Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Münafikun 63:1 – Kalem 68:52

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Münafikun 63:1
  2. Münafikun 63:2
  3. Münafikun 63:3
  4. Münafikun 63:4
  5. Münafikun 63:5
  6. Münafikun 63:6
  7. Münafikun 63:7
  8. Münafikun 63:8
  9. Münafikun 63:9
  10. Münafikun 63:10
  11. Münafikun 63:11
  12. Teğabün 64:1
  13. Teğabün 64:2
  14. Teğabün 64:3
  15. Teğabün 64:4
  16. Teğabün 64:5
  17. Teğabün 64:6
  18. Teğabün 64:7
  19. Teğabün 64:8
  20. Teğabün 64:9
  21. Teğabün 64:10
  22. Teğabün 64:11
  23. Teğabün 64:12
  24. Teğabün 64:13
  25. Teğabün 64:14
  26. Teğabün 64:15
  27. Teğabün 64:16
  28. Teğabün 64:17
  29. Teğabün 64:18
  30. Talak 65:1
  31. Talak 65:2
  32. Talak 65:3
  33. Talak 65:4
  34. Talak 65:5
  35. Talak 65:6
  36. Talak 65:7
  37. Talak 65:8
  38. Talak 65:9
  39. Talak 65:10
  40. Talak 65:11
  41. Talak 65:12
  42. Tahrim 66:1
  43. Tahrim 66:2
  44. Tahrim 66:3
  45. Tahrim 66:4
  46. Tahrim 66:5
  47. Tahrim 66:6
  48. Tahrim 66:7
  49. Tahrim 66:8
  50. Tahrim 66:9
  51. Tahrim 66:10
  52. Tahrim 66:11
  53. Tahrim 66:12
  54. Mülk 67:1
  55. Mülk 67:2
  56. Mülk 67:3
  57. Mülk 67:4
  58. Mülk 67:5
  59. Mülk 67:6
  60. Mülk 67:7
  61. Mülk 67:8
  62. Mülk 67:9
  63. Mülk 67:10
  64. Mülk 67:11
  65. Mülk 67:12
  66. Mülk 67:13
  67. Mülk 67:14
  68. Mülk 67:15
  69. Mülk 67:16
  70. Mülk 67:17
  71. Mülk 67:18
  72. Mülk 67:19
  73. Mülk 67:20
  74. Mülk 67:21
  75. Mülk 67:22
  76. Mülk 67:23
  77. Mülk 67:24
  78. Mülk 67:25
  79. Mülk 67:26
  80. Mülk 67:27
  81. Mülk 67:28
  82. Mülk 67:29
  83. Mülk 67:30
  84. Kalem 68:1
  85. Kalem 68:2
  86. Kalem 68:3
  87. Kalem 68:4
  88. Kalem 68:5
  89. Kalem 68:6
  90. Kalem 68:7
  91. Kalem 68:8
  92. Kalem 68:9
  93. Kalem 68:10
  94. Kalem 68:11
  95. Kalem 68:12
  96. Kalem 68:13
  97. Kalem 68:14
  98. Kalem 68:15
  99. Kalem 68:16
  100. Kalem 68:17
  101. Kalem 68:18
  102. Kalem 68:19
  103. Kalem 68:20
  104. Kalem 68:21
  105. Kalem 68:22
  106. Kalem 68:23
  107. Kalem 68:24
  108. Kalem 68:25
  109. Kalem 68:26
  110. Kalem 68:27
  111. Kalem 68:28
  112. Kalem 68:29
  113. Kalem 68:30
  114. Kalem 68:31
  115. Kalem 68:32
  116. Kalem 68:33
  117. Kalem 68:34
  118. Kalem 68:35
  119. Kalem 68:36
  120. Kalem 68:37
  121. Kalem 68:38
  122. Kalem 68:39
  123. Kalem 68:40
  124. Kalem 68:41
  125. Kalem 68:42
  126. Kalem 68:43
  127. Kalem 68:44
  128. Kalem 68:45
  129. Kalem 68:46
  130. Kalem 68:47
  131. Kalem 68:48
  132. Kalem 68:49
  133. Kalem 68:50
  134. Kalem 68:51
  135. Kalem 68:52

Münafikun 63:1

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:2

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:3

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:4

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:5

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:6

1- Münâfıklar sana geldikleri vakit:“Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar kesinlikle yalancıdırlar. 2- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi, onların iman edip sonra da kâfir olmalarıdır. Bu yüzden de kalplerine mühür vurulmuştur. Artık onlar anlamazlar. 4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Halbuki onlar, duvara yaslanmış odun gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşmanlar onlardır. O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar? 5- Onlara:“Gelin de Allah Rasûlü sizin için mağfiret dilesin” denildiğinde başlarını çevirirler ve sen, onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Zaten onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez. (Medine’de inmiştir. 11 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelip yerleşti ve orada müslümanlar çoğalıp İslâm güç kazanmaya başladı, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec’e mensup bazı kimseler, küfrü içlerinde gizledikleri halde iman etmiş gibi gözüktüler. Bununla mevkileri korunsun, canları ve malları da kurtulsun istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, kendileri vasıtasıyla tanınabilecekleri bazı sıfatlarını söz konusu etti ki kulları onlardan sakınabilsin ve onlardan yana uyanık bulunsunlar. "Münâfıklar sana geldikleri vakit” yalan söyleyrek “Şahitlik ederiz ki sen kesinlikle Allah’ın rasûlüsün, derler.” Münâfıkların bu şahitlikleri, yalan yere ve münâfıklık/ikiyüzlülük etmek sureti ile yapılmıştı. Kaldı ki Allah Rasûlünün desteklenmesi için onların şahitliklerine ihtiyaç da yoktur. Çünkü “Allah da biliyor ki sen kesinlikle O’nun Rasûlüsün. Fakat Allah şahitlik eder ki o münâfıklar” sözlerinde ve iddialarında “kesinlikle yalancıdırlar.” Onlar, bu sözü gerçekten öyle inandıkları için söylemiyorlar. 2. “Onlar yeminlerini kalkan edindiler” Böylelikle münâfık olarak nitelenmeyecek şekilde kendilerini korumaya ve gizlemeye çalıştılar. "Allah’ın yolundan alıkoydular.” Hem bizzat kendileri saptılar hem de onların gerçek durumlarını bilmeyen başkalarını Allah’ın yolundan alıkoydular. "Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” Çünkü onlar imanı açığa vururken küfürlerini gizlemiş, mü’min olduklarına dair yemin ederek doğru oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. 3. “Bunun sebebi” yani kendilerine münâfıklıklarını süsleyen şey “onların iman edip sonra” iman üzerinde sebat etmeyerek “kâfir olmalarıdır. Bunun yüzden de kalplerine” ebediyen hayır girmemek üzere “mühür vurulmuşturç Artık onlar” kendilerine fayda sağlayacak şeyleri “anlamazlar” kendi maslahatlarını belleyemezler. 4. “Onları gördüğün zaman” görünüşlerinin güzelliği ve göz alıcılığı dolayısı ile “kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa” güzel konuştuklarından dolayı onları dinlemekten hoşlanır ve “sözlerini dinlersin.” Dış görünüşleri de sözleri de beğenilecek durumdadır. Fakat bunun ötesinde üstün bir ahlâkları, doğru yol üzere yürümek namına hiçbir faziletleri yoktur. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki onlar duvara yaslanmış odun gibidirler” hiçbir faydası bulunmayan, katıksız zarardan başka bir şey ifade etmeyen kimselerdir. "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.” Bu ise korkaklıklarından ve kalplerindeki zayıflık ve şüpheden dolayıdır. Çünkü içlerindeki gerçek niyetlerin fark edilmesinden korkarlar. İşte “asıl düşmanlar onlardır.” Gerçek düşmanlar bunlardır. Çünkü açık ve meydanda olan düşmanın durumu, fark edilemeyen, gizlice hile ve tuzak kuran, apaçık düşman olduğu halde dost olduğunu iddia eden düşmandan daha kolaydır. "O halde onlara karşı önlemini al. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?” Açık delilleri ortaya konulduktan ve belirgin özellikleri netlik kazandıktan sonra nasıl olur da İslâm dininden, kendilerine hüsran ve bedbahtlıklarını artırmaktan başka fayda sağlamayan küfre nasıl dönüyorlar? 5. “Onlara” bu münâfıklara: “Gelin de Allah Rasûlü sizin için” yaptıklarınızdan ötürü hallerinizin düzelmesi ve amellerinizin kabul edilmesi için “mağfiret dilesin, denildiğinde” bunu şiddetle ve alabildiğine reddedip Rasûlün dua etmesini istemeyi kabul etmeyerek “başlarını çevirirler ve sen onların” azgınlık ve inatları sebebi ile hakka uymak istemeyip “büyüklenerek” nefret içinde haktan “yüz çevirdiklerini görürsün.” İşte Allah Rasûlünden kendilerine dua etmesini istemeye çağrıldıkları vakit onların hali budur. 6. Münafıkların Peygamber’e gelip de ondan kendilerine mağfiret dilemesini istememeleri Allah’ın, Rasûlüne bir lütuf ve ihsanıdır. Çünkü onlar, Allah’a itaatin sınırlarının dışına çıkmış fâsık bir topluluktur. Küfrü imana tercih etmişlerdir. Bundan dolayı eğer onlar için mağfiret dileyecek olsa bile Rasûlün mağfiret isteğinin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah, başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır.”(et-Tevbe, 9/80)“Çünkü Allah fâsık toplumu hidâyete erdirmez.”

Münafikun 63:7

7- “Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler” diyenler onlardır. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır. Fakat münâfıklar anlamazlar. 8- Derler ki:“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir. Fakat münâfıklar bilmezler. 7. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve müslümanlara aşırı düşmanlıklarından ötürü ashab-ı kiramın bir araya gelmiş ve birbirleri ile kaynaşmış olduklarını, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hoşnut etmek için birbirleri ile yarıştıklarını görünce kendi bozuk kanâatleri uyarınca şöyle dediler:“Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler.” Çünkü kendi kanaatlerine göre eğer münâfıkların malları ve onlara yönelik harcamaları olmasaydı, Allah’ın dinine yardımcı olmak için bir araya gelemezlerdi. Ama insanlar arasında dinin yardımsız kalmasını ve müslümanların eziyet görmesini en çok arzu eden bu münâfıkların, ancak gerçekleri bilmeyen kimseler tarafından kabul edilebilecek şekildeki bu basit iddiaları çok hayret edilecek hususlardan birisidir. Bundan dolayı Yüce Allah, onların bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır.” O, rızkı dilediğine verir, dilediğine vermez. Dilediği kimselere sebepleri kolaylaştırır, dilediği kimselere de zorlaştırır. "Fakat münâfıklar anlamazlar.” Bundan dolayı rızık hazinelerinin kendi ellerinde ve iradeleri altında bulunduğu anlamına gelecek bu tür sözleri söyleyebilmişlerdir. 8. “Derler ki: “Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Bu sözleri Mureysi’ gazvesi sırasında söylemişlerdi. O sırada bazı Ensar ve Muhacirler arasında üzücü birtakım söz alışverişinde bulunulmuştu. O vakit münâfıkların münâfıklığı aşikar olmuş ve kalplerinde gizledikleri de açığa çıkmıştı. Başları olan Abdullah b. Ubey b. Selûl şöyle demişti:“Bizlerle bunların -Muhacirleri kastediyor- misali tıpkı: “Besle köpeğini yesin seni/Besle kargayı oysun gözünü” misalinde dile getirilen gerçeği anlatmaktadır.” Sonra da şunu söyledi:“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Kendi kanaatine göre o ve diğer münâfık kardeşleri en aziz olanlar, Allah Rasûlü ve ona uyanlar ise en zelil olanlardı. Halbuki durum bu münâfıkın söylediğinin tam aksine idi. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir.” Asıl aziz olanlar bunlardır, münâfıklar ile diğer kâfir kardeşleri ise zelil ve hakir olanlardır. "Fakat münâfıklar” bunu “bilmezler.” Bundan dolayı üzerinde bulundukları batıla aldanarak kendilerinin aziz olduğu iddiasında bulunabilmişlerdir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Münafikun 63:8

7- “Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler” diyenler onlardır. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır. Fakat münâfıklar anlamazlar. 8- Derler ki:“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir. Fakat münâfıklar bilmezler. 7. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve müslümanlara aşırı düşmanlıklarından ötürü ashab-ı kiramın bir araya gelmiş ve birbirleri ile kaynaşmış olduklarını, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hoşnut etmek için birbirleri ile yarıştıklarını görünce kendi bozuk kanâatleri uyarınca şöyle dediler:“Rasûlullah’ın yanındakilere hiçbirşey vermeyin ki dağılıp gitsinler.” Çünkü kendi kanaatlerine göre eğer münâfıkların malları ve onlara yönelik harcamaları olmasaydı, Allah’ın dinine yardımcı olmak için bir araya gelemezlerdi. Ama insanlar arasında dinin yardımsız kalmasını ve müslümanların eziyet görmesini en çok arzu eden bu münâfıkların, ancak gerçekleri bilmeyen kimseler tarafından kabul edilebilecek şekildeki bu basit iddiaları çok hayret edilecek hususlardan birisidir. Bundan dolayı Yüce Allah, onların bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Halbuki göklerin ve yerin hazineleri yalnız Allah’ındır.” O, rızkı dilediğine verir, dilediğine vermez. Dilediği kimselere sebepleri kolaylaştırır, dilediği kimselere de zorlaştırır. "Fakat münâfıklar anlamazlar.” Bundan dolayı rızık hazinelerinin kendi ellerinde ve iradeleri altında bulunduğu anlamına gelecek bu tür sözleri söyleyebilmişlerdir. 8. “Derler ki: “Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Bu sözleri Mureysi’ gazvesi sırasında söylemişlerdi. O sırada bazı Ensar ve Muhacirler arasında üzücü birtakım söz alışverişinde bulunulmuştu. O vakit münâfıkların münâfıklığı aşikar olmuş ve kalplerinde gizledikleri de açığa çıkmıştı. Başları olan Abdullah b. Ubey b. Selûl şöyle demişti:“Bizlerle bunların -Muhacirleri kastediyor- misali tıpkı: “Besle köpeğini yesin seni/Besle kargayı oysun gözünü” misalinde dile getirilen gerçeği anlatmaktadır.” Sonra da şunu söyledi:“Eğer Medine’ye dönersek en aziz olan, en zelil olanı mutlaka oradan çıkartacaktır.” Kendi kanaatine göre o ve diğer münâfık kardeşleri en aziz olanlar, Allah Rasûlü ve ona uyanlar ise en zelil olanlardı. Halbuki durum bu münâfıkın söylediğinin tam aksine idi. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Halbuki izzet yalnız Allah’ındır, Rasûlünündür ve müminlerindir.” Asıl aziz olanlar bunlardır, münâfıklar ile diğer kâfir kardeşleri ise zelil ve hakir olanlardır. "Fakat münâfıklar” bunu “bilmezler.” Bundan dolayı üzerinde bulundukları batıla aldanarak kendilerinin aziz olduğu iddiasında bulunabilmişlerdir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Münafikun 63:9

9- Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 10- Herhangi birinize ölüm gelip de:“Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de çokça sadaka versem ve salihlerden olsam” diyeceği an gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infâk edin. 11- Zira Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 9. Yüce Allah, mü’min kullarına kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Çünkü gerçek kâr, kurtuluş ve pek çok hayırlar bununla elde edilir. Onlara mal ve evlâtlarının, kendisini anmaktan alıkoymasına fırsat vermelerini da yasaklamaktadır. Çünkü mal ve evlât sevgisi, çoğu nefislerin mayasında vardır. Birçokları bunlara olan sevgiyi Allah’a olan sevginin önüne geçirirler. Bu ise pek büyük bir zarardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim bunu yaparsa” yani malı ve evladı Allah’ı hatırlamasını engelleyecek şekilde onu oyalarsa “işte onlar” ebedi mutluluğu ve sonu gelmez nimetleri kaybettiklerinden “hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü bunlar fani olanı kalıcı olana tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah nezdindedir.”(et-Teğâbun, 64/15) 10. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıktan infâk edin” buyruğunun kapsamına, zekât, keffâretler, hanımların, kölelerin ve benzerlerinin nafakaları gibi farz olan infâk da, bütün hayırlı alanlarda malı cömertçe harcamak şeklindeki müstehap nafakalar da girmektedir. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıklardan” buyurması, kullarını kendileri için zor ve ağır gelecek şekilde infakta bulunmakla mükellef tutmadığını göstermektedir. O, kendilerine vermiş olduğu ve elde etme sebeplerini de onlara kolaylaştırdığı rızıkların hepsini değil sadece bir bölümünü infâk etmelerini emretmiştir. O bakımdan muhtaç kardeşlerini gözetmek sureti ile O’nun, kendilerine verdiklerinin şükrünü yerine getirsinler ve böylelikle ölümden önce bu işi yapmaya çalışsınlar. Çünkü ölüm geldikten sonra kulun zerre ağırlığı kadar dahi olsa bir hayır yapabilme imkânı kalmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Herhangi birinize ölüm gelip de” imkân ollduğu vakitlerde işlediği kusurlara pişman olup imkânsız olan geri dönüşü isteyerek: “Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de” yaptığım kusurları telafi etsem; azaptan kurtuluşuma vesile olacak ve pek çok mükâfata hak kazandıracak şekilde malımdan “çokça sadaka versem” emrolunduğum bütün hususları yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak sureti ile de “salihlerden olsam.” Bunun kapsamına da hac ve diğer (ertelenen) ameller girmektedir. 11. Ama böyle bir dilek ve temenninin vakti geçmiş, böyle bir şeyin telâfi edilmesine imkân kalmamış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah” kesin olarak kararlaştırılmış olan “eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah” hayır ve şer bütün “yaptıklarınızdan haberdardır.” Sahip olduğunuzu bildiği niyet ve amellerinize göre de size karşılıklarını verecektir. Münafikûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Münafikun 63:10

9- Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 10- Herhangi birinize ölüm gelip de:“Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de çokça sadaka versem ve salihlerden olsam” diyeceği an gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infâk edin. 11- Zira Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 9. Yüce Allah, mü’min kullarına kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Çünkü gerçek kâr, kurtuluş ve pek çok hayırlar bununla elde edilir. Onlara mal ve evlâtlarının, kendisini anmaktan alıkoymasına fırsat vermelerini da yasaklamaktadır. Çünkü mal ve evlât sevgisi, çoğu nefislerin mayasında vardır. Birçokları bunlara olan sevgiyi Allah’a olan sevginin önüne geçirirler. Bu ise pek büyük bir zarardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim bunu yaparsa” yani malı ve evladı Allah’ı hatırlamasını engelleyecek şekilde onu oyalarsa “işte onlar” ebedi mutluluğu ve sonu gelmez nimetleri kaybettiklerinden “hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü bunlar fani olanı kalıcı olana tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah nezdindedir.”(et-Teğâbun, 64/15) 10. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıktan infâk edin” buyruğunun kapsamına, zekât, keffâretler, hanımların, kölelerin ve benzerlerinin nafakaları gibi farz olan infâk da, bütün hayırlı alanlarda malı cömertçe harcamak şeklindeki müstehap nafakalar da girmektedir. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıklardan” buyurması, kullarını kendileri için zor ve ağır gelecek şekilde infakta bulunmakla mükellef tutmadığını göstermektedir. O, kendilerine vermiş olduğu ve elde etme sebeplerini de onlara kolaylaştırdığı rızıkların hepsini değil sadece bir bölümünü infâk etmelerini emretmiştir. O bakımdan muhtaç kardeşlerini gözetmek sureti ile O’nun, kendilerine verdiklerinin şükrünü yerine getirsinler ve böylelikle ölümden önce bu işi yapmaya çalışsınlar. Çünkü ölüm geldikten sonra kulun zerre ağırlığı kadar dahi olsa bir hayır yapabilme imkânı kalmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Herhangi birinize ölüm gelip de” imkân ollduğu vakitlerde işlediği kusurlara pişman olup imkânsız olan geri dönüşü isteyerek: “Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de” yaptığım kusurları telafi etsem; azaptan kurtuluşuma vesile olacak ve pek çok mükâfata hak kazandıracak şekilde malımdan “çokça sadaka versem” emrolunduğum bütün hususları yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak sureti ile de “salihlerden olsam.” Bunun kapsamına da hac ve diğer (ertelenen) ameller girmektedir. 11. Ama böyle bir dilek ve temenninin vakti geçmiş, böyle bir şeyin telâfi edilmesine imkân kalmamış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah” kesin olarak kararlaştırılmış olan “eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah” hayır ve şer bütün “yaptıklarınızdan haberdardır.” Sahip olduğunuzu bildiği niyet ve amellerinize göre de size karşılıklarını verecektir. Münafikûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Münafikun 63:11

9- Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 10- Herhangi birinize ölüm gelip de:“Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de çokça sadaka versem ve salihlerden olsam” diyeceği an gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infâk edin. 11- Zira Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 9. Yüce Allah, mü’min kullarına kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Çünkü gerçek kâr, kurtuluş ve pek çok hayırlar bununla elde edilir. Onlara mal ve evlâtlarının, kendisini anmaktan alıkoymasına fırsat vermelerini da yasaklamaktadır. Çünkü mal ve evlât sevgisi, çoğu nefislerin mayasında vardır. Birçokları bunlara olan sevgiyi Allah’a olan sevginin önüne geçirirler. Bu ise pek büyük bir zarardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim bunu yaparsa” yani malı ve evladı Allah’ı hatırlamasını engelleyecek şekilde onu oyalarsa “işte onlar” ebedi mutluluğu ve sonu gelmez nimetleri kaybettiklerinden “hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü bunlar fani olanı kalıcı olana tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah nezdindedir.”(et-Teğâbun, 64/15) 10. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıktan infâk edin” buyruğunun kapsamına, zekât, keffâretler, hanımların, kölelerin ve benzerlerinin nafakaları gibi farz olan infâk da, bütün hayırlı alanlarda malı cömertçe harcamak şeklindeki müstehap nafakalar da girmektedir. Yüce Allah’ın:“Size verdiğimiz rızıklardan” buyurması, kullarını kendileri için zor ve ağır gelecek şekilde infakta bulunmakla mükellef tutmadığını göstermektedir. O, kendilerine vermiş olduğu ve elde etme sebeplerini de onlara kolaylaştırdığı rızıkların hepsini değil sadece bir bölümünü infâk etmelerini emretmiştir. O bakımdan muhtaç kardeşlerini gözetmek sureti ile O’nun, kendilerine verdiklerinin şükrünü yerine getirsinler ve böylelikle ölümden önce bu işi yapmaya çalışsınlar. Çünkü ölüm geldikten sonra kulun zerre ağırlığı kadar dahi olsa bir hayır yapabilme imkânı kalmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Herhangi birinize ölüm gelip de” imkân ollduğu vakitlerde işlediği kusurlara pişman olup imkânsız olan geri dönüşü isteyerek: “Rabbim! Beni(m ölümü) yakın bir zamana kadar ertelesen de” yaptığım kusurları telafi etsem; azaptan kurtuluşuma vesile olacak ve pek çok mükâfata hak kazandıracak şekilde malımdan “çokça sadaka versem” emrolunduğum bütün hususları yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak sureti ile de “salihlerden olsam.” Bunun kapsamına da hac ve diğer (ertelenen) ameller girmektedir. 11. Ama böyle bir dilek ve temenninin vakti geçmiş, böyle bir şeyin telâfi edilmesine imkân kalmamış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah” kesin olarak kararlaştırılmış olan “eceli geldiğinde hiçbir kimse(nin ölmünü) asla ertelemez. Allah” hayır ve şer bütün “yaptıklarınızdan haberdardır.” Sahip olduğunuzu bildiği niyet ve amellerinize göre de size karşılıklarını verecektir. Münafikûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Teğabün 64:1

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hükümranlık yalnız O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. 2- Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen içinizden kâfir olanlar da var, mü’min olanlar da. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır. Dönüş yalnız O’nadır. 4- O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 18 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu âyet-i kerimeler, yüce yaratıcının pek azametli birçok sıfatını ihtiva etmektedir. Yüce Allah ulûhiyetinin kemâlini, zenginliğinin genişliğini, buna karşılık bütün yaratıkların O’na muhtaç oluşunu, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, hükümranlığın tümü ile yalnız O’nun olduğunu, hiçbir yaratılmışın O’nun hükümranlığının kapsamı dışında bulunmadığını zikretmektedir. Hamd de bütünü ile O’nadır, yalnız O’nundur. Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için hamd O’nadır; yaratmış olduğu bunca varlıklar dolayısıyla hamd O’nadır; şeraiti, indirdiği hükümleri ve ihsan etmiş olduğu nimetleri dolayısı ile de hamd O’nadır. O’nun kudreti her şeyi kapsar. Hiçbir varlık O’nun kudreti dışına çıkamaz. O’nun dilediği hiçbir şey O’na karşı koyamaz. 2. Yüce Allah, kulları yaratmış olduğunu ve onlardan kimini mü’min, kimini kâfir kıldığını da zikretmektedir. Onların imanları da küfürleri de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi dahilindedir. Zira onlara yerine getirmek istedikleri emir ve yasakları gerçekleştirebilecekleri kudret ve irade vermek sureti ile onların bu şekilde iradelerini kullanmalarını dileyen O’dur. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” 3. Yüce Allah kendisine birtakım emir ve yasaklar verilmiş olan insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra diğer yaratıkların da yaratıcısının kendisi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani bunların kendilerini de her ikisinde bulunanları da en güzel şekilde yaratan O’dur. O’nun bu yaratması “hak (bir amaç) ile”dir. Yani hikmet ile ve Yüce Allah’ın gözetmiş olduğu belli bir gaye ve maksada göer yaratılmışlardır. "Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır” buyruğu Yüce Allah’ın:“Andolsun Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda/ölçüde yarattık”(et-Tîn, 95/4) buyruğuna benzemektedir. İnsan suret itibari ile bütün yaratıkların en güzeli, görünüşü de en üstün olanıdır. "Dönüş yalnız O’nadır.” Kıyamet gününde yalnız O’na dönülecektir, O da iman ve küfrünüzün karşılığını size verecektir. Sizi, size ihsan etmiş olduğu pek büyük nimetler dolayısı ile sorgulayacak, bu nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmemekten dolayı hesaba çekecektir. 4. Daha sonra Yüce Allah, ilminin her şeyi kapsadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” yani gizli-açık, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. "Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.” Yani göğüslerin içinde saklı bulunan iyi ve kötü düşünceleri, iyi niyetleri, kötü niyetleri ve bozuk maksatları bilir. Yüce Allah, kalplerin özünde bulunanı çok iyi bildiğine göre akıl ve basiret sahibi olan kimsenin iç dünyasını da kötü huylardan ve düşüncelerden korumaya ve güzel ahlâkî sıfatları elde etmeye çaba harcamalıdır.

Teğabün 64:2

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hükümranlık yalnız O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. 2- Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen içinizden kâfir olanlar da var, mü’min olanlar da. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır. Dönüş yalnız O’nadır. 4- O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 18 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu âyet-i kerimeler, yüce yaratıcının pek azametli birçok sıfatını ihtiva etmektedir. Yüce Allah ulûhiyetinin kemâlini, zenginliğinin genişliğini, buna karşılık bütün yaratıkların O’na muhtaç oluşunu, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, hükümranlığın tümü ile yalnız O’nun olduğunu, hiçbir yaratılmışın O’nun hükümranlığının kapsamı dışında bulunmadığını zikretmektedir. Hamd de bütünü ile O’nadır, yalnız O’nundur. Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için hamd O’nadır; yaratmış olduğu bunca varlıklar dolayısıyla hamd O’nadır; şeraiti, indirdiği hükümleri ve ihsan etmiş olduğu nimetleri dolayısı ile de hamd O’nadır. O’nun kudreti her şeyi kapsar. Hiçbir varlık O’nun kudreti dışına çıkamaz. O’nun dilediği hiçbir şey O’na karşı koyamaz. 2. Yüce Allah, kulları yaratmış olduğunu ve onlardan kimini mü’min, kimini kâfir kıldığını da zikretmektedir. Onların imanları da küfürleri de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi dahilindedir. Zira onlara yerine getirmek istedikleri emir ve yasakları gerçekleştirebilecekleri kudret ve irade vermek sureti ile onların bu şekilde iradelerini kullanmalarını dileyen O’dur. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” 3. Yüce Allah kendisine birtakım emir ve yasaklar verilmiş olan insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra diğer yaratıkların da yaratıcısının kendisi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani bunların kendilerini de her ikisinde bulunanları da en güzel şekilde yaratan O’dur. O’nun bu yaratması “hak (bir amaç) ile”dir. Yani hikmet ile ve Yüce Allah’ın gözetmiş olduğu belli bir gaye ve maksada göer yaratılmışlardır. "Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır” buyruğu Yüce Allah’ın:“Andolsun Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda/ölçüde yarattık”(et-Tîn, 95/4) buyruğuna benzemektedir. İnsan suret itibari ile bütün yaratıkların en güzeli, görünüşü de en üstün olanıdır. "Dönüş yalnız O’nadır.” Kıyamet gününde yalnız O’na dönülecektir, O da iman ve küfrünüzün karşılığını size verecektir. Sizi, size ihsan etmiş olduğu pek büyük nimetler dolayısı ile sorgulayacak, bu nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmemekten dolayı hesaba çekecektir. 4. Daha sonra Yüce Allah, ilminin her şeyi kapsadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” yani gizli-açık, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. "Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.” Yani göğüslerin içinde saklı bulunan iyi ve kötü düşünceleri, iyi niyetleri, kötü niyetleri ve bozuk maksatları bilir. Yüce Allah, kalplerin özünde bulunanı çok iyi bildiğine göre akıl ve basiret sahibi olan kimsenin iç dünyasını da kötü huylardan ve düşüncelerden korumaya ve güzel ahlâkî sıfatları elde etmeye çaba harcamalıdır.

Teğabün 64:3

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hükümranlık yalnız O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. 2- Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen içinizden kâfir olanlar da var, mü’min olanlar da. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır. Dönüş yalnız O’nadır. 4- O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 18 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu âyet-i kerimeler, yüce yaratıcının pek azametli birçok sıfatını ihtiva etmektedir. Yüce Allah ulûhiyetinin kemâlini, zenginliğinin genişliğini, buna karşılık bütün yaratıkların O’na muhtaç oluşunu, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, hükümranlığın tümü ile yalnız O’nun olduğunu, hiçbir yaratılmışın O’nun hükümranlığının kapsamı dışında bulunmadığını zikretmektedir. Hamd de bütünü ile O’nadır, yalnız O’nundur. Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için hamd O’nadır; yaratmış olduğu bunca varlıklar dolayısıyla hamd O’nadır; şeraiti, indirdiği hükümleri ve ihsan etmiş olduğu nimetleri dolayısı ile de hamd O’nadır. O’nun kudreti her şeyi kapsar. Hiçbir varlık O’nun kudreti dışına çıkamaz. O’nun dilediği hiçbir şey O’na karşı koyamaz. 2. Yüce Allah, kulları yaratmış olduğunu ve onlardan kimini mü’min, kimini kâfir kıldığını da zikretmektedir. Onların imanları da küfürleri de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi dahilindedir. Zira onlara yerine getirmek istedikleri emir ve yasakları gerçekleştirebilecekleri kudret ve irade vermek sureti ile onların bu şekilde iradelerini kullanmalarını dileyen O’dur. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” 3. Yüce Allah kendisine birtakım emir ve yasaklar verilmiş olan insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra diğer yaratıkların da yaratıcısının kendisi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani bunların kendilerini de her ikisinde bulunanları da en güzel şekilde yaratan O’dur. O’nun bu yaratması “hak (bir amaç) ile”dir. Yani hikmet ile ve Yüce Allah’ın gözetmiş olduğu belli bir gaye ve maksada göer yaratılmışlardır. "Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır” buyruğu Yüce Allah’ın:“Andolsun Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda/ölçüde yarattık”(et-Tîn, 95/4) buyruğuna benzemektedir. İnsan suret itibari ile bütün yaratıkların en güzeli, görünüşü de en üstün olanıdır. "Dönüş yalnız O’nadır.” Kıyamet gününde yalnız O’na dönülecektir, O da iman ve küfrünüzün karşılığını size verecektir. Sizi, size ihsan etmiş olduğu pek büyük nimetler dolayısı ile sorgulayacak, bu nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmemekten dolayı hesaba çekecektir. 4. Daha sonra Yüce Allah, ilminin her şeyi kapsadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” yani gizli-açık, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. "Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.” Yani göğüslerin içinde saklı bulunan iyi ve kötü düşünceleri, iyi niyetleri, kötü niyetleri ve bozuk maksatları bilir. Yüce Allah, kalplerin özünde bulunanı çok iyi bildiğine göre akıl ve basiret sahibi olan kimsenin iç dünyasını da kötü huylardan ve düşüncelerden korumaya ve güzel ahlâkî sıfatları elde etmeye çaba harcamalıdır.

Teğabün 64:4

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hükümranlık yalnız O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. 2- Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen içinizden kâfir olanlar da var, mü’min olanlar da. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 3- O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır. Dönüş yalnız O’nadır. 4- O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 18 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu âyet-i kerimeler, yüce yaratıcının pek azametli birçok sıfatını ihtiva etmektedir. Yüce Allah ulûhiyetinin kemâlini, zenginliğinin genişliğini, buna karşılık bütün yaratıkların O’na muhtaç oluşunu, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiğini, hükümranlığın tümü ile yalnız O’nun olduğunu, hiçbir yaratılmışın O’nun hükümranlığının kapsamı dışında bulunmadığını zikretmektedir. Hamd de bütünü ile O’nadır, yalnız O’nundur. Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için hamd O’nadır; yaratmış olduğu bunca varlıklar dolayısıyla hamd O’nadır; şeraiti, indirdiği hükümleri ve ihsan etmiş olduğu nimetleri dolayısı ile de hamd O’nadır. O’nun kudreti her şeyi kapsar. Hiçbir varlık O’nun kudreti dışına çıkamaz. O’nun dilediği hiçbir şey O’na karşı koyamaz. 2. Yüce Allah, kulları yaratmış olduğunu ve onlardan kimini mü’min, kimini kâfir kıldığını da zikretmektedir. Onların imanları da küfürleri de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi dahilindedir. Zira onlara yerine getirmek istedikleri emir ve yasakları gerçekleştirebilecekleri kudret ve irade vermek sureti ile onların bu şekilde iradelerini kullanmalarını dileyen O’dur. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” 3. Yüce Allah kendisine birtakım emir ve yasaklar verilmiş olan insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra diğer yaratıkların da yaratıcısının kendisi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani bunların kendilerini de her ikisinde bulunanları da en güzel şekilde yaratan O’dur. O’nun bu yaratması “hak (bir amaç) ile”dir. Yani hikmet ile ve Yüce Allah’ın gözetmiş olduğu belli bir gaye ve maksada göer yaratılmışlardır. "Size suret vermiş ve suretlerinizi de güzel kılmıştır” buyruğu Yüce Allah’ın:“Andolsun Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda/ölçüde yarattık”(et-Tîn, 95/4) buyruğuna benzemektedir. İnsan suret itibari ile bütün yaratıkların en güzeli, görünüşü de en üstün olanıdır. "Dönüş yalnız O’nadır.” Kıyamet gününde yalnız O’na dönülecektir, O da iman ve küfrünüzün karşılığını size verecektir. Sizi, size ihsan etmiş olduğu pek büyük nimetler dolayısı ile sorgulayacak, bu nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmemekten dolayı hesaba çekecektir. 4. Daha sonra Yüce Allah, ilminin her şeyi kapsadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” yani gizli-açık, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. "Sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilir. Allah, kalplerde olanı çok iyi bilendir.” Yani göğüslerin içinde saklı bulunan iyi ve kötü düşünceleri, iyi niyetleri, kötü niyetleri ve bozuk maksatları bilir. Yüce Allah, kalplerin özünde bulunanı çok iyi bildiğine göre akıl ve basiret sahibi olan kimsenin iç dünyasını da kötü huylardan ve düşüncelerden korumaya ve güzel ahlâkî sıfatları elde etmeye çaba harcamalıdır.

Teğabün 64:5

5- Daha önce küfre sapıp da yaptıklarının cezasını (dünyada) tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için (ahirette de) can yakıcı bir azap vardır. 6- Bu (azabın) sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller getiriyorlardı da onlar (her defasında): “Bize bir insan mı yol gösterecekmiş!?” deyip inkara sapıyor ve yüz çeviriyorlardı. Allah da (onlara) muhtaç olmadığını gösterdi. Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır. 5. Yüce Allah, tanınmasını ve bunun sonucunda kendisine ibadet edilmesine, rızasını kazanmak için olanca gayreti harcamaya ve O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzak kalmaya sevkedecek olan mükemmel ve pek büyük bazı sıfatlarını söz konusu ettikten sonra geçmiş ümmet ve nesillere neler yaptıklarını bize haber vermektedir ki bu ümmet ve nesillere dair haberler sonradan gelenler arasına anlatılmakta ve doğru sözlüler bunlara dair bilgiler vermektedir. Onlar, kendilerine hakkı getiren peygamberleri yalanlamışlar ve onlara karşı inatla direnmişlerdir. Bu sebeple de Allah “yaptıklarının cezasını” onlara dünyada tattırmış ve onları rezil rüsvay etmiştir. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Yüce Allah, onların bu şekilde cezaya çarptırılmanın sebebini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Bu” başlarına getirdiğimiz ibretlik ceza ve musibetlerin “sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller” hak ve bâtıla delil teşkil eden apaçık belgeler “getiriyorlardı da” onlar bunlardan hoşlanmıyor ve peygamberlerine karşı büyüklenip: “Bize” herhangi bir üstünlüğü bulunmayan “bir insan mı yol gösterecekmiş!?” deyip küfre sapıyor ve yüz çeviriyorlardı.” Allah, hangi sebep dolayısı ile biz dururken özellikle onlara bu görevi vermiş? diyorlardı. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”(İbrahim, 14/11) Onlara inanmayanlar ise Allah’ın lütfunu ve peygamberlerine olan ihsanını sınırlandırmaya kalkıştılar, bu peygamberlerin insanlara elçi olarak gönderilmesini kabul etmeyip onlara itaatle boyun eğmeyi gururlarına yediremediler. Bundan dolayı da taşlara, ağaçlara ve benzeri varlıklara ibadet etmek belâ ve musibetine duçar oldular. Allah’ı “inkara sapıyor” ve O’na itaatten “yüz çeviriyorlardı.” Allah da onlara “muhtaç olmadığını”, onlara aldırmadığını ve onların sapıklıklarının kendisine hiçbir zarar vermediğini gösterdi. “Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır.” Yani bütün yönleri ile tam ve mutlak zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır; sözleri, fiilleri ve vasıfları dolayısı ile hamde, senâya ve övgüye layık olandır.

Teğabün 64:6

5- Daha önce küfre sapıp da yaptıklarının cezasını (dünyada) tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için (ahirette de) can yakıcı bir azap vardır. 6- Bu (azabın) sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller getiriyorlardı da onlar (her defasında): “Bize bir insan mı yol gösterecekmiş!?” deyip inkara sapıyor ve yüz çeviriyorlardı. Allah da (onlara) muhtaç olmadığını gösterdi. Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır. 5. Yüce Allah, tanınmasını ve bunun sonucunda kendisine ibadet edilmesine, rızasını kazanmak için olanca gayreti harcamaya ve O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzak kalmaya sevkedecek olan mükemmel ve pek büyük bazı sıfatlarını söz konusu ettikten sonra geçmiş ümmet ve nesillere neler yaptıklarını bize haber vermektedir ki bu ümmet ve nesillere dair haberler sonradan gelenler arasına anlatılmakta ve doğru sözlüler bunlara dair bilgiler vermektedir. Onlar, kendilerine hakkı getiren peygamberleri yalanlamışlar ve onlara karşı inatla direnmişlerdir. Bu sebeple de Allah “yaptıklarının cezasını” onlara dünyada tattırmış ve onları rezil rüsvay etmiştir. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Yüce Allah, onların bu şekilde cezaya çarptırılmanın sebebini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Bu” başlarına getirdiğimiz ibretlik ceza ve musibetlerin “sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller” hak ve bâtıla delil teşkil eden apaçık belgeler “getiriyorlardı da” onlar bunlardan hoşlanmıyor ve peygamberlerine karşı büyüklenip: “Bize” herhangi bir üstünlüğü bulunmayan “bir insan mı yol gösterecekmiş!?” deyip küfre sapıyor ve yüz çeviriyorlardı.” Allah, hangi sebep dolayısı ile biz dururken özellikle onlara bu görevi vermiş? diyorlardı. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”(İbrahim, 14/11) Onlara inanmayanlar ise Allah’ın lütfunu ve peygamberlerine olan ihsanını sınırlandırmaya kalkıştılar, bu peygamberlerin insanlara elçi olarak gönderilmesini kabul etmeyip onlara itaatle boyun eğmeyi gururlarına yediremediler. Bundan dolayı da taşlara, ağaçlara ve benzeri varlıklara ibadet etmek belâ ve musibetine duçar oldular. Allah’ı “inkara sapıyor” ve O’na itaatten “yüz çeviriyorlardı.” Allah da onlara “muhtaç olmadığını”, onlara aldırmadığını ve onların sapıklıklarının kendisine hiçbir zarar vermediğini gösterdi. “Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur, her türlü hamde layık olandır.” Yani bütün yönleri ile tam ve mutlak zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır; sözleri, fiilleri ve vasıfları dolayısı ile hamde, senâya ve övgüye layık olandır.

Teğabün 64:7

7- Kâfir olanlar, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki:“Hayır, Rabbime yemin olsun ki mutlaka diriltileceksiniz. Sonra da yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu Allah’a göre pek kolaydır.” 7. Yüce Allah, kâfirlerin inatlarını, bâtıl kanâatlerini ve herhangi bir bilgiye dayanmaksızın, herhangi bir yol gösterici ve aydınlatıcı Kitap olmaksızın öldükten sonra dirilişi inkâr ettiklerini haber vermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, yarattıklarının en şereflisine, Rabbinin adına öldükten sonra onları dirilteceğine, kötü amellerinin ve hakkı yalanlayışlarının cezasını da onlara vereceğine dair yemin etmesini emretmektedir. "Bu, Allah’a göre pek kolaydır.” Yaratılmış varlıklar için bu çok zor, daha doğrusu imkânsız olsa da, onların hepsi tek bir ölüyü diriltmek için bütün güçleriyle bir araya gelseler bile buna güç yetiremeyecek olsalar da Yüce Allah, bir şeyin var olmasını diledi mi ona: Ol, der, o da hemen oluverir. “Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesnâ- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür. O anda onlar ayağa kalkar ve bakınırlar.”(ez-Zümer, 39/68)

Teğabün 64:8

8- O halde Allah’a, Rasulüne ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 8. Yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin inkârlarını söz konusu ettikten ve bu tutumlarının Allah’a ve O’nun âyetlerini inkâra götürdüğünü belirttikten sonra, helâk olmaktan ve bedbahtlıktan kurtarıcak hususu emretmektedir. Bu da Allah’a, Rasûlüne ve O’nun Kitabına iman etmektir. Allah, Kitabını Nur diye adlandırmaktadır. Çünkü nur, karanlığın zıddıdır. Allah’ın, Kitabında indirmiş olduğu hükümler, şer’î buyruklar ve bütün haberler, cahilliğin kopkoyu karanlıklarında kurtarıp hidâyet yolunu gösteren birer nurdur. Bunların aydınlığı ile kapkaranlık gecelerin karanlığında yürünülür. Hidâyet konusunda Allah’ın Kitabı dışındaki bilgilerin ise faydaları zararlarından, hayırları şerlerinden fazladır. Hatta peygamberlerin getirdikleri ile uyum arzedenler dışındakilerde hayır ve faydanın varlığından dahi söz edilemez. Allah’a, Rasûlüne ve Kitabına iman etmek, bunlara kesin olarak ve samimiyetle inanmayı, onları tasdik etmeyi, bu tasdikin gereği olan emirleri yerine getirip yasaklardan da kaçınmak sureti ile de amel etmeyi gerektirir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” İyi amellerinizin mükâfatını ve kötü amellerinizin cezasını size verecektir.

Teğabün 64:9

9- O gün Allah, sizleri toplanma gününde (diriltip) bir araya toplayacaktır. İşte bu, aldanış günüdür. Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş da budur. 10- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlar da cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 9. Yani Yüce Allah’ın öncekileri ve sonrakileri toplayıp bir araya getireceği toplanma gününü düşünün. O gün Allah, onları çok dehşetli olan mahşerde durduracak ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. İşte o vakit insanlar arasındaki fark ve aldanış açıkça ortaya çıkacaktır. Birtakım kimseler, her türlü lezzet ve arzuyu ihtiva eden pek yüksek köşklerde, çok yüce konaklarda yüceler yücesine (a’lây-ı illiyîne) yükseltilecektir. Buna karşılık birtakım topluluklar da gam, keder, üzüntü ve çetin azabın yeri olan, aşağılar aşağısına (esfel-i safiline) alçaltacaktır. Bu ise kendileri için dünya hayatında iken yapıp gönderdiklerinin bir sonucudur. Bundan dolayı Yüce Allah “İşte bu, aldanış günüdür” buyurmaktadır. Yani o günde insanların aldanışlarının ve onlar arasındaki farklılıkların açığa çıkacağı bir gündür. O gün mü’minlerin durumu, fasıkların aldanmış olduklarını ortaya çıkaracak ve günahkârlar hakikat namına hiçbir şeye sahip olmadıklarını, gerçekten hüsrana uğrayanlar olduklarını anlamış olacaklardır. Sanki: Kurtuluş ile bedbahtlık, nimetlere nail olmak ile azaba mahkûm olmak neye göre olur? diye sorulmuş gibi Yüce Allah bunların sebeplerini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah’a iman edip” Allah’ın iman edilmesini emretmiş olduğu bütün hususları kapsayacak şekilde tam anlamı ile iman ederse, Allah’ın da kullarının da haklarını edâ etmek sureti ile de farz ve nafile kabilinden “salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar.” O cennetler, canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, ruhların tatmin olduğu, kalplerin kendisine bağlandığı, her türlü istek ve arzunun en nihai noktasının bulunduğu bir yerdir. “İşte büyük kurtuluş da budur.” 10. “Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara” şer’î ve aklî herhangi bir dayanakları olmaksızın bunları inkâr edenlere, kendilerine apaçık belgeler ve deliller gelmiş olmakla birlikte bunların gösterdikleri gerçekleri yalanlayarak onlara karşı inat edenlere “gelince onlar cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Çünkü orada her türlü bedbahtlık, sıkıntı, ağır ve çetin azaplar vardır.

Teğabün 64:10

9- O gün Allah, sizleri toplanma gününde (diriltip) bir araya toplayacaktır. İşte bu, aldanış günüdür. Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş da budur. 10- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlar da cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 9. Yani Yüce Allah’ın öncekileri ve sonrakileri toplayıp bir araya getireceği toplanma gününü düşünün. O gün Allah, onları çok dehşetli olan mahşerde durduracak ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. İşte o vakit insanlar arasındaki fark ve aldanış açıkça ortaya çıkacaktır. Birtakım kimseler, her türlü lezzet ve arzuyu ihtiva eden pek yüksek köşklerde, çok yüce konaklarda yüceler yücesine (a’lây-ı illiyîne) yükseltilecektir. Buna karşılık birtakım topluluklar da gam, keder, üzüntü ve çetin azabın yeri olan, aşağılar aşağısına (esfel-i safiline) alçaltacaktır. Bu ise kendileri için dünya hayatında iken yapıp gönderdiklerinin bir sonucudur. Bundan dolayı Yüce Allah “İşte bu, aldanış günüdür” buyurmaktadır. Yani o günde insanların aldanışlarının ve onlar arasındaki farklılıkların açığa çıkacağı bir gündür. O gün mü’minlerin durumu, fasıkların aldanmış olduklarını ortaya çıkaracak ve günahkârlar hakikat namına hiçbir şeye sahip olmadıklarını, gerçekten hüsrana uğrayanlar olduklarını anlamış olacaklardır. Sanki: Kurtuluş ile bedbahtlık, nimetlere nail olmak ile azaba mahkûm olmak neye göre olur? diye sorulmuş gibi Yüce Allah bunların sebeplerini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah’a iman edip” Allah’ın iman edilmesini emretmiş olduğu bütün hususları kapsayacak şekilde tam anlamı ile iman ederse, Allah’ın da kullarının da haklarını edâ etmek sureti ile de farz ve nafile kabilinden “salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar.” O cennetler, canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, ruhların tatmin olduğu, kalplerin kendisine bağlandığı, her türlü istek ve arzunun en nihai noktasının bulunduğu bir yerdir. “İşte büyük kurtuluş da budur.” 10. “Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara” şer’î ve aklî herhangi bir dayanakları olmaksızın bunları inkâr edenlere, kendilerine apaçık belgeler ve deliller gelmiş olmakla birlikte bunların gösterdikleri gerçekleri yalanlayarak onlara karşı inat edenlere “gelince onlar cehennemliklerdir ve orada ebediyen kalacaklardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Çünkü orada her türlü bedbahtlık, sıkıntı, ağır ve çetin azaplar vardır.

Teğabün 64:11

11- Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir. Allah, her şeyi en iyi bilendir. 12- Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. 13- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler. 11. “Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez.” Bu; can, mal, evlât, sevilen şeyler vb. gibi her bir konuda gelip çatan bütün musibetler hakkında umumidir. Kullara ne isabet ederse Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Yüce Allah, bunların olacaklarını önceden bilmiştir, Kalemi bunları yazmıştır, bu konuda meşîeti gerçekleşmiştir ve hikmeti de bunu gerektirmiştir. Fakat esas mesele şudur: Kul, böyle bir konumda üzerindeki görevi yerine getirecek midir getirmeyecek midir? Eğer görevini yerine getirecek olursa onun için dünyada da âhirette de pek büyük ecir ve oldukça güzel bir mükâfat vardır. Eğer bu musibetin Allah’tan geldiğine inanıp buna razı olur ve işini Allah’a havale ederse, Allah kalbine hidâyet verir ve bunun sonucunda kalbi huzur ve sükun bulur. Allah’ın kalbine hidâyet vermediği kimselerde görüldüğü şekli ile musibetler dolayısı ile dehşete düşüp feveran etmez. Aksine ona Yüce Allah, bu musibetlerin gelmesi esnasında sebat ihsan eder ve sabrın gereklerini yerine getirmesini sağlar. Böylelikle o, onun için Kıyamet gününe saklanacak pek büyük mükâfatların yanında dünyevî mükâfatları da elde eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sabredenlere mükafatları hiç şüphesiz hesapsız verilir.”(ez-Zümer, 39/10) Buradan şu da anlaşılmaktadır: Musibetlerin geldiği esnada Allah’ın kaza ve kaderini göz önünde bulundurmayarak Allah’a iman etmeyen, aksine sadece sebeplere bağlı kalan kimselere Allah’ın yardımı erişmez ve Allah, o kimseleri kendi hallerine bırakır. Kul, kendi haline bırakılacak olursa onda tahammülsüzlükten ve sabırsızlıktan başka bir şey görülmez. Bu ise kulun âhiretteki cezasından önce daha dünyada iken cezalandırılması demektir. Bu cezaya sebep ise yerine getirmesi gereken sabırdaki kusurudur. Yüce Allah’ın:“Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir” buyruğunun, musibetlerle ilgili özel konumuna dair hususi açıklaması böyledir. Buyruğun umumi anlamı açısından söyleneceklere gelince Yüce Allah şunu haber vermektedir: Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanıp emrolunduğu şekilde iman etmek ve imanın gerektirdiği vazifeleri yerine getirerek imanı doğrulamak… işte kulun yerine getireceği bu sebep, Allah’ın, kendisine sözlerinde, fiillerinde, bütün hallerinde, ilim ve amellerinde hidâyet nasip etmesini sağlayan en büyük sebeptir. Bu, Yüce Allah’ın iman ehline vermiş olduğu en üstün ve en değerli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah, mü’minlere dünya hayatında da âhiret hayatında da sebat vereceğini bildirmiştir. Asıl sebat ise her türlü imtihan ve sıkıntı ile karşı karşıya kalınması esnasında kalbin sabır ve sebat göstermesi ve sağlam inancının hiçbir şekilde sarsıntıya uğramamasıdır. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sarsılmaz sözle sebat verir.”(İbrahim, 14/27) İnsanlar arasında kalpleri en doğru olan, insanı tedirgin ve huzursuz eden olaylar karşısında en sarsılmaz olanlar iman ehli kimselerdir. Bunun sebebi de sahip oldukları imandır. 12. “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin.” Yani onların emirlerini yerine getirin ve yasaklarından uzak durun. Şüphesiz ki Allah’a itaat de peygamberine itaat de mutluluğun temeli ve kurtuluşun adresidir. “Eğer” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani o, kendisi ile gönderilenleri size tebliğ etmek üzere açık seçik bir şekilde bildirir, açıklar. Böylelikle size karşı delil ortaya konmuş olur. Sizin hidâyete iletilmeniz onun elinde olmadığı gibi sizin hesabınızı görmek de ona düşmez. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip etmemekten dolayı sizi hesaba çekecek olan, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah’tır. 13. “Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadete ve uluhiyete/ilâhlığa lâyık olan yalnız O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar ise bâtıldır, sahtedir. "O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Karşı karşıya kaldıkları bütün hususlarda, yerine getirmek istedikleri her şeyde sadece O’na güvenip dayansınlar. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir iş kolayca yerine getirilemez. Bunun tek yolu, Allah’a güvenip dayanmaktır. Allah’a güvenip dayanmak ise kulun Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslemesi, O’na güvenip dayandığı hususlarda Allah’ın kendisine yeterli olacağına tam olarak güven duyması ile gerçekleşir. Kulun, tevekkülünün güçlü ya da zayıf olması da sahip olduğu iman oranındadır.

Teğabün 64:12

11- Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir. Allah, her şeyi en iyi bilendir. 12- Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. 13- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler. 11. “Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez.” Bu; can, mal, evlât, sevilen şeyler vb. gibi her bir konuda gelip çatan bütün musibetler hakkında umumidir. Kullara ne isabet ederse Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Yüce Allah, bunların olacaklarını önceden bilmiştir, Kalemi bunları yazmıştır, bu konuda meşîeti gerçekleşmiştir ve hikmeti de bunu gerektirmiştir. Fakat esas mesele şudur: Kul, böyle bir konumda üzerindeki görevi yerine getirecek midir getirmeyecek midir? Eğer görevini yerine getirecek olursa onun için dünyada da âhirette de pek büyük ecir ve oldukça güzel bir mükâfat vardır. Eğer bu musibetin Allah’tan geldiğine inanıp buna razı olur ve işini Allah’a havale ederse, Allah kalbine hidâyet verir ve bunun sonucunda kalbi huzur ve sükun bulur. Allah’ın kalbine hidâyet vermediği kimselerde görüldüğü şekli ile musibetler dolayısı ile dehşete düşüp feveran etmez. Aksine ona Yüce Allah, bu musibetlerin gelmesi esnasında sebat ihsan eder ve sabrın gereklerini yerine getirmesini sağlar. Böylelikle o, onun için Kıyamet gününe saklanacak pek büyük mükâfatların yanında dünyevî mükâfatları da elde eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sabredenlere mükafatları hiç şüphesiz hesapsız verilir.”(ez-Zümer, 39/10) Buradan şu da anlaşılmaktadır: Musibetlerin geldiği esnada Allah’ın kaza ve kaderini göz önünde bulundurmayarak Allah’a iman etmeyen, aksine sadece sebeplere bağlı kalan kimselere Allah’ın yardımı erişmez ve Allah, o kimseleri kendi hallerine bırakır. Kul, kendi haline bırakılacak olursa onda tahammülsüzlükten ve sabırsızlıktan başka bir şey görülmez. Bu ise kulun âhiretteki cezasından önce daha dünyada iken cezalandırılması demektir. Bu cezaya sebep ise yerine getirmesi gereken sabırdaki kusurudur. Yüce Allah’ın:“Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir” buyruğunun, musibetlerle ilgili özel konumuna dair hususi açıklaması böyledir. Buyruğun umumi anlamı açısından söyleneceklere gelince Yüce Allah şunu haber vermektedir: Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanıp emrolunduğu şekilde iman etmek ve imanın gerektirdiği vazifeleri yerine getirerek imanı doğrulamak… işte kulun yerine getireceği bu sebep, Allah’ın, kendisine sözlerinde, fiillerinde, bütün hallerinde, ilim ve amellerinde hidâyet nasip etmesini sağlayan en büyük sebeptir. Bu, Yüce Allah’ın iman ehline vermiş olduğu en üstün ve en değerli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah, mü’minlere dünya hayatında da âhiret hayatında da sebat vereceğini bildirmiştir. Asıl sebat ise her türlü imtihan ve sıkıntı ile karşı karşıya kalınması esnasında kalbin sabır ve sebat göstermesi ve sağlam inancının hiçbir şekilde sarsıntıya uğramamasıdır. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sarsılmaz sözle sebat verir.”(İbrahim, 14/27) İnsanlar arasında kalpleri en doğru olan, insanı tedirgin ve huzursuz eden olaylar karşısında en sarsılmaz olanlar iman ehli kimselerdir. Bunun sebebi de sahip oldukları imandır. 12. “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin.” Yani onların emirlerini yerine getirin ve yasaklarından uzak durun. Şüphesiz ki Allah’a itaat de peygamberine itaat de mutluluğun temeli ve kurtuluşun adresidir. “Eğer” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani o, kendisi ile gönderilenleri size tebliğ etmek üzere açık seçik bir şekilde bildirir, açıklar. Böylelikle size karşı delil ortaya konmuş olur. Sizin hidâyete iletilmeniz onun elinde olmadığı gibi sizin hesabınızı görmek de ona düşmez. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip etmemekten dolayı sizi hesaba çekecek olan, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah’tır. 13. “Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadete ve uluhiyete/ilâhlığa lâyık olan yalnız O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar ise bâtıldır, sahtedir. "O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Karşı karşıya kaldıkları bütün hususlarda, yerine getirmek istedikleri her şeyde sadece O’na güvenip dayansınlar. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir iş kolayca yerine getirilemez. Bunun tek yolu, Allah’a güvenip dayanmaktır. Allah’a güvenip dayanmak ise kulun Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslemesi, O’na güvenip dayandığı hususlarda Allah’ın kendisine yeterli olacağına tam olarak güven duyması ile gerçekleşir. Kulun, tevekkülünün güçlü ya da zayıf olması da sahip olduğu iman oranındadır.

Teğabün 64:13

11- Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir. Allah, her şeyi en iyi bilendir. 12- Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. 13- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler. 11. “Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez.” Bu; can, mal, evlât, sevilen şeyler vb. gibi her bir konuda gelip çatan bütün musibetler hakkında umumidir. Kullara ne isabet ederse Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Yüce Allah, bunların olacaklarını önceden bilmiştir, Kalemi bunları yazmıştır, bu konuda meşîeti gerçekleşmiştir ve hikmeti de bunu gerektirmiştir. Fakat esas mesele şudur: Kul, böyle bir konumda üzerindeki görevi yerine getirecek midir getirmeyecek midir? Eğer görevini yerine getirecek olursa onun için dünyada da âhirette de pek büyük ecir ve oldukça güzel bir mükâfat vardır. Eğer bu musibetin Allah’tan geldiğine inanıp buna razı olur ve işini Allah’a havale ederse, Allah kalbine hidâyet verir ve bunun sonucunda kalbi huzur ve sükun bulur. Allah’ın kalbine hidâyet vermediği kimselerde görüldüğü şekli ile musibetler dolayısı ile dehşete düşüp feveran etmez. Aksine ona Yüce Allah, bu musibetlerin gelmesi esnasında sebat ihsan eder ve sabrın gereklerini yerine getirmesini sağlar. Böylelikle o, onun için Kıyamet gününe saklanacak pek büyük mükâfatların yanında dünyevî mükâfatları da elde eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sabredenlere mükafatları hiç şüphesiz hesapsız verilir.”(ez-Zümer, 39/10) Buradan şu da anlaşılmaktadır: Musibetlerin geldiği esnada Allah’ın kaza ve kaderini göz önünde bulundurmayarak Allah’a iman etmeyen, aksine sadece sebeplere bağlı kalan kimselere Allah’ın yardımı erişmez ve Allah, o kimseleri kendi hallerine bırakır. Kul, kendi haline bırakılacak olursa onda tahammülsüzlükten ve sabırsızlıktan başka bir şey görülmez. Bu ise kulun âhiretteki cezasından önce daha dünyada iken cezalandırılması demektir. Bu cezaya sebep ise yerine getirmesi gereken sabırdaki kusurudur. Yüce Allah’ın:“Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir” buyruğunun, musibetlerle ilgili özel konumuna dair hususi açıklaması böyledir. Buyruğun umumi anlamı açısından söyleneceklere gelince Yüce Allah şunu haber vermektedir: Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanıp emrolunduğu şekilde iman etmek ve imanın gerektirdiği vazifeleri yerine getirerek imanı doğrulamak… işte kulun yerine getireceği bu sebep, Allah’ın, kendisine sözlerinde, fiillerinde, bütün hallerinde, ilim ve amellerinde hidâyet nasip etmesini sağlayan en büyük sebeptir. Bu, Yüce Allah’ın iman ehline vermiş olduğu en üstün ve en değerli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah, mü’minlere dünya hayatında da âhiret hayatında da sebat vereceğini bildirmiştir. Asıl sebat ise her türlü imtihan ve sıkıntı ile karşı karşıya kalınması esnasında kalbin sabır ve sebat göstermesi ve sağlam inancının hiçbir şekilde sarsıntıya uğramamasıdır. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sarsılmaz sözle sebat verir.”(İbrahim, 14/27) İnsanlar arasında kalpleri en doğru olan, insanı tedirgin ve huzursuz eden olaylar karşısında en sarsılmaz olanlar iman ehli kimselerdir. Bunun sebebi de sahip oldukları imandır. 12. “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin.” Yani onların emirlerini yerine getirin ve yasaklarından uzak durun. Şüphesiz ki Allah’a itaat de peygamberine itaat de mutluluğun temeli ve kurtuluşun adresidir. “Eğer” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani o, kendisi ile gönderilenleri size tebliğ etmek üzere açık seçik bir şekilde bildirir, açıklar. Böylelikle size karşı delil ortaya konmuş olur. Sizin hidâyete iletilmeniz onun elinde olmadığı gibi sizin hesabınızı görmek de ona düşmez. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip etmemekten dolayı sizi hesaba çekecek olan, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah’tır. 13. “Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadete ve uluhiyete/ilâhlığa lâyık olan yalnız O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar ise bâtıldır, sahtedir. "O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Karşı karşıya kaldıkları bütün hususlarda, yerine getirmek istedikleri her şeyde sadece O’na güvenip dayansınlar. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir iş kolayca yerine getirilemez. Bunun tek yolu, Allah’a güvenip dayanmaktır. Allah’a güvenip dayanmak ise kulun Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslemesi, O’na güvenip dayandığı hususlarda Allah’ın kendisine yeterli olacağına tam olarak güven duyması ile gerçekleşir. Kulun, tevekkülünün güçlü ya da zayıf olması da sahip olduğu iman oranındadır.

Teğabün 64:14

14- Ey iman edenler! Şüphesiz eşleriniz ve evlâtlarınız içinde size düşman olanlar vardır. O halde onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız (bilin ki) Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 15- Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise yalnız Allah katındadır. 14-15. Bu buyruklarla Yüce Allah, mü’minleri eşlere ve çocuklara aldanmaktan sakındırmaktadır. Çünkü bunların kimisi sizin için düşmandır. Düşman ise senin kötülüğünü isteyen kimsedir. O halde senin görevin bu nitelikte olan kimselere karşı dikkatli olmaktır. Eşleri ve çocukları sevmek, insanın mayasında olan bir özelliktir. O bakımdan Yüce Allah, kullarına öğüt vererek mayalarında bulunan bu sevginin, eş ve çocukların dini bakımdan sakıncalı olan isteklerine boyun eğmeye götürmemesi gerektiğini bildirmekte, kendi emirlerini yerine getirmeye, nezdindeki bulunan pek üstün gayeleri ve çok değerli şeyleri ihtiva eden pek büyük mükâfatı da kapsayan rızasını öncelemelerini ve âhireti geçip giden fani dünyaya tercih etmelerini emretmektedir. Kula zararlı olan hususlarda eşlere ve çocuklara itaati yasaklayıp bundan sakındırmanın, onlara karşı sert ve kaba davranmayı ve onları cezalandırmayı ihtimal olarak beraberinde getirebileceğinden dolayı Yüce Allah, onlara karşı dikkatli olmayı emretmekle birlikte onları affedip bağışlamayı da emretmektedir. Çünkü böylesi bir tutumda sayılamayacak kadar çok faydalar vardır. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız (bilin ki) Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü amel ne tür olursa ona verilecek olan karşılık da o türdendir. Dolayısıyla affedeni Allah da affeder, bağışlayanı Allah da bağışlar. Allah’a karşı O’nun sevdiği şekilde hareket eden, kullarına karşı da onların sevdikleri ve onlara faydalı olacak şekilde muamele eden bir kimse, hem Allah’ın sevgisine nail olur, hem de kulların sevgisini kazanır ve işi derli toplu olur.

Teğabün 64:15

14- Ey iman edenler! Şüphesiz eşleriniz ve evlâtlarınız içinde size düşman olanlar vardır. O halde onlara karşı dikkatli olun. Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız (bilin ki) Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 15- Mallarınız da evlâtlarınız da ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise yalnız Allah katındadır. 14-15. Bu buyruklarla Yüce Allah, mü’minleri eşlere ve çocuklara aldanmaktan sakındırmaktadır. Çünkü bunların kimisi sizin için düşmandır. Düşman ise senin kötülüğünü isteyen kimsedir. O halde senin görevin bu nitelikte olan kimselere karşı dikkatli olmaktır. Eşleri ve çocukları sevmek, insanın mayasında olan bir özelliktir. O bakımdan Yüce Allah, kullarına öğüt vererek mayalarında bulunan bu sevginin, eş ve çocukların dini bakımdan sakıncalı olan isteklerine boyun eğmeye götürmemesi gerektiğini bildirmekte, kendi emirlerini yerine getirmeye, nezdindeki bulunan pek üstün gayeleri ve çok değerli şeyleri ihtiva eden pek büyük mükâfatı da kapsayan rızasını öncelemelerini ve âhireti geçip giden fani dünyaya tercih etmelerini emretmektedir. Kula zararlı olan hususlarda eşlere ve çocuklara itaati yasaklayıp bundan sakındırmanın, onlara karşı sert ve kaba davranmayı ve onları cezalandırmayı ihtimal olarak beraberinde getirebileceğinden dolayı Yüce Allah, onlara karşı dikkatli olmayı emretmekle birlikte onları affedip bağışlamayı da emretmektedir. Çünkü böylesi bir tutumda sayılamayacak kadar çok faydalar vardır. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bununla beraber şâyet affeder, kusurlarına aldırmaz ve bağışlarsanız (bilin ki) Allah da çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Çünkü amel ne tür olursa ona verilecek olan karşılık da o türdendir. Dolayısıyla affedeni Allah da affeder, bağışlayanı Allah da bağışlar. Allah’a karşı O’nun sevdiği şekilde hareket eden, kullarına karşı da onların sevdikleri ve onlara faydalı olacak şekilde muamele eden bir kimse, hem Allah’ın sevgisine nail olur, hem de kulların sevgisini kazanır ve işi derli toplu olur.

Teğabün 64:16

16- O halde Allah’a karşı gücünüz yettiği kadar takvalı olun, dinleyin, itaat edin ve kendi yararınıza olmak üzere infâk edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 17- Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz O, onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir ve sizi bağışlar. Allah Şekûrdur, Halîmdir. 18- Gizliyi de açığı da bilendir. Azîzdir, Hakîmdir. 16. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak demek olan takvâyı emretmektedir. Bu takvâya da güç yetirebilme kaydını getirmektedir. Bu âyet-i kerime, kulun âciz olduğu her bir görevin kuldan düşeceğine, birtakım işlere güç yetirebildiği halde bazılarından âcce düşecek olursa güç yetirebileceği kadarını yerine getereceğine, âciz kaldığı hususların da ondan düşeceğine delil teşkil etmektedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Size bir hususu emredecek olursam, onu gücünüz yettiği kadarı ile yerine getirin.” Bu şer’î kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’î hüküm girmektedir. "Dinleyin” Allah’ın size verdiği öğütlere, size teşrî’ etmiş olduğu hükümlere kulak verin. Bunları iyice öğrenin, belleyin, onlara gereği gibi bağlanın. Allah’a ve Rasûlüne de bütün işlerinizde “itaat edin.” Dünya ve âhirette “kendi yararınıza olmak üzere” farz ve müstehab türünden olan nafakaları vermek sureti ile “infâk edin.” Bu sizin için hayırlıdır. Çünkü hayır, tamamı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmek, O’nun öğütlerini kabul etmek, şeriatine tam anlamı ile bağlanmaktır. Şer ise tamamı ile bunlara muhalefet etmektir. Ancak ortada insanların birçoğunu, emrolunan infâkı yerine getirmekten alıkoyan bir âfet vardır. O da pek çok kişinin mayasında bulunan cimriliktir. Nefis mala düşkündür, cimrilik gösterir. Malın var olmasını arzu eder ve malın elden çıkmasından hiç hoşlanmaz. İşte “kim nefsinin cimriliğinden” faydasına olan infâkı gönül hoşluğu ile yapmak sureti “ile korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Çünkü bunlar istediklerini elde etmiş ve korktukları şeylerden kurtulmuş kimselerdir. Bu buyruğun, kula verilen bütün emirleri ve bütün yasakları kapsaması da muhtemeldir. Çünkü kişinin nefsinde cimrilik varsa, verilen emirlere itaat etmez ve yerine getirmesi emrolunduğu nafakaları çıkarıp vermezse asla kurtuluşa eremez. Aksine dünyayı da âhireti de kaybeder. Ama eğer kişi cömert olursa, Allah’ın şeriatını gönül hoşluğu ve huzur ile kabul ederse, rızasını talep ederse, mükellef kılındığı şeyleri yerine getirmesi için sadece bu mükellefiyetleri bilmesi, bunları öğrenmesi ve onların Allah’ı razı edecek şeyler olduğunu görmesi yeterlidir. Böylelikle o kişi kurtulur, başarıya ulaşır ve istediklerine nâil olur. 17. Daha sonra Yüce Allah, infâkta bulunmayı teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz” bu; helâl kazançtan yapılan her türül infâktır. Kul, eğer bu yaptığı infaklarla Allah’ın rızasını gözetir ve bu harcamaları gereken yerde yapacak olursa Allah “onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir.” Yaptığınız infakı on katından yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar mükâfatlandırır “ve” bu mükâfatlandırma ile birlikte günahlarınızı da bu infâk ve sadakadan ötürü “bağışlar.” Çünkü sadakalar ve yapılan iyilikler, günahlara kefarettir, onları örter:“Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”(Hûd, 11/114)“Allah Şekûrdur, Halimdir.” Kendisine isyan edenlerin cezasını çabucak vermez. Aksine onlara mühlet verir, fakat cezalandırmayı da ihmal etmez:“Eğer Allah kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa o (yeryüzünün) sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar ertelemektedir.”(Fâtır, 35/45) Yüce “Allah Şekûrdur” kullarının iyi amellerini az dahi olsa kabul eder ve bu amellerine çok mükafat verir. Ayrıca Yüce Allah, kendi uğrunda zorluklara ve ağır yükümlülüklere katlananlara, çeşitli türden ağır mükellefiyetleri yerine getirmeye çalışanlara mükafat verir. Bu uğurda birtakım şeyleri terk edenlere de onlardan daha hayırlısını verir. 18. “Gizliyi de açığı da bilendir.” Yani kullar için gizli kalan ve kendisinden başka hiçkimsenin bilmediği orduları da onların görüp tanık oldukları varlıkları da O bilir. “Azîzdir.” Hiçbir kimse O’nu yenik düşüremez, kimse O’na karşı koyamaz, her şey O’nun emrinin mahkûmudur. "Hakîmdir.” Yaratması da emri de yerli yerince olandır, her şeyi hak ettiği yere yerleştirendir. Teğâbun Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Teğabün 64:17

16- O halde Allah’a karşı gücünüz yettiği kadar takvalı olun, dinleyin, itaat edin ve kendi yararınıza olmak üzere infâk edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 17- Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz O, onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir ve sizi bağışlar. Allah Şekûrdur, Halîmdir. 18- Gizliyi de açığı da bilendir. Azîzdir, Hakîmdir. 16. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak demek olan takvâyı emretmektedir. Bu takvâya da güç yetirebilme kaydını getirmektedir. Bu âyet-i kerime, kulun âciz olduğu her bir görevin kuldan düşeceğine, birtakım işlere güç yetirebildiği halde bazılarından âcce düşecek olursa güç yetirebileceği kadarını yerine getereceğine, âciz kaldığı hususların da ondan düşeceğine delil teşkil etmektedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Size bir hususu emredecek olursam, onu gücünüz yettiği kadarı ile yerine getirin.” Bu şer’î kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’î hüküm girmektedir. "Dinleyin” Allah’ın size verdiği öğütlere, size teşrî’ etmiş olduğu hükümlere kulak verin. Bunları iyice öğrenin, belleyin, onlara gereği gibi bağlanın. Allah’a ve Rasûlüne de bütün işlerinizde “itaat edin.” Dünya ve âhirette “kendi yararınıza olmak üzere” farz ve müstehab türünden olan nafakaları vermek sureti ile “infâk edin.” Bu sizin için hayırlıdır. Çünkü hayır, tamamı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmek, O’nun öğütlerini kabul etmek, şeriatine tam anlamı ile bağlanmaktır. Şer ise tamamı ile bunlara muhalefet etmektir. Ancak ortada insanların birçoğunu, emrolunan infâkı yerine getirmekten alıkoyan bir âfet vardır. O da pek çok kişinin mayasında bulunan cimriliktir. Nefis mala düşkündür, cimrilik gösterir. Malın var olmasını arzu eder ve malın elden çıkmasından hiç hoşlanmaz. İşte “kim nefsinin cimriliğinden” faydasına olan infâkı gönül hoşluğu ile yapmak sureti “ile korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Çünkü bunlar istediklerini elde etmiş ve korktukları şeylerden kurtulmuş kimselerdir. Bu buyruğun, kula verilen bütün emirleri ve bütün yasakları kapsaması da muhtemeldir. Çünkü kişinin nefsinde cimrilik varsa, verilen emirlere itaat etmez ve yerine getirmesi emrolunduğu nafakaları çıkarıp vermezse asla kurtuluşa eremez. Aksine dünyayı da âhireti de kaybeder. Ama eğer kişi cömert olursa, Allah’ın şeriatını gönül hoşluğu ve huzur ile kabul ederse, rızasını talep ederse, mükellef kılındığı şeyleri yerine getirmesi için sadece bu mükellefiyetleri bilmesi, bunları öğrenmesi ve onların Allah’ı razı edecek şeyler olduğunu görmesi yeterlidir. Böylelikle o kişi kurtulur, başarıya ulaşır ve istediklerine nâil olur. 17. Daha sonra Yüce Allah, infâkta bulunmayı teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz” bu; helâl kazançtan yapılan her türül infâktır. Kul, eğer bu yaptığı infaklarla Allah’ın rızasını gözetir ve bu harcamaları gereken yerde yapacak olursa Allah “onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir.” Yaptığınız infakı on katından yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar mükâfatlandırır “ve” bu mükâfatlandırma ile birlikte günahlarınızı da bu infâk ve sadakadan ötürü “bağışlar.” Çünkü sadakalar ve yapılan iyilikler, günahlara kefarettir, onları örter:“Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”(Hûd, 11/114)“Allah Şekûrdur, Halimdir.” Kendisine isyan edenlerin cezasını çabucak vermez. Aksine onlara mühlet verir, fakat cezalandırmayı da ihmal etmez:“Eğer Allah kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa o (yeryüzünün) sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar ertelemektedir.”(Fâtır, 35/45) Yüce “Allah Şekûrdur” kullarının iyi amellerini az dahi olsa kabul eder ve bu amellerine çok mükafat verir. Ayrıca Yüce Allah, kendi uğrunda zorluklara ve ağır yükümlülüklere katlananlara, çeşitli türden ağır mükellefiyetleri yerine getirmeye çalışanlara mükafat verir. Bu uğurda birtakım şeyleri terk edenlere de onlardan daha hayırlısını verir. 18. “Gizliyi de açığı da bilendir.” Yani kullar için gizli kalan ve kendisinden başka hiçkimsenin bilmediği orduları da onların görüp tanık oldukları varlıkları da O bilir. “Azîzdir.” Hiçbir kimse O’nu yenik düşüremez, kimse O’na karşı koyamaz, her şey O’nun emrinin mahkûmudur. "Hakîmdir.” Yaratması da emri de yerli yerince olandır, her şeyi hak ettiği yere yerleştirendir. Teğâbun Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Teğabün 64:18

16- O halde Allah’a karşı gücünüz yettiği kadar takvalı olun, dinleyin, itaat edin ve kendi yararınıza olmak üzere infâk edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 17- Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz O, onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir ve sizi bağışlar. Allah Şekûrdur, Halîmdir. 18- Gizliyi de açığı da bilendir. Azîzdir, Hakîmdir. 16. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak demek olan takvâyı emretmektedir. Bu takvâya da güç yetirebilme kaydını getirmektedir. Bu âyet-i kerime, kulun âciz olduğu her bir görevin kuldan düşeceğine, birtakım işlere güç yetirebildiği halde bazılarından âcce düşecek olursa güç yetirebileceği kadarını yerine getereceğine, âciz kaldığı hususların da ondan düşeceğine delil teşkil etmektedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Size bir hususu emredecek olursam, onu gücünüz yettiği kadarı ile yerine getirin.” Bu şer’î kaidenin kapsamına sayılamayacak kadar çok fer’î hüküm girmektedir. "Dinleyin” Allah’ın size verdiği öğütlere, size teşrî’ etmiş olduğu hükümlere kulak verin. Bunları iyice öğrenin, belleyin, onlara gereği gibi bağlanın. Allah’a ve Rasûlüne de bütün işlerinizde “itaat edin.” Dünya ve âhirette “kendi yararınıza olmak üzere” farz ve müstehab türünden olan nafakaları vermek sureti ile “infâk edin.” Bu sizin için hayırlıdır. Çünkü hayır, tamamı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmek, O’nun öğütlerini kabul etmek, şeriatine tam anlamı ile bağlanmaktır. Şer ise tamamı ile bunlara muhalefet etmektir. Ancak ortada insanların birçoğunu, emrolunan infâkı yerine getirmekten alıkoyan bir âfet vardır. O da pek çok kişinin mayasında bulunan cimriliktir. Nefis mala düşkündür, cimrilik gösterir. Malın var olmasını arzu eder ve malın elden çıkmasından hiç hoşlanmaz. İşte “kim nefsinin cimriliğinden” faydasına olan infâkı gönül hoşluğu ile yapmak sureti “ile korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Çünkü bunlar istediklerini elde etmiş ve korktukları şeylerden kurtulmuş kimselerdir. Bu buyruğun, kula verilen bütün emirleri ve bütün yasakları kapsaması da muhtemeldir. Çünkü kişinin nefsinde cimrilik varsa, verilen emirlere itaat etmez ve yerine getirmesi emrolunduğu nafakaları çıkarıp vermezse asla kurtuluşa eremez. Aksine dünyayı da âhireti de kaybeder. Ama eğer kişi cömert olursa, Allah’ın şeriatını gönül hoşluğu ve huzur ile kabul ederse, rızasını talep ederse, mükellef kılındığı şeyleri yerine getirmesi için sadece bu mükellefiyetleri bilmesi, bunları öğrenmesi ve onların Allah’ı razı edecek şeyler olduğunu görmesi yeterlidir. Böylelikle o kişi kurtulur, başarıya ulaşır ve istediklerine nâil olur. 17. Daha sonra Yüce Allah, infâkta bulunmayı teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz” bu; helâl kazançtan yapılan her türül infâktır. Kul, eğer bu yaptığı infaklarla Allah’ın rızasını gözetir ve bu harcamaları gereken yerde yapacak olursa Allah “onun mükafatını size kat kat fazlasıyla verir.” Yaptığınız infakı on katından yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar mükâfatlandırır “ve” bu mükâfatlandırma ile birlikte günahlarınızı da bu infâk ve sadakadan ötürü “bağışlar.” Çünkü sadakalar ve yapılan iyilikler, günahlara kefarettir, onları örter:“Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”(Hûd, 11/114)“Allah Şekûrdur, Halimdir.” Kendisine isyan edenlerin cezasını çabucak vermez. Aksine onlara mühlet verir, fakat cezalandırmayı da ihmal etmez:“Eğer Allah kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa o (yeryüzünün) sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar ertelemektedir.”(Fâtır, 35/45) Yüce “Allah Şekûrdur” kullarının iyi amellerini az dahi olsa kabul eder ve bu amellerine çok mükafat verir. Ayrıca Yüce Allah, kendi uğrunda zorluklara ve ağır yükümlülüklere katlananlara, çeşitli türden ağır mükellefiyetleri yerine getirmeye çalışanlara mükafat verir. Bu uğurda birtakım şeyleri terk edenlere de onlardan daha hayırlısını verir. 18. “Gizliyi de açığı da bilendir.” Yani kullar için gizli kalan ve kendisinden başka hiçkimsenin bilmediği orduları da onların görüp tanık oldukları varlıkları da O bilir. “Azîzdir.” Hiçbir kimse O’nu yenik düşüremez, kimse O’na karşı koyamaz, her şey O’nun emrinin mahkûmudur. "Hakîmdir.” Yaratması da emri de yerli yerince olandır, her şeyi hak ettiği yere yerleştirendir. Teğâbun Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Talak 65:1

1- Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının. Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında (iddet bitinceye kadar) onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar. 2- Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun ya da onlardan iyilikle ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği de Allah için dosdoğru yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona bir çıkış yolu ihsan eder. 3- Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah dilediğini yerine getirendir. Allah, her şey için bir vakit/ölçü belirlemiştir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız” yani boşamak istediğiniz “zaman iddetlerini gözeterek boşayın” yani onları boşamak için meşru olan durumu bekleyin ve Allah’ın emrine riâyet etmeksizin boşama sebebi var olur olmaz hemen boşamaya kalkışmayın. Bilakis onları iddetlerini gözeterek boşayın. Yani kocası, hanımını (hayızdan) temiz iken ve bu temizlik halinde de onunla cima etmeden boşasın. İşte iddetin açık seçik bir şekilde tespit edilebileceği boşama budur. Halbuki hanımını hayız (ay hali) iken boşayacak olursa, boşamanın gerçekleştiği bu hayız hali hesaba kaıtlmaz, bundan dolayı da kadının aleyhine olmak üzere iddet süresi uzar. Aynı şekilde ilişkide bulunduğu bir temizlik halinde onu boşayacak olursa hamile olup olmadığından emin olunamaz ve durum netlik kazanmaz. Hangi iddeti bekleyeceği de açığa çıkmaz. Yüce Allah iddetin sayılmasını da emretmektedir. İddetin sayılması da eğer kadın hayız oluyor ise hayız esas alınarak, hayız olmuyor ise ve hamile de değilse ay hesabı ile tespit edilir. Çünkü iddetin sayılması, Allah’ın hakkını yerine getirmektir. Diğer taraftan boşayan kocanın da bir hakkıdır. Daha sonra onunla evlenecek olan erkeğin de hakkıdır. Nafaka ve benzeri hususlardaki hakkı dolayısı kadının kendisinin de hakkıdır. O nedenle iddetini tespit edecek olursa halini açıkça bilmiş, yerine getirmesi gereken haklarla sahip olduğu haklar bilinmiş olur. İddetin sayılması ile ilgili bu emir, hem kocaya hem de mükellef olması halinde kadına yöneliktir. Kadın mükellef değilse bu mükellefiyet onun velisine aittir. "Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının.” Bütün işlerinizde ve özellikle boşanan hanımların hakkı hususunda O’ndan korkun. "Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında onları evlerinden” iddet süresince “çıkarmayın.” Kocasının kendisini boşarken içinde bulunduğu evde kalsın. “kendileri de çıkmasınlar.” Yani o evlerden dışarı çıkıp gitmeleri onlara caiz değildir. Onların evden çıkarılmalarının yasaklanması, kocanın hanımına iddetini bekleyip tamamlayacağı bir yer hazırlamakla ykümlü oluşundan dolayıdır. Kadının dışarı çıkmasının yasaklanması ise dışarı çıkması halinde kocanın hakkının zayi olacağı ve korunamayacağı dolayısıyladır. Kadının evden çıkma ve çıkarılma yasağı, iddetin tamamlanacağı vakte kadar devam eder. “Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında” yani evden çıkarılmamaları halinde aile halkına zarar verecek türden olup çıkarılmalarını gerektiren ve açıkça çirkin olduğu görülen bir husus söz konusu olmadıkça kadın evden çıkarılamaz. Çirkin fiiller, sözler ve eziyetler çıkarılmasını haklı kılan sebeplere örnektir. İşte bu durumda kadının, kocası tarafından evden çıkarılması caiz olur. Çünkü kendisinin çıkarılmasına sebep, kendisi olmuştur. Zira onun evde barındırılması, onun gönlünü hoş etmek içindir ve ona karşı iyi bir muamele gereğidir. Ancak bu şekilde davranmak sureti ile o, kendisinin zarar görmesine kendisi sebep olmuştur. Ric’î talâk/geri dönme imkanı olan boşamada iddet bekleyen kadının hükmü budur. Bâin/geri dönüş imkanı olmayan boşamanın iddetini bekleyen kadına ise kocasının evinde kalma hakkı yoktur. Çünkü evde kalma hakkı nafakaya tabidir. Nafaka ise ric’î talâk ile boşanmış kadının hakkıdır. Bâin talâk ile boşanmış kadının ise böyle bir hakkı yoktur. "İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.” O’nun kulları için çizdiği, şeriat olarak tespit ettiği, bağlı kalmalarını ve aşmamalarını istediği sınırlar bunlardır. "Kim Allah’ın sınırlarını” o sınırlarda durmamak suretiyle “aşarsa” yahut gereklerini yerine getirmekte kusur ederse “şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur.” Nefsine hak ettiğini vermemiş, dünya ve âhiretin düzeni demek olan Allah’ın sınırlarını izlememek sureti ile onun nasibini zayi etmiş olur. "Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar.” Yani Allah, iddeti şer’î bir hüküm olarak belirlemiş ve boşamanın sınırını da pek büyük hikmetler dolayısı ile iddete bağlamıştır. Bu hikmetlerden birisi de şudur: Olur ki Yüce Allah, boşayan kocanın kalbinde merhamet ve sevgi yaratır da böylece o boşadığı hanımına geri döner, tekrar onunla geçim yolunu tutar. Bu imkanı da bu iddet süresi içinde bulur. Belki de kadından kaynaklanan ve onun boşanmasını gerektiren sebe, bu iddet süresi içinde ortadan kalkar ve boşama sebebi kalmadığı için de koca ona geri döner. Bu hikmetlerden birisi de kadının bu iddet bekleme süresi içerisinde kocasından gebe olup olmadığının anlaşılmasıdır. 2. “Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde” yani iddeti tamamen bitirmeleri halinde artık kocanın hanımını nikâhı altında tutmak yahut ondan ayrılmak şeklinde bir seçeneği kalmayacağından dolayı iddetlerinin bitmesi yaklaştığında “ya onları iyilikle tutun” yani onlarla güzel bir şekilde geçinmek, iyi arkadaşlık etmek üzere yanınızda tutun. Zarar vermek ve onlara kötülük edip onların başkasıyla evlenmelerini engellemek maksadı ile tutmayın. Çünkü bu maksatla o kadınları tutmak caiz değildir. “ya da onlardan iyilikle ayrılın.” Karşılıklı olarak kötü sözler söylemeksizin, düşmanlık beslemeksizin, malından bir şey almak maksadı ile onu zorlamaksızın, sakıncalı herhangi bir husus olmaksızın onlardan ayrılın. “İçinizden” hanımlarınızı boşama halinde de onlara dönme halinde de “adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun.” Adaletli müslüman iki erkek buna şahit olsunlar. Çünkü sözü geçen şekilde şahit tutmak sureti ile hem tarafların birbirlerine düşmanlık etme kapısı kapanır, hem de açıklanması gereken hususlardan birisini, onlardan herhangi birisinin saklaması önlenmiş olur. “Şahitliği de” ey şahitler “Allah için dosdoğru yapın.” Fazlasız ve eksiksiz olarak gerçek şekli ile şahitlik edin. Şahitlikte bulunmakla Allah’ın rızasını gözetin. Yakın akrabadır diye akrabalığı gözetmeye, arkadaştır diye onu kayırmaya kalkışmayın. “İşte bu” size sözünü ettiğimiz hükümler ve sınırlar “Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür.” Çünkü Allah’a ve âhiret gününe iman etmek, kişinin Allah’ın öğütlerini tutmasını, dünyada iken âhireti için imkânı dahilinde olan salih amelleri önden göndermesini gerektirir. Halbuki imanın kalbinden uzaklaşıp gittiği kimseler, yaptıkları kötülüklere aldırmazlar. Allah’ın verdiği öğütlere kulak asmazlar. Çünkü onlar için bunu gerektiren bir sebep yoktur. Boşama bazen darlığa, sıkıntı ve kedere düşürdüğünden dolayı Yüce Allah kendisinden korkmayı (takvâyı) emretmekte ve boşama hususunda olsun diğer hususlarda olsun kendisinden korkan kimselere bir kurtuluş ve bir çıkış yolu göstereceği vaadinde bulunmaktadır. Kul, hanımını boşamak isteyip de onu hayız değilken ve onunla ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde bir defa boşamak sureti ile dine uygun olarak boşayacak olursa, onun aleyhine bir sıkıntı söz konusu olmaz. Aksine Yüce Allah, onun için bir kurtuluş ve bir genişlik yaratır. Ona bu sayede boşamaya pişman olması halinde nikâha geri dönme imkânını verir. Âyet-i kerime, her ne kadar boşama ve boşamadan dönme hakkında ise de asıl göz önünde bulundurulması gereken lafzın, umumiliğidir. Allah’tan korkan, bütün hallerinde O’nun rızasını gözeten takva sahibi kimseye Allah, dünya ve âhirette sevap ve mükâfat verir. Ona her türlü zorluk ve sıkıntıdan bir kurtuluş ve çıkış yolu göstermesi de bu mükâfatın bir parçasıdır. Allah’tan korkan takvâlı kimselere Yüce Allah, bir çıkar yol ve bir kurtuluş gösterdiği gibi Allah’tan korkmayan kimseler de kurtulma imkânı bulamayacakları, yüklerinin altından kalkamayacakları oldukça ağır sıkıntıların ve zahmetlerin içine düşerler. Bu hususa boşama örnek verilebilir. Kul, boşamada Allah’tan korkmayacak olur da üç talâkı bir defada vermek gibi haram şekillerde boşamada bulunacak olursa onun, telafi etme imkânını bulamayacağı ve içinden çıkamayacağı bir pişmanlık ile karşıkarşıya kalması kaçınılmazdır. 3. “Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir.” Allah, takvâ sahibi olan kimseye ummadığı ve aklına gelmeyen bir yerden rızkını gönderir. “Kim” din ve dünyası hususunda kendisine faydalı olacak şeyleri elde etmek ve zarar verecek şeyleri de önlemek gibi hususlarda Allah’a güvenmek sureti ile din ve dünyası hakkında “Allah’a tevekkül ederse” ve bu işlerin kolaylaştırılması noktasında O’na güvenirse “O, ona yeter.” Allah’a tevekkül ettiği hususta Allah ona yeter. Eğer iş, hiçbir şeye muhtaç olmayan, gücü her şeye yeten Azîz ve Rahîm olan Allah’ın himayesine bırakılacak olursa hiç şüphesiz ki O, kula her şeyden daha yakındır. Ama bazen ilâhî hikmet, o işin uygun olan vakte ertelenmesini gerektirebilir. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Allah dilediğini yerine getirendir.” O’nun kaza ve kaderinin gereği mutlaka tahakkuk eder. Ama “Allah, her şey için” ilerisine geçemeyeceği ve erkene de alınamayacağı belli “bir vakit/ölçü belirlemiştir.”

Talak 65:2

1- Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının. Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında (iddet bitinceye kadar) onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar. 2- Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun ya da onlardan iyilikle ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği de Allah için dosdoğru yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona bir çıkış yolu ihsan eder. 3- Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah dilediğini yerine getirendir. Allah, her şey için bir vakit/ölçü belirlemiştir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız” yani boşamak istediğiniz “zaman iddetlerini gözeterek boşayın” yani onları boşamak için meşru olan durumu bekleyin ve Allah’ın emrine riâyet etmeksizin boşama sebebi var olur olmaz hemen boşamaya kalkışmayın. Bilakis onları iddetlerini gözeterek boşayın. Yani kocası, hanımını (hayızdan) temiz iken ve bu temizlik halinde de onunla cima etmeden boşasın. İşte iddetin açık seçik bir şekilde tespit edilebileceği boşama budur. Halbuki hanımını hayız (ay hali) iken boşayacak olursa, boşamanın gerçekleştiği bu hayız hali hesaba kaıtlmaz, bundan dolayı da kadının aleyhine olmak üzere iddet süresi uzar. Aynı şekilde ilişkide bulunduğu bir temizlik halinde onu boşayacak olursa hamile olup olmadığından emin olunamaz ve durum netlik kazanmaz. Hangi iddeti bekleyeceği de açığa çıkmaz. Yüce Allah iddetin sayılmasını da emretmektedir. İddetin sayılması da eğer kadın hayız oluyor ise hayız esas alınarak, hayız olmuyor ise ve hamile de değilse ay hesabı ile tespit edilir. Çünkü iddetin sayılması, Allah’ın hakkını yerine getirmektir. Diğer taraftan boşayan kocanın da bir hakkıdır. Daha sonra onunla evlenecek olan erkeğin de hakkıdır. Nafaka ve benzeri hususlardaki hakkı dolayısı kadının kendisinin de hakkıdır. O nedenle iddetini tespit edecek olursa halini açıkça bilmiş, yerine getirmesi gereken haklarla sahip olduğu haklar bilinmiş olur. İddetin sayılması ile ilgili bu emir, hem kocaya hem de mükellef olması halinde kadına yöneliktir. Kadın mükellef değilse bu mükellefiyet onun velisine aittir. "Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının.” Bütün işlerinizde ve özellikle boşanan hanımların hakkı hususunda O’ndan korkun. "Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında onları evlerinden” iddet süresince “çıkarmayın.” Kocasının kendisini boşarken içinde bulunduğu evde kalsın. “kendileri de çıkmasınlar.” Yani o evlerden dışarı çıkıp gitmeleri onlara caiz değildir. Onların evden çıkarılmalarının yasaklanması, kocanın hanımına iddetini bekleyip tamamlayacağı bir yer hazırlamakla ykümlü oluşundan dolayıdır. Kadının dışarı çıkmasının yasaklanması ise dışarı çıkması halinde kocanın hakkının zayi olacağı ve korunamayacağı dolayısıyladır. Kadının evden çıkma ve çıkarılma yasağı, iddetin tamamlanacağı vakte kadar devam eder. “Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında” yani evden çıkarılmamaları halinde aile halkına zarar verecek türden olup çıkarılmalarını gerektiren ve açıkça çirkin olduğu görülen bir husus söz konusu olmadıkça kadın evden çıkarılamaz. Çirkin fiiller, sözler ve eziyetler çıkarılmasını haklı kılan sebeplere örnektir. İşte bu durumda kadının, kocası tarafından evden çıkarılması caiz olur. Çünkü kendisinin çıkarılmasına sebep, kendisi olmuştur. Zira onun evde barındırılması, onun gönlünü hoş etmek içindir ve ona karşı iyi bir muamele gereğidir. Ancak bu şekilde davranmak sureti ile o, kendisinin zarar görmesine kendisi sebep olmuştur. Ric’î talâk/geri dönme imkanı olan boşamada iddet bekleyen kadının hükmü budur. Bâin/geri dönüş imkanı olmayan boşamanın iddetini bekleyen kadına ise kocasının evinde kalma hakkı yoktur. Çünkü evde kalma hakkı nafakaya tabidir. Nafaka ise ric’î talâk ile boşanmış kadının hakkıdır. Bâin talâk ile boşanmış kadının ise böyle bir hakkı yoktur. "İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.” O’nun kulları için çizdiği, şeriat olarak tespit ettiği, bağlı kalmalarını ve aşmamalarını istediği sınırlar bunlardır. "Kim Allah’ın sınırlarını” o sınırlarda durmamak suretiyle “aşarsa” yahut gereklerini yerine getirmekte kusur ederse “şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur.” Nefsine hak ettiğini vermemiş, dünya ve âhiretin düzeni demek olan Allah’ın sınırlarını izlememek sureti ile onun nasibini zayi etmiş olur. "Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar.” Yani Allah, iddeti şer’î bir hüküm olarak belirlemiş ve boşamanın sınırını da pek büyük hikmetler dolayısı ile iddete bağlamıştır. Bu hikmetlerden birisi de şudur: Olur ki Yüce Allah, boşayan kocanın kalbinde merhamet ve sevgi yaratır da böylece o boşadığı hanımına geri döner, tekrar onunla geçim yolunu tutar. Bu imkanı da bu iddet süresi içinde bulur. Belki de kadından kaynaklanan ve onun boşanmasını gerektiren sebe, bu iddet süresi içinde ortadan kalkar ve boşama sebebi kalmadığı için de koca ona geri döner. Bu hikmetlerden birisi de kadının bu iddet bekleme süresi içerisinde kocasından gebe olup olmadığının anlaşılmasıdır. 2. “Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde” yani iddeti tamamen bitirmeleri halinde artık kocanın hanımını nikâhı altında tutmak yahut ondan ayrılmak şeklinde bir seçeneği kalmayacağından dolayı iddetlerinin bitmesi yaklaştığında “ya onları iyilikle tutun” yani onlarla güzel bir şekilde geçinmek, iyi arkadaşlık etmek üzere yanınızda tutun. Zarar vermek ve onlara kötülük edip onların başkasıyla evlenmelerini engellemek maksadı ile tutmayın. Çünkü bu maksatla o kadınları tutmak caiz değildir. “ya da onlardan iyilikle ayrılın.” Karşılıklı olarak kötü sözler söylemeksizin, düşmanlık beslemeksizin, malından bir şey almak maksadı ile onu zorlamaksızın, sakıncalı herhangi bir husus olmaksızın onlardan ayrılın. “İçinizden” hanımlarınızı boşama halinde de onlara dönme halinde de “adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun.” Adaletli müslüman iki erkek buna şahit olsunlar. Çünkü sözü geçen şekilde şahit tutmak sureti ile hem tarafların birbirlerine düşmanlık etme kapısı kapanır, hem de açıklanması gereken hususlardan birisini, onlardan herhangi birisinin saklaması önlenmiş olur. “Şahitliği de” ey şahitler “Allah için dosdoğru yapın.” Fazlasız ve eksiksiz olarak gerçek şekli ile şahitlik edin. Şahitlikte bulunmakla Allah’ın rızasını gözetin. Yakın akrabadır diye akrabalığı gözetmeye, arkadaştır diye onu kayırmaya kalkışmayın. “İşte bu” size sözünü ettiğimiz hükümler ve sınırlar “Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür.” Çünkü Allah’a ve âhiret gününe iman etmek, kişinin Allah’ın öğütlerini tutmasını, dünyada iken âhireti için imkânı dahilinde olan salih amelleri önden göndermesini gerektirir. Halbuki imanın kalbinden uzaklaşıp gittiği kimseler, yaptıkları kötülüklere aldırmazlar. Allah’ın verdiği öğütlere kulak asmazlar. Çünkü onlar için bunu gerektiren bir sebep yoktur. Boşama bazen darlığa, sıkıntı ve kedere düşürdüğünden dolayı Yüce Allah kendisinden korkmayı (takvâyı) emretmekte ve boşama hususunda olsun diğer hususlarda olsun kendisinden korkan kimselere bir kurtuluş ve bir çıkış yolu göstereceği vaadinde bulunmaktadır. Kul, hanımını boşamak isteyip de onu hayız değilken ve onunla ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde bir defa boşamak sureti ile dine uygun olarak boşayacak olursa, onun aleyhine bir sıkıntı söz konusu olmaz. Aksine Yüce Allah, onun için bir kurtuluş ve bir genişlik yaratır. Ona bu sayede boşamaya pişman olması halinde nikâha geri dönme imkânını verir. Âyet-i kerime, her ne kadar boşama ve boşamadan dönme hakkında ise de asıl göz önünde bulundurulması gereken lafzın, umumiliğidir. Allah’tan korkan, bütün hallerinde O’nun rızasını gözeten takva sahibi kimseye Allah, dünya ve âhirette sevap ve mükâfat verir. Ona her türlü zorluk ve sıkıntıdan bir kurtuluş ve çıkış yolu göstermesi de bu mükâfatın bir parçasıdır. Allah’tan korkan takvâlı kimselere Yüce Allah, bir çıkar yol ve bir kurtuluş gösterdiği gibi Allah’tan korkmayan kimseler de kurtulma imkânı bulamayacakları, yüklerinin altından kalkamayacakları oldukça ağır sıkıntıların ve zahmetlerin içine düşerler. Bu hususa boşama örnek verilebilir. Kul, boşamada Allah’tan korkmayacak olur da üç talâkı bir defada vermek gibi haram şekillerde boşamada bulunacak olursa onun, telafi etme imkânını bulamayacağı ve içinden çıkamayacağı bir pişmanlık ile karşıkarşıya kalması kaçınılmazdır. 3. “Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir.” Allah, takvâ sahibi olan kimseye ummadığı ve aklına gelmeyen bir yerden rızkını gönderir. “Kim” din ve dünyası hususunda kendisine faydalı olacak şeyleri elde etmek ve zarar verecek şeyleri de önlemek gibi hususlarda Allah’a güvenmek sureti ile din ve dünyası hakkında “Allah’a tevekkül ederse” ve bu işlerin kolaylaştırılması noktasında O’na güvenirse “O, ona yeter.” Allah’a tevekkül ettiği hususta Allah ona yeter. Eğer iş, hiçbir şeye muhtaç olmayan, gücü her şeye yeten Azîz ve Rahîm olan Allah’ın himayesine bırakılacak olursa hiç şüphesiz ki O, kula her şeyden daha yakındır. Ama bazen ilâhî hikmet, o işin uygun olan vakte ertelenmesini gerektirebilir. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Allah dilediğini yerine getirendir.” O’nun kaza ve kaderinin gereği mutlaka tahakkuk eder. Ama “Allah, her şey için” ilerisine geçemeyeceği ve erkene de alınamayacağı belli “bir vakit/ölçü belirlemiştir.”

Talak 65:3

1- Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının. Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında (iddet bitinceye kadar) onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar. 2- Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun ya da onlardan iyilikle ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği de Allah için dosdoğru yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona bir çıkış yolu ihsan eder. 3- Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah dilediğini yerine getirendir. Allah, her şey için bir vakit/ölçü belirlemiştir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız” yani boşamak istediğiniz “zaman iddetlerini gözeterek boşayın” yani onları boşamak için meşru olan durumu bekleyin ve Allah’ın emrine riâyet etmeksizin boşama sebebi var olur olmaz hemen boşamaya kalkışmayın. Bilakis onları iddetlerini gözeterek boşayın. Yani kocası, hanımını (hayızdan) temiz iken ve bu temizlik halinde de onunla cima etmeden boşasın. İşte iddetin açık seçik bir şekilde tespit edilebileceği boşama budur. Halbuki hanımını hayız (ay hali) iken boşayacak olursa, boşamanın gerçekleştiği bu hayız hali hesaba kaıtlmaz, bundan dolayı da kadının aleyhine olmak üzere iddet süresi uzar. Aynı şekilde ilişkide bulunduğu bir temizlik halinde onu boşayacak olursa hamile olup olmadığından emin olunamaz ve durum netlik kazanmaz. Hangi iddeti bekleyeceği de açığa çıkmaz. Yüce Allah iddetin sayılmasını da emretmektedir. İddetin sayılması da eğer kadın hayız oluyor ise hayız esas alınarak, hayız olmuyor ise ve hamile de değilse ay hesabı ile tespit edilir. Çünkü iddetin sayılması, Allah’ın hakkını yerine getirmektir. Diğer taraftan boşayan kocanın da bir hakkıdır. Daha sonra onunla evlenecek olan erkeğin de hakkıdır. Nafaka ve benzeri hususlardaki hakkı dolayısı kadının kendisinin de hakkıdır. O nedenle iddetini tespit edecek olursa halini açıkça bilmiş, yerine getirmesi gereken haklarla sahip olduğu haklar bilinmiş olur. İddetin sayılması ile ilgili bu emir, hem kocaya hem de mükellef olması halinde kadına yöneliktir. Kadın mükellef değilse bu mükellefiyet onun velisine aittir. "Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının.” Bütün işlerinizde ve özellikle boşanan hanımların hakkı hususunda O’ndan korkun. "Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında onları evlerinden” iddet süresince “çıkarmayın.” Kocasının kendisini boşarken içinde bulunduğu evde kalsın. “kendileri de çıkmasınlar.” Yani o evlerden dışarı çıkıp gitmeleri onlara caiz değildir. Onların evden çıkarılmalarının yasaklanması, kocanın hanımına iddetini bekleyip tamamlayacağı bir yer hazırlamakla ykümlü oluşundan dolayıdır. Kadının dışarı çıkmasının yasaklanması ise dışarı çıkması halinde kocanın hakkının zayi olacağı ve korunamayacağı dolayısıyladır. Kadının evden çıkma ve çıkarılma yasağı, iddetin tamamlanacağı vakte kadar devam eder. “Apaçık bir hayasızlıkta bulunmaları dışında” yani evden çıkarılmamaları halinde aile halkına zarar verecek türden olup çıkarılmalarını gerektiren ve açıkça çirkin olduğu görülen bir husus söz konusu olmadıkça kadın evden çıkarılamaz. Çirkin fiiller, sözler ve eziyetler çıkarılmasını haklı kılan sebeplere örnektir. İşte bu durumda kadının, kocası tarafından evden çıkarılması caiz olur. Çünkü kendisinin çıkarılmasına sebep, kendisi olmuştur. Zira onun evde barındırılması, onun gönlünü hoş etmek içindir ve ona karşı iyi bir muamele gereğidir. Ancak bu şekilde davranmak sureti ile o, kendisinin zarar görmesine kendisi sebep olmuştur. Ric’î talâk/geri dönme imkanı olan boşamada iddet bekleyen kadının hükmü budur. Bâin/geri dönüş imkanı olmayan boşamanın iddetini bekleyen kadına ise kocasının evinde kalma hakkı yoktur. Çünkü evde kalma hakkı nafakaya tabidir. Nafaka ise ric’î talâk ile boşanmış kadının hakkıdır. Bâin talâk ile boşanmış kadının ise böyle bir hakkı yoktur. "İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.” O’nun kulları için çizdiği, şeriat olarak tespit ettiği, bağlı kalmalarını ve aşmamalarını istediği sınırlar bunlardır. "Kim Allah’ın sınırlarını” o sınırlarda durmamak suretiyle “aşarsa” yahut gereklerini yerine getirmekte kusur ederse “şüphe yok ki kendisine zulmetmiş olur.” Nefsine hak ettiğini vermemiş, dünya ve âhiretin düzeni demek olan Allah’ın sınırlarını izlememek sureti ile onun nasibini zayi etmiş olur. "Bilemezsin, belki de Allah bu (boşamanın) ardından yeni bir kapı açar.” Yani Allah, iddeti şer’î bir hüküm olarak belirlemiş ve boşamanın sınırını da pek büyük hikmetler dolayısı ile iddete bağlamıştır. Bu hikmetlerden birisi de şudur: Olur ki Yüce Allah, boşayan kocanın kalbinde merhamet ve sevgi yaratır da böylece o boşadığı hanımına geri döner, tekrar onunla geçim yolunu tutar. Bu imkanı da bu iddet süresi içinde bulur. Belki de kadından kaynaklanan ve onun boşanmasını gerektiren sebe, bu iddet süresi içinde ortadan kalkar ve boşama sebebi kalmadığı için de koca ona geri döner. Bu hikmetlerden birisi de kadının bu iddet bekleme süresi içerisinde kocasından gebe olup olmadığının anlaşılmasıdır. 2. “Bu kadınlar iddet sürelerinin sonuna geldiklerinde” yani iddeti tamamen bitirmeleri halinde artık kocanın hanımını nikâhı altında tutmak yahut ondan ayrılmak şeklinde bir seçeneği kalmayacağından dolayı iddetlerinin bitmesi yaklaştığında “ya onları iyilikle tutun” yani onlarla güzel bir şekilde geçinmek, iyi arkadaşlık etmek üzere yanınızda tutun. Zarar vermek ve onlara kötülük edip onların başkasıyla evlenmelerini engellemek maksadı ile tutmayın. Çünkü bu maksatla o kadınları tutmak caiz değildir. “ya da onlardan iyilikle ayrılın.” Karşılıklı olarak kötü sözler söylemeksizin, düşmanlık beslemeksizin, malından bir şey almak maksadı ile onu zorlamaksızın, sakıncalı herhangi bir husus olmaksızın onlardan ayrılın. “İçinizden” hanımlarınızı boşama halinde de onlara dönme halinde de “adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun.” Adaletli müslüman iki erkek buna şahit olsunlar. Çünkü sözü geçen şekilde şahit tutmak sureti ile hem tarafların birbirlerine düşmanlık etme kapısı kapanır, hem de açıklanması gereken hususlardan birisini, onlardan herhangi birisinin saklaması önlenmiş olur. “Şahitliği de” ey şahitler “Allah için dosdoğru yapın.” Fazlasız ve eksiksiz olarak gerçek şekli ile şahitlik edin. Şahitlikte bulunmakla Allah’ın rızasını gözetin. Yakın akrabadır diye akrabalığı gözetmeye, arkadaştır diye onu kayırmaya kalkışmayın. “İşte bu” size sözünü ettiğimiz hükümler ve sınırlar “Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür.” Çünkü Allah’a ve âhiret gününe iman etmek, kişinin Allah’ın öğütlerini tutmasını, dünyada iken âhireti için imkânı dahilinde olan salih amelleri önden göndermesini gerektirir. Halbuki imanın kalbinden uzaklaşıp gittiği kimseler, yaptıkları kötülüklere aldırmazlar. Allah’ın verdiği öğütlere kulak asmazlar. Çünkü onlar için bunu gerektiren bir sebep yoktur. Boşama bazen darlığa, sıkıntı ve kedere düşürdüğünden dolayı Yüce Allah kendisinden korkmayı (takvâyı) emretmekte ve boşama hususunda olsun diğer hususlarda olsun kendisinden korkan kimselere bir kurtuluş ve bir çıkış yolu göstereceği vaadinde bulunmaktadır. Kul, hanımını boşamak isteyip de onu hayız değilken ve onunla ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde bir defa boşamak sureti ile dine uygun olarak boşayacak olursa, onun aleyhine bir sıkıntı söz konusu olmaz. Aksine Yüce Allah, onun için bir kurtuluş ve bir genişlik yaratır. Ona bu sayede boşamaya pişman olması halinde nikâha geri dönme imkânını verir. Âyet-i kerime, her ne kadar boşama ve boşamadan dönme hakkında ise de asıl göz önünde bulundurulması gereken lafzın, umumiliğidir. Allah’tan korkan, bütün hallerinde O’nun rızasını gözeten takva sahibi kimseye Allah, dünya ve âhirette sevap ve mükâfat verir. Ona her türlü zorluk ve sıkıntıdan bir kurtuluş ve çıkış yolu göstermesi de bu mükâfatın bir parçasıdır. Allah’tan korkan takvâlı kimselere Yüce Allah, bir çıkar yol ve bir kurtuluş gösterdiği gibi Allah’tan korkmayan kimseler de kurtulma imkânı bulamayacakları, yüklerinin altından kalkamayacakları oldukça ağır sıkıntıların ve zahmetlerin içine düşerler. Bu hususa boşama örnek verilebilir. Kul, boşamada Allah’tan korkmayacak olur da üç talâkı bir defada vermek gibi haram şekillerde boşamada bulunacak olursa onun, telafi etme imkânını bulamayacağı ve içinden çıkamayacağı bir pişmanlık ile karşıkarşıya kalması kaçınılmazdır. 3. “Ve ona hiç ummadığı bir yerden rızık verir.” Allah, takvâ sahibi olan kimseye ummadığı ve aklına gelmeyen bir yerden rızkını gönderir. “Kim” din ve dünyası hususunda kendisine faydalı olacak şeyleri elde etmek ve zarar verecek şeyleri de önlemek gibi hususlarda Allah’a güvenmek sureti ile din ve dünyası hakkında “Allah’a tevekkül ederse” ve bu işlerin kolaylaştırılması noktasında O’na güvenirse “O, ona yeter.” Allah’a tevekkül ettiği hususta Allah ona yeter. Eğer iş, hiçbir şeye muhtaç olmayan, gücü her şeye yeten Azîz ve Rahîm olan Allah’ın himayesine bırakılacak olursa hiç şüphesiz ki O, kula her şeyden daha yakındır. Ama bazen ilâhî hikmet, o işin uygun olan vakte ertelenmesini gerektirebilir. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Allah dilediğini yerine getirendir.” O’nun kaza ve kaderinin gereği mutlaka tahakkuk eder. Ama “Allah, her şey için” ilerisine geçemeyeceği ve erkene de alınamayacağı belli “bir vakit/ölçü belirlemiştir.”

Talak 65:4

4- Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla hayız olmayanların (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz (bilin ki) onların iddeti üç aydır. Hamile olanların (iddet bitiş) süreleri ise doğum yapmalarıdır. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir. 5- İşte bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir. 4. Yüce Allah, emrolunan şekli ile boşamanın kadınların iddetleri göz önüne alınarak olacağını belirttikten sonra iddeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla” önceleri hayız (ay hali) oluyorken daha sonra yaşlılıkları yahut da başka bir sebep dolayısı ile hayızdan kesilen ve tekrar hayız olma imkânı kalmamış kadınlarla “hayız olmayanların” henüz hayız olmaya başlamamış küçükler yahut da büluğ yaşına gelmiş olduğu halde hiç hayız olmayan kadınların iddeti “hakkında şüphe ederseniz” bu süre “üç aydır.” Her bir ay, bir defa hayız olma dönemine denk kabul edilmiştir. Hiç hayız olmayan baliğ kadınlar da hayızdan kesilmiş kadınlar gibi üç ay iddet beklerler. Hayız olan kadınların iddetini ise Yüce Allah: “Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç hayız süresi beklerler”(el-Bakara, 2/238) buyruğunda söz konusu etmiştir. "Hamile olanların (iddet bitiş) süreleri ise doğum yapmalarıdır.” Yani karınlarında bir ya da birden çok ne kadar çocuk varsa hepsini doğurmalarıdır. Bu durumda ne ay hesabı ile ne de başka esasa göre iddet hesap edilmez. “Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir.” İşleri ve her zoru ona kolaylaştırır. 5. “İşte bu” Allah’ın size açıklamış olduğu hüküm “Allah’ın size indirdiği emridir.” Üzerlerinde yürüyesiniz, arkalarında gidesiniz ve ta’zim edesiniz diye size bu emirleri vermiştir. "Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir.” Yani istenmeyen şeyleri ondan uzaklaştırır ve arzuladığı şeyleri ona nasip eder.

Talak 65:5

4- Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla hayız olmayanların (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz (bilin ki) onların iddeti üç aydır. Hamile olanların (iddet bitiş) süreleri ise doğum yapmalarıdır. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir. 5- İşte bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir. 4. Yüce Allah, emrolunan şekli ile boşamanın kadınların iddetleri göz önüne alınarak olacağını belirttikten sonra iddeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kadınlarınız içinde hayızdan kesilmiş olanlarla” önceleri hayız (ay hali) oluyorken daha sonra yaşlılıkları yahut da başka bir sebep dolayısı ile hayızdan kesilen ve tekrar hayız olma imkânı kalmamış kadınlarla “hayız olmayanların” henüz hayız olmaya başlamamış küçükler yahut da büluğ yaşına gelmiş olduğu halde hiç hayız olmayan kadınların iddeti “hakkında şüphe ederseniz” bu süre “üç aydır.” Her bir ay, bir defa hayız olma dönemine denk kabul edilmiştir. Hiç hayız olmayan baliğ kadınlar da hayızdan kesilmiş kadınlar gibi üç ay iddet beklerler. Hayız olan kadınların iddetini ise Yüce Allah: “Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç hayız süresi beklerler”(el-Bakara, 2/238) buyruğunda söz konusu etmiştir. "Hamile olanların (iddet bitiş) süreleri ise doğum yapmalarıdır.” Yani karınlarında bir ya da birden çok ne kadar çocuk varsa hepsini doğurmalarıdır. Bu durumda ne ay hesabı ile ne de başka esasa göre iddet hesap edilmez. “Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, ona işinde bir kolaylık verir.” İşleri ve her zoru ona kolaylaştırır. 5. “İşte bu” Allah’ın size açıklamış olduğu hüküm “Allah’ın size indirdiği emridir.” Üzerlerinde yürüyesiniz, arkalarında gidesiniz ve ta’zim edesiniz diye size bu emirleri vermiştir. "Kim Allah’a karşı takvalı olursa O, onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir.” Yani istenmeyen şeyleri ondan uzaklaştırır ve arzuladığı şeyleri ona nasip eder.

Talak 65:6

6- O (boşanan) kadınları imkanınız yettiği ölçüde oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın. Eğer onlar hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin. Eğer onlar sizin için (bebeği) emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda güzel ve meşru bir şekilde anlaşın. Eğer (anlaşmada) güçlük yaşarsanız o halde (bebeği) babası için başka bir kadın emzirir. 7- Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin. Rızkı dar olan kimse de Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği (imkandan) fazlasıyla yükümlü tutmaz. Allah, güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir. 6. Yüce Allah, boşanan kadınların evlerinden çıkarılmalarını daha önceki buyruklarında yasaklamıştı. Burada da onları evlerde barındırmayı emretmekte ve bu barındırmayı maruf çerçevesi içerisinde yapmakla takdir etmektedir. Bu da kocanın imkanının bolluğu ve darlığına göre (toplumda) kendisinin ve boşadığı hanımın benzeri konumdakilerin içinde kaldığı bir meskendir. "Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın.” Yani meskenlerinde kaldıkları sırada usanıp da iddetleri tamamlanmadan önce evden çıkıp gitsinler diye söz veya fiillerinizle onlara zarar vermeyin. Bu durumda onları evlerinden siz çıkarmış olursunuz. Özetle Yüce Allah, kadınların evlerinden çıkartılmalarını yasakladığı gibi onlara da kendiliklerinden çıkmayı yasaklamıştır. Onlara zarar gelmeyecek ve zora girmeyecekleri bir şekilde mesken haklaırnın sağlanmasını da emretmiştir. Bu da örfe bağlı olarak belirlenecek bir husustur. “Eğer onlar” yani boşanan kadınlar “hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin.” Bu hüküm, kadının bain talâk ile boşanması halinde çocuk içindir. Eğer ric’î talâk ile boşanmışsa hem kadının kendisi için hem de çocuk içindir. Doğum yapıncaya kadar nafaka verilmeye devam edilir. Doğum yaptıkları takdirde kadınlar çocuklarını ya emzirirler yahut emzirmezler. "Eğer onlar sizin için (bebeği) emzirirlerse onlara” eğer miktarı tespit edilmiş ise tesbit edilmiş olan “ücretlerini verin.” Aksi takdirde örfte emzirme ücreti neyse o verilir. "Aranızda güzel ve meşru bir şekilde (maruf ile) anlaşın.” Eşlerden her birisi de onlardan başkaları da diğerine marufu emretsin. Maruf, dünya ve âhirette faydalı ve maslahata uygun her bir husustur. Marufu emretmekten gaflete düşmekten dolayı Allah’tan başkasının bilemediği pek çok zararlar ve kötülükler meydana gelir. Marufun emredilmesi ise din ve takvâ üzere yardımlaşmak demektir. Zira böyle durumlarda genelde şöyle olur: İddet sırasında eşlerin ayrılması halinde özellikle de çocukları olmuşsa çoğunlukla boşama ile birlikte kadına ve çocuğa nafaka verme konusunda anlaşmazlık ve tartışma ortaya çıkar. Boşanmalar da çoğu zaman bir nefretle birlikte gerçekleşir. Bunun ise pek çok olumsuz etkileri vardır. O bakımdan eşlerden her birisine maruf ile hareket etmesi, güzel geçinmesi ve anlaşmazlık çıkarmaması emredilir ve bu hususta ona öğüt verilir. "Eğer” eşler çocuklarını boşanan hanımın emzirmesi hususunda aralarında “anlaşmada güçlük yaşarsanız o halde” çocuğu o kadından “başka bir kadın emzirir.” Zira “(Süt anneye) vereceğinizi meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur.”(el-Bakara, 2/233) Bu, çocuğun annesinden başkasının memesini alması halinde böyledir. Şâyet annesinden başkasının memesini kabul etmez ise artık annesi, onu emzirmek zorundadır. Bu onun görevi olur, kabul etmeyecek olursa buna mecbur edilir. Eğer miktarı belli bir ücret üzerinde babası ile ittifak etmeyecek olurlarsa örfte emzirme ücreti neyse ona o verilir. Bu husus, âyet-i kerimenin manasından anlaşılmaktadır. Şöyle ki çocuk hamilelik süresi içinde annesinin karnındadır ve oradan çıkması söz konusu değildir. Bu durumda Yüce Allah, çocuğun nafakasını vermeyi velisine yüklemiştir. Çocuk dünyaya geldikten sonra annesinden de annesinin dışındaki kimselerden de beslenmesi mümkündür ki Yüce Allah da bu iki hususu mubah kılmıştır. Eğer annesinden başkasından beslenmesi imkânsız olursa o takdirde çocuk annesinin karnında gibi sayılır ve bu durumda annesi yoluyla gıdasının temin edilmesi, tek çare olur. 7. Yüce Allah nafakanın miktarını kocanın durumuna göre belirleyerek şöyle buyurmaktadır:“Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin.” Yani zengin olan kimse zenginliğine göre nafaka versin. Fakirler gibi nafaka vermeye kalkışmasın. "Rızkı dar olan” eli dar olan “kimse de Allah’ın kendisine verdiği” rızık “kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği (imkandan) fazlasıyla yükümlü tutmaz.” Bu da ilâhî hikmet ve rahmete uygundur. Çünkü herkese uygun olanı emretmiş, zorluk çekenin yükünü hafifleterek onu, ona verdiğinden başkası ile mükellef tutmayacağını belirtmiştir. Yüce Allah, gerek nafaka, gerek başka hususlarda hiçbir kimseyi takatinden fazlası ile mükellef tutmaz. “Allah güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir.” Bu, darlık ve zorluk içinde olanlara bir müjdedir. Yüce Allah, kısa zaman içerisinde sıkıntılarını ortadan kaldırıp zorluklarını gidereceğini müjdelemektedir. “Çünkü güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”(el-İnşirâh, 94/5-6)

Talak 65:7

6- O (boşanan) kadınları imkanınız yettiği ölçüde oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın. Eğer onlar hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin. Eğer onlar sizin için (bebeği) emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda güzel ve meşru bir şekilde anlaşın. Eğer (anlaşmada) güçlük yaşarsanız o halde (bebeği) babası için başka bir kadın emzirir. 7- Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin. Rızkı dar olan kimse de Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği (imkandan) fazlasıyla yükümlü tutmaz. Allah, güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir. 6. Yüce Allah, boşanan kadınların evlerinden çıkarılmalarını daha önceki buyruklarında yasaklamıştı. Burada da onları evlerde barındırmayı emretmekte ve bu barındırmayı maruf çerçevesi içerisinde yapmakla takdir etmektedir. Bu da kocanın imkanının bolluğu ve darlığına göre (toplumda) kendisinin ve boşadığı hanımın benzeri konumdakilerin içinde kaldığı bir meskendir. "Onları sıkıntıya düşürmek için onlara zarar verecek bir şey yapmayın.” Yani meskenlerinde kaldıkları sırada usanıp da iddetleri tamamlanmadan önce evden çıkıp gitsinler diye söz veya fiillerinizle onlara zarar vermeyin. Bu durumda onları evlerinden siz çıkarmış olursunuz. Özetle Yüce Allah, kadınların evlerinden çıkartılmalarını yasakladığı gibi onlara da kendiliklerinden çıkmayı yasaklamıştır. Onlara zarar gelmeyecek ve zora girmeyecekleri bir şekilde mesken haklaırnın sağlanmasını da emretmiştir. Bu da örfe bağlı olarak belirlenecek bir husustur. “Eğer onlar” yani boşanan kadınlar “hamile iseler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını temin edin.” Bu hüküm, kadının bain talâk ile boşanması halinde çocuk içindir. Eğer ric’î talâk ile boşanmışsa hem kadının kendisi için hem de çocuk içindir. Doğum yapıncaya kadar nafaka verilmeye devam edilir. Doğum yaptıkları takdirde kadınlar çocuklarını ya emzirirler yahut emzirmezler. "Eğer onlar sizin için (bebeği) emzirirlerse onlara” eğer miktarı tespit edilmiş ise tesbit edilmiş olan “ücretlerini verin.” Aksi takdirde örfte emzirme ücreti neyse o verilir. "Aranızda güzel ve meşru bir şekilde (maruf ile) anlaşın.” Eşlerden her birisi de onlardan başkaları da diğerine marufu emretsin. Maruf, dünya ve âhirette faydalı ve maslahata uygun her bir husustur. Marufu emretmekten gaflete düşmekten dolayı Allah’tan başkasının bilemediği pek çok zararlar ve kötülükler meydana gelir. Marufun emredilmesi ise din ve takvâ üzere yardımlaşmak demektir. Zira böyle durumlarda genelde şöyle olur: İddet sırasında eşlerin ayrılması halinde özellikle de çocukları olmuşsa çoğunlukla boşama ile birlikte kadına ve çocuğa nafaka verme konusunda anlaşmazlık ve tartışma ortaya çıkar. Boşanmalar da çoğu zaman bir nefretle birlikte gerçekleşir. Bunun ise pek çok olumsuz etkileri vardır. O bakımdan eşlerden her birisine maruf ile hareket etmesi, güzel geçinmesi ve anlaşmazlık çıkarmaması emredilir ve bu hususta ona öğüt verilir. "Eğer” eşler çocuklarını boşanan hanımın emzirmesi hususunda aralarında “anlaşmada güçlük yaşarsanız o halde” çocuğu o kadından “başka bir kadın emzirir.” Zira “(Süt anneye) vereceğinizi meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur.”(el-Bakara, 2/233) Bu, çocuğun annesinden başkasının memesini alması halinde böyledir. Şâyet annesinden başkasının memesini kabul etmez ise artık annesi, onu emzirmek zorundadır. Bu onun görevi olur, kabul etmeyecek olursa buna mecbur edilir. Eğer miktarı belli bir ücret üzerinde babası ile ittifak etmeyecek olurlarsa örfte emzirme ücreti neyse ona o verilir. Bu husus, âyet-i kerimenin manasından anlaşılmaktadır. Şöyle ki çocuk hamilelik süresi içinde annesinin karnındadır ve oradan çıkması söz konusu değildir. Bu durumda Yüce Allah, çocuğun nafakasını vermeyi velisine yüklemiştir. Çocuk dünyaya geldikten sonra annesinden de annesinin dışındaki kimselerden de beslenmesi mümkündür ki Yüce Allah da bu iki hususu mubah kılmıştır. Eğer annesinden başkasından beslenmesi imkânsız olursa o takdirde çocuk annesinin karnında gibi sayılır ve bu durumda annesi yoluyla gıdasının temin edilmesi, tek çare olur. 7. Yüce Allah nafakanın miktarını kocanın durumuna göre belirleyerek şöyle buyurmaktadır:“Bolluk içinde olan bolluğuna uygun nafaka versin.” Yani zengin olan kimse zenginliğine göre nafaka versin. Fakirler gibi nafaka vermeye kalkışmasın. "Rızkı dar olan” eli dar olan “kimse de Allah’ın kendisine verdiği” rızık “kadarıyla nafakayı temin etsin. Allah, hiç kimseyi ona verdiği (imkandan) fazlasıyla yükümlü tutmaz.” Bu da ilâhî hikmet ve rahmete uygundur. Çünkü herkese uygun olanı emretmiş, zorluk çekenin yükünü hafifleterek onu, ona verdiğinden başkası ile mükellef tutmayacağını belirtmiştir. Yüce Allah, gerek nafaka, gerek başka hususlarda hiçbir kimseyi takatinden fazlası ile mükellef tutmaz. “Allah güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan edecektir.” Bu, darlık ve zorluk içinde olanlara bir müjdedir. Yüce Allah, kısa zaman içerisinde sıkıntılarını ortadan kaldırıp zorluklarını gidereceğini müjdelemektedir. “Çünkü güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”(el-İnşirâh, 94/5-6)

Talak 65:8

8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık. 9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını (dünyada) tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu. 10- Allah onlar için (ahirette de) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir. 11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber (göndermiştir). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder. 12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz. 8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. "O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur. 11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki “Kim Allah’a iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır. "Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır. 12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir. Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler. İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur: Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek. İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır. Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Talak 65:9

8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık. 9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını (dünyada) tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu. 10- Allah onlar için (ahirette de) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir. 11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber (göndermiştir). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder. 12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz. 8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. "O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur. 11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki “Kim Allah’a iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır. "Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır. 12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir. Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler. İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur: Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek. İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır. Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Talak 65:10

8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık. 9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını (dünyada) tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu. 10- Allah onlar için (ahirette de) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir. 11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber (göndermiştir). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder. 12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz. 8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. "O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur. 11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki “Kim Allah’a iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır. "Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır. 12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir. Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler. İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur: Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek. İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır. Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Talak 65:11

8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık. 9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını (dünyada) tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu. 10- Allah onlar için (ahirette de) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir. 11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber (göndermiştir). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder. 12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz. 8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. "O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur. 11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki “Kim Allah’a iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır. "Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır. 12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir. Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler. İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur: Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek. İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır. Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Talak 65:12

8- Rabbinin ve peygamberlerinin emrine başkaldırıp azan nice ülke vardı ki Biz, onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmemiş bir azaba uğrattık. 9- Böylece onlar yaptıklarının cezasını (dünyada) tatmış oldular. Yaptıklarının sonu da hüsrân oldu. 10- Allah onlar için (ahirette de) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının! Gerçek şu ki Allah, size bir Zikir indirmiştir. 11- İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de Allah’ın apaçık/açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber (göndermiştir). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder. 12- Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Buyruğu/hükmü bunlar arasında iner durur ki böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve yine Allah’ın ilmi ile her şeyi kuşatmış olduğunu bilesiniz. 8-10. Yüce Allah, azgın ümmetleri ve peygamberleri yalanlayan nesilleri helâk ettiğini, onlara pek çetin bir hesaba ve çok can yakıcı bir azaba uğradıklarını, onların sayıca çok ve güçlü olmalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını haber vermekte ve kötü amellerinin gereği olarak onlara azabı tattırdığını bildirmektedir. Dünya azabının yanı sıra Allah, âhirette de onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. "O halde ey iman eden akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının!” Ey Allah’ın âyetlerini, ibretli takdir ve hükümlerini anlayıp kavrayan akıl sahipleri! Geçmiş kavimleri yalanlamış olmaları sebebi ile helâk eden, hiç şüphesiz onlardan sonra onlar gibi olanları da helâk eder. Çünkü her iki kesim arasında herhangi bir fark yoktur. 11. Yüce Allah daha sonra mü’min kullarına kendilerine indirmiş olduğu Kitabı hatırlatmakta, ondan öğüt almalarını emretmektedir. O, bu Kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlığı cahilliğin, küfrün ve isyanın karanlıklarından ilmin, imanın ve itaatin nuruna/aydınlığına çıkartmak için indirmiştir. İnsanlardan kimisi ona iman ederken kimisi de ona iman etmemiştir ki “Kim Allah’a iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işlerse O, onu içinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği pek çok ebedi nimetler vardır. "Allah ona pek güzel rızıklar ihsan eder.” Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine iman etmeyenler cehennemliktirler ve onlar da orada ebediyen kalacaklardır. 12. Daha sonra Yüce Allah gökleri, yeri ve onlarda bulunan her şeyi, yedi kat yeri ve onlarda bulunanları, hem de bunlar arasında bulunanları yaratmış olduğunu haber vermektedir. Ayrıca O buyruğunu/hükmünü de indirmiştir ki bunlar şeriatler ve dinî hükümler demektir. O, bunları kullara öğüt vermek için peygamberlerine vahyetmiştir. Yine kâinatı ve yaratıkların işlerini çekip çevirdiği kevnî ve kaderî buyrukları/hükümleri de bu şekilde inmektedir. Bütün bunlar ise kulları kendisini tanısınlar, O’nun hem kudretinin hem de ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diyedir. Onlar Rablerini en güzel isimleri ile ve mukaddes vasıfları ile bilip tanıyacak olurlarsa, O’na ibadet ederler, O’nu severler ve O’na karşı görevlerini yerine getirirler. İşte yaratmaktan ve buyrukları indirmekteki amaç da budur: Allah’ı bilmek ve O’na ibadet etmek. İlahî tevfike mazhar olan Allah’ın salih kulları bunları yerine getirirken yüz çeviren zalimler, bu görevi yerine getirmekten kaçınmışlardır. Talâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Tahrim 66:1

1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur. 3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” 4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar. 5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.

Tahrim 66:2

1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur. 3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” 4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar. 5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.

Tahrim 66:3

1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur. 3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” 4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar. 5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.

Tahrim 66:4

1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur. 3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” 4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar. 5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.

Tahrim 66:5

1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir. (Medine’de inmiştir. 12 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur. 3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” 4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar. 5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.

Tahrim 66:6

6- Ey iman edenler! Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O (ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar. 6. Yani ey Allah’ın kendilerine imanı lütfettiği kimseler! İmanın gereklerini ve şartlarını yerine getirin. “Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan” böyle korkunç niteliklere sahip “ateşten koruyun.” Kişinin kendini koruması, nefsini Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından kaçınmaya mecbur etmesi, Allah’ı gazaplandıran ve azabı gerektiren şeylerden de tevbe etmesiyle olur. Aileyi ve çocukları korumak ise onları edeplendirmek, eğitip öğretmek, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye teşvik etmekle olur. Kul, hem kendisi hakkında hem de idaresi ve tasarrufu altında bulunanlara Allah’ın emirlerini uygulamadıkça kurtulamaz. Yüce Allah’ın ateşi bu vasıflarla nitelendirmesi, kullarının emirlerine karşı gevşeklik göstermekten kaçınması içindir. O bakımdan Yüce Allah’ın:“yakacağı insanlar ve taşlar olan...” buyruğu şu buyruğa benzemektedir: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.”(el-Enbiyâ, 21/98)“O (ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır.” Bunların huyları serttir. Azarları çetindir. Sesleri korkutucu, görünüşleri de dehşet vericidir. Güç ve kuvvetleri ile cehennemlikleri hakir ve zelil ederler. Onlara Allah’ın emirlerini uygularlar ki Allah da cehennemliklere azabı kaçınılmaz kılmış ve bu çetin cezayı belirlemiştir. "Onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.” Bu da o şerefli meleklere bir övgüdür ve onların, bütün emirlerinde Allah’a itaat ettiklerini ve O’na boyun eğdiklerini göstermektedir.

Tahrim 66:7

7- Ey küfre sapanlar! Bugün (boşuna) özür dilemeyin. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz. 7. Yüce Allah Kıyamet gününde kâfirleri böylece azarlayacaktır. Onlara şöyle diyecektir:“Ey küfre sapanlar! Bugün (boşuna) özür dilemeyin.” Çünkü özür dileme vakti geçmiş bulunuyor. Bunun faydası da yok. Şimdi geriye amellerin karşılığının verilmesinden başka bir şey kalmamıştır. Sizler ise dünyada iken Allah’ı inkâr edip küfre sapmaktan, O’nun âyetlerini yalanlamaktan, peygamberlerine ve dostlarına karşı savaş açmaktan başka bir şey yapmadınız. karşılığı

Tahrim 66:8

8- Ey iman edenler! Nasûh/samimi bir tevbe ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber iman edenleri mahçub etmeyecektir. Onların nurları önlerinden ve sağlarından gidecektir. Onlar da şöyle diyecektir:“Rabbimiz! Bizim için nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! Çünkü Sen her şeye kadirsin!” 8. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede “nasûh tevbe”yi emretmekte ve bundan dolayı kötülükleri örtme, cennete girme ve kurtuluşa erme vaadinde bulunmaktadır. Kıyamet gününde mü’minler imanların nurunun aydınlığında yürüyecekler, onun verdiği rahat ve huzurdan istifade edeceklerdir. Münâfıklara verilen nurların söndürüldüğünü gördükleri vakit korkacaklar ve Yüce Allah’tan nurlarını tamamlamasını dileyeceklerdir. Allah da onların dualarını kabul edecek, beraberlerindeki nur ve yakîn ile birlikte onları nimet dolu cennetlere, pek kerîm olan Rabbin komşuluğuna ulaştıracaktır. Bütün bunlar ise “nasûh tevbe”nin sonuçlarındandır. Nasûh tevbe ise Allah için, Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmeyerek, O’na yakınlaşmak maksadı ile ve bütün günahları kapsayacak şekilde yapılan kapsamlı bir tevbe olup bütün hallerde de bu tevbeyi sürdürmek demektir.

Tahrim 66:9

9- Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert ol! Onların yeri cehennemdir! O, ne kötü bir dönüş yeridir! 9. Yüce Allah, Peygamberine kâfir ve münâfıklara karşı cihad etmeyi ve bu hususta onlara karşı sert davranmayı emretmektedir. Bu cihad, hem onlara karşı delil ortaya koymayı, hem onları güzel öğütlerle davet edip izlemekte oldukları türlü sapıklıkları çürütmeyi, hem de Allah’ın çağrısını kabul etmeyen ve hükmüne boyun eğmeyen kimselere karşı silahla savaşmayı kapsamaktadır. İşte davetten yüz çevirenlere karşı bu şekilde cihad edilir ve onlara sert davranılır. Birinci (davet) aşamasında ise en güzel yol hangisi ise o şekilde davranılır. Kâfir ve münâfıklar için dünyada bir azap vardır. Bu da Allah’ın, Rasûlünü ve taraftarlarını onlara musallat etmesi ve onların da onlarla cihad etmeleridiri. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. Bu ise her bedbaht ve hüsrana uğramış kimsenin varacağı çok kötü bir âkıbettir. Bunlar Yüce Allah’ın mü’minlere ve kâfirlere verdiği iki örnektir. Böylelikle Yüce Allah, onlara kâfirin mü’min ile ilişkisinin ve ona yakın olmasının, ona hiçbir fayda sağlayamayacağını, mü’minin kâfirle ilişkisinin de -görevlerini yerine getirmesi şartı ile- kendisine herhangi bir zararının olmayacağını açıklamaktadır. Sanki bu buyruklarda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları isyana yönelmekten sakındırılmakta, onların Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile olan ilişki ve yakınlıklarının -kötülük işlemeleri halinde- kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağına işaret edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Tahrim 66:10

10- Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bunların ikisi de kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idiler. İkisi de kocalarına (din davalarında) hainlik ettiler de kocalarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydaları olmadı. İkisine de:“Ateşe girenlerle beraber siz de girin!” dendi. 11- Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir: Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti. 12- Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i (müminlere misal verir). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti ve itaatkarlardandı. 10. “Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir. Bunların” bu kadınların “ikisi de kullarımızdan iki kulun” Nûh ve Lût’un -ikisine de selam olsun- nikâhı altında idiler. “İkisi de kocalarına” kocalarının dini üzere olmamakla din davalarında “hainlik ettiler.” Yoksa onların nesep ve namus noktasında bir hainlikleri kastedilmiş değildir. Çünkü hiçbir peygamberin hanımı, hayasızlık işlemiş değildir ve Allah hiçbir peygambere hayasızlık yapan bir eş vermemiştir. “Kocalarının” yani Nûh ve Lût’un “Allah’a karşı kendilerine” hanımlarına “hiçbir faydaları olmadı. İkisine de: Ateşe girenlerle beraber siz de girin, dendi.” 11. “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir.” Adı, Muzâhim kızı Âsiye radıyallahu anha idi. “Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti.” Yüce Allah, bu buyrukları ile onu iman sahibi olmak, Rabbine yalvarıp yakarmak, en değerli şeyi Rabbinden dilemiş olmakla nitelendirmektedir ki bu da cennete girmek, şanı yüce kerim olan Rabbe komşu olmaktır. Ayrıca o, Rabbinden kendisini Firavun’un fitnesinden, kötü amellerinden ve her bir zalimin fitnesinden korumasını da dilemişti. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak kâmil bir iman ve tam bir sebat içerisinde, fitnelerden de kurtulmuş olarak yaşamasını takdir buyurdu. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Erkeklerden pek çok kişi kemâle ermiştir. Kadınlardan ise yalnız İmran kızı Meryem, Muzâhim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice kemâle ermiştir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.” 12. “Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i” misal verir. O, dininin kemâli, iffet ve nezahetinin üstünlüğü sebebi ile namusunu her türlü hayasızlıktan tam anlamı ile korumuştu. "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.” Cibril aleyhisselam gömleğinin yakasından üflemiş ve onun bu üflemesi, Meryem radıyallahu anha’ya ulaşmıştı. Ondan da pek kerim bir rasûl, pek büyük bir önder olan İsa aleyhisselam doğmuştu. "O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti.” Bu, onun ilim ve marifet ile vasıflandırıldığını göstermektedir. Çünkü Allah’ın kelimelerini tasdik etmek, O’nun hem dinî buyruklarını, hem de kaderî hükümlerini tasdik etmeyi kapsar. Kitaplarını tasdik etmek ise tasdikin kendisi ile gerçekleşeceği hususları bilmeyi de kapsar. Bu da ancak ilim ve amel ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“itaatkarlardandı” buyurmaktadır. Yani gönülden, korku ve saygı ile boyun eğmek sureti ile Allah’a devamlı itaat edenlerdendi. Bu da onun kemâl derecesinde amel vasfına sahip olduğunu göstermektedir. O -Allah ondan razı olsun- bir sıddîka idi. Sıddîklık ise ilim ve amelin kemâl derecesinde olması demektir. Tahrîm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun. ***

Tahrim 66:11

10- Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bunların ikisi de kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idiler. İkisi de kocalarına (din davalarında) hainlik ettiler de kocalarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydaları olmadı. İkisine de:“Ateşe girenlerle beraber siz de girin!” dendi. 11- Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir: Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti. 12- Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i (müminlere misal verir). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti ve itaatkarlardandı. 10. “Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir. Bunların” bu kadınların “ikisi de kullarımızdan iki kulun” Nûh ve Lût’un -ikisine de selam olsun- nikâhı altında idiler. “İkisi de kocalarına” kocalarının dini üzere olmamakla din davalarında “hainlik ettiler.” Yoksa onların nesep ve namus noktasında bir hainlikleri kastedilmiş değildir. Çünkü hiçbir peygamberin hanımı, hayasızlık işlemiş değildir ve Allah hiçbir peygambere hayasızlık yapan bir eş vermemiştir. “Kocalarının” yani Nûh ve Lût’un “Allah’a karşı kendilerine” hanımlarına “hiçbir faydaları olmadı. İkisine de: Ateşe girenlerle beraber siz de girin, dendi.” 11. “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir.” Adı, Muzâhim kızı Âsiye radıyallahu anha idi. “Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti.” Yüce Allah, bu buyrukları ile onu iman sahibi olmak, Rabbine yalvarıp yakarmak, en değerli şeyi Rabbinden dilemiş olmakla nitelendirmektedir ki bu da cennete girmek, şanı yüce kerim olan Rabbe komşu olmaktır. Ayrıca o, Rabbinden kendisini Firavun’un fitnesinden, kötü amellerinden ve her bir zalimin fitnesinden korumasını da dilemişti. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak kâmil bir iman ve tam bir sebat içerisinde, fitnelerden de kurtulmuş olarak yaşamasını takdir buyurdu. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Erkeklerden pek çok kişi kemâle ermiştir. Kadınlardan ise yalnız İmran kızı Meryem, Muzâhim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice kemâle ermiştir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.” 12. “Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i” misal verir. O, dininin kemâli, iffet ve nezahetinin üstünlüğü sebebi ile namusunu her türlü hayasızlıktan tam anlamı ile korumuştu. "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.” Cibril aleyhisselam gömleğinin yakasından üflemiş ve onun bu üflemesi, Meryem radıyallahu anha’ya ulaşmıştı. Ondan da pek kerim bir rasûl, pek büyük bir önder olan İsa aleyhisselam doğmuştu. "O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti.” Bu, onun ilim ve marifet ile vasıflandırıldığını göstermektedir. Çünkü Allah’ın kelimelerini tasdik etmek, O’nun hem dinî buyruklarını, hem de kaderî hükümlerini tasdik etmeyi kapsar. Kitaplarını tasdik etmek ise tasdikin kendisi ile gerçekleşeceği hususları bilmeyi de kapsar. Bu da ancak ilim ve amel ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“itaatkarlardandı” buyurmaktadır. Yani gönülden, korku ve saygı ile boyun eğmek sureti ile Allah’a devamlı itaat edenlerdendi. Bu da onun kemâl derecesinde amel vasfına sahip olduğunu göstermektedir. O -Allah ondan razı olsun- bir sıddîka idi. Sıddîklık ise ilim ve amelin kemâl derecesinde olması demektir. Tahrîm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun. ***

Tahrim 66:12

10- Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bunların ikisi de kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idiler. İkisi de kocalarına (din davalarında) hainlik ettiler de kocalarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydaları olmadı. İkisine de:“Ateşe girenlerle beraber siz de girin!” dendi. 11- Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir: Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti. 12- Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i (müminlere misal verir). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti ve itaatkarlardandı. 10. “Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir. Bunların” bu kadınların “ikisi de kullarımızdan iki kulun” Nûh ve Lût’un -ikisine de selam olsun- nikâhı altında idiler. “İkisi de kocalarına” kocalarının dini üzere olmamakla din davalarında “hainlik ettiler.” Yoksa onların nesep ve namus noktasında bir hainlikleri kastedilmiş değildir. Çünkü hiçbir peygamberin hanımı, hayasızlık işlemiş değildir ve Allah hiçbir peygambere hayasızlık yapan bir eş vermemiştir. “Kocalarının” yani Nûh ve Lût’un “Allah’a karşı kendilerine” hanımlarına “hiçbir faydaları olmadı. İkisine de: Ateşe girenlerle beraber siz de girin, dendi.” 11. “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir.” Adı, Muzâhim kızı Âsiye radıyallahu anha idi. “Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti.” Yüce Allah, bu buyrukları ile onu iman sahibi olmak, Rabbine yalvarıp yakarmak, en değerli şeyi Rabbinden dilemiş olmakla nitelendirmektedir ki bu da cennete girmek, şanı yüce kerim olan Rabbe komşu olmaktır. Ayrıca o, Rabbinden kendisini Firavun’un fitnesinden, kötü amellerinden ve her bir zalimin fitnesinden korumasını da dilemişti. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak kâmil bir iman ve tam bir sebat içerisinde, fitnelerden de kurtulmuş olarak yaşamasını takdir buyurdu. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Erkeklerden pek çok kişi kemâle ermiştir. Kadınlardan ise yalnız İmran kızı Meryem, Muzâhim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice kemâle ermiştir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.” 12. “Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i” misal verir. O, dininin kemâli, iffet ve nezahetinin üstünlüğü sebebi ile namusunu her türlü hayasızlıktan tam anlamı ile korumuştu. "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.” Cibril aleyhisselam gömleğinin yakasından üflemiş ve onun bu üflemesi, Meryem radıyallahu anha’ya ulaşmıştı. Ondan da pek kerim bir rasûl, pek büyük bir önder olan İsa aleyhisselam doğmuştu. "O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti.” Bu, onun ilim ve marifet ile vasıflandırıldığını göstermektedir. Çünkü Allah’ın kelimelerini tasdik etmek, O’nun hem dinî buyruklarını, hem de kaderî hükümlerini tasdik etmeyi kapsar. Kitaplarını tasdik etmek ise tasdikin kendisi ile gerçekleşeceği hususları bilmeyi de kapsar. Bu da ancak ilim ve amel ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“itaatkarlardandı” buyurmaktadır. Yani gönülden, korku ve saygı ile boyun eğmek sureti ile Allah’a devamlı itaat edenlerdendi. Bu da onun kemâl derecesinde amel vasfına sahip olduğunu göstermektedir. O -Allah ondan razı olsun- bir sıddîka idi. Sıddîklık ise ilim ve amelin kemâl derecesinde olması demektir. Tahrîm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun. ***

Mülk 67:1

1- Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir! O, her şeye kâdirdir. 2- Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîzdir, Ğafûrdur. 3- Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözünü çevir de bir daha bak bakalım, herhangi bir delik-gedik görebilecek misin? 4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak! Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. “Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir!” O, pek büyüktür, pek yücedir, hayrı pek çoktur, ihsanı her şeyi ve herkesi kuşatmıştır. O’nun azametinin bir tecellisi de ulvi ve süfli âlemin hükümranlığının ve tasarrufunun yalnızca O’nun elinde bulunmasıdır. Bu âlemi yaratan O’dur. Hikmetine bağlı olarak ister kaderi hükümleri ile ister dinî hükümleri ile dilediği şekilde bu âlemde yalnız O tasarruf eder. "O, her şeye kâdirdir.” Yani O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de her şeye güç yetirmesi demek olan kemâl derecesindeki kudretidir. O, gökler ve yer gibi var ettiği tüm mahlukatı bu kudreti ile yaratmıştır. 2. “Hanginiz daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Kulları hakkında önce onlara hayat vermeyi, sonra da onları öldürmeyi takdir buyurmuştur. Yüce Allah, kullarını bu dünyada yaratmış, onlara buradan başka yere göçeceklerini haber vermiş ve onlara birtakım emirler verip yasaklar koymuştur. Emrine aykırı olan arzu ve isteklerle onları denemektedir. Allah’ın emrine sıkı sıkıya bağlanan kimseye Allah, dünyada da âhirette de en güzel şekilde mükâfat verir. Nefsinin isteklerine meyleden, onların arkasından giderek Allah’ın emrini bir kenara iten kimselere ise çok kötü bir ceza vardır. "O Azîzdir” herkesi kendi zatına boyun eğdirdiği, bütün yaratıkları emir ve hükümlerine bağladığı kamil izzet tümü ile yalnız O’nundur. "Ğafûrdur.” Günahkârları kusur işleyenleri ve hata içerisinde olanları -özellikle de tevbe edip kendisine yöneldikleri takdirde- bağışlayandır. O, onların tüm günahlarını bağışlar. İsterse bu günahları göğün tepesine kadar ulaşsın. Onların günahları dünyayı dolduracak kadar olsa dahi O, onların kusurlarını örter. 3. “Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur.” Bu göklerin biri diğerinin üstündedir. Bunlar hepsi tek bir tabaka değildir, kat kattır. O, bunları gâyet güzel ve son derece sağlam olarak yaratmıştır. "Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık bulamazsın. Hiçbir bakımdan dengesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadığına göre bunlar, tam anlamı ile güzel ve uyumlu demektir. Rengi, görünüşü, yüksekliği, içinde bulunan güneş, ay, ışık saçan yıldızlar, gezegenler vb. ile her bakımdan birbirleri ile uyum arz etmektedirler. Göklerdeki mükemmellik bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah onun dört bir tarafına tekrar tekrar bakarak hakkında iyice düşünmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Haydi gözünü çevir de bir daha” ibretle bakmak maksadı ile tekrar oraya “bak bakalım herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?” Herhangi bir eksiklik ya da dengesizlik bulabilecek misin? 4. “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak.” Bundan kasıt, bakmayı çokça tekrarlamaktır. “Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.” Yani orada herhangi bir dengesizlik ya da bir çatlak göremeyeceksin. İstersen bu hususta bütün gayretini ortaya koymuş ol! Daha sonra Yüce Allah, göğün güzelliğini açıkça söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Mülk 67:2

1- Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir! O, her şeye kâdirdir. 2- Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîzdir, Ğafûrdur. 3- Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözünü çevir de bir daha bak bakalım, herhangi bir delik-gedik görebilecek misin? 4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak! Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. “Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir!” O, pek büyüktür, pek yücedir, hayrı pek çoktur, ihsanı her şeyi ve herkesi kuşatmıştır. O’nun azametinin bir tecellisi de ulvi ve süfli âlemin hükümranlığının ve tasarrufunun yalnızca O’nun elinde bulunmasıdır. Bu âlemi yaratan O’dur. Hikmetine bağlı olarak ister kaderi hükümleri ile ister dinî hükümleri ile dilediği şekilde bu âlemde yalnız O tasarruf eder. "O, her şeye kâdirdir.” Yani O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de her şeye güç yetirmesi demek olan kemâl derecesindeki kudretidir. O, gökler ve yer gibi var ettiği tüm mahlukatı bu kudreti ile yaratmıştır. 2. “Hanginiz daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Kulları hakkında önce onlara hayat vermeyi, sonra da onları öldürmeyi takdir buyurmuştur. Yüce Allah, kullarını bu dünyada yaratmış, onlara buradan başka yere göçeceklerini haber vermiş ve onlara birtakım emirler verip yasaklar koymuştur. Emrine aykırı olan arzu ve isteklerle onları denemektedir. Allah’ın emrine sıkı sıkıya bağlanan kimseye Allah, dünyada da âhirette de en güzel şekilde mükâfat verir. Nefsinin isteklerine meyleden, onların arkasından giderek Allah’ın emrini bir kenara iten kimselere ise çok kötü bir ceza vardır. "O Azîzdir” herkesi kendi zatına boyun eğdirdiği, bütün yaratıkları emir ve hükümlerine bağladığı kamil izzet tümü ile yalnız O’nundur. "Ğafûrdur.” Günahkârları kusur işleyenleri ve hata içerisinde olanları -özellikle de tevbe edip kendisine yöneldikleri takdirde- bağışlayandır. O, onların tüm günahlarını bağışlar. İsterse bu günahları göğün tepesine kadar ulaşsın. Onların günahları dünyayı dolduracak kadar olsa dahi O, onların kusurlarını örter. 3. “Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur.” Bu göklerin biri diğerinin üstündedir. Bunlar hepsi tek bir tabaka değildir, kat kattır. O, bunları gâyet güzel ve son derece sağlam olarak yaratmıştır. "Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık bulamazsın. Hiçbir bakımdan dengesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadığına göre bunlar, tam anlamı ile güzel ve uyumlu demektir. Rengi, görünüşü, yüksekliği, içinde bulunan güneş, ay, ışık saçan yıldızlar, gezegenler vb. ile her bakımdan birbirleri ile uyum arz etmektedirler. Göklerdeki mükemmellik bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah onun dört bir tarafına tekrar tekrar bakarak hakkında iyice düşünmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Haydi gözünü çevir de bir daha” ibretle bakmak maksadı ile tekrar oraya “bak bakalım herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?” Herhangi bir eksiklik ya da dengesizlik bulabilecek misin? 4. “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak.” Bundan kasıt, bakmayı çokça tekrarlamaktır. “Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.” Yani orada herhangi bir dengesizlik ya da bir çatlak göremeyeceksin. İstersen bu hususta bütün gayretini ortaya koymuş ol! Daha sonra Yüce Allah, göğün güzelliğini açıkça söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Mülk 67:3

1- Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir! O, her şeye kâdirdir. 2- Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîzdir, Ğafûrdur. 3- Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözünü çevir de bir daha bak bakalım, herhangi bir delik-gedik görebilecek misin? 4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak! Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. “Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir!” O, pek büyüktür, pek yücedir, hayrı pek çoktur, ihsanı her şeyi ve herkesi kuşatmıştır. O’nun azametinin bir tecellisi de ulvi ve süfli âlemin hükümranlığının ve tasarrufunun yalnızca O’nun elinde bulunmasıdır. Bu âlemi yaratan O’dur. Hikmetine bağlı olarak ister kaderi hükümleri ile ister dinî hükümleri ile dilediği şekilde bu âlemde yalnız O tasarruf eder. "O, her şeye kâdirdir.” Yani O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de her şeye güç yetirmesi demek olan kemâl derecesindeki kudretidir. O, gökler ve yer gibi var ettiği tüm mahlukatı bu kudreti ile yaratmıştır. 2. “Hanginiz daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Kulları hakkında önce onlara hayat vermeyi, sonra da onları öldürmeyi takdir buyurmuştur. Yüce Allah, kullarını bu dünyada yaratmış, onlara buradan başka yere göçeceklerini haber vermiş ve onlara birtakım emirler verip yasaklar koymuştur. Emrine aykırı olan arzu ve isteklerle onları denemektedir. Allah’ın emrine sıkı sıkıya bağlanan kimseye Allah, dünyada da âhirette de en güzel şekilde mükâfat verir. Nefsinin isteklerine meyleden, onların arkasından giderek Allah’ın emrini bir kenara iten kimselere ise çok kötü bir ceza vardır. "O Azîzdir” herkesi kendi zatına boyun eğdirdiği, bütün yaratıkları emir ve hükümlerine bağladığı kamil izzet tümü ile yalnız O’nundur. "Ğafûrdur.” Günahkârları kusur işleyenleri ve hata içerisinde olanları -özellikle de tevbe edip kendisine yöneldikleri takdirde- bağışlayandır. O, onların tüm günahlarını bağışlar. İsterse bu günahları göğün tepesine kadar ulaşsın. Onların günahları dünyayı dolduracak kadar olsa dahi O, onların kusurlarını örter. 3. “Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur.” Bu göklerin biri diğerinin üstündedir. Bunlar hepsi tek bir tabaka değildir, kat kattır. O, bunları gâyet güzel ve son derece sağlam olarak yaratmıştır. "Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık bulamazsın. Hiçbir bakımdan dengesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadığına göre bunlar, tam anlamı ile güzel ve uyumlu demektir. Rengi, görünüşü, yüksekliği, içinde bulunan güneş, ay, ışık saçan yıldızlar, gezegenler vb. ile her bakımdan birbirleri ile uyum arz etmektedirler. Göklerdeki mükemmellik bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah onun dört bir tarafına tekrar tekrar bakarak hakkında iyice düşünmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Haydi gözünü çevir de bir daha” ibretle bakmak maksadı ile tekrar oraya “bak bakalım herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?” Herhangi bir eksiklik ya da dengesizlik bulabilecek misin? 4. “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak.” Bundan kasıt, bakmayı çokça tekrarlamaktır. “Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.” Yani orada herhangi bir dengesizlik ya da bir çatlak göremeyeceksin. İstersen bu hususta bütün gayretini ortaya koymuş ol! Daha sonra Yüce Allah, göğün güzelliğini açıkça söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Mülk 67:4

1- Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir! O, her şeye kâdirdir. 2- Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîzdir, Ğafûrdur. 3- Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi gözünü çevir de bir daha bak bakalım, herhangi bir delik-gedik görebilecek misin? 4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak! Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir. (Mekke’de inmiştir. 30 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. “Mutlak hükümranlık elinde olanın şanı ne yücedir!” O, pek büyüktür, pek yücedir, hayrı pek çoktur, ihsanı her şeyi ve herkesi kuşatmıştır. O’nun azametinin bir tecellisi de ulvi ve süfli âlemin hükümranlığının ve tasarrufunun yalnızca O’nun elinde bulunmasıdır. Bu âlemi yaratan O’dur. Hikmetine bağlı olarak ister kaderi hükümleri ile ister dinî hükümleri ile dilediği şekilde bu âlemde yalnız O tasarruf eder. "O, her şeye kâdirdir.” Yani O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de her şeye güç yetirmesi demek olan kemâl derecesindeki kudretidir. O, gökler ve yer gibi var ettiği tüm mahlukatı bu kudreti ile yaratmıştır. 2. “Hanginiz daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Kulları hakkında önce onlara hayat vermeyi, sonra da onları öldürmeyi takdir buyurmuştur. Yüce Allah, kullarını bu dünyada yaratmış, onlara buradan başka yere göçeceklerini haber vermiş ve onlara birtakım emirler verip yasaklar koymuştur. Emrine aykırı olan arzu ve isteklerle onları denemektedir. Allah’ın emrine sıkı sıkıya bağlanan kimseye Allah, dünyada da âhirette de en güzel şekilde mükâfat verir. Nefsinin isteklerine meyleden, onların arkasından giderek Allah’ın emrini bir kenara iten kimselere ise çok kötü bir ceza vardır. "O Azîzdir” herkesi kendi zatına boyun eğdirdiği, bütün yaratıkları emir ve hükümlerine bağladığı kamil izzet tümü ile yalnız O’nundur. "Ğafûrdur.” Günahkârları kusur işleyenleri ve hata içerisinde olanları -özellikle de tevbe edip kendisine yöneldikleri takdirde- bağışlayandır. O, onların tüm günahlarını bağışlar. İsterse bu günahları göğün tepesine kadar ulaşsın. Onların günahları dünyayı dolduracak kadar olsa dahi O, onların kusurlarını örter. 3. “Yedi göğü kat kat/uyum içinde yaratan O’dur.” Bu göklerin biri diğerinin üstündedir. Bunlar hepsi tek bir tabaka değildir, kat kattır. O, bunları gâyet güzel ve son derece sağlam olarak yaratmıştır. "Rahmân’ın yaratmasında/yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık bulamazsın. Hiçbir bakımdan dengesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadığına göre bunlar, tam anlamı ile güzel ve uyumlu demektir. Rengi, görünüşü, yüksekliği, içinde bulunan güneş, ay, ışık saçan yıldızlar, gezegenler vb. ile her bakımdan birbirleri ile uyum arz etmektedirler. Göklerdeki mükemmellik bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah onun dört bir tarafına tekrar tekrar bakarak hakkında iyice düşünmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Haydi gözünü çevir de bir daha” ibretle bakmak maksadı ile tekrar oraya “bak bakalım herhangi bir delik-gedik görebilecek misin?” Herhangi bir eksiklik ya da dengesizlik bulabilecek misin? 4. “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak.” Bundan kasıt, bakmayı çokça tekrarlamaktır. “Ama gözün, aciz ve bitkin olarak dönecektir.” Yani orada herhangi bir dengesizlik ya da bir çatlak göremeyeceksin. İstersen bu hususta bütün gayretini ortaya koymuş ol! Daha sonra Yüce Allah, göğün güzelliğini açıkça söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Mülk 67:5

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:6

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:7

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:8

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:9

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:10

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:11

5- Andolsun Biz, (dünyaya) en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. Onlar için çılgın alevli bir azap da hazırladık. 6- Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 7- Oraya atıldıklarında onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç sesini işitirler. 8- Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur. İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara:“Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar. 9- Onlar da şöyle derler:“Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanlamış ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’, demiştik.” 10- Yine derler ki:“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullanmış olsaydık şimdi cehennemlikler arasında olmazdık.” 11- Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun! 5. “Andolsun Biz” sizin görmekte olduğunuz ve size yakın olan “(dünyaya) en yakın göğü kandillerle” nur ve aydınlıkları itibari ile birbirinden farklı olan yıldızlarla “süsledik.” Şâyet semadaki yıldızlar olmasaydı, orası güzelliği ve göz alıcılığı bulunmayan kapkaranlık bir tavan gibi olurdu. Ancak Yüce Allah, bu yıldızları semâya bir süs, bir güzellik ve bir aydınlık kılmıştır. Bunların aydınlığı ile karanın ve denizin karanlıklarında gidilecek yerin yolu bulunur. Yüce Allah’ın dünya semâsını kandillerle süslemiş olduğunu haber vermesi, pek çok yıldızın yedi kat semânın üstünde olmasına aykırı değildir. Çünkü semâlar şeffaftır. Bu yolla da dünyaya yakın olan semânın süsü de -yıldızlar orada bulunmasalar dahi- gerçekleşmiş olmaktadır. "Onları” yani (yıldızlar demek olan) kandilleri, semânın haberini kulak hırsızlığı ile öğrenmek isteyen “şeytanlara atış taneleri yaptık.” Yüce Allah, bu yıldızları şeytanların oradaki haberleri alıp dünyaya götürmelerine karşı semâ için bir koruma aracı kılmıştır. İşte yıldızlardan gelen bu alevli ateşleri Yüce Allah, dünyada şeytanlar için hazırlamıştır. "Onlar için” âhirette “çılgın alevli bir azap da” Allah’a karşı isyan edip kullarını saptırdıkları için “hazırladık.” 6. O şeytanlara uyan kâfirler de onlar gibidir. Allah, onlar için de cehennem azabını hazırlamıştır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır:“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” Oraya girecekler, en ileri derecede hakir düşürülecek ve zelil edileceklerdir. 7. “Oraya” hakir düşürülerek ve zelil kılınarak “onun, fokur fokur kaynarken çıkardığı korkunç” oldukça yüksek ve dehşetli “sesini işitirler.” 8. “Öfkesinden nerede ise çatlayacak olur.” Yani onun bir arada bulunan yapısı nerede ise birbirinden ayrılıp dağılacak, kâfirlere karşı olan aşırı öfkesinden dolayı birbirinden kopup uzaklaşacak. Hal böyleyken kâfirler oraya varacaklarında onlara ne yapacağını düşünebiliyor musun? Daha sonra cehennem bekçilerinin cehennemlikleri azarlayacakları söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“İçine bir grup atıldığı her defasında oranın bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” Yani cehennem azabını hak edeceğiniz sanki size haber verilmemiş gibi, sanki uyarıcılar bu azabı size bildirerek sizi sakındırmamış gibi bir haliniz var. 9. Böylece hem kendilerine gelenleri yalanlamış olduklarını, hem de Allah’ın bütün indirdiklerini toptan yalanlamış olduklarını haber vereceklerdir. Bununla da yetinmeyerek kendilerini uyarıp korkutan ve gerçekte hidâyet üzere bulunup hidâyete ileten peygamberlerin sapık olduklarını söylediklerini, hatta bununla da yetinmeyerek bu sapıklıklarının pek büyük olduğunu da ileri sürdüklerini açıklamaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir inat, kibir ve zulmün bir benzeri görülmüş müdür? 10. Bu sözleriyle kendilerinin hidâyet bulmaya ve doğru yolu izlemeye layık kimseler olmadıklarını itiraf ederler. Yine kendilerinin hidâyet bulma yollarına sahip olmadıklarını da söylemiş olacaklar. Bu yollardan biri Allah’ın indirdiklerini ve peygamberlerin gönderdiklerini dinlemektir. Diğeri de kişiye faydalı olan, onun eşyanın gerçek mahiyetini bilmesini sağlayan, hayrı tercih ettiren ve kötü âkıbete götüren her bir husustan da uzak kalmasını emreden akıldır. Ama onların ne dinleyen kulakları, ne de düşünen akılları var. Yakîn ve irfan ehli, doğruluk ve iman sahibi kimseler ise böyle değildir. Onlar, imanlarını peygamberlerin getirdikleri sem’î (işitmeye dayalı nakli) delillerle desteklediler. Allah’tan geleni, Allah’ın Rasûlünün getirdiğini dinlediler, öğrendiler ve gereğince amel ettiler. Yine imanlarını hidâyeti sapıklıktan, güzeli çirkinden ve hayrı şerden ayırt etmeye yarayan aklî delillere de kulak verdiler. Onların imanları, Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği kadarıyla akıl ile kavranılan ve nakil ile bildirilen gerçeklere uymak şeklindedir. Lütfunu dilediği kimselere veren, kullarından dilediği kimselere ihsanda bulunan ve hayra elverişli olmayanları da tevfikine mazhar kılmayan Allah’ın şanı ne yücedir! 11. Yüce Allah, cehenneme giren, zulüm ve inatlarını da itiraf eden bu kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Böylelikle günahlarını itiraf edeceklerdir. O halde cehennemlikler (ilahi rahmetinden) uzak olsun!” Bedbaht olsunlar, hüsrana uğrasınlar! Onlar ne kadar bedbahttırlar ve ne kadar büyük bir helake duçar olmuşlardır! Çünkü Allah’ın mükâfatını elden kaçırmışlar, üstelik bedenlerini alev alev yakan ve kalplerine kadar tırmanan cehennem ateşine ayrılmamak üzere girmişlerdir.

Mülk 67:12

12- Rablerinden gıyâben korkanlar var ya, işte onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır. 12. Yüce Allah, günahkâr ve bedbahtların durumunu söz konusu ettikten sonra bahtiyarların ve iyilikler yapanların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden gıyâben korkanlar var ya” yani Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendilerini görmediği halleri de dahil her hallerinde Rablerinden korkan ve O’na isyanı gerektiren işlere yönelmeyen, kendilerine vermiş olduğu emirlerde de kusurlu hareket etmeyen kimseler; “işte onlar için” günahlarına “mağfiret… vardır.” Allah günahlarını bağışlayıp kendilerini günahlarının kötülüklerinden ve cehennem azabından koruyacak “ve” ayrıca onlar için “büyük bir mükafat vardır.” Bu mükafat Allah’ın onlara cennette hazırlamış olduğu ebedi nimetler, pek büyük mülk, kesintisiz lezzetler, köşkler, pek yüksek konaklar, oldukça güzel huriler ve hizmetçilerdir. Bütün bunlardan daha büyük olmak üzere de Rahmân’ın cennetliklere ihsan edeceği rızasıdır.

Mülk 67:13

13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin (fark etmez); çünkü O, kalplerde olanı bilendir. 14- Yaratan bilmez mi hiç? O, Lâtiftir, her şeyden haberdardır. 13. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini, en gizli hususlardan haberdar oluşunun kapsamlılığını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin.” Her ikisi de O’nun için birdir. Onlardan hiçbirisi O’na gizli kalmaz. "Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” Kalplerdeki niyetleri ve iradeleri bile çok iyi bildiğine göre ya görülüp işitilen söz ve davranışların durumu ne olur? 14. Daha sonra Yüce Allah, ilmine aklî bir delil göstererek şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç?” Varlıkları yaratan ve onlara en sağlam şekli ve en güzel sureti veren, yarattığı şeyi nasıl olur da bilmez? “O Lâtiftir, her şeyden haberdardır.” O’nun ilmi ve haberdar oluşu o kadar incelikleri de kuşatır ki O, gizlilikleri, kalpleri, saklı tutulanları ve gaybı dahi bilir. Çünkü “O, gizli olanı da gizlinin gizlisini de bilendir.”(Tâhâ, 20/7) Lâtif isminin manaları arasında şu da vardır: O, kuluna ve dostuna karşı lütufkârdır. İyilikleri ve ihsanı onun fark edemeyeceği yerlerden önüne sürer. Ummadığı, beklemedeği yerlerden onu kötülüklere karşı korur. Hiçbir şekilde kulun hatırından geçirmediği pek çok sebepler ile onu en yüksek mertebelere yüceltir. Hatta hoşuna gitmeyen şeyleri ona tattırarak bu şekilde onu en üstün ve sevilen şeylere, en değerli hedeflere ulaştırır.

Mülk 67:14

13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin (fark etmez); çünkü O, kalplerde olanı bilendir. 14- Yaratan bilmez mi hiç? O, Lâtiftir, her şeyden haberdardır. 13. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini, en gizli hususlardan haberdar oluşunun kapsamlılığını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin.” Her ikisi de O’nun için birdir. Onlardan hiçbirisi O’na gizli kalmaz. "Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” Kalplerdeki niyetleri ve iradeleri bile çok iyi bildiğine göre ya görülüp işitilen söz ve davranışların durumu ne olur? 14. Daha sonra Yüce Allah, ilmine aklî bir delil göstererek şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç?” Varlıkları yaratan ve onlara en sağlam şekli ve en güzel sureti veren, yarattığı şeyi nasıl olur da bilmez? “O Lâtiftir, her şeyden haberdardır.” O’nun ilmi ve haberdar oluşu o kadar incelikleri de kuşatır ki O, gizlilikleri, kalpleri, saklı tutulanları ve gaybı dahi bilir. Çünkü “O, gizli olanı da gizlinin gizlisini de bilendir.”(Tâhâ, 20/7) Lâtif isminin manaları arasında şu da vardır: O, kuluna ve dostuna karşı lütufkârdır. İyilikleri ve ihsanı onun fark edemeyeceği yerlerden önüne sürer. Ummadığı, beklemedeği yerlerden onu kötülüklere karşı korur. Hiçbir şekilde kulun hatırından geçirmediği pek çok sebepler ile onu en yüksek mertebelere yüceltir. Hatta hoşuna gitmeyen şeyleri ona tattırarak bu şekilde onu en üstün ve sevilen şeylere, en değerli hedeflere ulaştırır.

Mülk 67:15

15- Yeryüzünü sizin için emre amade kılan O’dur. O halde onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın (oradaki) rızkından yiyin. Dirilip toplanma O’na olacaktır. 15. Yani yeri sizin emrinize veren ve size boyun eğdiren O’dur. Böylelikle ağaç dikmek, bina yapmak, sürüp ekmek gibi ihtiyacınız olan her bir şeyi yapabilirsiniz. Aynı şekilde pek uzak yerlere ve bölgelere ulaşmanızı sağlayacak yollar da açmıştır orada. "O halde” rızkınızı aramak ve kazanç elde etmek maksadı ile “onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın (oradaki) rızkından yiyin. Dirilip toplanma O’na olacaktır.” Yani sizler, Allah’ın sizin için bir imtihan ve âhiret yurduna ulaşmak üzere bir yol kılmış olduğu bu dünya yurdundan göç edip öldükten sonra diriltileceksiniz ve iyi ya da kötü amellerinizin karşılığını size vermek üzere de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.

Mülk 67:16

16- Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor! 17- Yahut gökte olanın üzerinize çakıl taşı yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız! 18- Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 16. Bu buyruklar, azgınlığını sürdüren, haddi aşmayı ve ibretli cezayı gerektiren isyanını sürdürmeye devam eden kimselere cezaya çarptırılacaklarına dair bir tehdittir. Şöyle buyurmaktadır: "Gökte olanın” yani varlıkların üstünde olan Yüce Allah’ın “sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor!” Siz helâk oluncaya kadar sizleri sallayıp sarsıyor. 17. “Yahut gökte olanın üzerinize” semâdan “çakıl taşı yağdıran” sizi taşa tutan “bir rüzgâr göndermeyeceğinden” ve böylece Allah’ın sizden intikam almayacağından “emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız.” Peygamberlerin ve onlara gönderdiğim Kitapların sizleri kendisi ile korkuttukları azabın size nasıl geleceğini göreceksiniz. O bakımdan yerden yahut semâdan size bir cezanın gelmesinden kendinizi güvenlik içinde hissedişinizin size faydası olacağını sanmayın. Er ya da geç yaptığınızın âkıbetini tadacaksınız. 18. Sizden öncekiler de sizin gibi yalanlamışlardı. Yüce Allah, onları helâk etti. Allah’ın onların yalanlamasına nasıl cevap verdiğine bir bakın. Ahiret azabından daha önce dünyada iken azaplarını onlara tattırdı. O halde onların başına gelenin size gelip çatmasından sakınmalısınız.

Mülk 67:17

16- Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor! 17- Yahut gökte olanın üzerinize çakıl taşı yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız! 18- Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 16. Bu buyruklar, azgınlığını sürdüren, haddi aşmayı ve ibretli cezayı gerektiren isyanını sürdürmeye devam eden kimselere cezaya çarptırılacaklarına dair bir tehdittir. Şöyle buyurmaktadır: "Gökte olanın” yani varlıkların üstünde olan Yüce Allah’ın “sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor!” Siz helâk oluncaya kadar sizleri sallayıp sarsıyor. 17. “Yahut gökte olanın üzerinize” semâdan “çakıl taşı yağdıran” sizi taşa tutan “bir rüzgâr göndermeyeceğinden” ve böylece Allah’ın sizden intikam almayacağından “emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız.” Peygamberlerin ve onlara gönderdiğim Kitapların sizleri kendisi ile korkuttukları azabın size nasıl geleceğini göreceksiniz. O bakımdan yerden yahut semâdan size bir cezanın gelmesinden kendinizi güvenlik içinde hissedişinizin size faydası olacağını sanmayın. Er ya da geç yaptığınızın âkıbetini tadacaksınız. 18. Sizden öncekiler de sizin gibi yalanlamışlardı. Yüce Allah, onları helâk etti. Allah’ın onların yalanlamasına nasıl cevap verdiğine bir bakın. Ahiret azabından daha önce dünyada iken azaplarını onlara tattırdı. O halde onların başına gelenin size gelip çatmasından sakınmalısınız.

Mülk 67:18

16- Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor! 17- Yahut gökte olanın üzerinize çakıl taşı yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız! 18- Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peki, benim (yalanlamalarına verdiğim) cevap nasılmış!? 16. Bu buyruklar, azgınlığını sürdüren, haddi aşmayı ve ibretli cezayı gerektiren isyanını sürdürmeye devam eden kimselere cezaya çarptırılacaklarına dair bir tehdittir. Şöyle buyurmaktadır: "Gökte olanın” yani varlıkların üstünde olan Yüce Allah’ın “sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir de bakmışsınız ki yer, durmadan çalkalanıyor!” Siz helâk oluncaya kadar sizleri sallayıp sarsıyor. 17. “Yahut gökte olanın üzerinize” semâdan “çakıl taşı yağdıran” sizi taşa tutan “bir rüzgâr göndermeyeceğinden” ve böylece Allah’ın sizden intikam almayacağından “emin mi oldunuz? Benim uyarımın (akıbetinin) nasıl olduğunu yakında anlayacaksınız.” Peygamberlerin ve onlara gönderdiğim Kitapların sizleri kendisi ile korkuttukları azabın size nasıl geleceğini göreceksiniz. O bakımdan yerden yahut semâdan size bir cezanın gelmesinden kendinizi güvenlik içinde hissedişinizin size faydası olacağını sanmayın. Er ya da geç yaptığınızın âkıbetini tadacaksınız. 18. Sizden öncekiler de sizin gibi yalanlamışlardı. Yüce Allah, onları helâk etti. Allah’ın onların yalanlamasına nasıl cevap verdiğine bir bakın. Ahiret azabından daha önce dünyada iken azaplarını onlara tattırdı. O halde onların başına gelenin size gelip çatmasından sakınmalısınız.

Mülk 67:19

19- Üstlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmezler mi? Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görendir. 19. Bu buyruk, Yüce Allah’ın emrinde olan, kendilerine de havayı ve atmosfer boşluğunu amade kıldığı kuşların durumuna ibretle bakmaya bir teşvik ve bakmamaktan dolayı da bir azardır. Kuşlar havada uçmak üzere kanatlarını açarlar, inmek için de kendilerine doğru çekip kaparlar. Böylelikle istek ve ihtiyaçlarına uygun olarak hava boşluğunda adeta yüzerler. “Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor.” Onlara hava boşluğunu amade kılan, vücut yapılarını ve yaratılışlarını uçmaya elverişli bir halde yaratan, O’dur. Kuşların durumuna bakıp da ondan ibret alan kimse, yüce Yaratıcının kuvvetini ve Rabbânî inâyetini görür. Kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet edilmemesi gereken biricik yegane mabudun O olduğunu anlar. "Şüphesiz O, her şeyi görendir.” Kullarını kendilerine uygun olarak ve hikmetinin gereğine göre çekip çeviren O’dur.

Mülk 67:20

20- Hani, Rahmân’nın dışında (O’na karşı) size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş? Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler. 21- Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar inatla azgınlık etmekte ve haktan kaçmaktadırlar. 20. Yüce Allah, emrinden uzaklaşan, hakka karşı çıkan ve azgınlaşan kimselere şöyle hitap etmektedir:“Hani, Rahmân’nın dışında (O’na karşı) size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş?” Yani Rahmân olan Allah size bir kötülük murat ederse size yardıma gelerek O’nun azabını sizden geri çevirecek olan kimdir? Düşmanlarınıza karşı Rahmân olan Allah’tan başka size kim yardım edebilir? Yardım eden, güçlü kılan, zelil eden O’dur. O’nun dışındaki varlıklar ise bir kula yardımcı olmak üzere bir araya gelseler, kim olursa olsun zerre ağırlığı kadar dahi ona faydalı olamazlar. Rahmân olan Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bilmelerine rağmen kâfirlerin, küfürlerini sürdürmeleri sadece bir aldanıştır, bir akılsızlıktır. 21. “Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir?” Yani rızkın tümü Allah’tandır. Eğer O, size verdiği rızkı kesecek olursa rızkınızın size gelmesini sağlayacak olan kimdir? Varlıklar kendi rızıklarını temin edemezler ki başkalarına verebilsinler! O halde kullarının sahip olduğu ne kadar nimet varsa, hepsini veren ve hepsinin sahibi olan Allah’tan başka ibadete layık olan yoktur. "Hayır, onlar” yani kâfirler “inatla azgınlık etmekte” hakka karşı katılaşıp yumuşamamakta ve haktan uzaklaşıp “kaçmaktadırlar.”

Mülk 67:21

20- Hani, Rahmân’nın dışında (O’na karşı) size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş? Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler. 21- Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar inatla azgınlık etmekte ve haktan kaçmaktadırlar. 20. Yüce Allah, emrinden uzaklaşan, hakka karşı çıkan ve azgınlaşan kimselere şöyle hitap etmektedir:“Hani, Rahmân’nın dışında (O’na karşı) size yardım edecek olan askerleriniz de kimmiş?” Yani Rahmân olan Allah size bir kötülük murat ederse size yardıma gelerek O’nun azabını sizden geri çevirecek olan kimdir? Düşmanlarınıza karşı Rahmân olan Allah’tan başka size kim yardım edebilir? Yardım eden, güçlü kılan, zelil eden O’dur. O’nun dışındaki varlıklar ise bir kula yardımcı olmak üzere bir araya gelseler, kim olursa olsun zerre ağırlığı kadar dahi ona faydalı olamazlar. Rahmân olan Allah’tan başka hiçbir kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bilmelerine rağmen kâfirlerin, küfürlerini sürdürmeleri sadece bir aldanıştır, bir akılsızlıktır. 21. “Peki ya O, rızkını kesiverirse size rızık verebilecek olan kimdir?” Yani rızkın tümü Allah’tandır. Eğer O, size verdiği rızkı kesecek olursa rızkınızın size gelmesini sağlayacak olan kimdir? Varlıklar kendi rızıklarını temin edemezler ki başkalarına verebilsinler! O halde kullarının sahip olduğu ne kadar nimet varsa, hepsini veren ve hepsinin sahibi olan Allah’tan başka ibadete layık olan yoktur. "Hayır, onlar” yani kâfirler “inatla azgınlık etmekte” hakka karşı katılaşıp yumuşamamakta ve haktan uzaklaşıp “kaçmaktadırlar.”

Mülk 67:22

22- Şimdi yüz üstü kapaklanmış bir halde yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır yoksa dosdoğru bir yol üzere dimdik yürüyen kimse mi? 22. Şu iki şahıstan hangisi doğru yoldadır? Sapıklık içinde kaybolmuş, gırtlağına kadar küfre gömülmüş, kalbi baş aşağı çevrilmiş, böylelikle hakkı batıl batılı da hak olarak gören kimse mi? Yoksa hakkı bilen, onu tercih eden, gereğince amel eden, sözlerinde, davranışlarında ve bütün hallerinde dosdoğru yol üzerinde yürüyen kimse mi? Bu iki şahsın durumuna bakmakla aralarındaki fark anlaşılmış olur. Bunlardan hangisinin hidâyette, hangisinin de dalalette olduğu açıkça bilinir. Çünkü haller, sözlere göre daha büyük bir delil ve tanıktır.

Mülk 67:23

23- De ki:“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” 24- De ki:“Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve (ölümden sonra diriltilip) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” 25- “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler. 26- De ki:“Onun bilgisi, ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 23. Yüce Allah, yegane mâbûdun kendisi olduğunu açıklayarak kullarını kendisine şükretmeye ve yalnızca kendisine ibadet etmeye davet etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizi yaratan,” herhangi bir destek ve bir yardımcı olmaksızın sizi yoktan var eden, sizi var ettikten sonra da varlığınızı kemâle erdirerek “size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur.” Bunlar insan vücudundaki azaların en değerlileri, bedenî güçlerin en mükemmelleridir. Ancak sizler bunca nimetlere rağmen Allah’a “ne kadar şükrediyorsunuz?” Şükredenleriniz de pek azdır, şükrünüz de pek azdır. 24. “De ki: Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur.” Yeryüzünün dört bir yanına sizi yaymış, çeşitli yerlerinde sizi yerleştirmiş, size emir ve yasaklar koymuş, sizlere yararlanacağınız türden pek çok nimetleri bol bol vermiştir. Bundan sonra da Kıyamet gününde sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak bu inatçılar, amellerin karşılıklarının verileceğine dair olan bu vaadi inkâr etmektedirler. 25. O vaadi yalanlamak kastı ile “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler.” Onlar, bu sözleri ile kendilerine bu tehditte bulunanların doğru söylediklerinin alâmetinin, onun geliş vaktini kendilerine bildirmeleri olduğunu ile sürmüşlerdir. Bu ise bir zulüm ve bir inattır. 26. Hiçbir yaratılmış bunu bilemez. Ayrıca verdiğimiz bu haber ile onun gerçekleşme vaktini bildirmek arasında bir ilişki yoktur. Çünkü doğru olan bir şey, delilleri ile bilinir. Yüce Allah da hakka şahit olarak bu gerçeğe kulak veren kimselerin, en ufak bir şüpheleri kalmayacak şekilde bunun doğruluğunu ortaya koyan apaçık delilleri ve belgeleri ortaya bildirmiş bulunmaktadır.

Mülk 67:24

23- De ki:“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” 24- De ki:“Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve (ölümden sonra diriltilip) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” 25- “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler. 26- De ki:“Onun bilgisi, ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 23. Yüce Allah, yegane mâbûdun kendisi olduğunu açıklayarak kullarını kendisine şükretmeye ve yalnızca kendisine ibadet etmeye davet etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizi yaratan,” herhangi bir destek ve bir yardımcı olmaksızın sizi yoktan var eden, sizi var ettikten sonra da varlığınızı kemâle erdirerek “size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur.” Bunlar insan vücudundaki azaların en değerlileri, bedenî güçlerin en mükemmelleridir. Ancak sizler bunca nimetlere rağmen Allah’a “ne kadar şükrediyorsunuz?” Şükredenleriniz de pek azdır, şükrünüz de pek azdır. 24. “De ki: Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur.” Yeryüzünün dört bir yanına sizi yaymış, çeşitli yerlerinde sizi yerleştirmiş, size emir ve yasaklar koymuş, sizlere yararlanacağınız türden pek çok nimetleri bol bol vermiştir. Bundan sonra da Kıyamet gününde sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak bu inatçılar, amellerin karşılıklarının verileceğine dair olan bu vaadi inkâr etmektedirler. 25. O vaadi yalanlamak kastı ile “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler.” Onlar, bu sözleri ile kendilerine bu tehditte bulunanların doğru söylediklerinin alâmetinin, onun geliş vaktini kendilerine bildirmeleri olduğunu ile sürmüşlerdir. Bu ise bir zulüm ve bir inattır. 26. Hiçbir yaratılmış bunu bilemez. Ayrıca verdiğimiz bu haber ile onun gerçekleşme vaktini bildirmek arasında bir ilişki yoktur. Çünkü doğru olan bir şey, delilleri ile bilinir. Yüce Allah da hakka şahit olarak bu gerçeğe kulak veren kimselerin, en ufak bir şüpheleri kalmayacak şekilde bunun doğruluğunu ortaya koyan apaçık delilleri ve belgeleri ortaya bildirmiş bulunmaktadır.

Mülk 67:25

23- De ki:“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” 24- De ki:“Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve (ölümden sonra diriltilip) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” 25- “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler. 26- De ki:“Onun bilgisi, ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 23. Yüce Allah, yegane mâbûdun kendisi olduğunu açıklayarak kullarını kendisine şükretmeye ve yalnızca kendisine ibadet etmeye davet etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizi yaratan,” herhangi bir destek ve bir yardımcı olmaksızın sizi yoktan var eden, sizi var ettikten sonra da varlığınızı kemâle erdirerek “size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur.” Bunlar insan vücudundaki azaların en değerlileri, bedenî güçlerin en mükemmelleridir. Ancak sizler bunca nimetlere rağmen Allah’a “ne kadar şükrediyorsunuz?” Şükredenleriniz de pek azdır, şükrünüz de pek azdır. 24. “De ki: Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur.” Yeryüzünün dört bir yanına sizi yaymış, çeşitli yerlerinde sizi yerleştirmiş, size emir ve yasaklar koymuş, sizlere yararlanacağınız türden pek çok nimetleri bol bol vermiştir. Bundan sonra da Kıyamet gününde sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak bu inatçılar, amellerin karşılıklarının verileceğine dair olan bu vaadi inkâr etmektedirler. 25. O vaadi yalanlamak kastı ile “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler.” Onlar, bu sözleri ile kendilerine bu tehditte bulunanların doğru söylediklerinin alâmetinin, onun geliş vaktini kendilerine bildirmeleri olduğunu ile sürmüşlerdir. Bu ise bir zulüm ve bir inattır. 26. Hiçbir yaratılmış bunu bilemez. Ayrıca verdiğimiz bu haber ile onun gerçekleşme vaktini bildirmek arasında bir ilişki yoktur. Çünkü doğru olan bir şey, delilleri ile bilinir. Yüce Allah da hakka şahit olarak bu gerçeğe kulak veren kimselerin, en ufak bir şüpheleri kalmayacak şekilde bunun doğruluğunu ortaya koyan apaçık delilleri ve belgeleri ortaya bildirmiş bulunmaktadır.

Mülk 67:26

23- De ki:“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” 24- De ki:“Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve (ölümden sonra diriltilip) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” 25- “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler. 26- De ki:“Onun bilgisi, ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 23. Yüce Allah, yegane mâbûdun kendisi olduğunu açıklayarak kullarını kendisine şükretmeye ve yalnızca kendisine ibadet etmeye davet etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: Sizi yaratan,” herhangi bir destek ve bir yardımcı olmaksızın sizi yoktan var eden, sizi var ettikten sonra da varlığınızı kemâle erdirerek “size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur.” Bunlar insan vücudundaki azaların en değerlileri, bedenî güçlerin en mükemmelleridir. Ancak sizler bunca nimetlere rağmen Allah’a “ne kadar şükrediyorsunuz?” Şükredenleriniz de pek azdır, şükrünüz de pek azdır. 24. “De ki: Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur.” Yeryüzünün dört bir yanına sizi yaymış, çeşitli yerlerinde sizi yerleştirmiş, size emir ve yasaklar koymuş, sizlere yararlanacağınız türden pek çok nimetleri bol bol vermiştir. Bundan sonra da Kıyamet gününde sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak bu inatçılar, amellerin karşılıklarının verileceğine dair olan bu vaadi inkâr etmektedirler. 25. O vaadi yalanlamak kastı ile “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş?” derler.” Onlar, bu sözleri ile kendilerine bu tehditte bulunanların doğru söylediklerinin alâmetinin, onun geliş vaktini kendilerine bildirmeleri olduğunu ile sürmüşlerdir. Bu ise bir zulüm ve bir inattır. 26. Hiçbir yaratılmış bunu bilemez. Ayrıca verdiğimiz bu haber ile onun gerçekleşme vaktini bildirmek arasında bir ilişki yoktur. Çünkü doğru olan bir şey, delilleri ile bilinir. Yüce Allah da hakka şahit olarak bu gerçeğe kulak veren kimselerin, en ufak bir şüpheleri kalmayacak şekilde bunun doğruluğunu ortaya koyan apaçık delilleri ve belgeleri ortaya bildirmiş bulunmaktadır.

Mülk 67:27

27- O (azabı) yakından gördüklerinde kâfirlerin üzüntüsü yüzlerinden belli olur ve (onlara): “İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur!” denilir. 28- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer Allah (sizin istediğiniz gibi) beni ve benimle beraber olanları helâk etse yahut da bize merhamet buyursa (ne değişecek?) Kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtaracak ki?” 29- De ki:“O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik. Siz de kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız.” 30- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size akar bir su kim getirebilir?” 27. Yani kâfirler, dünyada iken hakkı yalanladılar ve onun hakkında aldanışa düştüler. Amellerin karşılığının verileceği Kıyamet günü gelip de azabın kendilerine çok yakın olduğunu “gördüklerinde” bu, onları üzer. Onları dehşete düşürüp tedirgin eder. Bundan dolayı da çehreleri değişir. Yalanlamaları dolayısı ile de azarlanarak onlara şöyle denilir:“İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur.” Bugün onu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Artık her şey sizin için açıklık kazanmıştır. Ama kurtuluş çareleri de tükenmiştir, geriye azaba uğramaktan başka bir şey kalmamıştır. 28. Peygamberin davetini reddedip onu yalanlayanlar, peygamberin ölüp gitmesini bekliyorlar, musibetlerin gelip onu bulmasını gözlüyorlardı. O bakımdan Yüce Allah, ona onlara şöyle demesini emretmektedir: Sizin bu temenniniz gerçekleşse de Allah beni ve benimle birlikte olanları helâk etse bile bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini inkâr ederek azabı hak etmiş bulunuyorsunuz. Peki başınıza gelmesi kesinlik kazanmış olan o can yakıcı azaptan sizleri kim koruyacak? O halde sizin benim helâk olup gitmem için gösterdiğiniz bu arzunun ve bu uğurda yorulup didinmenizin size hiçbir faydası yoktur. Bunun size en ufak bir katkısı olmaz. 29. Kafirler, kendilerinin hidâyet üzere, peygamberin de sapıklık üzere olduğunu söylemişler, tekrar tekrar bu hususu dile getirip bunu açıkça ifade ettiler, bu uğurda tartıştılar ve savaştılar. Yüce Allah da Peygamberine hem kendisinin hem de kendisine uyanların durumunu haber vermesini emretti. Böylelikle herkes, onların hidâyet ve takvâlarını da açıkça anlamış olacaktı. Bu şöyle dile getirilmektedir:“De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik.” İman hem kalbin tasdikini kapsar, hem gizli ve açık amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemâli, Allah’a tevekküle bağlı olduğundan dolayı Yüce Allah, diğer ameller arasından özellikle tevekkülü söz konusu etmektedir. Yoksa tevekkül aslında imanın kapsamı içerisindedir ve onun gereklerindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer müminseniz yalnız Allah’a tevekkül edin.”(el-Mâide, 5/23) Peygamberin ve ona tabi olanların durumu işte budur. Bu ise kurtuluşa ermenin yegane yoludur. Bahtiyar olmak da bununla mümkündür. Düşmanlarının hali ise bunun zıddıdır. Onların imanları da yoktur tevekkülleri de yoktur. İşte bu yolla kimin hidâyet üzere kimin de apaçık bir sapıklık üzere olduğu açıkça anlaşılmaktadır. 30. Daha sonra nimetleri özellikle de Allah’ın canlı her bir şeyi kendisinden var ettiği su nimetini verenin yalnızca Allah olduğu haber verilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: "De ki: Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size” kendisinden içeceğiniz, davarlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız “akar bir su kim getirebilir?” Bu, olumsuzlama anlamında bir sorudur. Yani Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. Mülk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Mülk 67:28

27- O (azabı) yakından gördüklerinde kâfirlerin üzüntüsü yüzlerinden belli olur ve (onlara): “İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur!” denilir. 28- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer Allah (sizin istediğiniz gibi) beni ve benimle beraber olanları helâk etse yahut da bize merhamet buyursa (ne değişecek?) Kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtaracak ki?” 29- De ki:“O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik. Siz de kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız.” 30- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size akar bir su kim getirebilir?” 27. Yani kâfirler, dünyada iken hakkı yalanladılar ve onun hakkında aldanışa düştüler. Amellerin karşılığının verileceği Kıyamet günü gelip de azabın kendilerine çok yakın olduğunu “gördüklerinde” bu, onları üzer. Onları dehşete düşürüp tedirgin eder. Bundan dolayı da çehreleri değişir. Yalanlamaları dolayısı ile de azarlanarak onlara şöyle denilir:“İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur.” Bugün onu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Artık her şey sizin için açıklık kazanmıştır. Ama kurtuluş çareleri de tükenmiştir, geriye azaba uğramaktan başka bir şey kalmamıştır. 28. Peygamberin davetini reddedip onu yalanlayanlar, peygamberin ölüp gitmesini bekliyorlar, musibetlerin gelip onu bulmasını gözlüyorlardı. O bakımdan Yüce Allah, ona onlara şöyle demesini emretmektedir: Sizin bu temenniniz gerçekleşse de Allah beni ve benimle birlikte olanları helâk etse bile bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini inkâr ederek azabı hak etmiş bulunuyorsunuz. Peki başınıza gelmesi kesinlik kazanmış olan o can yakıcı azaptan sizleri kim koruyacak? O halde sizin benim helâk olup gitmem için gösterdiğiniz bu arzunun ve bu uğurda yorulup didinmenizin size hiçbir faydası yoktur. Bunun size en ufak bir katkısı olmaz. 29. Kafirler, kendilerinin hidâyet üzere, peygamberin de sapıklık üzere olduğunu söylemişler, tekrar tekrar bu hususu dile getirip bunu açıkça ifade ettiler, bu uğurda tartıştılar ve savaştılar. Yüce Allah da Peygamberine hem kendisinin hem de kendisine uyanların durumunu haber vermesini emretti. Böylelikle herkes, onların hidâyet ve takvâlarını da açıkça anlamış olacaktı. Bu şöyle dile getirilmektedir:“De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik.” İman hem kalbin tasdikini kapsar, hem gizli ve açık amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemâli, Allah’a tevekküle bağlı olduğundan dolayı Yüce Allah, diğer ameller arasından özellikle tevekkülü söz konusu etmektedir. Yoksa tevekkül aslında imanın kapsamı içerisindedir ve onun gereklerindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer müminseniz yalnız Allah’a tevekkül edin.”(el-Mâide, 5/23) Peygamberin ve ona tabi olanların durumu işte budur. Bu ise kurtuluşa ermenin yegane yoludur. Bahtiyar olmak da bununla mümkündür. Düşmanlarının hali ise bunun zıddıdır. Onların imanları da yoktur tevekkülleri de yoktur. İşte bu yolla kimin hidâyet üzere kimin de apaçık bir sapıklık üzere olduğu açıkça anlaşılmaktadır. 30. Daha sonra nimetleri özellikle de Allah’ın canlı her bir şeyi kendisinden var ettiği su nimetini verenin yalnızca Allah olduğu haber verilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: "De ki: Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size” kendisinden içeceğiniz, davarlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız “akar bir su kim getirebilir?” Bu, olumsuzlama anlamında bir sorudur. Yani Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. Mülk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Mülk 67:29

27- O (azabı) yakından gördüklerinde kâfirlerin üzüntüsü yüzlerinden belli olur ve (onlara): “İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur!” denilir. 28- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer Allah (sizin istediğiniz gibi) beni ve benimle beraber olanları helâk etse yahut da bize merhamet buyursa (ne değişecek?) Kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtaracak ki?” 29- De ki:“O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik. Siz de kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız.” 30- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size akar bir su kim getirebilir?” 27. Yani kâfirler, dünyada iken hakkı yalanladılar ve onun hakkında aldanışa düştüler. Amellerin karşılığının verileceği Kıyamet günü gelip de azabın kendilerine çok yakın olduğunu “gördüklerinde” bu, onları üzer. Onları dehşete düşürüp tedirgin eder. Bundan dolayı da çehreleri değişir. Yalanlamaları dolayısı ile de azarlanarak onlara şöyle denilir:“İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur.” Bugün onu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Artık her şey sizin için açıklık kazanmıştır. Ama kurtuluş çareleri de tükenmiştir, geriye azaba uğramaktan başka bir şey kalmamıştır. 28. Peygamberin davetini reddedip onu yalanlayanlar, peygamberin ölüp gitmesini bekliyorlar, musibetlerin gelip onu bulmasını gözlüyorlardı. O bakımdan Yüce Allah, ona onlara şöyle demesini emretmektedir: Sizin bu temenniniz gerçekleşse de Allah beni ve benimle birlikte olanları helâk etse bile bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini inkâr ederek azabı hak etmiş bulunuyorsunuz. Peki başınıza gelmesi kesinlik kazanmış olan o can yakıcı azaptan sizleri kim koruyacak? O halde sizin benim helâk olup gitmem için gösterdiğiniz bu arzunun ve bu uğurda yorulup didinmenizin size hiçbir faydası yoktur. Bunun size en ufak bir katkısı olmaz. 29. Kafirler, kendilerinin hidâyet üzere, peygamberin de sapıklık üzere olduğunu söylemişler, tekrar tekrar bu hususu dile getirip bunu açıkça ifade ettiler, bu uğurda tartıştılar ve savaştılar. Yüce Allah da Peygamberine hem kendisinin hem de kendisine uyanların durumunu haber vermesini emretti. Böylelikle herkes, onların hidâyet ve takvâlarını da açıkça anlamış olacaktı. Bu şöyle dile getirilmektedir:“De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik.” İman hem kalbin tasdikini kapsar, hem gizli ve açık amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemâli, Allah’a tevekküle bağlı olduğundan dolayı Yüce Allah, diğer ameller arasından özellikle tevekkülü söz konusu etmektedir. Yoksa tevekkül aslında imanın kapsamı içerisindedir ve onun gereklerindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer müminseniz yalnız Allah’a tevekkül edin.”(el-Mâide, 5/23) Peygamberin ve ona tabi olanların durumu işte budur. Bu ise kurtuluşa ermenin yegane yoludur. Bahtiyar olmak da bununla mümkündür. Düşmanlarının hali ise bunun zıddıdır. Onların imanları da yoktur tevekkülleri de yoktur. İşte bu yolla kimin hidâyet üzere kimin de apaçık bir sapıklık üzere olduğu açıkça anlaşılmaktadır. 30. Daha sonra nimetleri özellikle de Allah’ın canlı her bir şeyi kendisinden var ettiği su nimetini verenin yalnızca Allah olduğu haber verilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: "De ki: Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size” kendisinden içeceğiniz, davarlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız “akar bir su kim getirebilir?” Bu, olumsuzlama anlamında bir sorudur. Yani Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. Mülk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Mülk 67:30

27- O (azabı) yakından gördüklerinde kâfirlerin üzüntüsü yüzlerinden belli olur ve (onlara): “İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur!” denilir. 28- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer Allah (sizin istediğiniz gibi) beni ve benimle beraber olanları helâk etse yahut da bize merhamet buyursa (ne değişecek?) Kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtaracak ki?” 29- De ki:“O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik. Siz de kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız.” 30- De ki:“Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size akar bir su kim getirebilir?” 27. Yani kâfirler, dünyada iken hakkı yalanladılar ve onun hakkında aldanışa düştüler. Amellerin karşılığının verileceği Kıyamet günü gelip de azabın kendilerine çok yakın olduğunu “gördüklerinde” bu, onları üzer. Onları dehşete düşürüp tedirgin eder. Bundan dolayı da çehreleri değişir. Yalanlamaları dolayısı ile de azarlanarak onlara şöyle denilir:“İşte (acele gelmesini) istediğiniz şey budur.” Bugün onu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Artık her şey sizin için açıklık kazanmıştır. Ama kurtuluş çareleri de tükenmiştir, geriye azaba uğramaktan başka bir şey kalmamıştır. 28. Peygamberin davetini reddedip onu yalanlayanlar, peygamberin ölüp gitmesini bekliyorlar, musibetlerin gelip onu bulmasını gözlüyorlardı. O bakımdan Yüce Allah, ona onlara şöyle demesini emretmektedir: Sizin bu temenniniz gerçekleşse de Allah beni ve benimle birlikte olanları helâk etse bile bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini inkâr ederek azabı hak etmiş bulunuyorsunuz. Peki başınıza gelmesi kesinlik kazanmış olan o can yakıcı azaptan sizleri kim koruyacak? O halde sizin benim helâk olup gitmem için gösterdiğiniz bu arzunun ve bu uğurda yorulup didinmenizin size hiçbir faydası yoktur. Bunun size en ufak bir katkısı olmaz. 29. Kafirler, kendilerinin hidâyet üzere, peygamberin de sapıklık üzere olduğunu söylemişler, tekrar tekrar bu hususu dile getirip bunu açıkça ifade ettiler, bu uğurda tartıştılar ve savaştılar. Yüce Allah da Peygamberine hem kendisinin hem de kendisine uyanların durumunu haber vermesini emretti. Böylelikle herkes, onların hidâyet ve takvâlarını da açıkça anlamış olacaktı. Bu şöyle dile getirilmektedir:“De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik.” İman hem kalbin tasdikini kapsar, hem gizli ve açık amelleri kapsar. Amellerin varlığı ve kemâli, Allah’a tevekküle bağlı olduğundan dolayı Yüce Allah, diğer ameller arasından özellikle tevekkülü söz konusu etmektedir. Yoksa tevekkül aslında imanın kapsamı içerisindedir ve onun gereklerindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer müminseniz yalnız Allah’a tevekkül edin.”(el-Mâide, 5/23) Peygamberin ve ona tabi olanların durumu işte budur. Bu ise kurtuluşa ermenin yegane yoludur. Bahtiyar olmak da bununla mümkündür. Düşmanlarının hali ise bunun zıddıdır. Onların imanları da yoktur tevekkülleri de yoktur. İşte bu yolla kimin hidâyet üzere kimin de apaçık bir sapıklık üzere olduğu açıkça anlaşılmaktadır. 30. Daha sonra nimetleri özellikle de Allah’ın canlı her bir şeyi kendisinden var ettiği su nimetini verenin yalnızca Allah olduğu haber verilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: "De ki: Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip yerin dibine geçse size” kendisinden içeceğiniz, davarlarınızı, ağaçlarınızı ve ekinlerinizi sulayacağınız “akar bir su kim getirebilir?” Bu, olumsuzlama anlamında bir sorudur. Yani Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. Mülk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kalem 68:1

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:2

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:3

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:4

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:5

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:6

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:7

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir. (Mekke’de inmiştir. 52 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir. 3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı. 5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur: 7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

Kalem 68:8

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:9

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:10

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:11

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:12

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:13

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:14

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:15

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:16

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız. 8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir. 10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir. 11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır. 12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan; 13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır. 14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur. 16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

Kalem 68:17

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:18

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:19

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:20

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:21

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:22

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:23

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:24

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:25

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:26

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:27

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:28

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:29

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:30

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:31

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:32

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:33

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi. 17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler. 19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu. 21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.” 23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. “(Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi. 25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.” 26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler. 28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi. 29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir. 30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir. 33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

Kalem 68:34

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:35

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:36

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:37

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:38

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:39

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:40

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:41

34- Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naîm cennetleri vardır. 35- Biz müslümanları günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? 36- Neyiniz var; nasıl (böyle bir) hüküm verirsiniz? 37- Yoksa sizin bir kitabınız var da (bunu) ondan mı okuyorsunuz? 38- Orada: Arzu ettiğiniz her şey mutlaka sizindir, diye (mi yazıyor?) 39- Yoksa:“Ne hükmederseniz muhakkak sizindir” diye tarafımızdan size yeminle verilmiş ve Kıyamet gününe kadar geçerli olan bir söz mü var? 40- Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir? 41- Yoksa onların (buna kefil olan) ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını! 34. Yüce Allah, küfür ve masiyetlerden sakınan takvâ sahibi kimselere hazırlamış olduğu çeşitli nimetleri, rahat ve huzur dolu yaşamı haber vermektedir. Onlar, cömertler cömerdi âlemlerin Rabbine yakın bir yerde bu nimetlere mazhar olacaklardır. 35-36. Yüce Allah’ın hikmeti takvâ sahibi, Rablerine itaatle boyun eğen, emirlerine bağlı kalıp O’nun rızasına uyan kimselerin; masiyetlere dalan, âyetlerini inkâr eden, peygamberlerine karşı inatlaşan, O’nun gerçek dostlarına karşı savaşan günahkâr kimselerle bir olmamasını gerektirmektedir. Vereceği mükâfatta takvâ sahibi kimselerle günahkârları eşit kılacağını zanneden kimse, çok kötü bir hüküm vermiş demektir. Onun bu hükmü batıldır, görüşü tutarsızdır. 37-41. Günahkârlar böyle bir iddiada bulunacak olsalar bile onların hiçbir dayanakları yoktur. Ne içinde kendilerinin cennet ehli olduklarını ve dileyip istedikleri her şeyin kendilerine verileceklerini okudukları bir kitapları vardır. Ne de Kıyamet gününe kadar geçerli olacak şekilde neye hükmederlerse kendilerine verileceğine dair Allah katından alınmış bir yemin ve sözleri vardır. İstedikleri şeyi elde edeceklerine dair kendilerine yardımcı olacak ortakları da yoktur onların. Eğer onların ortakları ve yardımcıları var ise ve bu söylediklerinde doğru iseler, haydi onları getirsinler! Bilindiği gibi bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onların buna dair bir Kitapları da yoktur. Kurtuluşlarına dair Allah’tan alınmış bir sözleri de yoktur. Kendilerine yardımcı olacak ortakları da bulunmamaktadır. Böylelikle onların bu iddialarının batıl ve tutarsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın:“Sor onlara, hangileri bu (iddiaya) kefildir?” buyruğu şu demektir: Yani batıl olduğu açıkça ortada bulunan bu iddialara hangileri kefildir? Böyle bir şeye kefil olmak, hiçbir kimse için mümkün değildir. Kimse bunlara dair en ufak bir teminat veremez.

Kalem 68:42

42- O gün baldır açılacak ve onlar secde etmeye davet edilecekler ama edemeyecekler. 43- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. Halbuki onlar (dünyada) sapasağlam iken secdeye davet ediliyorlardı. 42-43. Kıyamet günü olup da orada hatıra gelmeyecek türden sarsıntılar, dehşetli haller ve insanı tedirgin edecek olaylar açığa çıkacaktır. Yüce Yaratıcı kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek ve amellerinin karşılıklarını kendilerine göstermek üzere gelecek ve zatına yaraşır olup hiçbir şeye benzemeyen “sâkını/baldırını” açacak ve yaratılmışlar O’nun celal ve azametini anlatılması mümkün olmayacak bir şekilde görecekler ve o vakit Allah’a secde etmeye davet edileceklerdir. Dünyada iken kendi istek ve iradeleri ile Allah’a secde eden mü’minler secde edecekler. Günâhkar münafıklar ise secde etmeye çalışacaklar ancak buna güçleri yetmeyecektir. Sırtları sığırların boynuzları gibi olacak ve bükülmeyecektir. Bu ceza, onların amelleri türünden bir cezadır. Çünkü onlar dünya hayatında iken Yüce Allah’a secde etmeye davet ediliyorlar, O’nu tevhid etmeye, O’na ibadet etmeye çağrılıyorlardı. O sırada onlar sapasağlam idiler ve herhangi bir hastalıkları yoktu. Ancak bu emre karşı büyükleniyor ve onu reddediyorlardı. Artık o gün onların hallerini, kötü âkıbetlerini sorma gitsin! Allah kendilerine gazap edecek, azap sözü onlara hak olacak, kurtuluş çareleri kalmayacak, Kıyamet gününde pişmanlık duymanın, özür beyan etmenin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Bu ayetler, kalpleri masiyetleri sürdürmekten alıkoymayı ve imkânı varken vakit geçmeden kusurları telafi etmeye yönelmeyi gerektirmektedir.

Kalem 68:43

42- O gün baldır açılacak ve onlar secde etmeye davet edilecekler ama edemeyecekler. 43- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. Halbuki onlar (dünyada) sapasağlam iken secdeye davet ediliyorlardı. 42-43. Kıyamet günü olup da orada hatıra gelmeyecek türden sarsıntılar, dehşetli haller ve insanı tedirgin edecek olaylar açığa çıkacaktır. Yüce Yaratıcı kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek ve amellerinin karşılıklarını kendilerine göstermek üzere gelecek ve zatına yaraşır olup hiçbir şeye benzemeyen “sâkını/baldırını” açacak ve yaratılmışlar O’nun celal ve azametini anlatılması mümkün olmayacak bir şekilde görecekler ve o vakit Allah’a secde etmeye davet edileceklerdir. Dünyada iken kendi istek ve iradeleri ile Allah’a secde eden mü’minler secde edecekler. Günâhkar münafıklar ise secde etmeye çalışacaklar ancak buna güçleri yetmeyecektir. Sırtları sığırların boynuzları gibi olacak ve bükülmeyecektir. Bu ceza, onların amelleri türünden bir cezadır. Çünkü onlar dünya hayatında iken Yüce Allah’a secde etmeye davet ediliyorlar, O’nu tevhid etmeye, O’na ibadet etmeye çağrılıyorlardı. O sırada onlar sapasağlam idiler ve herhangi bir hastalıkları yoktu. Ancak bu emre karşı büyükleniyor ve onu reddediyorlardı. Artık o gün onların hallerini, kötü âkıbetlerini sorma gitsin! Allah kendilerine gazap edecek, azap sözü onlara hak olacak, kurtuluş çareleri kalmayacak, Kıyamet gününde pişmanlık duymanın, özür beyan etmenin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Bu ayetler, kalpleri masiyetleri sürdürmekten alıkoymayı ve imkânı varken vakit geçmeden kusurları telafi etmeye yönelmeyi gerektirmektedir.

Kalem 68:44

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:45

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:46

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:47

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:48

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:49

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:50

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:51

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***

Kalem 68:52

44- O halde sen, bu sözü (Kur'ân’ı) yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. 45- Ben onlara mühlet veririm. Ama Benim tuzağım gerçekten sağlamdır. 46- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 47- Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar? 48- O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti. 49- Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana kınanmış bir halde atılırdı. 50- Ama Rabbi onu seçti de salihlerden kıldı. 51- Kâfirler Zikri/Kur'ân’ı işittiklerinde neredeyse (öfkelerinden) gözleri ile seni devirecekler/yiyecekler. Üstelik bir de:“O gerçekten deli!” derler. 52- Halbuki o (Kur'ân), ancak âlemler için bir öğüttür. 44-45. Yani bu yüce Kur’ân’ı yalanlayanlarla Beni başbaşa bırak! Onları cezalandırmak Benim işimdir. Onların cezaya çarptırılmaları için acele etme! “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” Onlara mal ve evlat vereceğiz. Bol rızıklar ve uzun ömür vereceğiz. Ama bu, aldansınlar ve kendilerine zarar verecek şeyleri sürdürsünler diyedir. Bu, Yüce Allah’ın onların kötü amellerine karşılık kurduğu bir tuzaktır. Allah’ın düşmanlarına kurduğu tuzak ise çok sağlam ve güçlüdür. Bundan dolayı onların karşılaşacakları ceza ve görecekleri zarar pek büyüktür. 46. “Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Yani onların senden kaçışlarının, seni tasdik etmeyişlerinin haklı bir sebebi yoktur. Çünkü sen onlara hakkı öğretmekte ve onları sırf kendi faydaları için Allah’ın yoluna çağırmaktasın. Bunun için de mallarından onlara ağır gelecek herhangi bir ücret istemiyorsun. 47. “Yoksa gayb bilgisi onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Onların yanında bulunan gayb bilgilerini onlar mı yazıyorlar? O bilgiler içinde kendilerinin hak üzere olduklarını ve Allah nezdinde de onlar için mükâfat bulunduğu mu yazılı? Hayır, böyle bir şey yoktur. Aksine onların bu hali, inatçı ve zalim kimselerin halidir. 48. Artık geriye eziyetlerine sabretmekten ve yaptıklarına tahammül edip onları davet etmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde sen, Rabbinin hükmüne sabret.” Rabbinin dini ve kaderi hükümlerine karşı sabret. O’nun kaderî hükmü içinde eziyet verici olanlara sabredilir. Onlar öfke ve tahammülsüzlükle karşılanmaz. Şer’î hükmüne de kabul ve teslimiyetle ve emrine itaat etmek sureti ile karşılık verilir. “Ve balık sahibi gibi olma!” Balık sahibinden kasıt, Metta oğlu Yunus aleyhisselam’dır. Yani balığın karnında hapsolmasını gerektirecek duruma kadar kendisini götüren halinde ona benzeme! Sözü edilen bu hâl ise kavmine karşı göstermesi istenen sabrı göstermemesi, Rabbi için öfkelenerek kavminin yanından uzaklaşıp denizde yolculuğa çıkmasıdır. Gemi, yolcularının çokluğu dolayısı ile ağırlığından hareket edemeyince geminin yükünün hafiflemesi için kimin denize atılacağını tespit etmek üzere gemidekiler arasında kura çekildi. Kura da ona çıktı ve balık onu yuttu. “Hani o gamla dolu bir halde (Rabbine) seslenmişti.” Yani o, balık tarafından yutulmuş ve onun karnında iken dua etmişti. Yahut da kendisi gamlı ve kederli bir halde Rabbine dua ederek şöyle demişti:“Senden başka (hak) ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.”(Enbiyâ, 21/87) Yüce Allah da onun duasını kabul buyurmuş ve balık onu karnından çıkarıp hasta bir halde açık bir alana atmıştı. Yüce Allah, onun için kabağa benzer bir ağaç bitirmişti. Bu konuda burada da şöyle buyrulmaktadır: 49. “Eğer Rabbinden bir nimet ona yetişmemiş olsa idi o açık alana” ıssız bir düzlüğe “kınanmış bir halde atılırdı.” Ama Yüce Allah, rahmeti ile onu kuşattı ve kınanmış değil övülmüş olarak oraya atılmış oldu. Onun hali ilk halinden daha da güzel oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 50. “Ama Rabbi onu seçti de” ve her türlü kederden, olumsuzluktan onu arındırdı ve “onu salihlerden kıldı.” Amelleri, sözleri, niyetleri ve durumları düzgün olan kimselerden kıldı. 51. Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın emrine uyarak Rabbinin hükmüne âlemlerden hiç kimsenin gösteremeyeceği şekilde sabır gösterdi. Yüce Allah da ona güzel âkıbeti gösterdi. Zaten güzel âkıbet hep takvâ sahiplerinindir. Düşmanlarının onun hakkında ulaştıkları sonuç ise kendilerinin hoşuna gitmeyecek şeylerden ibaretti. Hatta onlar, gözleri ile ayağını kaydırıp onu devirmeye çalıştılar. Yani kıskançlıklarından, ona duydukları kin ve öfkelerinden dolayı ona nazarları değsin istediler. İşte fiili olarak ona verebilecekleri eziyet en fazla bu kadardı. Zira onu koruyan ve ona yardım eden Allah’tı. Sözlü olarak ona eziyet vermelerine gelince onun hakkında kalplerinin vesveselerine uygun sözler söylüyorlardı. Kimi zaman deli, kimi zaman şair, kimi zaman da sihirbaz diyorlardı. 52. “Halbuki o” bu Kur’ân-ı Azîm ve Zikr-i Hakîm “ancak âlemler için bir öğüttür.” Onlar bununla öğüt alırlar, dini ve dünyevi maslahatlarını öğrenirler. Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun. ***