Tafsir As-Saadi - Turkish — Hakka 69:1 – Meâric 70:44
İçindekiler
- Hakka 69:1
- Hakka 69:2
- Hakka 69:3
- Hakka 69:4
- Hakka 69:5
- Hakka 69:6
- Hakka 69:7
- Hakka 69:8
- Hakka 69:9
- Hakka 69:10
- Hakka 69:11
- Hakka 69:12
- Hakka 69:13
- Hakka 69:14
- Hakka 69:15
- Hakka 69:16
- Hakka 69:17
- Hakka 69:18
- Hakka 69:19
- Hakka 69:20
- Hakka 69:21
- Hakka 69:22
- Hakka 69:23
- Hakka 69:24
- Hakka 69:25
- Hakka 69:26
- Hakka 69:27
- Hakka 69:28
- Hakka 69:29
- Hakka 69:30
- Hakka 69:31
- Hakka 69:32
- Hakka 69:33
- Hakka 69:34
- Hakka 69:35
- Hakka 69:36
- Hakka 69:37
- Hakka 69:38
- Hakka 69:39
- Hakka 69:40
- Hakka 69:41
- Hakka 69:42
- Hakka 69:43
- Hakka 69:44
- Hakka 69:45
- Hakka 69:46
- Hakka 69:47
- Hakka 69:48
- Hakka 69:49
- Hakka 69:50
- Hakka 69:51
- Hakka 69:52
- Meâric 70:1
- Meâric 70:2
- Meâric 70:3
- Meâric 70:4
- Meâric 70:5
- Meâric 70:6
- Meâric 70:7
- Meâric 70:8
- Meâric 70:9
- Meâric 70:10
- Meâric 70:11
- Meâric 70:12
- Meâric 70:13
- Meâric 70:14
- Meâric 70:15
- Meâric 70:16
- Meâric 70:17
- Meâric 70:18
- Meâric 70:19
- Meâric 70:20
- Meâric 70:21
- Meâric 70:22
- Meâric 70:23
- Meâric 70:24
- Meâric 70:25
- Meâric 70:26
- Meâric 70:27
- Meâric 70:28
- Meâric 70:29
- Meâric 70:30
- Meâric 70:31
- Meâric 70:32
- Meâric 70:33
- Meâric 70:34
- Meâric 70:35
- Meâric 70:36
- Meâric 70:37
- Meâric 70:38
- Meâric 70:39
- Meâric 70:40
- Meâric 70:41
- Meâric 70:42
- Meâric 70:43
- Meâric 70:44
Hakka 69:1
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:2
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:3
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:4
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:5
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:6
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:7
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:8
1- Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); 2- Nedir o gerçekleşmesi hak olan? 3- Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki? 4- Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü) yalanladılar. 5- Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler. 6- Âd’a gelince onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli, azgın bir fırtınayla helâk edildiler. 7- Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti. Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün. 8- Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?
(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Gerçekleşmesi hak olan (el-Hâkka)” Kıyamet gününün isimlerindendir. Çünkü Kıyamet günü hak olarak gelir ve insanların başında kopar. Onda işlerin hakikati ve kalplerin gizleyip sakladıkları açığa çıkar. Yüce Allah, onu tekrar tekrar söz konusu ederek onun şanının büyüklüğüne ve üstünlüğüne dikkat çekmektedir:“Gerçekleşmesi hak olan (kıyamet); Nedir o gerçekleşmesi hak olan; Gerçekleşmesi hak olan o (kıyametin) ne olduğunu nereden bilebilirsin ki?” Çünkü onun pek müthiş bir durumu ve oldukça muazzam dehşetleri vardır. Bunlardan biri de Allah'ın, onu yalanlayan kavimleri daha dünyadayken azaba uğratmasıdır.
4. Daha sonra Yüce Allah, kıyametin dünyada mevcut olan ve tanık olunan hallerine dair bir örneğini söz konusu etmektedir. Bu da geçmişteki azgın ümmetlerin başına gelen oldukça büyük cezalardır. Şöyle buyurmaktadır: "Semûd ve Âd, dehşeti yüreklere çarpan o (günü el-Kâria) yalanladılar.” Semûd, Hicr denilen yerde yaşamış meşhur bir kabilenin adıdır. Allah onlara rasûlü Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermişti. O, onları izlemekte oldukları şirklerinden vazgeçirmeye çağırıyor, onlara tevhidi emrediyordu. Onlar ise onun davetini reddettiler ve onu yalanladılar. Kendilerine haber verdiği Kıyamet gününün de yalan olduğunu ileri sürdüler. Kıyamet gününün bir adı da el-Kâria’dır. O, dehşetli halleri ile insanların kalplerini çalar. Hadramevt denilen yerde yaşamış olan ilk Âd kavmi de böyledir. Onlara da Yüce Allah, rasûlü Hûd aleyhisselam’ı göndermiş, o da kendilerini sadece Allah’a ibadet etmeye davet etmişti. Ama onu yalanlamışlar ve öldükten sonra gerçekleşeceğini haber verdiği dirilişi inkâr etmişlerdi. Yüce Allah da bu iki kabileyi dünyada gönderdiği helâk edici azaplarla helâk etmişti:
5. “Semûd’a gelince onlar, aşırı şiddetli bir çığlıkla helâk edildiler.” Onlar, kalplerini yerinden kopartan, son derece feci ve korkunç bir çığlık ile helâk oldular. Bu çığlığın dehşetinden canları çıkıp ölmüşlerdi. Geriye meskenlerinden ve cesetlerinden başka bir şey kalmamıştı.
6. “Âd’a gelince, onlar da (uğultusu ve soğuğu) şiddetli” gök gürültüsünden daha güçlü sesi bulunan oldukça şiddetlice esen “azgın bir fırtınayla helâk edildiler.” Yani bu fırtına -birçok müfessirin görüşüne göre- bizzat onun bekçileri tarafından bile zor zaptediliyordu. Yahut da -doğru olan görüşe göre- bu fırtına, Âd kavmine karşı çok azgınlaşmış ve haddi aşmıştı.
7. “Allah o fırtınayı başlarına peşpeşe yedi gece-sekiz gün musallat etti.” Bu, onlar için korkunç, feci ve uğursuzdu. Bu fırtına onları helâk etti, yerle bir etti. "Bu süre içinde o kavmi içleri boşalmış hurma kütükleri gibi yere serilmiş bir halde görürdün.” Helâk olup ölmüşlerdi. Bu halleri ile sanki başları kesilmiş ve birbiri üstüne yığılmış hurma kütüklerini andırıyorlardı.
8. “Şimdi onlardan geriye kalan tek bir kimse bile görüyor musun?” Bu, durumu herkesçe bilinen, olumsuzlama anlamında bir sorudur. (Yani onlardan geride hiç kimseyi göremezsin, demektir.)
Hakka 69:9
9- Firavun da ondan öncekiler de ve (Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri de hep (aynı) günahı işlediler. 10- Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler. O da onları çok şiddetli bir (azapla ansızın) yakalayıverdi. 11- Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık. 12- Onu sizin için bir ibret kılalım ve belleyen kulaklar da onu bellesin diye.
9. Yani azgın iki ümmet olan Âd ve Semûd’un dışında azgın ve haddi aşan başka ümmetler de gelmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine rasûlü İmran oğlu Mûsâ’yı -salât ve selâm olsun ona- peygamber olarak gönderdiği Mısır Firavun’u bunlara bir örnektir. O, onlara apaçık belgeler ve mucizeler göstermişti. Bunlar sayesinde hakka kesin olarak inandıkları halde sırf zalimlik ederek ve büyüklük taslayarak bile bile inkâr ettiler, küfre saptılar. Onlardan önce daha başka yalanlayıcılar da gelmişti. “(Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri” bunlar Lût kavminin şehirleri idi. İşte bu sayılanların hepsi de “hep (aynı) günahı işlediler.” Yani haddi aşan işler yaptılar ki bunlar da küfür, yalanlama, zulüm, inatlaşma ve bunlara ek olarak türlü masiyetler ve fasıklıklar idi. 10. “Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler.” Yani bunların hepsi, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladılar. "O da onları” hepsini “çok şiddetli” helâkleri ile sonuçlanan, bilinen sınırın ve miktarın çok üstünde “bir (azapla ansızın) yakalayıverdi.”
11. Helak olanlar arasında Nûh kavmi de vardır. Allah, tufan ile onları suda boğmuştu:“Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman” yeryüzünü kaplayıp oranın en yüksek yerlerinin de üstüne çıktığında “sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık” Yüce Allah, onlardan sonra yarattığı insanlara olan lütfunu zikretmekte “sizleri” diyerek Allah’ın boğulmaktan kurtardığı baba ve annelerinin sulblerinde oldukları sırada gemide onları taşıyanın kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. O bakımdan Allah’a hamdedin. Azgınları helâk ettiğinde sizi kurtarana şükredin. O’nun birliğine/tevhide delil olan âyet ve belgelerinden ibret alın. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 12. “Onu” yani o gemiyi -ki maksat gemi türüdür- “sizin için” yapılmış ilk gemiyi size hatırlatan “bir ibret kılalım... diye.” Bu geminin kıssası nedir? Allah kendisine iman edenleri ve rasûlüne uyanları bu gemi ile nasıl kurtardı? Yeryüzünde bulunanların hepsini nasıl helâk etti? İşte bunları hatırlayasınız diye yaptı. Çünkü bir şeyin cinsinden olan, o cinsin ilkini/aslını hatırlatır. “Ve belleyen kulaklar onu bellesin diye.” Akıl sahipleri bunu akılları ile kavrasın, bundan maksadın ne olduğunu ve hangi yönü ile belge ve mucize olduğunu bilsinler diye. Yüz çeviren ve gaflette olanlarla ahmak ve kavrayışsızlar ise böyle değildir. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gereği gibi yararlanmazlar. Çünkü Allah’tan gelen hükümleri bellemez, O’nun âyetleri üzerinde düşünmezler.
Hakka 69:10
9- Firavun da ondan öncekiler de ve (Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri de hep (aynı) günahı işlediler. 10- Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler. O da onları çok şiddetli bir (azapla ansızın) yakalayıverdi. 11- Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık. 12- Onu sizin için bir ibret kılalım ve belleyen kulaklar da onu bellesin diye.
9. Yani azgın iki ümmet olan Âd ve Semûd’un dışında azgın ve haddi aşan başka ümmetler de gelmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine rasûlü İmran oğlu Mûsâ’yı -salât ve selâm olsun ona- peygamber olarak gönderdiği Mısır Firavun’u bunlara bir örnektir. O, onlara apaçık belgeler ve mucizeler göstermişti. Bunlar sayesinde hakka kesin olarak inandıkları halde sırf zalimlik ederek ve büyüklük taslayarak bile bile inkâr ettiler, küfre saptılar. Onlardan önce daha başka yalanlayıcılar da gelmişti. “(Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri” bunlar Lût kavminin şehirleri idi. İşte bu sayılanların hepsi de “hep (aynı) günahı işlediler.” Yani haddi aşan işler yaptılar ki bunlar da küfür, yalanlama, zulüm, inatlaşma ve bunlara ek olarak türlü masiyetler ve fasıklıklar idi. 10. “Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler.” Yani bunların hepsi, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladılar. "O da onları” hepsini “çok şiddetli” helâkleri ile sonuçlanan, bilinen sınırın ve miktarın çok üstünde “bir (azapla ansızın) yakalayıverdi.”
11. Helak olanlar arasında Nûh kavmi de vardır. Allah, tufan ile onları suda boğmuştu:“Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman” yeryüzünü kaplayıp oranın en yüksek yerlerinin de üstüne çıktığında “sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık” Yüce Allah, onlardan sonra yarattığı insanlara olan lütfunu zikretmekte “sizleri” diyerek Allah’ın boğulmaktan kurtardığı baba ve annelerinin sulblerinde oldukları sırada gemide onları taşıyanın kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. O bakımdan Allah’a hamdedin. Azgınları helâk ettiğinde sizi kurtarana şükredin. O’nun birliğine/tevhide delil olan âyet ve belgelerinden ibret alın. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 12. “Onu” yani o gemiyi -ki maksat gemi türüdür- “sizin için” yapılmış ilk gemiyi size hatırlatan “bir ibret kılalım... diye.” Bu geminin kıssası nedir? Allah kendisine iman edenleri ve rasûlüne uyanları bu gemi ile nasıl kurtardı? Yeryüzünde bulunanların hepsini nasıl helâk etti? İşte bunları hatırlayasınız diye yaptı. Çünkü bir şeyin cinsinden olan, o cinsin ilkini/aslını hatırlatır. “Ve belleyen kulaklar onu bellesin diye.” Akıl sahipleri bunu akılları ile kavrasın, bundan maksadın ne olduğunu ve hangi yönü ile belge ve mucize olduğunu bilsinler diye. Yüz çeviren ve gaflette olanlarla ahmak ve kavrayışsızlar ise böyle değildir. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gereği gibi yararlanmazlar. Çünkü Allah’tan gelen hükümleri bellemez, O’nun âyetleri üzerinde düşünmezler.
Hakka 69:11
9- Firavun da ondan öncekiler de ve (Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri de hep (aynı) günahı işlediler. 10- Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler. O da onları çok şiddetli bir (azapla ansızın) yakalayıverdi. 11- Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık. 12- Onu sizin için bir ibret kılalım ve belleyen kulaklar da onu bellesin diye.
9. Yani azgın iki ümmet olan Âd ve Semûd’un dışında azgın ve haddi aşan başka ümmetler de gelmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine rasûlü İmran oğlu Mûsâ’yı -salât ve selâm olsun ona- peygamber olarak gönderdiği Mısır Firavun’u bunlara bir örnektir. O, onlara apaçık belgeler ve mucizeler göstermişti. Bunlar sayesinde hakka kesin olarak inandıkları halde sırf zalimlik ederek ve büyüklük taslayarak bile bile inkâr ettiler, küfre saptılar. Onlardan önce daha başka yalanlayıcılar da gelmişti. “(Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri” bunlar Lût kavminin şehirleri idi. İşte bu sayılanların hepsi de “hep (aynı) günahı işlediler.” Yani haddi aşan işler yaptılar ki bunlar da küfür, yalanlama, zulüm, inatlaşma ve bunlara ek olarak türlü masiyetler ve fasıklıklar idi. 10. “Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler.” Yani bunların hepsi, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladılar. "O da onları” hepsini “çok şiddetli” helâkleri ile sonuçlanan, bilinen sınırın ve miktarın çok üstünde “bir (azapla ansızın) yakalayıverdi.”
11. Helak olanlar arasında Nûh kavmi de vardır. Allah, tufan ile onları suda boğmuştu:“Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman” yeryüzünü kaplayıp oranın en yüksek yerlerinin de üstüne çıktığında “sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık” Yüce Allah, onlardan sonra yarattığı insanlara olan lütfunu zikretmekte “sizleri” diyerek Allah’ın boğulmaktan kurtardığı baba ve annelerinin sulblerinde oldukları sırada gemide onları taşıyanın kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. O bakımdan Allah’a hamdedin. Azgınları helâk ettiğinde sizi kurtarana şükredin. O’nun birliğine/tevhide delil olan âyet ve belgelerinden ibret alın. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 12. “Onu” yani o gemiyi -ki maksat gemi türüdür- “sizin için” yapılmış ilk gemiyi size hatırlatan “bir ibret kılalım... diye.” Bu geminin kıssası nedir? Allah kendisine iman edenleri ve rasûlüne uyanları bu gemi ile nasıl kurtardı? Yeryüzünde bulunanların hepsini nasıl helâk etti? İşte bunları hatırlayasınız diye yaptı. Çünkü bir şeyin cinsinden olan, o cinsin ilkini/aslını hatırlatır. “Ve belleyen kulaklar onu bellesin diye.” Akıl sahipleri bunu akılları ile kavrasın, bundan maksadın ne olduğunu ve hangi yönü ile belge ve mucize olduğunu bilsinler diye. Yüz çeviren ve gaflette olanlarla ahmak ve kavrayışsızlar ise böyle değildir. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gereği gibi yararlanmazlar. Çünkü Allah’tan gelen hükümleri bellemez, O’nun âyetleri üzerinde düşünmezler.
Hakka 69:12
9- Firavun da ondan öncekiler de ve (Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri de hep (aynı) günahı işlediler. 10- Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler. O da onları çok şiddetli bir (azapla ansızın) yakalayıverdi. 11- Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık. 12- Onu sizin için bir ibret kılalım ve belleyen kulaklar da onu bellesin diye.
9. Yani azgın iki ümmet olan Âd ve Semûd’un dışında azgın ve haddi aşan başka ümmetler de gelmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine rasûlü İmran oğlu Mûsâ’yı -salât ve selâm olsun ona- peygamber olarak gönderdiği Mısır Firavun’u bunlara bir örnektir. O, onlara apaçık belgeler ve mucizeler göstermişti. Bunlar sayesinde hakka kesin olarak inandıkları halde sırf zalimlik ederek ve büyüklük taslayarak bile bile inkâr ettiler, küfre saptılar. Onlardan önce daha başka yalanlayıcılar da gelmişti. “(Lut’un) altı üstüne getirilen şehirleri” bunlar Lût kavminin şehirleri idi. İşte bu sayılanların hepsi de “hep (aynı) günahı işlediler.” Yani haddi aşan işler yaptılar ki bunlar da küfür, yalanlama, zulüm, inatlaşma ve bunlara ek olarak türlü masiyetler ve fasıklıklar idi. 10. “Hepsi de Rablerinin rasûllerine isyan ettiler.” Yani bunların hepsi, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberi yalanladılar. "O da onları” hepsini “çok şiddetli” helâkleri ile sonuçlanan, bilinen sınırın ve miktarın çok üstünde “bir (azapla ansızın) yakalayıverdi.”
11. Helak olanlar arasında Nûh kavmi de vardır. Allah, tufan ile onları suda boğmuştu:“Su sınırı aşıp (her yeri kapladığı) zaman” yeryüzünü kaplayıp oranın en yüksek yerlerinin de üstüne çıktığında “sizleri akıp giden o gemide biz taşıdık” Yüce Allah, onlardan sonra yarattığı insanlara olan lütfunu zikretmekte “sizleri” diyerek Allah’ın boğulmaktan kurtardığı baba ve annelerinin sulblerinde oldukları sırada gemide onları taşıyanın kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. O bakımdan Allah’a hamdedin. Azgınları helâk ettiğinde sizi kurtarana şükredin. O’nun birliğine/tevhide delil olan âyet ve belgelerinden ibret alın. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 12. “Onu” yani o gemiyi -ki maksat gemi türüdür- “sizin için” yapılmış ilk gemiyi size hatırlatan “bir ibret kılalım... diye.” Bu geminin kıssası nedir? Allah kendisine iman edenleri ve rasûlüne uyanları bu gemi ile nasıl kurtardı? Yeryüzünde bulunanların hepsini nasıl helâk etti? İşte bunları hatırlayasınız diye yaptı. Çünkü bir şeyin cinsinden olan, o cinsin ilkini/aslını hatırlatır. “Ve belleyen kulaklar onu bellesin diye.” Akıl sahipleri bunu akılları ile kavrasın, bundan maksadın ne olduğunu ve hangi yönü ile belge ve mucize olduğunu bilsinler diye. Yüz çeviren ve gaflette olanlarla ahmak ve kavrayışsızlar ise böyle değildir. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gereği gibi yararlanmazlar. Çünkü Allah’tan gelen hükümleri bellemez, O’nun âyetleri üzerinde düşünmezler.
Hakka 69:13
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:14
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:15
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:16
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:17
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:18
13- Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde, 14- Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında; 15- İşte o gün gerçekleşmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) gerçekleşir. 16- Gök yarılır da o gün o, yıkılmaya yüz tutmuş bir hal alır. 17- Melekler de göğün çevresinde olacaklardır. O gün onların üstlerinde bulunan sekiz (melek) de Rabbinin Arş’ını taşıyacaktır. 18- O gün sizler huzura çıkarılırsınız ve size ait hiçbir şey gizli kalmaz.
13. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayanlara neler yaptığını, onları nasıl cezalandırdığını, daha dünyada iken onları azaba çarptırdığını, buna karşılık peygamberleri ve onlara uyanları nasıl kurtardığını, bunun da âhiretteki cezanın bir başlangıcı, Kıyamet gününde amellerin karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir habercisi olduğunu söz konusu ettikten sonra Kıyamet gününden önce meydana gelecek olan dehşet verici durumları söz konusu etmektedir. Bunların ilki İsrafil’in “Sûr’a tek bir üfürüş” üfürmesi olacaktır. Bu da bütün bedenlerin yerden çıkışlarının tamamlanması esnasında olacaktır. İşte o vakit rûhlar çıkıp her biri kendi bedenine girecektir. İnsanlar böylelikle âlemlerin Rabbinin huzurunda dikileceklerdir. 14. “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir defa çarpılıp parçalandığında” un ufak olacaklardır. Yani dağlar darmadağın olacak, yere karışacak ve üzerinde savrulacaktır. Her taraf bir düzlük haline gelecek, orada ne bir yükseklik, ne de bir çukur görülecektir. Yere ve yerin üzerindekilere yapılacak olan bunlardır. 16. Semâya ve orada gerçekleşeceklere gelince; semâ çalkalanacak, parçalanacak ve rengi değişecektir. Bunca sağlamlığına ve gücüne rağmen zayıflayıp yıkılmaya yüz tutacaktır. Bu ise onu sarsan, oldukça dehşetli, büyük bir sıkıntı dolayısı ile olacaktır. Bu hal onu zayıflatacaktır. 17. “Melekler” melaike-i kiram “göğün çevresinde olacak” semânın yanlarında ve onun köşe başlarında Rablerinin huzurunda boyun eğmiş bir halde, azameti karşısında itaatle duracaklar, bekleyeceklerdir. “O gün onların üstlerinde bulunan sekiz” son derece güçlü melek, “Rabbinin Arş’ını” kullar arasında adaleti ve lütfu ile hüküm vermek üzere geleceği sırada “taşıyacaktır.” Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 18. “O gün huzura” Allah’ın huzuruna “çıkarılırsınız ve” bedenlerinizden, bizzat sizden, amellerinizden ve vasıflarınızdan “size ait hiçbir şey gizli kalmaz.” Şüphesiz ki Yüce Allah gizliyi de açığı da bilendir. İnsanlar çıplak ayak, elbisesiz ve sünnetsiz olarak dümdüz bir arazide haşredileceklerdir. Seslenen hepsine sesini işittirecek ve bakan hepsini görecektir. İşte o vakit Allah, yaptıklarının karşılığını kendilerine verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerinin karşılığının veriliş keyfiyetinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:19
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:20
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:21
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:22
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:23
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:24
19- Amel defteri sağından verilmiş olana gelince; o der ki:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” 20- “Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” 21- Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 22- Yüksek bir cennettedir ki; 23- Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır. 24- “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin, için.”(denir onlara).
19. İşte bunlar bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Salih amellerinin yazılı bulunduğu defterleri sağ taraflarından verilecektir. Böylelikle onlar, başkalarından ayırt edilmiş olacaklar, şanlarının yüceliğine dikkat çekilmiş ve değerleri yüceltilmiş olacaktır. İşte o vakit onlar, sevinç ve neşe ile insanların da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu lütuf ve ihsanları görmesini arzu ederek:“İşte alın, okuyun amel defterimi!” diyecektir. Yani işte kitabımı önünüze getirdim, onu okuyun! O, bana cennetleri müjdeliyor, türlü lütuf ve ihsanları, günahlarımın bağışlandığını ve kusurlarımın örtüldüğünü gösteriyor. 20. Beni bu duruma ulaştıran sebep, Allah’ın bana lütuf ve ihsan etmiş olduğu öldükten sonra dirilişe ve hesaba çekilmeye iman edişim ve bunun için de mümkün olan amelleri işleyerek hazırlanışımdır. Bundan dolayı o şöyle diyecektir: "Ben zaten hesabımla karşılaşacağımı biliyordum.” (Âyet-i kerimenin aslında geçen)“zan” kelimesi, burada “kesinlikle bilmek” anlamındadır.
21. “Artık o hoşnut edici bir yaşayış içindedir.” Bu yaşayışında canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı her şey bulunacaktır. Onlar, bu yaşayışlarından hoşnut olacaklardır ve ondan başkasını buna tercih etmeyeceklerdir. 22. “Yüksek bir cennettedir ki” köşkleri ve meskenleri oldukça yükseklerde olacaktır. 23. “Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır.” Yani oranın çeşitli meyveleri ve türlü mahsulleri yakın olacaktır. Oradakiler, bunları kolaylıkla alabileceklerdir. Ayakta iken de otururken de yaslanırken de bu meyvelere erişebileceklerdir. 24. Onlara ikramda bulunularak:“Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı âfiyetle yeyin, için” denilecektir. Lezzetli her bir yiyecekten, arzu edilen her bir içecekten, rahatsız edici herhangi bir husus, zevkleri kursakta bırakıcı herhangi bir şey olmaksızın, tam bir huzur ve afiyetle yiyin, için. Sizin bu mükâfatınız, önceden işlemiş olduğunuz namaz, oruç, sadaka, hac, insanlara iyilik, Allah’ı zikretmek, O’na yönelmek ve kötü amelleri terk etmek gibi salih amelleriniz dolayısıyladır. Burada Yüce Allah, salih amelleri cennete girmeye sebep, cennet nimetlerinin ana kaynağı ve mutluluğunun esası olarak ifade etmiştir.
Hakka 69:25
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:26
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:27
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:28
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:29
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:30
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:31
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:32
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:33
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:34
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:35
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:36
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:37
25- Amel defteri sol tarafından verilen kimseye gelince o da der ki:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi!” 26- “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” 27- “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı!” 28- “Malımın bana faydası olmadı!” 29- “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” 30- “Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın!” 31- “Sonra cehenneme sokun onu!” 32- “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” 33- “Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi, 34- “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” 35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. 36- İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur. 37- Onu da ancak günahkarlar yer.
25. İşte bunlar bedbaht kimselerdir. Kötü amellerini kapsayan defterleri, başkalarından ayırt edilmeleri, küçük düşürülmeleri, rezil edilmeleri ve utandırılmaları için sollarından verilecektir. Onlar gam, keder ve üzüntüden dolayı şöyle diyecektir:“Keşke bana amel defterim verilmeseydi.” Çünkü bu defter, bana cehennem ateşine gireceğimi ve ebedi olarak hüsrana uğrayacağımı bildirmektedir. 26. “Keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” Keşke unutulup gitseydim, diriltilmeseydim, hesaba çekilmeseydim. Bundan dolayı şöyle diyecektir: 27. “Ah, keşke ölümle her şey bitmiş olsaydı.” Yani keşke ilk ölümüm, kendisinden sonra diriliş olmayan bir ölüm olsaydı. 28-29. Daha sonra malına ve saltanatına bakınca bunların aleyhine birer vebal olduğunu, bunlardan âhireti için önden bir şeyler göndermemiş olduğunu, bunları azaptan kurtulmak için fidye olarak verecek olsa bile kendisine hiçbir faydalarının olamayacağını anlayacak ve şöyle diyecektir: "Malımın bana faydası olmadı.” Dünyada faydasını görmedim. Çünkü ben, maldan iyilik olarak bir şey önceden göndermedim. Âhirette de bana faydası dokunmadı. Çünkü fayda verecek vakti geride kaldı. “Saltanatım da elimden kaydı gitti.” Yok oldu, kaybolup gitti. Artık ne askerin, ne çokluğun, ne sayının, ne aracın-gerecin, ne ardı büyük mevkilerin faydası var. Aksine bütün bunlar, rüzgâr ile savrulmuşçasına geçip gitti. Bundan dolayı ticaretimiz de kârımız da yok oldu. Onun yerine gamlar, kederler ve üzüntüler geldi.
30. İşte o vakit azap için emir verilecek ve oldukça sert tabiatlı ve çok güçlü olan Zebanilere şöyle denilecektir:“Tutun onu da ellerini boynuna bağlayın.” Yani boynuna onu boğacak kadar dar zincir vurun. 31. “Sonra cehenneme sokun onu.” Cehennemin kor ateşleri ve alevleri içerisinde onu evirip çevirin. 32. “Sonra da onu” cehennemin son derece sıcak zincirlerinden “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani bu zincir, kendisini makadından geçip ağzından çıkacak şekilde onu zincire geçirin ve bu zincirle onu asın. O, bu korkunç şekilde sürekli azap görecektir. O azap ve o ceza ne kadar da kötüdür! Böyle bir azap ve böyle bir azardan dolayı vay onun haline! 33. Onu böylesi bir yere ulaştıran sebebe gelince:“Çünkü o yüce Allah’a iman etmezdi.” Rabbini inkâr eder, peygamberlerine karşı inatla direnirdi. Onların getirdikleri hakkı reddederdi. 34. “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Kalbinde fakirlere ve yoksullara şefkat duymasını sağlayacak bir merhamet de yoktu. Malından onlara yedirmediği gibi kalbinde böyle bir duygu bulunmadığından dolayı başkasını da onlara yedirsin diye teşvik etmezdi. Bu azabın esas sebebi şudur: Mutluluğun temeli ve sebepleri iki tanedir: Birisi esası itibari ile Allah’a imana dayanan Allah için ihlâslı amellerde bulunmaktır, diğeri ise bütün yönleri ile yaratılmışlara ihsanda bulunmaktır. Bunların en büyüğü de muhtaç kimselerin gıdalarını temin edecek şekilde onlara yemek yedirmek sureti ile zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Böylelerinin ise ne ihlâsı vardır ne de ihsanı. Bundan dolayı da bu azabı hak etmiş olacaklardır. 35. “Artık bugün burada” yani Kıyamet gününde “onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Allah’ın azabından kurtulması yahut Allah’ın mükâfatını alarak umduğunu elde etmesi için ona şefaat edecek bir yakını, bir arkadaşı bulunmayacaktır. “Onun nezdinde şefaat izin verdiklerinden başkasına fayda sağlamaz.”(Sebe, 34/23); “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır.”(el-Mü’min, 40/18) 36. “İrinden başka hiçbir yiyeceği de yoktur.” Bu, son derece sıcak, acı, oldukça kötü kokulu ve son derece iğrenç tadı bulunan cehennemliklerin irinleridir. 37. Bu tür iğrenç bir yiyeceği de ancak “günahkarlar yer.” Yani dosdoğru yoldan sapanlar ve kendilerini cehenneme götüren her bir yolu izleyenler yer. İşte bundan dolayı can yakıcı azabı hak etmiş olurlar.
Hakka 69:38
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:39
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:40
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:41
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:42
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:43
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:44
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:45
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:46
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:47
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:48
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:49
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:50
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:51
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Hakka 69:52
38- Yemin olsun gördüğünüz şeylere, 39- Ve görmediğiniz şeylere ki, 40- O (Kur'ân), hiç şüphesiz şerefli bir Peygamber’in (okuduğu) bir sözdür. 41- O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz! 42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp öğüt alıyorsunuz! 43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44- Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup Bize isnat etse idi; 45- Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık, 46- Sonra da kalp damarını koparırdık. 47- O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı. 48- Şüphesiz o, takvâ sahipleri için bir öğüttür. 49- Biz, içinizden (onu) yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz. 50- Şüphesiz o, kâfirler için bir pişmanlıktır. 51- Ve kesinlikle o, kesin gerçeğin ta kendisidir. 52- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.
38-39. Yüce Allah, kulların ve yaratılmışların gördükleri ve göremedikleri her şeye yemin etmektedir. Buna göre bu yeminin kapsamına bütün varlıklar girmektedir. Hatta bunun kapsamına Yüce Allah’ın mukaddes zatı da girmektedir. 40-43. Burada Allah, bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren rasûlün/elçinin doğruluğuna ve bu şerefli rasûlün bunu Allah’tan tebliğ ettiğine yemin etmekte, rasûlünün düşmanlarının iftira ederek ileri sürdükleri gibi şair, kahin veya sihirbaz olmadığını, aksine bunlardan çok uzak olduğunu bildirmektedir. Kendilerini bu iddialarda bulunmaya iten ise onların inançsızlıkları ve öğüt almayışlarıdır. Eğer iman edip öğüt alan kimseler olsalardı, neyin kendilerine fayda sağlayacağını, neyin de zarar vereceğini bilirlerdi. Bunlardan birisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in durumu üzerinde düşünmeleri, onun niteliklerini ve ahlâkını gözlemeleridir. Böylelikle onlar, gerçeği güneş gibi net görecekler ve bu, onlara Allah Rasûlü’nün gerçekten peygamber olduğunu ve onun getirdiklerinin “âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş” olduğunu bileceklerdir. Onun getirdiği bu sözün, insan sözü olması mümkün değildir. Aksine o, bu sözü söyleyenin azametine, sıfatlarının celâline, mahlukatı terbiyesinin kemâline ve kullarından çok üstün ve yüce olduğuna delildir. Aynı şekilde onların bu iddiaları, Allah’a ve hikmetine hiçbir şekilde yakışmayan kuru bir zandan ibarettir.
44-46. “Eğer o (Peygamber) bazı sözler uydurup” iftira ederek yalan yere “Bize isnat etse idi, Biz elbette onu güçlü bir şekilde yakalardık. Sonra da kalp damarını koparırdık.” Kalp damarı (ٱلۡوَتِينَ ) kalbe bağlı bir damar olup o damar kopacak olursa bu, insanın ölümüne sebep olur. Faraza Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a karşı -hâşâ- yalan uydursa idi, Yüce Allah onu derhal cezalandırır, güçlü ve muktedir bir şekilde onu yakalardı. Çünkü O, hikmet sahibidir, her şeye gücü yetendir. O’nun hikmeti, kendisi adına yalan uyduran, Allah'ın, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını ona mubah kıldığını, kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını, ona muhalefet edenlerin ise helâk olacaklarını iddia eden bir kimseye mühlet vermemesini gerektirir. Ama Allah, rasûlünü mucizelerle desteklediğine, getirdiği apaçık delil ve belgelerin doğruluğunu ortaya koyduğuna, düşmanlarına karşı ona yardım edip zafer verdiğine ve onu onlara galip getirdiğine göre bütün bunlar, Allah’ın, rasûlünün risâletinin doğruluğuna dair en büyük şahitliğidir. 47. “O zaman sizden hiç kimse de ona bunu yapmamıza engel olamazdı.” Yani Allah, onu helâk edecek olsa idi, kendisi kendisini koruyamayacağı gibi hiçbir kimse de Allah’ın azabına karşı onu koruyamazdı.
48. “Şüphesiz o” Kur’ân-ı Kerîm “takvâ sahipleri için bir öğüttür.” Onun vasıtası ile din ve dünyalarının maslahatına olan hususları düşünüp öğüt alırlar. Bunları bilip öğrenirler ve gereğince amel ederler. Bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara dinî akidelerini, güzel ahlâkı, şer’î hükümleri öğretir. Böylelikle onlar, Rabbânî âlimler, ârifler, hidâyete ileten önderler olurlar.
49. “Biz, içinizden” onu “yalanlayanların olduğunu kesinlikle biliyoruz.” Bu buyrukta yalanlayıcılara bir tehdit vardır. Yalanlamaları dolayısı ile Allah'ın onları son derecede ağır bir şekilde cezalandıracağı ifade edilmektedir.
50. Çünkü onlar onu inkar ettiler. Ama onun kendilerini tehdit ettiği hususları göreceklerinde onu inkâr ettikleri, onunla hidâyet bulmadıkları ve emrine itaat etmedikleri için pişmanlık duyacaklardır. Çünkü ilâhi mükâfatı elden kaçırmış, buna karşılık en çetin azaba mahkûm olmuş ve kurtuluşları ile aralarındaki bütün bağlar kopmuş olacaktır.
51. İlmin en yüce, en üstün mertebesidir. Çünkü ilmin en yüce, en üstün mertebesi yakîn (kesin gerçek)tir. Bu da hiçbir şekilde sarsılmayan, yok olmayan sapasağlam bilgi demektir. Yakîn’in üç mertebesi vardır ve bunların her biri, bir öncekinden daha üstündür. İlk mertebe ilm-i yakîn’dir. Bu da doğru haberden (kulakla) elde edilen bilgidir. Sonraki aynu’l-yakîndir. Bu da görme duyusu ile elde edilen bilgidir. Sonra da hakku’l-yakîn gelir. Bu da tatma ve doğrudan temas etme suretiyle ile elde edilen bilgidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bu vasfa, kesinliğe sahiptir. Onda bulunan pek çok kat’î delil ve belge ile beslenen ilimler, ihtiva etmiş olduğu imanî hakikatler ve marifetler sebebi ile onu tadan kimse, hakku’l-yakîne ulaşır.
52. Celâline yakışmayan hususlardan O’nu tenzih et. O’nun celal, cemal ve kemâl sıfatlarını zikrederek O’nu takdis et.
Hâkka Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Meâric 70:1
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:2
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:3
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:4
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:5
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:6
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:7
1- (Müşriklerden) biri, kesin gelecek olan azabı istedi. 2- O (azap) kâfirler içindir ki onu önleyebilecek yoktur. 3- O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır. 4- Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler. 5- O halde sen güzel bir şekilde sabret. 6- Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. 7- Biz ise onu yakın görüyoruz.
(Mekke’de inmiştir. 44 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, inatçıların cahilliklerini, alay etmek, işi yokuşa sürmek ve âciz bırakmak kastı ile Allah’ın azabının çabucak gelmesini istediklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:“(Müşriklerden) biri” dua ederek, ayırt edici hükmün verilmesini isteyrek “kesin gelecek olan azabı istedi.” 2. “O (azap) kâfirler içindir” Çünkü küfür ve inatları dolayısı ile onu hak etmişlerdir “ki onu önleyebilecek yoktur.” Yani azgın ve inatçı müşriklerden olup azabı acele isteyen kişinin istediği bu azabı hiçbir kimse daha gelmeden önce gelmesine engel olamaz, geldikten sonra da onu kaldıramaz. Bu (azap isteme) olayı, inkarcılardan olan Kureyşli en-Nadr b. Haris ya da başka birisinin, şu şekilde dua etmesi ile olmuştu:“Allah’ım, şâyet bu (Kur'ân) senden gelmiş bir hak ise sen bizim üzerimize ya gökten taş yağdır yahut da bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfal, 8/32) Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılmaları kaçınılmazdı ve bu azap ya dünyada onlara hemen verilecekti yahut da âhirette onlara saklanacaktı. Şâyet onlar, Allah’ı, O’nun azametini, egemenliğinin genişliğini, isim ve sıfatlarının kemâlini bilen kimseler olsalardı onu hiç de acele istemezlerdi. Aksine Allah’ın hükmüne teslim olur ve gereken edebi takınırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah, azametine dair onların çirkin sözlerine cevap olacak birtakım hususları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 3-4. “O (azap), yüksek derecelerin sahibi olan Allah’tandır.”“Melekler ve rûh, O’na miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” O, yücelik, yükseklik, celâl ve azamet sahibidir. Bütün mahlukatın işlerini idare edendir. Melekler, işlerini idare etmekle yükümlü oldukları hususlarla O’na yükseldiği gibi rûh da ona yükselir. Burada “rûh” bir tür/cins isimdir. İyisi ile kötüsü ile bütün rûhları kapsar. Bu yükselme de vefat esnasında gerçekleşir. İyi olanların rûhları Yüce Allah’a doğru yükselir. O rûhlara bir semâdan diğer semâya geçmeye izin verilir. Bu, rûhun Rabbi aziz ve celil olan Allah’ın bulunduğu semâya ulaşıncaya kadar böylece devam eder. Rabbinin huzuruna varınca O’nu selamlar, O’na yakın olma nimetine mazhar olur ve O’na yakın olmanın sevincini yaşar. O’nun övgüsüne, hitabına, ihsan ve lütuflarına mazhar olur. Günahkârların rûhları ise yükselip de semâya ulaştıklarında izin isterler, fakat onlara izin verilmez ve tekrar yere iade edilirler. Daha sonra meleklerin ve rûhun Yüce Allah’a yükseldikleri mesafe söz konusu edilmekte ve bunların, kendileri için kolaylaştırılmış sebepler, hafif ve hızlı yol alma gibi kolaylaştırıcı imkânlarla bir günde yükseldikleri ifade edilmektedir. Oysa bu mesafe, alışılmış yol alışa göre yükselişe başlanan noktadan kendisi için sınırlandırılmış ve mele-i a’lâda varılabilecek nihai noktaya ulaşıncaya kadar elli bin yıl süren bir mesafedir. İşte O yüceler yücesi, baştan aşağı bu pek büyük âlemin tamamını hem yaratmıştır hem de onun işlerini çekip çevirmektedir. Onların gizli ve açık hallerini, nerede karar kıldıklarını, nerede emanet kaldıklarını bilir. Onların hepsini kuşatacak şekilde rahmet, lütuf ve ihsanlarını onlara ulaştırır. Hem kaderî hükmünü, hem şer’i hükmünü, hem de cezaî (amellerin karşılığını vermeye dair) hükmünü onlara uygular. O halde O’nun azametini bilmeyen, O’nu hakkıyla takdir edemeyen, bu nedenle de onu -güya- aciz bırakmak ve sınamak kastı ile azabın çabucak gelmesini isteyen kimselere yazıklar olsun! Halîm olan, kendilerine mühlet vermekle birlikte onları ihmal etmeyen, kendisine yakışmayacak isnatlarda bulunmalarına rağmen onların bu hallerini sabırla karşılayan, onlara afiyet ve rızık ihsan eden Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili ihtimallerden birisi budur. Buna göre burada sözü edilen yükseliş, dünyadan başlayarak gerçekleşmektedir. Çünkü ilk ifadeler buna delildir. Bunun Kıyâmet gününde olma ihtimali de vardır. Şöyle ki Yüce Allah’ın Kıyamet Gününde kullarına göstereceği azamet, celâl ve kibriyâsı, Allah’ı bilip tanıma konusunda ileri bir çapta bir delil olacaktır. Bu da onların ilâhi işleri idare etmek ve rabbânî emirleri yerine getirmek üzere meleklerin ve ruhların inip çıkışlarına bizzat tanık olmalarıyla olacaktır ki bu da “miktarı” uzunluğu ve çetinliği dolayısı ile “elli bin yıl olan bir günde” gerçekleşecektir. Ancak Yüce Allah, bu mesafeyi mü’minlere hafifletecektir.
5. “O halde sen” kavmini davet etmekte herhangi bir usanma ve tahammülsüzlük göstermeksizin “güzel bir şekilde sabret.” Allah’ın emri üzere devam et, kullarını O’nu tevhid etmeye çağır, onların itaatsizliklerini ve böyle bir çağrıyı kabul etme isteksizliklerini görmen dahi bu konuda sana engel olmasın. Çünkü bu yolda sabrın pek büyük hayırları vardır. 6-7. “Şüphesiz onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” Buradaki “onu” zamiri, azabın gelmesini isteyenlerin azaba uğramalarını ihtiva eden dirilişe aittir. Yani bunların tutumu, öldükten sonra dirilişi inkâr eden bir tutumdur. Bedbahtlığın ve ne yaptığını bilmezliğin etkisi altında kalarak ileride karşı karşıya kalacakları diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesini uzak görecek hale gelmiş bir tutumdur. Yüce Allah ise onların uzak gördüklerini pek yakın görmektedir. Çünkü O, rıfk ile muamele eder. Halîmdir, acele etmez. Geleceğini takdir ettiği her bir şeyin mutlaka gerçekleşeceğini bilir ki gelecek olan her şey de yakındır.
Daha sonra Yüce Allah, bu günün dehşetli hallerini ve bu gündeki durumları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Meâric 70:8
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:9
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:10
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:11
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:12
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:13
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:14
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:15
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:16
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:17
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:18
8- O gün gök erimiş maden gibi olacak. 9- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 10- Hiçbir dost dostunu sormayacak. 11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, 12- Eşini, kardeşini, 13- Kendisini barındıran aşiretini, 14- Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın. 15- Asla! O, alevli bir ateştir. 16- Derileri kavurup soyar. 17- (Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; 18- (Mal) toplayıp da bir kenara yığanı.
8. “O gün” kendisinde bu pek büyük işlerin gerçekleşeceği Kıyamet günü “gök erimiş maden gibi olacak.” Çatlaklarından dolayı ve en ileri derecede dehşete maruz kalacağından, eritilmiş kurşun gibi olacak.
9-10. “Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani atılmış yüne benzeyecek, ondan sonra da etrafa saçılıp darmadağın olacak. Bu son derece sağlam, oldukça büyük varlıklar, böyle bir dağılmaya, böyle bir hale maruz kalacaklarına göre günahlarının ve veballerinin ağır yükü altında kalmış olacak olan bu zayıf kula ne olacak dersin? Onun bu halde kalbinin yerinden oynaması, aklının başından gitmesi ve herkesi unutup hiçbirini hatırlamaması normal değil midir? İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir dost, dostunu sormayacak.” 11-14. “Onlar birbirlerine gösterilirler.” Yani her yakın dost ve arkadaş arkadaşını görür. Fakat kalbinde halini soracak takat olmaz. Aralarındaki arkadaşlık ve sevgi onu ilgilendirmez. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmez. Azap göreceği muhakkak olan “günahkâr kimse, o günün azabından dolayı (herkesi) feda etmeyi arzular: Oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran aşiretini…” Yani normalde dünyada birbirleri ile yardımlaşan, biri diğerine destek veren akrabalarını dahi feda etmek isteyecek. Çünkü Kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacağı gibi Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse şefaatte de bulunamayacaktır. Hatta azabı hak etmiş olan günahkâr, bilip tanıdığı herkesi fidye olarak vermeyi temenni edecektir:“Ve yeryüzünde olan herkesi… yeter ki kendini kurtarsın.” Ancak bunun da ona hiçbir faydası olmayacaktır.
15-16. “Asla” onların kurtulma çareleri yoktur. Kimse onlara yardım edemeyecektir. Çünkü bu gibi günahkârlar hakkında Rabbinin azap sözü hak olmuştur. Akraba ve arkadaşların fayda sağlayabilecekleri haller geride kalmıştır. “O, alevli bir ateştir. Derileri kavurup soyar.” Yani aşırı hararetinden dolayı görünen ve görünmeyen azaları soyup sıyıran bir ateştir. 17-18. “(Kendine) çağırır arkasını dönen ve yüz çevireni; (mal) toplayıp da bir kenara yığanı.” Haktan yüz çeviren, hakka sırtını dönen, malları yığıp keselere, kasalara dolduran, kendisine faydalı olacak ve ateşi kendisinden uzaklaştıracak yerlere harcamayan kimseleri cehennem ateşi kendisine doğru çağırır ve alevi ile onları yakmaya hazırlanır.
Meâric 70:19
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:20
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:21
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:22
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:23
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:24
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:25
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:26
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:27
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:28
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:29
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:30
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:31
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:32
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:33
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:34
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:35
19- Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 20- Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder. 21- İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir. 22- Ancak namaz kılanlar müstesnâ. 23- Onlar namazlarına devam ederler. 24- Mallarında belli bir hak vardır; 25- Dilenen ve dilenmeyen yoksul için ayrılmış. 26- Onlar, hesap gününü tasdik ederler. 27- Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. 28- Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz. 29- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 30- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 31- Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 32- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 33- Onlar, şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler. 34- Onlar, namazlarını gereği gibi kılarlar. 35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
19. Bu buyruklar, insanın tabiatı itibari ile sahip olduğu niteliklerini dile getirmekte ve onun hem çok hırslı hem de sabırsız olduğunu belirtmektedir: 20. “Başına kötülük geldi mi sızlanıp feryat eder.” Yani o, herhangi bir tatsızlık, bir hastalıkla karşılaşırsa veya sevdiği bir mal, yakın akraba yahut evladı elinden gidecek olursa tahammül göstermez. Bu yolda sabretmez, Allah’ın takdir ettiği hükmüne rızı göstermez. 21. “İyiliğe kavuştu mu da cimri kesilir.” Allah’ın kendisine verdiğinden infak etmez, Allah’ın bunca nimet ve iyiliğine karşı Allah’a şükretmez. Yani o, darlık ve sıkıntı zamanlarında sabretmez, bolluk ve rahatlık zamanlarında da iyilik yapmaz.
22. “Ancak namaz kılanlar müstesnâ.” Burada belirtilen vasıflara sahip olan namaz kılanlar, kendilerine hayır gelip dokunacak olursa Allah’a şükrederler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerinden infak ederler. Başlarına kötülük gelecek olursa da sabrederler ve bunun mükâfatını Allah’tan beklerler. 23. “Onlar namazlarına devam ederler” Yani onlar namazlarını vakitlerinde, şartlarına uygun ve onu tamamlayıcı hususlara da riâyet ederek devamlı kılarlar. Onlar namazı eda etmeyen yahut da bazen kılan bazan kılmayan yahut da eksik bir şekilde kılanlara benzemezler.
24-25. “Mallarında” zekât ve sadaka kabilinden “belli bir hak vardır.” İnsanlardan “dilenen ve dilenmeyen yoksul” insanlardan hiçbir şey dilenmeyen dolayısı ile farkına varılamayan ve kendisine tasaddukta bulunulmayanlar “için ayrılmış.”
26. “Onlar hesap gününü tasdik ederler.” Allah’ın bildirdiği, peygamberlerinin haber verdiği üzere öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini tasdik ederler. Buna kesinlikle inanırlar. Bundan dolayı âhirete hazırlanırlar ve onun için yapılması gerekenleri yaparlar. Kıyamet gününü tasdik etmek, peygamberleri tasdik etmeyi ve onlara verilen Kitaplara da inanmayı gerektirmektedir.
27-28. “Onlar Rablerinin azabından korkarlar.” Bundan dolayı da Allah’ın azabına yakınlaştırıcı her bir şeyi terk ederler. “Çünkü Rablerinin azabından yana güven altında olunmaz.” O, kendisinden korkulan ve sakınılması gereken bir azaptır.
29. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar.” Zina, Lût kavminin işi, kadınlara arka organdan veya hayız (ay hali) iken yaklaşmak vb. gibi haram bir şekilde ilişki kurmazlar. Aynı şekilde mahrem yerlerinin başkaları tarafından görülmesine yahut dokunulmasına müsaade etmezler. Diğer taraftan hayasızlık işlemeye davet eden haram yolları da terk ederler. 30. “Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan” ekinin geldiği (çocuğun doğduğu) yerden onlarla ilişki kurmalarından dolayı “kınanmazlar.” 31. “Ama her kim bunun ötesinde bir yol arasa” yani hanımından ve cariyesinden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları çiğneyerek haram kıldığı işleri yapanlardır. Bu âyet-i kerime, mut’a nikânının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikahı ile sahip olunan eş, zevce edinilmek kastı ile alınmaz, ayrıca o, cariye de değildir.
32. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Onları gereken şekilde korurlar. Emanetlerin eksiksiz olarak sahiplerine geri verilmesi, bunlara gereken riâyetin gösterilmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi için gayret ederler. Bu buyruk, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki O’ndan başkasının bilmediği gizli mükellefiyetleri ve yine kul ile insanlar arasında olan malî konuları ve sırları olmak üzere her türlü emaneti kapsamına almaktadır. Aynı şekilde ahit kavramı da Allah ile ahitleşilen hususları da insanlar ile ahitleşilerek verilen sözleri de kapsamına almaktadır. Kul, ahdin gereklerini yerine getirmekten dolayı sorgulanacaktır: Onu eksiksiz ifa edip yerine getirdi mi yoksa onu reddederek ve gereğini yerine getirmeyerek hainlik mi etti diye
33. “Onlar şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.” Sadece bildiklerini fazlasız ve eksiksiz olarak, hiçbir şey gizlemeksizin söyler, yakın arkadaş ve buna benzer herhangi bir kimseyi kayırmaksızın şahitlik ederler. Bu şahitliklerinden de sadece Allah’ın rızasını gözetirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.”(et-Talâk, 65/2); “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine dahi olsa...”(en-Nisâ, 4/135)
34. “Onlar” en mükemmel şekilde ona devam etmek sureti ile “namazlarını gereği gibi kılarlar.”
35. “İşte bunlar” yani bu niteliklere sahip olanlar; “cennetlerde ağırlanırlar.” Allah onlara canların çektiği, gözlerin zevk alacağı ebedi nimetler ve pek çok lütuf ihsan etmiş olacaktır. Onlar, bu nimetler içerisinde ebedi kalacaklardır. Sonuç olarak Yüce Allah, bahtiyar ve hayır ehli kimseleri bu mükemmel sıfatlarla, bu üstün ve güzel ahlâk ile vasfetmiş, namaz, namazı devamlı kılmak gibi bedeni ibadetleri yerine getirmek, her türlü hayırın başı olan Allah’tan korkmak gibi kalbî amelleri yerine getirmek, malî ibadetlerde bulunmak, doğru bir inanç ve faziletli ahlâk sahibi olmak, Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı adaletli davranmak, haklarını ve emanetlerini korumak sureti ile ihsan sahibi olmak, mahrem yerlerini Allah’ın hoşlanmadığı hususlardan korumak sureti ile mükemmel iffet sahibi olmakla nitelendirmiş bulunmaktadır.
Meâric 70:36
36,37- Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan (sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar. 38- Onların her biri (iman etmeden) Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor? 39- Asla! Gerçek şu ki Biz, onları bildikleri o şeyden yarattık.
36-37. Yüce Allah, kâfirlerin aldanışını da beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan” her birisi elindekiyle şımarmış halde çeşitli gruplar halinde “(sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar.” 38. “Onların her biri Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?” Yani onlar, küfürden ve âlemlerin Rabbini inkâr etmekten başka bir iş işlememişken böyle bir şeyi nasıl ümit edebilirler? Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 39. “Asla!” Yani durum onların temenni ettikleri gibi değildir ve arzuladıklarını kendi güçleri ile de elde edemezler. “Hayır, Gerçek şu ki Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.” Yani göğüs kemiği ile bel çıkan ve hızlıca atılan bir sudan yaratıldılar. Onlar zayıf varlıklardır. Kendilerine bir fayda sağlayamazlar, gelecek bir zararı önleyemezler, öldüremezler, hayat veremezler ve öldükten sonra da diriltemezler.
Meâric 70:37
36,37- Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan (sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar. 38- Onların her biri (iman etmeden) Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor? 39- Asla! Gerçek şu ki Biz, onları bildikleri o şeyden yarattık.
36-37. Yüce Allah, kâfirlerin aldanışını da beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan” her birisi elindekiyle şımarmış halde çeşitli gruplar halinde “(sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar.” 38. “Onların her biri Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?” Yani onlar, küfürden ve âlemlerin Rabbini inkâr etmekten başka bir iş işlememişken böyle bir şeyi nasıl ümit edebilirler? Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 39. “Asla!” Yani durum onların temenni ettikleri gibi değildir ve arzuladıklarını kendi güçleri ile de elde edemezler. “Hayır, Gerçek şu ki Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.” Yani göğüs kemiği ile bel çıkan ve hızlıca atılan bir sudan yaratıldılar. Onlar zayıf varlıklardır. Kendilerine bir fayda sağlayamazlar, gelecek bir zararı önleyemezler, öldüremezler, hayat veremezler ve öldükten sonra da diriltemezler.
Meâric 70:38
36,37- Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan (sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar. 38- Onların her biri (iman etmeden) Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor? 39- Asla! Gerçek şu ki Biz, onları bildikleri o şeyden yarattık.
36-37. Yüce Allah, kâfirlerin aldanışını da beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan” her birisi elindekiyle şımarmış halde çeşitli gruplar halinde “(sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar.” 38. “Onların her biri Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?” Yani onlar, küfürden ve âlemlerin Rabbini inkâr etmekten başka bir iş işlememişken böyle bir şeyi nasıl ümit edebilirler? Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 39. “Asla!” Yani durum onların temenni ettikleri gibi değildir ve arzuladıklarını kendi güçleri ile de elde edemezler. “Hayır, Gerçek şu ki Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.” Yani göğüs kemiği ile bel çıkan ve hızlıca atılan bir sudan yaratıldılar. Onlar zayıf varlıklardır. Kendilerine bir fayda sağlayamazlar, gelecek bir zararı önleyemezler, öldüremezler, hayat veremezler ve öldükten sonra da diriltemezler.
Meâric 70:39
36,37- Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan (sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar. 38- Onların her biri (iman etmeden) Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor? 39- Asla! Gerçek şu ki Biz, onları bildikleri o şeyden yarattık.
36-37. Yüce Allah, kâfirlerin aldanışını da beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Şu kâfirlere ne oluyor ki dağınık guplar halinde sağdan ve soldan” her birisi elindekiyle şımarmış halde çeşitli gruplar halinde “(sözlerinle alay etmek için) sana doğru koşuyorlar.” 38. “Onların her biri Naîm cennetine konacağını mı ümit ediyor?” Yani onlar, küfürden ve âlemlerin Rabbini inkâr etmekten başka bir iş işlememişken böyle bir şeyi nasıl ümit edebilirler? Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 39. “Asla!” Yani durum onların temenni ettikleri gibi değildir ve arzuladıklarını kendi güçleri ile de elde edemezler. “Hayır, Gerçek şu ki Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.” Yani göğüs kemiği ile bel çıkan ve hızlıca atılan bir sudan yaratıldılar. Onlar zayıf varlıklardır. Kendilerine bir fayda sağlayamazlar, gelecek bir zararı önleyemezler, öldüremezler, hayat veremezler ve öldükten sonra da diriltemezler.
Meâric 70:40
40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz. 42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar 43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar. 44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.
40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan (da aciz değiliz).”(el-Vâkıa, 56/61)“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.” Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.
42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa “O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.” Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.
43. Daha sonra Yüce Allah, yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi” davet edenin çağrısına uyarak “kabirlerinden süratle çıkarlar.” Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir. 44. “Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.” Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır. "İşte bu” hal ve âkıbet “onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.” Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.
Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.
Meâric 70:41
40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz. 42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar 43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar. 44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.
40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan (da aciz değiliz).”(el-Vâkıa, 56/61)“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.” Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.
42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa “O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.” Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.
43. Daha sonra Yüce Allah, yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi” davet edenin çağrısına uyarak “kabirlerinden süratle çıkarlar.” Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir. 44. “Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.” Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır. "İşte bu” hal ve âkıbet “onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.” Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.
Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.
Meâric 70:42
40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz. 42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar 43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar. 44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.
40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan (da aciz değiliz).”(el-Vâkıa, 56/61)“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.” Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.
42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa “O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.” Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.
43. Daha sonra Yüce Allah, yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi” davet edenin çağrısına uyarak “kabirlerinden süratle çıkarlar.” Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir. 44. “Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.” Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır. "İşte bu” hal ve âkıbet “onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.” Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.
Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.
Meâric 70:43
40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz. 42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar 43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar. 44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.
40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan (da aciz değiliz).”(el-Vâkıa, 56/61)“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.” Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.
42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa “O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.” Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.
43. Daha sonra Yüce Allah, yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi” davet edenin çağrısına uyarak “kabirlerinden süratle çıkarlar.” Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir. 44. “Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.” Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır. "İşte bu” hal ve âkıbet “onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.” Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.
Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.
Meâric 70:44
40,41- Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Biz, onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye kesinlikle kadiriz ve Biz kesinlikle aciz değiliz. 42- O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar 43- O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi kabirlerinden süratle çıkarlar. 44- Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak. İşte bu, onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.
40-41. Bu buyrukla Yüce Allah güneşin, ayın ve yıldızların doğdukları ve battıkları yerlere yemin etmektedir. Çünkü bunlar, öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın onların benzerlerini bizzat oldukları halleri ile getirmeye kadir olduğuna dair apaçık delil ve belgeler ihtiva etmektedirler. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“…sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan (da aciz değiliz).”(el-Vâkıa, 56/61)“Ve Biz kesinlikle aciz değiliz.” Bizim tekrar yaratmayı dilediğimiz hiç kimse bizden kaçamaz ve Bizi âciz bırakamaz.
42. Öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinliği açıkça ortaya çıktığına göre bunlar yalanlamayı sürdürecek ve Allah’ın âyetlerine boyun eğmemeye devam edecek olurlarsa “O halde bırak onları tehdit edildikleri güne kavuşuncaya kadar (batıl işlerine) dalıp oyalansınlar.” Batıl sözlere, bozuk inançlara dalıp gitsinler. Dinleri ile oyalansınlar. Yesinler, içsinler, davarlar gibi faydalansınlar. Şüphesiz Allah onlara o günde öyle ibretli cezalar ve intikamlar hazırlamıştır ki bunlar, onların batıla dalıp oyalanmalarının bir sonucudur.
43. Daha sonra Yüce Allah, yaratılmışların kendilerine haber verilen günle karşılaşacakları vakit hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O gün onlar sanki dikili bir hedefe hızla gidiyorlarmış gibi” davet edenin çağrısına uyarak “kabirlerinden süratle çıkarlar.” Onlar, bu koşuşlarıyla sanki belli bir işarete, alamete doğru gidiyorlar gibidirler. Bu halde davetçinin çağrısına karşı gelme veya başka bir tarafa sapma imkânını bulamayacaklardır. Aksine âlemlerin Rabbinin huzuruna zelil ve emre boyun eğmiş olarak geleceklerdir. 44. “Gözleri öne düşmüş, kendilerini de bir zillet kaplamış olacak.” Çünkü bu zillet ve endişe kalplerini büsbütün sarmış ve istila etmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aşağı doğru bakacak, hareketsiz kalacaklar ve sesleri kesilmiş olacaktır. "İşte bu” hal ve âkıbet “onların (dünyadayken) tehdit edildikleri gündür.” Allah’ın vaadini de tehdidini de eksiksiz yerine getirmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.
Meâric Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun.