düşünesiniz diye” buyurmuştur. Yani lafızlarını ve anlamlarını kolaylıkla kavrayıp zihinleriniz bunları zorlanmadan anlasın diye böyle yaptık.
4. “Şüphesiz o” yani bu Kitap “katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır” Mele-i â’lâda en yüce ve en üstün mertebededir “çok yücedir, hikmet doludur.” Kadr-u kıymeti, şerefi ve mekanı itibari ile çok yücedir. Kapsamındaki emirler, yasaklar ve haberler itibari ile de pek çok hikmetlerle doludur. Onda hikmete, adalete ve itidale aykırı hiçbir hüküm yoktur.
5. Daha sonra Yüce Allah, hikmet ve lütfunun, günahkâr ve zalim olsalar dahi kullarını peygamber göndermeden, bir kitap indirmeden başıboş bırakıp ihmal etmemesini gerektirdiğini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikir/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?” Sizden yüz çevirip size bu zikri/Kur’ân’ı indirmeyi terk ederek, siz yüz çevirdiniz ve buna itaat etmediniz diye Biz de sizden yüz mü çevirelim? Hayır, aksine Kitabı indireceğiz ve bu Kitapta size her şeyi açıklayacağız. Eğer ona iman eder, hidâyet bulursanız bu, sizin ilâhî tevfike mazhar olduğunuzu gösterir. Aksi takdirde size karşı delil ortaya konulmuş olur ve sizin durumunuz da açıklığa kavuşmuş olur.
Zuhruf 43:2
1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân kıldık. 4- Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır, çok yücedir, hikmet doludur. 5- Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikr/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
(Mekke’de inmiştir. 89 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu ayette Kur’ân-ı Kerîm’e yemin edilmektedir. Yüce Allah, mutlak olarak apaçık/açıklayıcı olan Kitab’a yemin etmekte ve onun neyi açıkladığını söz konusu etmemektedir. Bu da bu Kitabın din, dünya ve âhiret ile ilgili kulların gerek duyacağı bütün hususları açıklayıcı olduğunu ifade etmesi içindir. 3. “Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık.” Bu da hakkında yemin edilen hususu ifade etmektedir. Bu Kitabı en fasîh, en açık ve en anlaşılır bir dil olan Arapça olarak indirmiştir. Onun Arapça oluşu da açık/açıklayıcı oluşunun bir yönüdür. Devamla bundaki hikmeti de söz konusu ederek:“Onu anlayıp düşünesiniz diye” buyurmuştur. Yani lafızlarını ve anlamlarını kolaylıkla kavrayıp zihinleriniz bunları zorlanmadan anlasın diye böyle yaptık.
4. “Şüphesiz o” yani bu Kitap “katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır” Mele-i â’lâda en yüce ve en üstün mertebededir “çok yücedir, hikmet doludur.” Kadr-u kıymeti, şerefi ve mekanı itibari ile çok yücedir. Kapsamındaki emirler, yasaklar ve haberler itibari ile de pek çok hikmetlerle doludur. Onda hikmete, adalete ve itidale aykırı hiçbir hüküm yoktur.
5. Daha sonra Yüce Allah, hikmet ve lütfunun, günahkâr ve zalim olsalar dahi kullarını peygamber göndermeden, bir kitap indirmeden başıboş bırakıp ihmal etmemesini gerektirdiğini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikir/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?” Sizden yüz çevirip size bu zikri/Kur’ân’ı indirmeyi terk ederek, siz yüz çevirdiniz ve buna itaat etmediniz diye Biz de sizden yüz mü çevirelim? Hayır, aksine Kitabı indireceğiz ve bu Kitapta size her şeyi açıklayacağız. Eğer ona iman eder, hidâyet bulursanız bu, sizin ilâhî tevfike mazhar olduğunuzu gösterir. Aksi takdirde size karşı delil ortaya konulmuş olur ve sizin durumunuz da açıklığa kavuşmuş olur.
Zuhruf 43:3
1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân kıldık. 4- Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır, çok yücedir, hikmet doludur. 5- Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikr/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
(Mekke’de inmiştir. 89 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu ayette Kur’ân-ı Kerîm’e yemin edilmektedir. Yüce Allah, mutlak olarak apaçık/açıklayıcı olan Kitab’a yemin etmekte ve onun neyi açıkladığını söz konusu etmemektedir. Bu da bu Kitabın din, dünya ve âhiret ile ilgili kulların gerek duyacağı bütün hususları açıklayıcı olduğunu ifade etmesi içindir. 3. “Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık.” Bu da hakkında yemin edilen hususu ifade etmektedir. Bu Kitabı en fasîh, en açık ve en anlaşılır bir dil olan Arapça olarak indirmiştir. Onun Arapça oluşu da açık/açıklayıcı oluşunun bir yönüdür. Devamla bundaki hikmeti de söz konusu ederek:“Onu anlayıp düşünesiniz diye” buyurmuştur. Yani lafızlarını ve anlamlarını kolaylıkla kavrayıp zihinleriniz bunları zorlanmadan anlasın diye böyle yaptık.
4. “Şüphesiz o” yani bu Kitap “katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır” Mele-i â’lâda en yüce ve en üstün mertebededir “çok yücedir, hikmet doludur.” Kadr-u kıymeti, şerefi ve mekanı itibari ile çok yücedir. Kapsamındaki emirler, yasaklar ve haberler itibari ile de pek çok hikmetlerle doludur. Onda hikmete, adalete ve itidale aykırı hiçbir hüküm yoktur.
5. Daha sonra Yüce Allah, hikmet ve lütfunun, günahkâr ve zalim olsalar dahi kullarını peygamber göndermeden, bir kitap indirmeden başıboş bırakıp ihmal etmemesini gerektirdiğini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikir/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?” Sizden yüz çevirip size bu zikri/Kur’ân’ı indirmeyi terk ederek, siz yüz çevirdiniz ve buna itaat etmediniz diye Biz de sizden yüz mü çevirelim? Hayır, aksine Kitabı indireceğiz ve bu Kitapta size her şeyi açıklayacağız. Eğer ona iman eder, hidâyet bulursanız bu, sizin ilâhî tevfike mazhar olduğunuzu gösterir. Aksi takdirde size karşı delil ortaya konulmuş olur ve sizin durumunuz da açıklığa kavuşmuş olur.
Zuhruf 43:4
1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân kıldık. 4- Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır, çok yücedir, hikmet doludur. 5- Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikr/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
(Mekke’de inmiştir. 89 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu ayette Kur’ân-ı Kerîm’e yemin edilmektedir. Yüce Allah, mutlak olarak apaçık/açıklayıcı olan Kitab’a yemin etmekte ve onun neyi açıkladığını söz konusu etmemektedir. Bu da bu Kitabın din, dünya ve âhiret ile ilgili kulların gerek duyacağı bütün hususları açıklayıcı olduğunu ifade etmesi içindir. 3. “Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık.” Bu da hakkında yemin edilen hususu ifade etmektedir. Bu Kitabı en fasîh, en açık ve en anlaşılır bir dil olan Arapça olarak indirmiştir. Onun Arapça oluşu da açık/açıklayıcı oluşunun bir yönüdür. Devamla bundaki hikmeti de söz konusu ederek:“Onu anlayıp düşünesiniz diye” buyurmuştur. Yani lafızlarını ve anlamlarını kolaylıkla kavrayıp zihinleriniz bunları zorlanmadan anlasın diye böyle yaptık.
4. “Şüphesiz o” yani bu Kitap “katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır” Mele-i â’lâda en yüce ve en üstün mertebededir “çok yücedir, hikmet doludur.” Kadr-u kıymeti, şerefi ve mekanı itibari ile çok yücedir. Kapsamındaki emirler, yasaklar ve haberler itibari ile de pek çok hikmetlerle doludur. Onda hikmete, adalete ve itidale aykırı hiçbir hüküm yoktur.
5. Daha sonra Yüce Allah, hikmet ve lütfunun, günahkâr ve zalim olsalar dahi kullarını peygamber göndermeden, bir kitap indirmeden başıboş bırakıp ihmal etmemesini gerektirdiğini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikir/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?” Sizden yüz çevirip size bu zikri/Kur’ân’ı indirmeyi terk ederek, siz yüz çevirdiniz ve buna itaat etmediniz diye Biz de sizden yüz mü çevirelim? Hayır, aksine Kitabı indireceğiz ve bu Kitapta size her şeyi açıklayacağız. Eğer ona iman eder, hidâyet bulursanız bu, sizin ilâhî tevfike mazhar olduğunuzu gösterir. Aksi takdirde size karşı delil ortaya konulmuş olur ve sizin durumunuz da açıklığa kavuşmuş olur.
Zuhruf 43:5
1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân kıldık. 4- Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır, çok yücedir, hikmet doludur. 5- Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikr/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
(Mekke’de inmiştir. 89 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu ayette Kur’ân-ı Kerîm’e yemin edilmektedir. Yüce Allah, mutlak olarak apaçık/açıklayıcı olan Kitab’a yemin etmekte ve onun neyi açıkladığını söz konusu etmemektedir. Bu da bu Kitabın din, dünya ve âhiret ile ilgili kulların gerek duyacağı bütün hususları açıklayıcı olduğunu ifade etmesi içindir. 3. “Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık.” Bu da hakkında yemin edilen hususu ifade etmektedir. Bu Kitabı en fasîh, en açık ve en anlaşılır bir dil olan Arapça olarak indirmiştir. Onun Arapça oluşu da açık/açıklayıcı oluşunun bir yönüdür. Devamla bundaki hikmeti de söz konusu ederek:“Onu anlayıp düşünesiniz diye” buyurmuştur. Yani lafızlarını ve anlamlarını kolaylıkla kavrayıp zihinleriniz bunları zorlanmadan anlasın diye böyle yaptık.
4. “Şüphesiz o” yani bu Kitap “katımızdaki ana kitapta/levh-i mahfuzdadır” Mele-i â’lâda en yüce ve en üstün mertebededir “çok yücedir, hikmet doludur.” Kadr-u kıymeti, şerefi ve mekanı itibari ile çok yücedir. Kapsamındaki emirler, yasaklar ve haberler itibari ile de pek çok hikmetlerle doludur. Onda hikmete, adalete ve itidale aykırı hiçbir hüküm yoktur.
5. Daha sonra Yüce Allah, hikmet ve lütfunun, günahkâr ve zalim olsalar dahi kullarını peygamber göndermeden, bir kitap indirmeden başıboş bırakıp ihmal etmemesini gerektirdiğini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Şimdi siz haddi aşan bir toplumsunuz diye Zikir/Kur'ân’la size öğüt vermekten vaz mı geçelim?” Sizden yüz çevirip size bu zikri/Kur’ân’ı indirmeyi terk ederek, siz yüz çevirdiniz ve buna itaat etmediniz diye Biz de sizden yüz mü çevirelim? Hayır, aksine Kitabı indireceğiz ve bu Kitapta size her şeyi açıklayacağız. Eğer ona iman eder, hidâyet bulursanız bu, sizin ilâhî tevfike mazhar olduğunuzu gösterir. Aksi takdirde size karşı delil ortaya konulmuş olur ve sizin durumunuz da açıklığa kavuşmuş olur.
Zuhruf 43:6
6- Biz, önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik! 7- Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onu alaya alırlardı. 8- Biz de bunlardan (senin kavminden) çok daha güçlü olanlarını helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.
6. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İnsanlar arasında uygulayageldiğimiz sünnetimiz/kanunumuz gereği onları ihmal etmez, başıboş bırakmayız. “Biz önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik.” Bu peygamberler, onlara Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece O’na ibadet etmelerini emrediyorlardı. Ancak ümmetler arasında peygamberleri yalanlamak sürekli var olagelmiştir . 7. “Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka” getirdiğini bile bile inkâr ederek ve hakka karşı da büyüklenerek “onu alaya alırlardı.” 8. “Biz de bunlardan” şu senin kavminden “çok daha güçlü olanlarını” yaptıkları işleri ve yeryüzündeki eserleri itibari ile daha üstün olanlarını “helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.” Yani onlara dair misaller ve haberler geçmiş ve bunlardan sizin için ibret olacak hususları, yalanlamaktan alıkoyacak yönleri açıklamışızdır.
Zuhruf 43:7
6- Biz, önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik! 7- Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onu alaya alırlardı. 8- Biz de bunlardan (senin kavminden) çok daha güçlü olanlarını helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.
6. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İnsanlar arasında uygulayageldiğimiz sünnetimiz/kanunumuz gereği onları ihmal etmez, başıboş bırakmayız. “Biz önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik.” Bu peygamberler, onlara Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece O’na ibadet etmelerini emrediyorlardı. Ancak ümmetler arasında peygamberleri yalanlamak sürekli var olagelmiştir . 7. “Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka” getirdiğini bile bile inkâr ederek ve hakka karşı da büyüklenerek “onu alaya alırlardı.” 8. “Biz de bunlardan” şu senin kavminden “çok daha güçlü olanlarını” yaptıkları işleri ve yeryüzündeki eserleri itibari ile daha üstün olanlarını “helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.” Yani onlara dair misaller ve haberler geçmiş ve bunlardan sizin için ibret olacak hususları, yalanlamaktan alıkoyacak yönleri açıklamışızdır.
Zuhruf 43:8
6- Biz, önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik! 7- Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onu alaya alırlardı. 8- Biz de bunlardan (senin kavminden) çok daha güçlü olanlarını helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.
6. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İnsanlar arasında uygulayageldiğimiz sünnetimiz/kanunumuz gereği onları ihmal etmez, başıboş bırakmayız. “Biz önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik.” Bu peygamberler, onlara Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece O’na ibadet etmelerini emrediyorlardı. Ancak ümmetler arasında peygamberleri yalanlamak sürekli var olagelmiştir . 7. “Ama kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka” getirdiğini bile bile inkâr ederek ve hakka karşı da büyüklenerek “onu alaya alırlardı.” 8. “Biz de bunlardan” şu senin kavminden “çok daha güçlü olanlarını” yaptıkları işleri ve yeryüzündeki eserleri itibari ile daha üstün olanlarını “helâk ettik. Nitekim öncekilerin (kıssalarından) misaller daha önce geçmişti.” Yani onlara dair misaller ve haberler geçmiş ve bunlardan sizin için ibret olacak hususları, yalanlamaktan alıkoyacak yönleri açıklamışızdır.
Zuhruf 43:9
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:10
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:11
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:12
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:13
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:14
9- Andolsun ki onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı” derler. 10- (İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir. 11- Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur. Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz. İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız. 12- Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler ve ehli hayvanlar var eden O’dur. 13- Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız, sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz:“Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” 14- “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.”
9. Yüce Allah, müşriklerin durmunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki” sen “onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan kesinlikle: Onları Aziz ve Alim (olan Allah) yarattı, derler.” Onları tek başına Allah yaratmıştır, bu konuda hiçbir ortağı yoktur. O, Azizdir; bütün mahlukat O’nun izzeti ve kudreti önünde itaat ile boyun eğmiştir. Alimdir; gizli ve açık, ilki ile sonuncusu ile tüm işleri bilendir. Onlar bunu itiraf edip kabul ettiklerine göre O’nun evladı olduğunu, eşi ve ortağı bulunduğunu nasıl söylerler? Nasıl olur da O’na, hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen varlıkları ortak koşarlar?
10. Daha sonra Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin kemaline delil olarak kulları için bir döşek gibi yaydığı, onlara istedikleri her bir işi yapma imkânını verdiği bir yerleşim yeri kıldığı yeryüzünü zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“(İşte O yaratıcı) yeryüzünü size döşek kılan ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de orada sizin için yollar var edendir.” Birbirine bitişik sıra dağlar arasında dağların ötesindeki bölgelere gidebileceğiniz şekilde geçitler yaratmıştır. Tâ ki o yollarda yürüyüp kaybolmayasınız ve aynı şekilde bunlardan ibret alıp gerekli öğütleri çıkartarak doğru yolu bulasınız.
11. “Gökten belli bir ölçü ile su indiren O’dur.” Bu ölçü, değişmez; ne artar ne eksilir. Aynı şekilde o, tam kulların ihtiyacını karşılayacak kadardır. Öyle ki o, fayda sağlamayacak kadar az da değildir; kullara ve topraklara zararlı olacak kadar çok da değildir. Aksine Yüce Allah, bu su ile kullarının imdadına yetişir, beldeleri darlık ve sıkıntıdan kurtarır. Bundan dolayı:“Nitekim biz, o suyla ölü haldeki bir beldeye hayat veririz” yani ölümünden sonra diriltiriz, buyurmaktadır. “İşte siz de bu şekilde (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.” O hareketsiz ve ölü araziyi su ile canlandırdığı gibi, sizi de Berzahtaki sürenizi tamamladıktan sonra, amellerinizin karşılığını vermek üzere böylece diriltecektir.
12. “Bütün çiftleri” gerek yerden bitenlerde gerek sizin kendisinizde gerekse de daha sizin bilmediğiniz nice şeylerde; gece, gündüz, sıcak, soğuk, erkek, dişi vb. tüm varlık türlerini “yaratan ve sizin için bineceğiniz gemiler” rüzgarla çalışan yelkenliler olsun, buharlı gemiler olsun denizde yol alan araçlar “ve ehli hayvanlar var eden O’dur.”
13. “Ki böylece onların sırtlarına/güvertelerine çıkıp kurulasınız.” Bu buyrukla hem hayvanların sırtları hem de gemilerin sırtı kastetmektedir. Yani onlar üzerine yerleşesiniz, “sonra onların üzerine yerleşince de Rabbinizin nimetini” bu nimetleri size ihsan edenin nimetini itiraf edip “hatırlayasınız” ve böylelikle O’na övgülerde bulunasınız “ve şöyle diyesiniz: Bunları bize amade kılan (Allah), her türlü eksiklikten münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” Yani O, bizlere gemileri ve davarları amade kılmamış olsaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Ancak Yüce Allah, lütuf ve keremi ile bunları bize amade kılmış, boyun eğdirmiş ve onları elde etmenin yollarını kolaylaştırmıştır. Bundan maksat, Yüce Allah’ın sözünü ettiği nimetleri kullarına ihsan etmek sıfatına sahip olan o yüce Rabbin, ibadete yegane hak sahibi olduğunu, yalnız O’na boyun bükülüp yalnızca O’na secde edilmesi gerektiğini beyan etmektir. [14. “Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz.” Yine şöyle de diyesiniz: Şüphe yok ki bizler, ölümümüzden sonra Rabbimize dönecek, O’nun huzuruna varacağız.][19]
Zuhruf 43:15
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:16
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:17
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:18
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:19
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:20
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:21
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:22
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:23
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:24
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:25
15- Onlar, kullarından kimisini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. 16- Demek O, yarattıkları içinden kızları (evlat) edindi de size ayrıcalık tanıyarak oğulları size ayırdı, öyle mi? 17- Halbuki onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar. 18- Zinet içinde yetiştirilen ve tartışma sırasında meramını ifade edemeyen (kızları) mı (ona yakıştırıyorlar)? 19- Onlar, Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi olmuşlar? Onların bu şahitlkleri yazılacak ve (ondan dolayı) sorgulanacaklardır. 20- Yine onlar dediler ki:“Eğer Rahman dileseydi biz, o (putlara) ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar. 21- Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar? 22- Hayır, aksine onlar:“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” derler. 23- Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları da aynı bu şekilde:“Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir. 24- (O uyarıcı onlara:)“Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” dediğinde onlar: “Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
15. Yüce Allah, kendisine evlat isnad eden müşriklerin söyledikleri çirkin sözleri haber vermektedir. Oysa O tektir, Sameddir, eş de edinmemiştir, evlat da. Hiç kimse de O’na denk değildir. Onların bu iddiaları birkaç bakımdan batıldır: 1. Evvela bütün mahlukat O’nun kullarıdır. Kul olmak ise evlat olmaya aykırıdır. 2. Evlat, babasından bir parçadır. Yüce Allah ise yarattıklarından ayrıdır. Sıfatlarında ve niteliklerinde onlardan tamamı ile farklıdır. Evlat babasının bir parçası olduğundan dolayı Yüce Allah’ın evladının olması imkânsızdır.
16. 3. Onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bilindiği gibi kızlar, erkeklerden daha zayıftır. O halde Allah nasıl kızları kendine alır da erkek çocukları onlara tahsis eder ve bu konuda onlara üstünlük verir? Zira o takdirde onlar bu hususta Allah’tan daha üstün olurlar! Yüce Allah ise bundan çok yüce ve münezzehtir.
17. 4. Onların Allah’a nispet ettikleri tür olan kızlar, onlara göre çocuklar içinde en düşük ve kendilerince en hoşlanılmayanıdır. O kadar ki onlar, kız çocuklarından tiksindiklerinden dolayı:“onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği o (kız çocuğu) ile müjdelenince yüzü simsiyah kesilir de içi gam ve kederle dolar.” Bu ise onun, böyle bir evladı istemediğinden, ondan hoşlanmadığından ve ondan nefret ettiğinden dolayıdır. Peki, hoşlanmadıkları şeyi nasıl olur da Allah’a nispet eder ve yakıştırırlar?
18. 5. Kızlar; hem vasıf hem de konuşma ve meramını ifade etme itibariyle daha eksik bir konumdadırlar. Bundan dolayı Yüce Allah: Güzelliğinin tamamlanması için kendi dışında kalan harici şeylerle güzelleştirilmek sureti ile “zinet içinde yetiştirilen ve” kişinin söyleyeceği sözü açıklamasını gerektiren “tartışma sırasında meramını ifade edemeyen” delillerini açıklayamayan ve içindeki maksatları dile getiremeyenleri “mi” Allah’a nispet ediyorlar? Bu nasıl olur?
19. 6. Onlar, “Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Allah’ın mukarreb/yakınlaştırılmış kulları olan meleklere karşı küstahça bir iddiada bulunarak onları ubûdiyet/kulluk ve Allah’ın önünde boyun bükme mertebesinden, Allah’ın özelliklerinden birisinde O’na ortak olma mertebesine yükselttiler. Daha sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine indirdiler. Kendisi hakkında yalan iddialarda bulunarak peygamberlerine karşı inatlaşanların çelişkilerini açıkça ortaya koyan Allah’ın şanı ne yücedir? 7. Yüce Allah, onların melekleri yaratmasına tanık olmadıklarını belirterek onların görüşlerini reddetmektedir. Peki, hakkında hiçbir bilgilei olmadığı herkes tarafından bilinen bir hususta nasıl böyle konuşabiliyorlar? Böyle bir tanıklıkta bulunduklarından dolayı mutlaka sorgulanacaklardır ve bu tanıklık aleyhlerine yazılacak, bundan dolayı da cezalandırılacaklardır.
20. Yüce Allah’ın:“Yine dediler ki: Eğer Rahman dileseydi biz, onlara ibadet etmezdik.” buyruğuna gelince: Onlar, bu sözleri ile meleklere ibadet etmelerine Allah’ın dilemesini delil göstermişlerdir. Müşrikler hep böyle bir delile başvuragelmişlerdir. Ancak bu, hem aklen hem de dinen tamamiyle geçersiz bir delildir. Aklı başında olan hiç kimse, kaderi delil göstermeyi kabul etmez. Herhangi bir konuda böyle bir yol izleyecek olsa da bu konuda ayağını sağlam bir şekilde yere basamaz, sürekli bunu devam ettiremez. Dinen de Yüce Allah, böyle bir şeyi delil göstermeyi batıl saymış ve böyle bir delil getirmeyi yalnızca kendisine ortak koşanların ve peygamberlerini yalanlayanların sözü olarak bize nakletmiştir. Şanı Yüce Allah, kullara karşı delili ortaya koymuştur ve geriye hiçbir kimsenin O’na karşı getirecekleri hiçbir delil ve bahaneleri kalmamıştır. Bundan dolayı burada Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak asılsız zanlarda bulunuyorlar.” Hiçbir delili olmayan bir tahminlerde bulunuyor ve gelişigüzel iddialar ortaya atıyorlar.
21. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Biz onlara bu (Kur'ân’dan) önce bir kitap vermişiz de onlar (bu konuda) ona mı dayanıyorlar?” Bu kitap mı onlara davranışlarının yerinde olduğunu, sözlerinin doğru olduğunu haber vermektedir? Durum hiç de öyle değildir. Zira Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i onlara korkutucu ve uyarıcı olmak üzere göndermiştir ve onlara ondan başka herhangi bir uyarıcı da gelmemiştir. Yani onların, iddialarına ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Her iki türden delil de olmadığına göre geriye batıldan başka bir şey kalmıyor.
22. Evet, onların bu konuda delil diye ileri sürdükleri oldukça çok cılız bir dayanakları vardır. O da kâfir olan sapık atalarını taklit etmeleridir. Atalarını taklit etmelerini ileri sürerek peygamberlerin davetini terk etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Hayır, aksine onlar: “Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izinden gitmekteyiz” Yani bundan dolayı biz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğine uymayız “derler”
23. “Senden önce hangi şehre bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın refah içinde şımarmış elebaşları” yani nimetlere dalıp gitmiş, dünyalığın azdırdığı, malların gaflete düşürdüğü ve hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenler “aynı bu şekilde: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz, onların izine uymaktayız” demişlerdir.” Yani bunların bu sözleri söylemeleri, yeni ve görülmedik bir şey değildir. Bu sözleri ilk söyleyenler de bunlar değildir. Bu, sapık müşriklerin, sapık atalarını taklit ederek bunu delil diye ileri sürmelerinden maksatları, hakka ve hidâyete uymak değildir. Bu, katıksız bir taassup olup kasıtları, izlemekte oldukları bâtılı desteklemektir. Bundan dolayı her bir peygamber, bu batıl ve geçersiz gerekçe ile karşılarına çıkanlara şöyle demişlerdir:
24. “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı (onlara uyacaksınız)?” hidâyete ulaşmak için bana uymayacak mısınız? “dediğinde onlar: Şüphesiz biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, dediler.” Böylelikle onların hakka ve hidâyete tâbi olmak istemedikleri, asıl maksatlarının batılın ve hevânın ardından gitmek olduğu anlaşılmaktadır.
25. “Biz de” onlar, bu batıl şüphelerine dayanarak hakkı yalanlayıp reddettikleri için “onlardan intikam aldık. Yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O halde bunlar, yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri onların başına da gelir.
Zuhruf 43:26
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:27
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:28
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:29
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:30
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:31
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:32
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.
26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum.
27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir.
28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar:
29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.”
30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır.
31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır:
32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
Zuhruf 43:33
33- Eğer insanlar (küfür üzere birleşmiş) tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıktıkları merdivenleri gümüşten yapardık. 34- Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da… 35- Ve zinetlere (boğardık onları). Ne var ki bunların hepsi, dünya hayatının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbin nezdinde takvâ sahiplerine aittir.
33. Yüce Allah, nezdinde dünyanın hiçbir değer taşımadığını ve eğer kulları üstündeki her şeyden değerli olan lütuf ve rahmeti olmasaydı dünya hayatının nimetlerini kâfirlere çok büyük çapta vereceğini, öyle ki “Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine” evlerinin çatılarına “çıktıkları merdivenleri gümüşten” yapacağını haber vermektedir. 34-35. “Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da” gümüşten yapardık. Onlara ayrıca pek çok zinet eşyaları da verirdik. Yani dünyayı onlara çeşitli süslerle süsler, arzuladıkları şeyleri onlara verirdik. Ancak bunu yapmayışının sebebi, kullarına olan rahmetidir. Zira onlar bu durumda dünya sevgisi dolayısı ile küfre ve çokça masiyet işlemeye koşuşurlardı. Bu buyrukta şuna delil vardır: Yüce Allah, kulların maslahatına olmak üzere bazı dünyevî hususları genel ya da özel olarak vermeyip engeller. Ayrıca dünyanın Allah nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar dahi değeri yoktur. Sözü edilen bütün bu şeyler, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Bunlardan alınacak hevesler, kursakta kalmaya mahkûmdur ve fanidir. Allah nezdinde ise âhiret, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak sureti ile Rablerine karşı takvâlı olanlar için elbette daha hayırlıdır. Çünkü âhiretin nimetleri, her bakımdan tam ve mükemmeldir. Cennette canların çektiği ve gözlerin zevk alacağı şeyler vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Bu iki yurt arasındaki fark, gerçekten de çok büyüktür!
Zuhruf 43:34
33- Eğer insanlar (küfür üzere birleşmiş) tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıktıkları merdivenleri gümüşten yapardık. 34- Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da… 35- Ve zinetlere (boğardık onları). Ne var ki bunların hepsi, dünya hayatının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbin nezdinde takvâ sahiplerine aittir.
33. Yüce Allah, nezdinde dünyanın hiçbir değer taşımadığını ve eğer kulları üstündeki her şeyden değerli olan lütuf ve rahmeti olmasaydı dünya hayatının nimetlerini kâfirlere çok büyük çapta vereceğini, öyle ki “Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine” evlerinin çatılarına “çıktıkları merdivenleri gümüşten” yapacağını haber vermektedir. 34-35. “Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da” gümüşten yapardık. Onlara ayrıca pek çok zinet eşyaları da verirdik. Yani dünyayı onlara çeşitli süslerle süsler, arzuladıkları şeyleri onlara verirdik. Ancak bunu yapmayışının sebebi, kullarına olan rahmetidir. Zira onlar bu durumda dünya sevgisi dolayısı ile küfre ve çokça masiyet işlemeye koşuşurlardı. Bu buyrukta şuna delil vardır: Yüce Allah, kulların maslahatına olmak üzere bazı dünyevî hususları genel ya da özel olarak vermeyip engeller. Ayrıca dünyanın Allah nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar dahi değeri yoktur. Sözü edilen bütün bu şeyler, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Bunlardan alınacak hevesler, kursakta kalmaya mahkûmdur ve fanidir. Allah nezdinde ise âhiret, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak sureti ile Rablerine karşı takvâlı olanlar için elbette daha hayırlıdır. Çünkü âhiretin nimetleri, her bakımdan tam ve mükemmeldir. Cennette canların çektiği ve gözlerin zevk alacağı şeyler vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Bu iki yurt arasındaki fark, gerçekten de çok büyüktür!
Zuhruf 43:35
33- Eğer insanlar (küfür üzere birleşmiş) tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıktıkları merdivenleri gümüşten yapardık. 34- Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da… 35- Ve zinetlere (boğardık onları). Ne var ki bunların hepsi, dünya hayatının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbin nezdinde takvâ sahiplerine aittir.
33. Yüce Allah, nezdinde dünyanın hiçbir değer taşımadığını ve eğer kulları üstündeki her şeyden değerli olan lütuf ve rahmeti olmasaydı dünya hayatının nimetlerini kâfirlere çok büyük çapta vereceğini, öyle ki “Rahman’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine” evlerinin çatılarına “çıktıkları merdivenleri gümüşten” yapacağını haber vermektedir. 34-35. “Evlerinin kapılarını ve yaslandıkları tahtlarını da” gümüşten yapardık. Onlara ayrıca pek çok zinet eşyaları da verirdik. Yani dünyayı onlara çeşitli süslerle süsler, arzuladıkları şeyleri onlara verirdik. Ancak bunu yapmayışının sebebi, kullarına olan rahmetidir. Zira onlar bu durumda dünya sevgisi dolayısı ile küfre ve çokça masiyet işlemeye koşuşurlardı. Bu buyrukta şuna delil vardır: Yüce Allah, kulların maslahatına olmak üzere bazı dünyevî hususları genel ya da özel olarak vermeyip engeller. Ayrıca dünyanın Allah nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar dahi değeri yoktur. Sözü edilen bütün bu şeyler, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Bunlardan alınacak hevesler, kursakta kalmaya mahkûmdur ve fanidir. Allah nezdinde ise âhiret, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak sureti ile Rablerine karşı takvâlı olanlar için elbette daha hayırlıdır. Çünkü âhiretin nimetleri, her bakımdan tam ve mükemmeldir. Cennette canların çektiği ve gözlerin zevk alacağı şeyler vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Bu iki yurt arasındaki fark, gerçekten de çok büyüktür!
Zuhruf 43:36
36- Kim Rahmân’ın Zikrini/Kur'ân’ı görmezden gelirse Biz, ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun arkadaşı olur. 37- O (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” 39- (Dünyada) zulme saptığınız için bugün azapta ortak olmanız, size hiçbir fayda sağlamayacaktır.
36. Yüce Allah, zikrinden yüz çeviren kimselere vereceği büyük cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın Zikrini” Kur’ân-ı Azimi “görmezden gelirse” ondan yüz çevirir ve uzak durursa “Biz, ona bir şeytan musallat ederiz.” Kur’ân-ı Kerîm, Rahman olan Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük rahmettir. Bu rahmeti kabul ile karşılayan, en hayırlı bağışı kabullenmiş, en üstün hedef ve maksatları gerçekleştirmiş olur. Ondan yüz çevirip reddeden kimse ise öyle bir zarara uğramış olur ki artık bundan sonra ebediyen mutlu olamaz. Üstelik Rahman, ona oldukça azgın bir şeytanı musallat kılar. Bu şeytan, hep onunla birlikte olur, ona arkadaşlık eder, boş vaatlerde bulunur, onu hayallere daldırır ve günahlara sürükler.
37. “O (şeytanlar), onları” dosdoğru “yoldan” ve dosdoğru dinden “alıkoyarlar, onlar ise” şeytanın batılı kendilerine süslü ve güzel göstermesi, onların da haktan yüz çevirmeleri dolayısı ile “kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bu iki neden, işte bu sonucu doğurur. “Böyle bir kimse kendisi hidâyette olmadığı halde hidâyet üzere olduğunu sandığından dolayı acaba mazur görülebilir mi?” denilecek olursa buna şöyle cevap verilir: Cehaletlerinin kaynağı, hidâyete erme imkânları olduğu halde bile bile Allah’ın zikrinden/Kur’ân’dan yüz çevirmek olan bu ve benzeri kimselerin mazeretleri kabul edilmez. Çünkü bunlar imkanları olmakla birlikte hidâyete iltifat etmemişler ve bâtıla yönelmişlerdir. Esas suç ve günah da onların bu yaptığıdır.
38. Allah’ın zikrinden yüz çeviren kimsenin dünya hayatında iken şeytan ile olan hali yukarda geçti. O, sapıklık ve azgınlık içindedir ve hakikatleri tersyüz görmektedir. Âhirette Rabbinin huzuruna geleceği zamandaki durumuna gelince; bu durum çok daha kötüdür. Zira sonu, pişmanlık, yürek acısı, hiçbir şekilde hafiflemeyecek bir keder ve o şeytan arkadaşıyla ipleri koparma olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O gün (her) zalim, ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız bir halde ortada bırakır.”(el-Furkan, 25/27-29)
39. Yani Kıyamet gününde sizin, dostlarınızla ve şeytan arkadaşlarınızla ortaklaşa azap görmenizin size hiçbir faydası olmayacaktır. Zira siz zulümde de ortaktınız, onun cezasında ve azabında da ortak olacaksınız. Aynı şekilde musibetinizin ortak oluşu dolayısıyla birbirinizden teselli bulma imkanınız da olmayacaktır. Çünkü musibet, eğer dünyada meydana gelir ve ona uğrayanlar ortaklaşa olurlarsa bu musibet, nispeten onlara hafif gelir ve biri diğerinin musibetini görerek teselli bulur. Âhiretteki musibet ise her türlü cezayı birlikte ihtiva eder ve orada asgari bir rahat yoktur. Böyle bir teselliden kaynaklanacak rahat dahi yoktur. Rabbimiz! Senden esenlik ve rahmetinle bize rahat ve huzur ihsan etmeni dileriz.
Zuhruf 43:37
36- Kim Rahmân’ın Zikrini/Kur'ân’ı görmezden gelirse Biz, ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun arkadaşı olur. 37- O (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” 39- (Dünyada) zulme saptığınız için bugün azapta ortak olmanız, size hiçbir fayda sağlamayacaktır.
36. Yüce Allah, zikrinden yüz çeviren kimselere vereceği büyük cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın Zikrini” Kur’ân-ı Azimi “görmezden gelirse” ondan yüz çevirir ve uzak durursa “Biz, ona bir şeytan musallat ederiz.” Kur’ân-ı Kerîm, Rahman olan Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük rahmettir. Bu rahmeti kabul ile karşılayan, en hayırlı bağışı kabullenmiş, en üstün hedef ve maksatları gerçekleştirmiş olur. Ondan yüz çevirip reddeden kimse ise öyle bir zarara uğramış olur ki artık bundan sonra ebediyen mutlu olamaz. Üstelik Rahman, ona oldukça azgın bir şeytanı musallat kılar. Bu şeytan, hep onunla birlikte olur, ona arkadaşlık eder, boş vaatlerde bulunur, onu hayallere daldırır ve günahlara sürükler.
37. “O (şeytanlar), onları” dosdoğru “yoldan” ve dosdoğru dinden “alıkoyarlar, onlar ise” şeytanın batılı kendilerine süslü ve güzel göstermesi, onların da haktan yüz çevirmeleri dolayısı ile “kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bu iki neden, işte bu sonucu doğurur. “Böyle bir kimse kendisi hidâyette olmadığı halde hidâyet üzere olduğunu sandığından dolayı acaba mazur görülebilir mi?” denilecek olursa buna şöyle cevap verilir: Cehaletlerinin kaynağı, hidâyete erme imkânları olduğu halde bile bile Allah’ın zikrinden/Kur’ân’dan yüz çevirmek olan bu ve benzeri kimselerin mazeretleri kabul edilmez. Çünkü bunlar imkanları olmakla birlikte hidâyete iltifat etmemişler ve bâtıla yönelmişlerdir. Esas suç ve günah da onların bu yaptığıdır.
38. Allah’ın zikrinden yüz çeviren kimsenin dünya hayatında iken şeytan ile olan hali yukarda geçti. O, sapıklık ve azgınlık içindedir ve hakikatleri tersyüz görmektedir. Âhirette Rabbinin huzuruna geleceği zamandaki durumuna gelince; bu durum çok daha kötüdür. Zira sonu, pişmanlık, yürek acısı, hiçbir şekilde hafiflemeyecek bir keder ve o şeytan arkadaşıyla ipleri koparma olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O gün (her) zalim, ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız bir halde ortada bırakır.”(el-Furkan, 25/27-29)
39. Yani Kıyamet gününde sizin, dostlarınızla ve şeytan arkadaşlarınızla ortaklaşa azap görmenizin size hiçbir faydası olmayacaktır. Zira siz zulümde de ortaktınız, onun cezasında ve azabında da ortak olacaksınız. Aynı şekilde musibetinizin ortak oluşu dolayısıyla birbirinizden teselli bulma imkanınız da olmayacaktır. Çünkü musibet, eğer dünyada meydana gelir ve ona uğrayanlar ortaklaşa olurlarsa bu musibet, nispeten onlara hafif gelir ve biri diğerinin musibetini görerek teselli bulur. Âhiretteki musibet ise her türlü cezayı birlikte ihtiva eder ve orada asgari bir rahat yoktur. Böyle bir teselliden kaynaklanacak rahat dahi yoktur. Rabbimiz! Senden esenlik ve rahmetinle bize rahat ve huzur ihsan etmeni dileriz.
Zuhruf 43:38
36- Kim Rahmân’ın Zikrini/Kur'ân’ı görmezden gelirse Biz, ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun arkadaşı olur. 37- O (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” 39- (Dünyada) zulme saptığınız için bugün azapta ortak olmanız, size hiçbir fayda sağlamayacaktır.
36. Yüce Allah, zikrinden yüz çeviren kimselere vereceği büyük cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın Zikrini” Kur’ân-ı Azimi “görmezden gelirse” ondan yüz çevirir ve uzak durursa “Biz, ona bir şeytan musallat ederiz.” Kur’ân-ı Kerîm, Rahman olan Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük rahmettir. Bu rahmeti kabul ile karşılayan, en hayırlı bağışı kabullenmiş, en üstün hedef ve maksatları gerçekleştirmiş olur. Ondan yüz çevirip reddeden kimse ise öyle bir zarara uğramış olur ki artık bundan sonra ebediyen mutlu olamaz. Üstelik Rahman, ona oldukça azgın bir şeytanı musallat kılar. Bu şeytan, hep onunla birlikte olur, ona arkadaşlık eder, boş vaatlerde bulunur, onu hayallere daldırır ve günahlara sürükler.
37. “O (şeytanlar), onları” dosdoğru “yoldan” ve dosdoğru dinden “alıkoyarlar, onlar ise” şeytanın batılı kendilerine süslü ve güzel göstermesi, onların da haktan yüz çevirmeleri dolayısı ile “kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bu iki neden, işte bu sonucu doğurur. “Böyle bir kimse kendisi hidâyette olmadığı halde hidâyet üzere olduğunu sandığından dolayı acaba mazur görülebilir mi?” denilecek olursa buna şöyle cevap verilir: Cehaletlerinin kaynağı, hidâyete erme imkânları olduğu halde bile bile Allah’ın zikrinden/Kur’ân’dan yüz çevirmek olan bu ve benzeri kimselerin mazeretleri kabul edilmez. Çünkü bunlar imkanları olmakla birlikte hidâyete iltifat etmemişler ve bâtıla yönelmişlerdir. Esas suç ve günah da onların bu yaptığıdır.
38. Allah’ın zikrinden yüz çeviren kimsenin dünya hayatında iken şeytan ile olan hali yukarda geçti. O, sapıklık ve azgınlık içindedir ve hakikatleri tersyüz görmektedir. Âhirette Rabbinin huzuruna geleceği zamandaki durumuna gelince; bu durum çok daha kötüdür. Zira sonu, pişmanlık, yürek acısı, hiçbir şekilde hafiflemeyecek bir keder ve o şeytan arkadaşıyla ipleri koparma olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O gün (her) zalim, ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız bir halde ortada bırakır.”(el-Furkan, 25/27-29)
39. Yani Kıyamet gününde sizin, dostlarınızla ve şeytan arkadaşlarınızla ortaklaşa azap görmenizin size hiçbir faydası olmayacaktır. Zira siz zulümde de ortaktınız, onun cezasında ve azabında da ortak olacaksınız. Aynı şekilde musibetinizin ortak oluşu dolayısıyla birbirinizden teselli bulma imkanınız da olmayacaktır. Çünkü musibet, eğer dünyada meydana gelir ve ona uğrayanlar ortaklaşa olurlarsa bu musibet, nispeten onlara hafif gelir ve biri diğerinin musibetini görerek teselli bulur. Âhiretteki musibet ise her türlü cezayı birlikte ihtiva eder ve orada asgari bir rahat yoktur. Böyle bir teselliden kaynaklanacak rahat dahi yoktur. Rabbimiz! Senden esenlik ve rahmetinle bize rahat ve huzur ihsan etmeni dileriz.
Zuhruf 43:39
36- Kim Rahmân’ın Zikrini/Kur'ân’ı görmezden gelirse Biz, ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun arkadaşı olur. 37- O (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” 39- (Dünyada) zulme saptığınız için bugün azapta ortak olmanız, size hiçbir fayda sağlamayacaktır.
36. Yüce Allah, zikrinden yüz çeviren kimselere vereceği büyük cezayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın Zikrini” Kur’ân-ı Azimi “görmezden gelirse” ondan yüz çevirir ve uzak durursa “Biz, ona bir şeytan musallat ederiz.” Kur’ân-ı Kerîm, Rahman olan Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük rahmettir. Bu rahmeti kabul ile karşılayan, en hayırlı bağışı kabullenmiş, en üstün hedef ve maksatları gerçekleştirmiş olur. Ondan yüz çevirip reddeden kimse ise öyle bir zarara uğramış olur ki artık bundan sonra ebediyen mutlu olamaz. Üstelik Rahman, ona oldukça azgın bir şeytanı musallat kılar. Bu şeytan, hep onunla birlikte olur, ona arkadaşlık eder, boş vaatlerde bulunur, onu hayallere daldırır ve günahlara sürükler.
37. “O (şeytanlar), onları” dosdoğru “yoldan” ve dosdoğru dinden “alıkoyarlar, onlar ise” şeytanın batılı kendilerine süslü ve güzel göstermesi, onların da haktan yüz çevirmeleri dolayısı ile “kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bu iki neden, işte bu sonucu doğurur. “Böyle bir kimse kendisi hidâyette olmadığı halde hidâyet üzere olduğunu sandığından dolayı acaba mazur görülebilir mi?” denilecek olursa buna şöyle cevap verilir: Cehaletlerinin kaynağı, hidâyete erme imkânları olduğu halde bile bile Allah’ın zikrinden/Kur’ân’dan yüz çevirmek olan bu ve benzeri kimselerin mazeretleri kabul edilmez. Çünkü bunlar imkanları olmakla birlikte hidâyete iltifat etmemişler ve bâtıla yönelmişlerdir. Esas suç ve günah da onların bu yaptığıdır.
38. Allah’ın zikrinden yüz çeviren kimsenin dünya hayatında iken şeytan ile olan hali yukarda geçti. O, sapıklık ve azgınlık içindedir ve hakikatleri tersyüz görmektedir. Âhirette Rabbinin huzuruna geleceği zamandaki durumuna gelince; bu durum çok daha kötüdür. Zira sonu, pişmanlık, yürek acısı, hiçbir şekilde hafiflemeyecek bir keder ve o şeytan arkadaşıyla ipleri koparma olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet o, huzurumuza geldiğinde (şeytan arkadaşına) şöyle diyecek: “Keşke benimle senin aran, doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı. Zira sen ne kötü bir arkadaşmışsın!” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O gün (her) zalim, ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikir’den o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız bir halde ortada bırakır.”(el-Furkan, 25/27-29)
39. Yani Kıyamet gününde sizin, dostlarınızla ve şeytan arkadaşlarınızla ortaklaşa azap görmenizin size hiçbir faydası olmayacaktır. Zira siz zulümde de ortaktınız, onun cezasında ve azabında da ortak olacaksınız. Aynı şekilde musibetinizin ortak oluşu dolayısıyla birbirinizden teselli bulma imkanınız da olmayacaktır. Çünkü musibet, eğer dünyada meydana gelir ve ona uğrayanlar ortaklaşa olurlarsa bu musibet, nispeten onlara hafif gelir ve biri diğerinin musibetini görerek teselli bulur. Âhiretteki musibet ise her türlü cezayı birlikte ihtiva eder ve orada asgari bir rahat yoktur. Böyle bir teselliden kaynaklanacak rahat dahi yoktur. Rabbimiz! Senden esenlik ve rahmetinle bize rahat ve huzur ihsan etmeni dileriz.
Zuhruf 43:40
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:41
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:42
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:43
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:44
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:45
40- O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin? 41- Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız. 42- Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter. 43- O halde sen, sana vahyolunana sarıl! Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzeresin. 44- Şüphesiz o, hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür. Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. 45- Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
40. Yüce Allah, Rasûlü’nü inkarcıların, çağrısını kabul etmeyişlerine karşı teselli ederek onlarda bir hayır bulunmadığını ve onların kendilerini hidâyete iletecek bir ruh temizliğine sahip olmadıklarını belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:“O” kulak vermeyen “sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut” görmezden gelen “körlere ve” sapık olduğunu bilip bundan hoşnut olduğundan dolayı da “apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanlara doğru yolu sen mi göstereceksin?” Sağır sesleri işitmediği, kör görmediği gibi, apaçık sapıklık içerisinde bulunan da hidâyet bulamaz. Çünkü böyleleri Zikir’den yüz çevirdikleri için onların fıtratları ve akılları bozulmuştur. Onlar, bozuk inançlar uydurmuş ve çok kötü vasıflara sahip olmuşlardır. Bu inanç ve vasıfları da onların hidâyet bulmalarına engel olur ve helâke gidişlerinin daha da artmasına yol açar. Geriye böylelerinin ya dünyada ya da âhirette ibretli bir şekilde cezalandırılıp azaba uğratılmalarından başka geriye bir seçenek kalmamaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
41. “Eğer seni (vefat ettirip içlerinden) alıp götürsek bile biz, onlardan kesinlikle intikam alacağız.” Yani onları tehdit edegeldiğimiz azabı sana göstermeden önce seni alıp götürürsek, Bizim vermiş olduğumuz doğru habere dayanarak şunu bil ki; şüphesiz Biz onlardan intikam alacağız.
42. “Yahut da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Zira Bizim onlara gücümüz yeter.” Ancak o azabın öne alınması yahut sonraya bırakılması, hikmetin gereğine bağlıdır. İşte seninle bu inkarcıların durumu bundan ibarettir.
43. “O halde sen, sana vahyolunana” hem fiilen hem de sahip olunmasını emrettiği sıfatlara sahip olmak suretiyle, ona davet ederek, gerek bizzat kendine gerekse de başkalarına onun hükümlerini uygulamaya gayret ederek “sarıl!” “Çünkü sen” Yüce Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran “dosdoğru bir yol üzeresin.” Bu da senin, sana vahyolunana daha çok sarılmanı ve onunla hidâyet bulmanı gerektirmektedir. Çünkü sen onun hak, adalet ve doğrunun ta kendisi olduğunu bildiğin için çok sağlıklı bir temel üzere binanı kurmuş oluyorsun. Senden başkaları ise binalarını şüphe, vehim, zulüm ve haksızlık üzere kurmaktadırlar.
44. “Şüphesiz o,” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “hem senin hem de kavmin için bir şereftir/öğüttür.” Büyük bir övünç kaynağıdır, üstün bir değerdir. Kadri ölçülemeyecek ve gerçek niteliği ile bilinemeyecek kadar büyük bir nimettir. Aynı şekilde bu kitap, ihtiva ettiği dünyevi ve uhrevi hayırları sizlere hatırlatarak öğüt vermekte, sizi bunlara teşvik etmekte, diğer taraftan şerri de hatırlatıp ondan sakındırmaktadır. “Yakında” ondan, onun gereğini yerine getirip de yüceldiniz ve ondan faydalandınız mı yoksa gereğini yerine getirmediniz mi diye “sorguya çekileceksiniz.” Eğer gereğini yerine getirmedinizse o, sizin aleyhinize delil olacak ve siz bu nimete karşı nankörlük etmiş olacaksınız.
45. Böyle bir şey var mı ki müşriklerin bu hususta peygamberlerden birisine uyduklarına dair ellerinde bir tür delil olmuş olsun? Eğer sen, onlara bunu soracak ve durumları hakkında bilgi edinmek isteyecek olursan o peygamberlerden hiçbir kimsenin Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeye davet ettiğini göremezsin. İlkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler, tek başına Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Allah’ın gönderdiği her bir peygamber: Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir hak ilâhınız yoktur, demiştir. İşte bu, müşriklerin şirklerine dair hiçbir dayanaklarının bulunmadığını, ister sağlıklı aklî delil olsun, ister peygamberlerden gelmiş naklî bir delil olsun hiçbir delillerinin olmadığını göstermektedir.
Zuhruf 43:46
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:47
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:48
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:49
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:50
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:51
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:52
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:53
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:54
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:55
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:56
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık.
46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti.
47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.”
49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.”
50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135)
51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir.
52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez.
53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor?
54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi.
55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
Zuhruf 43:57
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:58
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:59
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:60
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:61
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:62
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:63
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:64
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:65
57- Meryem oğlu (İsa) misal verilince senin kavmin ondan dolayı hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı. 58- Ve:“Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. O misali sana sırf tartışma olsun diye verdiler. Dahası onlar, kavgacı bir topluluktur. 59- O, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına misal kıldığımız bir kuldur. 60- Eğer dileseydik, sizin yerinize yeryüzünde halef olacak melekler var ederdik. 61- Şüphesiz o, kıyamete dair bir bilgidir. O halde sakın kıyamet hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur. 62- Şeytan sakın sizi (o yoldan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 63- İsa, apaçık deliller ile geldiğinde dedi ki:“Ben size hikmeti getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 64- “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” 65- Sonunda o fırkalar, kendi aralarında ihtilafa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
57. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Meryem oğlu (İsa) misal verilince” yani Yüce Allah, ona ibadeti yasaklayıp ona ibadetin de tıpkı putlara ve Allah’a ortak koşulan varlıklara ibadet gibi olduğunu bildirince “senin” seni yalanlayan “kavmin ondan dolayı” bu misal sebebiyle “hemen sevinç çığlıkları atmaya başladı.” Yani sana olan düşmanlıklarını ortaya koyarak seslerini yükseltmeye, böylelikle getirdikleri delilleri ile galip geldiklerini ve üstünlük sağladıklarını iddia etmeye koyuldular.
58. “Ve: Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa o mu, dediler” Kastettikleri İsa aleyhisselam’dır. Çünkü ona da diğer bütün varlıklara da ibadet etmek yasaklanmıştır. Yine onlara ibadet edenlere yapılan tehdit de ortaktır. Zira bu konuda Yüce Allah’ın şu buyruğu nazil olmuştu:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98) Onların haksız yere getirdikleri zalimce delillerinin açıklaması şöyledir: Onlar dediler ki: Ya Muhammed, biz de sen de şunu kabul ediyoruz: İsa, Allah’ın yakın kullarındandır. Onun güzel bir âkıbeti vardır. Peki, Allah’tan başka bütün mabudlara ibadeti yasaklarken bizim mabudlarımız ile onu ne diye eşit tuttun? Senin delilin batıl olmasaydı böyle bir çelişkiye düşmez ve:“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.” demezdin. Onlara göre bu âyet-i kerimedeki ifade, hem putlarını hem de İsa aleyhisselam’ı kapsamaktadır. Buna göre bu bir çelişkidir ve delilin çelişkili olması da batıl olduğunu gösterir. İşte onların delil gördükleri ve ondan dolayı sevinç çığlıkları attıkları ve birbirlerini tebrik edercesine ileri sürdükleri şey, bundan ibarettir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu, şüphelerin en zayıfı ve en çürüğüdür. Çünkü Yüce Allah’ın Mesih İsa’ya ibadetle putlara ibadeti yasaklamış olmasının sebebi, ibadetin yalnızca Yüce Allah’ın hakkı oluşundan dolayıdır. Ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onların dışındaki herhangi bir varlık, hiçbir şekilde ibadete layık değildir. O halde İsa aleyhisselam’a ibadetle başka varlıklara ibadeti eşit şekilde yasaklamanın şüpheyi gerektirecek tarafı nedir? İsa aleyhisselam’ın üstün kılınması ve onun, Rabbi nezdinde yakın bir kul olması, bu konuda onunla diğer mabudlar arasında (mabud olarak görülmesi bakımından) herhangi bir fark olmasını gerektirmez. Zira o, ancak Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği bir kuldur:
59. “O ancak kendisine nimet” nübüvvet, hikmet, ilim ve amel “verdiğimiz ve İsrailoğullarına” babasız olarak var edildiği için, kendisi vasıtası ile Yüce Allah’ın kudretini anlayabilecekleri “misal kıldığımız bir kuldur.” Yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiya, 21/98) buyruğunu ileri sürerek yapılan itiraza üç açıdan cevap verilebilir: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın:“siz de Allah’tan başka taptığınız şeyler de” buyruğunda geçen (ve “şey” diye tercüme edilen) “ما” kelimesi, Arapça’da akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. O nedenle bunun kapsamına Mesih aleyhisselam ve benzerleri girmez. 2. Bu ayetteki itap, Mekke ve çevresinde bulunan müşriklere yöneliktir. Onlar ise İsa’ya değil sadece putlara ve heykellere tapınıyorlardı. 3. Yüce Allah, bu âyet-i kerimeden sonra şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulalacaklardır.”(el-Enbiyâ, 21/101) Şüphesiz ki İsa, onun dışındaki diğer peygamberler ve Allah’ın diğer dostları, bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisine girmektedir.
60. Yani sizin yerinize yeryüzünde size halef olacak melekler yaratırdırk da yeryüzünde onlar yaşarlardı. Biz de onlara kendi türlerinden olan melekleri peygamber olarak gönderirdik. Siz ise ey insanlar! Meleklerin sizlere peygamber gönderilmesine tahammül edemezsiniz. O halde Allah’ın sizlere, sizin cinsinizden ve kendilerinden vahiy bilgisini öğrenme imkânını bulabileceğiniz insanları peygamber olarak göndermesi, O’nun size bir rahmetidir.
61. “Şüphesiz o” İsa aleyhisselam “kıyamete dair bir bilgidir.” Kıyamete bir delildir. Onu babasız olarak bir anneden var etmeye kadir olan, öldükten sonra ölüleri kabirlerinden diriltmeye de kadirdir. Yahut İsa aleyhisselam, ahir zamanda inecek ve onun inişi, Kıyamet alâmetlerinden bir alâmet olacaktır. “O halde kıyamet hakkında asla şüpheye düşmeyin.” Kıyametin kopacağı hususunda hiç şüpheniz olmasın. Çünkü onun hakkında şüphe etmek küfürdür. Size vermiş olduğum emirlere uymak ve yasakladığım hususlardan da uzak durmak sureti ile “bana uyun.” Yüce Allah’a ulaştıracak “dosdoğru yol işte budur.”
62. “Şeytan sakın sizi” Allah’ın size vermiş olduğu emirlere uymaktan “alıkoymasın. Çünkü o” şeytan “sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Sizi yoldan çıkarmayı arzular ve bunun için bütün gayretini ortaya koyar.
63. “İsa” ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraş/alaca hastalarını iyileştirmek vb. gibi onlara getirdiği mucizeler ile peygamberliğinin doğruluğunu ve onlara getirdiklerinin gerçekliğini ortaya koyan “apaçık deliller ile geldiğinde” İsrailoğullarına “dedi ki: Ben size hikmeti” peygamberliği ve bilinmesi gereken şeyleri bilinmesi gereken şekilde bildirmek üzere “getirdim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim.” Anlaşmazlık konularında size hakkı ve doğru cevabı size açıklayarak sizleri içine düştüğünüz karışıklıktan kurtarmak üzere geldim. İsa aleyhisselam, Mûsâ aleyhisselam’ın şeriatini ve Tevrat’ın hükümlerini mükemmelleştirici ve tamamlayıcı olarak gelmişti. Ayrıca o, birtakım kolaylıklar da getirmişti. Bunlar ise ona itaat ile bağlanmayı ve getirdiği şeyleri kabul etmeyi gerektiriyordu. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Allah’a tek olarak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edin. O’nun emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının. Bana da iman ve itaat edin.
64. “Hiç şüphesiz benim Rabbim de sizin Rabbiniz de Allah'tır. O halde yalnız O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” Bu ifadelerde Yüce Allah’ın rububiyet tevhidi dile getirilmektedir. Çünkü gizli ve açık bütün nimetlerle bütün mahlukatı besleyenin, Yüce Allah olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ubûdiyet/uluhiyet tevhidi de ikrar edilmektedir. Bu da Yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek başına ibadet etme emri ile dile getirilmektedir. Ayrıca İsa aleyhisselam kendisinin Allah’ın kullarından birisi olduğunu, hristiyanların hakkında söyledikleri gibi “Allah’ın oğlu” yahut “Üçün üçüncüsü” olmadığını da bildirmekte ve bu hususların, Yüce Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran dosdoğru yol olduğunu da haber vermektedir.
65. İsa aleyhisselam, İsrailoğullarına bunları getirdikten sonra “o fırkalar” yani inkar üzere birleşmiş olan gruplara “kendi aralarında ihtilafa düştüler.” Onların her birisi İsa aleyhisselam ile ilgili batıl bir görüş ortaya attı ve onun getirdiği şeyleri reddetti. Allah’ın hidâyete ilettiği, onun risaletine tanıklık eden, bütün getirdiklerini tasdik edip “O, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”, diyen mü’minler müstesnâ. “Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!” Onların kederleri, üzüntüleri ne kadar büyük, o gündeki hüsranları ne kadar fazla olacaktır!
Zuhruf 43:66
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:67
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:68
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:69
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:70
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:71
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:72
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:73
66- Onlar ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? 67- O gün dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak takvâ sahipleri müstesnâ. 68- “Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” 69- “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz). 70- “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” 71- Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Hem sizler orada ebedi kalacaksınız. 72- İşte bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir. 73- Sizin için orada pek çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.
66. “Onlar” yani yalanlayanlar “ille de kıyametin hiç farkında değillerken kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” O geleceği vakit, onu ve onun gerçekleşeceğine dair haber getirenleri yalanlayanların hallerini hiç sorma!
67. “O gün” Kıyamet günü “dostlar” küfür, yalanlamak ve Allah’a isyan üzere birbirleri ile dostluk edenler “birbirlerine düşmandır.” Çünkü dünyadaki dostluk ve sevgileri Allah için değildi, o nedenle Kıyamet gününde dostlukları düşmanlığa dönüşecektir. “Ancak takvâ sahipleri” şirkten ve masiyetlerden sakınanlar “müstesnâ.” Onlar, kendi rızası için birbirlerini sevdikleri zatın varlığı devam edeceğinden sevgileri de devam edecektir, kesintiye uğramayacaktır.
68. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını, Kendisinin kıyamet gününde onlara kalplerini sevince boğacak, kendilerinden her türlü afet ve kötülüğü uzaklaştıracak bir mahiyette sesleneceğini söz konusu ederek şöyle buyuracaktır:“Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de” Bundan sonra karşılaşacağınız hususlarda size herhangi bir korku ve endişe erişmeyecektir. Daha önce geçmişler dolayısı ile de bir üzüntünüz olmayacaktır. Hoşlanılmayan şeyler hiçbir şekilde söz konusu olmayacağına göre bu, sevilen ve arzulanan her şey gerçekleşecek demektir.
69. “(Ne mutlu size ki) âyetlerimize iman eden ve (Allah'a) teslim olmuş kimseler (idiniz).” Yüce Allah, onları Allah’ın âyetlerine iman etmekle nitelendirmektedir. Bu da hem onları tasdik etmeyi, hem de anlamlarını bilmek, gereklerince de amel etmek gibi kendileri olmaksızın tasdikin tamamlanması söz konusu olmayan hususları kapsamaktadır. Yine onlar Allah’a teslim olmuş, bütün hallerinde O’nun buyruklarına itaat etmiş kimselerdir. Böylelikle onlar hem zahiri, hem de Batıni amelleri işleme vasfını bir arada taşımış olmaktadırlar.
70. “Siz de eşleriniz de sevinç içerisinde girin cennete!” Yani sizin gibi amelde bulunan eşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız vb. gibi sizinle amel yönünden birlikte bulunanların hepsi, ebediyen kalacağınız yer olan cennete girin. Orada sizler, nimetler içerisinde ikramlara mazhar olacaksınız. Rabbinizin lütfundan sizlere pek çok hayırlar, sevinçler ve lezzetler verilecektir ki dillerin bunları anlatabilmesine imkân yoktur.
71. “Altın tepsiler ve kadehler (onlara ikram edilmek üzere) etraflarında dolaştırılır.” Ebedi kılınmış Vildân hizmetçileri, onların yemeklerini en güzel ve en değerli kaplar olan altın tepsilerde, içeceklerini de en güzel kaplar olan ve camların şeffaflığından daha şeffaf, gümüşten, kulpsuz bardaklar ile onlara sunulacaktır. “Orada” yani cennette “canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır.” Bu öyle kapsamlı bir ifadedir ki her türlü nimeti, sevinci, göz aydınlığını ve kalbî neşeyi kapsar. Canların çektiği her türlü yiyecekler, içecekler, giyecekler, eşler, gözlerin zevk alacağı güzel manzaralar, çiçek açmış ağaçlar, mükemmel nimetler, süslü yapılar vb. görüntüler orada vardır. Oradakiler için en mükemmel ve en üstün şekilde bunlar hazırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.”(Yâsîn, 36/57)“Hem sizler orada ebedi kalacaksınız.” Bu da cennetliklerin nimetlerinin mükemmelliğini ortaya koymaktadır. Orada ebedi kalmak söz konusudur. Bu ise nimetlerinin devamını, sürekli artmasını ve hiç bir şekilde kesintiye uğramamasını ifade eder.
72. “İşte” en mükemmel niteliklere sahip olduğu bildirilen “bu cennet, yaptığınız ameller sebebiyle size miras verilmiştir.” Yani amellerinizden dolayı Allah burayı size miras vermiş, lütfu ile onu amellerinizin mükâfatı kılmış ve rahmeti ile orada bunca nimetleri hazırlamıştır.
73. “Sizin için orada pek çok meyveler vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.”(er-Rahman, 55/52)“Siz onlardan yersiniz.” Canların çektiği bu lezzetli meyvelerden istediğinizi seçersiniz, dilediğinizi yersiniz.
Yüce Allah, cennetteki nimetleri söz konusu ettikten sonra cehennem azabını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:74
74- Günahkârlar ise cehennem azabında ebedî kalacaklardır. 75- O azap onlara hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır. 76- Biz onlara zulmetmedik. Aksine onlar, kendileri zalimler idiler. 77- Onlar:“Ey Malik! Rabbin, hakkımızda ölüm hükmünü versin” diye seslenecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız” diyecek. 78- Andolsun Biz size hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz, haktan hoşlanmıyordunuz.
74. Küfür ve yalanlamaları ile suç işleyen “günahkârlar ise cehennem azabında” kendilerini her taraftan kuşatmış bulunan azap içinde gömülmüş olarak “ebedi kalacaklardır.” O azaptan asla çıkamayacaklardır.
75. “O azap onlara” bir an dahi ne kaldırılmak sureti ile ne de azaltılmak sureti ile “hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır.” Her türlü hayırdan yana ümitsiz olacaklar ve kurtuluş ümitleri kalmayacaktır. Çünkü onlar Rablerine şöyle sesleneceklerdir:“Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz. Buyuracak ki: Yıkılın içerisine ve bir daha bana bir şey söylemeyin.”(el-Müminun, 23/107-108)
76. Bu büyük azap, onların kendi elleriyle yaptıkları ve bu yolla kendi kendilerine zulmetmiş olmaları sebebiyledir. Yüce Allah onlara zulmetmediği gibi, suçsuz ve günahsız oldukları halde de onları cezalandırmış da değildir.
77. Onlar ateşte iken belki oradan kurtulurlar ümidi ile:“Ey Mâlik! Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin” bizi öldürsün de kurtulalım. Çünkü şüphesiz bizler, çok büyük gam ve kederde, çok ağır bir azap içerisindeyiz. Artık sabrımız kalmadı, bu azaba dayanamıyoruz “diye seslenecekler.” Cehennem bekçisi olan Mâlik’ten kendileri için Yüce Allah’a haklarında ölüm hükmünü versin diye dua etmesini isteyecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız, diyecek.” Yani burada kalacaksınız. Buradan ebediyen çıkarılmayacaksınız. Böylelikle arzuları gerçekleşmeyecek, aksine maksatlarının tam zıddı bir cevap alacaklar. Bu da kederlerine daha bir keder katacak.
78. Daha sonra yaptıkları sebebi ile şöyle azarlanacaklar:“Andolsun Biz size” tâbi olmanız gereken ve tâbi olmanız halinde kurtuluşunuzu ve mutluluğunuzu sağlayacak olan “hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.” Bundan dolayı ardından asla mutluluk gelmeyecek bir bedbahtlığa mahkûm oldunuz.
Zuhruf 43:75
74- Günahkârlar ise cehennem azabında ebedî kalacaklardır. 75- O azap onlara hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır. 76- Biz onlara zulmetmedik. Aksine onlar, kendileri zalimler idiler. 77- Onlar:“Ey Malik! Rabbin, hakkımızda ölüm hükmünü versin” diye seslenecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız” diyecek. 78- Andolsun Biz size hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz, haktan hoşlanmıyordunuz.
74. Küfür ve yalanlamaları ile suç işleyen “günahkârlar ise cehennem azabında” kendilerini her taraftan kuşatmış bulunan azap içinde gömülmüş olarak “ebedi kalacaklardır.” O azaptan asla çıkamayacaklardır.
75. “O azap onlara” bir an dahi ne kaldırılmak sureti ile ne de azaltılmak sureti ile “hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır.” Her türlü hayırdan yana ümitsiz olacaklar ve kurtuluş ümitleri kalmayacaktır. Çünkü onlar Rablerine şöyle sesleneceklerdir:“Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz. Buyuracak ki: Yıkılın içerisine ve bir daha bana bir şey söylemeyin.”(el-Müminun, 23/107-108)
76. Bu büyük azap, onların kendi elleriyle yaptıkları ve bu yolla kendi kendilerine zulmetmiş olmaları sebebiyledir. Yüce Allah onlara zulmetmediği gibi, suçsuz ve günahsız oldukları halde de onları cezalandırmış da değildir.
77. Onlar ateşte iken belki oradan kurtulurlar ümidi ile:“Ey Mâlik! Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin” bizi öldürsün de kurtulalım. Çünkü şüphesiz bizler, çok büyük gam ve kederde, çok ağır bir azap içerisindeyiz. Artık sabrımız kalmadı, bu azaba dayanamıyoruz “diye seslenecekler.” Cehennem bekçisi olan Mâlik’ten kendileri için Yüce Allah’a haklarında ölüm hükmünü versin diye dua etmesini isteyecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız, diyecek.” Yani burada kalacaksınız. Buradan ebediyen çıkarılmayacaksınız. Böylelikle arzuları gerçekleşmeyecek, aksine maksatlarının tam zıddı bir cevap alacaklar. Bu da kederlerine daha bir keder katacak.
78. Daha sonra yaptıkları sebebi ile şöyle azarlanacaklar:“Andolsun Biz size” tâbi olmanız gereken ve tâbi olmanız halinde kurtuluşunuzu ve mutluluğunuzu sağlayacak olan “hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.” Bundan dolayı ardından asla mutluluk gelmeyecek bir bedbahtlığa mahkûm oldunuz.
Zuhruf 43:76
74- Günahkârlar ise cehennem azabında ebedî kalacaklardır. 75- O azap onlara hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır. 76- Biz onlara zulmetmedik. Aksine onlar, kendileri zalimler idiler. 77- Onlar:“Ey Malik! Rabbin, hakkımızda ölüm hükmünü versin” diye seslenecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız” diyecek. 78- Andolsun Biz size hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz, haktan hoşlanmıyordunuz.
74. Küfür ve yalanlamaları ile suç işleyen “günahkârlar ise cehennem azabında” kendilerini her taraftan kuşatmış bulunan azap içinde gömülmüş olarak “ebedi kalacaklardır.” O azaptan asla çıkamayacaklardır.
75. “O azap onlara” bir an dahi ne kaldırılmak sureti ile ne de azaltılmak sureti ile “hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır.” Her türlü hayırdan yana ümitsiz olacaklar ve kurtuluş ümitleri kalmayacaktır. Çünkü onlar Rablerine şöyle sesleneceklerdir:“Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz. Buyuracak ki: Yıkılın içerisine ve bir daha bana bir şey söylemeyin.”(el-Müminun, 23/107-108)
76. Bu büyük azap, onların kendi elleriyle yaptıkları ve bu yolla kendi kendilerine zulmetmiş olmaları sebebiyledir. Yüce Allah onlara zulmetmediği gibi, suçsuz ve günahsız oldukları halde de onları cezalandırmış da değildir.
77. Onlar ateşte iken belki oradan kurtulurlar ümidi ile:“Ey Mâlik! Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin” bizi öldürsün de kurtulalım. Çünkü şüphesiz bizler, çok büyük gam ve kederde, çok ağır bir azap içerisindeyiz. Artık sabrımız kalmadı, bu azaba dayanamıyoruz “diye seslenecekler.” Cehennem bekçisi olan Mâlik’ten kendileri için Yüce Allah’a haklarında ölüm hükmünü versin diye dua etmesini isteyecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız, diyecek.” Yani burada kalacaksınız. Buradan ebediyen çıkarılmayacaksınız. Böylelikle arzuları gerçekleşmeyecek, aksine maksatlarının tam zıddı bir cevap alacaklar. Bu da kederlerine daha bir keder katacak.
78. Daha sonra yaptıkları sebebi ile şöyle azarlanacaklar:“Andolsun Biz size” tâbi olmanız gereken ve tâbi olmanız halinde kurtuluşunuzu ve mutluluğunuzu sağlayacak olan “hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.” Bundan dolayı ardından asla mutluluk gelmeyecek bir bedbahtlığa mahkûm oldunuz.
Zuhruf 43:77
74- Günahkârlar ise cehennem azabında ebedî kalacaklardır. 75- O azap onlara hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır. 76- Biz onlara zulmetmedik. Aksine onlar, kendileri zalimler idiler. 77- Onlar:“Ey Malik! Rabbin, hakkımızda ölüm hükmünü versin” diye seslenecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız” diyecek. 78- Andolsun Biz size hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz, haktan hoşlanmıyordunuz.
74. Küfür ve yalanlamaları ile suç işleyen “günahkârlar ise cehennem azabında” kendilerini her taraftan kuşatmış bulunan azap içinde gömülmüş olarak “ebedi kalacaklardır.” O azaptan asla çıkamayacaklardır.
75. “O azap onlara” bir an dahi ne kaldırılmak sureti ile ne de azaltılmak sureti ile “hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır.” Her türlü hayırdan yana ümitsiz olacaklar ve kurtuluş ümitleri kalmayacaktır. Çünkü onlar Rablerine şöyle sesleneceklerdir:“Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz. Buyuracak ki: Yıkılın içerisine ve bir daha bana bir şey söylemeyin.”(el-Müminun, 23/107-108)
76. Bu büyük azap, onların kendi elleriyle yaptıkları ve bu yolla kendi kendilerine zulmetmiş olmaları sebebiyledir. Yüce Allah onlara zulmetmediği gibi, suçsuz ve günahsız oldukları halde de onları cezalandırmış da değildir.
77. Onlar ateşte iken belki oradan kurtulurlar ümidi ile:“Ey Mâlik! Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin” bizi öldürsün de kurtulalım. Çünkü şüphesiz bizler, çok büyük gam ve kederde, çok ağır bir azap içerisindeyiz. Artık sabrımız kalmadı, bu azaba dayanamıyoruz “diye seslenecekler.” Cehennem bekçisi olan Mâlik’ten kendileri için Yüce Allah’a haklarında ölüm hükmünü versin diye dua etmesini isteyecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız, diyecek.” Yani burada kalacaksınız. Buradan ebediyen çıkarılmayacaksınız. Böylelikle arzuları gerçekleşmeyecek, aksine maksatlarının tam zıddı bir cevap alacaklar. Bu da kederlerine daha bir keder katacak.
78. Daha sonra yaptıkları sebebi ile şöyle azarlanacaklar:“Andolsun Biz size” tâbi olmanız gereken ve tâbi olmanız halinde kurtuluşunuzu ve mutluluğunuzu sağlayacak olan “hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.” Bundan dolayı ardından asla mutluluk gelmeyecek bir bedbahtlığa mahkûm oldunuz.
Zuhruf 43:78
74- Günahkârlar ise cehennem azabında ebedî kalacaklardır. 75- O azap onlara hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır. 76- Biz onlara zulmetmedik. Aksine onlar, kendileri zalimler idiler. 77- Onlar:“Ey Malik! Rabbin, hakkımızda ölüm hükmünü versin” diye seslenecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız” diyecek. 78- Andolsun Biz size hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz, haktan hoşlanmıyordunuz.
74. Küfür ve yalanlamaları ile suç işleyen “günahkârlar ise cehennem azabında” kendilerini her taraftan kuşatmış bulunan azap içinde gömülmüş olarak “ebedi kalacaklardır.” O azaptan asla çıkamayacaklardır.
75. “O azap onlara” bir an dahi ne kaldırılmak sureti ile ne de azaltılmak sureti ile “hafifletilmeyecektir ve onlar o azap içinde ümitsiz kalacaklardır.” Her türlü hayırdan yana ümitsiz olacaklar ve kurtuluş ümitleri kalmayacaktır. Çünkü onlar Rablerine şöyle sesleneceklerdir:“Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer bundan sonra bir daha dönersek şüphesiz biz zalim kimseleriz. Buyuracak ki: Yıkılın içerisine ve bir daha bana bir şey söylemeyin.”(el-Müminun, 23/107-108)
76. Bu büyük azap, onların kendi elleriyle yaptıkları ve bu yolla kendi kendilerine zulmetmiş olmaları sebebiyledir. Yüce Allah onlara zulmetmediği gibi, suçsuz ve günahsız oldukları halde de onları cezalandırmış da değildir.
77. Onlar ateşte iken belki oradan kurtulurlar ümidi ile:“Ey Mâlik! Rabbin hakkımızda ölüm hükmünü versin” bizi öldürsün de kurtulalım. Çünkü şüphesiz bizler, çok büyük gam ve kederde, çok ağır bir azap içerisindeyiz. Artık sabrımız kalmadı, bu azaba dayanamıyoruz “diye seslenecekler.” Cehennem bekçisi olan Mâlik’ten kendileri için Yüce Allah’a haklarında ölüm hükmünü versin diye dua etmesini isteyecekler. O da:“Sizler (burada ebedi) kalacaksınız, diyecek.” Yani burada kalacaksınız. Buradan ebediyen çıkarılmayacaksınız. Böylelikle arzuları gerçekleşmeyecek, aksine maksatlarının tam zıddı bir cevap alacaklar. Bu da kederlerine daha bir keder katacak.
78. Daha sonra yaptıkları sebebi ile şöyle azarlanacaklar:“Andolsun Biz size” tâbi olmanız gereken ve tâbi olmanız halinde kurtuluşunuzu ve mutluluğunuzu sağlayacak olan “hakkı göndermiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.” Bundan dolayı ardından asla mutluluk gelmeyecek bir bedbahtlığa mahkûm oldunuz.
Zuhruf 43:79
79- Yoksa onlar (hakka tuzak kurmaya) karar mı verdiler? Öyleyse Biz de kararlıyız. 80- Yoksa onlar, içlerinde sakladıklarını ve fısıldaşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Elbette (işitiyoruz); üstelik yanlarındaki elçilerimiz de (onları) yazıyorlar.
79. “Yoksa onlar” yani hakkı yalanlayanlar, ona karşı inatla direnenler “(hakka tuzak kurmaya) karar mı verdiler?” Hakka ve hakkı getirene karşı allanmış, pullanmış batılı ileri sürerek bir hile ve tuzak mı kurdular? “Öyleyse Biz de kararlıyız.” Onların hile ve tuzaklarına galip gelecek, bozacak ve iptal edecek bir tedbirinizi son derece sağlam almışız. Bu da Yüce Allah’ın hakkı ortaya koymak ve batılı da çürütmek için hazırlamış olduğu sebep ve delillerle olur. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Hayır, Biz hakkı batıl üzerine bırakırız da hak onun beynini darmadağın eder...”(el-Enbiya, 21/18)
80. “Yoksa” cahillikleri ve zulümleri dolayısı ile “onlar içlerinde” hiç konuşmayıp kalplerinde sır olarak “sakladıklarını ve fısıldaşmalarını” kendi aralarında gizli saklı konuşmalarını “işitmiyoruz mu sanıyorlar?” Yani onlar, bundan dolayı mı masiyet işliyorlar ve gizli saklı oldukları için bu masiyetlerden sorumlu tutulmayacaklarını, cezalarını çekmeyeceklerini mi zannediyorlar? Yüce Allah, onların bu kanaatlerini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (işitiyoruz).” Biz, onların gizlediklerini de fısıltılarını da biliyoruz. “Üstelik yanlarındaki elçilerimiz” şerefli melekler “de” onların bütün yaptıklarını “yazıyorlar.” Bu yaptıkları kayda geçip saklanacak ve Kıyamet gününde onlara gösterilecektir. Böylelikle yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulacaklardır. Zira Rabbin kimseye zulmetmez.
Zuhruf 43:80
79- Yoksa onlar (hakka tuzak kurmaya) karar mı verdiler? Öyleyse Biz de kararlıyız. 80- Yoksa onlar, içlerinde sakladıklarını ve fısıldaşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Elbette (işitiyoruz); üstelik yanlarındaki elçilerimiz de (onları) yazıyorlar.
79. “Yoksa onlar” yani hakkı yalanlayanlar, ona karşı inatla direnenler “(hakka tuzak kurmaya) karar mı verdiler?” Hakka ve hakkı getirene karşı allanmış, pullanmış batılı ileri sürerek bir hile ve tuzak mı kurdular? “Öyleyse Biz de kararlıyız.” Onların hile ve tuzaklarına galip gelecek, bozacak ve iptal edecek bir tedbirinizi son derece sağlam almışız. Bu da Yüce Allah’ın hakkı ortaya koymak ve batılı da çürütmek için hazırlamış olduğu sebep ve delillerle olur. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Hayır, Biz hakkı batıl üzerine bırakırız da hak onun beynini darmadağın eder...”(el-Enbiya, 21/18)
80. “Yoksa” cahillikleri ve zulümleri dolayısı ile “onlar içlerinde” hiç konuşmayıp kalplerinde sır olarak “sakladıklarını ve fısıldaşmalarını” kendi aralarında gizli saklı konuşmalarını “işitmiyoruz mu sanıyorlar?” Yani onlar, bundan dolayı mı masiyet işliyorlar ve gizli saklı oldukları için bu masiyetlerden sorumlu tutulmayacaklarını, cezalarını çekmeyeceklerini mi zannediyorlar? Yüce Allah, onların bu kanaatlerini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (işitiyoruz).” Biz, onların gizlediklerini de fısıltılarını da biliyoruz. “Üstelik yanlarındaki elçilerimiz” şerefli melekler “de” onların bütün yaptıklarını “yazıyorlar.” Bu yaptıkları kayda geçip saklanacak ve Kıyamet gününde onlara gösterilecektir. Böylelikle yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulacaklardır. Zira Rabbin kimseye zulmetmez.
Zuhruf 43:81
81- De ki:“Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” 82- Hem göklerin ve yerin Rabbi hem de Arş’ın Rabbi (olan Allah) onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 83- Bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.
81. Yani ey şerefli Rasûl! Allah tek ve Samed (kimseye muhtaç olmayan, herkesin muhtaç olduğu), eş ve evlat edinmemiş ve hiç kimse O’na denk olmadığı halde O’na çocuk isnat edenlere “de ki: Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı ona” o çocuğa “ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” Çünkü bu evlat da babasının bir parçası olurdu. Ayrıca ben, Allah’ın sevdiği emirlere sıkı sıkıya bağlanıp itaat etmeye en layık kişiyim. Fakat böyle bir şeyi inkâr edenlerin ilki benim. Böyle bir şeyi herkesten daha çok ben reddediyorum. O halde böyle bir şeyin batıl olduğu ortadadır. Bu, peygamberlerin halini bilenlere göre oldukça büyük bir delildir. Çünkü onların en mükemmel insanlar oldukları, bütün insanlar arasında herkesten önce hayra yönelen ve onu tamamlayanlar oldukları, kötülükleri de bütün insanlar arasında ilk terk edenler, onları herkesten daha çok reddedip ondan en uzak kalanlar oldukları bilindiği takdirde şöyle bir durum ortay çıkar: Eğer Rahman olan Allah’ın çocuğu bulunsaydı ve bu doğru olsaydı, şüphesiz ona ilk ibadet eden, peygamberlerin en faziletlisi olan Abdullah oğlu Muhammed olurdu ve müşrikler bu konuda asla onun önüne geçemezlerdi. Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Eğer Rahman’ın çocuğu olsaydı, işte ben Allah’a ibadet edenlerin ilkiyim. Allah’a ibadetimin bir gereği olarak da ben, Allah’ın bildirdiğini kabul eder, reddettiğini de reddederim. Bu, itikadî ve sözlü anlamda bir ibadettir. Yani eğer sizin bu iddianız gerçek olsaydı, böyle bir şeyi kabul eden ilk kişi yine ben olurdum. Böylelikle müşriklerin bu iddialarının aklen ve naklen batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.
82. O, ortağı, yardımcısı, destekçisi, evladı bulunmak vb. gibi müşriklerin O’na nispet ettikleri vasıflardan “münezzehtir.”
83. “Bırak onları... dalıp oyalansınlar.” Batıla dalsınlar ve imkânsız şeylerle oyalanıp dursunlar. Onların bilgileri zararlıdır, fayda vermez. Zira onlar, hakka karşı ileri sürdükleri bilgilere dalıp bu hususları araştırırlar. Böylelikle peygamberlerin getirdiklerini akılları sıra çürütmeye çalışırlar. Onların amelleri de oyalanmadır ve akılsızlıktır. Ruhları arındırmaz ve hiçbir bilgi doğurmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, ileride karşılarına çıkacak olan Kıyamet günü ile onları tehdit ederek:“tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar” buyurmaktadır. Zira o, günde ne elde etmiş olduklarını bilecekler. Kazandıkları ebedi bedbahtlığı ve sürekli azabı görecekler.
Zuhruf 43:82
81- De ki:“Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” 82- Hem göklerin ve yerin Rabbi hem de Arş’ın Rabbi (olan Allah) onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 83- Bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.
81. Yani ey şerefli Rasûl! Allah tek ve Samed (kimseye muhtaç olmayan, herkesin muhtaç olduğu), eş ve evlat edinmemiş ve hiç kimse O’na denk olmadığı halde O’na çocuk isnat edenlere “de ki: Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı ona” o çocuğa “ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” Çünkü bu evlat da babasının bir parçası olurdu. Ayrıca ben, Allah’ın sevdiği emirlere sıkı sıkıya bağlanıp itaat etmeye en layık kişiyim. Fakat böyle bir şeyi inkâr edenlerin ilki benim. Böyle bir şeyi herkesten daha çok ben reddediyorum. O halde böyle bir şeyin batıl olduğu ortadadır. Bu, peygamberlerin halini bilenlere göre oldukça büyük bir delildir. Çünkü onların en mükemmel insanlar oldukları, bütün insanlar arasında herkesten önce hayra yönelen ve onu tamamlayanlar oldukları, kötülükleri de bütün insanlar arasında ilk terk edenler, onları herkesten daha çok reddedip ondan en uzak kalanlar oldukları bilindiği takdirde şöyle bir durum ortay çıkar: Eğer Rahman olan Allah’ın çocuğu bulunsaydı ve bu doğru olsaydı, şüphesiz ona ilk ibadet eden, peygamberlerin en faziletlisi olan Abdullah oğlu Muhammed olurdu ve müşrikler bu konuda asla onun önüne geçemezlerdi. Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Eğer Rahman’ın çocuğu olsaydı, işte ben Allah’a ibadet edenlerin ilkiyim. Allah’a ibadetimin bir gereği olarak da ben, Allah’ın bildirdiğini kabul eder, reddettiğini de reddederim. Bu, itikadî ve sözlü anlamda bir ibadettir. Yani eğer sizin bu iddianız gerçek olsaydı, böyle bir şeyi kabul eden ilk kişi yine ben olurdum. Böylelikle müşriklerin bu iddialarının aklen ve naklen batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.
82. O, ortağı, yardımcısı, destekçisi, evladı bulunmak vb. gibi müşriklerin O’na nispet ettikleri vasıflardan “münezzehtir.”
83. “Bırak onları... dalıp oyalansınlar.” Batıla dalsınlar ve imkânsız şeylerle oyalanıp dursunlar. Onların bilgileri zararlıdır, fayda vermez. Zira onlar, hakka karşı ileri sürdükleri bilgilere dalıp bu hususları araştırırlar. Böylelikle peygamberlerin getirdiklerini akılları sıra çürütmeye çalışırlar. Onların amelleri de oyalanmadır ve akılsızlıktır. Ruhları arındırmaz ve hiçbir bilgi doğurmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, ileride karşılarına çıkacak olan Kıyamet günü ile onları tehdit ederek:“tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar” buyurmaktadır. Zira o, günde ne elde etmiş olduklarını bilecekler. Kazandıkları ebedi bedbahtlığı ve sürekli azabı görecekler.
Zuhruf 43:83
81- De ki:“Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” 82- Hem göklerin ve yerin Rabbi hem de Arş’ın Rabbi (olan Allah) onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 83- Bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.
81. Yani ey şerefli Rasûl! Allah tek ve Samed (kimseye muhtaç olmayan, herkesin muhtaç olduğu), eş ve evlat edinmemiş ve hiç kimse O’na denk olmadığı halde O’na çocuk isnat edenlere “de ki: Şayet Rahman’ın bir çocuğu olsaydı ona” o çocuğa “ibadet edenlerin ilki ben olurdum.” Çünkü bu evlat da babasının bir parçası olurdu. Ayrıca ben, Allah’ın sevdiği emirlere sıkı sıkıya bağlanıp itaat etmeye en layık kişiyim. Fakat böyle bir şeyi inkâr edenlerin ilki benim. Böyle bir şeyi herkesten daha çok ben reddediyorum. O halde böyle bir şeyin batıl olduğu ortadadır. Bu, peygamberlerin halini bilenlere göre oldukça büyük bir delildir. Çünkü onların en mükemmel insanlar oldukları, bütün insanlar arasında herkesten önce hayra yönelen ve onu tamamlayanlar oldukları, kötülükleri de bütün insanlar arasında ilk terk edenler, onları herkesten daha çok reddedip ondan en uzak kalanlar oldukları bilindiği takdirde şöyle bir durum ortay çıkar: Eğer Rahman olan Allah’ın çocuğu bulunsaydı ve bu doğru olsaydı, şüphesiz ona ilk ibadet eden, peygamberlerin en faziletlisi olan Abdullah oğlu Muhammed olurdu ve müşrikler bu konuda asla onun önüne geçemezlerdi. Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Eğer Rahman’ın çocuğu olsaydı, işte ben Allah’a ibadet edenlerin ilkiyim. Allah’a ibadetimin bir gereği olarak da ben, Allah’ın bildirdiğini kabul eder, reddettiğini de reddederim. Bu, itikadî ve sözlü anlamda bir ibadettir. Yani eğer sizin bu iddianız gerçek olsaydı, böyle bir şeyi kabul eden ilk kişi yine ben olurdum. Böylelikle müşriklerin bu iddialarının aklen ve naklen batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.
82. O, ortağı, yardımcısı, destekçisi, evladı bulunmak vb. gibi müşriklerin O’na nispet ettikleri vasıflardan “münezzehtir.”
83. “Bırak onları... dalıp oyalansınlar.” Batıla dalsınlar ve imkânsız şeylerle oyalanıp dursunlar. Onların bilgileri zararlıdır, fayda vermez. Zira onlar, hakka karşı ileri sürdükleri bilgilere dalıp bu hususları araştırırlar. Böylelikle peygamberlerin getirdiklerini akılları sıra çürütmeye çalışırlar. Onların amelleri de oyalanmadır ve akılsızlıktır. Ruhları arındırmaz ve hiçbir bilgi doğurmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, ileride karşılarına çıkacak olan Kıyamet günü ile onları tehdit ederek:“tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar” buyurmaktadır. Zira o, günde ne elde etmiş olduklarını bilecekler. Kazandıkları ebedi bedbahtlığı ve sürekli azabı görecekler.
Zuhruf 43:84
84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler.
84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz.
85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır:
86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir.
88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:
89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.”
Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır.
***
Zuhruf 43:85
84- Gökte ilâh olan da yerde de ilâh olan da O’dur. O, Hakîmdir, Alimdir. 85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. 86- Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç. 87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle:“Allah” derler. O halde nasıl (O’na ibadetten) çevriliyorlar? 88- O (Peygamber’in): “Ey Rabbim! Bunlar, iman etmeyen bir toplumdur.” dediğini de (Alah bilir). 89- Artık sen de onlardan yüz çevir ve: “Selâm” de. Zira onlar, yakında bilecekler.
84. Yüce Allah, göklerde de yerde de yegane mabud ve ilâh olduğunu haber vermektedir. Bütün semavattakiler ile yeryüzündeki mü’minler, O’na ibadet ederler, O’nu tazim ederler, O’nun celali önünde saygı ile boyun eğerler ve O’nun kemaline muhtaç olduklarını bilirler. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”(er-Ra’d, 13/15) O halde Yüce Allah, bütün mahlukatın kendi irade ve tercihleri ile isteyerek de istemeyerek de ilâh edinip boyun büktükleri yegane mabuddur. Bu buyruk, Yüce Allah’ın:“Göklerde de yerde de Allah O’dur.”(el-En’âm, 6/3) buyruğuna benzemektedir. Yani her ikisinde de ulûhiyet ve muhabbet hakkı O’nundır. Kendisi ise Arşının üzerinde, mahlukatından ayrı, celali ile tek, kemali ile de şanı yüce ve üstündür. “O Hakîmdir” yarattıklarını ve şeriatini muhkem ve sağlam kılmıştır. Her şeyi bir hikmet için yaratmış, her hükmü bir hikmet için koymuştur. Onun kaderi, şer’î ve (amellere kendisiyle karşılık vereceği) cezaî hükümleri hep hikmetlidir. “Alimdir.” her şeyi bilir. Gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Ulvi âlemde olsun, süfli âlemde olsun, bütün kâinatta zerre ağırlığı kadar bir şey ne kadar küçük olursa olsun O’na gizli kalmaz.
85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı yalnız kendisine ait olan (Allah) ne yücedir!” Ne kadar yüce, ne kadar azametli, hayırları ne kadar çok, sıfatları ne kadar geniş, mülkü ne kadar azametlidir! Bundan dolayı Yüce Allah, hükümranlığının gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri kapsayan çok geniş bir hükümranlık olduğunu, ilminin de çok geniş olduğunu ve her şeyi bildiğini söz konusu etmektedir. Öyle ki, gaybı bilen yalnız O’dur. Bu gayba hiç kimse; ne mürsel bir peygamber, ne de mukarreb bir melek muttali olamaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır.” Yani kıyametin kopacağı vaktin ne zaman geleceğini, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Hükümranlığının kemalinin ve genişliğinin bir tecellisi de O’nun dünya ve âhiretin mutlak maliki oluşudur. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani âhirette O’na döndürüleceksiniz ve O da aranızda adaletli hükmü ile hüküm verecektir. Yarattıklarından hiçbir kimsenin hiçbir şeye malik olamaması, hiçbir kimsenin O izin vermeksizin nezdinde şefaate kalkışamaması da Yüce Allah’ın mutlak hükümranlığının bir gereğidir. O nedenle şöyle buyurmaktadır:
86. “Onların Allah'ın dışında yalvardıklarının şefaat etme hakları yoktur.” Yani ister peygamberler, ister melekler olsun, ister başkaları olsun, Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen hiçbir kimse, Allah’ın izni ile olmadıkça şefaat imkânını bulamaz. Şefaat edeceklerinde de ancak Allah’ın razı olacakları kimselere şefaat edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Ancak hakka bilerek şahitlik edenler hariç” buyurmaktadır. Yani ancak dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden ve neye şahitlik ettiğini de bilen kimseler şefaatte bulunabilir. Onun hakka şahit olması şart koşulmuştur. Bu ise Yüce Allah’ın vahdâniyetine, rasûllerinin nübüvvet ve risaletine, getirdikleri dinin esasları ile ahkamı ile hakikatleri ile şer’îati ile hepsinin doğru olduğuna şahitlik etmektir. İşte şefaatçilerin şefaatinden istifade edecekler bunlardır. Allah’ın cezalandırmasından kurtulup O’nun mükâfatına nail olacaklar bunlardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
87. Yani sen müşriklere rububiyet tevhidini ve yaratıcının kim olduğunu soracak olursan, hiç şüphesiz Allah’ın bu konuda tek ve ortaksız olduğunu itiraf edeceklerdir. “O halde nasıl çevriliyorlar?” Peki nasıl olur da Allah’a ibadet etmekten ve yalnızca O’na ihlâsla yönelmekten başka tarafa dönüyorlar? Onların rubûbiyet tevhidini kabul etmeleri, ulûhiyet tevhidini de kabul etmelerini gerektirir. Zira rubûbiyet tevhidi, şirkin bâtıl oluşunun en büyük delillerindendir.
88. Bu buyruk daha önce geçen:“Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun yanındadır” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Yüce Allah, Rasûlünün, kavminin yalanlayışına üzülerek, onların iman etmeyişlerinden dolayı acı çekerek söylediği “Ya Rabbi!…” sözünü de bilir. Yüce Allah, onun bu halini bilmektedir ve onları derhal cezalandırmaya da kadirdir. Ancak Yüce Allah, Halîmdir; kullara mühlet verir ve belki tevbe edip dönerler diye onlara süre tanır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:
89. Onların sana ulaşan sözlü ve fiilî eziyetlerini bağışla ve onları affet. Senden onlara akıllı ve basiret sahibi kimselerin cahillere verdiği karşılık olan “Selâm”dan başka bir şey sadır olmasın. Nitekim Yüce Allah, salih kulları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Cahiller onlara” cahilliklerinin gerektirdiği bir şekilde “hitap ettiklerinde onlar: Selâm, der geçerler.”(el-Furkan, 25/63) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Rabbinin emrine uyarak kavminden ve diğerlerinden görmüş olduğu eziyetleri affedip bağışlamıştır. Onlara iyilik yapmaktan ve güzel sözler söylemekten başka şekilde karşılık vermemiştir. Allah’ın salât ve selâmları, kendisine özel olarak pek büyük bir ahlâk ihsan ettiği ve böylelikle göklerde ve yerde bulunan herkese üstün kıldığı, gökteki en yüksek yıldızlardan bile daha yükseğe çıkardığı Rasûlüne olsun. “Zira onlar yakında” günahlarının ve suçlarının âkıbetini “bilecekler.”
Zuhruf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır.
***